Nefse Mağlup Olmamak ve Affetme

Kısa Özet

Sohbette, bize kötülük yapan veya haksızlık eden kişilerin aslında kendi nefsine mağlup olduğu, bunun için o kişiyi değil nefsini kötü görmemiz gerektiği anlatılıyor. Kendi nefsimizle özümüzü ayırt etmemiz, nefsin sözünü dinleyip ona göre davranmamamız (nefis-köpek benzetmesi) ve karşılaşılan yanlışları hırsla değil şefkatle, sabırla ve dua ile karşılamamız gerektiği vurgulanıyor. Sohbetin devamında ise konu değişip, hazırlanmakta olan bir kişilik/karakter testinin renk ve merkez düzenlemesi üzerine teknik bir istişare yapılıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Bir insana kötülük yapan kişi, o kişiye değil kendi nefsine mağlup olmuştur; ona nefret değil şefkat duyulmalıdır.
  • Nefis köpeğimiz gibidir; ona sahip çıkarız ama onun her havlamasına göre hareket etmeyiz.
  • Bir hasta ile hastalığı nasıl ayrı düşünülürse, kişi ile nefsi de öyle ayrı düşünülmelidir.
  • Şeytan insana yalnızca toprak (eksik) yönünden bakar; mümin ise insana üflenen ruh yönünü de görmelidir.

Haksızlık Karşısında İçe Atmak mı, Söylemek mi?

Bu bizim elimizde değildir mutlaka ama biz kendimizden yana bize düşene dikkat ediyoruz. Yoksa "aman ne yapayım, düşmesin" — o bizim elimizde değil. Ama biz kendimizden yana buna dikkat ediyoruz; bu insaniyetin gereğidir. Muhatabımız bize merhametsiz de olabilir, umursamaz da olabilir; o ona ait bir şeydir. Biz o merhamet ve şefkat dairesi içinde hareket ediyoruz. Yoksa biz de benliğimizle hareket edersek düşeriz. "Söyledim, rahatladım, ondan sonra öyle düşünsün" dersin; ona bir şey söylersin, o da ya sana saldırır ya gider başkasına saldırır. Burada mesele "içinde tutmak" da değil. Sen söylemeyince içinde mi tutacaksın? Öyle bir yol yok mu — ne içinde tut, ne söyle? Onu aslında öğrenmek lazım: Silebilmeyi, affedebilmeyi öğrenmek. Çünkü yanlışlık, kötülük namına kim ne yapıyorsa nefsine mağlup olduğu içindir. Affetmediğinde ne yapmış olursun? O zaten nefsine mağlup olmuş, o ilk yarasını almış.

Peygamberimizin bir sözü hatırlatıldı: Böyle katı ve yargılayıcı bir eleştiri yapılınca Peygamberimiz diyor ki, "Kardeşini şeytana teslim etme, şeytanına yardım etme." Katı bir eleştiri karşısındaki insanı savunmaya geçirirsin, daha bencilleştirirsin. Mesela birine "sen çok berbat bir insansın" dediğinde, şeytan da ona zaten öyle diyordur: "Sen kötüsün, bari kötülük yap" diyor. Nitekim şeytan, o toprak yönüne nispetle insanı sürekli tanımlıyor; "sen topraksın" diyor, hep olumsuz veya eksik olan tarafına vurgu yapıyor. Mümin ise bunun aksi bir anlayışa sahip olmalı: Sen Allah'ın ruhunu taşıyorsun, Allah'ın üflediği ruhun taşıyıcısı, emanetçisisin, demek lazım. En kötü bir insana bile "evet, sende böyle bir taraf var ama senin bir toprak tarafın var, bir de ruh tarafın var; niye bunun üzerinde çalışmıyorsun, gayret etmiyorsun" demek gerekir. Yoksa "sen ne berbat bir insansın, senin gibi kötü insan görmedim" dersen, şeytanın nazarı gibi bir nazarla bakmış olursun. Şeytan da Adem'e baktığında onun eksik, sınırlı tarafını, toprak yönünü gördü; halbuki onun üflenen ruh yönünü görmek lazımdı. O yüzden mümin insan öyle yapmaz — bir insana "sen kötüsün, beş para etmezsin" dediğinde şeytana yardım etmiş olur.

Benlik ile Özü Ayırmak

Biz orada kendimizi nasıl muhafaza etmeliyiz? Mesela biz de bunları söylerken öfkeyle söylüyoruz; orada öfkemizi... Nitekim birçok kişinin sert çıkışları da aynı şeydendir; kendisine haksızlık yapıldığını düşünüp bu yüzden öfkelenip çok sert tepki gösteriyor. Buna nasıl engel olabiliriz, o çukura düşmemeye nasıl engel olabiliriz? İşte orada iki nokta var. Bir: karşındaki insanın şuuru, iç görüsü yeterli değil; o da kendi benliği üzerinden bir rahatsızlık yaşıyor ve o benliğinin üzerinden bir reaksiyon gösteriyor. Senin benliğin de bundan rahatsız oluyor ama sen benliğinle hareket etmeyeceksin; bunu kendine söylemen lazım — "benim benliğim bundan rahatsız oldu ama ben bu rahatsızlıkla hareket etmeyeceğim" diyerek. Orada benliğimizle özümüzü ayırmamız lazım.

İnsan şöyle diyebilmeli: "Bu arkadaşın bana söylediği söz nefsime çok ağır geldi ama ben nefsime göre davranmayacağım." Bunu dediğinde nefsin ile özün arasındaki ayrılığı ve farkı görmüş oluyorsun. Bunu sürekli yaşamak, güncellemek lazım. O ağır gelmesi senin nefsine nispet edilir, rahatsızlık yaşaman senin nefsine nispet edilir; onu göreceksin, görmezden gelmeyeceksin ama onu referans almayacaksın.

Bu şuna benzer: Birisi senin köpeğine taş atıyor, ama sen köpek değilsin, sen köpeğin sahibisin. Köpeğine taş attı diye köpeğin havlayıp adamı ısıracak mısın? Tutman lazım değil mi? "Aferin sana" dersen olmaz. Nefis de köpeğiniz gibidir; nefsini korursun ama birisi ona taş atınca sen de nefsinle karşılık vermezsin. Sen kalkıp "nefsimle taş geldi ve rahatsız oldum" diye nefsini karşılık vermeye salmayacaksın. Diyeceksin ki: "Ben köpek değilim; evet bir nefis taşıyorum ama ben o nefis değilim, nefsimin arzusu istikametinde davranmayacağım." Karşındakinin algısını ve davranışlarını ona bırakırsın; artık o bizimle alakalı bir şey değildir. Tabii onu da analiz edeceksin — o niye böyle davrandı, nefsin hangi damarlarından, hangi hatalarından dolayı bunu yaptı, analiz edeceksin. Göreceksin ki o da nefsine mağlup olmuş. Ondan çıkacak netice şefkat etmektir; hem kendi nefsimizi görüp ona mağlup olmayacağız, hem karşıdaki insanın nefsine mağlup olduğunu anlayıp ona en azından şefkat edeceğiz.

Bu doğal bir şekilde kendini de korumanı sağlar. Ama bu koruma, onu yok etmeye, onu kötü görmeye dayalı bir kendini koruma değildir. Bazen öyle nefsani bir tavır, tutum, hâl vardır ki tamamen yok edici, sömürücü veya negatif bir muamelede bulunur; sen geri çekilmeye, kendini muhafaza etmeye hakkın var, ama şu şekilde değil: "Çok kötü bir insan, çok berbat bir insan, çok bencil bir insan" demek değil. Şunu diyeceksin: "O çok bencil veya çok hırslı, çok kıskanç bir nefsin mağduru; inşallah o nefisten kurtulur." Kurtulmasını temenni edeceksin, o nazarla bakman lazım.

Bazen bir insan seni kıskanır, seni kötüler, seni aşağı çekmeye, üzerine basmaya çalışır. "Ne kadar kötü, berbat bir insan" demeyeceksin; "ne kadar kıskanç bir nefsin mağduru, inşallah o algıdan kurtulur" diyeceksin. Kendini korumaya hakkın var ama ondan nefret etmeye, ona karşı negatiflik duymaya hakkımız yok; bu yanlış bir şeydir. Biz de bazen bu tür olaylara karşı öyle bir tepki veriyoruz — doğrudan karşı olarak görüp orada kendi nefsimizin telakkisini görmeli ve ona rağmen olmamalıyız.

Nasreddin Hoca'yla ilgili bir anekdot vardır: Adam gelir, "ne satarsın" der, ya da bir soru sorar; Hoca cevap vermez, ipek bilmez gibi durur. Adam yine sorar, yine cevap vermez. Aslında buna işaret vermiş: Nefsimiz mi orada cevap verecek, yoksa özümüz mü cevap verecek? Orada nefis "şunu de, bunu de, hakkını bildir, şunu yap, bunu yap" der; sen onu duyacaksın ama onu dinlemeyeceksin. Mümkünse onu da terbiye edeceksin — hakikatin, bilginin, tefekkürün ışığında onu da terbiye edeceksin. Ama baktın terbiye olmuyor, sürekli "bağıracağım, kızacağım, öfkeleneceğim" diyor; ne hâlde olursa olsun ona uymayacaksın. "Ben sana tabi değilim" demek lazım. Çünkü biz ondan ibaret değiliz, biz o nefis değiliz. Ama o kendini tek gerçek olarak lanse ediyor.

Nefse Karşı Dua ve Sabır

Sonuçta hepimiz nefislerle var edilmişiz, bu kolay bir mesele değildir. Belki orada duayı devreye sokmak lazım; nefis çok güçlü olduğunda, "Ya Rabbi, nefsime karşı bana kuvvet ver, beni nefsime karşı güçlü kıl ve nefsimin şerrinden beni rahmetinle muhafaza et" diye dua etmek gerekir. Nitekim Allah'ın rahmeti olmasa nefis, kötülüğü emreden bir şeydir. İnsan duayla, Allah'a tevekkülle, sabırla gayret edecek. Büyükler bu konuda çok dua etmemiz gerektiğine dikkat çekmişler; yoksa "bunlar bize yanlış yaptı, biz de gidip karşılık verelim, saldıralım" değil; çünkü benlik olmadan kötülük olmaz. Kötülük yapan kişi benliğinin tuzağına düşmüştür.

Sen kendini muhafaza etmeye hakkın var, fakat onu bütünüyle "kötü" olarak nitelemek yanlış bir şeydir. Nasıl bir hasta doktora geldiğinde doktor onu ikiye ayırır — kişi ve hastalığı — burada da biz öyle ayırıyoruz: kişi ve nefsi. Nefsinden kurtulursa kişi sağlıklıdır; nasıl bir hasta hastalığından kurtulunca sağlıklı oluyorsa. Yoksa doktor "bu hastaymış, hadi atın çöpe" demez; onu ayırır, "burada mikrop var" veya "yanlış bir fizyolojik işleyiş var" der, hastalığını görür, görmezden gelmez, ama o hastalıktan kurtulduğunda sağlıklı bir birey olduğunu da bilir. Biri "ben tedavi olmayacağım" derse ona bir şey diyemezsin; doktor zorla tedavi edecek hâli yoktur, ama buna rağmen bilir ki o hastalığından kurtulsa çok sağlıklı olur.

Güçlü, kuvvetli bir pehlivan düşünün, bir mikroba yenilir, yatağa düşer. Sen ona "sen güçsüz, pısırık, zayıfın tekisin" der misin? Demezsin. Ama bilirsin ki şu an öyle görünüyor, çünkü bir mikroptan etkilenmiş; o mikrobun, o enfeksiyonun etkisinden kurtulursa yine çok güçlü kuvvetli biridir. Bu nazarla bakmak hikmeti gösterir inşallah, Allah bize her zaman o bakışı nasip etsin, amin.

Ömer İbnü'l-Hattab'la ilgili anlatılır: İçkiye düşmüş birinin sarhoşluğuna değil hırsızlığına bakmanız gerektiğini söylermiş.

"Gözden ırak olan gönülden de ırak olur" sözü nefsin bir sözüdür; ruha, bilgiye, bilince ait bir söz değildir. Bu, nefsin faydacı tarzıdır — yakınında bir fayda görmüyorsa, uzak olduktan sonra o uzaklıktan da bir fayda görmez, "niye isteyeyim" der.

Ek: Kişilik Testi İçin Renk ve Merkez Düzenlemesi Üzerine Kısa Bir İstişare

Sohbet sonrasında, hazırlanmakta olan bir kişilik/karakter testinin görsel düzenlemesi üzerine kısa bir teknik istişare yapılıyor. Bu bölüm, dini sohbetin bir parçası olmayıp aynı kayıt içinde yer alan ayrı bir konudur.

Merkezlerin dağılımı ana renklere göre yeniden gözden geçiriliyor: "İç üçgene dağıtmıştım ana renkleri, bunda merkezlere verdim, böylelikle üçe değil ikiye geldi sarı, daha mantıklı oldu gibi. Sekiz pembe olmadı ama turuncu oldu bu sefer, bilmiyorum sekiz burada mı yer alıyor." Sekizin "içgüdü" alanına, duygunun kesişme noktasına denk getirilmesi tartışılıyor; bazı yerleşimlerin alanlara göre daha uygun düştüğü, bazılarının ise yanlış sonuç verdiği not ediliyor. "Zihin merkezini alalım, o türlü de yap bu türlü de yap, sonra bir analiz edeyim" deniyor. Merkezlerin yerinin değiştirilmesi (duygu merkezinin bir tarafa, zihin merkezinin öbür tarafa alınması) durumunda düzenin tersine döneceği belirtiliyor.

Ana renkler kırmızı, mavi ve sarı olarak belirleniyor; renk çemberine göre dizilince sekize pembenin geldiği, ama bunun tam oturmadığı, çünkü mavi ile kırmızının karışımından pembe ve mor çıktığı, oranına göre kırmızı veya mavinin ağır bastığı konuşuluyor. Fizik merkezi kırmızı, zihin merkezi sarı, duygu merkezi mavi olarak öneriliyor; duygu merkezli kişilerin ilginç bir şekilde maviyi sevdiği gözlemi paylaşılıyor.

Sekiz numaralı tipin renginin, mavi ile kırmızının koyu bir karışımı (parlament kırmızısı benzeri, pembenin koyusu) olabileceği tahmin ediliyor. Renklerin açıklık-koyuluk derecesinin, o tipin "sağlıklı" ya da "sağlıksız" hâlini yansıtabileceği fikri ortaya atılıyor: beyaza yaklaşan tonların daha sağlıklı, koyuya yaklaşan tonların daha sağlıksız hâli temsil edebileceği; ortadaki beyazlığın ise bütün renklerden arınmış ya da hepsinin birleştiği nokta, yani "insanı kâmil"e işaret edebileceği belirtiliyor.

Son olarak, testin bir kopyasıyla ilgilenen bir arkadaştan bahsediliyor: "Testin sol salihini bende yokmuş, ben çıktı olarak almışım, beraberinde göndereyim; bunu benden istemişti."

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde doğrudan alıntılanan veya sure adı belirtilen bir ayet yoktur. Şeytanın Hz. Adem'e "topraktan" yaratıldığı gerekçesiyle secde etmeyi reddetmesi kıssasına dolaylı olarak değiniliyor, ancak sure adı/ayet numarası anlatıcı tarafından verilmediği için burada belirtilmemiştir. --- ---

İlgili Sohbetler

Varlığın Farkında Olmak ve Takva

İsmail Acarkan, insanın çocukluktan bugüne edindiği psikolojik tortuları ikinci el araba metaforuyla anlatarak, bunları mağduriyet veya öfkeyle değil sakin bir gözlemle fark edip tahliye etmemiz gerektiğini anlatıyor. Freud'un insanı sınırlayan psikolojik indirgemeciliğini eleştirerek, Kur'an'ın mutluluğun dışsal şeylerde değil Allah'ı hatırlamakta olduğunu söylediğini vurguluyor. Hz. İsa'nın "evini kumun üzerine kurmak" temsili ve okyanus benzeri metaforlarla, insanın gerçek varlığını beden, ilişkive başarılara indirgeyip bir "varlık sancısı" (eksistansiyalizm) yaşadığını, hâlbukigerçek varlığın hiçbir şeyle örtülemeyeceğini anlatıyor. Sohbeti, takvanın "varlığın farkında olma bilinci" olduğunu, ölümün ve zorlukların bu farkındalıkla nasıl korkusuzca karşılanabileceğini örneklerle (Hz. Peygamber'in hicreti, şehitler, Bakara 177) açıklayarak tamamlıyor.

Kurban Kimliği ve Darüsselam'a Çağrı

İsmail Acarkan, Eckhart Tolle'nin "kurban kimliği" kavramını okuyarak, insanın yaşadığı haksızlıklar üzerinden "bana bu yapılmamalıydı" diyerek kendinialacaklı hissetmesinin ince bir tuzak olduğunu anlatıyor. "Haklısın ama alacağın yok" ilkesiyle, haklı olmanın bir kimliğe, bir hapishaneye dönüşmemesi gerektiğini; Hz. Yusuf'un yaşadığı büyük haksızlıklara rağmen hiçbir kurban kimliği taşımadığını örnek gösteriyor. Hz. İsa'nın "bana iyi deme, iyi olan Allah'tır" cevabı ve "kıymetim bilinmedi" cümlesinin sahteliği üzerinden, insanın değerinin şahidinin yalnızca Allah olduğunu, Allah'ın insanı her an Darüsselam'a (esenlik yurduna, kendi kalbine) çağırdığını anlatıyor. Sohbeti, Hz. Peygamber'in düşmanlarına dahi "canları cehenneme" demediğini, gerçek bir mümin ve Muhammed ümmeti olmanın bu bilinçle yaşamak olduğunu; önce nefsin temizlenmesi gerektiğini vurgulayarak tamamlıyor.

Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik

Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.