Nefis ile Mücadele ve Ego'nun Ustaca Virajları
Kısa Özet
Sohbette insanın beden, psikoloji ve ruh olmak üzere üç düzeyde yaşadığı; manevi bilginin ancak uygun bir spiritüel zemine düşerse filizlenebileceği Hz. İsa'nın "tohum meseli" (kayaya, dikenli tarlaya ve temiz tarlaya düşen tohum) üzerinden anlatılıyor. Ardından kişinin içindeki negatif ben(lik)lerin, ani değil "45 derecelik" ustaca dönüşlerle insanı yanlış yönlere sürüklediği, bunun farkına varıp sürekli mücadele etmek gerektiği; duygusal, zihinsel ve içgüdüsel merkezlerin nasıl otomatik işlediği ve bu otomatizmadan kurtuluşun yolunun gözlem ve mücadele olduğu anlatılıyor. Uhud Savaşı örneğiyle Kur'an'ın insanı kınamadan sadece durumu tespit ettiği ve bizden istenen tek şeyin mücadelenin kendisi olduğu vurgulanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Manevi bir bilgi ancak düştüğü zemine (kişinin spiritüel algısına) göre filizlenir; Hz. İsa'nın kayaya, dikenli tarlaya ve temiz tarlaya düşen tohum meseli bunu anlatır.
- İçimizdeki "usta benlikler" bizi ani değil, 45 derecelik yumuşak dönüşlerle yanlış yöne sürükler; ilk dönüşün farkında olmadan sonraki dönüşleri almaktan kurtulmak mümkün olmaz.
- Bizden istenen mücadelenin kendisidir, galip gelmek değil; Kur'an'ın "bizim yolumuzda mücadele edenleri biz hidayete erdiririz" ilkesi bunu anlatır.
Üç Düzey: Beden, Psikoloji, Ruh
İnsanda üç düzey var; her zaman bunu hatırlamaya çalışıyoruz: beden düzeyi, psikolojik düzey ve spiritüel düzey. Bizler çoğunlukla bedensel ve psikolojik düzeyde yaşarız. Eğer bunun üzerinde bir çalışma yapıp o konuda bir gelişim ve dönüşüm sağlama yönünde bir çaba içinde olursak, bu sefer psikolojik ve spiritüel alanı birlikte yaşamaya başlarız. Daha sonra bir adım daha ilerleyebildiğimizde de spiritüel temelli, ruhsal bir insan oluruz. Bu bir süreçtir. Maneviyat aslında ruhsal alanda geçerli olan, ruhsal alanda gerçek anlamda tecrübe edilen, fark edilen bir şeydir. Biz eğer bedensel ve psikolojik düzeyde yaşarsak, hiçbir manevi şey bize hitap edemez. Bize manevi bir şeyin hitap edebilmesi için en azından ruhsal düzeyde bir algımız, spiritüel düzeyde bir idrakimiz olması, buna dair bir zeminimiz olması gerekir.
Aslında bu zemin hepimizde var; fakat sen o zemine ayak basabiliyor musun? Mesela "ben hiçbir şeyi karşılıksız yapmam" dediğinde, bunun anlamı şudur: senin hiçbir spiritüel algın yok demektir — en azından o anda, o durumda yok demektir. İstersen sana din veya manevi bilgiler, karşılıksız iyilik yapmak vesaire anlatılsın; eğer buna dair bir zemine sahip değilsen, o zemin sende işlevsel halde değilse, bu sana çok fazla hitap etmeyecektir. Sadece "aslında güzel bir şey" diyeceksin; ama hiçbir zaman o hali doğal, fıtri bir şey olarak görmeyeceksin, sadece bir lüks olarak göreceksin. "Bu zamanda böyle kim var ki" diyeceksin. Senin için güzel, tatlı bir söz olarak kalacak; çünkü sen bunu anlayacağın zeminde değilsin, dolayısıyla da sana oradan uzatılan şeyi tutamazsın. O sadece orada kalır ve sen yaşadığın o bedensel ve psikolojik düzeyin içinde yaşamaya devam edersin.
Hz. İsa'nın Tohum Meseli
O yüzden kişi hangi bilgiyle karşılaştığına baktığı kadar, o bilginin nereye düştüğüne de bakmalıdır. Bunun için Hz. İsa'nın bir sözü vardır: bazı tohumlar kayanın üzerine düştü, bazı tohumlar dikenli bir tarlaya düştü, bazı tohumlar da temiz bir tarlaya düştü. Kayanın üzerine düşenler öylece kaldı. Dikenli bir tarlaya düşenler filizlendi, fakat dikenler onları yuttu, kuşattı ve bastırdı. Temiz bir tarlaya düşenler filizlendi ve boy attı.
Kaya dediği şey, bu bir yorum — yorumlardan bir tanesi: sen tamamen bedensel bir hayatın içindeysen, bedensel ihtiyaçların, arzuların, beklentilerin, arayışların oradaysa; sana manevi ve dini bir bilgi geldiğinde o bilgi nereye düşecek? Bedene düşecek. "Ne anlam ifade ediyor ki" diyeceksin, sende filizlenmeyecek, bir açılım meydana getirmeyecek. Bazen olur ya, maneviyatla ilgili bir sohbet olur, adamın biri çıkar, gayet olgun görünür, "maneviyat güzel ama karın doyurmuyor" der. Çünkü o, karnıyla dinliyordur; doğaldır, burada eleştireceğimiz bir şey yok. Ama sen karnınla dinliyorsan, dinlediğin şey karnına, midene, bedensel ihtiyaçlarına dair bir şey değilse sana hoş gelmeyecek, hitap etmeyecektir.
Bunu daha da açalım: diyelim ki ben bir şeye sadece bu dünyadaki maddi hayatım açısından bakıyorum ve "din bana hitap ettiğinde, benim maddi hayatımın konforunu ne kadar iyileştirebilir" diye düşünüyorum — böyle dinleyebilirim. Gelen şey yüksek bir şeydir ama düştüğü yer bir kıraç kayadır ve orada o tohum gelişmez. O yüzden söz ne kadar yüksek bir yerden gelirse gelsin, o sözün nereye düştüğüne bakmak durumundayız.
İkinci mesel: dikenli bir tarlaya düşen bir tohum, biraz yeşerdi fakat yabani otlar ve dikenler tarafından kuşatıldı. Bu da somatik ve psikolojik düzeye dair bir şeydir; nefis, benlik merkezli bir anlayışa sahip kişinin manevi bir bilgiyi alma tarzıdır. O kişi manevi bilgi tohumunu alır, kısa bir yeşerme, kısa bir anlık anlayış oluşur; fakat hemen o düşünce, o anlayış, egonun, nefsin bilgisiyle kuşatılır ve işlevsiz hale getirilir.
Bilgi Neyle Alınıyor, Oraya Bakmak Gerekir
Hayat bize şunu öğretir: sen bir şeyi neyle algılıyorsan, her şey ona göre şekillenecektir. Ne alırsan al, o fark etmez; önemli olan onu hangi bilinçle aldığındır. O bilinç, o bilginin açılımını belirleyecektir. Mesela bizler ego merkezli olarak yaşıyoruz; duygu merkezimiz, zihin merkezimiz, içgüdüsel merkezimiz buna göre çalışıyor. Sana bir bilgi geliyor, o bilgi sana zaten çok az hitap ediyor, sen çok kısa bir zamanda onu unutmak zorundasın. Mesela "affetmek çok güzel bir şey" deriz, "kıskanmamak iyi bir şey, herkese karşı hoşgörülü olmak, bize yapılan haksızlıkları bağışlamak güzel bir şey" deriz — kimse buna itiraz etmez. Ama biz bunları niye çok kısa bir zamanda unutuyoruz? Çünkü bunları alıp işleyebilecek bir yere düşmüyorlar, yanlış bir yere düşüyorlar ve orada benlik tarafından hemen bertaraf ediliyorlar. Sanki güzel bir aslan var ama sırtlanların, çakalların arasına düşüyor, hemen bertaraf ediliyor.
O yüzden kişi o bilgiyi neyle aldığına bakmalıdır. Peki biz bu durumda ne yapacağız? O bilgiye muhalif olan, içimizdeki dikenleri, yabani otları görmek zorundayız. Mesela "dürüst, vicdanlı, merhametli olursan ezilirsin" diye psikolojik merkezimizde bir kabul varsa, bir metin sana "dürüst ol" derken, öbür tarafta bir bilinç düzeyi "ezilirsin, ezilmemen lazım" der. Şimdi burada hangisi garip gelir? Kişi eğer kendi üzerinde çalışıyorsa bir savaş olur; kimin garip geleceği belli olmaz. Savaş yoksa kesinlikle ego garip gelir; öbürü tatlı bir muhabbet, "bir sohbete gittik, abi güzel konuştu, çok rahatladım" olur, bu kadarla kalır. Çünkü düştüğü yer berbat bir yerdir, orada boğulur. Sen ne kadar güzel bir şey desen de, "ne güzeli kardeşim, hayatın gerçekleri böyle değil" diyen çakallar sürüsü o güzelim aslanı öldürür. Bizdeki birçok problemin nedeni budur.
Şimdi bizde temiz bir tarla olmadığına göre — şu anda hiçbirimiz temiz bir tarlaya sahip değiliz, hayatın süreci içinde negatif düşünceler, negatif duygulanımlar tarafından işgal edilmişiz — o zaman ne yapacaksın? O mücadeleyi göze alacaksın. Ya açıkça, net bir şekilde "bu maneviyat, bu din denilen şey afyondur, boş bir şeydir" diyeceksin, veyahut "hayır bu doğru ama benim içimde bununla aynı kanaatte olmayan, aynı görüşte olmayan şeyler var, ben bunların üzerinde çalışmak durumundayım" diyeceksin.
İlham almak için illa ruhani bir düzeyde olmak gerekmez; bu bazen bir ilahi lütuf olarak gelebilir. Ama burada bizim üzerinde durmamız, çalışmamız gereken şey bizatihi psikolojik düzeyimizdeki mekanizmalardır. Şunu anlamamız gerekir: hakiki olan, asli olan, fıtri olan şey insanı bir saniye dahi olsun etkiler. En kindar, en merhametsiz adama bile "affetmek güzeldir" desen, eğer aşırı reaksiyoner değilse "evet affetmek güzeldir ama..." diye devam edecektir. Fıtrat aslında fıtri olanı kabul etmeye meyillidir; fakat o hakikat çekirdeğinin düştüğü toprak, bazen o çekirdeği bir saniyede, bazen bir günde, bazen bir ayda öldürür — toprağın olumsuzluğuna bağlı olarak.
Kayanın üzerine düşme meselinde anlatılan şey şudur: insanın maddi bedensel hayatı, ruhsal hayatının zıddı olan bir şeydir. Beden "varlık kendisi benim" der; manevi idrak ise varlığın soyut ve manevi olduğunu söyler. Bu yüzden hayvanlara din gelmez; onlar otomatik bir şekilde başka bir bilinç üzerinden yaşatılırlar. Kişi bedensel arzularına, hazlarına yönelik bir insansa, bu insana dinin öğretecek hiçbir şeyi yoktur — isterse bu adam alim veya müftü olsun, fark etmez, o bilgileri edinebilir ama o bilgiler ona hiçbir zaman hitap edemez, onda filizlenemez, neşv ü nema bulamaz. Çünkü o kişinin içgüdüsel merkezi bedeninde ikamet etmektedir. Şuna benzer: adam kel, sen ona tarak satmaya çalışıyorsun; kime hitap ediyorsun, kime ne satıyorsun? Hitap etmeyecektir.
Öbürü, zararlı otlar tarafından kuşatılmış bir tarladır; ona da tohum düşer, tohum filizlenir filizlenmez çok kısa bir zamanda o yabani otlar ve dikenler tarafından kuşatılır. Şimdi bizde niye manevi bir değişim, dönüşüm olmuyor? Çünkü buna muhalif içimizde birçok yabani ot, birçok diken var. Tohum çıkar çıkmaz onlar hazırdır, hemen işini bitirirler; kesinlikle orada bir gelişim, bir dönüşüm meydana gelmez. Sürekli tohum ekiyoruz fakat hiç hasat olmuyor, sadece kısa süreli rahatlamalar yaşıyoruz, hiçbir zaman gerçek anlamda bizde bir dönüşüm sağlamıyor. Çünkü nefsimizde buna muhalif olan şeyler var. Bunlar doğuştan mı gelmiş? Hayır, süreç içinde ortaya çıkmışlar ve artık bizde iyice kökleşmişler. O kökleşmiş hale gelmiş yapılar, hakikate ait bir şey düştüğünde onu hemen yabancı olarak görüp temizlemeye çalışıyor. O yüzden kişi bu düzeydeyken bir mücadeleye mahkumdur. O mücadeleyi yapmadığı zaman kesinlikle galip gelecek olan psikolojik düzeydir, nefistir, benliktir; bunun başka bir imkanı yoktur. Mücadele ederse kimin galip geleceği belli değildir; ama mücadele etmezse kimin galip geleceği kesinlikle belli ve açıktır. O mücadele, işte bizim "kendimiz üzerinde çalışma" dediğimiz şeydir ve kişi zorunlu olarak çalışmalıdır. Bu, Kur'an'ın deyimiyle "heva ve heveslerine tabi olanlar" ifadesiyle açıklanmıştır.
Alt Merkezler ve Onların "Meşrulaştırma" Dili
Bizde heva ve hevese sahip olan alt merkezler var: rasyonalitemiz, duygu merkezimiz. Duygu merkezi "sen merkezdesin, senin bir kısım ihtiyaçların var, bunlar karşılanmalı" der. Zihin merkezi de tamamen kendini merkez olarak düşünür: "ben çıkarım olmayan bir şeye girmem, çıkarım olmayan bir şeyin içinde olmam" der. Bu onun tabiatıdır, doğaldır, yapacak bir şey yok; mesele senin ona gerçek anlamda bir otorite olarak bakıp bakmadığındır. Onu otorite tanıdığın zaman orada problem vardır; yoksa o yine öyle konuşacaktır.
Biri diyecektir ki: "Ben hayatımı eşime verdim, zamanımı eşim için harcadım, o benim ihtiyaçlarımı karşılamıyor" veya "bana ihtiyacım olan şekilde sıcak, samimi, anlayışlı davranmıyor." Bu nasıl bir merkez? Psişik bir merkez, tam bir ego merkezi. Sen bunu referans aldığında, aslında Kur'an'ın yarısını inkar etmiş oluyorsun en azından. Biz deriz ki bir ayeti inkar eden kafirdir; burada inkar etmiyor ama yarısını yaşamıyor — o yarısı o anda devre dışı kalıyor. Mesela Kur'an affetmek gerektiğini söylüyor; öbür tarafta duygu merkezi "ben o an hissettiğim şeyi unutamam, bana kendimi çok kötü hissettirdi, ben bunu affedemem" diyor. Ayeti çöpe atıyorsun — bilmeyerek yapıyoruz bunu tabii ki, çünkü burada bir mücadele yok ki. Öyle bir mücadeleye ihtiyaç bile hissetmiyoruz; öyle gidiyor. Görünürde Kur'an'ı kabul ediyorsun, iki kapak arasındaki mevzuatı kabul ediyorsun; ama senin içinde bunu kabul etmeyen o kadar çok şey var ki, ve sen burada bir mücadele yapmak gerektiğine dahi inanmıyorsun.
Bakın, "kesinlikle nefsine tabi olmayacaksın" demiyoruz; çünkü bunu söylemek doğru değil, kişiye yapamayacağı bir şeyi söylemiş oluruz. "Bundan sonra hiç kimseye öfkelenmeyeceksin, herkesi affedeceksin" diyebilir miyiz? Diyemeyiz, çünkü yapamayız; yapamayacağı bir şeyi bir insana söylemek mantıksız bir şeydir. Fakat "bu konuda çalış" diyebiliriz, kendimize de bunu söyleyebiliriz: "ben bu konuda çalışabilirim." Burada mücadele kim ile kim arasındadır? Kendi içimizdeki benler arasında bir mücadeledir, ya da daha bütüncül düşünürsek ruhsal benliğimizle ego benliğimiz arasındaki bir mücadeledir. Bu savaştan kaçamazsın. Hintlilerin Bagavad Gita gibi bir destanları vardır, bu savaşı anlatır; tek tek merkezler üzerinde durur — duygu merkezi, zihin merkezi, içgüdüsel merkez, bunlardan ne çıkar? Açgözlülük, kıskançlık, gıpta, doymak bilmezlik, bedensel arzular... "bu merkezin kuvvetleri bunlardır, sen bunlarla mücadele edeceksin" der.
Hayat, bu anlamda kendi içinde yaptığın bir mücadeledir. Bu mücadelede kazanmak veya kaybetmek henüz belli değildir, bu da önemli değildir; bizden istenen sadece mücadeledir, mücadele yapman gerektiğidir, bu kadar. O mücadeleyi yapmadığın zaman kitap bir taraftadır, sen bir taraftasındır; görüntüyü kurtarabilirsin ama psikolojini kurtaramazsın. Bir bayan örtülü olabilir, bir erkek beş vakit namazını kılabilir, sakal bırakabilir, cübbe giyebilir, görüntüyü kurtarabilir; fakat psikolojisini kurtaramaz. Ve psikolojisi, zorunlu olarak mücadele etmediği müddetçe yenik düşecektir.
Duygusal, Zihinsel ve İçgüdüsel Merkezlerin Otomatizması
Bir örnek vereyim, modu biraz düşürelim, alt merkezler üzerinden bir analize girelim. Eğer canınız çok sıkılmışsa, bu duygusal merkez negatif hale gelmiş demektir; kendinizi aksi, dik başlı hissedersiniz, ya da belki hiç de olmadık şekillerde. Diyelim ki duygusal merkezin peşinden gidiyorsunuz — o anda hedefiniz ne olursa olsun onu muhafaza etmeniz olası değildir. Çünkü duygusal merkez orada istemediği bir şeyle karşılaşıyor, istediği bir şey de olmuyor ve yaramaz bir çocuk gibi kendini kilitliyor; aksi, kızgın, hoşnutsuz, suratı asık bir hale geliyor.
Şimdi böyle bir düşünelim: bunu Kur'an'ın neresine oturtabiliriz? Hangi ayete oturtabiliriz? Kur'an'da veya dini metinlerde herhangi bir yerde bunun meşruiyetine, doğal olduğuna dair bir metin hatırlıyor muyuz? Yok, hatırlamıyoruz. Yapıyor muyuz? Yapıyoruz. Peki nereye oturuyor bu? Psikolojimize oturuyor, başka hiçbir yere oturmuyor. Peki bununla mücadele etmen gerektiğine inanıyor musun? Bakın burada yargılamıyoruz; ama bunu bir yere oturtamadığımıza göre bununla mücadele etmen gerekir. Bu, bir biyoloji atlasına benzer: fizyoloji, histoloji atlasları insanın doğal yapısını anlatır; vücudumuzda bir kitle, bir şey olduğunda, bu atlaslardan hiçbirinde bu olduğuna dair bir bilgi yoktur — ne yaparsın, doktora gidersin. Peki biz gidiyor muyuz? Gitmiyoruz; kitapta yeri yok ama bizim kitabımızda, nefsimizin kitabında, büyük ego kitabında yeri var, hem de mühim, iyi bir yeri var.
Peki ne olacak bu durumda? Bu mücadele edilmesi gereken bir şey mi, yoksa kabullenip çevremizi buna göre şekillendireceğimiz bir şey mi? Ortalama ego kitabı şunu der: "sana uygun olursa alem, o zaman bunu göstermene gerek kalmaz." Onun mücadele tarzı budur. O zaman biz şunu demeliyiz: sen hangi kitabı takip ediyorsun? Burada hiçbir eleştiri yapmıyoruz, kendimize de yapmamalıyız — "kahretsin, nasıl böyle hissediyorum, nasıl böyle düşünüyorum, nasıl böyle davranıyorum" demenin anlamı yok. Hiçbir şeye kahretmeye gerek yok; gözlemle, fotoğrafını çek, meşru görme ve mücadele et. Ne zamana kadar? Ne zamana kadar olursa olsun, hep mücadele et. Sana kimse "illa kazanacaksın" demiyor, "illa kazanmak zorundasın" da demiyor; bizden istenen şey sadece mücadeledir. Ayette diyor ki "bizim yolumuzda mücadele edenleri biz hidayete erdiririz." Bakın bizden istenen ne? Sadece mücadele edeceksin, senden başka bir şey istenmiyor. "Sana şu tarihe kadar zaman veriyorum, galip geleceksin" gibi bir şey yok; istenen şey mücadeledir, meşru görmemek ve mücadele etmektir.
Siz bu duygusal merkezin negatif kısmındayken hiçbir şey yapamazsınız, bütün tepkileriniz negatiftir. Fakat zihinsel merkeze gidip hedefinizi ve bu hedefe göre tavrınızın yanlışlığını düşünebilirsiniz. Yanlış merkezi kullanırsanız hiçbir adım atamazsınız; negatif bir durumdayken duygusal merkezi kullanmak veya takip etmek her zaman yanlış merkezi kullanmak demektir. Bilişsel davranış terapisinde de buna benzer bir yaklaşım vardır: kişi duygusal olarak negatif haldeyken, hiçbir şey yapmak istemiyor, üzgün, kızgın vs. iken, onu düşünme merkezi üzerinden motive ederler. Çünkü o an duygusal merkez negatifken hiçbir pozitif şey yapmaz. Kişi zihinsel, düşünsel merkeze gidip orada hedefinin ne olduğu, doğru düşüncenin ne olduğu üzerinde durmalıdır. O yüzden kişi negatif duygu durumundayken doğru bir şey yapamaz; o durumdayken yaptığı her şey bir yanlışlığa mahkumdur, çünkü o anda yanlış bir merkez kullanıyor.
Çok ilginç bir şey: biz negatif haldeyken hafızamız hep negatif şekilde çalışıyor, öyle usta bir işleyiş ki hiç sektirmiyor. Burada hem güçlü bir otomatizma var hem de çok yanlış bir bağlantı var. Diyelim ki bir insandan kırıldınız, bir insanın yaptığı şey sizi rahatsız etti; onunla ilgili ne hatırlıyorsunuz? Hep olumsuz şeyler hatırlıyorsunuz. Neden acaba? Çünkü otomatik merkezler böyle çalışır. Peki sen bunun farkında mısın? Değilsin. Bu, köpeğin acıkmış olup seni kasabın kapısına götürmesine benzer; halbuki o an işe gitmen lazım ama köpek acıkmış, seni kasaba götürüyor; sen "bu kasapta ne işim var" diye bile düşünmüyorsun, "madem gelmişim kasaba, birkaç kilo kıyma alayım, köfte yaparım" diyorsun — bu kadar otomatik.
Otomatik olmama hakkımız var mı? Var. Peki kullanmak istiyor muyuz? Bu bir soru işareti. Şu ana kadar negatif düşünce ve duygu hissettiğimiz bir olayda negatif olmama hakkımız var mı? Var. Kullanabilir miyiz? Kullanabiliriz. Kullanmak istiyor muyuz? Soru işareti. Çok istediğin bir şey olmadı, yüzünü somurtabilir misin? Tabii, zaten otomatik. Peki somurtmayabilir misin? Mümkün. İster misin? Soru işareti. İstersen bu sefer çalış, onun üzerinde çalışabilirsin. Ama bizde ne var? Tam bir otomatik mekanizma artık işler hale gelmiştir. Kişi bu işleyen otomatik çarka çomak sokmadıkça bu devam edecektir.
Aslında bizler şunu söyleyebiliriz: bir zaman sonra biz aslında ölmüşüzdür ama ağlayanımız yok, kaldıranımız yok, cenazeyi kaldıran da yok. Yani ölmek şu demektir: artık esnekliğini kaybetmiş, tamamen otomatize bir tarzda düşünen, davranan, duygulanan bir haldesin; başka türlü davranabileceğini hiç düşünmüyorsun. Peki burada bir seçmeden bahsedebiliyor muyuz? Her acıktığında kendini kasabın kapısında bulman, o köpeğin sahibinin hiçbir seçeneği olmadığı anlamına gelir; bunun başka bir alternatifi olmaz. Ama eğer sen özgürsen, seçebiliyorsan, bazen kasaba gidersin ama bazen de gitmezsin — orada artık seçebilir bir haldesindir. Ama seçemiyorsan, aslında psikolojik olarak ölmüşsün demektir.
Biyolojinin temel bir gerçeği: kişi öldüğünde katılaşmaya başlar. Biyolojik olarak böyledir, psikolojik olarak da böyledir; kişi artık katılaşmıştır, aslında o kişi psikolojik olarak ölmüştür ama biyolojik olarak hayatı devam etmektedir ve biz ona "bu insan canlı" deriz. Bir insanın size hakaret ettiğini, sizi küçümsediğini, köpek yerine bile koymadığını düşünün; bunu kaç türlü hissedebilirim, kaç türlü algılayabilirim, kaç türlü tepki verebilirim desek, belki aklımızdan geçen sadece bir türlüdür; çünkü başka bir alternatifimiz yoktur neredeyse. Dolayısıyla biz orada bir esnekliğe sahip miyiz? Değiliz. Kişinin orada kaybettiği şey çok büyük bir şeydir.
Duygusal merkez açısından bir insanın sizden nefret ettiğini duyduğunuzda ne hissedersiniz? Zihinsel açıdan bir insanın size büyük bir komplo kurduğunu duyduğunuzu düşünün, ne düşünürsünüz? Başka ihtimaller bile artık aklımızdan geçmez, o kadar standart bir cevabımız vardır ki bunların; ve hemen "her insan bunu yapar" deriz. Bu söz de tabii ki doğru değil, ama çoğunluk itibariyle bunu yapar. Bu neyi gösterir? Çoğunluk itibariyle psikolojik olarak aslında ölmüş olduğumuzu gösterir. Diyelim ki bir sosyal grup içinde çok değer verilen birisiniz, bir gün gittiniz, size yabancı gibi davranılıyor — ne hissedersiniz? "Kendimi çok kötü hissederim." Niye kötü hissediyorsun? Bak, anında otomatik bir süreç. Kişi artık o otomatik süreci bir türlü aşamaz.
İşte biz gerçekten bu otomatizmamızı sarsacak bir bilgiye ihtiyaç duyarız; alır, adım adım o bilgiyi kullanır, o otomatizmayı çözmeye çalışırsın. Çünkü o bir katılaşmadır, bir buzlanma gibi bir şeydir. Çok buz tutmuş bir buzdolabı düşünün, ne yapıyorsun? Önce fişini çekiyorsun. Yani şunu demeliyiz: "ben artık egomun gözlüğüyle seyretmeyeceğim, egomun gözlüğünden bakmayacağım." Orada fişi çekmek zorundasın ve sonra o buz yavaş yavaş çözülecektir. Ama bu kesinlikle bir mücadele gerektirir; ve bu mücadelenin temeli doğru bilgidir. Bizim ego bilincimizi aşan bir bilgiye ihtiyacımız var; çünkü bizim egonun ötesinde olan bir şeye ihtiyacımız var, egonun içinden gelen bir bilgiye değil. Mesela "bir insanı dört dakikada ikna etmenin yolları"na ihtiyacımız yok, "en kısa zamanda başarılı olmanın yolları"na da ihtiyacımız yok, "insanlar tarafından nasıl aldatılmayız" bilgisine de aslında temelde ihtiyacımız yok. Daha farklı bir bilgi düzeyine ihtiyacımız var; o bilgi düzeyi bizi kurtarabilir. Ya onu kabul edeceksin ya da böyle devam edeceksin — ya bulunduğun psikolojik düzeyin içinden hayatı okuyacaksın, ya da "ben bunu aşabilirim, bende bunu aşmanın imkanları var" diyeceksin.
Usta Benlikler ve 45 Derecelik Dönüşler
Ama alt merkezler hemen şunu söyleyecektir: "çok doğru söylüyorsun ama bunlar çok zor." İlk darbeyi orada yeriz. "Çok zor, sen yapamazsın, yapsan çok iyi olur ama yapamazsın." Biraz önce bahsettiğimiz gibi, içimizde çok uyanık negatif benler vardır; mesela "çok zor" diyen çok usta bir bendir. Ben hayatımda bir zaman sonra böyle bir cümleyi kullanmamaya başladım, bilinçli olarak kullanmamaya başladım; çünkü baktım ki bu cümlenin hiçbir değeri yok, hiçbir manası yok. Zor veya kolay, ne yapacaksın ki? Bir şey ya doğrudur ya yanlıştır; ya doğrunun istikametinde çalışırım ya da çalışmam. "Zordur" ne demek? Bunun ardında şu var: "çok zor, uğraşma, boşuna vakit kaybedeceksin." Baktım arkasından başka şeyler geliyor, dedim artık bu cümleyi kullanmayacağım, bu kapıyı açmayacağım; çünkü bu kapıyı açtığın an oradan çok yabancı madde giriyor. O zaman insan hangi yumuşak kapıları olduğunu bilmeli. İçimizde çok usta benler var; sana direkt bodoslama girmiyorlar, direkt cepheden saldırmıyorlar.
Dini argüman güçlü olduğunda bile — mesela Kur'an ayeti okuyorsun, buna bile bir şey söylenemiyor, çünkü direkt saldıramıyorsun, kutsal bir kitap, inanıyorsun — bu sefer usta benlikler üzerinden bu süreç, bu bozulma yaşanır. O zaman uyanık olacaksın: seni hangi usta benlikler yoldan çıkarıyor, ona karşı farkında ve uyanık olmalısın.
Salebe'nin kıssasında olduğu gibi: "Ya Resulallah, bana dua et, çok malım olsun, insanlara yardım edeceğim" der. Hiç kendi içinde o mücadeleyi yapmamış — niye yardım edeceksin, ne işin var yardım etmekle, sen mi yardım ediyorsun? Hiç mücadele yok; ama o kadar usta bir ben tarafından kuşatılıyor ki. "Allah beni zenginlik üzerinden bu dünyada yaşatırsa, zaten onun malı, onun istediği şekilde kullanırım; Allah beni zengin yapsın, vermekten çok hoşlanıyorum" der; sonra bir benlik daha, "bu kadarını vereyim bu kadarını vermeyeyim" diye başlar; en sonunda peygambere "benim malımda gözü mü var" diyecek noktaya kadar gider. Ne kadar ustaca bir dönüşüm.
Bilinçli benlikler bize genellikle böyle 45 derece, 45 derece dönüşler yaptırır. En sonunda bakarsın U dönüşü yapmışsın. Çünkü virajı direkt almak zordur, araba dışarı veya içeri savrulabilir; sana 45 derecelik açılar yaptırır, tatlı bir şekilde. Mesela "affetmek lazım ama ben de bunu hak etmiyorum ki" diye başla — bir 45 derece dönüş oldu. Sonra "onun bunu yapmaya hakkı yok, o benim kim olduğumu biliyor mu" — oldu sana U dönüşü. Neden? Çünkü başta uyanmadın; 45 derece çok yumuşak bir dönüştü. "Ben bunu hak etmedim ki" — çok ustaca bir cümle; ben hayatta bu cümleyi de bir zaman sonra terk ettim, çünkü baktım çok tehlikeli bir cümle, ama çok tatlı bir cümle. "Ben bunu hak etmedim, ben bunu hak edecek ne yaptım ki?" Çok yumuşak, fakat çok ustaca bir manevra. Farkında olmak gerekir; zaten 45 derece dönmeye başladın mı, öbür dönüşleri de tamamlamaya mahkumsun. Kişi adım adım savrulmaya başlar.
Bunun için insan olarak şunu düşünmeli: bazı benler açık ve barizdir, onlarla çok rahat mücadele edebilirsin, çünkü çok bariz negatifliklerdir; onlar seni ancak çok kötü olduğun bir durumda yakalayabilir. Mesela "herkesin Allah belasını versin" diyen bir benlik düşünün — bu sizi çok kötü bir durumdayken yakalayabilir; ama genellikle ortalama halinizde sizi tutup yönlendirebilecek bir benlik değildir. Ama insanları çok bozulmuş, güzel görünen bir benlik sizi 45 derece döndürebilir; sizi öyle bir yere getirir ki orada knockout olursunuz. O zaman kişi eğer çalışıyorsa ve mücadele ediyorsa, kendisine en başta hangi benlikler dönüş yaptırıyor, bunu keşfetmelidir. Bunu keşfetmek için şuna bakın: hoşlanmadığınız bir merkezin negatif durumuna düştüğünüz anları görün, orada önce hangi düşünce, hangi duygu devreye giriyor. Temelinde bir düşünce devreye girer; mesela "ben çok şanssızım" diye başlayabilir bir cümle, ve o sizi öyle bir yere götürür ki insanlardan intikam alma noktasına sizi teslim edebilir. Köpek böyle tatlı tatlı havlar, açtır, garibandır, siz de acırsınız, en son sizi kasaba havale eder. Sen kasaba gitmeden önce, en başta önlem alacağın bir durumdasındır. Çünkü zaten iki üç viraj aldıysan dönme şansın yoktur. İnsan ilk başta yanlış virajlar almışsa, o an dönme şansı olmaz; ancak o olay biter, pozitif bir hale gelirsin, sonra yine olaylar seni tetikler, tekrar pozitif bir hale gelirsin, ondan sonra dönebilirsin. Eğer bir iki viraj aldıysan artık oradan dönme şansın yoktur — "atı alan Üsküdar'ı geçmiştir." Bari dibi bulayım dersin; farkında olmadan da dibi bulduğun zamanlar olur, en son bakarsın dibi bulmuşsun. Orada uyanık olmak gerekir: sana ilk kez atan benler hangileri, onları tanıyıp deşifre edebilirsen, o zaman doğru bir stratejiyle başa çıkabilirsin.
Bazı benlere kesinlikle, dediğim gibi, çarpı işareti koyacaksın ve hiçbir zaman buna söz hakkı vermeyeceksin. "Ben bunu hak etmiyorum" — çarpı işareti koyacaksın, buna imkan vermeyeceksin. "Bir şey oldu, beni çok mutsuz ettin" — bu cümleyi kullanmayacaksın. Çünkü bu cümlenin ardından gelecek şey şudur: "sen kötü niyetlisin, sen cezayı hak ediyorsun." Bakın çok yumuşak bir yerden başladı, en son karşıdaki insana darbeyi indirdi. "Kardeşim, sen bana kendimi kötü falan hissettirmedin" — öyle "sen dili, ben dili" de yok, buna müsaade de yok. "Ben kendi algım nedeniyle senin yaptığın bu hareket sürecinde kendimi kötü hissettim, bütün neden de benim" — bu kadar, başka bir yere gitmeyeceksin. "Sen beni kötü hissettirdin" — yok böyle bir şey, buna fırsat vermeyeceksin, buna dair bir viraj almayacaksın; kendi üzerinde çalışacaksın, başkasını değiştirmeye çalışmayacaksın.
Kur'an'da Şeytanın Adımlarını Takip Etmemek
Kur'an'la ilgili bir şeydir bu: şeytana aktif bir güç verilmediği tanımlanırken der ki, "şeytanın adımlarını takip etmeyin." Ne demek bu? Şeytan gider, arkasında izler bırakır; "onun adımlarını takip etmeyin" der. Halbuki biz ne deriz? "Şeytan beni azdırdı." Şeytanın seni azdırdığı falan yok; bak, Kur'an böyle bir ifade kullanmıyor bize, "onun sizin üzerinizdeki gücü zayıftır" diyor. Aslında burada neye vurgu yapıyor? Yanlışlığından sen sorumlusun; sen kendi üzerinde çalış diyor. Onun adımlarını takip etme; o seni çağırabilir ama sen onu takip etme. Takip ettiğinde de onu suçlama; zaten şeytan da bunu bildiği için "beni suçlamayın, ben sizi çağırdım, siz de geldiniz" diyor zaten. Bu psikolojik savunmamız şeytana bile sökmez, çünkü boş, yanlış bir şeydir, doğruluk değeri yok. Ama biz bunu ne kadar gerçekten fark edebiliyoruz? Bu konuştuğumuz şey aslında çok zor anlaşılacak bir şeydir; ama bu zorluk yine kendimiz açısından bir zorluktur, o kadar körlemesine bir algı içindeyiz ki. Mesela "öfkenin nedeni kendimizdedir" dediğimizde, "negatifliğin nedeni kendimizdedir" dediğimizde bunu anlayamıyoruz bile. "Ne demek" diyoruz, "adam orada bana söyleyeceği her lafı söylesin, ben de negatif olmayayım" mı? Evet, bu o kadar mümkün ve o kadar güzel bir şey ki, bir denesek, bir tecrübe etsek işte o zaman beş yıldızlı bir hayat yaşamış olacaksın.
Kaliteli Hayat, Kalitesiz Hayat
Hayatı mevzu edersek, kaliteli hayat kaliteli, kalitesiz bir hayat tam otomatik bir hayattır. Ve biz psikolojik olarak gerçekten çok kalitesiz bir hayat yaşıyoruz. Bir şey oluyor, anında endişeleniyoruz; bir şey oluyor, anında suratımız düşüyor. Senin orada yirmi otuz bin dolar yıllık gelirin olsa ne olur, üç oda bir salonda otursan ne olur, kaliteli mi yaşıyorsun? Hiçbir kalitesi yok o hayatın; çünkü sen aslında tek odalı bir evde yaşıyorsun, kıpırdayacak ikinci bir oda dahi yok, hep aynı odada yaşıyorsun. Sonra "ben yüz seksen metrekare bir evde oturuyorum" mu diyorsun? Yok öyle bir şey, sen küçücük bir odada yaşıyorsun ve sürekli o odada volta atmaktan başka yaptığın bir şey yok. Hiçbirimiz geniş bir yerde yaşamıyoruz. Kur'an'da bir ayet vardır, der ki: "bizim zikrimizden yüz çevirenlere çok dar bir yaşam vereceğiz." İfade aşağı yukarı dar bir yaşam şeklindedir; çok dar bir alanda yaşayacaksın. "Bizim zikrimizden yüz çeviren" dediği de manevi ve ruhsal bilinç anlamındadır; bilinçli olmadığında gerçekten çok dar bir yerde yaşayacaksın.
Yalnızlıktan korktuğun ve kaçtığın için birçok gereksiz ilişkiye "evet" diyeceksin; kendi egonun güçlü, aşağılık olmadığını kendine ispat etmek için sürekli hayatı manipüle edeceksin, sonra "kaliteli bir hayat yaşıyorum" diyeceksin. Halbuki o kadar otomatik bir hayat yaşıyoruz ki — alt merkezler sürekli "benim şu ihtiyacım var, şu korkularım var, bana cevap ver" diyor. Vermiyorum, çünkü "sen gerçek zeminim değilsin" demek zorundasın. Mesela biri vardı, flörtünden ayrılmış, arkadaşı "ne yapacaksın" dedi, "hemen yeni birini bulacaksın" dedi, "çünkü ben yalnızlığa dayanamam" dedi. Şimdi biz diyoruz ki bu insan kaliteli bir hayat mı yaşıyor? Halbuki burada tam bir otomatizma var. İşte hayatı bedenlerimizde ve psikolojik boyutumuzda mı yaşayacağız, yoksa ruhsal boyutumuzda mı yaşayacağız? Aslında karar vermemiz gereken şey odur. Kişi sonucunda gömülen bir beden olduğunu mu düşünüyor, yoksa miraca çıkabilecek bir ruh olduğunu mu düşünüyor? Eğer nihayetinde gömülecek biriysen, öyle kabul ediyorsan, tamam, onun bir süreci var, onun bir yolu var, onu takip edebilirsin. Yok, öyle değilsen, hem "Allah'a döneceğiz" diyorsun hem de nefsin ve bedenin tuzakları içinde yaşıyorsun ve mücadele etmiyorsun — işte orada bir çelişki vardır. Kişi mücadele etmek zorundadır. İşte aslında bizim mümin veya Müslüman dediğimiz şey, kendisinden mücadele etmesi talep edilen, kendisi de bu mücadeleyi kabul edenler...
Uhud Savaşı Örneği: Kınama Değil, Sadece Tespit
Peygamberimiz döneminde nice günah işleyen sahabeler olmuştur. En bariz örnek Uhud Savaşı'ndadır: Peygamber ısrarla "oradan ayrılmayın" dediği halde, Kur'an "bir kısmınız dünya hayatını, dünya malını talep ediyordunuz" der; yani ganimet arzusuyla o yeri terk ettiler. Ama bakın, onları kınamadı, sadece durumlarının fotoğrafını çekti; orada bir kınama yok. "Ne biçim Müslümanlarsınız" demedi. İlginçtir o ayet: "kiminiz dünyayı, kiminiz ahireti tercih ediyordu" der, sadece bunu söyler; sadece fotoğraf çeker. Ve onlara aslında şunu der: bunun üzerinde çalışın, neyin sizi o tepeden indirdiğini düşünün. Peygamber de "ben size bu kadar ısrar ettiğim halde beni dinlemediniz, benim sizin katınızda hiçbir kıymetim yok mu" gibi bir şey yapmadı. Ayet sadece fotoğraf çekti ve "çalışın" dedi; onlar da çalıştılar ve Allah onları muvaffak etti. Bizden de talep edilen budur. Çok ağır bir yük yok üzerimizde.
Evet, sağ olun.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Belirtilmemiş (Uhud Savaşı'na dair "kiminiz dünyayı, kiminiz ahireti tercih ediyordu" ifadesine, "heva ve heveslerine tabi olanlar" ifadesine, "bizim yolumuzda mücadele edenleri hidayete erdiririz" ilkesine, "şeytanın adımlarını takip etmeyin" ifadesine ve "zikrimizden yüz çevirenlere dar bir yaşam vereceğiz" ifadesine değinilmiştir; anlatıcı tarafından spesifik sure adı/ayet numarası belirtilmemiştir.) --- ---
İlgili Sohbetler
Varlığın Farkında Olmak ve Takva
İsmail Acarkan, insanın çocukluktan bugüne edindiği psikolojik tortuları ikinci el araba metaforuyla anlatarak, bunları mağduriyet veya öfkeyle değil sakin bir gözlemle fark edip tahliye etmemiz gerektiğini anlatıyor. Freud'un insanı sınırlayan psikolojik indirgemeciliğini eleştirerek, Kur'an'ın mutluluğun dışsal şeylerde değil Allah'ı hatırlamakta olduğunu söylediğini vurguluyor. Hz. İsa'nın "evini kumun üzerine kurmak" temsili ve okyanus benzeri metaforlarla, insanın gerçek varlığını beden, ilişkive başarılara indirgeyip bir "varlık sancısı" (eksistansiyalizm) yaşadığını, hâlbukigerçek varlığın hiçbir şeyle örtülemeyeceğini anlatıyor. Sohbeti, takvanın "varlığın farkında olma bilinci" olduğunu, ölümün ve zorlukların bu farkındalıkla nasıl korkusuzca karşılanabileceğini örneklerle (Hz. Peygamber'in hicreti, şehitler, Bakara 177) açıklayarak tamamlıyor.
Kurban Kimliği ve Darüsselam'a Çağrı
İsmail Acarkan, Eckhart Tolle'nin "kurban kimliği" kavramını okuyarak, insanın yaşadığı haksızlıklar üzerinden "bana bu yapılmamalıydı" diyerek kendinialacaklı hissetmesinin ince bir tuzak olduğunu anlatıyor. "Haklısın ama alacağın yok" ilkesiyle, haklı olmanın bir kimliğe, bir hapishaneye dönüşmemesi gerektiğini; Hz. Yusuf'un yaşadığı büyük haksızlıklara rağmen hiçbir kurban kimliği taşımadığını örnek gösteriyor. Hz. İsa'nın "bana iyi deme, iyi olan Allah'tır" cevabı ve "kıymetim bilinmedi" cümlesinin sahteliği üzerinden, insanın değerinin şahidinin yalnızca Allah olduğunu, Allah'ın insanı her an Darüsselam'a (esenlik yurduna, kendi kalbine) çağırdığını anlatıyor. Sohbeti, Hz. Peygamber'in düşmanlarına dahi "canları cehenneme" demediğini, gerçek bir mümin ve Muhammed ümmeti olmanın bu bilinçle yaşamak olduğunu; önce nefsin temizlenmesi gerektiğini vurgulayarak tamamlıyor.
Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik
Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.