Nefis, Şükür ve Kendine Mal Etme (Kayıt 08)
Kısa Özet
Sohbet, ilişkilerde ani değişim beklemenin ve başımıza gelen olayları doğrudan kendimize bağlamanın yanlışlığıyla başlıyor; ardından Âl-i İmrân suresinin 188. ayeti üzerinden insanın kendisine verilen nimetleri ve yaptığı iyilikleri kendine mal ederek övünmesinin, aslında kendi kendine verdiği bir azap olduğu incir çekirdeği ve üzüm salkımı meselleriyle anlatılıyor. Devamında öz benlik ile üzerimize giydiğimiz "kılıflar" (beden, kimlik, meslek, karakter) arasındaki fark, koşulsuz sevgi ile çıkar ilişkisi, erdem-şefkat ayrımı, şükür-tevazu-riya kavramları ve "yol bilinci" metaforu üzerinden ruhsal olgunlaşma süreci ele alınıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İnsan kendisine verilen nimetleri ve yaptığı iyilikleri kendine mal edip bunlarla övündüğünde, bu aslında kendi kendine verdiği bir azaba dönüşür.
- Sevgi, ilgi, gençlik gibi geçici olarak üzerimize giydirilen "kılıfları" öz benliğimiz zannetmek; bunlar elimizden alındığında acı çekmemize sebep olur.
- Gerçek erdem ve şefkat, benliğe hiçbir getirisi olmadığı hâlde yapılabilen eylemdir; karşılık ve takdir beklemek psikolojik düzeyde kalmaktır.
- "Yolda olmak ve yol almaya çalışmak" esastır; nerede olduğumuzdan çok, yolun üzerinde olup olmadığımız önemlidir.
İlişkilerde Ani Değişim Beklentisi ve Yanlış Yorumlama
Anlatabilir miyim? Dolayısıyla kişinin kendisiyle ilgili bu dinamiği düşünmesi gerekir. Yani, "Ben bana gösterilen sevgiyi, ilgiyi paylaşamıyorum; bir başkası devreye girdiğinde bana gösterilen ilgi ve sevginin azaldığını hissediyorum, hırçınlaşıyorum" diyecek. Yoksa "falancalar benim elimden eşimi almaya çalışıyor", "bilmem ne yapmaya çalışıyor", "kaynanam kocamı kıskanıyor" falan demeyecek — bunlar yanlış bir okuma. Değişim bir anda olmaz, bir yerden başlarız; hemen değişim diye bir şey yok yani. Hemen değişim beklemek insanı çok yorar. "Bir kere konuştuk, hemen değişecek" diye beklemek en sıkıntılı yaklaşımdır. Ve sonra şunu göreceğiz:
Benim burada gösterdiğim reaksiyonlar yanlış. Evet, bana tabii ki doğal olarak, hayatın doğası gereği, hani eşim arkadaşlarıyla beraber olduğunda o anda benimle beraber olmuyor. Bu doğal bir şey. Bir kişi aynı anda birçok yerde olamaz. Bunu fark ediyorum ama bundan dolayı rahatsız olmamın anlamı yok. Çünkü bana gösterilen sevgiyle, başkalarına o kişinin gösterdiği sevgi farklı alanlar. Bunlar bileşik kap gibi, biri çoğalırken biri azalan bir şey değil. Bunlar birbirinden ayrı, bağımsız. Bunu algılaması lazım. Halbuki o bileşik kap gibi düşünüyor: "Karşımdakinin kalbinin belli bir kapasitesi var, ya beni sevecek ya da sevgisini annesiyle, babasıyla, arkadaşıyla, dostuyla paylaşacak, bana da azı kalacak" diye algılıyor. Bu gerçekten böyle midir, değil midir, bunun üzerinde yavaş yavaş düşünmesi gerekiyor.
Ve bir noktada da bu hissettiği şeyin aslında bir sevgi açlığıyla ilişkili olduğunu görmesi gerekiyor, değil mi mesela? Peki o sevgi nedir? Onun üzerinde düşünmesi gerekir. Sevilmek sana ne hissettiriyor? Sevilmemek ne hissettiriyor? Bunların üzerinde düşünecek. Tabii psikolojik düzeyde kurtuluş yok. Psikolojik düzeyde kurtulamayız, psikolojik düzey bizi kurtarmaz. Sadece psikolojik düzeydeki çalışma bizi olabildiğince dengeler; asıl kurtuluş ruhsal anlayış ve idraktir.
— Bazen karşımızdaki bize ayna gibi oluyor, değil mi?
— Bazen öyledir tabii, ama her zaman öyle değil. Psikolojinin o genellemesini ben şahsen paylaşmıyorum yani; bazen öyledir, bazen değildir.
— Doğru tabii, bazen ayna gibi oluyor. Mesela bir insanın kibrinden rahatsız olmak, illa bizim de mutlak anlamda kibirli olduğumuz anlamına gelmeyebilir. Aşağılık kompleksimiz olabilir; o tetiklendiği için rahatsız oluyoruz. Ya da herhangi başka bir neden. Fark etmez. Olabilir. Bu da mutlak bir şey değil.
Çünkü dünyada her şey bir şekilde ilahi bir düzen içinde işliyor. Hatta biz bazen "adam her dediğini mutlaka yapar" gibi konuşuruz ya, halbuki öyle değil mesela. Peygamber bile bir kere "yarın bunu yapacağım" demiş, inşallah dememiş, bunun üzerine bir süre vahiy kesilmiş. Biz "inşallah" demeyi çoğu zaman atlıyoruz ama her şey yine de bir şekilde işliyor. Anladın mı? Orada bunu genelleyemeyeceğimiz bir şey yani; çok komplike bir mesele bu. O yüzden bu konuda da çok fazla suç-ceza bağlamında düşünmemek lazım. Anlatabiliyor muyum?
Başımıza Gelenleri Kendimize Bağlama Hatası
Evet, çok fazla bunu suç-ceza mantığına götürmek sağlam bir nokta değil. Veyahut da bazen yanlış. Yani neden derseniz: bir şey direkt bizimle ilgili olmayabilir. Biz o sahnenin yan unsuru olabiliriz. Ben o sahneyi direkt kendimle ilişkili gördüğümde yanılabilirim. Anlatabiliyorum? O, bir başkasıyla ilişkili olabilir. Ben figüran olabilirim. Tabii ego, figüran olmayı ne kadar kabul eder, onu da bilemiyorum. "Ben figüran olamam, başrol olayım" — hep başrolde olduğumuzu zannediyoruz yani. Anlatabiliyorum? Her zaman başrolde sen olmayabilirsin. Senin de içinde olduğun olayın merkezinde sen olmayabilirsin; sen de o olayın içindesin, fakat merkezinde değilsin.
Dolayısıyla orada her şeyi de kendimizle birebir ilişkilendiremeyiz yani. Hani şunu demek lazım: "Ben ne yaptım da başıma bu geldi" — bu ortalama bir anlayıştır. Bunu dediğimizde bu bir hatadır, ilkesel olarak da hatadır. Biz sanki "kötülük yaparsam başıma kötü bir şey gelir" diye düşünürüz. İyi kötüyü de kendimize göre tanımlıyoruz. Değil mi mesela? Diyelim ki hastalığı kötü görüyoruz, bir mahrumiyeti kötü görüyoruz, bir musibeti kötü görüyoruz. Halbuki bunlar bizatihi kötü de değiller. Dolayısıyla öyle bir genelleme yapmamak, "ben ne yaptım da başıma bu geldi" dememek lazım. Sadece o olayı sakince düşünüp, "benim bu perspektifte anlamam gereken, anlamamın beni geliştirebileceği bir durum var mı, kendimde bu vesileyle görebileceğim bir eksik, bir hata, bir kusur var mı" diye bakmak — bunu görürüz, ama bağlantılandırmadan, sebep-sonuç ilişkisi kurmadan. Bunu yapmamız gerekir.
Ben insanın kendini değiştirmesinin, bakışını değiştirmesinin ne işe yarayacağını düşünüyorum. Kesinlikle. Onun için de, başımıza gelen hadiselerde ya da gözlemlediğimiz olaylarda "sen ne yaptın da iş bu hale geldi, ne yaparsan düzelir" diye o ilişkilendirmeyi kurmamamız lazım. Hatta "neyimi düzeltirsem işler düzelir" diye düşünmemeliyiz. Yani şunu demek istiyorum: "Ben ne yanlış yapıyorum ki işler ters gidiyor, neleri doğru yaparsam işler düzelir" diye böyle genel bir şey kuramayız. Aslında işler düzdür, biz ters gidiyoruzdur gibi. Çok daha derin anlamda zaten o anlayıştan kurtulacağız. Yani "ben doğru davranırsam her şey düzelmiş olur" derken, bu benim doğrulmamın her şeyin düzelmesi anlamına geldiği demek değildir; zahiren çevremdeki olguların düzelmesi anlamında bakmamalıyım.
O noktada insan biraz rasyonel zihniyle sürekli mukayeseler yapıyor. Mesela benim bir akrabam vardı; annemin iki büyük evladı, abilerim, vefat etti. "Bak, iyi bir kadın olsaydı Allah onu evlat acısı yaşatmazdı" diyor. Bu çok naif bir algı yani. Böyle bir şey yok. Nitekim baksak: Peygamberimizin de, Hazreti Fatıma hariç, evlatlarının hepsi kendisinden önce vefat etti. Biz de bu algıyla biraz olayı okumamız lazım. Ben de tabii bunu anneme söylüyorum ama annem kızıyor; "benim hakkım ne" diyor. Halbuki namazımı kılıyorum, orucumu tutuyorum, bilmem neler diyor, o da tabii üzülüyor. Halbuki kardeşim, onun algısı yanlış — isterse bunu altı milyar insan böyle desin, ilkesel olarak yanlış bir şey. Birçok örnek var: "İyi bir kadın olsaydı iyi bir kocaya denk gelirdi" deniyor. E o zaman Hazreti Asiye'yi nereye koyacaksın? Kur'an'a bile az bir göz atsak, bütün bu kavramsallaştırmalarımızın aslında çok naif, çok ego düzeyli olduğunu göreceğiz. Hazreti Asiye'nin kocası Firavun. Şimdi kötü müydü acaba Hazreti Asiye ki Firavun gibi bir koca düştü? Bunlar yanlış şeyler; ama şimdi halka gidip bu cümleleri kursan hepsi onaylayacaktır.
Bugün bir arkadaşımız eşini kaybetti, ben de onu taziyeye ziyaret etmek istemiştim. Orada konuşuyorlar; "çok iyi bir insandı arkadaşımızın eşi" diyorlar. İçeri giren herkes, durumdan habersiz, "çok iyi bir insandı zaten, bu dünyada iyiler çok az yaşar, bu dünyada kötü olmak lazım" diyordu. Bunu en az dört kişiden duydum. Ben de şaşırarak dinledim, ne diyeceğimi bilemedim. Az yaşamak ya da çok yaşamak, kimin iyi ya da kötü olduğunu göstermez. Az yaşamak kötü, çok yaşamak iyi — böyle bir şey yok yani. Toplumda bu konuyla ilgili böyle bir algı yaygın. Toplumun genel bir kanısı var tabii, maalesef bunlar çok yaygın. Hiç evlenmemiş tertemiz insanlar var, evlenmiş ama çocuğu olmamış evliyaullah var — yani bunu bir kenara bırakın. Sen kardeşim biraz daha metafizik, maneviyat idrakin varsa, senin "soyun" diye bir şeyin olmadığını idrak edersin. Senin ne soyun? Sen kimsin ki soyun olsun yani? Allah'ın tecelliyatı, tezahürü ve yaratması vardır ya — o soy hiç kesilmedi.
Soyu Devam Ettirme Saplantısı ve Toplumun Zindanı
Az önce içgüdüsel merkezden bahsettik; bu tam olarak o içgüdüsel merkezin en derinindeki bir şeydir. Size hiç anlatmadım: böceklere iki defa ilaçlama yapılması ile ilgili bir şey. Genelde böceklere, hamam böceği gibi şeylere, iki defa ilaçlama yapılır; on beş günde bir olmak üzere iki defa yapılır, orada tamamlanmış olur. Tek ilaçlama yetmez, neden biliyor musunuz? Bir ilaçlama yapıldığında, içgüdüsel merkezi en mükemmel şekilde çalışanlardan olan böcekler bunu hissettiğinde o zehri hemen yumurtlar. Fakat o zehir yumurtalara işlemez, çünkü yumurta daha korunaklı bir şey. Ama o ilaçlama bütün diğer böcekleri telef eder. Sonra o yumurtalardan böceğin çıkmasının bir zamanı vardır, on beş gün sonra çıkarlar; tekrar o zaman ilaçlama yapılır. O ilaçlandığında onlar da ölür, çünkü onların henüz yumurtlayabilme zamanı gelmemiştir. Ve orada o bölge böcekten temizlenmiş olur. Şimdi "soyumu devam ettireyim, soyumu devam ettireyim" demek, tam da o içgüdüsel merkezin bir tavrıdır. Bu naif bir şey. Bir yargı anlamında söylemiyorum ama "benim soyum" demek yani, manasız bir şey.
Ancak peygamberlerin dediği nedir? "Ya Rabbi, bize hayırlı evlatlar ver; hayırlı bir nesil vereceksen, onlar insanlara hayırda, iyilikte ve güzellikte önderler olsunlar." Yani Allah'ın o hikmetinin ve hakikatinin devam etmesi için bunu isterler. Yoksa "soyun devam etsin" diye bir şey cahilane bir şeydir. Ama halk arasında bunlar o kadar yaygın ki, o kadar etkin ki, biz de o kadar maruz kalıyoruz ve bunları analiz edemeden ister istemez içselleştiriyoruz. Çünkü halk arasında "insan neslini kesti, Allah'ın bağını çekti, zarar gördü" gibi bir anlayış var. Öyle olan da olabilir, fakat burada mesele, insanın soy devam ettirme veya ettirmeme üzerinden hayatı okumaması gerektiğidir. Bunun bir anlamı yok. Hayat bir ilahi tecellidir, başka bir şey yok. Şimdi "evlenmemiş, çocuğu olmamış" dendiğinde, haşa kötü bir insan mıydı, bir cezalandırılma mı oldu? Böyle bir şey olabilir mi? Bütün bu örnekler olmasa da, belli bir manevi ve ruhani idraki olan bir insan bu tür şeylerin boş olduğunu idrak edebilir. Kaldı ki Allah zahiri mantığımıza, zihnimize de örnekler koymuş, onu da biliyoruz. İnsan ister istemez bir ortama, bir kültüre, bir sosyal zemine doğuyor ve onları bir şekilde alıyor. Herkes de kendi yapısına daha hitap eden şeyi daha çok alıyor. Ama bunlar çok naif şeyler yani. Bir de "dünyada iz bırakmak" var, kendisi varmış gibi, "bir de izimi bırakayım" düşüncesi. Bunu görmek lazım, tefekkür etmek lazım — gerçekten nedir bu?
Ali Şeriati'nin bir kitabı var: "İnsanın Dört Zindanı." Bir zindan tarih zindanı diyor; bir zindan toplum zindanı; bir tanesi benlik zindanı; öbürünü unuttum — tabiat zindanı. Şimdi toplum zindanı işte bu bahsettiğimiz şeyle ilgili: toplumun zindanına doğuyorsun, onun değerleri, yargıları seni sarıyor. Tabii ki burada bazıları da sert bir tepkisellik gösterip "ben toplumun bütün normlarına karşı çıkacağım" diyor. Bazıları sağlıksız dörtler, bazıları sekizler, yediler, bu konuda daha başka tipler — bütünüyle karşı çıkacağım, onu ayırt etmeden. Anlatabiliyorum? Altını ile bakırı ayırt etmeden, külliyen böyle bir reaksiyon tarzıyla yapmak, o da ayrı bir hata. Onu tefrik edebilmek lazım; tefrik etmemek yanlış bir şey. Kardeşim, reaksiyon göstermeden, yani kavga etmeden, "ben bunu paylaşmıyorum" diyebilmek ve kendi konumunda yoluna devam etmek — budur mesele. Onun için insanın, toplumdan gelen verilere karşı belli bir hikmet ve bilgelik çerçevesinde bakması çok zorunlu bir şeydir. Bütünüyle reddetmek de yanlış bir şey, bütünüyle kabul etmek çok daha yanlış bir şey. Neyse o olarak bakabilmek lazım: doğruyu görüp doğrudan yana hareket edip yaşamak, yanlışı da ehline bırakmak. Yanlışı illa "kavga edeceğim, yok edeceğim" diye bir şey yok; yanlış bu dünyada yok edilmez, âlemin tabiatı böyle değil çünkü.
Ayet Tefsiri: Nimetleri Kendine Mal Etmek (Âl-i İmrân 188)
Bu âlem öyle değil. Evet, bu bahsi bir kere daha okumuştuk; bir daha okuyalım, bazı açılımlarıyla birlikte. Burada insan egosunun çok temel bir yanlışı görülüyor ayette: benliğimiz çok yanlış bir yerden baktığı ve olayı yanlış bir yerden okuduğu için kendi kendine zulmediyor, kendi kendine zarar veriyor, kendini bir ızdırap ve azaba mahkûm ediyor. Ayetin kısaca meali şu: "Onların azaptan kurtulacağını zannetme" diyor. Kimlerin azaptan kurtulacağını zannetme? Kendilerine verilenle sevinenlerin — bunu açınca daha iyi anlayacağız — ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi sevenlerin. İki gruptan bahsediyor: bir tanesi, yapmadıkları şeylerle övülmeyi sevenler; ikincisi, kendilerine verilenle övünenler, sevinenler diyebiliriz. Bu iki grubun azaptan kurtulacaklarını zannetmemesi gerektiğini söylüyor.
Şimdi insan egosu — burada yazının başlığı da "nefs-i emmareye edeplendirici bir tokat" diye geçiyor. Demek ki nefs-i emmarede böyle bir şey var: övülmeyi seven, şöhrete müptela, mükemmel görülmeye ve takdir edilmeye düşkün bir nefis. Burada metinde iki örnek verilecek: bir tanesi incir çekirdeği, bir tanesi üzüm salkımı. İncir çekirdeği ilk grupla, üzüm salkımı ise ikinci grupla daha ilişkili.
İncir çekirdeği belki çekirdekler arasında en küçüğüdür, fakat onun üstünde koskoca bir ağaç vardır, değil mi? İlginç bir şeydir: incir çekirdeği taşları bile delebilen bir tabiata sahiptir. Eskiden ocakların yanına incir ağacı dikilmesi hoş karşılanmazmış, çünkü incirin kökleri zamanla taşları, temeli çatlatıp yarar; ağaç büyüdükçe bu daha da belirginleşirmiş. İlginç değil mi? İlahi tecelliyat, çok temel hakikatleri bize sembolik olarak, metafor olarak anlatan bir şeydir. Küçücük bir çekirdek, bir toplu iğne başı gibi bir çekirdek, değil mi? O, bizim çok sağlam, çok metin, sabit dediğimiz o şeyleri — taşları, kayaları — parçalıyor, hiç ona engel teşkil etmiyor. Ve koskoca bir ağaç, o ağacın üzerinde meyveler; yani ona sanki verilmiş şeyler, verilen şeyler. Bu biri.
İkincisi de üzüm. Üzümler de asma çubuğuna takılmış. Dikkat edin, yine ilginç bir şey: ağaç olarak, gövde olarak en kuru, en cansız gibi gözüken gövdelerin başında asma çubuğu gelir, asma gövdesi gelir. Gördüğünüzde bu kuru bir odun, değil mi? Gerçekten onun meyvesinin bu kadar sulu olabileceği hiç tahayyül edilebilecek bir şey değil mesela. Öyle sulu, öyle şekerli ve bol bir meyvenin dalı, bize sorsalar "nasıl olmalı" desek, kocaman bir şey olmalı deriz, değil mi? Ama ilginç bir şekilde tam zıttı bir şey. Ve o taşı ne çatlatır? "Şöyle güçlü bir şey olsun, koca bir çekirdek falan" diye tahayyül ederiz; ama en küçük bir çekirdek. Bunların hiçbiri tesadüfen veya öylesine olan şeyler değil. Burada ilahi sanatın hem hikmeti var hem de bize hatırlattığı bir hakikat var.
Metin şöyle devam ediyor: işte o çekirdeğe ve o çubuğa hürmet etmek ve onları övmek lazım, hak bir dava ise — senin de sana yüklenen nimetler için övülmeye, gururlanmaya belki bir hakkın var. Ama hiçbir çekirdek "işte ben taşları yardım" demez, değil mi? İyi ki o çekirdek değiliz, iyi ki o çekirdeğe bizdeki nefs-i emmare verilmemiş; yoksa nasıl övünürdü, değil mi? "Görüyor musunuz, bu kayaları kim yardı, kim parça parça etti bunları" derdi. Ve o küçücük üzüm çubuğu derdi ki, "bu kadar sulu şeyler kimin, bunlar kimin elinden çıktı, kimin ürünü?" Hiçbiri demiyor. İşte ayet buna işaret ediyor: insan nefsinin kendisine verilen şeyleri sahiplenmesi, kendine mal etmesi. Burada iki pencere var: birisi verilen şeyler açısından, ikincisi yaptırılan şeyler açısından. Diyelim ki bir insanın güzelliği, yakışıklılığı, sağlığı — bunlar verilen şeyler. Ama biz onları kendimize nispet ederiz, "ben böyleyim" deriz. Bir de bizden çıkan eylemler var, onları da kendimize mal ediyoruz.
Ayette bunun tersini söylüyor: "yapmadıkları şeylerle övülmeyi isteyenler" diyor. Bu, "yapmamış, yapmış gibi övülmek istiyor" demek değil — zahiren o yapmış, ama hakikatte o yapmamış manasında. Tabii bunu böyle bir örnekle anlatıyorum: çoğunlukla ben verici oluyorum, "insanlar hiçbir zaman benim gibi değiller" gibi hissediyorum, değil mi? Bütün bunlar aslında ne kadar masumane şeyler; ama hepsi tamamen benlik, tamamen nefis yani. O yüzden "nefis" deyince aklımıza hep büyük günahlar gelmemesi lazım. Bunlar nefsin en ortalama hali, hepimizde mutlaka yaşadığımız şeyler bunlar. Niye azap çekiyoruz bunlardan, değil mi? Görünürde ne kadar hoş şeyler bunlar.
Mesela bu bahsettiğimiz şeylerden insan nasıl azap çekebilir, bir düşünsek: bir şeyi kendime mal ediyorum, Allah'ın verdiği bir şeyi kendime mal ediyorum, "ben böyleyim" diyorum mesela. Diyelim ki Allah bana iyi bir zekâ vermiş, cesaret vermiş, merhamet vermiş, vesaire — açabiliriz bunları. Fakat ben "ben böyleyim" diyorum, dolayısıyla kendime mal etmiş oluyorum, bununla da seviniyorum, övünüyorum. Mesela bunun ne gibi bir cezası olabilir? Bir gün o özelliği yapamayacak bir halde bulursun kendini. Sinyalinin yazarı herhalde şey yapmış, son zamanlarda sıkıntıya girmiş, ilhamı bulamıyormuş, bunun üzerine bir kitap yazmış — sürekli bunu anlatır. Böyle düşünerek yaparsak, bu bizde sürekli olmaz; bir yerde patlar gibi geliyor bana. Patlayabilir. Ya da karşılığını alamadığı için bize azap oluyor. Bir başka açıdan: mesela o şey bize artık verilmeyebilir de, bunun moral bozukluğunu yaşayabiliriz, kendimize güvenimiz sarsılabilir — bir sürü şey arkasından geliyor değil mi.
Şimdi bütün bu azabı yaşamamızın nedeni ne? Kendimiziz. Mesela ortalama olarak düşünün: birine "yaşlı" deyince artık bir hakaret nevine girmeye başladı değil mi? Hakaret olmasa bile en azından bir nezaketsizlik. Halbuki kardeşim ne var bunda? Sana gençlik verilince onu kendine mal ediyorsun, "ben gencim" diyorsun; ondan sonra o gençlik biraz alınmaya başlayınca rahatsız oluyorsun, üzülüyorsun, kırılıyorsun. Ne anlamı var bunun? Yaşlanmak istemiyorsun. Psikolojide "kırk yaş krizi" ya da "orta yaş bunalımı" dedikleri şeyin nedeni işte bu: orta yaşa geliyorsun, gençlik, enerji vesaire azalıyor, kişi bunu sürdürmeye çalışıyor, hem bunu sürdürmek hem de kendini bu konuda ikna etmek için tuhaf hareketler yapıyor, ya da bunalıma giriyor. Mesela diyelim ki kırk yaşına gelen bir yedi numara erkeği, "acaba ben hâlâ kadınların gözdesi miyim, ilgilerini çekebiliyor muyum, diz çöktürebiliyor muyum" diye dener. Bunu genel geçer söylemiyorum, örneğini çok gördüğüm için söylüyorum. Adam aslında orta yaş bunalımı yaşıyor. Kadın da "beni aldattı" diye üzülüyor, kızıyor — o da ayrı bir şey. Ne kadar garip, ne kadar basit bir şey. Bazen bunları kendime söylediğimde içimden gülümsüyorum: adam orada bunalıma girmiş, "acaba hâlâ ilgi çekiyor muyum, hâlâ bayanlar bana bakıyor mu" diye endişeyle denemeler yapıyor. Ne kadar üzücü, ne kadar basit bir şey.
İşte burada ne yapıyoruz? Bize verilen şeyler alınınca bu bize azap olarak dönüyor. Biz nerede hata yapıyoruz? Bize verilen bu şeylerin varlığımızın temeli ve aslı olduğunu zannetme hatasından dolayı bunu sahipleniyoruz. Düşünün, mesela biz yeşil bir elbise giysek, "ben yeşilim" der miyiz? Demeyiz, değil mi? Çünkü zaten bir bedenimiz var, sadece bedenimizin üzerine bir elbise giymişiz. Ama bedenimizin olduğunu unutsak, elbise bizim bedenimiz haline gelir ve biz onunla özdeşleşiriz. Yani asli varlığımızı, öz varlığımızı, ruhsal özümüzü unuttuğumuzda, bize geçici olarak verilen şeyleri asıl gibi görüp onları "ben" buyururuz. Bu, geleneksel öğretide evrensel bir yanılgıdır — kişi onlarla özdeşleşir, onları öz olarak kabul eder; hem onlara "ben" der, hem de onları öz haline getirir. Sanki gençliği gittiğinde varlığından bir şey eksilmiş gibi olur. Ya da yaşlandığında, bedeni vefat ettiğinde, kendini ölmüş gibi zanneder.
Dolayısıyla orada nasıl bir şey işliyor? Kendi özümüzün farkındalığını yitirdiğimiz anda — ki bu evrensel bir yanılgıdır, hepimiz yaşarız bunu, belki daha bebeklik döneminde başlar — öz olmayan şeyleri özün yerine ikame ediyoruz, özün yerine geçiyor bunlar ve onlarla özdeşleşiyoruz. Mesela "kendini tanıt" deriz ya, çok yaygın bir şey; en basitinden en sofistike olanına kadar bu soruyu düşünürüz. Adam kendini tanıtır: en dıştan başlayarak mesleği, ismi, yaşı vesaire devam eder, "benim kişiliğim, ben böyle böyle biriyim" diye devam eder. Halbuki bütün bunlar özümüzle ilgisi olmayan şeyler. Kötü anlamında kullanmıyoruz bunu, kötü değil bunlar, ama özümüz değil. "Sanat gibi, yani tanrısal özüm mü diyeceğim?" — tabii diyecek, ama bunu yüksek sesle söylemeyecek. Bu arada, tanrısal özüm dendiğinde analojik olarak "her şey Hak" diyenler de olmuş; en bizim dinî geleneğimizin referanslarıyla söylersek, biz kendisine ilahi ruh üflenmiş varlıklarız dersek Hallac-ı Mansur gibi en azından bir şeye bağlanmayız — çünkü bu Kur'ani bir şeydir. "Sen nesin, kendini tanıt" denildiğinde vermemiz gereken en hakikatli ve en fıtri cevap: "Sen kendisine ilahi ruh üflenen varlıksın." Gerisi hepsi eklentilerimizdir; Hint geleneği buna "kılıflar" der. Yani öz yeryüzüne indiğinde çeşitli kılıflarla kuşatılır. Aslında şuna benzer: çocuk çıplak doğar, o da bir metafordur. Hemen onu kundaklarız, bir kılıf; başka bir kılıf, başka bir kılıf — bir sürü kılıf. Bunun gibi aslında biz özle doğuyoruz.
Öz Benliğimiz ve Üzerimizdeki Kılıflar
Öz olarak dünyaya geldiğimizde belli kılıflara bürünüyoruz. Bu kötü bir şey değil, günah da değil, suç da değil; bir deneyim, bir süreç. Fakat yanıltıcı olma ihtimali taşıyan bir süreç. O kılıfları kendimiz zannetmemize sebep olduğunda, işte orada film kopmuş oluyor; acımızın, azabımızın başlangıcı orada başlıyor.
Mesela biz ne diyoruz, düşünün: "Biri sana saygı duyduğunda kendini değerli hissediyorsun." Doğan Cüceloğlu var bir tane, meşhur; "birisi bize hürmet ettiğinde varlığımızı hissederiz, var olmuş oluruz" diye böyle abartılı abartılı anlatıyor. Karşı çıktığımız bu değil, bu psikolojik düzey matah bir şey de değil. Yani bana öyle olmadığında ben yok mu oluyorum yani? Yok mu olmam lazım, gidip başımı duvara mı vuracağım? Kimse bana sevgi, ilgi göstermediğinde ne yapacağız? "Öyle olan" ne olacak? Psikolojik düzeyde bir süreç anlatıyorsak, bunu paylaşmak doğru bir şey; ama bunu "insan budur" diye tamamıyla anlatıyorsak, orada bir saçmalama, bir yanılgı olur. Psikolojik düzeyde böyle bir süreç işliyor denirse eyvallah; ama "insan budur" dersen orada bir yanılgı olur. Sen zaten varsın. Psikolojik düzeye düştüğünde varlığın nelere bağlı olmaya başlıyor? Tanınmana, fark edilmene, muhatap alınmana, sevilmene, ilgi gösterilmene bağlı oluyor varlığın. Ama bu asli varlığın değil, psikolojik varlığın. O da bir düşüş; o kılıfların öz gibi zannedilmesinden meydana gelen bir yanılgı.
Şimdi bu şuna benziyor: bir adam yanılıyor, biz o adamın yanılgısının üzerinden ona muamele ediyoruz. Bu geçici bir süreç olabilir, bu makul bir şeydir; ama bunu sanki asli bir şeymiş gibi görürsek orada bir yanılgı oluyor. Nereden geldik? Bize verilenle özdeşleşmeyeceğiz. Ayet diyor ki: kendilerine verilenle özdeşleşenler, bununla övünenler ve bununla kendilerini tanımlayıp sevinenler — bu bir yanılgıdır diyor, ve bu diyor seni azaba sokar, seni azap içinde bırakır.
Verilen Nimetleri Sahiplenmek: Anne, Evlat ve Bediüzzaman'ın Kaşığı
İkincisi, "yaptığı şeyle övünen" — bu, hayatımızda çok daha güçlü bir yanılgı ve azap getiren bir şey. Bir insanın yaptığı bir şey ne ile yapılmaktadır? İlk önce sormamız gereken şey bu: "ne ile yapıyorsun?" Mesela bir anne ne ile süt veriyor? O sütü kendisi mi üretiyor? En zahiri düzeyde bile düşünsek, "ben sana süt verdim, ben seni besledim, büyüttüm" diyen bir anne epey yanlış düşünüyor, değil mi? Epey yanlış düşünüyor birçok anne. Şöyle oturup, bırakın metafizik anlayışı, beş dakika düşünse: "Bu sütten benim ne haberim var? Nasıl yapılıyor, nerede yapılıyor, çocuğun neye ihtiyacı var, biliyor muyum?" Yok, bilmiyor. Geliyor, veriyorsun bebeğe. Bunu nasıl "ben sana süt verdim, sana sütümü verdim, hakkımı helal etmem" diyebiliriz, nereden çıkıyor bunlar? Sonra da hakkını helal etmeyip üzülen anneler oluşuyor, azap içinde yaşıyorlar. "Hep de kadınlar mı kaybeder, evlat yetiştirmede?" Öyle mi? Biraz düzelteyim: adam da diyor ki "ben sana bakmasam sen yaşamazdın" mesela, Allah'ın ona verdiği maddi imkânları karısına karşı bir koz gibi kullanıyor. "Ben olmasam..." — bunu böyle idrak edelim.
Şu soru gelirse: bir de göğüsleri süt vermese, hiç vermese? — çok güzel bir soru, zaten oraya dönmeye vesile oldu. Sen o fıtri hayattaki doğal işleyiş gibi değilsin diyor; o üzüm, o incir gibi de değilsin. Sana bir şey verilmiş; onunla doğal olarak gelen ve senin üzerinden bir yere akacak olanı engelleyebilecek bir tabiatın var. Engelleyebilirsin ama üretebilecek değilsin — sen sütü üretemezsin, ama onu bebeğe vermeyebilirsin; işte orada da suç üzerine suç işlemiş olursun. Yani sen gelen nimetin kaynağı değilsin, üreticisi değilsin, nimet seninle kaim değil. Ama senin eline bir irade, bir benlik verilmiş. Allah diyor ki, bak bu diğer varlıklar gibi değil: mesela inek süt veriyor, hiçbir inek "ben milleti besliyorum, insanları besliyorum, büyütüyorum, ben olmasam millet aç kalır" demiyor, "hakkımı helal etmem" demiyor, "beni kesiyorsunuz" demiyor. Böyle bir şey yok. Fakat bizde benlik var, biz "ben olmasam ne olur biliyor musun" diyoruz. O benlik verilmiş; Allah diyor ki, bak, o bitkiler ve hayvanlar gibi onlara bir benlik, bir irade vermemişim, onlar doğal olarak bunu yaşıyor. Sana bunu veriyorum, sen iradenle bu süreci tecrübe et; bir irade veriyorum sana ve bir "ben" idraki veriyorum, o vermenin ve faaliyetin şuurlu bir şahidi olsun diye. İşte insana verilen budur.
Engellersen suçlusun. Bazı insanlar niye emaneti yüklenmemiş biliyor musunuz? Çünkü bu benlik tehlikeli bir benlik: verilmişi kendine mal ediyorsun, tahakküm ediyorsun, kırk türlü şey yapıyorsun. Ama fıtri halinde büyük bir bilinç ve müşahede hali, değil mi. O fıtri halde olsak. Ama o benlik fıtratını kaybettiğinde ne yapıyor? Temellük ediyor, yani mülk ediniyor, kendine mal ediyor. Ve sonra "vermeyebilirim, elimde su var, senin de suya ihtiyacın var, vermeyebilirim" diyor. Hiçbir ağaç böyle bir şey demiyor değil mi, "sizi aç susuz bırakabilirim" ya da "şunu yaparsan bunu veririm" demiyor. Ama benlik bozulduğunda bunu yapabiliyor. Dolayısıyla bir şeyi engellediğimizde öznesi biziz, hatalısı biziz. Bir şey olumlu, iyilik, güzellik anlamında tezahür ettiğinde öznesi biz değiliz, o Allah'ın işi. Hatamız, hata, yanlış, eksik, kusur olduğunda o bize ait; iyilik, güzellik, hayır olduğunda Allah'ın işi. Bizim oradaki fonksiyonumuz, o iyilik, güzellik ve hayrın bizim üzerimizden akmasıdır. Bundan dolayı şükretmemiz gerekiyor: "Ya Rabbi, benim üzerimden bunu yansıtıyorsun, benim üzerimden bunu akıtıyorsun." Bir anne diyecek ki: "Ya Rabbi, benim üzerimden şefkati, rızık vericiliğini yansıtıyorsun, akıtıyorsun; ne kadar şükretsem az." Zaten sen almışsın alacağını — bir de çocuğundan niye vefa bekliyorsun değil mi? Allah sana o teveccühü göstermekle zaten sana lütfetmiş; sen niye hem onu kendi nefsine mal edip bir de çocuğundan bir şeyler bekliyorsun, istiyorsun? Vermeyip çocuğundan beklediğin şey olmayınca da azap yaşıyorsun; hem o anlamda azap yaşıyor hem de temellük ettiği için azap yaşıyor.
Dolayısıyla bizdeki o "ben" idraki fıtri olduğunda, geleni en güzel şekilde yansıtır. Olmadığında birkaç ihtimal oluyor: ya onu tamamen iptal ediyoruz, yani geleni tamamen engelliyoruz — pencere açık, hava gelirken biz pencereyi kapatıyoruz ve hava gelmiyor. Mesela affetmen gereken bir durum var, "affetmiyorum" diyoruz. Halbuki aslında af senin kalp kapına kadar gelmiş, sen o kapıyı açık tutsan onu affedeceksin, ama "ben affetmem" diyorsun. Hatta bazen "Allah affetse bile ben affetmem" diyoruz mesela — öyle köklü, güçlü bir ego, ne kadar gereksiz bir yük değil mi? Bir de düşünün, Allah affetse orada ne olacak? "Dur ne yapıyorsun, ben affet dedim" diyecek gibi. Kendine mal etmekle Allah'a ait olan bir şeyi kendine mal ederek gasp etmiş oluyorsun ve onu kendi namına takdim ediyorsun. Mesela "bak, yedirdim içirdim, adamın yaptığına bak" diyorsun. Allah da yukarıdan öyle diyor: "Yedirdim, içirdim, adamın yaptığına bak" — ama bunun üst versiyonunu düşünün: Allah "merhamet ediyorum" diyor, kızmıyor. İnsan kızıyor, "bak yedirdim içirdim, zehir zıkkım olsun" diyor; Allah öyle demiyor. Allah "bak yediriyorum, içiriyorum, şu anlayışa bak, ne yapayım, inşallah ayılır" diyor. Allah bizim gibi kızgın ve öfkeli değil; ama o halimizden hoşnut da değil, çünkü biz orada azap çekiyoruz aslında. Ne alakam var — "yedirdim, içirdim, baktım, büyüttüm, ben olmasam o hiçbir yere gelemezdi" — ne gerek var böyle? Bunun zerresi bile insan zihninde olmasa ne kadar rahat eder. Bütün o yüklerden kurtulunca insan büyük bir azaptan da kurtuluyor, büyük bir yükten kurtuluyor. Allah bunu söylerken "ben sizi cezalandıracağım, azap vereceğim" demiyor; "sen de kendine büyük bir azap veriyorsun, kurtar kendini" diyor. Ne kadar ağır, ne kadar manasız bir şey; bir de öbür kulun akışını engelliyor bu ağırlık.
(Bu sırada odada oturma düzeniyle ilgili kısa bir konuşma geçiyor — sandalyeler yerleştiriliyor.) Yasir'in dediği şey önemliydi: Bediüzzaman'ın önemli bir sözü var, "fıtrat, fıtri olmayan şeyi reddeder" diyor. Şimdi mesela biri sana "işte sana yedirdim, içirdim, ben besledim, büyüttüm, bir yere getirdim" dese, insan bunu duyduğunda rahatsız oluyor. Aslında fıtrat bu şeyden hoşlanmıyor. Mesela dese ki "Allah bize lütfetti, biz de Allah'ın lütfunu, Allah namına ona aksettirdik, bizim bir şeyimiz yok, Allah yolunu açık etsin" dese — karşıdaki insan belki daha çok müteşekkir olur, daha hürmetkâr olur. Ama benlikle yaptığımız şey aslında bu da bir başka azap: "bak ben yaptım, ben seni besledim, büyüttüm" diyip minnet ettiğimizde, karşıdakinden büyük bir egosal reaksiyon görüyoruz, o da ekstra bir azap oluyor. Mesela "seni ben besledim, büyüttüm" demek yerine, "sütünü helal etmem, etmezsen etme, alırım sana elli kilo süt karşılığını veririm" diyen biri var, haklı olarak öyle diyor. "Ne kadar süt verdin, elli kilo mu? Sana yüz kilo vereyim" — niye "süt süt" diye şey yapıyorsun değil mi? Çünkü fıtrat bunu reddediyor, fıtri değil.
Şimdi bakın, oradaki mesele biraz yanlış ele alınıyor. Bir evlada düşen, ilahi rahmete, ilahi şefkate vesile olduğu için ona hürmet etmektir. Mesela Bediüzzaman'ın kaşığı kırılmış, otuz senedir kullanıyormuş, ucundan kırılmış, metal. "Bunu tamir et" demiş; talebesi de gitmiş, "ya bu çok eskiydi, şimdi yeni bir tane alayım, ne diye uğraşalım bununla" demiş, üstadına güzel bir kaşık almış. Bediüzzaman bakmış, "ne yaptın?" demiş. "İşte size aldım efendim bu yeni kaşığı" demiş. "Sen beni otuz yıllık arkadaşımdan mı ediyorsun?" demiş. Hani o kaşığa bile hürmet eder bir insan, tabii ki bir insan annesine hürmet edecek. O rahmete, o şefkate vesile olmuş, ona bir nevi kap olmuş, bir nevi geçiş alanı olmuş, insan tabii ki hürmet edecek. Fakat öbürü çok daha ayrı bir şey. Şu an bu hürmet konusunda konuştuklarımızı ortalama bir insana hemen aynı düzeyde anlatamayız, o düzeyde olmadığı için. Ne yapacak? Bu tür şeylerle daha çok hayatını idame ettirecek ve bazı şeyleri daha rahat uygulamakla yetinecek; o yüzden bu tür şeylerin olması da belki gerekir. Bazı noktalarda olması gerekmez de — zaten olduğu yerde ne yapsan o devam edecek, bizim bunu desteklememize de gerek yok, o zaten öyle devam edecek: avamın algısı, benlik algısı devam edecek. Ona başka çözüm yok, çünkü itiraf etmek zor bir şey. Herkesin bir vakti, bir zamanı var.
Bakın, burada bunu dinleyip de "bundan sonra artık kimse bana minnet edemez" diye düşünerek bakmayın; "ben minnet etmeyeceğim" demek istemiyorum. Bunu dinlemenin ve sindirmenin sonucu bu olmalı — yoksa "artık kimse bana minnet edemez, kimseyi umursamıyorum" değil. Biz vesile olan kişilere, hâlleriyle insanlara hürmet edeceğiz; en küçük bir insan bize bir bardak su bile ikram etmişse ona hürmet edeceğiz, saygı duyacağız — bu ayrı bir şey. Hocam, karşımdaki minnet ediyorsa o onun sorunu, ben yine hürmetimde bulunurum, üzerime düşeni yaparım, fakat ben vefa beklemem. Vefa güzel bir duygu. Ama bunu niye söylüyoruz çoğunlukla? "İnsanlar vefalı olsa" diye — bu yanlış bir şey.
Koşulsuz Sevgi, Çıkar ve Erdem
"Algı Kapıları" diye bir kitap var, Aldous Huxley'in. Okudunuz mu onu? Peki öyle bir yöntem mantıklı mıdır? Mesela orada yazar, kendi ego sınırlarından kurtulup daha ilahi/geniş bir bakışa çıkmak için meskalin kullanıyor. Meskalin ne demek? Kaktüs — kaktüs özü, kaktüs suyu. Bunlar eski bazı tarikat yöntemleri olarak kullanılmış, ancak bu işi çok iyi bilen kişilerin nezaretinde. Her neyse, bu asırda o yöntemin terk edilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Mesela şöyle bir şey söylenir: "Allah bunu ona, başkasına vermesi için verdi, onun üzerinden başkasına ulaşacak" deriz. Ama o kişi bunu nasıl, kime vereceğini nereden bilecek? Böyle bir bilgi yok elimizde. Sen doğal hayatın içinde, ilahi prensiplere ve ilkelere uygun şekilde yaşarsın; yoksa "bu şuna verilecek, buna verilecek" diye bir şey yok. O ermiş insan kime, nasıl verileceğini bilir; biz ermediğimiz müddetçe ilahi prensipler ve ilkeler çerçevesinde bunu yapacağız. Bir ara okulda yardımlaşma konusunu anlatmıştım, yardımlaşmayla ilgili bir ders vermiştim. Çocukların öyle net ve tatlı bir bakışı var ki, o çok güzel. Fıtratımız yardım etmek, paylaşmak, merhametli olmak üzere zaten kurulmuş, onun üzerine bina edilmiş bir şey. O yüzden fıtrat öyle şeyleri yaptığında hem rahatlıyor hem kendini gerçekten daha derinlikli bir şekilde idrak ediyor. Fakat ona nefsin karışmamasına dikkat etmeliyiz. Bazen almak, vermekten daha zor geliyor; vermek de bazen nefsani bir şey oluyor. "Ben veriyorum" diye düşünüyorsan, tabii ki bu böyle; ama almak da bir duygu olarak — ben okuyunca çok rahatladım mesela. Bunu anlamak tabii ilahi bir ilke. Bunun psikolojik zemindeki yansıması nedir?
Düşünün: hayatta insanların ilişkilerinde, özellikle evlilik ilişkilerinde, arkadaşlık ilişkilerinde, birçok rahatsızlık, hoşnutsuzluk, sıkıntı nereden geliyor? "Karşılık bulamadım" duygusundan. Bütün ilişkilerdeki en temel ana başlıkların başında "karşılık bulamadım" geliyor. Bu bazen bir öfke, bazen bir depresyon, bazen bir kaygı, bazen kendini kapatma, soyutlama, mutsuzluk olarak çıkıyor karşımıza. Bütün bunların nedeni, bu kadar küçük ve basit gözüken bir hakikati anlamamamız. Koskoca sorunlar bundan kaynaklanıyor.
Yıllar önce okuduğum bir kitapta da vardı: sevgi bile koşulsuz olduğunda sevgidir. Koşullu olduğunda ona sevgi denir mi? Zaten o gelenek de Hint'ten beslenmiş — ne varsa kadim geleneklerde ya da ilahi ilkelerde var. Koşullu sevgi zaten — bundan önce de çok bahsetmiştik, belki siz o zaman yoktunuz. Bir insan şunu dese: "Kardeşim, ben seni menfaatim, çıkarım için sevdim" dese, çok daha namuslu, dürüst, açık olmuş olur. Keşke bunu görebilsek. Burada bunu göremiyoruz aslında, sevdiğimizde bunu göremiyoruz. Bana arkadaşları geliyor, "işte ben şunu seviyorum" diyor mesela — demek istediği şu: "senin bana ne faydan var, onu anla" demek istiyor ama diyemiyor. Şöyle demeyecek: "sen aslında o gerçek anlamda sevgi hâlinde değilsin, bir faydan var, bir çıkarın var." Çıkar deyince illa kötü bir şey anlamamak lazım — senin bir menfaatin, bir faydan, bir ihtiyacın var, muhatabında o ihtiyacın karşılanıyor. İlgi ihtiyacın, sevgi ihtiyacın değil mi?
Geçen bir bayan gelmişti: "Nişanlılık döneminde bana çok ilgi gösterdi, çok sevgi gösterdi, o kadar hoşuma gitti ki" diyor. Adam niye göstermiş? Şimdi ben onu anlatsam kızacak ya da çok üzülecek. Halbuki aslında psikolojik düzeyde böyle işliyor. Bunu kabul etsek: "kardeşim, benim senden şu çıkarlarım var, sen benim şu beklentimi, şu ihtiyacımı karşılıyorsun; senin benden beklediğin neler var, görelim bunları" desek, ve "inşallah bir gün koşulsuz, karşılıksız bir sevgiye ulaşırız" desek, onu da ilke olarak, hakiki hedef olarak belirlesek — ama zemin "ben seni seviyorum, ben de seni çok seviyorum" olmasın. Böyle bir şey yok yani, bu bir aldanış. İkisinin de zemininde aslında masumane duran bir şey yok gibi — bu arada cinsel bir aldanış da var, daha böyle bir şey gibi duruyor ama aslında aynı şey değil mi? Toplasanız, baktığınızda herkesin kendine göre bir muhatabından beslendiği bir zemin var. O zemini tamamen kaldırdığınızda kişi şunu diyor: "aramızda hiç sevgi kalmadı, aslında ben hiçbir şey alamıyorum" demek istiyor. Niye kalmadı? Çünkü artık sana ilgi göstermiyor, sana değer vermiyor, sana çiçek almıyor, sana minnettarlık göstermiyor — bak bütün bunlar aslında ne? Kendinle ilgili şeyler. Sonra "beni kandırdı" diyor aslında; iki taraf da kanıyor.
İlkesel düşünmek, ya da metafizik perspektifli düşünmek bize psikolojinin de nerede olduğunu gösteriyor. Önemli olan budur. Biz niye insanı metafizik temel üzerinden veya üst yapı üzerinden analiz etmeliyiz diyoruz? Onu bilirsen, psikolojinin de nereye oturduğunu bilirsin. Koşulsuz sevginin, mutlak ve hakiki sevginin idrakinde olursak, en azından böyle bir şeyin olduğunu bilsek, diyeceğiz ki: bak, psikolojik sevgi böyle bir şey değil, onun niteliği şu şu şudur diyeceğiz, ona da hürmet edeceğiz, onun da bir gerçekliği, bir realitesi, bir varoluş zemini var. Ama psikolojiyi ruhun yerine, ruhaniliğin yerine oturttuğumuzda orada her şey bozulmuş oluyor ve biz yanılmış oluyoruz.
Mesela evlilikler bitiyor; normalde iki tarafın ya da bir tarafın "alacağı" bitiyor. Ve mesela erdemliliği kadar o evliliği devam ettiriyor — genelde bunu erkeklere çok mal ediyoruz. Erkeğin sevgisi bitmiş olsa da, yıllarda bir birliktelik var, çoluk çocuk var diye erdemlilik adına bu evliliği devam ettiriyor. Peki bu gerçekten erdemlilik mi oluyor, yoksa tam tersi mi? Kişi "benim alacağım-vereceğim bitti, böyle bir duygusal bağım kalmadı" dediği hâlde evliliği sürdürüyorsa, bu erdemlilik mi oluyor? Yoksa sevgi zemini zaten yok mu burada — belki de arkasında psikolojik bir neden var, yalnız kalma korkusu, aile baskısı gibi. Eyvallah, hakikaten böyle bir "erdemlilik" varmış gibi gözüküyor ama, karşılıklı sevginin çok az insan yaşadığı düşünülürse, acaba bu hakikaten erdemlilik mi, yoksa oradan bir hoşnutsuzluk mu yaratıyor? Bu küçük küçük yerlerden bir yere varıyor. Belki şefkatler mi diyeceğiz? Şimdi bazen nefsin şefkatli oluşu bile aslında kendisinin şefkatli olmasına dair içsel bir tatminle ilişkilidir.
O zaman bitirmeli mi? Hayır, bitirmesi değil, ruhanileşmesi gerekir. Onu bırakması değil, onu daha derin bir idrakle yapması gerekiyor; aynı eylemi yapacak, fakat psikolojik düzeyle değil, ruhaniliğiyle yapacak. Yoksa onu bırakmak — bu kadar uzun ömür, çok şey yaşamış insanlardan birinin diğerini sevmemesi bana çok tuhaf geliyor. Ama sevgiyi dönüştürmek gerekir bir kere. Bu arada, alışkanlık dediğimiz şeyin içinde de sevgi barındıran çok şey var aslında; o kadar farklı bir şey değil ama başka türlü yorumluyoruz belki. O sevgi yürüyor bence de, onun beklentileri çiftlerden birinde çok daha fazla oluyor. İsmail Bey'in söylediği gibi orta yaş krizi, başka krizler, yaşlanmanın verdiği telaşlar bilmem ne — hepsi bunun üstüne geliyor. Elimizde büyüttüğümüz bir köpeği bile seviyoruz, ondan ayrılınca nasıl bir şey oluyor bilmiyoruz. İnsanda bu artıyor. Huyları çok kötü değilse tabii — şiddet, ailece şiddet falan yoksa, tabii onu ayrı söyleyeyim.
Şu var yani: çıkarsız olmayan bir sevgiye sevgi denmiyor. Çıkar demeyelim, psişik düzeyde sevgi diyelim. Erdem işte orada nerede başlıyor, onu anlamak istiyorum. Erdem ruhsaldır yani; başka, psişik düzeyde erdem yok. Yani bakın, olumlu davranış olabilir, fakat o saf anlamda bir şey değildir; iyilik ve erdem, saf hâliyle değildir. Onu demek istiyoruz. Yoksa psikolojik düzeyde de insan çok merhametli, çok şefkatli olabilir, davranabilir; fakat onun içinde "ben" olduğu müddetçe o psikolojik düzeydedir. Bunu ayırmak gerekir. O zaman kendi nefsini tatmin etmek için mi yapıyor? Hak, sana verdiğinden paylaş emrine muhatap olduğu için yapmıyorsa, o zaman erdem olmuyor işte. Şefkatte ve aşkta karşılık vardır — aşkı "bedel ıskan" diye tarif ederler; ama şefkatte o yoktur, şefkat karşılıksız sevmektir. Onun için şefkat aşktan daha... Çünkü kendine ağır gelecek bir gerçekle yüzleşmektense, o tercihi yapmak daha kolay geliyor — temelde bir çıkar ilişkisi var ama bununla yüzleşmemek için böyle davranılıyor. Belki ben "çıkar" kelimesini kullanmasam daha iyi olur, çok yanlış çağrışımlar yapabilir. Şunu demek istiyorum: kişinin benliğinin hiçbir geliri olmadığı, benliğine dönük hiçbir artısı olmadığı bir durumda kişi onu yapabiliyorsa, işte o erdemli olmaya doğru bir noktadır.
Mesela farz edelim ki, kişi şefkatinden dolayı eşine bakıyor, eşi de diyor ki "bu hayatımda gördüğüm en şefkatsiz insan", etrafa da öyle anlatıyor, "bu bana hiç iyi bakmıyor, hiç şefkat göstermiyor" diyor. Gerçek anlamda ruhsal olan biri bundan rahatsız olmaz, yine aile devam eder, hiçbir değişiklik olmaz. Psikolojik düzeyde bunu yaşayan insan ise "o zaman bundan sonra yapmayacağım" diyebilir, "ne halin varsa gör" diyebilir, değil mi mesela? Bu anlamda. Yoksa burada bir kınama, bir yargılama ya da küçümseme durumunda değiliz; sadece demek istediğim şey şudur: psişik boyutun kendine göre bir tabiatı var, ruhsal boyutun kendine göre bir tabiatı var; bunları ayırt etmek, anlamak lazım. Bunu niçin yapacağız? Kendimiz için, temelde. Ben gerçekten hakiki erdeme doğru bir yol almalıyım; bu yolu alabilmem için neyin benlik boyutu, neyin psikolojik boyutu, neyin ruhsal boyutu olduğunu ayırt etmem gerekiyor ki orada yol kat edeyim. Bütün mesele bu.
Yoksa herkesin bir süreci var; işte bir çocuk, çikolata aldığımız için bizi seviyor, bizi karşılıyor diye kızıyor muyuz? Kızmıyoruz, onun süreci o. Bir hediye almadığımızda bazen bize kızıyor, "bana hiçbir şey almadın" diyebilir. Bu doğal, onun süreci için anlaşılabilecek bir şey; ama ben öyle olmamak durumundayım demeliyiz. O çocuk gibi olanlara da hürmet etmek lazım, onun kendine göre bir süreci var; ama sorarsa ya da ihtiyaç hissederse, o zaman daha farklı bir boyut için konuşursun, anlatırsın. Yoksa kimseyi küçümseyemeyiz, herkes kendince seviyor.
Ama biri "ben psişik boyutta karşılıksız seviyorum" derse — bunun da bir ölçüsü var yani, bunun da bir haddi hesabı var. Zaten bunu hayatımızın içinde görüyoruz: "ben karşılıksız yaptım" deriz, sonra biri sorar "sen bunu Allah için yapmadın mı?" — "Allah için yaptım ama..." diye devam edip, "yapmadın, Allah için yapsan rahatsız olmazdın, vefasızlık algılamazdın, kırılmazdın, üzülmezdin, hiçbir şey olmazdı" — "Allah rızası için yaptım ama" diye başlayan cümle sonunda "nefsim için yapmışım" a kadar gider. O cümlenin devamı odur: "Allah için yaptım zannediyordum ama aslında nefsim için yapmışım." Aslında doğru cümle bu. "Karşılıksız yaptığımı zannediyordum ama derinlerde çok ince bir benlik varmış, şimdi ortaya çıktı, şimdi fark ettim" dememiz lazım. Bunu görmemiz lazım. Yoksa gene kendimizi kandırıp, "ben Allah için yaptım ama insan bir teşekkür dahi etmez mi" diye ince ince eşeleyip, en sonunda "ne nankör insan" demeye kadar gidiyoruz. Bunu ne kadar iyi görebilirsek — Allah da bunu zaten bize gösteriyor, benliğimizin nerelerde olduğunu sana gösteriyor. Bu kötülük olsun diye değil, haşa; Allah zaptiye nazırı ya da hafiyelik yapmıyor. Sana senin hâlini gösteriyor ki "bak, devam et, burada kalma, bu son değil, biraz daha ilerle, burada nefsinin hâlini gördün, bunu aş, bunun üstesinden gel" diyor. Yoksa "bak seni yakaladım, sana gösteriyorum" gibi bir şey değil. Allah "bak sen yanılıyorsun, ben senin yanılmana razı değilim, bir an evvel gösteriyorum ki devam et" diyor.
Yoksa haşa Allah'ın "buldum, yakaladım" dediği bir durum yok, biz ego olarak öyle zannediyoruz — "sen Allah için yapmadın, Allah da sana onu gösterdi" diye sanki bir ceza gibi. O ceza değil, bir lütuf, bir inayet. Benliğimizin ne kadar olduğunu ne kadar çabuk fark edersek, o kadar büyük bir lütuftur. Erken teşhise sebep oluyor — erken teşhis hayat kurtarır. Bu nefis için özellikle geçerli.
Şükür, Tevazu ve Nefsin Sesini Ayırt Etmek
Çok kişi çok geç teşhis ediyor, o benliği dönemiyor da, bakıyorsun dönemiyor da öyle devam ediyor. Halbuki erkenden teşhis etmiş olsa, ne kadar iyi olur. Benim şahsi hayatımda da böyle oldu: on sekiz-on dokuz yaşında biri, sağ olsun, bana böyle ince ince bütün benlik hâllerimi gösterdi. Düşündüm, hakikaten baktım doğru. Görüyorsun, hepsi benlik. Kötü mü oldu? Yok, ne kadar iyi oldu. Belki hayatımda o tecrübeyi yaşamasam, belki tam bir şikâyet kutusu olabilirdim şimdi mesela; işte hayatımdaki travmaları, bilmem neleri anlata anlata. Manasız bir şey. Kendime yük etmiş olurdum, başkalarına yük olmuş olurdum. Geçen bir iki numara bir abi vardı, hiç tahmin etmediği birinden bir yanlış görmüş, "dünyada iyi insan kalmamış" diyor. Böyle anlamsız bir şey. Dolayısıyla bize düşen övünmek değil, şükretmektir. Kaynağı bilip o kaynağın bizim üzerimizden akmasını bir lütuf bilmek, bir teveccüh olarak görmektir.
Tanınmak, bilinmek, fark edilmek, takdir edilmek — bu da ne kadar yaygın bir istektir. Ama mesele bu değil, tevazudur. Tevazu nedir? Senin kendinden kaynaklanan bir iyilik, bir güzellik olmadığının idrakinde olman, bunu fark etmendir. Senin kemalin, senin olgunluğun, kendini görmek değil, hakkı görmektir.
Son olarak mesela nefsim bana dedi ki: "bu şey sana verildiyse, sen insanların içinden seçildin ki sana verildi; seçildiğin için sana verildi, demek bir meziyetin var." Nefiste böyle bir şey var. "Niye başkasına verilmedi de bana verildi, demek ki bende bir şey var" diyor nefis. Bakın ne kadar ilginç bir şey, orada ayırt ediyoruz: bu bir benlik hâli. Bu benlik hâlini örtmüyoruz, kapatmıyoruz, yok saymıyoruz; onunla adam akıllı konuşuyoruz, değerlendirme yapıyoruz. İçimizdeki ses şunu der değil mi: "Bak kardeşim, sen tercih edildin, sana verildi, demek ki sende bir şey var." Nefis böyle der. Burada ben diyeceğim ki: bu neyin sesi? Bu neyin sesi? Şimdi biraz çabalıyorsun, o akış senden geçmiş oluyor ya, "o çabanın bir payı yok mu" diyeceğim. Çabanın payı olur mu? Çabaya pay verirsen benlik oradan dolanıyor, orada çabayı göstermek için. Peki, mesela kendi adına değil de başkası adına şöyle düşünebilir miyim, "demek ki çocukta bir şey var" diye? Onu da bir lütuf olarak görmek lazım, yoksa yine ona pay vermiş oluruz.
Çünkü nefis, "ben nefsim" deyip lafa girmiyor ki; "ben senim" diye lafa giriyor. Ben senim diye lafa giriyor. Sen diyorsun ki "dur kardeşim, sen ben değilsin, sen benim içimde bir niteliksin, fakat sen ben değilsin." Orada onu ayırt ediyoruz, bu nefsin sesi. Biz bazen böyle konuşuruz. Geçen mesela bir arkadaş bir kız isteyecek olmuş, ona demişler ki "senin böyle maddi imkânların yok, şudur budur" — kırk tane laf söylemişler, "işte siz zaten parası olana hürmet edersiniz, biz zaten garibanları koruyan yok, kollayan yok" diye. Ben diyemiyorum ki "sen bu benimle konuşan sen değilsin, senin nefsin." Ve kişinin kendisine demesi lazım ki, "nefsim o anda bana şöyle şöyle dedi ama ben de onu dinledim, dinledim, yanlış yaptım." Söylemek gerekmiyor mu? Uygun olması lazım; sonra Allah denk getirir söylersin. Ama o anda söyleseydim, o anda onun nefsinin taarruzuna maruz kalıyordum, o da beni suçlayabilirdi. Bu, tavrımızı belirlemek için benim üzerimden bir örnek. Karşımızdaki insan bunu az çok anlayabilecek bir hâlde olmalı, ya da öyle tahmin ettiğimiz bir durumda onu söyleyebiliriz; çünkü aynı suçlamayı size de yapabilir, bir yere varamazsınız.
Nefsin bu iyi görünen şekilde içeri sızıp kendini bir zemin gibi göstermesi de bir riyakârlık değil mi? Nasıl olumlu bir şey yaptığındaki hâl, aslında kendinden yine bir akış hâlinde devam ettirme var ya, "ama bunu ben yaptım" diye bir tutumla hareket etmek — belki riyakârlık denir, o ayrı bir müzakere konusu olur, ama sadece bir benlik hâlidir, ve kesinlikle bir negatifliktir. İsmail abi, hani evde demiştik ya, Allah başkasını değil de mesela seni bir işlevde kullanır. Benlik tamam, orada devreye girebilir, ama şu durum yok mu — mesela üzümün önceden bir işlevi var, "demek ki benim de işlevim buymuş" deyip "şükürler olsun Allah'a" falan deyip. "Benim işlevim" dediğin zaman, biraz o işlev üzerinden "demek ki ben şu işlevleri oluşturan, yapan bir niteliğe sahibim" hatasına düşülüyor. Orada doğru cümle şu olur: "Allah beni bu işlevde kullanıyor." Bunu diyebiliriz; işlevi kendimize mal edemeyiz. İnsanın mahiyeti odur: ilahi etkinliğe edilgenlik. Bu kadim gelenekte "mükemmel aktiviteye mükemmel pasiviteyle cevap vermektir" denir; doluluğa boşlukla cevap veriyorsun.
Mesela bazı insanlar doğuştan, karakteri itibarıyla edebiyata yatkındır; bu adam der ki "ben yazmakla alakalı bir şey yapıyorum", onu bir ibadet gibi yapmak ister mesela. Bunların hepsi de özümüz değil; hata tam da orada. Bahsettiğimiz karakterler, nitelikler, zekâ düzeyi vesaire — bunlar rahatlıkla egoya ait şeylerdir. Bir şey yapmanın da bir tatmini oluyor, değil mi mesela — hayatta bir şeyi gerçekleştirmiş olmanın; dışsal bazlı değil, içsel bazlı bir mutmainlik hissediyorsun. Burada ne diyor? Vazifen övünmek değil, ya da onu kendinden bilmek değil, şükürdür. Şükür nedir? Nimetin hakiki sahibini idrak etmektir. Bunlar öz değil zaten; öz hepimizde bir ve tek, tek tutunacak yani dal bırakmıyor. Niye hiçbir dal bırakmıyor? Asli dala tutunsun diye. Hazreti Mevlana ne diyor? Kendi kapısına yönlendirmek için Allah bütün kapıları kapatır. Şimdi benliğin elinde hiçbir dal kalmayacak ki hakiki dala tutunsun değil mi? Başımız bir yere gidersek başımızı bir duvara, bir kapıya çarpar. Ne kadar büyük bir eklenti.
Hayırlı akşamlar. Hatta geçen bir zatın hatıralarından birisi nakletti — bu şimdi yaşayan bir zat, işte böyle anlatan diyor ki: arabayla gidiyordu, o yanda oturuyor, şoförlük yapıyor; başını eğmiş, neredeyse dizlerine kadar. Bir süre sonra doğrulmuş, şoför de biraz meraklı, "efendim ne oldu" demiş. "Rabbimle bir murakabede bulundum, dedim ki: 'Ya Rabbi, sen bu kadar şey lütfettin, ilim, anlayış, ibadet — bunların hepsi senin bir lütfun, benim burada hiçbir payım yok, ve ben hiçbir zaman bunlara layık değilim, bunlara nasıl şükür edeceğimi de bilemiyorum, ancak boynumu büküyorum' dedim Rabbime" diyor. Allah da demiş ki, "öyle olsun, insana [gurur] yakışmaz; orada bir manevi münacaattır, karşılıklı bir şeydir." "Ben de demiş, seni böyle istiyorum zaten, bu boyun büküklüğün benim için muteberdir" — yoksa öyle başı dik gidilse ne olacak? O lütfu göreceksin, Allah'ın verdiğine karşı derin bir şükür duyacaksın, diyeceksin: "Ya Rabbi layık değilim, hak etmiş değilim, şükürden de acizim, senin önünde başımı eğiyorum." Bu. Allah "ben de böyle istiyorum, bunu istiyorum" demiş.
Yoksa haşa "şunu yaptım, bunu ettim" diyecek adam o kapıdan geçemez. "Deve iğne deliğinden nasıl geçemezse, ne kadar zorsa, zengin adamın Allah'ın kapısından ya da melekûta girmesi de o kadar zordur" diyor. "Zengin" dediği şeyi biz çok zahiri anlıyoruz, oysa o zahiri zenginlik değil. "Benim şuyum var, buyum var" — benim haccım var, ibadetim var, iyiliğim var, hayrım var — işte bu zenginlik budur. Bu zenginlikle zengin olan adam giremez, çünkü zaten onların hepsi Allah'a ait. Bu, en zahiri yorumu; o da doğru, fakat sadece o değil. Hakiki insanın varlığı, "benim şuyum var buyum var" yok — bir şeyi yok. Bazı insanlar var ya, para sahibi, yetenekli, tanınmış — ama buna rağmen yanlış yollara sapacakken ya da öyle bir şey yapacakken, "ben şu yolda vakıf kurdum, şöyle yaptım böyle yaptım" diye övünerek değil de, "ben bunları Allah için kullanayım" diye yapıyorsa, psikolojik düzeyde takdir edilir, güzel bir şeydir; ruhsal düzeyde uyanması gerekir. Peki uyanma olmuyorsa? O zaman psikolojik düzeyde en azından iyi bir şey — o bir kemal, hakiki, fıtri bir insaniyet hâli değil, ama bu dünyanın imtihanını başarıyla geçiyor bir yere kadar; bir yerde tıkanır o. Çok ince kapılar var, oradan geçemiyorsun. "Ben vakıf yaptım ya Rabbi" derse — Allah muhafaza etsin, bu delikten zor geçer.
"Yaşamayalım, öleyim mi diyorsunuz" değil yani — şükür içinde yaşayalım, hep o lütfun farkındalığı içinde. Böyle yaşayalım. Ne diye yük yapalım benliği? Ne gerek var bu benliği yük yapmaya? "Sıradan insan bugün ne yapacağını sorar, şanslılar da Allah'ın bugün ne belirlediğini sorar" — o hakikatin bir başka ifadesi. Ben öyle bir benlik yükünü taşıyanlara hürmet ediyorum, Allah şahit, hürmet ediyorum; "iyi taşıyorsunuz" diyorum, ben taşımak istemem. Taşıdığımı hissettiğimde de o yükü indirmeye çalışırım, çünkü hakikaten zor bir yük; taşıyana Allah yardım etsin. O şekilde "mutluluğu" elde eden insana bakınca, ben öyle bir şey olsam yine depresyona girerdim; "mutluluk dediğin bu muydu" derdim. İyi ki öyle değilim — o da bir yapaylık gibi bir şey, o mutluluk bu mutluluk değil, çünkü öbür türlü çok kötü olurdu. O sahteliği, sahtelik demeyelim ama, o şeyi hissettiğin zaman bir kopuş oluyor, tam olmadığını hissediyorsun, tam değil, o zaman değil.
"Hocam bu tabii bir lütuf değil mi?" — mesela ayette diyor ki, "bana ve anama babama verdiğin nimete şükretmeyi ve salih kullarından olmayı [bana] ilham ettin." O da sanki şükrü bile onun bir lütfu gibi gösteriyor. Tabii, şükrü bile en derin boyutta onun sayesindir — "beni şükreden kullarımdan eyle" demesi de yine ilahi bir lütuftur. Hakiki insan o yüzden hürmet beklemez, övgü beklemez, takdir beklemez, "kıymetim bilinmedi" demez. Bunların yeri yoktur. Kötü değil bu, kötü dememek lazım psikolojik boyuta; "daha alacağımız epey yol var" demek lazım. Çocuk hani, o küçücük egosuyla kötü mü? Yok. Bazen gülümsüyoruz bile değil mi o çocuğa. Ama orada kalmayalım, o hâli görelim, yolumuz var, devam edelim, bunu görelim. Yoksa "çok kötü bir durumdayım" da dememiz lazım değil — o da yanlış bir perspektif olur, karamsarlığa, kötümserliğe sebep olur, o da durdurucu bir şeydir. Biz diyeceğiz ki "elhamdülillah" — bu neye benziyor biliyor musunuz? Arabada giderken uzun farları yakarsınız, bakarsınız epey yol var demek, yol uzun ve gidiyorsunuz, devam edersiniz. Şimdi metafizik perspektif aslında, deyim yerindeyse, bir uzun fardır; bizi açar, der ki, o kısa farın sana gösterdiği hedef asıl değil, sen o hedeflere doğru git. Bulunduğun durumu da kötü, olumsuz, çok şey olarak görme; sadece yol al. Yol alıyorsan hiçbir durumda kötü değilsin; yolun üzerine oturmuşsan ya da yoldan çıkmışsan o kötü bir şey. Yolun üzerindeysen, nerede olursan ol, ister çok yavaş, ister hızlı yol al, fark etmez — yol al ve yolda ol. İlke budur.
Yol Bilinci: Yolda Olmak ve Yolu Sevmek
Yolda olmak ve elden geldiğince yol almaya çalışmak. Allah yoldan toplayacak cennete gidenleri, deyim yerindeyse; yolun neresinde olduğuna bakmayacak. Bir hadiste bahsedilir: Allah'a çok zikreden kullar varmış, birisi de oraya öyle gelmiş, oturmuş kendi işine — Allah hepsinden razı olduğunu, "onları cennetime alın" deyince, melekler demiş ki "ya işte biri vardı ama tam onlar gibi değildi, sadece onların hâli hoşuna gitmişti, onların içinde bulunuyordu" — Allah diyor ki "ben onların hürmetini onu da alıyorum." İşte bu yol bilincini anlatır. Yani yolda ol, yolun çok gerisinde olabilirsin fakat o yolda ol, o yolu sev — mesele bu. Hani orada anlatılan şey o: yolda ol ve yolu sev. Yolun en gerisinde dahi olabilirsin, ama Allah yoldaki herkesi toplar. "Çekil aradan, görürsün yaradanı" — biz daha yol alıyoruz, "çekilir sana aradan, kalır seni yaradan" diyor.
İşte nefsi Bediüzzaman'a öyle deyince — "sen niye seçildin" diye — o da diyor ki: "herkesten ziyade en müflis ve en muhtaç sen olduğun için sana verildi." Bu yüzden sana bir şey veriliyor; yoksa "hak ediyorum, liyakatim var, bana verilmeyecekti kime verilecekti" değil. Mesela hayatın içinde hep bu şeyler yok mu: "birine ödül verilir, birine verilmez, ben bunu hak etmiştim ama hakkımı vermediler, liyakatim vardı ama layık olduğum ilgi ve takdiri görmüyorum" — ne kadar ağır azaplar, değil mi? Kişi buna tahammül edemiyor. Halbuki bu anlayışta bütün bunlar otomatikman siner, boş şeyler zaten. Bir insanın anlayışsızlığa uğraması da, uyumsuzluğa uğraması da aslında bir "uğratılmışlık"tır — ihtiyacı olduğu için olmuştur. Onu anlayabilirsen, iyi kullanabilirsen, sana o üzüntüyü, acıyı yaşatanlara müteşekkir bile olabilirsin. Bunu Allah veriyor, değil mi? İlke açısından, en üst noktadan düşünürsek tabii ki Allah veriyor. O zaman hayatta "kötü" diye biri yok; kötü kendisine kötüdür, o kötüye kötü. Yani ben, o benim için kötü diye tanımlanmaz; benim için kötü değilim, ben alacağımı alırım, yolumda ilerlerim, bana bakan yol, kendisine kötü.
Yokluk, Kötülük ve Gölge Meselesi
Varlık bizatihi mutlaktır. Dolayısıyla varlık bizatihi kötü değildir; iyilik, varlıkla ilişkilendirilir. Bir şey var olması lazımdır ki iyi olsun; iyiyse var demektir, bu anlamda. Öbür anlamda, kötülüğün yokluktan kaynaklanması biraz zor bir mevzudur, düşünce tarihinde her zaman böyle ele alınmıştır: bir şeyin eksikliği, bir şeyin olmaması kötüye yol açar. Bu söz, kötülüğü eksiklik olarak ifade eder. Mesela bir katil bir kötülük yapar; oradaki kötülüğün nedeni, şefkatin, merhametin, empatinin ve muhatabıyla kendisinin bir olduğunun idrakinin eksikliğidir. Dolayısıyla bunların hepsi bir şeyin eksikliği ya da yokluğundan kaynaklanır. Yani kötülük bu anlamda bir şeyin eksikliği ya da yokluğudur. Allah, mutlak anlamda iyiliktir, değil mi, iyidir, mutlak bir iyidir. Allah'ın olduğu yerde iyilik olur; onun olmadığı yer, zaten kötü. Yani "olmasın" diye bir şey yok — vehim anlamında, kişinin kendi bilinci noktainazarında. Hakiki anlamda değil, kişinin kendi bilinci açısından. Aslında Allah'ın olmadığı bütün ortamlar kötü doğacak şeylerdir; yokluk denilen şey budur. Biz bu dünyada fenomenler olduğumuz için birtakım eksiklikler ve kötülükler bizden beklenir; bu ârızîdir, aslî değildir. Kötülüğün olduğu âlem, aslî âlem değildir, o vehmi bir âlemdir. Ama şimdi bu bahis biraz — işte "âlem rüyadır" denilmesinin sebebi budur. Mutlak tezahür eder, tecelli eder; her tecelli bir indirgenmedir. Fakat o tecelli, hakikatte mutlak hakikat değildir — "tecelli" denildiği andan itibaren devreye izafiyet girer, mutlaklık kalmaz. Dolayısıyla bir şey mutlak değilse hak da değildir; o tecelli noktasında öyledir. Fakat rüya, Hak sayesinde gerçekleşir — tıpkı gölge örneği gibi: gölge senin sayende olur, ama gölge bir varlık değildir. Gölge senin varlığınla kaimdir; sen olmasan bedenin gölgesi oluşmaz. Dikkat edin, gölge de ışığın azlığından meydana geliyor, değil mi — yine bir eksiklik, yine nispi bir yokluk var. Bazı insanların gölgesi olmadığı da söylenir — doğru; bazı evliyaullah öyledir, onların cismaniyetleri saf nur hâline geldiği için, hiçbir kesafet barındırmadığı için gölgeleri yoktur. İnsanın idrakinin çok zorlu bir yanı var, ama onun mertebesi de çok ayrı herhalde.
Cehennemde de yokluk temeldir — evet. Cehennem de o anlamda bir yokluk hâlidir. İlginç bir cümle vardır: "Cehennem varlık âlemini adem karanlığından temizler" diyor. Aslında cehennemin temizlediği şey, hakikatte yok olan fakat bizim vehmimizde veya sübjektif algımızda var olan şeylerdir; onlar yanıyor yani. Bunu bir daha düşünelim: Allah var; aslında yok orada bir şey, ama sana göre var — işte onları temizliyor.
Bugünkü dersi iyi düşünüp bunun üzerinde çalışmak lazım. Bakın, biz bazen bunları çokça konuşuruz, sohbet ederiz; ben belki bu bahsi yirmi defa okumuşumdur, her okuduğumda başka bir şey görüyorum. Fakat bunun üzerinde çalışmazsam, bu anlayışla hayatım arasında bir ilişki kurmazsam, buradan çıktığımda yine "kimse benim kıymetimi bilmiyor" dersem, o zaman bir anlamı yok yani. Bunu okuduk diye "bundan sonra hiç bu hataya düşmem" demiyoruz; öyle dediğimizde, ya da öyle dediğimizi fark ettiğimizde, "yine hata ettim, yanlış bir şey" dememiz lazım. Yoksa yine diyebiliriz, diyebileceğiz; yine diyeceğiz belki, ama diyeceğiz ki "bu doğru değil, yine nefsimin şeyine uydum."
Riyakârlığı Ayırt Etmek ve Kapanış
Sarp Bey, az önce bahsettiğim o rüya noktasını hatırlıyor musun — insan bunu derken, farkında olduğunda, "rüyakâr" olduğunu düşünme durumu var mı? Mesela şimdi siz bunu söylerken, sonra tartışıyoruz, ya da bir sıkıntı yaşıyoruz, olumsuzluk yaşıyoruz, ama bunun farkında olduğun anda riyakâr hissediyorsun kendini — çünkü bilmek... Riyakâr değil, orada yine "yanıldık" diyeceğiz. Yani "bak, gene o doğru anlayışı, hakikatin bize ifade ettiği anlayışı gene unuttum" diyeceğiz. — "Unutmuyoruz ama, o anda unutuyoruz." — "Hayır, o anda unutuyoruz." — Yok, unutmadan; yani ben bunun hem bilincindeyim, o anda bu bilginin farkındalığı bende var, ama ben onu kenara koyuyorum; o bilgi o anda bende var yani. Gidip senin dediğin şekilde konuşursam o riyakârlık olur. Ama biz bunu çok defa hayatta unutacağız ve çok defa hatırlamaya ihtiyacımız olacak. O riyakârlık değil. Mesela diyeyim ki ben benliğimle yine konuştum, dedim ki "kimse benim kıymetimi bilmiyor," sonra bunu hatırladım — hâlâ devam ediyorsam riyakârım o zaman. Ama değişmeye çalışıyorsan... Diyelim ki yine nefsim beni alıp götürdü böyle, rüzgârını aldı, kaptırdım, gidiyorum, konuştum, "kimse beni takdir etmiyor, layık olduğum yerlere gelemedim" — o riyakârlık değil. Ama mesela biri bana hatırlattı ya da ben hatırladım bu konuştuğum şeyi, orada hemen "tövbe" diyeceğim, "yanlış konuştum, yine nefsimin rüzgârına kapıldım" diyeceğim. Aslında öyle desek daha farklı bir şey olur: nefsimizin rüzgârına çok defa kapılacağız, fakat fark ettiğimiz anda durmasını bileceğiz. Yoksa kendimizi o noktada riyakâr ya da münafık görmek yanlış bir şey, çünkü hakikaten çok unutuyoruz. Ama hatırladığımız an, orada durmayı bileceğiz.
İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - (Âl-i İmrân: 188) — "Kendilerine verilenle sevinenler ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi sevenler" ayeti, sohbetin ana ekseni olarak doğrudan alıntılanıp uzun uzun tefsir ediliyor. - (A'râf: 40) — "Deve iğne deliğinden geçmedikçe..." meseli, benliğine ve "sahip olduklarına" güvenen kişinin Allah'ın kapısına/melekûta girmesinin zorluğuna dair anılıyor. - (Neml: 19) — "Bana ve anama babama verdiğin nimete şükretmemi ve salih kullarından olmamı..." duası kısaca paylaşılıyor. (Not: Metinde sure adı anlatıcı tarafından söylenmiyor; içerik eşleşmesine göre editör tarafından belirlenmiştir, Ahkâf 46:15 ile de yakın benzerlik taşıdığı için kesinlik iddia edilmemektedir.) --- ---
Tüm Ayet İndeksi →İlgili Sohbetler
Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik
Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.
Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci
Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.
Kendinle İlgili Hayal Kurma ve Takva
Sohbette, insanın "kendinle ilgili hayallerim var" demesinin bile sahte benliğin en parlak tuzağı olduğu; çünkü Allah'ın insanı zaten sonsuz ilmiyle "hayal edip gerçekleştirdiği" anlatılıyor. Kış güneşi ve ekvator-kutup güneşi metaforlarıyla, Allah'ın sevgisinin ve insanın değerinin hiç değişmediği, sadece hissiyatın (sahte benliğin oluşturduğu "soğuk hava dalgasının") bunu algılamayı zorlaştırdığı vurgulanıyor. Sonuç olarak takvanın kendini bilme ve koruma bilinci olduğu, değersizlik hissinin kaynağının karşıdaki kişi değil kendi sahte benliğimiz olduğu ve kendini aramanın bile gereksiz olduğu, çünkü sahte benlikler tasfiye oldukça gerçek kendiliğin zaten ortaya çıkacağı anlatılıyor.