Nefs-i Levvame - Fıtrata Dönüş ve Tutarlılık Mücadelesi
Kısa Özet
Sohbette insan psikolojisinin pozitife doğal, negatife hazırlıksız bir yapıda olduğu; çocukluktan itibaren maruz kalınan olumsuzluklara bilinçli cevap verilemediği için yanlış tepki mekanizmalarının yerleştiği anlatılıyor. Modern psikolojinin "travmatize olmuş insanı" normal insan tanımı olarak sunmasının kadim bilgelik anlayışından farkı; fıtrî ve kâmil insan örneğinin (peygamberler, kâmil insanlar) referans alınması gerektiği; aslan yavrusunun koyun sürüsünde büyümesi meselinde olduğu gibi fıtratın hep orada durduğu, sadece üzerinin örtüldüğü vurgulanıyor. İkinci bölümde Tevbe Suresi'nde geçen, sefere katılmayan üç sahabinin kıssası üzerinden davranışta tutarsızlık gösterilebileceği ama hedefte/ilkede asla tutarsızlığa düşülmemesi gerektiği; "hoşa giden tepkiye teslim olma" tuzağı ve kişinin gelişimine yardımcı olmayan ilişkilere karşı dikkatli olması gerektiği işleniyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İnsan yapısı negatifliğe cevap verebilecek şekilde programlı değildir; pozitifliğe doğal bir karşılık verir, negatiflik karşısında şaşkınlık ve yanlış tepki üretir.
- Travmatize olmak, beklenmediğimiz ve mekanizmamızda ona verecek doğal bir cevap bulunmayan bir olaydan etkilenmektir.
- Modern psikolojinin bir kısmı, travmatize olmuş insan hâlini "normal insan" olarak tanımlar; oysa kadim bilgelik fıtrî insan ile travmatize insan arasında ayrım yapar.
- Tevbe Suresi'ndeki üç sahabi kıssası: Peygamber onların mazeretini kabul etmez, kendileriyle konuşmaz — çünkü mesele davranıştaki tutarsızlık değil, iç hesaplaşmanın yapılmamış olmasıdır.
- Davranışta tutarsızlık olabilir ve affedilebilir; asıl tehlikeli olan hedefte/ilkede yaşanan sapmadır.
İnsan Psikolojisi Negatifliğe Karşı Hazırlıksızdır
Yapımız aslında negatifliklere cevap verebilme kabiliyetinde değildir. Şeytan Adem'i kandırdığında, Adem yalan nedir bilmediği için şeytanın dediğine hemen gerçekmiş gibi bakmış ve ona uymuştur — çünkü yalan nedir bilmiyordu. Negatifliğe ayarlı bir psikolojimiz yoktur aslında. Küçük bir çocuğa aşırı bir negatif tepki verdiğiniz anda çocuğun ilk yaptığı şey bir şaşkınlıktır. Pozitif davrandığınızda ona doğal gelir; kucakladığınızda, isteğini yerine getirdiğinizde, gülümsediğinizde bunu doğal karşılar, sanki bunun onda bir karşılığı varmış gibi. Ama çocuğu ittiğinizde veya negatif davrandığınızda önce şaşırır.
Bir çocuğa pozitif davrandığımızda çocuk bunu doğal karşılar; "beni niye seviyor, bana niye gülümsedi, niye isteğimi yerine getiriyor" diye düşünmez — çünkü pozitif olana uygun bir mahiyette yaratılmışız. Bu çok önemli bir meseledir. Hepimiz bir çocuk, bir bebek olarak dünyaya geldiğimizde negatifliklerle karşılaşacağımızı bilmiyorduk; buna karşı doğal bir tepki mekanizmamız yoktur. Pozitifliğe karşı bir mekanizmamız vardır — çocuğa gülümsersin, çocuk da gülümser; çocuk ilgilenmeyeceksen seni itmeden ilgilenmemezlik eder, ne kadar küçükse o kadar negatiflik taşımaz. Hepimiz ister istemez olumluluklarla karşılaştığımız gibi olumsuz şeylerle de karşılaştık — anne babadan gelen tutumlar, arkadaş ve sosyal ilişkiler, hayatın süreçleri içinde bir kısım olumsuzluklar. Fakat bu olumsuzluklara bilinçli bir cevap verme yeteneğine sahip değildik o zaman; olmadığımız için ne yaptık? Mekanizmanın etki-tepki süreçleri çerçevesinde bir tepki tarzı ürettik. İsteklerin yerine gelmediğinde mizacına göre ya küstün, alındın ya da öfke duydun; biri sana nedeni yokken bir şey yaptığında sen de hayata karşı negatif bir algıya sahip oldun — çünkü böyle bir şeyin doğal olabileceğini değerlendirmedin, düşünmedin.
Biz hepimiz hayatın ilk yaşlarından itibaren psikolojik mekanizmamızda yüksek bir bilinç olmadığı için ve sadece olumlu şeylere programlı olduğumuz için, negatiflikler karşısında genellikle yanlış tepkiler ürettik. Bu yanlış tepkiler gitgide hayatımızda yerleşti.
Travmatize Olmak Ne Demektir?
Bir çocuk sevildiğinde, ihtiyaç duyduğu ilgi gösterildiğinde sağlıklı gelişir. Peki bir çocuğa olumsuz davranın, ilgi göstermeyin, dışlayıcı davranın, yok sayın — çocuk için ne kadar zor bir durum olur, "travmatize oldu" deriz. Aslında travmatize olmak nedir? Beklemediğimiz bir şeyden travmatize oluruz; mekanizmamızda ona verecek bir doğal cevap yoksa, daha doğrusu olabilecek bir negatifliğin olabileceğini düşünmemişsek, bu bizim üzerimizde travmatize bir etki bırakır — çünkü öyle bir şey beklemiyoruzdur.
Sokaktaki bir insandan yardım istedin, yardım etmedi; "olabilir, beni tanımıyor, güvenmemiştir" dersin, normal karşılarsın — çünkü buna dair bir kabullenişin var. Ama 20 yıllık arkadaşından sokakta kalmışken 5 lira istesen, cebinde dolu para olduğu hâlde "sana güvenmiyorum, veremem" dese, şaşkınlık olur — çünkü beklemediğin bir şeydir. Bir şeyi ne kadar beklemiyorsanız, o olaydan o kadar travmatize olursunuz; ve ne kadar beklemiyorsanız vereceğiniz tepki de o kadar bilinçsiz olur. Vereceğimiz tepkiler genellikle içgüdüsel mekanizmalarımızdan beslenerek oluşur, çünkü buna dair bir bilişsel kavrayışımız yoktur. "Ne yapacağımı şaşırdım" dersin, çünkü buna dair psikolojik zemininde bir yetkinlik yoktur.
Hepimiz çocuk olarak az veya çok mutlaka travmatize olmuşuzdur. (Bunu abartmak için söylemiyorum; bazı insanlar her şeyi travmatize ederek abartırlar.) Anne babanız sizi cami avlusunda bulmuş olsa bile travmatize olmayacaksınız aslında — bu hayatın doğasında olabilen bir şeydir; ama mekanizmamız bunu "normal değil, bu olamaz" diye kabul edemez, orada verilen tepki genellikle güdüsel ve sağlıksız olur. Bu tepkiler bir şekilde psikolojik mekanizmamızda yer etmiştir. İşte bu yüzden nefsimizi arındırmaya, nefsi analiz edip ondaki negatiflikleri görüp dönüştürmeye ihtiyacımız var. Temel bütün mesele burada yatıyor.
Bulunduğun Durumu Doğal Kabul Etmek
Buna karşıt olan algı, insanoğlunun bulunduğu durumu makul ve doğal addetmesidir — kendimizi bilmeye başladığımız andan itibaren kendimizi doğal kabul ediyoruz. "Memlekete veriyoruz", "buna bağlıyoruz", "sinirliyim, ben celalli adamım" deriz. Hâlbuki celalli olabilirsin ama senin gösterdiğin, Allah'ın celalinin fıtratını, tabiatını bilerek gösterdiğin bir celal değildir. Dolayısıyla insanın kendisine hiçbir mazeret bulmadan değişim ihtiyacını hissetmesi lazım. Bunu insana hatırlatan şey kâmil insanlardır; bir kâmil insan gördüğünde "gerçek insan buymuş" dersin, o farkı görürsün.
Maddi sıkıntı yaşamış bir tanıdığın anlattığına göre, 8-10 yaşına kadar üzümün salkımda olduğunu bilmiyormuş, çünkü hep eve tane alınırmış (daha ucuz olduğu için); sonra üzümün aslında bir salkımda durduğunu görmüş. Biz de öyleyiz — ne olduğumuzu kâmil insan örneğiyle anlayabiliyoruz. Kâmil insan olmadığında ise, hepimiz travmatize insanlar olarak birbirimize bakıp "sen şöyle darbe almışsın, ben de böyle" der, o durumu normal görürüz. Modern psikolojilerin bir kısmının özellikle yaptığı şey budur: eksik insanı, nakıs insanı, psikolojik düzeyin negatif derecesinde olan insanı normal insan olarak kabul eder. "Herkes bencildir" diye bir tanım verilir; peki bencil insan yoktur demiyoruz, "insan bencildir" demeye hakkın var mı, bu tartışılır. Diyelim ki sen bencilsin — bu teori senin için doğru mu? Bu kadar kolay bir sonuca varmak için derin düşünmeye gerek yok; sana bir tanım veriyor, "evet doğru" diyorsun. Ama bu, insan tanımını doğrular mı? Doğrulamaz. İnsan nedir ve ne değildir, ancak insan olandan sorulur.
Bediüzzaman'ın güzel bir sözü var: "Ey kendini insan zanneden insan! Kendini oku. Yoksa hayvan ve camit (cansız) olma ihtimalin var." Birisi bize negatif damarları anlatıp "insan budur" dese, sen de kendinde o damarları görsen "doğru mu söylüyor" diyeceksin? İşte modern psikolojinin insana yaptığı da budur; hepimiz uğradığımız için, bir nevi travmatize olmuş psikolojik yapıyı insan olarak tanımlıyor ve bunun delili olarak da travmatize olan insanları sunuyor.
Fıtrat: Hep Orada Duran Zemin
Kadim bilgeliğin anlayışı ile modern anlayış arasındaki temel fark budur: bir asli/fıtrî insan var, bir de travmatize olmuş insan var. Asli ve fıtrî olan insan bize ya dinler vasıtasıyla ya da kemale ermiş insanlar vasıtasıyla gelir; biz o noktalara bakarak gerçek insanın ne olduğunu anlayabiliriz. Bunu yapmazsak, "herkesin bir nefsaniyeti var, bu normal bir şey" der, kendi durumuna meşrulaştırıcı bir zemin buluruz. Ama kendini fıtrî insanlık ve kâmil insanın karşısına koyduğunda aradaki büyük mesafeyi görürsün. Bu mesafeyi görmek bize bir ümitsizlik mi vermeli? Hayır — aksine büyük bir nimet, büyük bir ikramdır; "ben insan nedir onu anladım" dersin.
Gelenekte anlatılan bir hikâye: bir aslan yavrusu her nasılsa koyun sürüsünün arasına karışmış, büyümüş; "me" demeye çalışıyor ama telaffuz edemiyor, koyunlarla otlamaya çalışıyor ama tat alamıyor. Bir gün birisi "sen aslansın" diyor, ya da bir gün kuyudan su içerken kendi yüzüne bakıp diğer koyunlara benzemediğini görüyor: "ben farklıyım" diyor. Aslında biz de buna benzer bir durumdayız — hepimiz aslanız ama koyunlaşmış hâle gelmişiz; fıtrî halimizi az veya çok kaybetmiş durumdayız, çünkü bahsettiğim negatif etkilere maruz kaldık. Ama o fıtrî hâl bizde tekrar oluşmayacak derecede mi ortadan kalkmıştır? Hayır, o sende her zaman durur. Fıtratı bir zemin gibi düşünün; ne dökersen dök, ne yaparsan yap, o zemin duruyor. Sonradan edinilmiş yükü, birikimi, etkileri attığında o fıtrî zemin yerinde duruyor; biz yeniden bir fıtrat inşa etmeyeceğiz.
Kur'an'da ilginç bir tabirdir: "Allah'ın üzerine fıtrattığı dine insanları çağır" diyor (mealini ayrıntılı hatırlamıyorum). Din, fıtratın dile, kelimeye, kitaba dökülmüş hâlidir; fıtrat bunun canlı hâlidir. Kur'an, sen insanları aslında kendilerinde var olan tabiata, niteliğe çağırıyorsun diyor — farklı bir şeye çağırmıyorsun, doğal olana çağırıyorsun. Din, doğal olandır, fıtrî olandır ve dinin çağrısı da fıtrattır; o fıtrat sende zaten doğuştan vardır.
Yol Ayrımı: Fıtratına mı Döneceksin, Mevcut Zemine mi Devam Edeceksin?
Burada insan bir yol ayrımına girer: doğal fıtri hâline mi dönecek, yoksa şu an kendini içinde bulduğu psikolojik zemine göre mi şekillenmeye devam edecek ve hayatı bunun üzerinden mi yaşayacak? İnsanoğlu ağırlıklı olarak "gittiği yere kadar gideyim" der. Akıllı olursan, illa başını duvara çarpman gerekmez bu işin böyle gitmeyeceğini bilmen için; iyi analiz edersen görürsün ki böyle gitmiyor, gitmemeli de zaten. Zahiren sorun çıkmaması, bir şeyin doğal olduğunu göstermez. Ama hayat zaman zaman mutlaka "böyle gitmez" diye hatırlatır.
Birisine yalan söyleyebilirim, zarar verebilirim, aldatabilirim; kimse sorgulamaz, hesap vermem, ceza almam — ama ben ondan memnun olmamalıyım. Nefs-i levvame dediğimiz şey bizatihi insanın kendi psikolojisinde var olan negatifliklerden memnun olmama hâlidir. O negatiflikler sana nesnel zahiri dünyada ağır bir geri bildirim vermeyebilir; ağır geri bildirim verdiğinde zaten bir nevi başını duvara vurmuş olursun. Ama ondan çok daha önce insan bunu kendisinde fark etmeli — "bu psikolojik tutumlardan, hâllerden memnun değilim" diyebildiğinde nefs-i levvamenin, yani kendini kınama sürecinin ne kadar önemli ve hayati olduğunu tam olarak anlamış olursun. Bunu anladığında da o yolda adım atmaya başlarız.
Bu Süreçte Mükemmellik Beklenmemeli
Geçen hafta da kısmen değindiğimiz gibi, kişi bu süreçte mükemmelliği beklememeli. Çatışmanın yaşanması zorunlu bir süreçtir. Kişi yaradana güvenmeli ve ümitsizlik, karamsarlık tuzağına düşmemelidir. Bu süreçteki insanın bir başka özelliği de tutarsızlığıdır; kişi bu süreçte çok tutarlı olamaz, çünkü gelgitler yaşıyor, içeride bir çatışma yaşıyor. Bazen kendini kontrol edip muvaffak olursun, bazen olamazsın; "bundan sonra insanlara karşı kaba olmayacağım, öfkeli davranmayacağım" dersin, sonra kendini öfkelenirken bulursun. Bu bir tutarsızlıktır, insan bundan kaçınamaz süreç içinde; bir gün bu tutarsızlık ortadan kalkacaktır.
Uhud'daki Okçular ve Tutarsızlık
Uhud savaşında okçular tepesine yerleştirilen yaklaşık 50 okçu bir tutarsızlık sergilemişlerdir. Peygambere "burayı terk etmeyeceğiz" diye söz veriyorlar, iyice idrak ettiklerini söylüyorlar; sonra savaş hengâmesinde araya başka bir motivasyon giriyor (ganimet) ve tepeyi terk ediyorlar. Bu tutarsızlıktır. Peygamber onlara yıkıcı bir eleştiri veya öfke ile "ne biçim insansınız, söz verdiğiniz şeyin sonucuna bakın" dememiş. Çünkü bu, sürecin bir niteliğidir — tutarsız olmak. Tutarsız olunmaması gereken nokta şudur: yanlışı onaylamayacaksın. Yanlışı fark ettiğinde veya biri sana fark ettirdiğinde onaylamayacaksın; bu konuda tutarsızlık göstermeyeceksin. İlkesel düzeyde tutarsız olmayacaksın; olgusal/eylem düzeyinde tutarsız olabilirsin. Muhtemelen o sahabiler de gelen ayetin işaretiyle yaptıkları hatanın nedenlerini analiz etmişlerdir; "biz yanlış yaptık, şu şu motivasyonlarla yanlış yaptık" deyip kendi içlerinde bir analiz yapmışlardır — zaten Allah'ın onlara ayette gösterdiği şey de bu: "sizin içinizde dünyaya, dünyevi şeylere temayül eden bir damar var, o yüzden bu hatayı yaptınız" diyor, analizi Allah gösteriyor ve bu sonuç bilgisini almalarını istiyor. Onun için insan tutarsız olmaktan korkmamalı; ama ilke olarak "tamam kardeşim, dünya malı da çok önemli, peygamber o sözü söyledi ama dünya da var" dersen, bu tutarsızlık seni başladığın noktaya döndürür — orada tutarsızlık sergileyemezsin. Nefs-i levvamedeyken o tutarsızlığı sergilersen döneceğin nokta nefs-i emmaredir. İlkesel, prensip, hedef ve gaye anlamında net olmalısın.
Tevbe Suresi'ndeki Üç Sahabi Kıssası
Bir savaşa (hangisi olduğunu tam hatırlamıyorum; Tevbe Suresi'nde anlatılan üç kişi) giderken geri kalan üç sahabi vardır. Bu, nefs-i levvame ile ilgili çok önemli bir olgudur. Peygamberimiz bir savaşa gidecek; münafıkların çoğu mazeret arz edip sefere gitmiyor, geri dönüyorlar. Sefere gitmeyen ama münafık olmayan, Müslüman olan, mazeret arz ederek savaşa gitmeyen üç kişi vardır. Geri dönüşte peygambere gelen bütün münafıklara "tamam" der, hiçbir kınama, eleştiri yoktur; fakat o üç kişiye Peygamber onlarla konuşmaz ve mazeretlerini kabul etmez. Ayetle de onlarla konuşulmaması bildirilir; eşleri bile onlarla konuşmaz. Namaza gidip geliyorlar, cemaatten kovulmuyorlar, dışlanma yok — sadece sözlü irtibat kesilmiş.
Bu şu demektir: "yaptığınız şey doğru bir şey değil, bununla ilgili kendi iç hesaplaşmanızı yapın; bu sizi dışlamak, damgalamak, cezalandırmak değil, iç hesaplaşma için." Çünkü öbür türlü bu süreçte yol alınamaz. Münafıklık, kişinin kafasında bir şeyin netleşmemiş olması demektir; nifak kelimesinin kökü, yer altında yaşayan ve birkaç deliği olan, bir deliği kapatıldığında öbüründen çıkan hayvanlarla ilişkilendirilir. Münafıklık da böyledir — tek bir hedefi, tek bir ideali yoktur, bütün ihtimalleri arada tutar. "Ebediyet var, dirileceğiz, ama olmayabilir de; dünyadan da bir şeyimizi alalım, hem kelam hem kودlu (dünyalı) olalım" gibi bir ikilemlilik. Nefs-i levvamede de böyle bir ikilemlilik vardır — seni negatif konuda tetikleyen ve kendi menfaatini isteyen benlikler vardır. Peygamber o üç kişiye "sizin de öyle olma ihtimaliniz var, bu konuda netleşin, tek bir deliğiniz olsun, tek bir kurtuluş çareniz olsun" demek istemiştir. Eğer bunu demezseniz ikileme düşer, yol alamazsınız.
Aslında orada mazeret öne sürünce zaten bu iç hesaplaşmanın yapılmadığı anlaşılmış olur. Eğer o üç kişi dönüşte "Ya Resulallah, biz yanlış yaptık, seninle gelmemiz lazımdı, o mazeretler gerçek mazeret değildi, biz nefsimize uyduk, o anda bunu tam idrak edemedik, bunları bir mazeret gibi gördük ve sana öyle sunduk; ama şimdi idrak ediyoruz ki bunlar mazeret değil" deselerdi, Peygamber o anda meseleyi kapatacaktı — çünkü hesaplaşmalarını yaşamış olacaklardı. Davranışta tutarsızlık olabilir ama hedefte tutarsızlık olmamalı. Bir rivayete göre 40 veya 50 gün onlarla konuşulmuyor; sonra ayet iniyor: "Allah sizin tövbelerinizi kabul etti." Burada tövbe, anlayışta değişimdir aslında — bir eylem tövbesi vardır, bir de idrak ve hedef tövbesi. "Bu dünyada şunları yaşasam mutlu ve mutmain olurum" dersen, ama Allah "kalpler ancak Allah'ı anmakla, O'nu idrak etmekle mutlu olur" diyorsa, burada bir ikilem var — sen mi haklısın, ayet mi? Burada netleşmezsen çelişki yaşarsın, tutarsızlığın olur. "Evet, hakikatte ancak Allah ile mutmain olur insan; bendeki ebedilik ihtiyacı ancak Allah ile tatmin olur, dünyadaki hiçbir şey beni tam anlamıyla tatmin etmez" dediğinde hedefte bir tutarlılık oluşturmuş olursun. Eylemde nefsinin bazı damarları seni yanıltabilir, yanlış yapabilirsin; ama hedefin tek olduğu sürece bir çatallanma yaşamazsın.
O dönemde çeşitli kabilelerden, hatta bir rivayete göre Rumlardan (Bizans'tan) bazı kişiler gelip o üç kişiye "arkadaşınız sizi yüzüstü bırakmış, sizinle konuşmuyor; gelin bize, ne gerek var bu sıkıntıya, biz sizin dostunuzuz" diyorlar. Bu şu demektir: negatif benlikler bize mutlaka bir şeyler sunar; "ne diye bu kadar zor bir yola giriyorsun, gel, seni rahatlatırım" der. Ama hedefte bir sapma, bütün her şeyi bozacak bir şeydir. Bir adam derviş olmuş, camiye gidip geliyor, ama para musluğu açılınca dervişlik ikinci plana düşüyor; çünkü bazı benlikler "para olsun, mutlu olursun" diyor, "biri seni sevsin, mutlu ol" diyor — o kapı açılınca maneviyat ortada kalmıyor. İnsan çok nitelikli bir idrak sahibi değilse hedefini şaşırır; bak, eylemini değil hedefini şaşırtır. Bir günah işleyebilir bir insan (Uhud'daki okçular veya Tevbe suresindeki üç sahabi gibi), bu affedilebilir ve büyük bir problem değildir; büyük problem, hedefinde bir sapma yaşamaktır — hayatta herhangi bir dünyevi şeyi kişiyi gerçekten tatmin edecek bir ideal, asli bir hedef olarak algılamak, işte bu hedef sapmasıdır. Uhud'da veya Tevbe Suresi'nde anlatılanlar boş şeyler değil, hayatın sürecinde sürekli olagelen şeylerdir.
Burada Peygamber davranışsal ikilik ile hedefteki tutarsızlığı ayırıyor: hedefte tutarsızlık olursa yol alamazsın; davranışta tutarsızlık olursa, zaten üzerinde çalıştığın bir nokta, çalışmaya devam et. Allah senin düşmelerini saymıyor. Çocuk illa yürüyeceğim diyor ama kaç defa düşüyor; ona gidip "sen ne diye yürüyeceksin, süper araba var, seni itsem, her istediğin yere götürsem" desen, çocuk "hayır, ben yürümekten vazgeçmeyeceğim, benim fıtratım yürümemi gerektiriyor, velev ki zorlansam da" der.
Kendi çocukluğundan bir anı: 5 yaşında Mardin'den gelmiş, bir-iki sene sonra annesi Mardin'e gidince, çok sevdiği (ama unuttuğu) Mardin'e gitmek için inatla tutturmuş; annesi "sana 5 lira vereyim, gitme" demiş, 5 liraya razı olup gitmekten vazgeçmiş. "İşte hedefimi şaşırmışım — 5 lirayı bulunca hedefimi şaşırmışım." İnsanın hayatında böyle hedef şaşmasına sebep olacak şeyler olabilir. Onun için insan hedefinin her zaman asli olmasına ve değişmemesine dikkat etmelidir. "Güç insanı bozar, iktidar insanı bozar, para insanı bozar" deriz — kimi bozar, bozmaması için ne olması gerekir? Para insanı, sana ne alabileceğini, hangi imkânı açabileceğini düşündürdüğü için bozar; hayatta paranın bizatihi bir değeri yoktur, para bir simgedir. Birisi için imaj, birisi için arzu ettiği her şeyi alabileceği bir nesne, birisi için güçtür. Eğer benim "kimse beni ezmesin" gibi bir asli hedef algım varsa ve bunun için paraya, güce, makama sahip olmayı hedeflersem, o zaman hedefim sapmış olur. Mekke'de zulme uğrayan, ticari hayatı sekteye uğrayan Müslümanlar oldu; ama niye vazgeçmediler? Şimdi düşün Ebu Süfyan inanacak olsa — Mekke'nin yöneticisi olmaktan çıkar, diğer Mekkeliler onu ticaretlerine dahil etmez. Ebu Süfyan'ı inandırmayan şey, benlikteki başka hedeflerdi. Ama iman algısı, "senin kurtuluşun, hedefin Yaratıcı ve O'nunla kurduğun bağdır" der.
Musab bin Umeyr (rivayete göre) örneği: annesi "eğer inanmaya devam edersen yemeyeceğim, içmeyeceğim, kendimi öldüreceğim; beni seviyorsan bu inançtan vazgeç" demiş. O da "ben anneme, babama saygılıyım, onları memnun etmeye çalışırım ama benim asli hedefim Yaratıcımla olan bağım, onun sonsuzluğuna olan idrakim ve ona olan yolculuğumdur; ölmeni istemem ama bu ana hedefimden vazgeçemem" demiş. Bunlar, nefs-i levvame sürecinde yaşayacağımız birçok olgunun bir tarifidir. Onun için nefs-i levvame çok önemli, zorlu bir süreçtir; seni çeldirebilecek birçok şey vardır, büyük bir farkındalık ve dikkat gerektirir. Bu süreçte kişi davranış tutum olarak tutarsızlık sergileyebilir ama ilkesel ve hedef noktasında sergileyemez; sergilerse geriye, nefs-i emmareye düşmüş olur.
(Bu noktada bir akrabanın "hapsi hali" olarak tanımlanan psikiyatrik bir süreç yaşadığı paylaşılıyor; anlatıcı, durumu analiz etmeden, görmeden bir teşhis üzerinden konuşmanın doğru olmadığını, tasavvufi kelimeleri de dikkatsizce kullanmanın sorun oluşturabileceğini, yanlış yorumlanabileceğini belirtiyor — burada daha nesnel bir tanım gerektiğini vurguluyor. Nefs-i levvamede olmanın ölçüsü: kişi değişmeyi istiyor, değişmeyi talep ediyorsa nefs-i levvamededir denebilir; ama bunun bir kısım sorunları, problemleri ve tehlikeleri de vardır. Ümitsiz olmayacaksın, karamsar olmayacaksın; karamsarlık hâli de seni kuşatmaya çalışan bir benliktir, öyle tarif edeceksin. Tutarsız olabilirsin, kendini eleştirebilirsin, tutarsız olduğunu bilirsin; mesele o tutarsızlığı ve onun motivasyonunu savunmamandır. Peygamberin o üç sahabeden talep ettiği de budur.)
İlk kez bu hadiseyi okuduğunda "Peygamber biraz sert davranmamış mı, bu kadar merhametli hâlbuki, konuşmuyor" diye düşünülmüş; sonra fark edilmiş ki aslında cemaate devam ediyorlar, onlara karşı herhangi bir negatiflik yok, sadece sözlü irtibat kesilmiş — bir hediye gibi bir şey bu aslında. Burada Peygamber ve sahabiler "size laf yetiştirmeye çalışmıyoruz, sizinle konuşmuyoruz, kendi şeyinize bakın, kendi iç hesaplaşmanıza bakın, bize laf yetiştirmenize, bizi ikna etmenize gerek yok" demiş oluyorlar. Bu arada Peygamber negatif bir duygu, düşünce taşımıyor; negatiflik yok, fakat "kendi içinde hesaplaş" diyor. Eşlerine de "onların bütün hizmetlerini görün ama eşinizle konuşmayın" diyor — burada bir negatiflik sergileme yok, sadece "mesele sizin kendi içinizde çözümlemeniz gereken bir durum; onu çözümleyinceye kadar biz konuşmuyoruz" demiş oluyorlar.
Onun için nefs-i levvamedeki en temel şey, hedefi sürekli canlı tutmak ve hedef konusunda hiçbir sapma taşımamaktır. Hedef konusunda en ufak bir sapma kişiyi alıkoyar. Kötülük yaptığında bir şekilde rahatsız olma duygusu vardır; o rahatsız olma duygusunun ortadan kalkması aslında daha kötü bir şeydir, çünkü kötülük yapmak daha spontan olabilir, ama o rahatsızlık olmadığında daha otomatik bir hâle dönüşür — orada bir sapma, bir kırılma meydana gelmiş olur.
İçimizdeki Direnç: Mekke Müşrikleri Örneği
Bizim bu süreçte yaşadığımız tutarsızlık, mücadele etmeden önceki psikolojik mekanizmamızın bu değişime direnmesidir aynı zamanda. Sen bir şeye direniyorsun ve direndiğin şey basit bir şey değil; içinde kendini sürekli hayatın içinde güncellemiş bir stratejisi, mentalitesi, gayesi, hedefi, algısı olan bir mekanizmayla karşı karşıyasın. Mekkeliler Peygamberle mücadele ederken bir mentaliteleri yok mu? "360 putu kaldıracağız, tek bir ilah diyeceğiz, o zaman kimse gelmeyecek Kabe'ye, ticaretimizden olacağız" — adamın bir mantığı var. Biz de değişim konusunda, içimizde bu değişimle mücadele edecek birçok benlik olduğunu bileceğiz. "Değişime gerek yok, böyle gider" diyen veya "küçük revizyonlar yap, idare et" diyen benlikler; başka biri "sen köklü bir revizyon geçirmek zorundasın" diyor. Bu bir kırılma noktasıdır. Mekke'nin müşrikleri bir anlamda içimizdeki bu değişime direnen mekanizmanın bir yansımasıdır.
"Artık kızmayacağım, küsmeyeceğim, inat etmeyeceğim" diyorsun, ama içeride "ben edeceğim" diyen bir benlik var; "ben küserim kardeşim" diyecek, öbürü "ben kibir gösteririm, bana kaba davranana ben de öyle davranırım, hak ediyor" diyecek. Sen onu dikkate almadan "yapmayacağım" dediğinde, o da "ben sana gösteririm" der, öyle bir olay olsun, o zaman kim devreye girer görürsün. İşte nefs-i levvamedeki çatışma budur. "Ben değişeceğim" dediğinde, psikolojik mekanizmandaki bir negatif benlikle mücadele etmeyi göze alıyorsun demektir; aktif bir mücadele yapacaksın.
Peygamberimiz Mekke döneminde biat alırken, amcası Abbas "durun, siz biat etmekle peygambere hangi sözün altına girdiğinizi biliyor musunuz, Mekke'yi, bütün Arapları karşınıza alıyorsunuz" demiş — bu önemli bir şeydir. Sen "şunu yapacağım veya yapmayacağım" dediğinde bir şeyi karşına alıyorsun. "Para önemli değil" dediğinde, "olur mu, para çok önemli" diyen bir benlik var orada, onun da bir sürü argümanı, kendine göre nitelikli bir mantığı var. Sen onun karşısına çıktığının, onunla mücadele edeceğinin farkında mısın? Nefs-i levvame bu anlamda hakikate, fıtrata bir biattir; ama o biat aynı zamanda gayri fıtri olan bir şeyle mücadele etme kararı vermektir de. Üstelik sende güçlenmiş bir kısım benlikler varsa — Mekke'de Ebu Cehil, Ebu Leheb gibi güçlü muhalifler olduğu gibi, bizde de öyle güçlü muhalif benlik başları vardır, bunlar bizde daha güçlüdür. Bunların bir kısmı ölür, bir kısmı dönüşür. Mekke'de bazı kişiler Peygamberle 10-20 yıl savaşmış, sonra dönmüş, teslim olmuş; bazı benlik damarlarıyla belki 5, 10, 20 sene uğraşabilirsin — sen uğraşmaya devam et, en son ya o ölür ya teslim olur, ama sen o mücadeleden vazgeçmeyeceksin.
Kişi hoşa gidene teslim olmadan, farkındalığını artırarak anlaşmazlıkları ve çatışık durumları derin bir anlayışla çözmelidir. "Hoşa gidene teslim olma" tuzağı vardır: biri sana bir şey söylediğinde senin söyleyegeldiğin bir söz, gösterebildiğin kolay bir tutum vardır — bu, kendini bıraktığında zaten ağzından çıkan, en hoşa giden ve en kolay tepkidir; özel bir çaba göstermene gerek yok, kolayına da geliyor. Kişi bu tür hoşa giden tepkilere sahip olan benliklere karşı uyanık olmalı ve onlarla akıllıca çatışmalıdır.
Çaba harcamak, gayret içinde olmak ve sürece razı olmak gerekir; sürecin birçok yenilgisi veya zaferi olabilir. Peygamberimiz savaşmış, mücadele etmiş (Bedir, Uhud, Hendek), ve sürece razıydı; Hudeybiye'de umre yapabilecekken yolu kesildiğinde bile yılmadı. Bazen "artık bu konuda değiştim" dediğin bir noktada önüne büyük bir engelleyici benlik çıkar; yılmayacaksın, yola devam edeceksin. Sürece razı olacaksın, gayret etmek şartıyla.
Bu sürecin en zor yanı negatif duygular üzerinde çalışmaktır. Sakin bir hâlde insan rahattır; ama negatif duygularının tahrik olduğu noktada kendini kontrol etmek zorundadır. En güçlü negatif duygularını bulmalı, onların üzerinde çalışmalı ve yerine alternatif bir algı, davranış, tutum üretmelidir. Kişi negatif duygulanımlarına hapsolmamalıdır — "çok sıkıldım, vazgeçeceğim" bir negatif duygulanım tarzıdır; öfke de öyle. "Tahammül edemiyorum, ağzıma geleni söylüyorum" diyeceğine, "tahammül edeceksin" — yani etmek için çaba göstereceksin. "Tahammül edemedim, bir insanın üzerine de bu kadar gelinmez" deme; bunu demedikçe nefs-i levvame sürecinde kişi yol alamaz.
Dört Merkez ve Duygusal Benliğin Sınırları
Duygu merkezli bir benliğim var diyelim; karşımdaki insanın yaptığı şeyden hoşlanmadım, bende duygusal bir negativite oluşturdu. Ben o duygusal negativitenin içinden bir çözüm üretemem, çünkü o benliğin böyle bir yeteneği yok. "Yanlış yaptı ama bunun üzerinde durma, mevzuyu kişiselleştirme" — hayır, "ben bunu hak etmedim" diyorsan mevzu oradan çözülmez, o benlik sana bir çözüm sunamaz, çıkışı yoktur. "Çok öfkelendiğim için bunu söyledim, o anda söylemem gerektiğini hissettim" — bunu sana hissettiren o negatif benliğin ta kendisidir; yaptığının doğru olduğunu söyleme ihtimali yoktur, çünkü o zaten kendi yanlışını söyleyemez.
Bir civatayı sökeceksin, bunun bir ölçüsü var; daha büyük bir anahtarla sökebilir misin? Mümkün değil. Bazen biz de yanlış bir benlikle meseleyi anlamaya, tanımlamaya, çözmeye çalışıyoruz — "bana hakaret etti, ben bunu hak etmedim" diyerek. Bu benlik bir çözüm bulamaz; ancak filmi geriye sarıp olmuş hadiseyi olmamış kılarak çözebilir, ki buna imkân yok. "Sen bana bunu dedin" — "e dedim, dememen lazımdı" — "tamam, doğru, dememem lazımdı, ne yapacağız?" Bu benlikle bir çözüm üretilemez. İçimizde bazı benlikler bir şeyi çözmez, çözümün önünde bir engel olarak dururlar. Ben negatif bir duygu durumundayım, bu durumda bir şeyi doğru analiz edemem, meseleyi objektif göremem — o benlik böyle bir imkâna sahip değil. O zaman ona "sen kenarda otur" diyeceğim, meseleye başka bir benliğin anlayışıyla bakacağım. Yoksa o duygu durumuyla meseleyi objektif olarak kavrama imkânına sahip değilim — o anahtar o civatayı sökmez.
Nefs-i levvame sürecinde tekamülümüzü engelleyen şeylerden biri budur: o benliklerin bir çözüm yeteneği olmadığının farkına varmalıyız. "Benim dediğim olacak" diyen bir benlikle hayatta bir çözüm üretebilir misiniz? Mümkün değil. O benliğin etkisini hissettiğinizde onu geri plana itmeye, kendini gösterdiğinde olumlamamaya dikkat edeceksiniz.
Ölür ya da Dönüşür: Ebu Cehil ile Ebu Leheb Örneği
Ebu Cehil ile Ebu Leheb ile iş yürür mü, Mekke sulhe kavuşur mu? Kavuşmaz. İki ihtimal var: ya ölmeleri gerekir ya dönüşmeleri. Dönüşmeyenler öldüler zaten, dönüşebilenler de dönüştü. Hazreti Ömer mesela dönüştü; ama Ömerliğin fıtri hâlde taşıdığı özellikleri korudu, sadece törpülenmesi gereken şeyi törpüledi, değişti. Bizim içimizde öne çıkmak, önder olmak isteyen bir benlik olabilir; bu makul bir sınıra çekilebilir, hatta faydalı bir şekilde de kullanılabilir. Ama bu çizgiye çekmezsen, öyle yerlerde tuzak kurar ki seni orada bitirir.
Benliklerin çok iyi ayırt edilmesi gerekir. Bazı benlikler affedici değildir, inatçıdır, "dediğim dedik" der — böyle bir benlikle insanlarla ilişkileri ölçülü, sağlıklı, dengeli yürütmek mümkün değildir. O benlik ya tamamen ölmeli ya hizaya gelmeli. Neyi ölçü kabul edeceğiz ve neye meşruiyet tanıyacağız, buna dikkat etmek gerekir. Nefs-i levvamenin en temel vasfı içeride çatışmadır; o çatışmadan inşallah bir galibiyet çıkacaktır. Bu noktada "başkalarına yardım edeyim, toplumu geliştireyim" gibi bir çaba da yanıltıcı bir benlik olabilir; Mekke döneminde peygamber bir fütuhat yapmıyordu, kendi içinde bir dönüşüm oluşturmuş, insanları kendi içlerinde bir saflaşmaya davet etmişti. "Başka insanları anlatayım, yardımcı olayım" tuzağına da bu süreçte çok fazla düşmemek gerekir; bu, ölçülü ve dikkatli kontrol edilmesi gereken bir şeydir. Kişi kendi adımlarına öncelikle dikkat etmelidir; doğal hayatın içinde paylaşım, yardımlaşma ayrı bir şeydir.
İleriye Bak, Geçmişi Unut
Bu da bir ilkedir: ileriye bak, geçmişi unut. Geçmiş her bakımdan gereksiz bir alandır insan için; olmuş bitmiştir, oradan derleyeceği bilgiyi ve anlayışı devşirir ve devam eder. İnsanın kendiyle ilgili geçmiş konusunda da böyledir, insanlarla ilişkili konuda da böyledir — insan niye hayatını 10, 20, 30 sene önceki bir olguyla bağlar ki, üstelik değiştiremeyeceği bir geçmişle? "Alacaklarım var" diyorsan, o alacakları unutmayan bir benliğin var, seni oraya yapıştırıyor; hâlbuki gerek yok, hiçbirinin gereği yok hayatta. İnsanın kendi ruhunu bulmasından başka hiçbir alacağı yoktur; diğer bütün alacaklar olarak gördüğün şey gerçek anlamda değeri olmayan şeylerdir. Bizim çok büyük bir alacağımız var, oraya bakmıyoruz; ufak tefek basit alacaklara bakıyoruz.
Gelişimine Yardım Etmeyen İlişkilere Dikkat
Nefs-i levvame sürecinde insan, kendisine yardım etmeyen ilişkilere de yardım etmemelidir. Bir insanla birlikteyken sen geriye mi gidiyorsun, yerinde mi duruyorsun, ileriye mi ilerliyorsun — dikkat edeceksin. Geriye gidiyorsan o ilişkine yardım etmeyeceksin. Örneğin bir insan seni hedefin ve ilkelerin istikametinde değil de yanlış hedefler istikametinde yönlendiriyor, teşvik ve tahrik ediyorsa, ya bu ilişkiyi yönetmesini bileceksin ya da yönetemiyorsan, geriliyorsan, o ilişkiye yardım etmeyeceksin. AVM'ye girdiğinde bütün dünyevi damarların tahrik oluyorsa, "hiçbirini henüz almadım" diye düşünüyorsan girmeyeceksin — ya da giriyorsan adam gibi gireceksin. Bir insanla oturduğun anı ile kalktığın anı karşılaştır; epey negatifleşmişsen dikkat edeceksin. O ilişkideyken dikkatli olacaksın; karşındakine de suç atfedemezsin, o da farkında değildir — anne baba bile olabilir bu, kolayca vazgeçilip değiştirilebilecek bir şey değildir; ama dikkat edeceksin.
Nasıl ticaret yapan biri kendine bir şey kazandırmayan ticari işlemi yapmıyorsa, biz de bir şeyin bizi geriletip geriletmediğine dikkat edeceğiz. İlişkilerimizi bitirmemiz diye bir mecburiyet yok; ama dikkat edeceğiz. Peygamberlerin hemen hepsi cahillerden kaçmışlardır; "onlar zamanını alıyor, hiçbir gelişimde bulunmuyor" diye, küçümsemeden, dışlayıcı bir duygu taşımadan, kendi yolunda ilerleme odaklı bir şekilde bunu yapmak gerekiyor. Çünkü herkes farkında olmadan birbirini olumsuz etkiliyor — "kilo mu aldın, kaç kilo verdin" gibi konuşmalar hayati veya asli şeyler olmadığı gibi bizi gereksiz şeylere odaklıyor. Bunları hem kendisi yapmayacak hem de yapanla aşık atmayacak; ama hayatın içinde ilişkilerimizi kendimiz belirleyemeyiz, bir iş yerindesin, o insanla mecburen çalışacaksın — bunu engelleyemezsin, ama uyanık olacaksın.
Eksiğimiz Bir İnsan Değil, Kendimiziz
Kişi burada şuna dikkat etmelidir: "tek başına yapabilir miyim, birisi olması lazım, birileri olması lazım, biri bana destek olsun" der. Hayır — eksiğimiz bir insan değil, eksiğimiz kendimiziz. Mağarada Hz. Peygamber Ebubekir'e "mahzun olma, Allah bizimledir" dedi — "benim bir eksiğim yok; eğer Allah'la isem benim bir eksiğim yok. Benim asıl eksiğim, O'nun benim yanımda olduğunu idrak edemeyişimdir; yoksa benim eksiğim bir insan değildir, bir ilişki değildir."
Bu, hicret mantığıyla anlatılır: Peygamberimiz "Allah'a hicret eden Allah için hicret etmiştir, onun karşılığı Allah'tır; ama bir kadın için hicret eden ki böyle biri hicret etmiş bir kadınla evlenmek için hicret etmiş, onun hicreti kadın içindir ve onun ödülü o kadındır" diyor. Kişinin eksiği bir insan değildir, bir ilişki değildir; kişinin eksiği kendisidir, kendisindeki ilahi özdür. Bunu idrak edersen eksiğin kalmaz; hayatta hiçbir eksiği yoktur insanın, Allah'tan başka. Ama negatif benlikler başka bir şey söyler.
Mühim olan etkilenmemek noktasıdır; ama etkileniyorsam o zaman dikkat edeceğim. Soğuğa çıkarsın ama güzel giyinmişsindir, seni etkilemez soğuk; iyi giyinmemişsen dışarı çıkmayacaksın gömlekle. Asıl olan, negatiflerden etkilenmeyecek bir farkındalık ve idrake ulaşmaktır; ama şu anda ulaşamıyorsan dikkat edeceksin. Bir arkadaş sürekli "şunu alalım, bunu yapalım, şu arsayı alalım, burada büyük bir rant varmış" diye tahrik ederdi, "en son ne zaman konuştun onunla" diye sorulurdu kendisine — çünkü o arkadaş her seferinde geri kaldığın, büyük avantajları yitirdiğin hissini uyandırırdı; uyanık olmazsan bunu hissedersin. O arkadaşla ne kadar sık görüştüğüne dikkat etmek gerekir.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Tevbe Suresi — sefere (savaşa) katılmayıp mazeret beyan eden, ancak Peygamber tarafından konuşulmayarak kendi iç hesaplaşmalarına bırakılan, sonrasında tövbeleri kabul edilen üç sahabiye dair kıssa anlatıcı tarafından açıkça "Tevbe suresinde anlatılan üç kişi" diye adı geçirilerek aktarılmıştır (ayet numarası belirtilmemiştir). Ayrıca "Allah'ın üzerine fıtrattığı dine insanları çağır" mealinde bir ayete değinilmiştir (sure adı ve ayet numarası anlatıcı tarafından belirtilmemiştir — fıtrat ayeti olarak bilinen bir ayete atıftır). --- ---
İlgili Sohbetler
Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik
Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak
Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.