Nefis ile Özdeşleşmemek ve Sahte Benlik

Kısa Özet

Sohbette, tıpkı bir bedene sahip olduğumuz gibi bir psikolojiye/mizaca da sahip olduğumuz ama bunun gerçek benliğimiz olmadığı; kişinin kendini "yukarı çekerek" o anki psikolojik durumunu gözlemleyebilmesi ve olaylardan sonra bu durumu doğru ilkeler ışığında analiz etmesi gerektiği anlatılıyor. Farklı mizaç tiplerinin (bir, iki, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz gibi) aynı "nefis kristalinin" farklı yüzleri olduğu, birinin diğerinden daha "iyi" ya da "kötü" olmadığı; kızgınlığın ve kendini haklı çıkarmanın sahte kişilikten/imajinatif benlikten kaynaklandığı vurgulanıyor. Hazreti Eyüp, Hazreti Muhammed (ağlayan kadın, "haklısın de" tavsiyesi, hurma kütüğü kıssası) ve Mevlana örnekleriyle sabır, susmayı bilme, kendini haklı çıkarmaktan vazgeçme ve muhataba psikoloji üzerinden değil ruhaniyet üzerinden yaklaşmanın önemi anlatılarak sohbet tamamlanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • "Kendi hakkımızda bir şeyin gerçek olduğunu biliyorsak ve bunu içsel olarak kabul ediyorsak suçlama asla bizi kızdıramaz."
  • Farklı mizaçlar (bir, iki, sekiz vb.) aynı "nefis kristalinin" farklı yüzleridir; biri diğerinden daha olgun ya da daha kötü değildir, sadece bakış açıları ve tepki biçimleri farklıdır.
  • Kızgınlık ve kendini haklı çıkarma, sahte kişilikten ve kendimiz hakkındaki hayali (imajinatif) resimlerden kaynaklanır; hakiki insan övgü ile de yergi ile de sarsılmaz.

Beden ve Psikoloji: İki Ayrı Boyut

...durum vardır. Yani bir psikolojimiz vardır derken burada iki noktaya işaret etmemiz gerek. Bir, mizacımızın rengini ifade eden genel bir psikolojik yapımız vardır. İkincisi de içinde bulunduğumuz durum; bu bir günlük bir durum olabilir, uzun bir dönem olabilir veyahut da yaşadığımız bir olaya bağlı olarak o olaya verdiğimiz tepki bağlamında bir psikolojik durumumuz olabilir. Yani diyelim ki biz çok tepkici ve öfkeli biri değilizdir. Ama bize karşı yapılmış olan ve hoşlanmadığımız bir tavır ve durumdan dolayı öfke ve tepki gösteriyor olabiliriz o anda. O işte durumsal psikolojik durumumuzdur. Bir de genel mizacımızın şekillendirdiği genel bir psikolojik durumumuz vardır.

Dolayısıyla bir beden sahibi olduğumuz gibi bir psikoloji sahibiyiz. Bu psikoloji ise bizim gerçek öz kendimiz değildir. Bedenimiz nasıl öz kendimiz değilse psikolojimiz de bizim kendimiz değildir. Fakat biz psikolojimizle özdeşleşmeye çok yatkınızdır. Ve bunu hayatımız içinde sürekli de yaparız.

Kendini Yukarı Çekmek: Gözlemleyen Bir Üst Bilinç

Kendinizi aniden yukarı çekmekten ve içeride ne olduğunu ve nereye gittiğini fark etmekten daha ilginç ve daha faydalı bir şey yoktur. Kendini aniden yukarı çekmek, o anki psikolojik durumunu gözlemleyen daha üst bir gözlem imkânı demektir. Mesela ben şu anda aşırı öfkeliyim veya ben şu anda kendimi aşağılanmış hissediyorum veya şu anda çaresizlik içindeyim veya şu anda kendimi çok güvensiz hissediyorum gibi durumları görebilmek, aslında kendini yukarı çekip o yukarı çekilen kendilikten psikolojik durumuna bakmak demektir. Dolayısıyla burada bir başka kendilik oluşmuş olur.

Mesela bir insana dışarıdan baktığımız zaman da aynı durum söz konusudur. Gayet güzel analizini yapıp "bak şimdi böyle yapıyor, onu bu yüzden yapıyor, aslında şuna en düştü" diyebiliriz. Ama kendimiz yaşarken daha farklıdır, onu yapamıyoruz, kolay kolay yapamıyoruz.

— O objektif bakmayı sağlayabilir mi bu dediğiniz?

Olay Sonrası Öz-Analiz: Doğru Yöntem

Bu sürekli çalışılması gereken bir şeydir, tabii ki bahsedilen. Kendini aniden yukarı çekmek ve içeride ne olduğunu, nereye gidebileceğini; yani o psikolojik olarak içinde bulunduğun durumun nerede olduğunu, ne olduğunu ve nereye gideceğini görmek — işte bu, üzerinde çalışılması gereken önemli, ilginç ve en faydalı durumdur. İnsan o anın içinde bittikten sonra da gözlemleyebilir.

— Tabii, tabii. Bu da önemli. O bir aşama sayılabilir mi?

Sayılabilir. Sayılabilir. Çünkü normalde çoğunlukla biz onu da yapmayız. Fakat bazı mizaçlar onu yapmaya daha yatkındır. Zihinsel merkezli diye genellemeyelim ama mesela beşler, bazı birler, bazı dörtler — genellemeyelim ama bunu yapmaya daha yatkındır. Yani olay biter, bazı altılar için de olay biter, sonra o olayı kafasında tekrar yeniden canlandırır. Ama bunu yaparken doğru bir yerde durması lazım. Yani bu, olayı tekrar yaşamak veya tekrar kafasında onu dönüp dolaştırmak değildir. Doğru olan şudur: Ben o anda ne hissediyordum? Ne haldeydim? Hangi psikolojik atmosferdeydim? Muhatabımı ayrı bir planda değerlendirmek lazım — ben ne haldeydim, hangi psikolojik durumdaydım, nerede hangi nedenle neyi yaptım ve başka türlü ne yapabilirdim? Bunu yapmak olumlu neticeler verebilir. Olayın içinde kopmadan, insan olaydan sonra nispeten bunu ayrı bir şekilde yapabiliyor.

— Evet. İşte zaten genellikle çalışmanın başlangıcı oradan başlıyor.

Yani kişi zaten ilk zamanlarda kendine yukarıdan bakamıyor. Olay bitiyor, daha sonra biraz önce bahsettiğimiz şekilde kendi psikolojisi üzerinde etüt etmek gerekiyor — o olay bağlamında, sanki bir film seyrediyormuş gibi o olayı analiz etmek. Ben o süreçte ne haldeydim? Hangi psikolojik halleri yaşıyordum? Neyi niçin söyledim? Hangi tavrı niçin gösterdim? Ve başka türlü ne olabilirdi? Bu çok önemli. Yoksa kendini haklı çıkarıcı veyahut da muhatabının yanlışlarını kendi yanlışlarına bahane olarak kullanıcı bir tutum değil. Yani "tamam ben böyle yaptım ama o da böyle yaptı, o böyle yapmasaydı ben de böyle yapmazdım" — bu tarz bir düşünüş boş bir şeydir, hiçbir işe yaramaz. Kendi psikolojisini tahkim etmeye yarayabilir. Kastettiğimiz bu değil.

Muhatap her ne yapıyor olursa olsun, yaptığı her şey yanlış olsun — bu önemli değil. "Ben daha olumlu ve daha doğru ne yapabilirdim?" Bu minvalde düşünüldüğü zaman, olay bittikten sonra bu aslında çok değerli bir yöntemdir. Tabii bu, "keşke yapmasaydım, niye yaptım" bağlamında olmamalıdır. "Bundan sonra ben şu şu noktalara dikkat edeceğim" bağlamında olmalıdır. Mesela bu olayda en temel psikolojik hal kendimi aşağılanmış hissetmekti, veyahut hak etmediğim şekilde suçlanmaktı. Şu şu durumlar beni çok rahatsız ediyor ve bu durumlarda ben tepki veriyorum — o zaman ben şuna dikkat edeceğim: kendimi aşağılanmış hissettiğimde, hak etmediğim bir tavırla karşılaştığımda, haksız bir değerlendirmeye tabi tutulduğumda dikkat edeceğim. Bu durumları özel dikkat gerektiren durumlar olarak tanımlayıp bir dahaki sefere ona göre davranmak — işte böyle bir şey bizi geliştirebilir ve iyi bir çalışmadır.

Film Örneği: Farkındalık Seviyeleri

Evet. Burada bir kadın oynuyor. Bu kadının işler acısı bir durumu var. Bu filmle ilgili neler söylemek isterse, sence nasıl bir film bu falan diye. Bir yandan o ağlayan kadını izleyeni sandalyesine oturtuyoruz; ondan sonra biraz çıkabiliyor, "ne oldu" falan derken, sonra diğer sandalyeye filmi oynatan kişi, o makineyi çalıştıran kişi oturuyor; o bölümde hem oturan kadına hem de filme yorumlar yapıyor. O bu filmi zaten defalarca izlemiş oluyor, onun için çok normalleşmiş oluyor. En sonunda da ayakta yönetmen, filmi çeken kişinin rolünde. Yani hem onu izliyor hem filmi izliyor hem de her şeyin yönetmeni gibi. "O göze baktığında nasıl buluyorsun" falan diye, çok daha farklı bir hâle geliyor; çok pozitif, bazen komik bir hâle bile gelebiliyor.

Bu belki de bahsettiğimiz şeyin çok daha zahiri, çok daha bariz bir şekilde oturmuş hâli. İşte bunu kişi tabii farkındalık seviyesine göre kendi kendine yapabilir. İşte biz bunu aslında kendi kendimize yapabiliriz. Ve yapmalıyız. Burada anlatılan şey bu. Bunu yaptığında nasıl bir psikolojiye sahip olduğunu görürsün, bunun kendine ait olduğunu ve seni nereye bağladığını fark edersin.

Doğru İlkelerin Önemi

Burada insan durumu görür; ama bir de temel prensipleri, temel bakış açıları olması bu konuda çok önemlidir. Diyelim ki "bana haksızlık yapana ben her türlü sözü söylemeye kendimde hak buluyorum" diyebilirsin. Dolayısıyla böyle bir anlayışa, böyle bir prensibe sahipsen kendini gözlemlemenin hiçbir faydası yoktur. Veya "beni kıran insanı ben de kırarım, o da bunu hak ediyor" — böyle bir anlayışımız olduğu zaman yaptığımız gözlemin bir değeri yoktur. Doğru ilkeler olduğu zaman yaptığımız gözlemin bir önemi vardır.

Diyelim ki bana vefasızlık yapmış bir insanın veya bana bencilce davranmış bir insanın yaptığı şeyin, prensipte kendi kendisine yaptığı bir kötülük olduğunu — dolayısıyla bana yansıyan yanlışının, kötülüğünün, zararının ikinci bir konu olduğunu — kabul etmezsem ve "ona nasıl yardım edebilirim" noktasından değil de "ben kendimi nasıl savunurum ve korurum" anlayışında olursam, sonu çok fazla bir yere gitmez. Doğru prensipler olduğu zaman bu gözlemlerin, bu değerlendirmelerin bir faydası vardır.

Yoksa dikkat edin, insanlar hep konuşurlar; "böyle bir olay yaşadım, böyle oldu, şu şunu yaptı, işte eşim, arkadaşım, dostum" derler. Hiçbir şey de çıkmaz. Neden çıkmaz? Çünkü doğru ilkelere ve doğru yerden bir bakışa sahip değildir. Hatta ne olur? Etrafına anlattığı kişilerden kendi psikolojisine onay arar. O durumu çözümlemek için anlatmıyordur; "sen bana bu konuda ne tavsiye edersin, ben doğru mu yaptım, ne diyorsun" tarzında bir şey yoktur. Eyvallah. Yani burada aslında biz bu şeyi yaparız — yaşadığımız olayları tekrar yaşarız, anlatırız, konuşuruz. Hatta bazı mizaçlar itibariyle kafalarında bunu bir defa, iki defa değil, bazen 20 sene, 30 sene aynı olayı döndüren insanlar vardır. Bazı birler, bazı altılar bunu özellikle daha çok yapar, özellikle ikiler de yapar.

Bu niçin bir sonuç vermez, niçin bir anlam ifade etmez? Çünkü kendisini burada gözlemlemiyor, olayı sürekli çeviriyor ve "ben burada başka türlü ne yapabilirdim" demiyor. Ya da bunu bir başkasına anlatıyor, haklılığını onaylatmak için. "Haklı değil miydim? Doğru yaptım değil mi? O buna layıktı." Veya "ben buna layık değildim, ben de böyle yaptım" deyip aslında bir onay arıyor. Bu tam da psikolojik olarak kendisine psikolojik destek aramaktır.

Onay Arayışını Onaylamamak

Böyle durumlarda kişi o insanı onaylamamalıdır. Ama bu onaylamamanın bir stratejisi vardır. "Yanlış yapmışsın, hiç böyle bir şey yapılır mı" dediğiniz zaman, zaten sana anlatan kişi kendisini onaylayacak başka bir merci bulabilir. Yani bir mahkeme kendisini haklı bulmamışsa, başka bir mahkeme; bir hâkim kendisini haklı bulmamışsa reddi hâkim yapıp başka bir hâkim bulabilir. Bunların hepsi yanlış şeylerdir, hiçbir sonuç üretmez.

Ama kişi en haklı hissettiği bir durumda bile bunu beraber çalıştığı bir insana aktarıp "bu konuda sen ne diyorsun, ben başka bir şey yapabilir miydim, bu olaya başka türlü sence bakılabilir mi" deyip gerçekten samimi bir şekilde bunu muhatabına aktarmalı. Tabii muhatabın da idrakine göre bir cevap alacaktır ve o cevabı değerlendirmelidir. İşte manevi anlamda veya bir seyrisülük düzeyinde çalışmanın, nefis üzerinde çalışmanın bir beraberlik gerektirmesinin nedeni budur.

Mizaç Kaderi ve Psikolojik Hapishane

Ve burada bizler o zaman görürüz ki, aslında hayat boyunca aynı olaylarla karşılaşmamız bizim kaderimizdir. Bizim mizacımız sebep-sonuç ilişkisi içinde aslında bu kaderi belirler. Diyelim ki bir ikinin ömür boyu ilişki sorunu yaşamasının nedeni ne? Mizacı. Yani buradaki ifadeyle psikolojik durumu. Onun kaderi aslında mizacının kaderidir. Ve o, bu kaderden bu anlamda çıkabilir. Ama kendini o mizaç hapishanesinde tuttuğu müddetçe hayatı boyunca aynı sorunlarla karşılaşacaktır.

"Değer görmüyorum, önemsenmiyorum, kimse benim kadar samimi değil, kimse birbirini sevmiyor." Hayatı boyunca aynı cümleleri kocası konusunda, kardeşi konusunda, ailesi konusunda, arkadaşları konusunda kullanacaktır. Başka bir yolu da yok — doğduğu günden ölümüne kadar aynı hapishanenin duvarlarına aynı şeyleri yazacaktır. Hiçbir şey değişmeyecektir. İşte kişinin buradan çıkması gerekir. Kişinin buradaki hapishanesi kendi psikolojik hapishanesidir.

Bir bedenimiz var, bir de psikolojik durumumuz var. O psikolojik durumumuzu görüp değerlendirip, analiz edip doğru bir perspektiften görüp değiştirmeye çalışmadığınız müddetçe ömrümüz boyunca aynı psikolojik çerçeve içinde yaşarız. Hiçbir şey değişmez. İçeride her zaman neyin yakınında olduğunuzu fark etmeye başlayacaksınız. Mizaçlarımızın böyle ana damarları vardır; o ana damarların çerçevesinde aslında hayatı yaşarız. O ana damarlar neyse, psikolojimizin onların etrafında bir hayat örüntüsü oluşur. Tüm bunların siz değil, sizin psikolojiniz olduğunu görmeye başladığınızda ondan ayrılmaya ve dolayısıyla onu değiştirmeye başlayabilirsiniz.

Mesela birinin bir toplumda kibirli davranmasına dayanamıyoruz. Niye dayanamıyoruz? Dayan. Veya bir topluma girdiğimde önemsenmemeye tahammül edemiyoruz. İşte o, sen değilsin. Burada söylenen en önemli şey bu: tüm bunların siz değil, sizin psikolojiniz olduğunu görmeye başladığınızda ondan ayrılmaya ve dolayısıyla onu değiştirmeye başlayabilirsiniz. Fakat bir psikoloji sahibi olduğunuzu kabul edemezseniz ve sizi götürdüğü her duruma "ben" derseniz, hiçbir yere varamazsınız. İşte burada en temel şey, bunu "ben" ile özdeşleştirmemektir.

Mesela insan en basitinden şunu diyebilir: "Bende öyle bir psikoloji var ki kararsız, pısırık adamlara dayanamıyorum." "Ben dayanamıyorum" demek değil bu. "Ben tahammül edemiyorum" dediğinizde, veya diyelim iki mizaçlı biri "ben böyle sessiz, konuşmaya katılmayan, geride duran insanlara ısınamıyorum" dediğinde — böyle değil. "Bende öyle bir psikoloji var ki böyle oluyor" demek gerekir. Ama o, ben değilim. O zaman bunu değiştirmeye bir fırsatımız olabilir. Ama onu benliğimizle veya "ben" ile özdeşleştirdiğimizde, hele hele bunu haklı bulduğumuzda iş bitmiştir. Yapılacak hiçbir şey yoktur. O insanla kırk yıl arkadaşlık kursanız, kırk yıl ona doğru olanı söyleseniz bir şey değişmeyecektir. Çünkü o bunu kendiyle özdeşleştiriyor ve bunun değiştirilmesi gereken bir şey olduğu kanaatinde değildir. "Bu doğal bir şey" diyor. Orada gelişim durur.

Dolayısıyla aslında birçok insanın bu anlamda dönüşümü kesintiye uğramıştır. O insan bir yerde donmuş ve bitmiştir aslında; ömrü boyunca o şekilde gider. Bu çok acı verici bir şeydir. Yani dışarıda bir problem yok aslında; problem dışarı bakarkenki filtrelerdir. Orada bir şeyleri seçiyoruz, o filtrelerle bazılarını içeri alıyoruz, bazılarını dışarıda bırakıyoruz. Dışarıda bırakılan her zaman bizim için bir tehdit unsuru gibi.

Filtreler ve Kristalize Olmuş Psikoloji

Ve o filtreler artık sabitlik kazanmış. Bizde elekler vardır; diyelim ince bulgur lazımsa ayrı bir elek kullanırsınız, öbürü için ayrı bir elek. Ama sürekli aynı eleği kullanırsanız, "ben aslında pilavlık bulgur istiyordum ama gene ince çöktelik bulgur oldu, niye böyle oluyor, kimse benim ne istediğimi niye anlamıyor" diyemezsiniz. Çünkü sürekli aynı eleği kullanıyorsunuz ve aynı şeyle karşılaşıyorsunuz. Değişecek hiçbir şey yoktur.

Burada en temel şey, bizim bu psikolojimizi kristalize etmemizdir — yani dondurmamızdır. O kristalize olduğu anda aslında o insan ölmüştür. O insan ölü bir insandır; hayatiyeti yoktur ve orada kalmıştır. Canlılığını yitirmiş bir ağaç gövdesi gibidir. Yaz geçer, kış geçer, aynı şekilde durur, hiçbir şey değişmez. Bu bir insan için en tehlikeli ve en üzücü durumdur. Ve kişi kendini değiştirmediği müddetçe aynı sorunlarla aynı şekilde karşılaşacaktır.

Aslında burada insan bazen şunu der: "Ya bu olaylar hep mi beni buluyor?" Aslında bu olaylar hep seni bulmuyor; sen özel olarak onlara duyduğun çekim yüzünden hep onları çekiyorsun. Hem çekiyorsun diyeceğiz ama çekmesen bile onlara odaklısın.

Farklı Mizaçlar, Aynı Nefis Kristali

Mesela bir sekizin hayatında "kim beni seviyor, kim beni sevmiyor" diye bir bakış yoktur; insanların kendisini sevmediğini, değer vermediğini söyleyecek bir bakışı yoktur. Ama bir ikinin temel bakış açısı bu olduğu için sürekli hayatı o minvalde okur; dolayısıyla hayatının temelinde "beni sevenler, sevmeyenler, bana değer verenler, hak ettiğim şeyi bulamamak, bulmak" bunlar döner durur, bir şey değişmez. Ama bir sekiz için böyle bir durum yoktur. Karşılaşmıyor mu bir sekiz kendisini sevenlerle, sevmeyenlerle, değer verenlerle vermeyenlerle? En azından bir iki kadar karşılaşıyor diyebiliriz. Olgular arasında çok temel bir fark yok, ama bakış açıları farklı olduğu için değerlendirmeleri de farklı.

Sekizin de derdi şu: "Bu adam çok kibirli, bu adama haddini bildirdim, işte bu adam kimdi ki ağzının payını verdim." Onun da dili o. Normal dil değil yani; hepsi anormal. Bizi yanıltan şey, nefsaniyetlerin veya psikolojilerin ayrı yüzleriyle karşılaşmış olmaktır. Şey aynı, seviye aynı, kategori düzeyinde aynı kategori; değişen hiçbir şey yok. Sevgi bulamadığı için, değer verilmediği için ağlayıp sızlayan bir iki ile, insanları küçümseyen, aşağılayan, hakaret eden ve "var mı benim gibi hayatla bu kadar mücadele eden, azimli olan" diyen sekizin arasında aslında hiçbir fark yok. Verdikleri tepkiler başka; başka yerden, ayrı yerlerden bakıyoruz. Yani bunu bir kristalin ayrı yüzleri olarak değerlendirebiliriz. Aynı kristal, fakat yüzleri farklı.

Biz bunu anlamadığımız zaman "bu iyi, bu iyi değil" diyoruz. Hâlbuki aslında hepsi aynı. Diyelim ki bir yedi travmatik olaylardan çok etkilenmez; bu onun olgunluğu veya herhangi bir şey değildir. Bir iki, bir altı daha çok etkilenir diyelim; bu, yedinin daha olgun, öbürünün daha olgun olmadığı anlamına gelmez. Bunlar nefsaniyetin veya nefis kristalinin farklı yüzeyleri; fakat her birinin sorunu ve temel problemi ayrı. O yüzden biz bunu iyi göremiyoruz; göremediğimiz için de zannediyoruz ki bu daha iyi, bu daha şey. "İşte bak bu adam evliya" — dokuz numara öyle sakin duruyor, herkese gülümsüyor diyelim — evliyalığından değil. Onun da bir damarına bassan öyle bir inat damarı bulursun ki tam seni çatlatır.

— Diyelim ki kendini daha iyi hissediyor, iyi hissetmek aslında...

— Tabii, tabii. Hayatla baş etme tarzı o. Baş etme tarzı.

— Evet. Hayatla baş etme tarzı o. Ve bir nefis düzeyi o. "Bak" der, "ben kimseyle çatışmıyorum." Çatışmıyor ama sen kaplumbağa gibi kabuğuna çekilerek kendini koruyorsun. Sekiz de kendisine bir şey diyen, kendisine meydan okuyan herkesle çatışıyor. Seninle onun arasında bir fark yok. Bir fark yok. Hoş geldin sana.

Örnek Diyalog: "Adaletsiz misin?"

Şimdi bakış noktamızı biraz değiştirelim. Aşağıdaki şekilde bir diyalog hayal edelim. Farz edelim ki çalışmalı birisi size "kendimi gözlemlemek bana zor geliyor ve hangi anlamda bir psikoloji sahibi olduğumu kesinlikle göremiyorum" dedi. Siz de ona "x kişiden hoşlanmıyorsun değil mi" dediniz. O da "evet tabii ki hoşlanmıyorum, çok adaletsiz biri" diye cevap veriyor. Siz "bazı insanlar ondan hoşlanıyor" dediniz. O "bu konuda bir şey yapamam, ben ondan hoşlanmıyorum" diyor.

Bu sefer "biliyorsun, bu senin psikolojinin bir parçası, mekanik hoşnutsuzluklarınla ilgili bir şey" dersiniz. O da "seninle aynı fikirde değilim, ondan hoşlanmıyorum ve bu konu burada biter, psikolojimle de ilgisi yok, bu bir gerçek" der.

Siz, "açık konuşmak gerekirse bazı insanlar senin adaletsiz olduğunu düşünüyorlar" dersiniz. Biraz daha şey var burada. O da "bu çok saçma, tam olarak emin olduğum bir şey varsa o da her zaman adil olduğumdur ve her zaman da böyleydim" der.

Siz "belki burada gözlemlemen gereken bir şey var" dersiniz. O da "gözlemlenecek bir şey göremiyorum, benim için gün ışığı kadar açık ve net; benim adaletsiz olduğumu öne sürdüğün için senin çok adaletsiz olduğunu düşünüyorum. Aslında gerçeği söylemek gerekirse sık sık senin çok adaletsiz olduğunu düşünüyorum" der.

Siz, "ben adaletsiz değilim, bu kendim için düşünebileceğim veya olmayı isteyebileceğim en son şey; aslında insanlar sık sık ne kadar adil olduğumu söylerler. Beni anlamadığını görebiliyorum" dersiniz. O da "ben de senin beni anlamadığını görebiliyorum" der.

Bu hayali diyaloğa burada son versek iyi olur. Güzel bir diyalog değil mi?

Bir Ara: Kısa Bir Telefon Görüşmesi

(Sohbetin akışını kesen, konuyla ilgisi olmayan kısa bir telefon görüşmesi:)

"Efendim. Efendim. Tamam. Tamam. Ben bir arkadaş göndereyim. Senin araban ne? Toyota. Tamam. Işıklara yakın mısın? Tamam, oldu. Arkadaşı gönderiyorum. — Selam Cemal, Toyota diye bir araba gelmiş, orada kitaplar var. Nerede? — 6-7, şu ışıkların biraz gerisinde. — Şu işler var, Türk Hoca, Aşık Hüseyin ile... Hüseyin ile birlikte alabiliriz. — Hüseyin yardım et, nasıl olsa alıyoruz, problem yok. Diğer arkadaşın kitapları."

Diyaloğun Değerlendirilmesi ve Kırılganlık

Bakın burada çok güzel bir diyalog gördük değil mi? Burada ne var? Tam bir psikoloji. "Ben sevmiyorum, ben ona böyleyim" — karşı tarafın en ufak bir eleştirisi geldiğinde onu hemen eleştireni de eleştiriyor: "adalet, sen de adaletsizsin." Genelde bu, psikolojik düzeyde yaşamımızın ve psikolojimizle özdeşleşmemizin bir sonucudur.

Kırılganlıkla da alakalı bir şey bu. Mesela burada insanın alıngan olması kendisiyle ilgili bir şeydir. Tabii, mizaçlara göre bu değişir; şu yapılmamış olsa bile mesela çok kırılgan biri için görürüz ki kırılacak bir şey yok, "seni kırmak için yapmadık." Onun derdi başka bir şey; kırdığının bile farkında değil. "Ben hep kırılayım, hep içime atayım o zaman; içimde birikir, birikir, dağ oluyor, patlıyor" mesela. "O zaman sen de onu mu tutuyorsun" falan. Öyle de oluyor. Ya da "kırılman yanlış" diye 3-4 defa söylesen, "sen de beni anlamıyorsun, sen de onun tarafını tutuyorsun" diyecektir. Olur zaten.

O zaman yolu ne? Psikolojisini görmek. Diyelim, senin şöyle şöyle bir psikolojik haritan var, bunun üzerinde çalışacaksın. Temel şey bu. Bunun da hiçbir zaman kolay olmadığı, ama çalışmadığın zaman da hayatın boyunca aynı hapishanenin koridorunda ve odalarında dolaşmaktan başka bir çarenin olmadığı unutulmamalı. Kişi hapishanesini güzelleştirebilir; bu mümkündür. Fakat manevi açıdan o bir hapishanedir.

Şartlara Bağlı Sağlık ve Hazreti Eyüp Kıssası

Diyelim ki kendisini hiç kırmayan insanlardan bir çevre kurabilir; bir arkadaşlık ve aile ortamı oluşturabilir, kendini o konuda izole edebilir. Fakat yine o insan psikoloji düzeyindedir ve sağlıklı değildir. Bakın bu çok önemli — geleneksel öğretiye göre o insan sağlıklı değildir. Onu sağlıklı kılan şartları çekip aldığınızda o insan sağlıksız hâle gelecektir. Şartlara bağlı bir sağlıktır çünkü. Şöyle düşünün: bir sekiz, herkes ona itaat ediyor, herkes ona teslim olmuş, çok iyi korur, insanları himaye edebilir; ama diyelim insanlar ona karşı çıkıyor, insanlar onu dinlemiyor, hiç dikkate almıyor — o zaman o sekiz sağlıksız hâlde görünecektir. Veya iki mizacı, onu çok seven, değer veren insanlarla birlikteyken ne kadar güzel, ağzından bal damlar o insanın, ne kadar güler yüzlü, sevimli, gözünün içi güler. Ama onları alın etrafından, o zaman o sağlıksızlığı görürüz. Geleneksel öğreti der ki: şartlara bağlı iyilik, şartlara bağlı sağlık; sağlık ve iyilik değildir.

Biz de kendimizi burada dikkatli bir şekilde analiz etmeliyiz: Ben şartların oluşturduğu bir iyilik hâlinde miyim, yoksa şartlardan bağımsız bir iyilik hâlinde miyim? Tabii ki çok iyi bir ortamda adam evliya gibi gözükür; değiştir şartlarını, bakalım, o zaman eşkıya olur. Ama mesela peygamberler, evliyalar öyle mi? Değil. Onlar o şartlardan bağımsız olarak sağlıklıdırlar. İşte Kur'an'ın deyimiyle, insanlar topukları üzerine dönüp senden yüz çevirirlerse de ki "Allah bana yeter" mealinde bir ayet vardır. Ama diyelim bir iki, bir sekiz her neyse — insanlar ondan yüz çevirdiğinde Allah'a dönemiyor ki, kendi psikolojisinin içinde boğuluyor.

Ayet neyi diyor? Sen sağlıklı olmak istiyorsan, deyim yerindeyse, hakikate dönmelisin; bağlantın merkeze olmalı, merkezinde Allah olmalı. İnsanlar sana itaat edebilirler, getirdiğin dine inanabilirler, seni onaylayabilirler; olabilir. Ama bunun tam aksi de olabilir. Hatta Allah, bütün insanlar senden yüz çevirebilir diyor; de ki "Allah bana yeter." O zaman sağlıklıdır bu insan.

Mesela bu, çok güzel bir örnekle sanırım Tevrat'ta geçer. Şeytan der ki Allah'a: "Ey Rabbim, Eyüp sana itaatkâr bir kul gibi görünüyor ama bence öyle değil. Sen onun etrafındaki, ona verdiğin nimetleri alsan onu, o zaman göreceksin." Allah da der ki: "Hayır, Eyüp benim hakiki bir kulumdur ve hiçbir şey onun bu kulluğunu bozmaz. Görelim" der, "görelim."

Ve Allah bir anda, mesela birisi gelir Hazreti Eyüp'e: "Senin bütün hayvanlarının bulunduğu ağıllar yandı" der, "bütün hayvanların telef oldu." O haberi bitirmeden bir başkası "evin çöktü" der. Böyle birçok haber gelir; oğullarının öldüğü haberi de gelir, hepsi gelir. Hazreti Eyüp der ki: "Bunların hepsi Rabbimin bir lütfuydu, bir emanetiydi, bir ikramıydı; ona aittir, ben ona tevekkül ediyorum." Bunların hiçbiri onun ne kulluğunu ne de manevi dengesini bozar; hiçbir şey olmaz. Ve Allah der ki: "İşte, bak, ey benim kulumdur."

Yani bazen kulluğun da, sağlığın da bir bağlantısı vardır. Bu geleneksel öğretiye göre sağlık böyle tanımlanır. Bu bizi bazen yanıltır — gerek kendimizle ilgili gerek çevremizle ilgili.

Aynı Psikolojiyi Kendimizde de Görmek

Burada hiçbir psikoloji olmadığına inanıyor musunuz — o yukarıdaki diyalogda? Bakın burada çok önemli bir şey var: bazen sizin dışınızda bir olay olur ve gözlemlersiniz; bu iyi bir şeydir, ama "bak şu insanlara bak, ne kadar bayağı ve basitler" anlamında değil. Siz de aynı psikolojik durumu yaşıyor olabilirsiniz, yaşamış olabilirsiniz, yaşayacak olabilirsiniz. Mesela diyelim ki iki tane kibirli insan birbirine bir diyalog yapıyor; bunu gözlemlemek lazım. Veya işte birisi kırılıyor, birisi öfkeleniyor; bunu gözlemleyin, bu çok önemli bir şeydir. Ve orada kendinizin de zaman zaman bu durumlara düşebildiğinizi veya düşebileceğiniz ihtimalini dikkate alın, orada bir analiz yapın. Bu da faydalı bir yöntemdir.

Burada hiçbir psikoloji olmadığına inanıyor musunuz? Her iki hayali insan da kızgın hâle geliyorlar. Ve görünüşe bakılırsa hiçbiri bu durumun içine giren ve olanlara sebep olan herhangi bir kişisel psikoloji göremiyor. Hiçbiri kendisinin adil olduğu konusunda üzerine titrediği bir resme sahip olduğunu gözleyemiyor. İşte biz psikolojimiz üzerine titreriz. Mesela "ben çok duygusal bir insanım, tabii ki hemen kırılıyorum" der, kişi bunun üzerine titrer, bunu korumaya çalışır — gereksiz bir şey. Veyahut "kimse bana yan gözle bakamaz, kimse bana böyle bir şey diyemez" — niye diyemez ki yani, niye bunun üzerine bu kadar titriyorsun? Bu şekilde kutsal bir şeyle de örtülür bazen. Onun için biri demiş ki "izzetli nefsin izzeti mi olur." Evet, nefsin izzeti var; fakat o hakiki nefis, fıtri nefistir. Biz o fıtri nefse sahip değiliz ki şu anki nefsimizin izzetini koruyalım. Şu anki nefsin izzetinin korunacak bir şeyi yok. Onun için tasavvufi öğretilerde bazen o nefsin izzeti kırılır; özel olarak onun üzerinde mürşit veyahut ekol çalışır, izzetini kırar. Çünkü o hakiki bir izzet değildir, hakiki bir nefis hali değildir — yapma, suni, psikolojik bir nefis düzeyidir ve bu yıkılmalıdır.

Sahte Kişilik ve Suçlamaya Karşı Duyarsızlık

Hiçbiri sahte kişilikten konuştuğunu ve nasıl yalan söylediğini göremiyor. İşte biz buna bu modelde sahte kişilik diyoruz, veya sahte benlik, veya sahte nefis diyebiliriz. Kişi aslında bunu korur. Bu noktada bir şeye dikkat edelim: Kendi hakkımızda bir şeyin gerçek olduğunu biliyorsak ve bunu içsel olarak kabul ediyorsak, suçlama asla bizi kızdıramaz. Tekrar ediyorum: kendi hakkımızda bir şeyin gerçek olduğunu biliyorsak ve bunu içsel olarak kabul ediyorsak, suçlama asla bizi kızdıramaz. Kendimizi tanıyorsak — mesela isminin Ahmet olduğunu biliyorsun, biri sana başka bir şey söylüyor, seni kızdıramaz; olsa olsa "bu anlamıyor" dersin, veya "yanlış bilgilendirilmiş" dersin, kızmazsın. Ama sahte veyahut kendinin bile emin olmadığın bir şey üzerine sana konuşuluyorsa ve bu konuda bir eleştiri geliyorsa, sen onu korumaya çalışırsın.

— İyi mi, kötü mü, bundan sonra?

— Şimdi de "ben biliyorum ki çok duygusal bir insanım" diyor, kırılmıyorum. Kırılmaktan ziyade "hayır, ben böyleyim" diyor. "Öfkelenmiyorum" — yani kırılmıyorum demek değil bu; hayır, orada illa kırılma refleksini gösteriyor. Ya da öfke... "Hayır, sen de beni anlamıyorsun" refleksini gösteriyor. Belki de o durumu kabul etti; öyle şeyler de görüyorum.

Nefsin Sağlığı Taklit Edebilmesi

Bir daha alınmayayım desek de başımıza gelebilir; böyle bir şey muhtemel. Ama o riske rağmen o şekilde kalabilmek bir yana, bu mümkün mü? Ya da böyle bir şeyi gösterdiğimizde, bu aslında öyle değil de öyleymiş gibi mi gösteriliyor? Yani bunu, olumsuz manada nefis üzerinde kalma temayülünü gösterirken de gerçekleştirebilir miyiz?

Tabii gerçekleştirebilir. Şöyle mesela: aşırı bir şekilde kendine güvenen ve içsel kibiri olan bir beşi sen suçladığın zaman hiç kızmaz. Hatta seni çok güzel aşağılayabilir, çok güzel seninle dalga geçebilir. Fakat o da bir nefis hâlidir.

— Sinirlendiği zaman daha da değil mi?

Sinirlenmeyebilir de; hiç kızmayabilir. Bu mümkün. Fakat bu tür bir kızmamak, kastedilen olumlu durum değildir. Burada şunu düşünmek lazım: bazı şeyler nefis tarafından taklit edilebilir. Kişi bu taklit edilmeyi ayırt edebilmelidir, hem kendinde hem muhatabında. Yani ruhun hâlleri nefis tarafından taklit edilebilir.

O cümleyi bir daha okuyorum: kendi hakkımızda bir şeyin gerçek olduğunu biliyorsak ve bunu içsel olarak kabul ediyorsak, suçlama asla bizi kızdıramaz. Diyelim ki bir insan bize adaletsiz olduğumuzu söylüyor, fakat biz eminiz ki adiliz — buna da kişi kızmaz. Olsa olsa muhatabının yanlış anlayışını düzeltip düzeltemeyeceğini analiz eder. Düzeltemeyeceğine kanaat getirirse bir şey demez; düzeltebileceğine kanaat getirirse çok sakin, çok rahat bir şekilde adil olduğunu ve onun değerlendirmesinin yanlış olduğunu söyleyebilir.

Yalan, Vefasızlık ve Psikolojik Tepki Vermemek

Veyahut şöyle düşünelim: bir insan size yalan söyledi veyahut yanlış yaptı. Şimdi, eğer siz bundan dolayı yaşadığınız rahatsızlığın — mesela aldatılmış olma, zekâsıyla alay edilme gibi düşünebiliriz — motivasyonuyla tepki veriyorsanız, siz de psikolojik davranıyorsunuzdur. Aynı şey psikolojiktir. "Bana yalan söyledi, beni aldattı ve beni tahmin etmeyeceğim bir şekilde vurdu" — bu şekildeki bir tarz ve konuşma psikolojiktir. Onunla bu şekilde konuşursanız da psikolojiktir. Burada tırnak içinde haklı oluşunuzun hiçbir önemi yoktur. Evet, doğrudur, o kişi yalan söylemiştir, vefasızlık yapmıştır vesaire; sizin bundan rahatsız olmanız da psikolojiktir. Ve bu psikolojiyle ona konuşmanızın hiçbir faydası da yoktur.

Ama şunu yapabilirsiniz: "Bak, bu beni rahatsız etmedi" — ve hakikaten tabii rahatsız etmemesi lazım; rahatsız ediyorsa psikolojidesiniz demektir ve hiç hakikaten sizi rahatsız etmemiştir. Fakat onun tavrına üzülmüşsünüzdür ve onun yaptığı şeye, onun adına olumsuz bir nazarla bakarsınız; kendinizin hiçbir rahatsızlığı yoktur. O konu psikolojik değildir ve o konu muhatap için faydalı olabilir.

Mevlana Örneği

Bunun en güzel örneği nedir? Mevlana konusunda, kendisine yalan söyleyen bir adama cübbesini vermesidir. Etraf diyor ki: "Ya diyorlar o Konya'nın en büyük yalancısı." O diyor ki: "Biliyorum, ben ona yalanından dolayı cübbemi verdim; gerçeği söylese canımı verirdim" diyor. Şimdi mesela o yalan söyleyen kişi böyle bir söze muhatap olsa, muhtemelen değişebilir. Ama diyelim Mevlana anladı ki ona yalan söylüyor, "vay bana yalan söyledin ha, üstelik de cübbemi aldın" deseydi — o psikolojik olurdu.

Biz niye insanlarla konuşmalarımızda birbirimize faydalı olmuyoruz? Çünkü hepimiz psikolojik konuşuyoruz. "Bana vefasızlık ettin" diyoruz. Niye sen rahatsız oldun vefasızlıktan? Bak, sen vefasızlıktan dolayı rahatsız oluyorsun ve o rahatsızlığından dolayı tepki veriyorsun. Ona şunu demiyorsun: "Bu beni üzmüş değil, bu beni kırmış değil, ben sana kırılmadım, alınmadım, kızmadım; ama senin bunu yapman senin için o kadar iyi bir şey değil." Mesela bu, o kişiyi kendi psikolojisini görmeye yönlendirebilir; kişi kendi psikolojisine dönebilir. Ama siz de psikolojik davranıyorsanız, psikoloji psikolojiyle çatışmaya başlar. Kişi kendi psikolojisine dönemez; sizin psikolojinize nasıl tavır alacağıyla meşgul olur.

O zaman insan muhataptan hiçbir şey beklememelidir. Tabii ki, beklememek derken... Onun da nedeni şu: biz psikoloji düzeyindeki bir insandan mutlak iyilik bekleyemeyiz. İyiliği izafidir onun ve nefsiyle ilişkilidir. Şimdi biz bunu görmeden "ben bu insandan şunu bekliyorum" dersek — niye bekliyorsun ki, o insan evliya mı? İşte bana bunu yapabilir, nefsine mağlup olur; evliya sanmış olabiliriz, gaflet eder tabii, şu olur bu olur, bir sürü şey olur.

Sen nasıl "bu insandan şunu beklemiyorum" diyorsun? "Beklemiyorum" demekle aslında sanki "bak ben o insana çok değer veriyordum" falan diyerek orada da ayrı bir nefis oyunu var. Hâlbuki yapmışsa demek ki nefsine mağlup oldu, gaflet etti, şeytanın desisesi vesaire oldu. Peki sen bundan rahatsızsan bu sefer kendi üzerinde çalış — bu bir. İkincisi, kendi üzerinde çalıştıktan sonra, kendini dengeledikten sonra onunla muhatap ol. Ve onunla psikoloji üzerinden değil, ruhaniyet üzerinden muhatap ol. Yoksa psikoloji üzerinden birbirimizle muhatap olduğumuzda çıkacak hiçbir hayır yoktur; hiçbir çözüm, muhatap kendi psikolojisine dönemez.

Allah'ın Kulunu Uyarma Üslubu

O yüzden dikkat edin, ilginçtir; bunu en güzel deyim yerindeyse Allah gösteriyor. Allah diyor ki: "Yaptığınız şeyler bana zarar vermiyor, siz kendi kendinize zulmediyorsunuz." Bakın bunu psikolojik düzeyimize çevirelim. Mesela burada ne dememiz lazım? "Bu yaptığın bana zarar vermedi, beni üzmedi, beni kırmadı, beni incitmedi. Ama sen böyle yapmakla kendi nefsine zulmettin." Değil mi? Burada işte o ayet ve bize verdiği şey çok önemli. Mesela Allah deseydi ki "bak bana günah işleyerek çok zarar ediyorsunuz, görüyorsan görüyorsun, ne yapayım, yaratmasaydım ya" — Allah demiyor böyle. Diyor ki: "Bunun bana bir zararı yok; bana zarar vermiş, beni incitmiş de olmuyorsunuz, siz kendi kendinize bunu yapıyorsunuz, kendi kendinize zulmediyorsunuz." Bu, o insanın arınması içindir. Kişi de "evet bizi arındır" der, o zaman arınma sürecine, temizlenme sürecine girer. Yoksa hâşâ Allah cehennemin başında durup keyif yapmıyor; böyle bir şey yok. "Yaktım sizi, gördünüz mü" diye rahatlamak değil.

— Bazı insanlar da kendisine karşı yapılan bir olumsuzluğu görüp hoş görürler; o da psikolojik midir?

Tabii, o da psikolojiktir. Zaten burada güzel bir şey söylüyor: yanlış, hakkımızda yanlış şeyler söyleyen bir insan bizi üzebilir, fakat bizi şahsi anlamda üzmez; biz onun namına üzülürüz. Deriz ki "yanlış görüyor, yanlış değerlendiriyor, yanlış algılıyor." Yoksa "beni nasıl yanlış algılarsın, beni nasıl yanlış değerlendirirsin" değil. O yanlış algılıyor. Diyelim ki bir insanın gözü bozuk olduğunda kırmızıyı yeşil görüyor; şimdi o insana kızar mısın, "niye böyle görüyorsun" diye?

Bir Ara: İkinci Kısa Telefon Görüşmesi

(Yine sohbetin akışını kesen, konuyla ilgisi olmayan kısa bir telefon görüşmesi:)

"Selamünaleyküm. Ben akşam geleceğim sizin o tarafa, o zaman alacağım. — Oldu, Selim abi? — Yok yok, işim var, başka yerdeyim. — Tamam, sen hacıya bırakabilirsin. — Tamam, eyvallah."

Bir Anekdot: Zedelenen Arkadaşlık Algısı

Bu tabii belli bir psikolojik düzeyi aşmışlığı gerektiriyor. Mesela geçen bir arkadaş söyledi, dedi ki: "Bu arkadaşın nasıl bana bunu yapar, bütün hak duygum, arkadaşlık algım hepsi zedelendi; ne yapayım ben buna" diyor. İşte ona yaptığı yanlışın ve kurnazlığını bütün açıklığıyla deşifre ver miyeyim? Dedim: bunu niçin yapacaksın? Burada bir psikolojik zedelenme var. Sen ona böyle davranırsan zaten o da bu sefer nefsini savunmaya geçecek, o da psikolojik savunma yapacak. Aksine sen önce bundan rahatsız olma, ondan sonra ona onun adına yardım etmek için, ona yaptığı şeyin kendi hakikatine, kendi özüne, kendi ruhuna bir zarar vermek olduğunu ve bundan dolayı kendisinin hiçbir zaman kırılmadığını, üzülmediğini, rahatsız olmadığını ifade et. Ama hakikaten de böyle ol. O zaman o insan kendi içine dönüp kendi üzerinde çalışabilir. Yoksa öbür türlü psikoloji psikolojiyle çatışıyor.

Zaten dikkat edin, insanlar çatışırken o şekilde çatışıyor; psikolojiler çatışıyor. Yani aslında tam bir kör dönüşüdür, çünkü psikoloji kördür, diğerini görmez. Şimdi baktın ki mesela karşındaki psikoloji gittikçe aşağısına düşüyor, orada sen duracaksın; karşıdakini daha kör etmenin manası yok. Anlatabilir miyim? Yani kendini daha haklı, daha doğru göstermek için karşındakinin psikolojik seviyesini sürekli aşağı indirecek bir tavır sergilemek — ne kadar haklı ve doğru olsan bile — hakikatli bir durum değildir.

Biraz önceki örneğe bakarsak, tamam, adaletsizlik meselesi; o bize diyor ki "sen adaletsiz davranıyorsun, o yüzden beni anlamıyorsun." Burada şunu mu yapmalıyız? "Evet, senin açından baktığımızda ben adaletsiz gibi görünüyorum, bunu kabul ediyorum." Tamam, bir şey mi olmadı? Bu duruma göre değişebilir. O kişi şöyle diyebilir: "Adaletsiz olduğumu düşünmüyorum ama madem böyle bir değerlendirmen var, bunun üzerinde bir daha düşüneceğim" diyebilir. Ve gerçekten düşünebilir. Veyahut sırf onun o psikolojik tavırlarını daha aşağıya düşürmemek için, onun psikolojik algısını ve değerlendirmesini durduran bir söz söyleyebilirsiniz: "Sen de haklısın, sen de haklısın." Ama bu, alaycı veya küçümseyici bir tarzda olmamalıdır — ne kendi içimizde, ne ifade edişimizde. Ve bu durumda muhatabın psikolojik düşüşünü durdurmaya odaklanmalıdır kişi. Normal psikolojik süreçte kişi kendini önceler, kendini önemser, kendi durumunu; olgun ve gelişkin düzeyde ise kişi muhatabının psikolojisini daha fazla düşürmez.

Peygamberimizin Sabrı: Ağlayan Kadın Örneği

Mesela Peygamberimiz bir gün bir cenazenin olduğu bir evden geçiyor; bakıyor ki bir kadın ağlıyor. Peygamberimiz ona diyor ki "bu kadar ağlaman uygun değil" gibi birkaç ifade söylüyor. Kadın orada diyor ki: "Sen ne bilirsin ki, senin başına gelmedi ki." Bakın, Peygamber orada susuyor. Çünkü ona bir laf söylese, doğru bir şey söyleyecek ama kadının psikolojisini biraz daha düşürecek; belki Peygamber'e çok kaba bir söz söyleyecek, belki Allah'a karşı bir şey yapacak. Ve Peygamber orada susuyor; orada psikolojik bir durum görüyor, orada söyleyeceği her sözün muhatabını düşüreceğini biliyor. O zaman Peygamber susuyor.

— Şok terapi yok mu?

Şok terapi çalışma ortamında olur. Kişi bunu kabul eder ve kişiye o şok terapi yapılabilir; beraber çalışılıyorsa, bir çalışma söz konusuysa. Şok terapi nedir? Kişinin hiç tahmin etmediği ve onu böyle sarsan bir tavır, bir söz, bir durum — mesela diyelim ki birimiz konuşuyor, söz aldı konuşuyor, ben de "kes sesini, sen bir şey bilmiyorsun" desem, mesela bu bir şok terapidir. Bu, bu konuda çalışan insanlar arasında olabilir; veya kişi bunu kabul eder, der ki "ben senin bana şok terapi yapmanı kabul ediyorum." O zaman olabilir. Yoksa öbür türlü şok terapi, şok psikolojik tepkilere sebep olabilir.

Ama işte bu da bir örnektir ki, bakın Peygamber böyle bir şey yapmıyor. "Resulullah bile bana böyle bir tavırla cevap vermedi, dolayısıyla ben kendimi haklı çıkarmak, haklı bilmek gibi bir yola gidebilirim" diye düşünebilirdi kadın; ben ne kadar söylediğim lafla terbiye olma ihtimalim az. Burada da böyle bir şartlanma olma ihtimali var. Olma ihtimali var, fakat bu durum öbür durumdan bir nebze daha iyidir; öbürü daha düşük ve daha düşürücü bir durumdur.

O yüzden, Peygamber haklı olduğu hâlde — veyahut aslında ona çok doğru bir tavsiyede bulunduğu hâlde kadın ona çok ters bir cevap veriyor — Peygamber burada alınmıyor. Alttan da almıyor; çünkü orada alttan alması onu daha olumsuz bir şeye, yanlış bir algıya götürebilir, onu da yapmıyor. Susuyor ve yoluna devam ediyor. Ama küçümseyici veya "ne hâlin varsa gör" tarzında negatif bir düşünce ya da duygu da kesinlikle yok. Sadece şunu görüyor: şu anda o psikolojik bir durumda ve benim onun için şu anda zahiren yapacağım bir şey yok; en iyisi ona susmak ve dua etmek. Muhtemelen Peygamber onun için dua etmiştir.

Yoksa bazen kişi şöyle düşünür: "Ya bak, sesimi çıkarmasam işte kendini haklı bulacak" falan. Bu da bir tuzak olabilir; dikkat etmek lazım, bu motivasyonla da hareket etmemek lazım.

Sahte Kişilik ve Kızgınlığın Kaynağı

Kızgınlık esasen sahte kişilikten, kendi hakkındaki imajinatif benden ve imajinatif resimlerden kaynaklanır. Kişinin kendisi hakkında kızgın olmasından, insanların kendisine ettiği muameleye ve ona söylenen şeylere bozulmasından söz ediyoruz. Bu, sahip olmadığımız şeyleri kendimize atfetmekten kaynaklanır; aslında olmadığımız bir şeyi olduğumuzu hayal etmekten kaynaklanır. Ve bu bağlamda eleştiriyi ya da kınanmayı kaldıramayacak kadar hassas olmamız, sadece fiziksel bir bedene sahip olmaktan başka bir de psikoloji sahibi olduğumuzun açık bir kanıtıdır. Hakiki insan hiçbir şey olmadığını bildiği için, kendisi hakkında söylenen hiçbir şeyin özünde bir tutarlılığı yoktur; aslında olumlu olanın da bir tutarlılığı yoktur. Mesela Hazreti İsa'ya "ey iyi olan muallim" denildiği zaman "bana iyi deme, iyi olan Tanrı'dır" diyor. Yani hakiki benliğimizi, fıtri nefis hâlini idrak ettiğimizde, aslında olumlu sözler de bizi etkilemeyecektir, olumsuz sözler de bizi etkilemeyecektir. Çünkü onun muhatabı biz değiliz. O idrak edildiğinde, gerçekten o insan fıtri bir insandır. Yani övüldüğünde övülen kendisi değildir, çünkü övülecek bir şey yoktur; sövüldüğünde de onun muhatabı gene o değildir.

Kendini Haklı Çıkarmayı Bırakmak

Yukarıdaki hayali diyaloğumuzun bazı sonuçlarını takip edelim. Diyaloğa gelen her iki insan da kendilerine adaletsiz denmiş olmasına kızgınlar; aslında aynen bizim de yapacağımız gibi bir reaksiyon gösterdiler. Onların çalışmada olduklarını ve her ikisinin de şu anda negatif olduğunu varsayıyoruz. Şimdi psikolojik olarak ne olacak? Her ikisi de kendini haklı çıkarmaya başlayacak.

Kişisel çalışmamız için bize öğretilen özel çabalardan biri, kendini haklı çıkarmaya karşı gösterilen çabadır. Kendini haklı çıkarmaya çaba göstermeyeceğiz. Kendini haklı çıkarma, onun vasıtasıyla kendimizi doğru kabul ettiğimiz içsel ve dışsal yalan söylemenin karmaşık ve ilginç bir sürecidir. Bizim psikolojik seviyemize aittir ve bizi o seviyede tutan şeylerden biridir. Negatif duygular, kendini haklı çıkarma, özdeşleşme gibi kendi üzerinde pratik çabayla ilgili çalışmada öğretilen bütün temel şeyler, bizi bulunduğumuz yerde tutan şeylerdir; bizi yaslandığımız psikolojik temeller üzerinde tutup, kendimizle ilgili herhangi bir değişimi veya gelişimi engellerler. Bu yüzden mücadele edilmesi ve savaşılması gereken şeyler olarak tanımlanır ve anılırlar.

Ama çalışmada kendini haklı çıkartmanın yanlış olduğu söylendi diye bu yapılmamalıdır. Hani geçen de konuştuk: çalışma, yani nefsimiz üzerinde, psikolojimiz üzerinde çalışma, bir anlayışı ve bir bilgeliği gerektirir. Yoksa "böyle denmiş, böyle yapılması lazım" değil; "niye böyle denmiş, bu ne için böyle ifade edilmiş, bunun altında yatan temel hakikat nedir" sorusu önemlidir. Bu olmadığı zaman bir işe yaramaz. Çalışmanın niçin mücadele edilmesi gereken belirli özel şeylerden bahsettiğini kendi başımıza görmeye başlamamız biraz zaman alır; bunun nedenini, hakikatini, neye hizmet ettiğini ve neyi sonuç verdiğini anlamak mutlaka zaman alır. Fakat kişi o anlayışa erişmeyi gaye edinmelidir. "Kendimi haklı çıkarmamalıyım, çünkü çalışma öyle söylüyor" derseniz hiçbir yere ulaşamazsınız; çünkü kendi anlayışınızdan yola çıkarak bir şey yapmıyor olacaksınız. Kendi anlayışından çalışmak, bu yolun temel prensibidir. Sen bunun hiç öyle olması gerektiğini anlayacaksın, o zaman hakikaten çalışabilirsin.

Diyelim ki bir sekiz mizacı, öfkenin aslında neye yol açtığını, öfkenin nasıl bir dinamiği olduğunu ve en basit anlamda rasyonaliteyi dahi nasıl örttüğünü — ve onun hadiseleri objektif bir şekilde görmesini nasıl engellediğini, idrak etmediği müddetçe — bir, iki, üç, en son patlak verir. Bunu şöyle düşünün: eğer siz içtiğiniz veya yediğiniz bir yiyeceğin nasıl sizin vücudunuza zarar verdiğini anladığınızda yemezsiniz. Diyelim ki bir insan mantar yemiş ve mantar zehirlenmesi geçirmişse, mantara karşı çok dikkatli olur; çünkü onun ne yaptığını biliyor. İşte bizler de psikolojik noktalarımızın, psikolojik tavırlarımızın neyi sonuç vereceğini, hangi olumsuzluklara yol açtığını ve bunları terk etmenin bize ne kazandırdığını tam olarak anladığımız zaman gerçekten çalışabiliriz. O zamana kadar güvenerek çalışmalıyız.

"Haklısın" Deyip Geçmek: Peygamberin Tavsiyesi

Bakın, bu mesela Peygamber Efendimizin bir sözü var. Diyor ki: "Bir kardeşinle tartışma. Eğer tartışırsan ve arkadaşın, kardeşin yanlış davranıyorsa, haksızsa, bu konuda tartışmayı uzatma; haklısın de." Sahabi soruyor: "Ya haksızsa?" "Zaten o durumda öyle de" diyor; "öbür durumda zaten adam haklıysa zaten takdir etmen gerekir, teşekkür ederim haklısın demen gerekir. Haksızsa da sen haklısın de ve onu kapat."

Şimdi bakın, aslında biz kendi geleneğimizin bu şeylerini doğru bir şekilde tespit edebilirsek — çok temel usuller ve prensipler var — ama biz bunların ne olduğunu, neye hizmet ettiğini sanki Peygamber burada öylesine demişti, "haklısın de geç" — niye öyle diyor mesela değil mi? Niye ben haksız bir yorum yapan, haksız ithamlarda bulunan bir kişiye "tamam haklısın" deyip geçiyorum? Niye yapıyorum bunu? Bir, kendimi ona karşı sorumlu hissediyorum; dolayısıyla ona karşı mücadele etmenin onu psikolojik anlamda daha da bozacağını biliyorum. Tartışma seni en son yerin dibine batırır, değil mi? Öyle şeyler bulur ve çıkarır ki, senden kötü insan yoktur; tartışırsan onunla, hele hele onun yanlışlıklarına işaret edersen, muazzam bir şekilde seni yıkar. Hiçbir hayrı, hiçbir iyiliği kalmaz.

Peki bunu niye yapıyorsun? Hem kendini hem onu mahvediyorsun. "Eyvallah, haklısın." Belki o düşünür, "ben o kadar haklı değildim" diyebilir. Bazen o "haklısın" sözü de, karşı taraf çok nefsani bir vaziyetteyse tepki çekebiliyor.

— Tabii, tabii, yani sen beni fazla önemsemiyorsun gibi.

Tabii, oradaki "haklısın" yani "tamam tamam haklısın" o anlamda değil; "en azından haklı olabilirsin, bunun üzerinde düşüneceğim" veya "söylediklerin üzerinde bir ara bunu yine konuşalım" demek. Mesela dediğin zaman aslında ne yapmış olursun? O psikolojik bozuk süreci kesintiye uğratmış olursun. Sende nefsani düzen yine o şekilde karşılık verilmiş olsa da, öyle de sanki etrafta çok olgunmuş gibi durmak var, orası içinde neler dönüyor? İşte dedik ya, sen de o arada kendi üzerinde çalışacaksın; ama o süreç içerisinde.

— Yine de sonunda "haklısın" diyorsun ama içten hak etmiyorsun. Ama bu sahici mi? Olgun bir insan mı böyle yapar?

Ama sen bir tavır verdiğin zaman, olgun bir tavır, "240" gibi bir seviye olmayacak, değil. İşte burada, yani "200'lük" bir seviye değil; burada sen çalışıyorsun. Bu bir süreçtir, bunu böyle kabul edersin; bunu bir olgunluk olarak telakki etmezsin. Şöyle dersin: "benim bana öğretilen ve bana ulaşması gerçekten benim için büyük bir lütuf olarak, bu bilgiye dayalı olarak ben böyle davranıyorum." Yoksa bunu böyle kendine mal edip "bak ben nasıl iyi davranıyorum" — bunun önemi yok. Etrafın algısının bu konuda hiçbir önemi yok; ama dediğimiz gibi kişi böyle olumlu, olgun bir tavrı kendine mal etmemelidir. Bu da ayrı bir benlik oluşmasına neden olur. Ama etraf öyle algılar böyle algılar, onu kontrol edemeyiz veyahut düzeltemeyiz.

Bakla Hikâyesi: Ölçülü Olgunluk

Etrafın algılamasının riski şu: kişi açısından, eğer bu "nasıl olsa olgun durumdayım" diye sürekli sırtına olgunluk yüklemesiyse — Türkiye taktiklerinde kişi o sırada tam kâmil ya da kâmile değilse, o zaman uzun vadede, orta vadede daha büyük bir sıkıntının içine giriyor. Çünkü diğer daha çiğ olanlar bağırıyor, çağırıyor, bağırıyor, çağırıyor, onlar karga gibi her gün rahatlıyorlar; ama öbürü orta vadede patlıyor.

Hani o bir hikâye vardır, ben uzatmadan kısa keseyim: böyle çok ağzı bozuk, en ufak bir durumda bağırıp çağıran veyahut kaba konuşan biri varmış. İşte mürşit demiş ki: "Ağzına bakla koy" — bakla; büyük, ağzına koymuş. Bir şey diyemiyor, konuşamıyor. Bir, iki, üç böyle olaylar olmuş, geziyorlar beraber işte falan. En son öyle bir olay olmuş ki, adam mürşide demiş ki baklayı ağzından çıkartsın — dayanamayacak, kaldıramayacağını görüyor. Yani orada bakla bir problem oluşturabilir; baklayı ağzından çıkart. "Baklayı ağzından çıkarmak" tabiri buraya dayanıyor.

— O kişi için mi?

Kendi kendisi için; ödül değil yani. Bu kişi bunu dengeli bir şekilde yürütmelidir. İşte bu bir öğretmen-öğrenci ilişkisiyse öğretmen onu zaten görür ve gerekeni yapar. Ama kişi daha çok kendi üzerinde çalışıyorsa, bunu kendisi ölçmelidir; taşıyamadığı şeyi aşırı bir şekilde üstlenmemelidir.

Muhatabın Duygusunu Onaylamak

— Nasıl bir çözüm olabilir? Karşı taraf da bütün olguyu onaylamıyorsunuz, evet, çok kırılmış; bu durumda "senin kırılman haklı değil" demek yerine, orada yaşadığı duyguyu onaylamak — "sen böyle algıladığında böyle hissetmekte haklısın, böyle algıladın, sana yapılmış bir hareket olarak" — nasıl olur?

Evet, onun sadece duygusunu onaylamak. Çünkü duygu zaten bir sonuçtur; kişinin kendi oluşturduğu bir şey değildir.

— Tabii, tabii.

Mizacı sonucunda ürettiği bir üründür. Yani "sen burada haksız hissediyorsun" diye bir şey olamaz; dolayısıyla zaten o haklıdır — öfkelenmekte, kaygılanmakta haklıdır. Öyle baktığında...

— Tabii, tırnak içinde haklıdır.

Evet, mesela ben böyle bir çözüm buldum. İnsanlar bir sürü şeyden bahsediyor ama gerçekten haklı olmadıkları durumlar da oluyor; onlara "haklısın" diyemem.

— Tabii ki, oradaki şey şu, dediğin gibi: böyle baktığında ve bu açıdan değerlendirdiğinde seni haklı buluyorum. Bu şu demek: böyle bakıyorsun, buradan bakıyorsun, öyle gözüküyor; ama bak bir de şuradan baktığında diyebiliyorsun. Bu stratejik bir şey.

Tabii, bunu kullanarak bu konuda onaylandığında, arada bir ilişki kurulur; aradaki ilişki üzerinden sen farklı bir algıyı, farklı bir anlayışı sunabilirsin. Bu stratejik bir şeydir.

— Doğru. Olayların oluşum sürecine baktığımızda bir algılama var; önce durumu algılama, ondan sonra düşünceler, düşünceler süreçten geçme, en son duygu — resimdir ya. Bunun değişmesi için sondan başlamak gerektiğini... önce duyguyu algılamak; "sen bunu hissediyorsun, sonra bundan dolayı böyle düşündün, bakalım ne olmuş" — o zaman tersinden girebilir.

Tabii. Peygamber hurma kütüğünü bile onaylıyor. Ayrıldığında üzülüyor, ağlıyor, ses geliyor; onaylıyor onu, "benden ayrıldığın için anlıyorum" diyor. Daha sonra ne yapıyor? "Cennette ağaç olmak istemez misin?" diyor. "İsterim" diyor. İlginç bir şey değil mi? Onun o hâlini onaylıyor, ama ona daha yüksek bir şeyi gösteriyor. Uygun yöntem anlamında uygun olan odur.

Kapanış: Kendini Haklı Çıkarma ile Hakkın Ortaya Çıkması

Dolayısıyla biz burada şunu anlamalıyız: kendimizi haklı çıkarmak anlamsız bir şeydir. Ama bir hakkın ortaya çıkması motivasyonu ayrı bir şeydir. Kişi kendini haklı çıkarma motivasyonuyla "ben hak ortaya çıksın istiyorum" tuzağını yaşayabilir; bu yanlış bir şeydir. Önce sen, haksız görülmenin senin için önemi olmadığı düzeye gelmelisin — haksız bilinme ve haksız görülme. Eyvallah.

Ve burada psikolojik bağlamın kontrolü neredeyse imkânsızdır; çünkü tamamen karşıdakinin tavrına göre şekillenen bir durumdur. Dolayısıyla bazen "küçücük bir tartışma nerelere vardı" deriz aslında; çünkü onun bir sınırı yok, kontrolü de yok. Bir bakarsın küçük bir tartışma öyle büyümüş ki öngörülmeyecek şeyler oluşabilir. Psikolojik durumların böyle bir sonucu vardır.

Ve biz şunu düşünmeliyiz: bize ne kadar damarlarımıza basıldıkça biz ne kadar psikolojik duruma girmiyorsak, o kadar bu durumları atlatmışız demektir. Ve bizler her zaman şunu düşünmeliyiz: hangi durumlar benim o psikolojik durumumun içine gömülmeme sebep oluyor. Bu, mizaçlara göre değişen bir şeydir; aşırı bir şekilde psikolojik duruma gömüldüğümüz durumlar olur. Her birimiz bunu belirlemeliyiz ve o noktalara dikkat etmeliyiz.

Evet. Teşekkür ediyoruz.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde sure adı verilmeden, mealen iki Kur'an atfı yapılıyor: (1) "İnsanlar topukları üzerine dönüp senden yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter" mealinde bir ayete telmih; (2) "(Yaptıklarınız) bana zarar vermiyor, siz kendi kendinize zulmediyorsunuz" mealinde bir ayete telmih. Ayrıca Hazreti Eyüp kıssası anlatıcı tarafından "sanırım Tevrat'ta geçer" denilerek Tevrat'a, Hazreti İsa'ya söylenen "Ey iyi olan muallim" sözü ise İncil geleneğine atfediliyor; bunlar Kur'an ayeti olarak belirtilmediğinden ayrıca listelenmemiştir. Sure adı veya ayet numarası anlatıcı tarafından zikredilmediği için tahmini olarak eklenmemiştir. --- ---

İlgili Sohbetler

Varlığın Farkında Olmak ve Takva

İsmail Acarkan, insanın çocukluktan bugüne edindiği psikolojik tortuları ikinci el araba metaforuyla anlatarak, bunları mağduriyet veya öfkeyle değil sakin bir gözlemle fark edip tahliye etmemiz gerektiğini anlatıyor. Freud'un insanı sınırlayan psikolojik indirgemeciliğini eleştirerek, Kur'an'ın mutluluğun dışsal şeylerde değil Allah'ı hatırlamakta olduğunu söylediğini vurguluyor. Hz. İsa'nın "evini kumun üzerine kurmak" temsili ve okyanus benzeri metaforlarla, insanın gerçek varlığını beden, ilişkive başarılara indirgeyip bir "varlık sancısı" (eksistansiyalizm) yaşadığını, hâlbukigerçek varlığın hiçbir şeyle örtülemeyeceğini anlatıyor. Sohbeti, takvanın "varlığın farkında olma bilinci" olduğunu, ölümün ve zorlukların bu farkındalıkla nasıl korkusuzca karşılanabileceğini örneklerle (Hz. Peygamber'in hicreti, şehitler, Bakara 177) açıklayarak tamamlıyor.

Kurban Kimliği ve Darüsselam'a Çağrı

İsmail Acarkan, Eckhart Tolle'nin "kurban kimliği" kavramını okuyarak, insanın yaşadığı haksızlıklar üzerinden "bana bu yapılmamalıydı" diyerek kendinialacaklı hissetmesinin ince bir tuzak olduğunu anlatıyor. "Haklısın ama alacağın yok" ilkesiyle, haklı olmanın bir kimliğe, bir hapishaneye dönüşmemesi gerektiğini; Hz. Yusuf'un yaşadığı büyük haksızlıklara rağmen hiçbir kurban kimliği taşımadığını örnek gösteriyor. Hz. İsa'nın "bana iyi deme, iyi olan Allah'tır" cevabı ve "kıymetim bilinmedi" cümlesinin sahteliği üzerinden, insanın değerinin şahidinin yalnızca Allah olduğunu, Allah'ın insanı her an Darüsselam'a (esenlik yurduna, kendi kalbine) çağırdığını anlatıyor. Sohbeti, Hz. Peygamber'in düşmanlarına dahi "canları cehenneme" demediğini, gerçek bir mümin ve Muhammed ümmeti olmanın bu bilinçle yaşamak olduğunu; önce nefsin temizlenmesi gerektiğini vurgulayarak tamamlıyor.

Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik

Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.