Nefisle Mücadele ve Kendini Savunmamak

Kısa Özet

Sohbette İsmail Bey, bir katılımcının babasıyla yaşadığı zorlu bir bakım deneyiminden yola çıkarak olayları öfkeyle değil objektif analizle değerlendirmenin önemini anlatıyor; nefsin insanın hakiki kimliği olmadığını, kendimizi ve başkalarını "nefsin/egonun mikrobuna yenilmiş" biri olarak görmemiz, kendimizi savunma refleksinden kurtulmamız gerektiğini örneklerle (doktor-mikrop, Habil-Kâbil, Peygamberimizin münafıklara ve düşmanlarına tavrı) işliyor. Sohbetin ikinci bölümünde ise toplumsal olaylar karşısında bireysel ile toplu mücadelenin dengesi, küçük cihat-büyük cihat kavramı, ardından hakikatin farklı tezahürleri (meşrepler), vahdet-i vücut ve İbn Arabi'nin Füsusül Hikem'inin ancak belirli bir bilinç olgunluğuna erişmiş kişilerce doğru anlaşılabileceği konuları tartışılıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Nefis sen değilsin; onunla özdeşleşmeden onu fark etmek ve onunla özdeşleşmemek esastır.
  • Gerçek dönüşüm, olayın tam da yaşandığı anda —darbenin ilk geldiği anda— mümkündür; sakin ortamda değil.
  • Bir insanı "kötüsün" diyerek etiketlemek onu kendi nefsine teslim etmektir; Peygamberimiz münafıklara bile bunu yapmamıştır.
  • Kendini savunma ihtiyacı duymadan durumu izah edebilmek asıl olgunluktur; savunursan nefsin tuzağına düşersin.
  • Metafizik bilgiyi (Füsusül Hikem, vahdet-i vücut) doğru bilinç seviyesine erişmeden "anladım" zannetmek büyük bir yanılgıdır.

Objektif Analiz: Olguyu Doğru Tespit Etmek

Allah beni bir daha öyle bir durumla karşılaştırmasın. Hep aynı örneği veriyorum ama benim babam konuşamıyor, hiçbir şey yapamıyor. Ben onu değiştirirken arkasında morluklar gördüm ve bana "kendi çarpmış" diye söylenmiş. Şimdi tamam, bir takım şeylere sizi ikna ediyorlar ama bu kadar açık bir şekilde bir insan üzerinden doğru söylenmemesi... Ben o gece hakikaten uyumak bir yana, yatıyorum, kalkıyorum, çok tuhaf şeyler düşünüyorum, öyle uğraşıyorum. Oradan çıkmak istedim ama sabaha kadar nasıl yaşadım bilmiyorum. Tamam, kendinizle ilgili yapılan şeylerde mümkün olduğunca sabretmeye, kabullenmeye çalışıyorsunuz ama bu bir imtihan; bir başkasıyla ilgili, o durumdaki bir başkasıyla ilgili olduğunda insan olayı gerçekten objektif bir şekilde analiz edemiyor. İşte hocam, başka bir ruh hâline büründüm, hiçbir şey yapamıyorum.

*İsmail Bey:* İşte bakın, burada doğru analiz şudur: Olgu nedir, önce onu doğru ve objektif bir şekilde tespit etmek gerekir. Daha sonra ne yapacağını yine bunun ardından tespit edersin. Tabii burada olguyu tespit ederken gerçekten objektif ve nesnel bir şekilde tespit edebilmek gerekir; daha sonra da "ne yapabilirim" sorusuna geçilir. Ama öbür türlü, mesela "bu böyle olmamalıydı, niye böyle yaptı" gibi bir şey söylemek bir analiz değildir. "Bir insan nasıl böyle yapar, bir insan nasıl bu kadar acımasız olabilir" demek boş bir şeydir.

*Hocam, ona nefsinin idrakine nasıl varıyorsunuz?* Biliyorsunuz ama bir türlü... İşte ben diyorum ki nefsimin o hâlini kendim seyrettim, yani onu biliyorum, sizin söylediklerinizi de biliyorum. Ama demek ki onu idrak edememişim. Elimle gördüğüm böyle bir şey var mı kendimden?

İşte aslında bu tür durumlar, bizim konuştuğumuz şeyleri hayata geçirmek için bir veridir, bir durumdur, bir laboratuvar gibidir. Burada bazen konuşuruz, birçok şey konuşuruz; fakat asıl çalışma hayatın içindedir. Bilinç gerçek anlamda o noktada dönüşür. O yüzden hayatta yaşadığımız olayları, tam da o anda değerlendirmeliyiz. Peygamberimizin dediği şey şudur: "Sabır, darbenin ilk geldiği andadır." Yani doğru, hakikatli yerde durabilmeyi, doğru noktada direnebilmeyi o darbenin ilk geldiği anda başarabilirsin; gerçek anlamda sabır budur. Yoksa nefsin reaksiyonlarını hissettiğin anda kendini ona teslim edip nefsin istikametinde davrandığında, orada meseleyi o an kaybetmiş olursun. Ancak daha sonra "nefis beni nasıl alt etti, bir bakayım" diye sorabilirsin; bunu ancak müzakere edersin. Gerçek anlamda o dönüşüm en çok olayın anında vuku bulur.

Mesela bir ego düşünelim; en sağlıksız hâllerinden biri, arzu etmediği bir durum karşısında kontrolcülüktür. Bir şeyi arzu ettiği istikamete çevirmek için kontrol eder, baskı uygular, tahakküm eder. Ben bunu biliyorum diyelim; bunu nasıl aşacağım? Düşünce düzeyinde bunu yapmamak gerektiğini, hayatın benim arzu ve iradem istikametinde gerçekleşmediğini tefekkür ederiz, konuşuruz, okuruz, dinleriz. Fakat ben bir olay yaşadığımda ve gerçekten orada en güçlü şekilde kontrol etme dürtüsünü yaşadığımda, işte ben orada çalışacağım. Orada, eğer nefse yenilmezsem, orası beni gerçek anlamda dönüştüren bir yer olmuş olur. Yoksa rahat bir durumdayken, üzerime baskı uygulayan bir olay vuku bulmamışken dönüşüm anlamında çok fazla çalışamayız.

*Peki hocam, bu konuda kimseye bir şey söylemiyorsunuz ama kendinizi böyle görüyorsunuz; bu da o nefse yenilmek mi?*

Kendinizi görüyorsunuz — o kendinizi görmeniz bir yenilgi değildir. Bir de onu onaylamamak var; evet, o sizde olan bir şey. Bir nevi neye benziyor, biliyor musunuz? Vücudunuza bir mikrop nasıl girer, birçok organı etkiler, görürsünüz. Bir doktor böyle bir hasta geldiğinde bakar: bir doğal, biyolojik yapı var, bir de o biyolojik yapıya saldıran mikroplar var, değil mi? Onları ayırır ve ona göre bir tedavi uygular. Mesela kanser hücresine yönelik bir terapi yapılır; onları öldürmeye çalışır, diğer sağlıklı hücreleri değil.

Burada da insanın en baştaki idraki şu olmalı: nefis sen değilsin. Nefsin o duyguları, o düşünceleri, o arzuları sen değilsin. Bunu gör, bunu fark et ve onunla özdeşleşme; sen o olmadığını bil. Ama sürekli üzerine hücum ediyor — bu bir süreçtir. Sen her hücumunda sakin bir şekilde doğru bilginin istikametinde ona karşılık ver; o gitgide zayıflayacaktır. Yoksa öyle birden hemen olmuyor. İşte zaten o sürecin içindeki tecrübemiz çok önemlidir. Bir cerrah teorik olarak öğrenir: böyle kesilir, böyle biçilir, şurayı kesince bu damarı görürsün, şöyle kas yapıları var. Ama bir de ameliyata girer, orada keser, damarları görür, kasları görür; nereden böbreğe ulaşacağını tecrübe eder, kanama olduğunda nasıl durdurulacağını tecrübe eder. Ve orada ilahi inayetle kişi inşallah muvaffak olur; muvaffak olduğunda şükreder, muvaffak olamayıp nefsine boyun eğerek yanlış davrandığında ya da yanlış düşünceyi tasdik ettiğinde daha sonra bundan tevbe eder. Ama hiçbir zaman onu meşru görmez; meşru gördüğü an orada yenilmiş demektir.

O yüzden peygamberimiz der ki: kişi günah işler, tevbe eder, gene işler, tevbe eder; tevbe ettiği müddetçe Allah onu affeder. Burada muvaffakiyetsizliklerimizin sayısı önemli değildir. Kişi defalarca muvaffakiyetsizlik yaşayabilir, nefsine mağlup olabilir; fakat her nefsine mağlup oluşunda kendine dönüp "yine yenildim, yine yanlış yaptım, ama pişmanım, bunu onaylamıyorum, bu doğru bir tavır değil" demesi yol alma sürecindeki temel prensiptir. Ama egonun bize dayattığı şey nedir? "Yaptıysam yaptım" der. Ya da "ben böyle yapıyorum, başkaları neler neler yapıyor" diyerek bunu meşrulaştırır. Ya da "tamam ben bunu yaptım ama o da bunu yaptı" diyerek kendi hatasına bir başkasının hatasıyla meşruiyet kazandırır.

Eleştiri Karşısında Kendini Savunmamak

Geçen okumuştum, peygamberimiz diyor ki: "Eğer bir kimse sendeki bir kusurla seni ayıplarsa, sen ondaki bir kusurla onu ayıplama." Diyelim ki sende üç kusur var, biri sana kusurlarını sayıyor; oysa o kusur sayanın kendisinde yüz kusur var. Sen ona "sen beni bu kadar iyi görüyorsun da kendini niye görmüyorsun" demezsin. O sana sorarsa, "bende bir kusur var mı" diye sorarsa o zaman söyleyebilirsin. Ama biri sana bir eleştiri getirdiğinde, "senin kusurun var, böyle yanlışların var" dediğinde, sen kendine bakmalısın; "senin hiçbir kusurun yok mu, tertemiz misin" demeye gerek yok. Bu yanlış bir şeydir, diyor peygamber. Niye yanlış? Çünkü şu oluyor: sen bunu dediğinde aslında uğraşman gereken şeyle değil, nefsinin sana gösterdiği şeyle uğraşıyorsun. Nefis diyor ki "rahatsız oldun bundan, sen de ona saldır" ve böylece kendini gizlemiş oluyor. Hâlbuki bir hatam varsa ben onunla ilgilenirim; bunu kimin söylediğine önem vermem.

Dolayısıyla bizim en önemli dikkat edeceğimiz şey, nefsin kusurlarını az çok görürüz ya da birileri bize bazen gösterir; mesele orada bunu meşrulaştıran ego mekanizmasını fark etmek, orada durabilmektir. Sana "saldır" diyen, "kendini savun" diyen nefse dönüp "ben niye kendimi savunayım, daha doğrusu ben seni niye savunayım" demek gerekir. Orada da o özdeşlikten ayrılmak lazım. Bu, şuna benzer: yaramaz bir çocuk suç işliyor, babasına sığınıyor, "birileri beni kovalıyor, baba beni savun" diyor. "Oğlum, seni niye savunayım" demesi doğrudur o babanın. "Kendini düzeltmek istiyorsan sana yardım edebilirim ama seni savunmayacağım, senin adına gidip başkalarına hiç saldırmayacağım" dememiz gerekir. Ama nefis hem yaramaz bir çocuk hem de öyle bir manipüle eder ki hemen "beni savun" der, hatta "benim için saldırıya geç" der; "yaralandım" der. Hangi yolda yaralandın, niye böyle bir algının içindesin, hiç sormaz. Çocuklar da öyle olur bazen: "Baba, beni bu dövdü" der; anne baba hışımla okula gider, "benim çocuğumu dövmüşler" der, niye dövmüş hiç sormaz. Manipülatif bir çocuk, akıllı olmayan bir ebeveyn karşısında böyle davranır. Akıllı bir ebeveyn ise "sen ne yaptın, doğru mu yaptın" diye sorar. Diyelim ki öğretmen de yanlış yapmış olsun, bağırmış ya da dövmüş olsun; onu bir kenara koyalım, ayrı bir konu — ama "sen ne yaptın, bir de buna bakalım" demek gerekir. Yoksa çocuk sürekli hata yapar, suç işler ve sürekli kendini savunması için anne babasına sığınır. Nefsin böyle bir tarzı vardır. Hatta Bediüzzaman'ın deyimiyle nefis, insanı bir avukat gibi savunur — kim ne yaparsa yapsın onu savunup beraat ettirmeye çalışan bazı avukatlar vardır ya, öyle. Tabii karşı taraf seni tahrik etmiş olabilir, hafifletici sebepler olabilir, ama "nihayette yanlış yapmışsın, sana ben masum diyemem" demek gerekir. Savunursak, biz aslında kendimize yazık etmiş oluruz. Bu tıpkı şuna benzer: ben eğer vücudumdaki bir kanser hücresini savunursam, onu tedavi etmezsem, o vücudumu en sonunda yer, bitirir; bundan başka bir sonucu yoktur.

Nefis Bir Ejderha Gibidir: Kendini Savunmayı Bırakmak

Nefis işte o anlamda bir ejderha gibidir; kişiyi yutar. Uzak Doğu geleneğinde de metafor temelde budur: o bir canavardır, kişiyi yer ve yutar. Balığın karnındaki Yunus kıssası da benzer bir metafordur — balık Yunus'u yutar. Hâlbuki mesele oradan çıkmaktır; bu da kendini savunmayarak mümkün olur. Hatta ilginçtir, bir mürşidin talebesine bir tavsiyesi var: "Biri benim hakkımda çok kötü konuşursa beni savunma" diyor. Aslında orada öğretmek istediği şey bununla ilişkilidir; "beni savunma" diyor, çünkü bazen ego kendini savunmaz ama başkası üzerinden o savunma refleksini canlı tutabilir. Adam "ben öyle yapamam" demiş. "Öyle yapamazsan sen de adam olamazsın" demiş mürşid. Yani bazen kişi başkasını savunmak üzerinden o egoyu tatmin eder. Mesele burada o savunma refleksinden kurtulmaktır; çünkü sen nefsini savununca kendini kaybediyorsun. Temel şey budur. "Ben kendimi savundum" demek yanlış bir şeydir; kendinin savunulma ihtiyacı yoktur. "Ben nefsimi savundum ve yanlış yaptım" demelisin. Ama "kendimi savundum" dediğinde nefsin manipülasyonuna, tuzağına düşmüş oluyorsun. Bu, adam yaralayan ya da öldüren birini bir avukatın savunması gibidir; hakkaniyet çerçevesinde hafifletici sebepler olduğunu söyleyebilir ama "kardeşim, niye kendini masum biri gibi savunuyorsun" diyerek savunursan, sen içeri girersin, sen kaybedersin.

O yüzden daha önce bahsettiğimiz Habil-Kâbil kıssasında, o hakikate daha yakın olduğu için, Kâbil Habil'e "ben seni öldüreceğim" diyor. Habil diyor ki: "Sen beni öldürmeye kalksan da ben elimi kaldıracak değilim; ben savunmaya geçmemi gerektirecek bir şey yok, ben bir şey kaybetmeyeceğim, sen beni öldürdüğünde senin öldüreceğin şey benim geçici tabiatım." Tabii onu da savunuruz, o ayrı bir konu; ama "aman kendimi savunayım" demenin gereği yok, çünkü sen beni öldürmek istemekle aslında seni neredeyse öldürecek bir nefsin tuzağındasın; önce bunu görüp sana şefkat duymam lazım — sen öyle bir katilin elindesin ki, seni ötekileştiriyor ve "bunu yok et" diyor. Ne kadar azgın bir canavarın elindesin, önce ben bunu göreceğim, sonra bakacağım "benim neyimi yok edebilirsin, neyi benden alabilirsin" — çok asli bir şey değil, geçici bir şey; asli özüme senin bir zararın dokunmaz.

Öyleyse kendimizi savunsak dahi bazı durumlarda hakkaniyetli olmak, fakat savunma ihtiyacı duymadan sadece durumu izah etmek gerekir. Nefsin savunulabilecek en kabul edilebilir hâli ancak şu olabilir: "Bak kardeşim, benim kibirli bir nefsim var, senin şu hareketin benim o kibirli nefsime dokundu, çok reaksiyon gösterdi, nefis kusura bakma" — ancak böyle bir savunma yapman caizdir. Yoksa "sen nasıl böyle kibirli oluyorsun, sen kimsin ki" deyip o kibirden rahatsız olan egomuzu savunup muhatabımıza ateş püskürmemiz çok yanlış bir şeydir. Hatta demeliyim ki "sen de aslında belki onu kötü bir maksatla yapmadın, ama o hareketin benim nefsime dokundu, yoksa bana değil." İşte o zaman hem muhatabımın nefsini görüp onu o nefsinden ayrı tutmuş oluruz, hem de "aslında sen öyle biri değilsin" diyerek onu düşmanın eline teslim etmemiş oluruz.

Başkasının Nefsine Teslim Etmemek

Peygamberimizin bir sözü var: "Müslüman Müslümanı düşmanına teslim etmez." Bu, zahiri olarak bildiğimiz şeydir; bir Müslüman bir diğer Müslümanı gidip düşmana teslim etmez. Bir de şu var: Müslüman, muhatabı olan Müslümanı onun düşmanı olan nefsine teslim etmez. Bir kişiyi nasıl nefsine teslim edersin? "Sen kötüsün, sen berbat birisin" diyerek. Ne yapmış olursun? Onun zaten nefsiyle olan özdeşleşmesini bir kat daha takviye etmiş olursun. O kişi ne diyecek o zaman? "Kötüysem kötüyüm, ben de böyleyim" diyecek, değil mi? Böylece onu düşmanı olan nefsinin eline teslim etmiş olursun. Ya da onu o nefisten ibaret görerek onun kendi özüne olan algısının kapısını kapatmış olursun. Hâlbuki sen "aslında sen böyle değilsin, senin ilahi bir özün var, ama zaman zaman hata ediyorsun, zaman zaman benliğine yenik düşüyorsun" diyeceksin. O zaman kişi kendinde ayrı iki düzeyi görmüş olacak.

O yüzden mesela bazı evliyalar hapse girdiğinde, hapishanedeki katili katil olarak görmezmiş; evet o adam öldürmüştür ama onu sadece o olarak görmez, o durumu onun geçici bir hâli olarak görür. Diyelim ki tsunami olmuş, bir şehri batırmış — o Pasifik Okyanusu değil mi? Pasifik Okyanusu hep tsunami değil ki, içinde ne zenginlikler var; ama bir ara böyle bir tsunami olmuş.

*İsmail Bey, ben bazen şey yapıyorum:* birisine çok sarsıcı, öfkeyle her şeyi söylediğim oluyor. Karşı taraf bazen bundan bir şey anlıyor gibi de oluyor; o anda biraz aklı başına geliyor sanki. Bilmiyorum, bu da aklımdan geçiyor bazen.

Ben öyle çatışarak aklı başına gelmiş çok kimse görmedim, açıkçası. Bakın, bunu şuna benzeteyim: bir doktor birini görür, "kardeşim sen çok hastasın" der. Bu ne anlama gelir? Teşhis etmiştir; ama "sen normal bir biyolojin var, hasta olmuşsun" demektir — "seni karantinaya alıp dışlamak lazım" demek değildir. Sen aslında normal, dengeli, insaniyeti taşıyan bir varlıksın ama şu anda nefsin mikropları tarafından alt edilmişsin. Belli bir samimiyet ya da pozitif bir zemin olduğunda muhatabımıza eleştiri yapabiliriz; ama birincisi, ben rahatsız olarak bunu yapmamalıyım; ikincisi, onu kötülükle damgalamamalıyım. Bir insan bazen bunu fark etmeden, bir noktada iyiyse o durumda belki ondan istifade edebilir — bu imkânsız değil, mümkün. Biri seni öyle eleştirir, öyle üzerine gelir ki orada uyanabilirsin; ama bu çok nadir vuku bulan bir şeydir ve biz bunun üzerinden hareket edemeyiz, herkese de işe yaramayabilir. Bunu yapacağın kişiyi de iyi tanımak lazım. Bazen bir insan çok ağır bir eleştiriden dolayı aklı başına gelebilir, kendine çeki düzen verebilir; bu olmayacak bir şey değildir ama biz bunu bir usul olarak göremeyiz.

Ben müşahede ediyorum: çok açılmamış insanlarda, siz onlara yapmanız gerekeni yaptıkça, bir süre sonra sanıyorlar ki bu sizin göreviniz, siz bununla mükellefsiniz ve bir bakıyorsunuz o sizin üstünüze çıkmış. Ben bunu idareciliğimde anladım; eleman çalıştıramamışım, bunu anladım, sekiz senedir başıma geliyor. Bir süre sonra sürekli emir alıyorum, onları yapmak durumunda kalıyorum. Onun dışında bir sınır koymak gerekiyor. Kübra'nın dediği de biraz duygusal, çok açılmamış insanlar için ya da doğruyu eğriden ayıramayan öğrenciler için geçerli bir şey; nasihat verir gibi değil ama mesafelenerek öğrenmeye başlıyorsun, çünkü ciddi canın yanıyor.

Burada dediğimiz şey, çok mülayim davranıp herkese hep olumlu nasihatte bulunma pozisyonu değildir. Bazen birisi tamamen nefsin negatif düzleminde iyice kemikleşmiştir; ona "sen aslında iyisin" gibi bir nasihat, bir canavara elimizdekini verip teşekkür beklemek gibi olur, daha da azdırır. Bazen insan sert de davranabilir, keskin bir sınır da koyabilir. Fakat en temel şey şudur: ben içimde ona şefkat duyuyor olmalıyım. O, bilse de bilmese de tamamıyla kötü biri değildir, ilahi özü taşımaktadır. Yani "ben onu sildim" diyorsa bir insan, bu doğru noktada değil demektir. Bazen bir çocuk, "beni oyuna almazsanız döverim" der; "oğlum böyle bir şey doğru değil, dövmesen" dersiniz, yine de yapar, okuldan atılabilir. Ama "keşke bu dünyada bu çocuk yaşamasa" diyebileceğiniz ya da "inşallah bir daha muhatap olmam" diyeceğiniz an yanlıştır. O süreç açısından bir ceza da verebilirsiniz ama cezalandırdığınız onun nefsidir, onun öz kendiliği değildir.

Mesela birisi çocukken haylaz, kavgacı olur; sonra hayat ona bir şey anlatır, yanlışını görür ve düzelir. Ama muhataplar onu hâlâ o eski hâliyle kodlar: "Sen o değil misin, okuldayken herkesi döven, psikopat değil misin" derler. Hâlbuki o adam belki o psikopatlığı bırakmış, o ego belki nötralize olmuş ya da zayıflamış; ama sen hâlâ onu orada kodluyorsun. Bu yanlış bir şeydir. Ama eğer hâlâ o hâline devam ediyorsa, kalkıp "canım, sen aslında cani değilsin" deyip bir koyun teslim eder gibi ona güvenmek de aptallık olur. Bilmek gerekir ki kurt, saldırgan bir kurtluğu taşımakla birlikte koruyucu bir kurt da olabilir; bir çoban kurdu da olabilir. O zaman ona koyunu teslim ederim. Yani karşılıkta sert de davranabilirsin, öyle ilişkide bulunabilirsin; ama önemli olan, kendi içimizde nasıl bir niyet taşıdığımız ve o sertliği çok ölçülü ve dengeli kullanmak zorunda olduğumuzdur. Gerektiği zamana kadar onu göstermemek icap eder. Buradaki mesele, kendimizi savunmak ya da korumaktan ziyade, ağırlıklı olarak onun nefsinin önüne set koymayı öncelemektir. Ben onun nefsinin önüne set koyuyorum, onun özünün önüne değil. Seni reddetmiyorum, seni dışlamıyorum, seni yok etmek istemiyorum; fakat sen şu an yanlış bir kulvarda gidiyorsun, o yüzden sendeki ama aslında sen olmayan o benliğine karşı engel koyuyorum. Bir gün bunun farkına vardığında, zaten doğru bir noktada, insaniyet çerçevesi içinde var olacağız; bütünüz çünkü, özümüz itibarıyla bütünüz. Bunu anlamak esastır.

Peygamberimizin Adalet ve Rahmet Dengesi

Netice itibarıyla bizim için örnek düzeyinde peygamberimiz hem savaşmamış hem savaşmıştır. Bizim burada bahsettiğimiz şey basit bir Hristiyan barışçılığı ya da Uzak Doğu'daki sevgi çiçekçiliği değildir. Gerektiğinde peygamber savaşmış, ama "gelin bir savaşalım, nasıl olsa bende de savaşma şeyi var" diye değil. Peygamber savaşırken bile Ebu Cehil'e, Ebu Leheb'e üzülmüştür. Biz zannediyor muyuz ki "tamam, öldürdüm, mahvettim, hadlerini bildirdim" diye düşünmüştür? Böyle bir şey yok.

Medine'ye geldiğinde, Medine'nin reisi olabilecek şekilde kendini gören biri vardı (İbn Übey). Peygamber gelince Medine'nin dokusu, sosyal yapısı değişiyor ve peygamber orada daha öncelikli bir konum alıyor; bu adam çok rahatsız oluyor, münafık oluyor — ama oğlu çok iyi bir Müslüman. Bir savaşa gidiliyor, bir problem oluyor, Müslümanlar zarar görüyor; "Muhammed'in yüzünden zarar gördük" diyorlar, "Medine'nin yapısını bozdular" diyorlar. Oğlu bunu görünce peygamberimize defalarca gelip "babamı öldürmeme izin verir misin, ya Resulallah" demiş. Peygamber "hayır" demiş.

Bu münafıkların başı olarak bilinen adam bir gün peygamberimize geliyor, "senden bir ricam var" diyor. "Buyur" diyor peygamber. Ne kadar ilginç: peygamber onun münafıklığını biliyor, ama hiç hissettirmiyor. Ne kadar ince, ne kadar zor bir şey bu — birisi bizim arkamızdan iki tane küçük oyun çevirse biz yüzüne bile bakamayız. Bir düşünün, peygamberin ne kadar ilginç bir hâli var ki adam ondan bir şey rica edebiliyor. Ricası şuymuş: "Ya Resul, ben ölünce üzerime cübbeni örter misin?" Peygamber "tabii ki" diyor. Peygamber o münafıklığa karşı İslam toplumunu koruyor, ama ona son noktaya kadar "sende bir münafıklık damarı var ama bu senin aslında nefsinin bir aldatmacası, senin içinde o imanı, hakikati idrak edebilecek bir fıtrat da var" der gibi davranıyor; "sen münafıksın" demiyor. Ama adam münafıklık yapıyor, peygamber bunu da biliyor; yine de ona karşı İslam toplumunu korurken onu münafık nefsinin eline teslim etmiyor.

Peygamber "tamam" diyor. Öldüğünde de peygamberimiz onun üzerine cübbesini örtüyor. Bakın burada da ilginç bir şey var: düzelsin diye yapmıyor bunu, çünkü adam zaten ölmüş; "ne diye cübbemi üzerine örteyim" demiyor, örtüyor. Tam cenaze namazını kılacağı sırada ayet iniyor: "O münafık olanın kabrinin başında namaz kılmak doğru değildir; sen onun için ve onlar için yetmiş defa istiğfar etsen de Allah onları affedecek değildir." Peygamber "o zaman yetmişten fazla istiğfar edelim" diyor. Burada bir çelişki yok; peygamber orada rahmetin gereğini yapıyor, çünkü âleme rahmet olarak gelmiş. Allah da adalet ve mutlak hidayeti noktasında orada bir hukuk, bir adalet gözetiyor. O bir münafıktır ve yanlış yapmıştır, ayet bunu deklare ediyor. Ama öbür yanda peygamber bir rahmet olduğu için öyle davranıyor. Peygamberin rahmeti kendi şahsından gelmiyor — "biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik" — o rahmet Allah'ın rahmeti, Allah'ın merhameti. O rahmet şudur: "bak, sen münafıklık yaptığın, bunca sene o münafık nefsine mağlup olduğun için ne kadar yanlış bir şey yaptın, ne kadar kendine eziyet ettin" deyip ona şefkat ediyor. Çünkü o, münafık nefsinin mağduru olan bir fıtrattır. Ne kadar ince bir ayar, değil mi — sapla samanı birbirine karıştırmıyor, tam bir denge ve şuur içinde.

Dolayısıyla bizim idrak edeceğimiz nokta böyle bir şeydir. Ama ego düzeyinde olduğumuz zaman hemen "şu oldu, bu oldu" deyip dışlıyoruz, çatışıyoruz, saldırıyoruz. Hâlbuki evet bir yanlış var, fakat o yanlış kişinin nefsine yenilmesinden doğan bir yanlıştır; İsmail'in, Ahmet'in, Ayşe'nin yanlışı değil, Ayşe'nin nefsinin, İsmail'in nefsinin yanlışıdır. O nefsani perspektiften kurtulsa fıtri bir Ayşe, fıtri bir Ahmet, fıtri bir İsmail olacak. Dolayısıyla ben o fıtratın hürmetine pozitif olmalıyım, fakat o nefsinin farkında olmalıyım. Fakat o kişiyi o nefis olarak görmemeliyim.

Doktor-Mikrop Metaforu ve Kendimize Bakışımız

Nasıl bir doktor en ağır hastasını bir mikrop yuvası olarak mı görür? Hayır; mikroplar tarafından işgal edilmiş, hasta edilmiş biri olarak görür. Biz de birbirimizi nefsi tarafından alt edilmiş, hasta edilmiş biri olarak göreceğiz. Diyelim ki öyle bir enfeksiyon ki bulaşıcı, uzak dururuz değil mi? Ama biliriz ki o enfeksiyondan kurtulduğunda kucaklaşacağımız bir hastadır. Doktor "bunu atın" demez; "bunu tedavi edelim, o enfeksiyondan kurtaralım" der, onu toptan dışarı atmaz. İşte bizim de perspektifimiz bu olmalı; aynı zamanda kendimize bakışımız da böyle olmalı. Bizim nefsimiz ne kadar münafık olsa da, ne kadar iki yüzlü olsa da, bileceğiz ki Allah'ın rahmeti olan peygamber bize gene cübbesini örter, "gene bu benim ümmetimdir" der. Ama Allah da der ki: "sen nefis itibarıyla yanlış yapıyorsun" — o ayrı bir şeydir. Zaten bu olayı, o münafığın olayı çok güzel anlatıyor; ayetin gelmesi o ayrımı çok güzel veriyor. Dönüşmek çok önemli.

Kendimizi ne kadar olumsuz davranıyor olsak da, ne kadar yanlış yapıyor olsak da, kendimizi o nefisten ibaret görüp "işte böyle geldim böyle giderim" dememek gerekir. Asıl etiketlemeyi biz yapıyoruz; biz de kendimize yapıyoruz. Başkaları bizi etiketliyor diyoruz, doğrudur, ama aynı zamanda biz de kendimize etiketliyoruz. En kötü etiketleme, kendini nefsin olarak görmendir. Kendini ne nefsin olarak göreceksin ne de nefsinin yaptıklarından ibaret göreceksin. Bu, onu inkâr etmek anlamına gelmez, ama sen o nefis değilsin.

Sosyal Olaylarda Aynı Bilinci Uygulamak

*İsmail Bey, bunu sosyal olgulara nasıl uygulayacağız?* Mazlum durarak mı, hedef göstererek mi, yoksa görüp durarak mı? Bazen bu anlayışla hareket edince farklı noktalarda farklı bir potansiyeli çoğaltamıyor muyuz?

Evet, kesinlikle dediklerinizi anlıyorum, haklısınız. Bazen sana kast edilmiş bir farklılık varsa, böyle durumlarda insanın bir de böyle bir egosal fıtratı var; savunmak mı, sağ kalabilmek mi, doğru kalabilmek adına susmak mı, anlayış mı? Şimdi burada tabii ki bizim ağırlıklı olarak bu bilgiyi kullanmamız gereken alan bireysel ilişkiler alanıdır. Bunu vurguluyorum, çünkü "dünyada Türk toplumuna ya da Türkiye'deki insanlara düşman olanlar olabilir, bunlarla mücadele ederken ne yapmamız gerekir" sorusunu cevaplarken, biz kişisel ilişkilerimizde gerçekleştirmemiz gereken bir durumu kaybederiz.

Bunu şununla bağlayayım, belki daha iyi değerlendirilir: Peygamberimiz Bedir'den ya da Uhud'dan dönerken "küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz" demiş, bilirsiniz. Sahabe şaşırmış: nasıl olur da bundan daha büyük bir cihat olur, o kadar şehit verilmiş bir savaştan sonra? "Evet" diyor, "nefis ile cihattır." Yani bir zâhir var, bir bâtın var; bunu müzakere etmek de gerekir, bu da bir cihattır. Ama onu yaparken asıl ve temel olan cihat tehlikesi vardır. O yüzden, Bedir'de, Uhud'da düşmanla savaşacağına önce kendi içindeki o nefisle cihadı gerçekleştirmen daha makuldür diyebiliriz kendimize. Ama bu şu demek değil — alarm hâli de var, değil mi; hakikaten yaşanan bir gerçek var, ama sahte bir gerçek de dünyada var. Bu sahte ile gerçek karışık dünyada bazen kendini nefsani olarak temiz tutabilmen mümkün olabiliyor. Ama senin nefsen temiz kalmandan rahatsız olan, bunu kendine zararlı gören ve saldırgan davranan tipler ya da nefisler de var.

*Şimdi burada bazen ilaç, iğne, panzehir gerekmez mi?* Öyle elini kolunu bağlamıyor mu insanın bu durum?

Tam dediğin gibi, güzel vurguladın. Sen orada temiz kalmaya, insan olmaya, o insaniyetin çerçevesinde yaşamaya çalışıyorsun. Biri "ben senden rahatsızım" diyor — işte aslında peygamberin döneminde yaşanan da buydu, Mekkeliler "rahatsızım" diyordu. Bir de "seni yok etmeye çalışıyorum" diyor, "bu dünyada, bu yeryüzünde sana yaşam hakkı tanımıyorum" diyor. Zaten Mekkelilerin yaptığı buydu. Ne oldu? İlahi emirle savaş kararı çıktı; ilginçtir, ilahi emirle oluyor bu. Peygambere "gelin savaşalım" diye geliyorlar, "ben böyle bir emir almadım" diyor; ancak savaşmaya izin çıktığında ayetle savaşılıyor. Buradaki mesele şudur: bizim zahiri düzeyde, zahiri anlamdaki varlığımızı yok etmeye çalışan insanlar olabilir. Kalkıp burada polyannacılık yapmaya gerek yok; sen çok iyi olursun, birisi senin iyiliğinden de rahatsız olabilir, kendince menfaatine zarar geldiğini düşünür. Ebu Cehil, "kardeşim, Kâbe'nin koruması onlarda, su dağıtım işi onlarda, bir de peygamberlik bizde olursa biz ne yaparız" diyordu; adam kendi ego düzleminde rahatsız oluyordu. Peygamber ona bir şey yapmamış. Tabii ki belli bir dengeye sahip olduktan sonra sen o zahiri savaşı yapabilirsin. Niye en baştan beri savaşla ilgili ayet gelmemiş? Bunu tefekkür edersek: en başından beri Müslümanları öldürme, işkence etme vardı, ama dışla savaşman için içte belli bir noktaya gelmen lazım. O dışla savaşabilmenin meşruiyeti, içte belli bir dengeye sahip olmanı gerektirir. Yoksa hem dıştaki savaşı yaparken kendini kaybedersin hem de içteki savaşın asli oluşunu yitirirsin. O yüzden peygamber daha savaş sıcağı sıcağına, hemen dönerken uyarıyor. Niye uyarıyor? Şunu anlamak lazım: Müslümanlar orada öldürülebilirdi, bu büyük bir kayıp olmazdı — evet zahirde bir kayıp olurdu, önemlidir de o kayıp bir yerde, ama asıl kayıp senin nefsin tarafından yutulmandır. O yüzden peygamber hemen orada uyarıyor: "küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz."

Bunu ancak gerçek anlamda peygamberler ve veliler söyleyebilir, çünkü asıl mücadelenin nerede olduğunu bilirler. Bazı doğu geleneklerinde, mesela Dalai Lama'nın öğretisinde savaş yasaktır; çünkü "bizi öldürebilirler, biz yine el kaldırmayız, problem değil, oradaki zahiri kaybı tolere ederiz" denir. Ama İslam'ın getirdiği farklıdır, savaşa da izin vardır.

Sosyal İlişkilerde İnce Çizgiler ve Susma Meselesi

Bir de hocam, gerçekten sosyal düzlemde böyle kurduğunuz bir dostluk var; konuşurken bir bakıyorsunuz o ilişkiler parçalanmaya başlıyor. En çok sakındığınız şey, birdenbire o kişinin size karşı olmasıdır. Ben bunu, birine bir fotoğraf üzerinden atıfta bulunarak "çaresiz, zavallı" gibi bir laf etmiştim; o da bana "arkadaşım, bu sosyal düzlemdeki şeyler çok ince, sünnetullaha göre sen bunu yeni öğreniyorsun ve idrak düzeyindesin, sana bu yaşatılır" dedi. Hâlbuki ben bambaşka bir açıdan yaklaşmıştım; dediği çıktı hakikaten. Burada gerçekten çok ince çizgiler var. Birdenbire çok arkadaş gördüğünüz bir insanı karşınızda bulduğunuzda, işte orası çok hassas bir yerdir — o peygamberin ayırması burada da geçerlidir: münafığa karşı olan tavır. Ebu Cehil'in oğlu (İkrime) yirmi sene onunla mücadele etmiş; "iman ettim" deyince her şey bitmiş, hiç bir şey yapmamış. Onu ayırabilmek — görmüş ki yirmi sene nefsine mağlup olduğu için peygamberin bir numaralı azılı düşmanı olmuş, ama o nefsin tahakkümünden kurtulmuş, yanlış yaptığını fark etmiş. Mevzu bitti. Bakın, biz yirmi sene zahiri mücadele ettiğimiz bir insan yirmi sene sonra gelse, "kusura bakma, yanlış düşünmüşüm" dese, acaba biz "hoş geldin" diyebilir miyiz? Bunu diyebilirsen o dıştaki mücadeleyi yapmaya hakkın var.

*Öyle enteresan şeyler yaşanıyor şu son günlerde.* Hakikatini korumak adına susturulduğun ve sustuğun bir gerçeklik var. Mesela bir kesim konuşma özgürlüğünü kendi eline almış, "özgürlük" diyor, öttürüyor; ama sen oy verdiğin bir şeyi bile söylemekten eziyet duyuyorsun gibi. Bir taraf sanki pısırıklığa itilmiş; nefsini de fıtratını da güçlendiremiyor, alınmış, bitmiş, gayet laylaylom yaşanıyor her şey, oraya da gidilemiyor, öbür tarafa da gidilemiyor; bir sindirilmişlik, bir pısırıklık var. Bu da savunabilecek bir tutum gibi gelmiyor bana. Tabii ki hadi gidelim, varlığımızı savunalım demek istediğim ama bir pısırıklık, sürekli "tamam haklısınız, özür dileriz" demek de olmasın. Yani bir susma hâli var — çekinerek, korkarak bir susma. Bu ayette geçen "bazen susmak da şeytandandır" sözü ile karıştırılmasın; burada üzülerek, boyun eğerek susmak var.

Evet, orada da bir durum var. İşte ifade ederken ya da mücadele ederken çok doğru bir hâlde ve çok doğru bir üslupla mücadele etmek gerekir. Ben üslubumu muhatabımın üslubundan almamalıyım. Muhatap saldırgan olabilir, seni yok etmek isteyebilir, seni görmek dahi istemeyebilir; fakat ben bir tehlike hissetmemeliyim. Bunun ilk şartı budur. Bir savunma ya da saldırı yapacaksan, hatta bir korku ya da bir şey kaybedeceğin korkusuyla bunu yapmayacaksın — çünkü gerçekte böyle bir şey yok. Birisi Allah'a küfrettiğinde, dine küfrettiğinde Allah'a, peygambere, dine bir zarar gelmiyor. Ya da biri kalkıp camide bira içse, tozlu kirli ayaklarla gezse hiçbir şey olmuyor, olmuyor, hiç olmuyor. Ama bu, camiyi "yol geçer hanı" gibi görüp "ne olsa gider" demek değil; "kardeşim, bak burada bunu yapıyorsun, bu hiç yakışmayacak bir şey, yanlış bir şey" demek gerekir. Ama ben "camide bira içtiler diye dinim kayboluyor" diye hissediyorsam orada dengeli değilimdir; bir şey kaybetmiyorum.

Hani dedik ya, Kâbil'e Habil ne dedi? "Sen beni öldürmeye kalksan da ben elimi kaldıracak değilim" dedi. Bu bir pısırıklık gibi görünebilir ama pısırıklık değildir. Burada şu var: Habil, "sen böyle bir şey yapıyorsun ama beni yok edeceğini mi zannediyorsun, çok yanlış bir yerden bakıyorsun" diyor; kendini savunmak, sanki bir şey kaybedecekmiş gibi davranmak — böyle bir şeyim yok diyor. Ama yanlış yapıyorsun demek — bu ilginç bir şeydir. Burada derin bir eylem var; bu, kalkıp onu engellememek demek değildir. "Sen böyle bir şey yapacağım diyorsun, beni yok edeceksin zannediyorsun, ben de aptal aptal yok olduğumu zannedip sana karşı müdafaa yapacağım — böyle bir şey yok" diyor, "bırak bu hikâyeyi." Zaten bütün hikâye oradan doğuyor.

Dikkat edin, hiçbir dini kitabımızda kalkıp "Habil aptallık mı yapmış, akıllı bir şey mi yapmış" diye müzakere edilmez; çünkü müzakere edecek olsak bu kafayla "pısırık" deriz. Orada pısırıklık yok. "Kardeşim, sen ne yaparsan yap, camiyi işgal et, Kâbe'nin içine put koy, bir şey olmaz" — bakın peygamber putlarla dolu olan Kâbe'yi tavaf ediyor, temizleninceye kadar o Mekke döneminde. İlginç bir bilinç değil mi? Bunun ayrı tefsirleri var, insana da işaret eder: bir insanın içinde üç yüz altmış tane put olsa, üç yüz altmış derece zahiri düzey çember, bütün çevresi, dış yüzü nefsaniyetle dolu olsa, onun merkezinde hakikat vardır, Kâbe vardır.

Şimdi burada bir pasiflik gibi görünse de, "ben doğru olan şeyi savunurum ama karşıdaki şunu anlamalı: bu aslında bir şey kaybetmiyor, bir kaygısı, bir korkusu yok, ama bana yanlış yaptığımı fark ettirmek istiyor" demek lazım. "Sen namusuma sövsem, benim namusum gitmiyor ama yanlış bir şey yapıyorsun, ne gerek var küfretmeye" demek başka, bu polyannacılık değil.

*İsmail Bey, hakikaten öyle; dedikleriniz kesinlikle katılacak şeyler ama şey var:* insanlar fıtrat düzeyinde, hakiki fıtrat düzeyinde yaşamıyor, herkes ortalama ya da ortalamanın altında bir dünyada yaşıyor. Sizin söylediğiniz kesim o kadar az ki; şu an biz fıtratımızı temiz, sağlam tutalım derdinde değiliz — zaten her şey bozulmuş, değişmiş; var olan o bozulma hâlini de bozmamak adına öyle davranmak gerekiyor gibi. Mesela böyle konuşuyorsunuz, sizinle konuştum ya; gitmiş Singapur'daki edepsiz kızdan hâli geliyormuş falan gibi paranoyalar, adamsız safsız konuşmalar oluyor burada.

Nefis Bir Etiketleme Değil, Bir Yanılsamadır

Cehaletten kaynaklanır bu. İnsanlar cahil oldukları için zaman içinde dinden uzaklaşmışlar, "şudur budur" diye konuşur olmuşlar. Diyelim ben namaza giderim, biri der ki "yanlış anlama, sana söylemiyorum ama sen başkasın." Ben de savunma yapsam saçma olur. "Kardeşim, ben senden rahatsız değilim, sen öyle düşünebilirsin, öyle telakki edebilirsin; ama dersen müzakere ederiz, sen böyle düşünmen beni rahatsız etmiyor. Bende bir zarar, bir kaybedilmişlik, bir hoşnutsuzluk üretmiyor" — üretecek bir şey bulamıyorum. Sadece senin o yanlışının bir hata olduğunu, sorarsan söyleyebilirim ama konuşmak istemezsin. Çünkü adam bazen sadece düşüncesini deklare etmek için konuşuyor; sen de müzakere etmek için dinleyeceksin. Bir mahsuru yok; ama sorarsan anlatırım, anlatmak için bir derdim yok, illa anlatayım diye bir derdim yok. Çünkü anlatmakla ben bir şey kazanmayacağım, anlatmamakla da bir şey kaybetmeyeceğim; seni dinlemekle hiçbir şey kaybetmeyeceğim.

*Aslında hocam, isyan kuşağından gelenlerin, öyle bir gelenekten gelenlerin işi daha zor.* Onlar gelenekten öğrenmedikleri için sonradan kendileri düşe kalka öğrendikleri için, kendi kuşakları, aileleri tarafından bir süre sonra anlaşıldıktan sonra mesafe yiyorlar, arkadaşları tarafından o dogmalar yüzünden mesafelendiriliyorlar. Sizinle sorunları olmuyor, sizin de onlarla sorununuz olmuyor ama bir mesafe fark ediyorsunuz. İşin kötü tarafı, geleneğe de artık bir yerden sonra çok batamıyorlar; Almanya'ya giden birinin durumu gibi. Çok güzel bir şey anlatmaya çalışıyorsun, seni dinlemiyor bile, kapalı; tamamen örtmüş kendini. Bazen kendim nasıl bir şey yaşıyor acaba diye düşünüyorum, çünkü artık öyle köşeleşmiş ki benim anlatmak istediğim onlar değil.

O, "bilimsel düşünüyorum, pozitif düşünüyorum, doğruyu biliyorum, gerçeği biliyorum, sen akıl etmiyorsun" diyor. Ben de bir dönem felsefeye çok sarmıştım, oradaki mücadelemi anlatamam; felsefeden de uzaklaştım, çünkü o akla tapmaktır, takır takır — akıl bizim bineğimiz ama bir de felsefe var. Hakikaten orada fark ettim ki insanların kendi nefsine tapması başka bir şey; rahmet onlaradır.

Bazı insanları biliyorum, gençliğinden, orta yaşından böyle bir yere takılmış, öyle bir zihinsel algı içinde ki oradan dönebilmesi çok zor. Şimdi kalkıp ona ne kızacağım? O kişinin saplandığı algı bozukluğunu görüyorum. En fazla bana saldırırsa kendimi savunurum, o kadar. Yoksa ben onu tehdit olarak göremem ki. Kâfirin küfrü bir tehdit değildir iman için, mümin için; küfür bir şey yok edemez, iman yok olan bir şey değildir. Fakat o gafleti, o küfrü, o karanlığı, o farkındalık eksikliğini gördüğünüzde, kişinin ne kadar büyük bir yanılsamanın tuzağında olduğunu göreceksiniz. O yanılsama içinde size saldırırsa, işte Mekkelilerin yaptığı da budur; tabii kendini korursun, olay saldırı boyutuna geçtiğinde korursun. Burada anlamak gereken şey: benim kaybettiğim bir şey yok. Bu algıdan kurtulmak gerekiyor. Mesela bir insan beni açlıktan öldürüyorsa, beni aç bırakıyor, ben de ölüyorum ve ben öldüğümü düşünüp kendime üzülüyorsam, aptallık yapıyorum demektir. Ama ekmek için mücadele etmeyecek miyim? Tabii ki edebilirim, ama bu Allah'ın bana verdiği bedenin selameti gereği olsun; yoksa "açlıktan öldürüldüm, kim öldü kardeşim, ölen kim" — Kur'an demiyor mu, "Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyiniz" diye. Eğer benim imanım varsa, o imanın hakikatini idrak etmişsem, ben ölmüyorum. Biri beni tabancayla vurup öldürdüğünü zannediyorsa, cehalet sergiliyor demektir; ben de aynı cehalete düşüyorsam o benim sorunumdur. Dolayısıyla küfür imana hiçbir şey yapamaz. Ama ben bu zahiri düzlemde, ilahi emaneti toplum bazında koruyabilirim — bu ayrı bir şey, bunları birbirinden ayırmak lazım.

Aynı hadise, Firavun'un sihirbazlarıyla olan kıssada da kurulmuştur. Sihirbazlar başta Firavun'un tarafındadır; sonra Musa'nın, Allah'ın inayetiyle gösterdiği mucizeleri görünce "Musa'nın ve Harun'un Rabbine iman ettik" derler. Firavun der ki: "Benden izinsiz nasıl iman edersiniz, ellerinizi ayaklarınızı kestirip asacağım." Bunlar "yapsan da çok bir şey olmaz" derler. İlginç değil mi? Yani mesele bu algıdır; can havliyle saldırıya geçmiyorlar. Bizim canımız yanmışçasına saldırıya geçmemiz gibi değil, onların canı yanmıyor. Ben can havliyle mücadele ediyorsam, bu ilkeyi kendime söylüyorum: eğer can havliyle savunmaya ve saldırıya geçme temayülündeysem orada dururum; önce bakarım, bu hangi can, hangi can havli var burada; kim acı çektiğini düşünüyor, kim tehlike zannına kapılmış, kim tehdit hissediyor — ona bakarım. Sonra ilahi adaletin, ilahi hakikatin gösterdiği şekilde mücadele de edebilirim ama can havliyle etmem.

Bakın, can havliyle etmek de önemli bir düşünülmesi gereken şeydir. Savaş psikolojisinde şöyle bir şey vardı: bir adam üç dört yıl sürekli savaşır, savaş bitince adam kurallarına giremez, savaşmak ister. Afganistan'da on yıl savaşan mücahitler, orada savaş bitince adam başka bir yerde savaşacak yer arar. Neden? Çünkü orada algı tamamen bozulmuş; zahirde savaşarak varlığını idame ettireceği hatasına düşmüş. O küçük cihat bitmiş, bırakalım, ama bırakamıyor; büyük olandan çekiniyor. "Sen içerideki savaşı bir et bakalım" — bazıları "içeride, dışarıda İsrail var, Amerika var" der; kardeşim, dışarıda bir İsrail varsa içeride de bir İsrail var. Dışarıda ne varsa içeride mutlaka bir temeli var. Hem dışarıya hem içeriye bakmak gerekir. Ama onu mazur görmüyorum diye söylemiyorum; fakat onu yapabilmek için Muhammedî olmak lazım, o mücadeleyi yapabilmem için benim o Habil'in bilincine, peygamberin bilincine hiç olmazsa fikren yakın olmam gerekir.

Kişisel İlişkilerde Küskünlük: Atom Bombası Yanılgısı

Can havliyle olsaydı zaten, İsmail Bey, şu an ülkemiz çoktan birbirine girerdi. Birileri zaten can havliyle davranıyor; çirkin hakaretler, şunlar bunlar oluyor. Böyle bir tablo da var yani; içindeki İsrail ve dışındaki İsrail — içindeki de yaşanmış, dışındaki de yaşanmış. Bence de böyle bir mantık bütünlüğü var. Ama bu öfke, şiddet, "vuralım kıralım" asla değil. Ama çok da sessizlik hâlde gelmiyor bana; o sessizlik hâli, çünkü sen kendi içinde bütünsün — hâlbuki Türkiye'deki diğer bütün kesim çok titrek olmuştur, hakikaten sessizlikten hiçbir zarar görmez. Ama insanlar bu hâlde çoğunlukla öyle. Şu anki noktada iç ve dışı dengeleyerek hareket edilmesi gerekiyor.

Bir örnek vereyim, kişisellik üzerinden değil, hayali bir örnek üzerinden: mesela ilişkilerimizde bazen problemler oluşuyor — arkadaş, eş dost, evlat, ebeveyn. Bir şey olur, "benim için bitti" deriz, ya da "hiçbir zaman eskisi gibi olmayacak" deriz. Bunu demeyecek insan az maalesef. Hâlbuki bunu niye diyoruz? Çünkü henüz savaşacak nitelikte değiliz, henüz dıştaki düşmanı doğru algılayacak durumda değiliz. "Bundan sonra eskisi gibi olmaz" ya da "özür dilese de mesafemi koyarım" deriz — bunlar hayali örnekler değil, ben bunu kendi ailemde, çevremde yaşadım, kişilerden bağımsızlaştırmaya çalışıyorum. Niye böyle deriz? Çünkü doğru bir algıda değiliz. Bakın, Ebu Cehil'in oğlu yirmi sene sonra gelmiş, peygamber hiçbir negatiflik göstermemiş. Ben bunu yapabiliyorsam, o insana "savaşabilirsin kardeşim" derim. Dışta savaşabilirsin; bırakın büyük düşmanlarla savaşmayı, kendi aramızda bir problem oluşuyor — bir yanlış anlama, bir nefsani tutum, kibir, öfke, şu bu — "kardeşim bitti" diyoruz. Biz daha bu küçücük alanda bir şey yapamıyorken kalkıp dışarıda savaşacağız, olmuyor. Ben kendi kişisel ilişkilerimde dahi henüz o farkındalığa sahip değilim; bunu anne-evlat arasında, kardeşler arasında, birçok yerde görmüşümdür.

Şimdi burada görüyorsun: o insan bir de dışarıda daha büyük bir düşmanla savaşacak. Ya karşındaki, "bir daha görmek istemiyorum" ya da "bir daha hiç eskisi gibi olamayız" dediğin insan ne yapmış? Sana Scud füzesiyle mi saldırdı, atom bombası mı attı? Ne yaptı? İşte orada egon der ki "bu küçük bir şey ama ben onu atom bombası olarak görüyorum" — küçük bir misket aslında ama senin egon onu atom bombası olarak görüyor. O durumda savaşmak konusunda biraz daha düşünmemiz lazım.

Hakikatin Tezahürleri ve Çoğulculuk

*Bir şey sormak istiyorum:* bazı kişiler bu konuda yazı yazanlar, örneğin herkes farklı isimler tecelli eder der, meşrep, yüz bin meşrep vardır — hakikat çoktur, tek değil de sonuçta; hakikat tektir ama hakikatin tezahürleri çoktur diyelim. O yüzden insanları oldukları gibi kabul etmek, yargılamamak gerekir diye düşünüyoruz. Diyoruz ki onda şu isim tecelli etmiş, şöyle bir şey tezahür etmiş. Fakat eksik ya da farklı biçimde tecelli eden de doğrudur, o da hakikattir; zatı bilemeyiz ama bir tezahürü vardır. O yüzden "sadece benim yaptığım doğru" diyemiyoruz o zaman. Mesela üstadın yazısını okuduğumuzda, "şöyle yapmalıyız böyle yapmalıyız" diyor diye onun yaptığına "ahlakçılık" denmiş; ahlak başka bir şeydir, ahlakçılık başka. Eylem yapanlar da kendince farklı yüzler taşıyor, onlarda da farklı isimler tecelli ediyor; çoğulculuğu böyle kabul etmeliyiz sonuçta, hakikat tek değildir ama tezahürler tek değildir.

Ben daha çok şunu merak ediyorum: tamam, bir sürü tezahür, bir sürü isim var, herkes kendi meşrebine göre yaşıyor, anlatıyor, savunuyor. Biz ahlakçılık yapmak doğru değil, tamam; ama sonuçta onun yaptığı da doğru mu? Evet, onun yaptığı da doğru, bu da doğru, o da doğru. Eyvallah. Ama bu insanda eksiklikler varsa, meşrebinde onu açığa çıkarışında eksiklikler varsa, eksiktir, yanlıştır. Öyle değil mi?

Ama böyle bir yanlış yok şu an, konuştuğum zaman; "o da doğru" diyorum. Ama İbn Arabi'yi anlamak için İbn Arabi idrakinde olmak lazım. Yoksa herkes iyi diyoruz — evet, ben bunu görmüşüm, o da öyle, o yanlış, o da öyle demek olmuyor; onda farklı isim tecelli etmiş, zahiri sıfatları farklı, o da eksik yaşıyor şu an, tam yaşayamıyor diyebiliriz. O yüzden hepsine "eyvallah" demek benim ahlakçılık yapmamam demek değil; benim doğrularımı kovmayacak bir şey yoksa peki. Yani evet herkesin doğruluğu var, herkes kendince, ama bu kadar da "ona da eyvallah" diyemem sonuçta, bu bana ters geliyor.

Ben de şöyle düşünüyorum: birisi söylediği doğruysa, kimin söylediğinden ziyade söylenen şeyi tespit etmek önemli. Mesela Yeni Şafak gazetesine bakıyorsun, herkes farklı bir şey yazıyor, aynı gazetede zıt görüşler var; bu güzel bir şey, çünkü onun tespit ettiği tarafta bir doğru, diğerinin tespit ettiği de başka bir doğruyu anlatıyor. Mesela bir yazarın dediği, olayın farklı bir yönünü almış, doğru yazmış; diğeri de farklı bir yönünü yazmış. Ama diğerinin sonuçlarına baktığında, çok operasyonel değil, gerçeğin farkına varmamış gibi düşünüyorsun; hareketlerinin sonucu gerçeğe pek uymuyor. Tamam, olaya farklı bir yandan bakmış, o da farklı bir yandan bakmış, ikisinde de farklılıklar güzel, o yönlere doğru; ama diğeri bazen çok ahlakçı olabilir, sonuç olarak gerçeğe daha uygun bir gözlem yapmıştır belki, ama sonuca, real hayata baktığında...

İnsanlar son zamanlarda "o da öyle kabul edeceksin, o da böyle oluversin" diye savunuyor — bu ne kadar mantıklı bir yöntem? Bu hem bazen bir korkaklıktan, hem bir pasiflikten, hem de tasavvufu ve mutlak birlik hakikatini yanlış anlamaktan kaynaklanıyor. Mesela şimdi bir zulüm var, "gelsen belki bütün hepsinden uzaklaşacak" deniyor. Burada şu var: şimdi zulüm var değil mi, tezahür düzeyinde? Fakat Allah'ın "zalim" bir ismi yok, değil mi? O neyin tezahürü? O bir tezahür değil, bir tezahür eksikliği, bir çarpıklıktır. Dolayısıyla ben de bazen "biraz İbn Arabi okuyayım, her şey tecelli, tezahür" diye düşünüyorum ama İslam sufileri bunu görmüşler, eleştirmişler. Hz. Ali'nin bir sözü var, şu an tam hatırlamıyorum ama Mevlana'nın da bununla ilgili bir hikâyesi var: adamın biri gitmiş, böyle bir sohbete katılmış, "her şey Allah'a ait" denmiş; ondan sonra çıkmış sohbetten, bir bahçe görmüş, girmiş, üzüm erik yemeye başlamış. Bağın sahibi gelmiş, "ne yapıyorsun" demiş; "Allah'ın nimetlerini Allah'ın kulu yiyor" demiş, güzel bir mantık. Bağın sahibi de akıllı biriymiş, almış bir kızılcık sopası, dövmüş; "ne yapıyorsun" deyince, "Allah'ın sopasıyla Allah'ın kulunu dövüyorum" demiş. Her şeyin bir düzeyi var, o düzeyleri kaybetmemek gerekir; bir de tekliğin ne olduğunu, o hakiki anlamdaki tezahürün hepsinin ilahi tezahür olduğunu anlamak meselesi var — bu bizim şu bilincimizle çok iyi kavrayacağımız bir şey değil. Yoksa zalimi de hoş görürsün, kötülüğü de hoş görürsün, artık buna gelir.

Hayır, tamam, o eksik yaşıyor ama o eksiklik sonuçta bir zulme yol açıyor. O yüzden hani onu öyle kabul edeceğiz diye onu yargılayalım, başına despot kesilelim demiyorum ama sonuçta onaylamayacağız. O yüzden Bediüzzaman, bu zamanda Muhyiddin Arabi'yi halka okutmayı ya da vahdet-i vücut meselesini çok ilmi bir şeymiş gibi göstermeyi doğru bulmaz. Ama bunun üzerinde çalışan insanlar bunu yapıyor; akademik tasavvuf üzerinde çalışmakla sufi olmak birbirinden o kadar ayrı iki şeydir. Nihayet olarak o hakiki anlamda metafizik bilgileri, o deneyime ya da o idrake ermeden bir kişinin doğru anlamasına imkân yoktur. Hatta bununla ilgili ilginç bir anekdot vardır: Şeyh Ahmed el-Alevi'ye mi atfediliyor, herhalde o — yanlış olmayayım. Titus Burckhardt'ı görüyor, koltuğunun altında bir kitap var. "Bu nedir" diyor. "Füsusül Hikem" diyor. "Sen onu anlayabiliyor musun?" diyor. "Şu an anlayamıyorum" diyor. "O zaman onu okumana gerek yok, eğer onu anlarsan okumana gerek kalmayacak" diyor. Yani böyle, mutlak birliği deneyimlemiş insanların o düzeyle ilgili deneyimlerini aktardıkları metinleri, biz bu düzeydeki bilinçle anlayamayız; buna imkân yoktur. O yüzden anlamaya çalışıp, zorlayıp anlıyormuş gibi yorum yaptığımızda bizim için zarar olur.

Bunu Bediüzzaman'la ilgili bir yerde konuşuyoruz; ona nasıl "ahlakçı" deniyor? Ben mesela onu ahlakçı değil, ahlaklı görüyorum. Bir şey diyebilmek için onu çok iyi analiz edip, çok iyi tanımak gerekmez mi ahlakçı yaftasını yapıştırmak için? Bir yazısından hemen "bu şöyle böyle bir ahlakçılık yapıyor" demek — ben de ona katılmıyorum, ben onun yazısından ahlakçılık yaptığı düşüncesine kapılmıyorum. Sadece orada bir dikte etme varsa ona bir şey diyemem, ama genel anlamdaki düşüncelerine örtüşüyorsa ben katılırım. Dolayısıyla vahdet-i vücut gibi çok metafizik şeyleri, yıllarca çalışanlar üzerinden söylüyorum: burada otuz kırk yıl çalışmanın bir önemi yok; akademik anlamda çalışmanın metafizik hakikatleri anlayabilmekle hiçbir alakası yok. Dağın başındaki garip bir derviş Füsusül Hikem'i anlayabilir, fakat kırk yıl tasavvuf kürsüsünde karşılaştırmalı doğu-batı mistisizmi okutan biri hiç anlamayabilir.

*Peki niye yazılmış Füsusül Hikem o zaman?*

Güzel soru. O, istidadı olan ve bu konuda belli bir merhaleye gelmiş bir insana bir üst basamağı göstermek için yazılmış; hazır bulunmuşluk düzeyi olan biri için. Diyelim ki burada bir çıra var, Füsusül Hikem ona bir kıvılcım gibi oluyor, onu hemen yakıyor, pişiriyor. Bu gibi insanlara uygundur Füsusül Hikem okumak; yoksa sen yaş bir odunsun, yakmaz. Ama Hazreti İbn Arabi hazretleri şeriatı zaten her zaman önceleyen biriydi; okuduğum kadarıyla her zaman şeriat diyen biriydi. Ben görüyorum, bazı okuyan insanlar "Füsusül Hikem'i okudum, çok açtı beni" diyor, neresini açtı bilmiyorum. "Sanki Füsusül Hikem'i anlamış gibi" — bu kadar kolay bir şey mi? Ama öyle zannediyor.

Artık bana da öyle geliyor: "hoşgörüsüzüm, herkesi kabullenemiyorum" diyorum. Ama tabii ki, Allah yok, tabii ki yanlış olan şey şu: bugün ben Füsusül Hikem'i okuyabilirim ama sanki bu bilincimle anlayabilirmişim gibi okursam hata var orada. "Anlayabilirim ve anladım" dediğimde yanlış var. Yoksa okuyan en gerideki insan bile mutlaka bir şeyler alır; ama "bu bilincinle okuyabilirsin, anlayabilirsin" zannına düşüp, hele bir de anladığını zannedersen orada hata var. Yoksa okumakta "benim kalbim temiz, niyetim doğru" diye çok kullanılan bir mazeret var. Ben kendi adıma söyleyeyim, mesela anahtar kavramları Mustafa Baratay'ın kitabından çok merak ettim, çok sorarak, çok altını çizerek, hatta enteresan rüyalar görerek okudum; ama bilerek okumadım, niyetim doğruydu. Burada Allah'ın yardımından medet umarız. Ben onu okurken çok pejmürde birden farklı bir dünyaya girebilirim, sapıtabilirim de. Bence burada Allah'ın rahmetiyle hareket ediyor olursak, ben niye okumayayım? Yazılmışsa varsa, ahlakçılık nedir, bilmem necilik nedir, ne istiyorsun ruhun gönlü — sen beni ancak etkileyebilirsin. Hani az önce geldiğimiz noktayı sanki biz savunuyoruz gibi oluyor o zaman da; ben okurum, vesaire yaparım. Birilerine ancak seni bir yaftalamak düşer, o da senin üzerinden başka bir noktaya getirir kendini. Bence yazılmışsa herkes okuyabilir; ama Allah'ın yardımıyla biri bir yere gelir, biri sapıtabilir — onun da herhalde kaderinde ve nasibinde o vardır galiba. Biz bilemeyiz. Şöyle diyeyim: eskiler belki okusa daha iyi olurdu ama şimdi bizler daha dikkatli okumalıyız, çünkü öyle bir eğitimden geçmişiz ki, "aklın başındaysa, normal bir zekaya sahipsen, bir dili varsa sen bunu kesinlikle bu metinde anlayabilirsin" diyen bir eğitimde yetişmişiz.

Bilinç Düzeyleri ve Metni Anlama Meselesi

Meselenin bir bilinç düzeyleri meselesi olduğunu, bilinç düzeylerinin de birbirinden farklı olarak ancak belli bir bilinç düzeyinin söylediği şeyi sen ancak aynı bilinç düzeyine geldiğinde anlayabileceğini bilmek lazım. Bunu anlamadığında dersin ki "kardeşim, bu İbn Arabi de insan, ben de insanım" ya da "adam çevirmişler, ben Arapça biliyorum, okuyabilirim, anlayabilirim" — kusura bakma, bu iş öyle değil. Ama biri "ben okuyacağım, hürmet ederim, hiç rahatsız da olmam, hayatımda böyle bir kimseyi okuma diye eleştirmedim" derse, biz sadece burada mevzuyu konuştuğumuz için söyledim, yoksa "okuma" da dememişimdir. Hiç olmazsa bu ölçüyü bilerek yapmak lazım; her düşünceye hürmet etmek, her düşünceyi kabullenmek de farklı arızalar doğuruyor. O ayrımın farkına varmak için de bir hazır bulunmuşluk düzeyinde olmak lazım — herkesin kendi göreceli perspektifi açısından baktığını ve herkesin baktığının kendi göreceliliği düzleminde doğru olduğunu, ama mutlakın açısından değil. Bunu yanlış anlamayın: kâfirin idraki kendine göre doğrudur, kendine göre. Ben de kendine göre doğru olduğunu tasdik ediyorum ama doğru olduğunu tasdik etmiyorum.

*Bir şey sorabilir miyim?* Hz. Muhammed'i rüyasında görerek bu kitap (Füsusül Hikem) İbn Arabi'ye yazdırılıyor. Kendisinde bu anlamda bir izafilik yok mu? Çünkü bütün peygamberlerle ilgili algıları, onlarla sohbetleri var; her şey tamamen ilhamla mı yazılmıştır, yoksa bazen fikri karışmış mıdır, bunu bilemeyiz.

Ben bilemem, en azından bilmiyorum. Ama Bediüzzaman'ın çok güzel bir cümlesi vardı: "Risale-i Nur benim malım değildir, doğrular Kur'an'a aittir, Allah'ın ilhamıdır; yanlışlar varsa oraya benim fikrim karışmıştır, onu bana bırakın" diyor, bana iade edin manasında. Dolayısıyla o tür metinleri okuyup tamamen anlayacağız gibi bir hataya düşmemek lazım. Okuruz, bir şeyler alırız; en rasyonel adam, belki bir ateist bile okusa bir şeyler alabilir. Fakat onu bütünüyle idrak etmek, anlamak, onu söyleyen bilince benim ulaşmama bağlıdır. O zaman bir rezonans olur, anlayabilirim; o zaman "İbn Arabi burada doğru görmüş ama yanlış algılamış" diyebilirim, ya da "gelen ilhamı iyi yansıtamamış" diyebilirim, ya da "aslında doğru söylüyor ama şu kelimeyi şöyle kullansa daha iyi olurdu" diyebilirim. O zaman diyebiliriz. O yüzden zaten eskiden böyle bir şey yoktu; "al, şu kitabı oku" diyen bir eğitimden biz geçmedik, bilen birinin gözetiminde, eskilerin deyimiyle rahle-i tedrisinde edinilirdi.

*Peki şimdi öyle değil, herkes kitaba ulaşıyor. Bu şekilde okuyanlar hakikaten samimi ve iyi niyetli mi yapıyorlar?*

Tabii, çoğu samimidir. Çünkü o zaman sohbet ortamında bu açıklanmaz; bu bireysel bir şey galiba, kişinin kendi yolu. Şimdi bakın şöyle bir şey diyeyim: eskiler mesela bir Füsusül Hikem meclisi okunacaksa, herkes onu dinleyemez, herkes o toplantıya alınmazdı; bunu belirli birilerine, konuyla ilgili olanlara okurlardı. Yoksa herkes alırsa zarar olmaz, herkes de dinler, bir milyon kişiye de dinletebilirsin o dersi; ama birçok insan yanlış anlamlandırır, hatalı sonuçlara gider. Yoksa o kâmil insanlar "bunu kimse bilmesin" diye bir gizleme yapmıyor, uygun değil bu. O yüzden belli bir sürece gelmiş, belli bir noktaya pişmiş birine ders yapılır. Yoksa herkese Füsusül Hikem dersi olmaz.

Ben çok yıllar önce, Ayşe Şasa diye çok sevdiğim bir kadın var; onun hayatının nirengi noktası. Bu kadın önceden de öyle biri değildi. O kitap ona bambaşka bir şey oldu, mesela; öyle özel bir inayet olmuş ona. Bir kitabın merakı yıllar önce, o kadar yaygın da değildi. Ayşe Şasa Muhyiddin Arabi'yi anlamış mı? Tabii ki anlamamış ama anladığı şey onu kurtarmış — bu şehirlerin. Yoksa Ayşe Şasa'nın Muhyiddin Arabi'yi anladığı sonucunu ben buradan çıkarmam; ama anladığı şey bile onu kurtarmış, Allah'ın inayetiyle, Muhyiddin Arabi'nin himmetiyle olmuş diyelim. Tabii Allah ona oradan bir şey yapmış, yoksa böyle mümkün değil.

Bir de şu var: biz metafizik, bilmem ne, uçuyoruz; ondan sonra kişisel özel ilişkisinde bir problem yaşıyor. Bakıyorsun, ne metafizik olmuş, fiziğin dibine düşmüş. Kardeşim, sen daha fiziğin dibindesin, metafizikle uğraşıyorsun — böyle bir şey olmaz. Bırak fizik düzeyini aşmayı, beden düzeyini bile aşamamışsın. Birini gördüm, Muhyiddin Arabi okumaları vesaire; "ya işte selülitlerim var, ne yapacağım" diyor. Dedim, "kardeşim yapma, git Muhyiddin Arabi okuma, git selülitlerinle uğraş; bu bilgiyle bu iş olmaz."

*Ama İsmail Bey, Allah'ın verdiğini de korumak istiyor.*

Tabii tabii, şimdi böyle bir şey olmaz. Git ne yapacaksan yap, ama gidip Muhyiddin Arabi okuma; öyle olmaz. Metafizikle ilgileniyoruz, "sonsuzu nasıl kavrayacağız, sonsuz kavranabilir mi" diyoruz — yok canım, sen sonsuzu kavrama, git bedenini kavra, onun üzerinde çalış, sonra de ki "bu bedenden bir hâl olmaz." Sen tam bir metafizikten fiziğin dibine düşüyorsun, selülitlere kadar iniyorsun. Bir zenin lafı var: "Madde benim ayağımı dahi ıslatmadı" diyor. Sen maddenin içine bilincinle gömülmüşsün ki, hepimizde az çok bu var; ondan sonra madde ötesi bir şey üzerinde çalışacaksın. Var mı böyle bir şey? "Çözüm ürettim ama çözümü almıyorum ki." İlk şey, ona dedim ki, o metafiziği bırak; selülitleri bırak demedim, olmaz mı? Az önce kastettiğim şey işte oydu: hani kaçımız o fıtratın gerçek hâlinde yaşıyoruz ki, dediğim gibi ortalamayız hepimiz. Bugün selülitte, yarın metafizikte, İbn Arabi'de — hepimizin, ben onu kastediyorum zaten. O fıtratta da değiliz ki, o kadar mübarek mübarek böyle bir şey yapalım. Biz böyle küçücük minicik bir taraftan tutmaya çalışıyoruz; aciziz sadece, bunu biliyoruz, fakiriz; yani onu biliyoruz Allah'tan, bu anlamda biz O'nun desteğiyle varız. Yoksa hiç kimseyi farklı niyette kırmak, vurmak, rencide etmek ya da kötülemek anlamında değil ama sonuçta ortalama ve ortalamanın altında varlıklarız şu anki hâlimizde.

Önce Kendinle Yüzleşmek: Metafizikten Önce Nefis

Metafizik senin tarafında işte böyle — yok, bunu bilmek de bence önemli. Sen ruhsun, ruhuna bir beden eklenmiş, bedenine de selülitler oluşmuş; bunu anlatıyorum. Ama "benim selülitlerim var, ne yapacağım" diyorsan kardeşim kusura bakma, bunu bir kenara koy; kendi Şam'ında otursun, dursun. Sen bu derdini çöz, sonra bu derdini çözdükten sonra, bunun bir dert olmadığını anlarsan o zaman başka bir yere geçersin. Yoksa oradan oraya atlamak olmaz. Menkıbe kitaplarında geçer: Hz. İsa göğün belli bir katına kadar çıkmış, ondan sonra geçememiş; üzerinde bir iğne varmış. Üzerinde bir iğne var diye semanın belli bir katından geçemiyor — senin selülitlerin var, nereden geçeceksin? Böyle bir şey mümkün mü?

Yani sen "kimsin" sorusunun asli cevabına, henüz bedeni aşmadan ulaşacağım diye zannedersen bu olmaz. Ben bir beden değilim; bunun idraki olacak ki bir yerde, sonra "ben bir duygu değilim, bir zihin değilim, psikolojik boyutum değilim" diyeceksin. Buna dair bir süreç yaşayacaksın, ondan sonra zat olduğunu anlayacaksın. Adam daha buradan duruyor, "enel hak" diyor — var mı böyle bir şey? Varsa biz de yapalım; yok böyle bir şey. "Enel hak" diyor ama böyle bir şey var — dünya var, böyle toplanılıyor, bu üst düzeyden herkes feyizli ilhamlı çıkıyor, sonra sokakta birbirimizi yiyoruz, kavga ediyoruz; böyle bir dünyada yaşıyoruz, şu an hak etmiyoruz.

Onun için burada şey var, biri bana öyle demişti: "İsmail, sen bir düşün, camide dua eden insanlara arzu ettikleri her şeyi versen, kaçı bir daha camiye gelir acaba? Bir daha elinden almasan, kaçı camiye gelir?" İşte o gelenler ancak dinin ne olduğunu anlamış olanlardır. Haşa, burada bir eleştiri, bir yargılama yok, bulunmuyoruz. Burada uzun bir yol var ama Allah ile de kolay bir yol; ama nerede olduğumuzu da görmemiz lazım. Onun için, "ben dışarıda savaşacağım" derken, ben şimdi neredeyim? Ben dışarıda savaşacağım, mücadele edelim derken, ben en küçük kişisel bir ilişkide, en basit bir durumda bile — annemle, babamla, kardeşimle, arkadaşımla küçük bir meseleden gerilim yaşıyorum, aşamıyorum onu. E, nasıl bu benliği bütünüyle aşacağım? Bunun için neredeysek oradan başlamak lazım. Ben şu an hangi bilinç düzeyindeyim, onu göreceğim, oradan başlayacağım.

Ben şimdi mesela bir gün bir camiye gitmiştim, Süleymaniye'de; namaz kıldık, biriyle tanıştık, konuştuk, "neredesin" diye sorduk. Bunu açıklıkla görmek gerekir; burada insanın bilecek bir şeyi yok. "Ben şu düzeydeyim" demek, bulunduğun nefs düzeyini meşru görmek anlamına gelmez; "neredesin, buradan başlıyorsun" demektir. Diyelim ki ben uzaya çıkacağım; nereden başlayacağım yola? Buradan başlayacağım. Diyelim ki ben şu odadayım, peki ne yapmam lazım uzaya çıkmam için? Şu merdivenlerden inmem lazım, bu binadan çıkmam lazım, uzay merkezine gitmem lazım, orada astronot eğitimi görmem lazım, değil mi? Ben kalkıp bu odadan uzaya çıkacağım diye hayal edersem, bu gerçek anlamda uzaya çıkmak değildir; hayali olarak konuşmuş olurum ama gerçekte ben bu odadayım.

Ruh ile Nefis Arasındaki Çelişki

Mehmet Akif'in bir mısrası var ya: "Ruhum uçkanat nasıl tutmak ister, bedenim aç ve çeker." İnsanın böyle bir çelişkisi var; biz de bunu kabul ediyoruz, o çelişkiyi. Orayı bırakamaz ki insan. Ruhun bir isteği, arzusu da var; ben kendimle sıkıntılarla konuşuyorum, ruhun mutlu olduğu noktalardan biri manevi hâl. Bunu da bırakamam. Ama benim nefsimle mücadelem de var; burada bunu da idrak ediyorum, buradaki arzum isteklerim de bitmedi. Bu ikisini bir arada da görebiliyorum, Allah yardım eder diye devam edeceğiz diyoruz. Ama bir arada gider mi bunlar? Hayır, gitmiyor zaten; maalesef netice itibarıyla bir arada gitmez bunlar. Hz. İsa'nın deyimiyle, "hem dünyayı hem semayı aynı anda göremezsin; bir gözün yere bakarken aynı zamanda semayı göremezsin" diyor. Burada tabii ki çelişkilerimizi göreceğiz; bir tarafımızla bakacağız, hakikaten maneviyattan mutmain oluyoruz, hiç olmazsa huzur duyuyoruz. Ama nefsi de göreceğiz ve diyeceğiz ki "ben bu nefs bilincini, ego bilincini aşacağım, burada çalışacağım." Yoksa ikisi bir arada durmaz. Buna şöyle bir ev benzetmesi yapılabilir: iki odalı bir evin bir odasında bir kurt var, diğerinde tatlı, güzel bir ceylan var. Kardeşim, bu ikisi bir arada olmaz; ya o kurt hâkim olacak ya o ceylan, başka bir şey yok.

Bu konuda çalışmadığımız için ne oluyor? Bakıyoruz, topluluklar, cemaatler, gruplar bir yerde hayatın içinde bir şeyler gerçekleştiriyorlar; bir yerde de bakıyorsun en küçük bir nefsaniyette o cemaatin içindeki adam tıkanıp kalıyor. Bir yanda dünyayı fethedecek işler yapıyor gözüküyor, kısmen de yapıyor; ama bir noktada da en küçük bir nefis imtihanında yalpalıyor. Bunun nedeni, dışta çok fazla çalışıp içte fazla çalışmamaktır. Hâlbuki peygamber boşuna değil, on üç sene Mekke'de yaşanmış; Medine'ye gittiğinde, savaştan hemen döndüğünde de büyük cihat diye bu içsel cihat vurgulanmış. Namazdaki hades — necasetten değil, dışarıdaki ve içerideki abdest hâli — önce dışarıya gibi geliyor bana, sonra içeriye. İçerisi çoklu; namaz o zaman gerçek anlamda oluyor. Ama intiham dünyasında biz unutuyoruz.

Mesela "kendini bilen Rabbini bilir" — böyle uçuyor bu söz havada. Bunun üzerinde arifler çalışmış ancak, kolay anlaşılacak bir şey değil; senin anladığın o cümlenin tamamı mı, anlatabiliyor muyum? Bu öyle kolay bir şey değil. Bir arkadaş vardı, Füsusül Hikem'i ilk önce almış, "bunu bizim makamımızda olanlar okumasın, anlayamazlar" gibi bir söz duyunca hemen "kitabı attım" demiş; "ne demek ben yetişkin bir insanım, ne demek anlayamam, bu adam da kim oluyor" demiş. Sonra birileri ona anlatmış, ondan sonra okumaya başlamış. Böyle bir kibirden geliyoruz. Ben açamadım daha o sayfayı, bunu görünce; aydın ama anlayamam demek onun kibrini aşamamasıdır. Mesela sen bunu anlayamazsın dediğinde, olabilir, anlamayabilir, "mümkün" diyebilmek lazım; ama bizde o yok — "anlarım" diyoruz, hatta Muhyiddin Arabi'nin anlamadığını bile o metne yedirip anlatanlar bile var, biliyoruz. Onun için Allah hepimize doğru idrak nasip etsin.

Kapanış: Benlikten Kurtulmak

Sır, benliğin benlikten kurtulmasıdır. En büyük sır oradadır — benliklerden değil mi? Biri bitiyor, biri başlıyor. Maşallah, ben beş dakika sonra çıkacağım, toplantı yeni bitti. Bu zaman muhtemelen kırk beş dakika sonra olurum inşallah.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde sure adı ve ayet numarasıyla açıkça belirtilmiş bir ayet alıntısı yok. Sohbette yalnızca içerik olarak bir ayete atıfta bulunuluyor: münafığın kabri başında namaz kılınmaması ve onun için yetmiş defa istiğfar edilse dahi Allah'ın affetmeyeceğine dair ayet (sure adı metinde anılmıyor). --- ---

İlgili Sohbetler

Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci

Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.

Sabır ve Rıza Üzerine

Sohbette önce insanın hayatta hep üç şeyle uğraştığı anlatılır: hoşa giden bir şeyi devam ettirmek, iyi fakat eksik olanı mükemmelleştirmek ve hoşlanılmayan bir durumu kökten değiştirmek; bunların hiçbirinin mutlak olarak mümkün olmadığı, bu yüzden sabrın ve rızanın gerekli olduğu vurgulanır. Sabrın halk arasında anlaşılan "içine atıp katlanma" anlamının yanlış olduğu, gerçek sabrın bir duruma karşı kişinin kendi iç bütünlüğünü, dengesini ve varlığını koruyarak en uygun tavrı alması olduğu; buna örnek olarak kışın yapraklarını döken ama bundan yıpranmayan ağaç verilir. Sohbetin devamında rıza kavramı, Peygamberimizin Taif'te taşlanması, Musa-Hızır kıssası, Cüneyd-i Bağdadî'nin Sırrı es-Sakatî'den naklettiği kıssa, Hz. Ali'nin duası, nar ağacı örneği ve bilinç düzeyleri üzerinden derinleştirilir; sonunda acı çekmenin sınırlı/egosal bilince ait olduğu, ruhsal bilince geçildiğinde bütün yaşananların birer deneyime ve hatta lütfa dönüştüğü anlatılır.

Arzu ve Korku Ateşinde Yanmamak

İsmail Acarkan, Hz. İbrahim'in ateşe atılıp yanmaması kıssasını, insanın nefsinde arzu ve korku üzerinden kendi ürettiği "ateş"e işaret eden sembolik bir anlatı olarak yorumluyor. Bu ateşi yakanın da söndürenin de kişinin kendi bilinci olduğunu, dünyevi nimetlerle veya kayıplarla değil ancak Allah'a aidiyet bilinciyle bu ateşin sönümlendiğini; alışkanlık haline gelmiş duygu-düşünce kalıplarının insanı hakikatinden perdelediğini çeşitli kıssa ve örneklerle (Hz. Eyüp, sahabe kadının sabrı, Hz. Ebu Bekir, Hudeybiye Anlaşması) anlatıyor.