Negatif Duygular ve Nefis Terbiyesi
Kısa Özet
Sohbette, hayatımızda karşılaştığımız negatif duygu ve düşüncelerin kaynağının dışarıdaki insanlar veya olaylar değil, kendi iç dünyamız olduğu; Habil ile Kabil kıssası örnek gösterilerek insanın fıtri halinde negatiflik bulunmadığı anlatılıyor. Kötülüğün temelinde her zaman bir cehalet, farkındalık eksikliği veya korku bulunduğu, bu yüzden kötülük yapanları yargılamak yerine kendi beklenti, korku ve arzularımızı analiz etmemiz gerektiği vurgulanıyor. Sohbet, geleneksel psikoloji ile Freudyen ve bilişsel yaklaşımların karşılaştırılmasıyla ve sonunda okunan uzun bir dua ile sona eriyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İnsanın fıtri hakikatinde negatif düşünce ve duygu yoktur; negatiflikler sonradan, ego düzeyinde oluşur.
- Kötülük yapan biri gerçek anlamda tam bir şuurla seçim yapmış olamaz; her kötülüğün temelinde bir cehalet ya da korku vardır, bu yüzden insanları yargılamak yerine anlamaya çalışmalıyız.
- Negatif duygularımızın gerçek nedeni dışarıdaki insanlar ve olaylar değil, kendi içimizdeki beklenti, korku ve arzularımızdır; bunun üzerinde çalışmak bize düşer.
Negatiflikle Yüzleşmek: Kendimize mi Dışarıya mı Bakmalıyız?
Burada kendimizi tamamlamamız gereken, farkında olmamız gereken, üzerinde çalışmamız gereken bir alan var demektir. Dolayısıyla bir negatiflik, bir negatif düşünce, bir negatif duygulanım ya bir eksikliğimize ya da bir yanlış düşünce ve anlayışımıza işaret ederler. Biz o yanlış düşünce ve anlayışı bulmalıyız. Yoksa bize yanlış davranan insanları bulmamalıyız. Onların üzerine projeksiyon yapıp işte bu insanlar bana yanlış yaptı şeklinde düşünmemeliyiz. Bu o yanlışlıklardan bağımsız olarak düşünülmesi gereken bir şeydir.
İnsan egosu hemen şu tuzağa düşer. Peki onlar yanlış yapmadı mı? Tabii ki yanlış yaptı. Bu ayrı bir bahis. Fakat sen ona rağmen negatif olmayabilirsin. Ona rağmen herhangi bir negatif duygulanım ve düşünce içinde olmayabilirsin. Yani bu şuna benziyor. Hani basit bir örnek. Hani birisi çok güzel bir şut atabilir. Fakat sen iyi kaleciysen gol yemezsin. Eğer gol yiyorsan ya yanlış bir yerde durmuşsundur veyahut da henüz iyi bir kaleci değilsindir. Kendini geliştirmen gerekiyordur. Eğer o topa uzanamamışsan iki ihtimal vardır. Ya yanlış bir konumdasın ya da henüz kendini geliştirmen gereken, gelişebileceğin imkanlar açısından gelişmen gereken bir noktada henüz gelişmemişsin demektir. Budur. Dolayısıyla biz anlayışımız üzerine odaklanmak durumundayız.
Yoksa bakın, hani dini geleneğe göre Adem devrinden işte Habil, Kabil'den bugüne kadar ve bundan sonraya kadar dünyada yanlışlık, kötülük, vefasızlık, yalan vs. bunlar hiçbir zaman bitmeyecektir. Bunlar her zaman devam ede gelecektir.
Habil ve Kabil Kıssasından Dersler
Bakın çok ilginç bir şeydir. Hazreti Adem kıssasında anlatılan Habil ve Kabil hadisesinde Kabil kıskançlık hissediyor. Ve o kıskançlıktan dolayı hırs, kıskançlık vs. Bunlardan dolayı Habil'i öldürmek istediğinde Kur'an'ın bize verdiği beyana göre Habil diyor ki sen bana elini kaldıracak olursan, sen beni öldürecek olursan ben sana elimi kaldıracak değilim diyor. Bu aslında insan fıtratında negativite olmadığını gösteren bir şeydir. Yani insanın fıtri hakikatinde negatif düşünce ve duygu yoktur. O değerli olduğundan değil, hani böyle ilk hali olduğu için. Tabii ilksel hali. Yani İngilizce tabir olarak, bu Batılıların ifadesiyle primordiyel hal, ilksel hal, asli hal, fıtratı asliyesi, bizim geleneğimizin ifadesiyle fıtratı asliyesinde çünkü bakın orada şey de yok. Hani böyle bir korku da yok. İşte "vay beni öldürecek misin, ne kadar kötü bir şey" çünkü ölüm korkusu da yok, öldürülmekten doğabileceğini düşündüğümüz kaygılar da yok. Hiçbir şey yok orada.
"Eğer" diyor "sen beni öldürecek olursan ben sana elimi kaldıracak değilim." Bütün negativiteler aslında bizde bir noktadan sonra oluşuyor. Ve kişi bunlara karşı dikkatli olmalıdır. Burada kişinin kendini korumamasından veyahut da kendini muhafaza etmemesinden bahsetmiyoruz. Şimdi bazıları diyebilir ki mesela işte "ya bak İslam'da peki savaş var. Niye savaş var?" Bu bahsettiğimiz şey mücadele etmeyi, savaşmayı dışlayan bir anlayış değil. Savaşabilir bir insan. Mücadele edebilir. Fakat negativite ile değil. Negatiflik taşıyarak değil. Anlatabiliyorum.
Yani bir deriz ki bu insan böyle değil de böyle yapabilirdi ama iyi olanı değil de yanlış olanı seçti. Ve bunu tam bir şuur ve iradeyle yaptı. Böyle bir durum yok ortada. Bakın bunu anlamamız kolay bir şey değildir ama. Yani bunu çok derinlemesine analizler yaptığımızda anlayacağız. Seçebilecek şuurda olduğu zaman seçmez zaten. Yani gerçek anlamda seçebilecek tam şuurda olsa kötülük yapmaz. İşte onlar, yani kötülük yapan kişilere ne demiştir işte peygamberler ve sufiler? "Hani bilse yapmazdı." Anlatabiliyorum. Yapıyorsa bilmiyor demektir.
Kötülüğün Kaynağı Cehalettir
Hangi derecede şey oluyor? Yani bilimsiz olduğu için bir şey aslında falan. Bu bazıları da tamamen ortadan kaldırsın. Şimdi dedik ya burada mücadele edebiliriz. Mesela bakarız ki korunması gereken bir şey vardır. Muhafaza edilmesi gereken bir olgu vardır. Diyelim ki işte vatanını korumak durumundasın, işte canını korumak durumundasın vesaire, korursun. Bunun için karşıdaki taraf seni tamamen öldürmeye veya ortadan kaldırmaya çalıştığında sen fiilen savaşla karşılık verebilirsin. Fakat ona karşı yine negatiflik taşımaman icap eder. Anlatabilir miyim? Çünkü duymamızı gerektiren hakiki bir olgu yoktur.
Ben şu şekilde anlatayım. Hani böyle "elimi ateşe korkmasam sokmam, korkuyorum ondan dolayı elimi ateşe sokmam" diye birisi bir şey söylemiştir. Sen onu böyle sokmuyorsun çünkü elinin yanacağını bildiğin için korkuyorsun. Korkudan dolayı değil de o bilgiye, o olguya dayalı olarak. Tabii biliyorsun, bazen bilmezsin ama korkarsın, öyle de olabilir. Bazen de bilirsin, bildiğin için onu yapmıyorsun bilirsin.
Şimdi bütün kötülüklerin kaynağı derin cehalettir. Yani bu cehalet kavramını çok derin anlamda şuursuzluk olarak anlıyoruz. Yani mesela diyelim ki hırsından dolayı bizim haklarımızı gasp eden bir insan cehalet içindedir. Neden? Çünkü hiçbir zaman gerçek anlamda sahip olamayacağının farkında değildir. Sahip olacağını zannediyordur bir şeylere, sahip olabileceğini ve o sahip olduğu şeylerin de onu mutlu mesut kılacağını zannediyor. O yüzden de hırsla sahip olmaya çalışıyor. Bunun altını kazdığımızda çıkan şey cehalettir.
Biz o cehalete karşı hakkımızı savunabiliriz. Fakat şunu diyemeyiz: "Bu çok bilinçli, çok şuurlu kötülük yapıyor. Şuurlu olarak yapıyor." Bunu diyemeyiz. Orada bir cehalet var. O cehaletten dolayı bunu yapıyor. Veya egonun kendine göre yetersizlikleri var, sınırlanmışlıkları var. O yüzden bir şeyi yapabiliyor veya yapamıyor. Dolayısıyla bunlara karşı bir negatiflik duymamız söz konusu olamaz. Zaten eğer bizde bu negatiflikler, muhataplarımızın yaptıkları negatifliklerden dolayı ortaya çıkmasaydı, şu bahsi yapmamıza da gerek kalmayacaktı. Çünkü görecektik. Anlatabiliyor muyum? Tamamen görecektik.
Şimdi bizde böyle bir analizi engelleyen şey nedir? Bizim o yapılanlardan dolayı yaşadığımız hoşnutsuzluk, zorluk, acı ve mağduriyet duygusudur. Biz de ne yapıyoruz? Kendimize odaklanmak yerine, orada Habil yapabilecek halde olduğu halde, Habil'de hiç negativite yoktu. Kabil'in yaptığı ve yapmayı düşündüğü o fiile karşı bunu herhangi bir negativite hissetmediği için, orada Kabil'de tamamen bir cehalet, bir şuursuzluk, bir farkındalık eksikliğinden doğan bir yanlışlık gördü. Ve muhtemelen ona üzülmüştür.
Ama şimdi biz ne durumdayız? Biz de muhataplarımız gibi bir farkındalık eksikliği içindeyiz. O farkındalık eksikliğinden dolayı da biz de rahatsız oluyoruz. Mesela diyoruz ki bana yalan söylediği için, işte diyelim ki hayal kırıklığına uğradım veyahut da işte herhangi bir işim aksadı vesaire vesaire. Bundan dolayı da ne yapıyoruz? Ya mağduriyet hissi içinde kırılıyoruz, alınıyoruz, veyahut da diyelim ki öfkeleniyoruz, kızıyoruz. Halbuki çok daha derin bir şuurda olsak fark edeceğiz ki yaşadığım mağduriyet neyin mağduriyetidir? Asli bir şey midir? Arızi bir şey midir? Geçici bir şey midir? Kalıcı bir şey midir?
Şimdi orada Habil o lafı söylerken öldürüleceğini bilmiyor mu? Ve diyelim ki öldürülmemiş mi? Öldürülmüş. Fakat ölenin ne olduğunu, ölmeyenin ne olduğunu bildiği için, hani ölenin onun beşeri bir düzey olduğunu, onun öz ve ruh düzeyinde bir ölüm söz konusu olmadığını müdrik olduğu için, o tamamen o Kabil'deki cehalete, farkındalık eksikliğine odaklandı. Yoksa Kabil'de ölüm korkusu ve kaygısı olsaydı böyle bir cevabı vermesi mümkün olmayacaktı.
Negatif Duyguların Nedenlerini Analiz Etmek
İşte şimdi biz bu noktada, hayatta yaşadığımız şeyler karşısında hissettiğimiz negatif duygu ve düşünceleri dikkatle analiz etmek durumundayız. Fakat ilk analiz edilmesi gereken şey muhataplarımızın ne sebeple bunu yaptıklarıdır. Fakat buna verdiğimiz cevaplar genellikle yüzeysel olmaktadır. Mesela diyelim ki "kötü bir insan, niye bunu yaptı?" "Kötü bir insan." Böyle bir cevap aramıyoruz biz veya bunun cevabı böyle bir şey değil. En son varacağımız noktada o kişinin başka bir şey yapamayacak düzeyde olduğunu bize gösteren bir cevaptır gerçek cevap. Orada da ya bir korku, ya da ulaşılamadığında kişinin yaşayamayacağını düşündüğü bir arzu söz konusudur. Yani ya bir hedefe ulaşmak için o kötülüğü yapıyor ya da korktuğu bir şeyden kaçmak için o kötülüğü yapıyor. Buraya kadar varacaksın. En son vereceğin şey nedir? Cehalettir.
Peki insan bu durumda kızabilir mi? Neye kızacaksın, değil mi? Hani biz bazen böyle biri bir şey yapar, sonra deriz ki "yahu yapan işte çocuktu, üç yaşında." "Öyle mi?" deriz. "Neyse hadi affettim" deriz. Neden? "Çocuk çünkü" deriz. Yani cezai ehliyeti yok. Çünkü düşünemiyor, deriz. Anlatabiliyorum. Şimdi biz zannediyoruz ki bizim gerçek anlamda bir ehliyetimiz var.
Basit bir örnek vereyim size. Mesela bazı insanlar ortalama düzeylerinde, böyle bir şey olur, hemen yüksek perdeden tartışmaya başlarlar. Sesini yükseltir, karşıdakini sindirmeye çalışır, kontrol etmeye çalışır. Siz dersiniz ki "ne kadar kaba bir insan." Hayır, burada kaba bir insan yok. Burada korkak bir insan var. Hakim olamadığında, kontrol edemediğinde, baskın olmadığında yenileceğini zanneden korkak bir ego var orada. Biz hemen diyoruz ki "bak ne kadar kaba bir insan, ne kadar kibirli bir insan." Hadi, onun bir kademe daha altını kaz. Bir kademe daha altını kaz. En sonunda korkak, zavallı bir benlik görürsün. O gördüğüne yapacağın tek şey şefkattir ve acımaktır. Eğer onu uyandırabiliyorsan yardımcı olmaktır. Yoksa herhangi bir negatiflik bizde oluşması, o da bizim kendi hatamız anlamına gelir.
Tabii burada bahsettiğimiz mevzu ortalama hukuku ilgilendiren bir şey değil. Biri hırsızlık yapar, adam öldürür, yalan söyler, işte haksız yere mal edinir, hukuk çerçevesinde işlem görür. Bu ayrı bir şey. Biz bundan bahsetmiyoruz. Biz daha derin anlamda, insanın gerçek anlamda kötülük yaptığı müddetçe bilinçli olmadığından bahsediyoruz. İnsan kötülük yapıyorsa bilinçsizdir. Yani bilinci tam değildir. Eksiktir. Dolayısıyla da derin anlamda yargılama, yargılanma ehliyetine sahip değildir. Biz onu yargılayamayız. Oradaki hatayı görürüz, fakat suçlu olarak yargılayamayız onu. Ha bunu yaptığımızda hem bizdeki negativite en azından belli bir seviyede düşer.
Daha sonra da biz kendi negativitemiz üzerinde çalışmalıyız. Orada da arzularımız, beklentilerimiz, korkularımız bizim de var. Onlar devreye girer. Yani sen bundan niye rahatsız oldun? Diyelim ki bir şey bekliyordun ama beklediğin şey değil de başka bir şey gerçekleşti, bundan rahatsız oluyorsun. O zaman beklentilerin üzerinde düşün. Arzuların üzerinde düşün. Veya diyelim ki güvenini sarstı. Sen bir korku ve kaygıdan kaçmak için diyelim ki ilişkiliydin veyahut da işte diyelim bir birliktelik, bir iş ortaklığı olabilir bu vs. Her şey olabilir. Ne oldu? Beklemediğim bir durum oldu ve kaygın, korkun tekrar su yüzüne çıktı. Niye rahatsız oldun? Güven beklerken o güveni tesis edecek bir durumla değil, tam aksi bir durumla karşılaştın. Burada bundan dolayı rahatsız olan senin korkan ve güven arayan egondur. Bundan dolayı sen rahatsız oldun. Sen de bunun üzerinde düşüneceksin, beklentilerini, arayışlarını analiz edeceksin ve onların gerçek anlamdaki çözümleri üzerinde düşüneceksin. O zaman da sen kendin üzerinde çalışmış olursun.
Yine burada insan egosunun bir yanılgısı nedir? Şunu diyor: "Eğer o böyle yapmasaydı ben de böyle sıkıntı duymazdım." Cevap: o zaman bunun nedeni ben değilim, o. Bu yanlış bir analizdir. Bunların ortaya çıkması bizim için bir avantajdır. Kendin üzerinde çalışmak için bir avantajdır. Yani o eksikliğini görmek ve o yanlış konumlanmanı değiştirmek, düzeltmek için bir avantajdır. Dediğim gibi ya yanlış bir konumlanma vardır bizim için bu durumlarda, veyahut da bizde bir potansiyel vardır. O olay bizdeki o potansiyelin açığa çıkması içindir. Mesela işte Hz. Peygamber Taif'te yanlış bir konumlanma içinde değildi, fakat bir imkanın açığa çıkması gerekiyordu. Peygamber'de o imkan açığa çıktı, o hadise vesilesiyle.
Dolayısıyla bakın, burada bazı insanların dediğim gibi "ya işte bundan sonra insanlara hak ettikleri değeri vereceğim" falan gibi böyle sitemler, işte böyle boş şeyler, boş değerlendirmeler içinde de bulunmamak lazım. Bu da yanlış bir şeydir.
Nefse Değil Hakikate Güvenmek
Artık sevmeyeceğim, artık kimseye değer vermeyeceğim, artık kimseye güvenmeyeceğim, kimseye yardım etmeyeceğim. Bunlar hepsi yanlış yerden bakmaktır. Böyle bir şey söz konusu değil. Geleneksel öğreti açısından şudur ilki: İnsanın hakikatine ve özüne güven, ama nefsine güvenme. Bir insan nefsine güvense bile biz onun nefsine güvenmemeliyiz.
Hani mesela bu şeye benzer. Çocuk der ki, işte baba der, "ben bu çukurdan atlayabilirim." Daha iki yaşında. Atlayacağını zannediyor. Baba bilir ki atlayamaz. Şimdi bu çocuğa güvensizlik veya ona inanmamak demek değildir. Onun imkan ve kapasitesini görüyor baba. Tamam, atlamak istiyor. Atlamak için de bütün gayretiyle mücadele ediyor ama orada baba biliyor ki bu atlayamaz. Atlasa bile yani yüzde bir ihtimal. İşte geleneksel öğretilerde kamil insanların bizim gibilere bakışı da böyleydi. Bu bize karşı bir güvensizlik değil, yani anlatabildim mi? Bize karşı bir negatiflik, olumsuz düşünce ve değerlendirme değil. Henüz o nefs düzeyindeysek bu hatalara düşebiliriz. Düşebileceğimizi bilirler ve ona rağmen bize hizmet ederler. İşte velinin şeyi budur. Yoksa veli böyle işte olgun, kamil insanları etrafına toplayıp tırnak içinde kendine bir güven alanı oluşturup keyif sürmez. O bilir.
Mesela bakın ilginç bir şey. Mekke'nin fethedilme sürecinde peygamber tabii çok nadir bazı kişilere bahsetmiş, böyle bazı hazırlıklar yapılıyor. Bedir'e katılan bir sahabi var. Mekke'de de ya tanıdıkları var ya akrabaları var. Tamam, hatırlamıyorum, oraya bir haber gönderiyor, Mekkelilere. Mekkelilerin bir kısmına bir haber gönderiyor. Peygamberimize de Allah bunu bildiriyor. Ve gidiyor, haberciyi Hz. Ali'yi göndererek yakalatıyor. "İşte kim bu haberi götürmeni istedi" falan. Bedir'e katılan birisi. Bakın peygamber burada şey yapmıyor, "vay hain" değil. Onun neden yaptığına bakıyor. Bakıyor, tam hatırlamıyorum olayı, bazı kaygıları var. Sırf o kaygılarından kurtulmak için veya o kaygı duyduğu bazı hadiseler başına gelmesin diye oraya bir haber gönderme ihtiyacı hissetmiş. Bakın bu doğru bir şey değil. Ama peygamber bunu "vay haine bak" demiyor mesela. Onun niye yaptığını analiz ediyor. Ve orada beşeri bir zafiyet görüyor. Ve peygamber herhangi bir müeyyide de bulunmuyor. Anlatabiliyor musun? Çok büyük sıkıntı bizim için.
Mesela peygamber efendimizin nelerin üzerinde durduğunu bilmemiz gerekiyor. Biz sünnet diyerekten çok basit şeyleri takip ediyoruz. İşte hayatta su içme, şunu yapma, bunu yapma. Hani çok böyle şekilde kalmış şeyleri yapınca hani onu takip etmiş gibi oluyoruz. Ama asıl olması gereken yeri kaçırıyoruz bence.
— Tabii, tabii. Yoksa hani sünnet böyle değildi. Bunlar çok zor şeyler.
— Ama bence bunlar... Yani bizim de ne? Şimdi bütün bu anlatılarda ben bir şey anlıyorum. Herkes kendini aklıyor. "İşte onun yüzünden, o bana böyle yaptığı için." Halbuki işte bunu kendimizde bir yerde gördüğümüz için herkes kendini aklıyıp böyle şey gördü. Ama orada peygamber tamamen de şey olduğu için... Bizim zaten çünkü bazı şeyler o kadar kolay değil. Ayakta su içmemek veyahut da bu tür şeyleri yapmak zor değil. Yani yapılabilir. Ama onlar yani bu kadar kolay değil. Bunlardan haberimiz de yok.
— Tabii, tabii, yani var, benim haberim var. Yani bunları o kadar öne koymuyoruz. O anlamda söylüyorum. Öğrencilerimden hani yok. Mesela tabağı sünnetliyorum ama nefsimizi sünnetlediğimiz yok değil mi mesela? Nefsi sünnetlemiyor kimse. Ama tabağı sünnetlemek... Keşke o kadar kolay olsaydı icra etmek. Siyer dersi var, Siyer dersinde bunların da anlatılması gerekir. Anlatılmaması için ne sebep olsun ki? Ama uygularız da uygulamayız da. Zordur, kolaydır. Yani orada da şunu anlamak lazım. Bakın aslında hiçbiri zor değil yani. Zorluk yaşayan bizim ego düzeyimiz. Hani buradan hani ya çok kolaydır hemen yapabiliriz falan bunu kastetmiyoruz. Fakat şunu anlamak lazım. Belli bir kıvama gelirsek zor olmadığını anlayacağız.
Sünneti Uygulamak: Zorluk Sadece Bir Algıdır
Tıpkı bir yaşındaki bir çocuğa mesela dense ki, bak işte falan atlet yüz metreyi on saniyenin altında koşuyor. Ne kadar zor gelir değil mi o çocuğa? Ama o çocukta da o imkan var. Anlatabiliyorum. Dolayısıyla burada biz zorluk meselesine takılmayacağız veya "bu iş çok zor" demekten ziyade "ben inşallah bu süreçte yol alacağım, Allah'ın yardımıyla da inşallah olur, Allah ile her şey mümkündür" diyeceğiz. Yani buna kapıyı açacağız. Anlatabiliyor muyum? Yani kapımız buna açık olacak.
Evet. Ve çünkü şunu anlayacağız: Peygamberin bu yaptıkları aslında insaniyetiyle ilişkili bir şey. Yani onun kul olması, insaniyetiyle ilgili, elçiliğiyle ilgili şeyler değil bunlar. Yani biz vahiy almayacağız, kimseye elçilik yapmayacağız o anlamda. O ayrı bir şey. Yoksa işte "eğer siz melekler olsaydınız Allah size melek gönderirdi" diyor. Demek ki peygamber izlenebilecek bir insan ki onu bize Allah örnek olarak bu ayetiyle de ifade ediyor: "Sizin için güzel örnek vardır." Ha bu benim için şu anda çok mu zor? Tabii ki zor. Tıpkı diyelim ki iki yaşındaki bir çocuğun yüz metreyi on saniyenin altında koşması gibi. Ama mümkün mü? Mümkün. O zaman yol al. Belki yüz metreyi on üç saniyede koşacaksın, on beş saniyede koşacaksın. Ama sen yol al. Hedefi de şey yapma; illa şöyledir, böyle değil, şurada değil. Ama yol al ve o bilinçte ol. Bu imkansız olan bir şey değil.
Süreç içinde bakacaksın ki aslında o kadar da zor değil. O yolu aldığımız süreçte bakacağız ki yapılamaz bir şey değil. Dolayısıyla, hani benliğimizin o dönüşümünü temel aldığımızda göreceğiz ki zorluk, kolaylık, bunları bir kenara koyacağız. Diyeceğiz ki yol al ve yola devam et. Tek prensip şudur: hedef bu, yanlış olan da bu. Yani biz ne zaman yanlış içinde olursak diyeceğiz ki yanlış. Onu onaylamayacağız. Adım adım oradan uzaklaşacağız. Yoksa bu yapının üzerine biz manevi bir anlayışı inşa edemeyiz.
Evet. İnsanın er geç hakikatin otoritesini kabul etmesi ve kendini onun söylediklerinin ışığında görmeye başlaması gerekir. Yani şunu dememeye çalışacağız: "ya öyle ama..." Bunu demeyeceğiz yani. Hakikat otoritedir. Mesela peygamberin o insaniyet örneği otoritedir. Öyledir. Gerçek budur. Bunun ışığında o otoriteyi kabul ederek kendimizi değerlendirmemiz gerekir. Yoksa negatif duyguların birçoğunun doğru olduğunu düşünebilir ve bunları negatif duygular olarak adlandırmayabiliriz. Bir de böyle bir şey yaparız yani. "Gayet doğal." Yok kardeşim, doğal yok. Bunlar doğal değil.
Negatif Duygulara Değil Kendimize Bakmak
Negatif duyguların hepsi, nedeni ne olursa olsun yanlıştır. Kendimiz üzerinde çalışmak sürecinde negatif duyguların nedenlerine bakmayız. Negatif olup olmadığımıza bakarız. Ne olursa olsun o nedenler ayrı bir analiz konusu. Dersin ki bu insan bunu niye yapmış? Analiz edersin. E, ayrı bir şey. Fakat negatif durumumuzun, negatif duygu ve düşüncelerimizin nedeni olarak onu göremeyiz. Çünkü negatif durumumuzun nedeni kendi içimizdedir. Bunu her ne kadar zor anlıyor olsak da bu böyledir. Ne? Buyurun.
— Ben bu negatif duyguların nedenine bakmamayı, kendi dışımızdaki değil de içimizdeki nedenine bakmamalı olarak düşünüyorum.
— Yok. Dıştaki nedenlerine bakmamalı. İçteki nedenleri kendi ego durumlarımızdır. Onları kendi içimizle analiz etmeliyiz. Ama mesela işte diyelim ki "beni bu öfkelendirdi" veya "bu insan benim moralimi bozdu" anlamında dışta neden oluşturarak veya o dıştaki olguları kendimizde oluşan şeylerin nedeni şeklinde düşünerek yol alamayız, böyle görmemeliyiz. Hocam.
— Bir şeyleri yanlış yapması... yine aynı cümleyi kullanıyorum, "yanlış" diyorum. Şimdi birinci planda şöyle bir şey var. İlk önce biz herkese karşı genellikle götürü davranırız. Sonra bir kısım insanlar yanlış yaparlar ve onlar bizim düşünce ve duygularımızda damgalanırlar. Yani bu tehlikeli bir şey. Anlatabiliyor muyum? Hani bazen çocuk olur ya, işte anne ıspanak yapmış, artık böreğini mi yapmış, çorbasını mı yapmış, ona bakmaz. Ispanağı sevmeyince hepsinden kaçar, mesela bunun gibi. Bir süre sonra bizde negatif hatıralar barındıran insanların normal davranışları bile bazen bizde hoşnutsuzluk uyandırmaya başlar. Buna da ayrıca dikkat etmek gerekir.
— Hocam, şimdi biz dışarıdan ya da içsel bir negatif diye yakaladık, fotoğrafı çektik. "Bu" dedik. Bu dedik, bizim eski bir davranışımız. Astık duvara. Karşılıklı bakıyoruz. Orada kendimize nasıl bir şey yapıp da oradan onu atlayacağız?
İşte bu insanın kendi üzerinde çalışmasıyla ilgili bir bilgiye bağlıdır. Mesela bunun altında birçok neden yatar. Dediğimiz gibi bazen insan kendini sever. Mesela der ki "ben bunu hak etmiyorum." Altını kazdığın zaman burada aslında insanın kendisine bir değer ve sevgi atfetmesi vardır. Yani nereden çıkardın "ben bunu hak etmiyorum"? Yani neye dayandırıyorsun bu kavramı? Sana hak ettiğin, hak etmediğin şeyler gelecek, gelmeyecek diye böyle bir şey mi var? Yok. Mesela diyelim ki orada analiz edeceksin. Neden dolayı negativite taşımaya kendinde hak iddia ediyorsun? Anlatabiliyor mu? Orada korkuların olabilir, ulaşmak istediğin şeyler ve muhatapların bunu engellemesi olabilir. Korkuyu da bulduk, buldum. Ondan sonra ona ne yapacaksın?
Hani mesela sizin dediğiniz gibi, adam bana sürekli şey diyorlar: "Bunu da sen okudun geldin, burada mı çalışıyorsun?" Evet. "Şimdi yüksek lisans yapmışım, çevremdeki herkes ilkokul mezunu. Burada mı niye çalışıyorsun?" Yani şimdi bunu negatif bir şey olarak alsam ağrıma gider. Yani diyelim "ya ben bunu mu hak ediyorum?" Tamam, korkuyu burada bulduk. Ama ona ne yapacağız? Bunu olumlarsan etkisi devam eder. Olumlamazsan; mesela bakacaksın biri sana diyor ki "ya sen işte bu kadar üniversite bitirdin, işte yüksek lisans yaptın veya yapıyorsun, burada mı çalışıyorsun?" Bakacaksın bunun hiçbir gerçek temeli yok. Ne var? Burada çalışmıyoruz, karşıdakinin yanlış bir analizi var. Sen o analize değer verirsen o analizin üzerinden negativite yaşarsın. Yani onun söylediği şeyi olumlamamam lazım. Temelsiz bir şey, evet. Bunun bir temeli yok. Anlatabiliyorum ki, bunun bir temeli yok. Dolayısıyla da bu olumlayacağım, dikkate alacağım bir şey değil. Benim, geçtiğim şeyden dolayı, kendi sistemimi bir şekilde analiz edip "bu şu sebepten dolayı olumlu değildir" demem gerekiyor. Tabii ki.
Yani biz kendimizle ilgili analizleri de temellendirmedik. Böyle havada kalmamalı. Bilgi temeline oturmalı.
Değer Görme İhtiyacı Üzerine
Size bir örnek vereyim. Geçen bir arkadaş, böyle 45 yaşlarında birisi, diyor ki: "Bana en ağır gelen ne biliyor musun?" "Nedir" dedim abi. "İnsanlar parasına göre insanlara kıymet veriyorlar. Ne kadar paran varsa o kadar kıymetin var." "E" dedim "ne var bunda?" Şimdi bir, sen o insanların gerçek bir değer ölçüsüne sahip olduğunu düşünüyorsun ve olması gerektiğini düşünüyorsun. Birinci hata bu. İkincisi, onların yanlış değerlendirmelerinden dolayı sen rahatsız oluyorsun; burada da senin, onların verdiği kıstası alttan alta sanki bir değer vermen var. Veyahut da böyle değil de böyle olsun arzun var. Yani sen niye onların algılarını şekillendirmeye, yönetmeye çalışıyorsun? Senin ne böyle bir vazifen var, ne böyle bir sorumluluğun var, ne de böyle bir gücün var. Daha derinde niye insanlardan değer görmek üzerine bu kadar yoğunlaşıyorsun? Yani insanlar sana değer verince, önemseyince mutlu oluyorsun, vermeyince rahatsız oluyorsun. Bunun üzerinde dur.
Bu şu demek değil: "ya bırak, insanlar beş para etmez, kimler ki onlar sana değer verecek." Biz bunu kastetmiyoruz. Böyle bir reaksiyonerlikle de insan bunu alt etmeye çalışabilir. Bu yanlış bir şey olur. Gerçek anlamda bakın çok ilginç bir şey vardır. Kur'an'da diyor ki, hani münafıklar senin Allah'ın Resulü olduğunu söylüyorlar, onlar diyor yalan söylüyorlar ama sen Allah'ın Resulüsün, böyle bu mealde bir şey var. Şimdi aslında burada denilen şey ne? Sen Allah'ın Resulüsün. Bundan eminsin. Bunda şüphe yok. Sana iyi niyetle de bunu söyleyen olabilir, kötü niyetle de söyleyen olabilir, seni kibirlendirmek için de söyleyen olabilir, seni rahatsız etmek için de bunun tersini söyleyen olabilir. Bunlar onlarla ilgili bir şey. Senin için mutlak ile, Allah ile kuracağın rabıta esastır.
Diyelim ki ben, bir insan parası yüzünden veyahut da makam mevkisi yüzünden, kariyeri yüzünden beni küçümsüyor diyelim. Ben rahatsız oluyorsam hata bendedir. Çünkü ben insanlardan bir kıymet, bir değer, bir takdir görmek istiyorum. Üstelik de bunu kimlerden görmek istiyorum? Henüz ermemiş insanlardan görmek istiyorum. Yani kat kat bir yanılgı var bunda. Erse eyvallah, derim ki "ya bak benim niteliğim nedir, kıratım nedir, değerim nedir" değil mi? Hani bir evliyanın huzuruna çıkarsın, sana der ki "bak sen böylesin, şöylesin, işte şuna dikkat et, böyle hataların var." Amenna, ne güzel bir şey olur.
Gerekçe Üretmek ve Sorumluluktan Kaçmak
Ama karşıdaki insanın öyle bir objektivitesi yok. Yok ise yani. Varsa amenna. Yanlış bir şey. Şimdi burada arkadaş ne diyor? Bak diyor, insanlar paralarına göre insanlara değer veriyorlar. E sen madem biliyorsun bunun yanlış olduğunu, niye bunu değer olarak gören insanların algılarına odaklanıp bundan rahatsız oluyorsun? Değil mi? İşte bunun üzerinde, bunun gibi insanın kendi üzerinde çalışması gerekir. Diyelim ki parasının olmamasına hayıflanıyor, işte kadere ver yansın ediyor. O zaman şunu düşünmek istiyorum: yoksa değer görecektim. Orada o kişinin ayrı bir cehaleti ortaya çıktı. Yani niye bu kadar param yok? Yani değer mi bu? Para, bu anlamda bir değer mi? Bu dünyadaki hayatla ilgili bir değer midir, değil midir? O zaman onu sorgulayacağız. Dolayısıyla nereden baksak problem bizim kendi içimizdedir.
Negatif duygularınızı neden her zaman gerekçeleriyle birlikte açıklıyorsunuz? Bunu niye gerekçeleriyle açıklıyoruz? Aslında şu: "gerekçem bu." Anlatabiliyorum. Halbuki kardeşim gerekçesi dışarıda değil, gerekçesi içeride. Biz gerekçeyle açıklıyoruz ki aradan sıvışalım yani. Yani ben hatalı değilim, bu mevzuda ben eğer bir negatif düşünce ve duygu içindeysem hatalısı, suçlusu ben değilim, dışarıdaki iş. Bu kesinlikle terk edilmesi gereken bir şeydir. Kolay mıdır? Zordur ama yapmak gerekir. Önemli olan sizin negatif olmanız ve bunun üzerinde çalışmanız gerektiğidir. Bu kadar. "Ben negatifim. Bu olay bende bazı negatiflikleri tetikledi ve ben bunların üzerinde çalışacağım." Bu kadar. Mevzu bu çerçeve içinde ele alınmalıdır. Yoksa öbür türlü tam bir gevezelikten başka bir şey yapmayız. Hiçbir işe de yaramaz.
Yani bende negatiflik var. Yani diyelim ki işte öfke var, kıskançlık var, gıpta var, haset var, kırılmışlık var, alınma var, gücenme var, haksızlığa uğramışlık duygusu var vs. Bu negatifliklerin farkına varacağız. "Bende şu negatiflikler var ve ben bunların üzerinde çalışacağım." Başka bir sistemin içinde başka bir alternatifimiz yok. He. Biz nasıl bir alternatif üretmeye çalışıyoruz? "Keşke insanlar çok iyi olsun." Ne iyi olur. Tamam o zaman varsa öyle bir yer gidelim. Ama yok. Kaldı ki aramamıza gerek de yok. Çünkü bizde bunların üstesinden gelebilecek, işte o Habil'in verdiği cevabı verebilecek bir imkan vardır. Evet. Yani "sen beni öldürmek isteyebilirsin, öldürebilirsin, ama ben sana elimi kaldıracak değilim." Yani sende negatif duygu var, negatiflik var ama ben bundan dolayı negativite üretecek değilim diyor aslında orada Habil. Buna ihtiyacım da yok, gerek de yok.
İçsel Arınma Süreci
Çünkü bakın negatif duygulanımlar bizim yüksek manevi duygulara ve farkındalıklara ulaşmamızı engelleyen setlerdir. O yüzden bakın ilginç bir şey. Hadiste diyor ki, özür dilerim, Kur'an değil hadiste diyor ki: "birbirinizi sevmedikçe gerçek anlamda imana eremezsiniz" diyor. Biz bırak birbirimizi sevmeyi, birbirimizden nefret ediyoruz. Ondan sonra da o noktaya gelmeye çalışıyoruz değil mi? Halbuki engel diyor bu. Engel olan bir şey bu.
Bu benlerden bir şekilde ayrılabildiğimiz zaman olaylar o kadar bize kötü gözükmeyecektir. Ve bunlardan ayrılabildiğimiz oranda da onları tam kontrol edemesek bile onlara eskisi kadar esir olmayacağız. Mesela bende bir negatif şey oldu. "Allah kahretsin" dedim, "böyle bir insan, ne biçim insanlar" dedim. Orada duracağım. Tamam, üzerinde çalışacağım bir şey buldum. Bir laboratuvarda çalışır gibi. "Ya bak çalışacağım bir şey buldum, onun üzerinde çalışayım" diyeceğiz. Biz şu an malzeme bulma halindeyiz. Biz dışarıda bir şeylerle uğraşıyoruz. Ne yapar? Ne yapar? Tabii. Yani aslında içimiz bu anlamda bir laboratuvardır. İşte bir arınma sürecidir aslında bu bahsettiğim şey. Bu arınma sürecini yaşamamız gerekiyor.
İlk adım onlara az dahi olsa inanmamaktır. Bakın az da inansanız onlar sizi çekerler. Hani balık gibi. Balık bir tarafından oltaya takılırsa balık tümüyle gelir. Biz az dahi olsa inanmayacağız yani. "Haklıyım kardeşim" veya işte "doğrudur." Yok. Az dahi olsa inanmayacağız. Bu kendimizi onlardan ayırmanın başlangıcıdır. Bana ne kadar sahici de gelse, ne kadar inandırıcı da gelse, ne kadar makul de gelse onaylamayacağım ve inanmayacağım. Ve emin olun bir zaman bir noktaya geleceksiniz Allah'ın inayetiyle. Bakacaksınız eskiden çok zorlandığınız bir şey artık 3-5 dakikanızı, 3-5 saniyenizi alıyor. Yani onunla baş etmek 3-5 saniyenizi alıyor. Eskiden belki aylarca uğraştığınızda üstesinden gelemeyeceğiniz bir şey, 3-5 dakikanızı, 3-5 saniyenizi alıyor. Ama üzerinde çalışacaksınız.
Kendimizdeki bu negatif benleri ve bunların nasıl kendilerini meşrulaştırmak istediklerini görebilmeliyiz. Bu icat edilmiş benlerden birine odaklanarak onun üzerinde tam bir dikkat ve farkındalık ile durmalısınız. Eğer onun içinizde adım atmasına imkan tanırsanız o sizi kuşatacaktır. Bazen çok farkındaysanız o egonun bütün kollarını ve bacaklarını fark etmek için şuurlu bir şekilde izin verebilirsiniz. Hani bazen böyle kediler fareyi böyle yakalar, sonra bırakır. Hani mesela böyle bir mesafe bırakır, sonra üzerine gider, yakalayabiliyor mu tekrar diye mesela, değil mi? Orada şuurlu bir kontrol vardır. Kontrolüne bırakırsın kendini, ne şekilde meşrulaştırdığını görürsün, ne şekilde kendini güncelleyebildiğini anlarsın. Sonra işte o kedi gibi gene yakalarsın ve onu analiz edersin. Fakat bırakırsın böyle, nasıl kendini realize ediyor, nasıl meşrulaştırıyor. Fakat eğer böyle bir gücümüz yoksa fareyle oynamamamız lazım. Çünkü kaçtı mı kaçar. Ama kaçmayacak bir hale gelmişsek, onu kaçırmayacak hale gelmişsek, hafif hafif bırakıp böyle bütün ayrıntılarını gözlemleyebiliriz. Ama ilk başlarda bunu yapmamalıyız. Yaptığınız anda o kaçar. Daha onu o anda yakalayamazsınız.
Mesela dersiniz ki "tamam işte ona, onun bana yaptığı gibi laf sokmayacağım, ben onun gibi değilim." Ama işte "o bana niye laf sokuyor, ben işte bunu hak etmedim veyahut da o kim ki bunu yapıyor" falan. Bakarsınız gider, siz de o laf sokarsınız. Beş dakika sonra. Anlatabildim? Bunu iyi görmek lazım.
Yenilgi Algısı ve Nefsin Altında Kalmamak
Ve şunu anlayın bakın. Birisinin yaptığı kötülük karşısında benim kötülük yapmam benim bir kazanımım değil yani. İnsan egosunun bir de böyle bir meşrulaştırma şeyi var. Sanki ben yenilmişim tamam mı? "Hani karşımda gidip hakaret etmiş veyahut da işte böyle kibirlenmiş, ben de bir şey dememişim veyahut da sakince cevap vermişim, sanki yenilmişim." Yok böyle bir şey. Asıl ben onun gibi olursam veyahut da negativite ile cevap verirsem asıl o zaman ben yeniliyorum. Anlatılır mı? Yani ama diyor ki "bak yeniliyorsun." Yok kardeşim, kusura bakma, yenilmiyorum. Sana yenilmeyeceğim. Asıl senin dediğini yaparsam yenilmiş olacağım. Yoksa ben niye yenileyim? Yani Habil yenildi mi Kabil karşısında? Evet. İşte o halka bırakacağız o tür şeyleri. Gerçek değil onlar. Ben nefsin altında kalmamaya çalışacağım. Sen birini alt ederken sen de nefsin altında kalıyorsan asıl onu görmek işte. İşte onun bütün o meşrulaştırma şeylerine dikkat etmek lazım.
— Orada gülsem miydim? Biri bana gülmüştü. Evet, evet. Olduğum gibi karşılayınca baktım olmuyor. Hoş görürken, hoş görürken. He.
Geleneksel Psikoloji ile Freudyen ve Bilişsel Yaklaşımlar
Hani Freudyen psikolojinin şeyi var. İşte bastır, bastırma. Bastırırsan başka yerden çıkar. Biz zaten burada bastırmayı kastetmiyoruz. Biz analiz edip nötrlemeyi kastediyoruz. Tabii ki bastırırsan bunlar bir yerden çıkacak. Analiz edip orada onu kaynağında kurutmak, kaynağında nötralize etmek. Freudyen psikolojinin veya bazı ekollerin şeyi nedir? Bunlar gayet doğal şeylerdir. Birinden nefret ediyorsan, öfke duyuyorsan ona söyle, diyor. Bunun kendi içinde sınırlı bir faydası olabilir. Ama bizim bahsettiğimiz geleneksel psikoloji bundan ayrı bir şeydir. Oralarda çalışmıyoruz biz yani. Biz burada bunu bastır, şey yapma, ortaya çıkarma anlamında bir şeyden bahsetmiyoruz. Üzerinde çalış, kaynağında onu nötralize et.
— Tabii, tabii. Evet, evet.
— Anlaşılmıyor da o kadar aslında. Hani o duygu, düşünce, davranış... Hatta o kimdi, düşünür, Yunan filozoflarından, bilişsel terapinin çıkış noktasındaki Epiktetos, yani onun mantığından daha çok yola çıkıp düşünceyi sana yöneltiyor: sendeki düşünceyi bu, sendeki duyguyu bu ve sendeki davranışı bu diyor.
Yani hani bu yöntem daha... Bilişsel davranışçı terapi zaten oradaki negatifliklerin kaynağının bizim kendi bilişsel şemalarımız olduğunu biraz şey yapıyor. O biraz daha pozitif bir yaklaşıma sahip.
— Freudyen psikolojinin o bastırma, bunu ortaya koyma yaklaşımı... anlatabiliyor muyum? Ama galiba, hani böyle travmatik durumlarda galiba bu işe yarıyor.
— Hayır, diyorum ben zaten. Hani biz burada o hani çok sınırlı olgulara ve durumlara bağlı olarak şey yapmıyoruz. Bakıyorsun biri öyle bir öfke içinde taşıyor ki kendi üzerinde de çalışmayacak. Kendi üzerinde çalışmayacaksan o zaman patlat, rahatla yani. Ama kendi üzerinde çalışacaksan o zaman çalış. Anlatabiliyor muyum? Rahatlama sağlanır bu durumda ama yol alma sayılmaz.
Burada bahsettiğimiz şey kişi yol alacaksa, bir yoldaysa bunu yapmalıdır. Yoksa öbür türlü zaten ilk soracağın şey şudur: "niye yapayım ki?" Olacaktır. Bu, insan bir yol alacaksa ve kendi içinde var olan manevi bir kısım imkanlara ulaşma niyetinde ise bunu yapmalıdır. Hani insan modern... Bu hani ne, geleneksel psikolojide de yani bazen dibe vurması gerekiyor ya da dibe vuruyor ya, hani o dibe vurma anı da hani hakikaten her şeyi yaşayıp ya da öfkesini, kızgınlığını derinine kadar yaşayıp idrak noktası da oluyor değil mi? Yani hani illa böyle git yaşa demiyorum ama bu var. Şu tehlikeli anda camı kırmak gibi, hani o tehlikeli andaki camı kırmayı bir yaşamak, yani bazen yaşayarak da hani...
— Zaten bunu hani tavsiye etmeye gerek yok. Zaten insan hayatının doğal sürecinde bunları yaşıyor. Anlatabiliyoruz. Bunun için bir de ekstradan tavsiyede bulunmaya gerek yok. Onu zaten bir şekilde insanlar yaşıyor. Hayat onlara öyle bir şartlar vermişse yaşıyor. Fakat yani şunu da biz demiyoruz: illa git dibe vur, ondan sonra bu, bu da değil yani. Ama hayatın içinde dibe vuran olur, en yoğun öfkeyi yaşayanlar olur, en yoğun kıskançlıkları, en yoğun kırılmışlıkları yaşayanlar olur. Yaşar insan. Fakat hani biz "git illa en yoğun öfkeyi yaşa, insanları öldürecek hale gel" ondan sonra, bu anlamda da bir şey söz konusu değil. Ama hayatın içinde zaten yaşıyoruz. Az veya çok. Herkes aynı ölçüde yaşamıyor ama yaşıyoruz.
Konfor, Şöhret, Zenginlik ve Övgü Arzuları
Evet, kendinizi gözlemleme gücüne sahip değilseniz, benlerinizi göremiyorsanız, kendinizi kanıksamışsanız, kendi özünüze yol alamazsınız. Bu yanlış benlerle yolunuza devam ettiğinizi ve bunların yaptığı içsel hesapların umutsuz döngüsüne hapsolduğunuzu ve konfor, şöhret, zenginlik veya övgü istediğinizi varsayalım. Doğal olarak bu dört isteğinizin karşıtları olan mahrumiyet, tanınmama, yoksulluk ve suçlamayla karşılaşırsınız.
Övgüyü ve karşıtı olan suçlamayı ele alalım. Size şu soruyu yöneltmeme izin verin: sizdeki en gerçek ve samimi özün, derindeki özün, övülmek arzusuyla gelişebileceğini düşünüyor musunuz? Yani özün bunlara ihtiyacı yok. Hani bize şöyle diyorlar: "İşte böyle bir insan takdir edilirse, sevilirse, övülürse, arzu ettikleri şeylere ulaşırsa olgunlaşır." Böyle bir ermişlik yolu yok yani. Hatta çok tehlikeli de olabilir, kişinin egosunu besleyebilir. Anlatabilir miyim? Böyle bir yol yok. Dolayısıyla övülmediğinizde, dünyevi mahrumiyetler yaşadığınızda, siz eğer bunları doğru bir şekilde idrak ederek değerlendirebiliyorsanız özünüze daha iyi bir yol açılmış demektir.
Dikkat edin o yüzden. Bütün peygamberlere ağır şeyler olmuş değil mi? Övülmemişler. Yalancılıkla suçlanmışlar vesaire, birçok şey.
Bir başka örnek olarak şöhret veya karşıtı olan tanınmamayı ele alalım. Mesela hiç kimse beni tanımıyor değil mi? Hiç kimse benim farkımda değil. Hani dünyada olsam olmasam kimsenin farkına varacağı yok. Şöhret deyince illa böyle çok üst perdeden şöhreti düşünmeyin. İnsanın küçük çapta şöhretleri de olabilir yani, değil mi? Kendinizde şöhreti arzulayan benleri, diğer insanlardan daha iyi olmayı arzulayan benleri, kendini gösterme peşinde koşan benleri hiç fark ettiniz mi? Onların asla üstesinden gelmenize gerek yok. Hepsine gülüp geçmenizi tavsiye ederim. Hayatlarımızı şekillendiren ve kendimizin bu resmini sürdüren benleri görmeye çalışmalıyız. Çünkü bunlar hayatlarımızı sürekli bir yalan ve sürekli dışsal bir huzursuzluk çizgisinde tutarlar. Ve sürekli kendilerini realize etmek için bizleri tetiklerler.
Onun için hayat bir şikayet, bir memnuniyetsizlik taşımaz. Kötü olan hayatın kendisi değil bizdeki benlik durumlarıdır. Başka bir şey yok buna. Başka bir açıklaması yok. Dışarıyı suçladığımız müddetçe hiçbir zaman bir yere gidemeyiz. Hiçbir zaman yol alamayız. Buna bir imkan ve ihtimal yoktur.
Şikayetten Kurtulmak ve İnsanın Fıtri Hali
Dolayısıyla insan ne zaman şikayet ediyorsa, alacak o şikayet eden benleri, "gel bakalım neden şikayet ediyorsun, ne kadar haklısın, hangi temellere dayanıyorsun, bu temeller ne kadar sağlam" diye sorgulayacağız. O zaman şikayet etmekten kurtulacağız. Hayatta gene yanlışlar, gene olumsuz davranışlar, tutumlarla muhatap olacağız. Biz şikayetçi olmayacağız. Bir gerilim de duymayacağız, bir rahatsızlık da duymayacağız, huzursuzluk da duymayacağız. Çünkü buna yer yok. Yani bu aslında insanın lüksü değil. İnsanın normal hali bu. Tıpkı işte o fıtri halde Habil'in Kabil'in ilişkisi gibi. Habil hiç huzursuz olmadı orada. Nasıl bir idrakse değil mi? Hiç huzursuzluk yaşamadı. İnsanın böyle bir imkanı var.
Soru-Cevap: Hayatı Deneyimleyen Ruh mu Nefis mi?
Neyse, biz hiç dua etmiyoruz. Bir dua edelim. Bir şey soracağınız var mı?
— Hayatı deneyimleyen ruh mu nefis mi?
— Nasıl?
— Hayatı deneyimleyen ruh mu nefis mi?
— Hayatı deneyimleyen ruhtur. Gerçek anlamda ruhtur. Düşmüş düzeyde ego deneyimlemiş olmuyor, içine batıyor.
— Ruh mu deneyimliyor? Niye böyle bir şeye ihtiyaç var?
— Bilmiyorum, her şeyi. İyiliğin ve kötülüğün bilgisine sahip olacak. O mutlak, ruhun mutlak, bunları deneyimlemeden önceki varoluşunda ikilik deneyimi yok. O ikiliğin de deneyimlenmesi lazım. O da bir tezahür tarzı. O tezahür tarzının da bilgisine sahip olacak.
Dua
Ey Rabbim! Seni dualarımızla içimize çağırıyoruz. Ama içimiz senin gelmene layık mı, bunu bilmiyoruz. Kalbimizi nefretten, alay etmekten, kibirden arındırmanı istiyoruz. Ama bunu tam olarak başaramıyoruz. Ey Rabbimiz, kalbimizi mutmain eyle. Çünkü o mümin gönüller için diyorsun ki: "Ben yerlere ve göklere sığmam, ama mümin kulumun kalbine, gönlüne sığarım."
Ey Rabbimiz, sana inanmayan, seni sevmeyen insanları cezalandıracağını söylüyorsun. Sana inanmamak, seni sevmemek yeterli bir ceza değil mi? Sende duyulan huzurdan uzak olmak, senin sevginden mahrum kalıp yalancı sevgilerde boğulmak yeterli bir ceza değil mi? Öyleyse Rabbim, bize imanın tadını tattır. Öyle ki imandan sonra küfre sapmayı cehennemden daha acı görelim ve bunu fark edelim. Esenliğimiz ve huzurumuz ol. Kalplerimizi aydınlat ve razı olduğun müjdesini ver. Kalp ve ruhlarımız seni anlamak ve kabullenmek için belki hazır değil. Öyleyse kalplerimizi ve ruhlarımızı genişlet. Kabe'yi putlardan temizleyip evin yaptığın gibi kalplerimizi de temizle ve kalplerimiz senin evin olsun.
Biliyorsun Rabbim, günahımız çok, hatalarımız ardı ardına katında sıralanmış ve biliyorsun ki adaletine tahammül edemeyiz ama merhametin bizim kurtuluşumuzdur. Ey Rabbim, bize merhametinin ışığını göster. İyiliklerin insanlar aracılığıyla ama senin takdir ve lütfunla olduğunu akıl ve kalplerimize göster. Her iyilik ve güzelliğin üstünde senin rahmetinin mührünü görmemizi sağla. Böylelikle ne sana şükretmekten geri durmuş ne de insanları yanıltmış olalım. Bize sevgi ve dostluk yüzünü göster ki insanların yanlış dostluk ve sevgilerine aldanmayalım. Kalp ve ruhlarımızı yakınlığınla öyle yaşat ki ikiyüzlülükten ibaret olan şan ve şöhret arzusunu ayaklar altına alabilelim.
Ey Rabbim, sana yakaran bizleri kurtar. Ve henüz sana dua etmenin, seni sevmenin zevkini duyamayanları da koru ki onlar da sana yaklaşsın ve sana inansınlar. Rabbim, insanlar bana kötü davransa da gerçi nefsim her türlü kötülüğe layık, ama bunlara dayanmak gerekiyor. Yine de anladım ki insanlara rağmen iyilik yapmak hem zor hem kolaymış. Ve kötülüğe iyilikle cevap vermek, bedenle ve nefisle değil, ruhla cevap vermekle eş anlamlıymış. Öyleyse Rabbim, günah ve hatalar yaparak nefsin ve bedenin gücünü gördük. Her türlü olumsuzluğa rağmen doğru ve iyi davranmamızı sağla ki ruhumuzun gücünü de hissedelim.
Ey yüreğimin ışığı ve ruhumun huzuru olan Allah'ım! Bizler öyle bir gafletteyiz ki birbirinden ayrılan iki sevgiliye ağlıyoruz ama senden ayrı düşen kalplerimizden haberdar değiliz. Sonu toprak olan bedenimize hizmetten bir an bile geri durmuyoruz ama ebedi hayatın ışığı olan ruhumuzu marifet ve sevginden mahrum bırakıyoruz. Ey Rabbim, ruhlarımızın ve kalplerimizin açlığını bize hissettir ki seni arayalım; seni arayalım ki seni bulalım; seni bulalım ki seni tanıyalım; seni tanıyalım ki seni sevelim ve sana kavuşalım.
Bizi içine düştüğümüz günahlardan ne zaman kurtaracaksın? Seni arayan ve vereceğin sevgi müjdesine susayan şu benliğimi kurtar. Ey Rabbim, seni aradım ve aramaya devam ediyorum. Dünyevi hazların içinde boğulmaktan beni koru ve kurtar. Sen Kur'an'da diyorsun ki nereye dönerseniz dönün Allah'ın yüzü oradadır. Bundan anlıyoruz ki sen bize bizden daha yakınsın. Ama biz senden kendi gafletimizle uzağız. Öyleyse bize yakınlığını idrak ettir. Seninle aramıza giren engelleri kudret ve nurunla kaldır ki "Allah onlardan razı, onlar da Allah'tan razıdır" hakikatinin sırrını yaşayalım. Amin.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): (Maide Suresi: 28) — Habil'in Kabil'e verdiği cevabın Kur'an'daki beyanına atıfla; (Ahzab Suresi: 21) — "Sizin için güzel bir örnek vardır" ifadesine atıfla; (Bakara Suresi: 115) — "Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü oradadır" ifadesine atıfla --- ---
İlgili Sohbetler
Varlığın Farkında Olmak ve Takva
İsmail Acarkan, insanın çocukluktan bugüne edindiği psikolojik tortuları ikinci el araba metaforuyla anlatarak, bunları mağduriyet veya öfkeyle değil sakin bir gözlemle fark edip tahliye etmemiz gerektiğini anlatıyor. Freud'un insanı sınırlayan psikolojik indirgemeciliğini eleştirerek, Kur'an'ın mutluluğun dışsal şeylerde değil Allah'ı hatırlamakta olduğunu söylediğini vurguluyor. Hz. İsa'nın "evini kumun üzerine kurmak" temsili ve okyanus benzeri metaforlarla, insanın gerçek varlığını beden, ilişkive başarılara indirgeyip bir "varlık sancısı" (eksistansiyalizm) yaşadığını, hâlbukigerçek varlığın hiçbir şeyle örtülemeyeceğini anlatıyor. Sohbeti, takvanın "varlığın farkında olma bilinci" olduğunu, ölümün ve zorlukların bu farkındalıkla nasıl korkusuzca karşılanabileceğini örneklerle (Hz. Peygamber'in hicreti, şehitler, Bakara 177) açıklayarak tamamlıyor.
Kurban Kimliği ve Darüsselam'a Çağrı
İsmail Acarkan, Eckhart Tolle'nin "kurban kimliği" kavramını okuyarak, insanın yaşadığı haksızlıklar üzerinden "bana bu yapılmamalıydı" diyerek kendinialacaklı hissetmesinin ince bir tuzak olduğunu anlatıyor. "Haklısın ama alacağın yok" ilkesiyle, haklı olmanın bir kimliğe, bir hapishaneye dönüşmemesi gerektiğini; Hz. Yusuf'un yaşadığı büyük haksızlıklara rağmen hiçbir kurban kimliği taşımadığını örnek gösteriyor. Hz. İsa'nın "bana iyi deme, iyi olan Allah'tır" cevabı ve "kıymetim bilinmedi" cümlesinin sahteliği üzerinden, insanın değerinin şahidinin yalnızca Allah olduğunu, Allah'ın insanı her an Darüsselam'a (esenlik yurduna, kendi kalbine) çağırdığını anlatıyor. Sohbeti, Hz. Peygamber'in düşmanlarına dahi "canları cehenneme" demediğini, gerçek bir mümin ve Muhammed ümmeti olmanın bu bilinçle yaşamak olduğunu; önce nefsin temizlenmesi gerektiğini vurgulayarak tamamlıyor.
Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik
Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.