Nefs-i Levvame - Doğru Temel, Fıtrata Dönüş ve İç Adalet

Kısa Özet

Sohbet, bir duvarın ilk tuğlasının eğri konmasıyla bütün duvarın eğri gitmesi benzetmesiyle açılıyor: hayata "bana haksızlık yapılmamalı" gibi yanlış bir temel üzerinden bakarsak, üzerine ne koyarsak koyalım rahatsız oluruz — Hz. Yusuf ise büyük haksızlıklara rağmen böyle bir temel koymamıştır. Nefs-i levvamenin, ilişkileri düzeltmek veya dış sonuçlar elde etmek için değil, tamamen içsel bir motivasyonla, kişinin kendi fıtratına dönme ihtiyacından kaynaklanan bir arınma süreci olduğu vurgulanıyor; modern psikolojinin sunduğu "eksiğin bir ilişki, bir başarı, bir kariyerdir" anlayışının Mescid-i Dırar benzetmesiyle eleştirildiği, gerçek eksikliğin kişinin kendi fıtratından uzaklığı olduğu anlatılıyor. Sohbet, Bediüzzaman'ın nefis muhasebesine dair uzun alıntılarıyla ve "gerçek adaletin kişinin kendi iç dünyasında fıtrat üzere yaşayabilmesi olduğu" vurgusuyla tamamlanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Hayata yanlış bir temel üzerinden bakarsan (örn. "bana haksızlık yapılmamalı"), üzerine ne koyarsan koy o temel seni rahatsız etmeye devam eder; Hz. Yusuf böyle bir temel koymamıştır.
  • Nefs-i levvame, ilişkileri düzeltmek veya dünyevi bir sonuç almak için değil, sadece kendi fıtratına dönmek için girilen içsel bir yolculuktur.
  • Modern psikolojinin "eksiğin bir ilişki/başarı/kariyerdir" anlayışı, nifak üzerine kurulan Mescid-i Dırar'a benzetiliyor; gerçek eksiklik insanın kendi fıtratından uzaklığıdır.
  • Hz. Yusuf'un iffet iftirasını kabul edip hapsi tercih etmesi, "kendi içindeki adaleti bozmama" ilkesinin örneği olarak veriliyor.
  • Bediüzzaman: "Nefsimin ayıplarını ve kusurlarını bana göstermiş... nefsini beğenen ve nefsine itimat eden bedbahttır, nefsinin ayıbını gören bahtiyardır."

Doğru Temel Üzerine İnşa Etmek: Duvar Örme Benzetmesi

Bu, duvar örmeye benzer. Eğer bir tuğlayı yatay olarak eğri dizerseniz duvar eğri gider; dikey olarak eğri yaparsanız, ya içe ya dışa yatık olarak gitgide büyür. Hayatta insan bazı temel şeylere çok dikkat etmelidir; o temellerde bir zafiyet varsa, üzerine koyduğunuz her şey yanlışa hizmet eder — en azından doğru bir tuğla koysanız bile, ilk konulan dizi yanlış olduğu için sizi doğruya götürmez.

Mesela ben hayatta "niye haksızlık bana yapılıyor" desem, bunun üzerine ne koyarsam koyayım — "haksızlık kötü bir şeydir, dolayısıyla rahatsız oluyorum" doğru mu? Doğru. Ama neyin üzerine koydum? "Hayatta kimse bana haksızlık yapamaz" temeli üzerine koydum. Hayat sana böyle bir hak veriyor mu? Yok; diyor ki bu dünyada haklılık da olur, haksızlık da olur, herkes yaptığının sonucunu alır. Bu dünyada haksızlığa uğramamak diye bir kural yoktur — dünyanın en doğru insanı olsan bile. Yanlış bir temel oluşturup üzerine ne kadar doğru koyarsam koyayım, o beni her zaman rahatsız edecektir.

Hazreti Yusuf'u düşünün: kaç tane büyük ölçekte haksızlıkla karşılaşmış, ama hiçbir olayda öyle bir tuğla koymamış, öyle bir temel oturtmamış, yaşadığı olayı öyle tanımlamamıştır. "Kardeşlerime ne yaptım ki bunu yaptılar" diye bir tanım koymamıştır. Hâlbuki bizim en başta koyduğumuz tuğla böyle bir tuğladır — sonra çık oradan çıkabilirsen, çıkamazsın. Onun için koyduğumuz temel taşlara, hayatın kanunlarını doğru tanımlamaya dikkat etmemiz lazım. Hayatın kanununu iyi tanımlarsan o tanımların çerçevesinde yaşarsın; hayat belli prensipler üzerine dizayn edilmiştir, o prensipleri anlarsan hayatın olgularına doğru istikamette yorum yaparsın.

Yoksa kendini bu hayatta yanlış yere oturtursan — "ben hayatta mutlu olmak için gelmedim" tırnak içinde, yani "istediklerim gerçekleşsin, dünyada arzu ettiğim sonuçlara ulaşayım" derse insan — hayat bunların bir kısmını, tümünü veya yüzde doksanını vermeyebilir. Ama hayata bu nazarla değil de, insani bir cevherle bu dünyaya gelmiş ve olumlu-olumsuz her şeye insaniyetimle karşılık vereceğim bir deneyim alanı olarak baktığında, ona göre hayata bakarsın. Yoksa yanlış bir yerden tuttuğun hayat sürekli sana yanlış işliyormuş gibi gelir.

Hazreti Yusuf'un hayata "hep yanlış işliyor bu hayat, hep ters insanlarla mı karşılaşıyorum" diye baktığına dair hiçbir yorumu yoktur. Hâlbuki biz kendi hayatı algılama biçimimize baksak, yüzde doksan derecesinde yanlış bir temele otururuz; sonra o temelin üzerine inşa etmeye çalışırız, yaptıkça yıkılır.

Dua Etmeyi Bırakan Arkadaş Örneği

Bir arkadaş "bundan sonra dua etmeyeceğim, ne istesem olmuyor" demiş. "Ne istesen olur diye bir şey mi var hayatın kuralında?" diye sorulmuş; "sen bir şey isteme, Allah ne istiyorsa onu istiyorum de, o zaman göreceksin ne istiyorsan olmuş olacak" denmiş. Ama "ben istiyorum, olmuyor" diye küsmeye, alınmaya başlar insan; "başkalarının her istediği oluyor, demek ki onlar Allah'ın makbul kulu" der. Hâlbuki Kur'an bazen bunun tersini söylüyor: "bazıları bizim zikrimizden, bizi hatırlamaktan yüz çevirir, biz de onlara dünyanın kapılarını açarız" diyor — bizim düşündüğümüzün tam tersi. Yani Allah "madem benden yüz çeviriyorsun, senin ahirette ve ruhani düzeyde hiçbir nasibin olmayacak, al dünya hepsi senin olsun" diyor; hâlbuki biz "Allah adama her şeyi veriyorsa demek ki makbulüdür" diye düşünürüz. Demek ki hayatı doğru okumak, prensiplerini doğru anlamak diye bir derdimiz olmadı; bunu iyi oturtursak hayat çok güzel işlemektedir.

Hz. Yusuf: İnsanlık Örneği ve "Kıssa" Kelimesinin Anlamı

Hazreti Yusuf'un tamamen insanca davranışı, insan olmanın gereğini yaşaması, hayatın tüm süreçlerine insanca karşılık vermesi görülür — zaten işi, vazifesi, sorumluluğu, bu dünyada varoluşunun manası budur. Yusuf, bir insanın dünyada yaşayabileceği olabildiğince her türlü olumsuzlukla karşılaşmış ve onlara ilahi bilince sahip bir insan olarak karşılık vermiştir; bu anlamıyla bir insanlık örneğidir. Biz bir olumsuzluk yaşadığımızda, bir negatiflikle muhatap olduğumuzda Kur'an'ın hangi suresine bakmamız lazım? Yusuf Suresi'ne; çünkü her türlü olumsuzluğa karşı ilahi bilince sahip bir insan nasıl karşılık verir onu anlatıyor. Onun için "en güzel kıssa" diye anlatılıyor — kıssa, aslında ölçülüp biçilen şey anlamına da gelen bir kelime; makas da oradan gelir, ölçmek/kesmekten gelen bir kelime. Yani şunu demek istiyor: kendine o sureyi ölçü yap, o senin insanlık ölçün olsun, hayatındaki davranışının, tutumunun ölçüsü olsun. Hayatı o ölçülere göre tanımla, değerlendir ve yorumla.

Nefs-i Levvame: Tamamen İçsel Bir Motivasyon

Geçen birkaç derste nefsin düzeylerinden, nefs-i emmareden ve nefs-i levvameden bahsetmiştik. Nefs-i levvamede insan, kendi içindeki negatif düşünce, duygu ve tutumlarla pozitif, doğru, uygun düşünce, duygu ve tutumlar arasında bir çatışma yaşar. Bu çatışma şuradan temel alır: benim içimde, psikolojik mekanizmamda bir kısım negatif dinamikler, negatif işleyişler, negatif düşünceler, duygular var ve ben artık bunlarla yol almak istemiyorum; bunlar benim için birer yüktür, gereksiz birer duygu, düşünce ve davranış niteliğidir, bana ağırlık yapıyor, ben artık bunları taşımayacağım demektir.

Bu tamamen kendimize dönük bir anlayışla başlanacak bir yolculuktur. Ben ilişkilerimi düzeltmek için, insanlar bana daha iyi davransın diye değil — ben kendimi temiz, duru, arı hâle getirmek için bunu yapacağım. Getirsem ne olur bilemiyorum; dışta ne olur, ne değişir bilmiyoruz, insanlar bana daha iyi de davranabilir, daha kötü de. Bununla ilgim yok; tamamen kendi içsel motivasyonumla bu yola başlayabilirim. Ne ilişkilerimi düzeltmek, ne insanlarla aramda daha iyi bir atmosfer oluşturmak, ne işimin daha iyi gitmesi, ne dualarımın daha kabul olması. Benim bir fıtratım var, bir özüm var; ben tekrar o öze dönmeye ihtiyaç hissediyorum. Üzerime süreç içinde eklemlenmiş negatif duygu, düşünce, tutum ve tavırlardan arınmak istiyorum. Hiç kimse beni zorlamasa, yaşadığım süreç, ilişkiler bu konuda beni zorlamasa dahi, ben buna dair içsel bir zorunluluk hissediyorum. Nefs-i levvame bu demektir. Yoksa "hayat seni bir konuda zorluyor, sen de kendine kızıyorsun — alınmayayım da ilişkilerim bozulmasın" diye düşünmek nefs-i levvame değildir. Nefs-i levvame tamamen kişisel nedenlere dayalı bir arınma sürecidir.

Miraç ve Mescid-i Aksa: Fıtrata Dönüş

Ben aslında unuttuğum veya farkında olmadığım bir fıtratıma döneceğim; o fıtrata dönmezsem manevi dönüşümü, yani miracımı, tekrar ilahi kaynağa dönüşümü gerçekleştiremem. Miraç anlatılırken Kur'an'da "geceleyin kulunu Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya yürüten Allah" diye bir tabir geçer. Bazıları o Mescid-i Aksa'yı kalple, bir başka ifadeyle fıtratla yorumlar. "Aksa" hem en uzak hem en yakın demek — çift anlamlı bir kelime. En yakın mescit, insanın kalbidir; ama farkında olmadığın ve idrak edemediğin zaman en uzak mescit anlamına da gelir. O kalptir, o fıtrattır. Fıtri merkezine döndüğünde dikey yükseliş gerçekleşir; yatay dengeni bulduğunda dikey yükseliş gerçekleşir. Nefs-i levvamedeki insan da aynı zamanda bunu idrak etmelidir: benim bir fıtratım, fıtri bir özüm var, o hiçbir zaman ortadan kalkmış veya bozulmuş değil; sadece ona dair farkındalığımı yitirdim ve üzeri bir kısım örtülerle kaplandı, kirlendi. O kirleri, pasları attığımda tekrar aynı saflığına, berraklığına kavuşacaktır. İşte nefs-i levvamenin maksadı budur.

Eksiği Dışarıda Aramak: Mescid-i Dırar Benzetmesi

Nefs-i levvamenin dönüşümünü engelleyen şeylerden biri, kişinin eksik olan şeyi dışarıda veya başkasında aramasıdır. Bizim tek eksiğimiz, fıtratımızdan uzaklığımızdan meydana gelen boşluktur; bu boşluktan gelen bir ayrışma, kopuş, yabancılaşmadan dolayı rahatsızız, mutsuzuz. Bazen kişi hayatın ve ilişkilerin içinde yaşadığı sorunlardan dolayı kendini değiştirme ihtiyacı hisseder; biraz düzeldiğinde ilişkileri ve dünyası düzelince nefs-i levvame süreci kesintiye uğrar. Çünkü kişi orada gerçek eksikliğin kendi içinde uzak durduğu bir şey olduğunu unutur veya buna dair idraki yeterince güçlü değildir. "Benim kimseye ihtiyacım yok, Allah bana yeter" der ama bu iyice oturmuş bir bilinç olmayınca, dışarısı da ona biraz tebessüm etmeye başlayınca, "tamam, bu nefs-i levvame sürecini yürütmeme gerek yok" der — bu yanıltıcıdır. Eksiğimiz dışarıda değildir, bir ilişki değildir, bir insan değildir, dünyanın bize vereceği şeyler değildir. Eksiğimiz kendimizdedir, kendi içimizdeki bir hazinedir; ondan kopmuşuz, farkındalığını yitirmişiz.

Münafıkların, Peygamberimizin inşa ettiği mescide alternatif olarak yaptıkları, kendi zararlı planlarını yürütmek için kurdukları bir mescit vardır — buna Mescid-i Dırar denir İslam'da, zararlı mescid ve nifak üzere inşa edilmiş mescid. Kuba Mescidi ise Peygamberin inşa ettiği, takva üzerine kurulmuş mescittir. Modern psikolojinin insana sunduğu mutluluk reçeteleri aslında böyle bir mescide benziyor: "senin eksiğin bir ilişkidir, bir insanın seni sevmesidir, insanların sana ilgi göstermesidir, arzu ettiğin bir hedefe ulaşmandır, bir kariyerdir" der; "böyle bir şey oluştur, iyi olacaksın" der. İnsan bu yanılgıya düşerse nefs-i levvameyi sürdüremez, orada yol alamaz.

Peygamberimizin ve birçok peygamberin hayatında bir bakarız ki aslında her şey elinden gitmiştir: Hz. Hatice vefat ediyor, Ebu Talip ölüyor, destek kalmıyor; Mekke'de yaşayacağı ortam bozuluyor, Taif'e gidiyor, orada taşlanıyor. Hayatın zahiren onu destekleyeceği ve mutlu kılacağı her şey elinden alınıyor; ama Peygamberin bilincinde "sen benden razıysan ve benimleysen hiçbir şeyin ehemmiyeti yok, çünkü asıl ihtiyacım sensin" vardır. Bu bilinç olmazsa nefis hemen dışsal destekleyici şeylere yönelir, onları korumaya veya elde etmeye çalışır. Maalesef modern psikolojinin sunduğu bu şeyler, İslami referansı olduğunu düşünen bizlerin de içine işlemiş durumda; "insan sevilmek ister, ilgi çekmek ister, onaylanmak ister, takdir edilmek ister" deriz — kim tarafından, ne ile, neyinle sormayız bile.

Anne-Baba, Değişken Unsurlar ve Ruhun Tatmini

Seni seven bir anne baba, tek başına dayanak olamaz; anne baba da birer insandır, seni sevmeyebilir de — bu onların psikolojik dinamikleriyle ilgilidir. On çocuklu bir ailede anne baba seni yeterince fark edemeyebilir; bu gibi değişken unsurlar nasıl senin mutluluğunun referansları olabilir? Sınırlı, fani ve değişken olan bir şey nasıl senin dayanağın, varoluşunun ana direği olabilir? Maslow'un kendini gerçekleştirme kuramı gibi kavramları da böyle bir zemine oturtmuşuz; bunlar psikolojinin ihtiyaçları olarak değerlendirilebilir, insanın değil. İnsan psikolojiden ibaret olsaydı Maslow haklı olabilirdi; ama insan sadece psikolojiden değil, aynı zamanda ruhsal bir özden de müteşekkildir. Ruhumun tatmini nededir? İnsan Allah'ı hatırlamakla mutmain olur — sonsuz varlığı idrak etmekle. Bu da ondan gelen bir şey olan ruhunla idrak edilebilir. O zaman tatmin olurum, tırnak içinde "kendimi gerçekleştirmiş" olurum. Yoksa fiziksel ihtiyaçlar, sosyal ihtiyaçlar — bunlar psikolojik mekanizmanın ihtiyaçlarıdır, insan bundan ibaret değildir.

Nefs-i levvame, kişinin kendi fıtratına dair bir bilinci de gerektirir. Fıtrata dair bir bilince sahip olmazsak nefs-i levvame konusunda yeterince güçlü bir idrake sahip olamayız. Bir makine düşünelim: iyi bakılmamış, paslanmış, bir de sıfır orijinalini görüyorsunuz — ne kadar fevkalade bir şey. O sıfır makineyi gördüğünüzde "ben böyle olmak istiyorum" dersiniz. Nefs-i levvamedeki insan, peygamberleri, kâmil insanları, velileri veya Allah'ın zaman zaman hissettirdiği fıtri hâli referans alıp "ben aslında özde böyleyim" demekten ileri gelen bir bilince sahiptir. Bu, ne toplumsal dinamiklere ne toplumsal kabullere veya reddlere dayanır. Eğer referans güçlü olmazsa bu konudaki gayret de yeterince güçlü olmaz.

Kur'an'da Anne-Baba Baskısına Karşı Tutum

Kur'an'da bir ayet, Mekke döneminde iman eden Musab bin Umeyr veya Sa'd bin Ebi Vakkas gibi sahabilerin (anne babaları, özellikle anneleri) "bu dinden dönmezsen kendimi aç bırakacağım, öleceğim, kendimi öldüreceğim" demesine karşı bir cevap içerir: "anne babana iyilikte bulun, iyi davran; ama Allah'ın emirlerine ve prensiplerine aykırı şekilde sana bir şey dikte ettiklerinde onlara uyma." İnsanlarla ilişkilerde illa terslik yapmaya gerek yoktur, inanmayan biri bile olsa "aramızda fark olsun, karşı kutuplarız" diye kutuplaştırıcı davranmaya gerek yoktur; normal insani ilişkiler, sosyal sorumluluklar konusunda yapman gereken ne varsa yapmalısın. Ama yoluna aykırı bir zorlamada bulunduklarında uymamalısın; orada da bir çatışma yoktur, sadece uymazsın.

Kariyer, para, statı gibi konularda "önce ben bu konuda net bir tutuma, idrake sahip miyim" diye insanın kendisiyle netleşmesi gerekir. Eğer kişi bu konuda rahatsa daha objektif ve pozitif davranabilir; kendinde bir gerilim, rahatsızlık varsa mücadele sağlıksız olur. Herkes paraya, maddi makama değer veriyor olabilir — sen veriyor musun, en önemli şey odur; vermiyorsan daha rahat mücadele edersin. İnsan eksiğinin ne bir başarı, ne bir ilişki, ne bir sosyal statü, ne bir kariyer, ne hedeflediği herhangi bir noktaya ulaşmak olduğunu bilmelidir. Bunlar hayatın doğasıdır; insan ilişkileri, evlilik, çoluk çocuk, çalışmak, bir meslek sahibi olmak hayatın doğal işleyişidir. Bunlar reddedilmesi gereken şeyler değildir, ama asıl eksiğimiz bunlar değildir. Hz. Yusuf'un maksadı Mısır'a aziz olmak değildi, Mısır'ın hazinesini yönetmek değildi; kardeşlerine üstünlüğünü göstermek de değildi, evlenmek çoluk çocuk sahibi olmak da değildi — bunlar hayatın akışıydı. Belki hapishanede de ölebilirdi, hiçbir eksiklik olmazdı; ne hapishaneden kaçan bir Yusuf var ne Mısır'a aziz olmaya can atan bir Yusuf. Bu hayatın doğasıdır.

Bu noktalardaki tatmin psikolojik düzeyde anlaşılabilir bir tatmindir; bu konulardaki mahrumiyetler de abartılmaması gereken zorluklardır. Bu, kişinin bu yolculuğunu istikametli götürmesini sağlar; yoksa mahrumiyetler bizi abartılı bir şekilde o mahrum olduğumuz şeylerin peşine düşürebilir. Nefs-i levvame kişiye ikinci bir hedef, asli hedefe eş bir hedef tanımamayı öngörür. Sen asli hedef olarak bunun dışında başka bir şeyi, en azından onunla at başı koşan bir şeyi düşünürsen, nefs-i levvame yolundan alıkonursun. Çünkü o süreçte mücadele etmen gereken şey ile o dünyevi hedef için yapman gereken şey çatışabilir — o hedefe ulaşmak için bir negatif benlik üzerinden hareket etmen gerekebilir, mesela bencil davranman gerekebilir. Ama nefs-i levvame sürecindesin ve biliyorsun ki bu benlik senin fıtratından değil. İki tane hedefin varsa yol alamazsın — Hz. İsa'nın dediği gibi, iki efendisi olan gerçek kulluk yapamaz. Tek efendin olacak.

İlahi Adalet: Kendi İçindeki Adaleti Muhafaza Etmek

Hz. Yusuf'un hapiste ölmüş olması durumunda bile ilahi adalet tecelli etmemiş olmayacaktı. İlahi adalet, Allah'ın seni yarattığı fıtrat üzere yaşamandır; ben fıtratımdaki adaleti muhafaza etmeye çalışacağım, orada ilahi adaleti gözeteceğim. Öbür taraftaki (dünyevi/zahiri) adalet, çok daha sonsuz bir süreçte tecelli edebilir; onun bazı işaretleri bu dünyada olabilir ama benim öyle bir adalet beklentim, saplantım yok. Benim için adalet, Allah'ın beni yarattığı fıtrat üzere yaşayabiliyor olmaktır; kendi içimdeki adaleti gerçekleştirebiliyorsam zaten selam yurdundayım demektir. Hz. İsa der ki, ruhunu kaybedip de dünyayı kazanan neyi kazanmış olur? Bu dünyada bana yapılan bütün haksızlıklar ortadan kaldırılsa, suçlar cezalandırılsa, ama ben kendi fıtratımın dengesini bulamadıysam, içimde bir adaletsizlik varsa — asıl adaletsizlik bendedir.

Hazreti Yusuf'un hâli budur: kendi içinde adaleti sağlamış olduğu için dıştaki adaletsizlikler onu çok rahatsız etmiyor. "Hapishane sizin çağırdığınız şeyden daha sevimlidir" diyor. Ona "sen bu iftirayı kabul et, biz bunu örtbas ederiz, sen bizim arzu ettiğimiz istikamette hareket et" dediklerinde, "hayır, ya bana masumsun diyeceksiniz ya da beni iffetsizlikle suçluyorsanız hapse atın, hapis benim için daha hayırlıdır" diyor. Kendi içindeki adaleti bozmayacaktır. Dışta adaletsizlik yapılabilir, hapse atılabilirsin; ama benim için en büyük sakınılacak adaletsizlik, kendi varoluşuma karşı yapacağım adaletsizliktir. Dünyada birisi senin maddi şeyine zarar vermiş olabilir, bu bir haksızlıktır; ama sen ruhuna Allah'ın verdiği değeri vererek davrandın mı? Ruhunla mı hayata baktın, yoksa psikolojinle, nefsinle mi? En büyük haksızlığı zaten orada yapıyorsun.

Asıl adaleti kendi içimde arayacağım; orada adaleti sağlarsam dıştaki adaletsizlik beni o kadar etkilemez. Bu dıştaki şeyleri Yusuf da önleyemeyebilir, çünkü dünyanın işleyişi gereği orada birçok dinamik işler, Allah'ın hikmeti gereği zalime de kâfire de müsaade edilmiştir; ama kendi içindeki adalete Firavun bile müdahale edemez, hiç kimse müdahale edemez. Kendi varoluşuna karşı bir adaletsizlik yapıyorsan onun sorumlusu sensin, oraya bir başkası müdahale edemez. İnsan "dünyada çok adaletsizlik var" derken, hemen arkasından şu soruyu sormalı: benim kendi varoluşumda bir adaletsizlik var mı, o hiyerarşiyi doğru koruyor muyum?

İnsanlar "şu insan çok nankör, benim onun için yaptığımı bilmiyor" der. Hâlbuki nimet Allah'tandır, kişi kendi nefsine pay ister. Ben nimetin Allah'tan geldiğini idrak etsem kimseye karşı minnet etmem, minnet etmediğim için de kimsenin bana nankörlük yaptığını düşünmem. Kendi içimde adaleti inşa etsem kimseye karşı nankörlük suçlaması yapamam. Biri bana yanlış davranmışsa bu bana ağır gelmez; "keşke böyle davranmasaydı" derim, şefkat ederim, üzülürüm, "ona yakışmadı" derim; ama "bana bu nankörlüğü nasıl yapar, ne adaletsiz bir dünya" demem. Diyorsam, adili mutlak olan Allah der ki: asıl adaletsiz sen yapıyorsun, hadiseye yanlış yerden bakıyorsun.

Özet: Nefs-i Levvamenin Tanımı

Nefs-i levvame, psikolojik zeminindeki negatif noktaları, negatif damarları görerek bunlardan kurtulmak gereği hissedip bunlara karşı mücadele eden ve bu nedenle içinde çatışma yaşayan kişinin hâlidir. Negatif taraflarını gören ve bunları eleştiren, karşı koymaya çalışan, bu negatif benliklere yenilse de bunları savunmayan ve kararlılıkla mücadeleye devam eden, pozitif yanlarının tarafında duran kişidir. Başarısızlıkları başarılarından çok olsa da ümitle ve şevkle tekrar tekrar mücadele eden, yılmayan, negatif benliklerine yenilip çaresizlik hissetse de süreci kararlılıkla ve tam bir ümitle devam ettiren kişidir. Bu sürecin sonunda kişi negatif ve pozitif olan istek, arzu, arayış, ihtiyaç, tutum, duygu ve davranışlarının net bir ayrımını sağlamış olur. Negatif benlikler tetiklense bile onlara karşı uyanık olma ve uymama konusunda dikkatli ve gittikçe güçlenen bir hâle gelir.

Bediüzzaman'ın Nefis Muhasebesi

Bediüzzaman bu konuda bir kısım ölçüler veriyor: "Nefsini beğenen ve nefsine itimat eden bedbahttır; nefsinin ayıbını gören bahtiyardır." Öyleyse sen bahtiyarsın — insanda hatayı görmekten kaçınan benlikler vardır, sanki "hatalıyım" dediğinde toptan kendini kötü hissedecekmiş gibi. Aslında kendini kötü hissedecek olan o benliktir, sen ondan ibaret değilsin; orada hemen ayrıştırmamız gerekir. İçimde kindar, alıngan, küsen, cimri, bencil veya kibirli bir benlik damarı olabilir; ben bunun farkındayım, zaman zaman öne çıksa da bunu olumlamam, onunla mücadele ederim.

"Ben nefsi emmaremi tebriye etmem, yani temize çıkarmam; fenalığa meyli olabilir. Fakat o nefsin kırk sene belasını çeken ve otuz beş seneden beri onun şerlerinden ve heveslerinden çekilmeye çalışan biriyim." Nefs-i emmareyi tam olarak fark etmek kırklı yaşlara dayanıyor (75 yaşında yazmıştır bunu). Nefs-i emmarede iki temel şey vardır: şerleri ve hevesleri. Nefis, eksiğinin bir şey olduğunu zanneder, onlara heves eder — "o heveslerime ulaşırsam tamam olacağım" zanneder; bu da nefs-i emmaredir, illa şer olması gerekmez. "Zengin olacağım, kimse beni küçümseyemeyecek" diye boş bir hevesin peşine düşmek de nefs-i emmaredir; bir çocuğun "şunu alacağım, iki sene üst üste takdir getirirsem bisiklet alacaksın" hevesiyle çalışması gibi. Nefsin heveslerine esir olmamak lazım; makul ölçüde ve meşru dairede heveslerimizi karşılayabiliriz ama onları hedef, gaye edinemeyiz.

"Ey nefse emmarem, sana tabi değilim. Sen istediğin şeye ibadet et ve istediğin şeyin peşine düş. Ben ancak ve ancak beni yaratan, güneşi, ayı ve yeryüzünü benim emrime veren Yüce Yaratıcı'ya kul olurum. Allah'a yüz binler şükür olsun ki kendimi kendime beğendirmemiş, nefsimin ayıplarını ve kusurlarını bana göstermiş. Ve o nefsi emmareyi başkalarına beğendirmek arzusu da kalmamış." (Nefsin kusurlarını, ayıplarını, hatalarını görmek ve fark etmek bir şükür vesilesidir.) "Ey nefsim! Eğer düşmanlık etmek istersen kalbindeki düşmanlığa düşmanlık et, onu kaldırmaya çalış. O zararlı olan nefsin hatırı için insanlara düşmanlık etme." Yani asıl mücadele içeride olmalıdır; ikinci derecede vakit ve kuvvet kalırsa dışarıda da mücadele edilebilir, ama ana mücadele içte olmalıdır.

Bediüzzaman devamla şöyle anlatır: "Gizli düşmanlarım bazı resmi görevlileri elde edip bana baskı kurarak bir kısım hadiseler çıkartmak için bütün kuvvetleriyle benim hassas damarlarıma dokunuyorlardı, her tuzağı kullandılar. Gördüler ki eski Said yok, yenisi ise her şeye tahammül ediyor. Maksatları da beni kızdırmak, eski Said damarıyla bu kadar kanun dışı keyfi muameleye karşı koydurarak mukabele ettirmekti; 'yeter artık' deyip tepki verip çileden çıkarmaktı. Hâlbuki o bedbahtlar bilmedi ki, Said'in lisanında Kur'an'ın tezgâhından gelen bir elmas kılıç varken elindeki kırık odun parçalarıyla kendini müdafaa etmez." Bir hakikati idrak ediyorsan, o hakikat dünyada her türlü haksızlıkla ve olumsuzlukla mücadele etmek konusunda sana yeter.

"Allah'a hadsiz şükür olsun ki o musibetleri binden bire indirdi. Bu günlerde İstanbul'da birisinin garezkârane ve şahsıma karşı galiz gıybeti, ağır sözleri üzerine eski Said damarıyla nefsi emmarem heyecana geldi. Dedim ki: mazlumum, bu nevi zulüm artık çekilmez, bu kadar da olmaz — intikam almak istedi. Birden kalbime geldi: belki bu, Kur'an'ın hakikatlerinin İstanbul'da neşrine vesile olur. Sen madem dünyevi ve uhrevi hayatını Kur'an'a feda ediyorsun, bu izzet-i nefis damarını dahi feda et. Hem sebeb-i hilkat-i kâinat olan Hz. Peygamber aleyhissalâtü vesselama zalim tabirini kullanan insanlar bulunduğu gibi, senin o güneşe nispeten zerrecik bir izzet-i nefsinin kırılmasına ne ehemmiyet veriyorsun?" — Peygamberin izzeti nefsi kırıldığında bile böyle davranmamışken, senin mi izzet-i nefsin var? Öyle bir izzetin varsa onu da feda et.

Bir arifin müridi "efendim, nefsimin izzeti var" demiş; o da "nefsin ne izzeti olacak" diye ihtar etmiş, müridin kalbi de rahat etmiş. Burada içeride bir mücadele yapılıyor: nefs-i emmarenin bir damarı gelip "yeter, bu kadar da olmaz, mazlum bir insanın üzerine bu kadar gelinmez, senin de izzetin var" der; ardından bir hakikatle bu bertaraf edilir. İşte nefs-i levvamedeki mücadele budur. Yoksa nefs-i emmare kolay kolay teslim olmaz.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde sure adı belirtilmeden şu ayet mealleri aktarılıyor: (1) "Bazıları bizim zikrimizden yüz çevirir, biz de onlara dünyanın kapılarını açarız" mealinde bir ayet (sure/ayet no belirtilmemiş). (2) Miraç'a dair, "geceleyin kulunu Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya yürüten Allah" mealinde bir ayet aktarılıyor (sure adı ve ayet numarası anlatıcı tarafından belirtilmemiştir). Ayrıca Kur'an'ın hangi suresine bakmak gerektiği sorusuna "Yusuf suresine bakmamız lazım" cevabı açıkça veriliyor (kıssa bütünü olarak anılıyor, belirli bir ayet numarası zikredilmemiştir). --- ---

İlgili Sohbetler

Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik

Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak

Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.