Nuh Tufanı ve Kalıcı-Geçici Ayrımı

Kısa Özet

Sohbette hayatın en büyük irfanının, hakiki ve kalıcı olan ile geçici ve göreceli olanı ayırt edebilmek olduğu anlatılıyor. Bu ayrım Nuh Tufanı kıssası üzerinden işleniyor: tufan, geçici ve izafi olan her şeyi kuşatıp örten bir değişim ilkesini; gemi ise bu değişimin üzerinde kalabilmeyi, kalıcı olana yönelmeyi simgeliyor. Devamında insanın acizlik, yalnızlık, başarısızlık gibi psikolojik benlik hallerini "ben" zannetmesinin yanılgısı, bunlarla özdeşleşmeden onları deneyimleyebilme fikri ve ihlaslı/ruhsal motivasyon ile psikolojik motivasyon arasındaki fark ele alınıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Hayatın en büyük bilgisi, hakiki ve kalıcı olanla geçici ve göreceli olanı ayırt edebilmektir.
  • Nuh'un gemisi, değişim denizinin üzerinde yol alıp kalıcı olan karaya (Allah'ın huzuruna) ulaşmayı simgeler; Nuh'un oğlu ise egonun geçici "dağlarına" sığınmanın yanılgısını temsil eder.
  • İnsanı mutsuz eden olaylar değil, o olaylara sarsıntı değeri veren psikolojik benliktir (egodur).
  • İhlaslı eylem, hiçbir korkuya, arzuya veya benlik ihtiyacına dayanmayan eylemdir.

Hakiki ve Kalıcı Olanı Ayırt Etmek

İşte belki temel mesele, hakiki ve kalıcı olan ile değişen ve geçici olan, göreceli olan şeyi ayırt edebilmektir. Hayatın en büyük bilgisi nedir dense, bu söylenebilir: Hakiki ve kalıcı olanla geçici ve göreceli olanı ayırt edebiliyor musun? Her bir şeyde, kendi enfüsi aleminde de, afaki aleminde de bunu ayırt edebiliyor musun? Böyle bir bilgin varsa -tabii bu bilgi sadece bir malumat anlamında değil, hakikaten buna dair irfanın, idrakin varsa- sen bilen birisin. Yoksa ne bilirsen bil, bir şey bilmiş olmazsın. Bu bu kadar nettir.

Aslında La ilahe illallah'ın bir açılımı da budur. La ilahe illallah demek, ondan başka, yani mutlak olan, haktan başka sonsuz, mutlak, kalıcı olan bir şey yoktur demektir. Onun dışındaki her şey izafidir, görecelidir, sınırlıdır. Bu, o sınırlılıkları, izafilikleri yok etmez, yok saydırmaz. İnsanda da bunun iz düşümü var. Sende de bir hakiki olan şey var, bir de geçici olan şey var. Mesela bak, bedenim geçici; kendi değişimi içinde birçok evreler geçiriyor. Bir hücreden nerelere kadar gelmiş ve bundan sonra da ne gibi süreçler yaşayacak. Buna mı temellendireceksin kendini? Dünyadaki faaliyetine, varoluş durumlarına mı temellendireceksin? Yoksa daha kalıcı bir şey var mı sende? Daha kalıcı bir şey yoksa işte o zaman hayat boştur.

Aslında varoluşçuluk biraz bunu görmüş bir yerde. Sartre'nin varoluşçuluğunun biraz gördüğü şey budur: değişimler temelinde bir varoluş düzlemi var, sonra kalıcı bir şey yok. Diyelim ki birilerine kendini gösteriyorsun, onların dünyasında var olmak istiyorsun; onlar da geçici. O zaman hiçbir yerde kalıcı bir şeyin yok. O zaman aslında hayat koskoca bir boşluk, anlamsız bir şey. Aslında kalıcı bir şey olmadığına inandıkları, zannettikleri için, o kalıcı olmayanı da iyice didiklemişler, bakmışlar; hakikaten o hikayede anlatıldığı gibi bir kuşun ayaklarını basacağı sağlam hiçbir yer yoktur.

Nuh Tufanı Kıssası ve Gemi Metaforu

Şimdi bakın, Nuh kıssasında aslında ne var? Her yerin tufan olduğu değil mi? O havza için en azından her yer suyla kaplı. Nuh'un oğlu ne diyor? "Ben dağlara çıkarım" diyor. O dağ aslında insanın egosu ve o egosunun varoluş alanları. Mesela diyelim ki şöhretli olursam şöhrete tutunurum, şöhret beni kurtarır; veya işte hayatta bir şey hedeflerim, onu başarırım, o beni kurtarır. Bu hayat denizinden, bu tufandan kurtulurum. Egonun bir kısım varoluş alanları var: Hani evlenirim, neslim devam eder... Böyle hayali varoluş zeminleri var. Dağlar da onları temsil ediyor. Halbuki her yeri kuşatan bir tufan var.

Ve Nuh ne dedi? "Bu gemiyi yapın." Dikkat edin, o gemi tufan olmadan evvel, yani izafi düzey nispeten var olduğu zaman yapılan o gemi, görünürde anlamsız bir şey; dağın tepesinde gemi yapıyorsun, hiçbir karşılığı yok gibi görünüyor. Yani öyle görünüyor: Ne konuşuyorsun? Kalıcı, ebedi, hakiki olan ne bunlar? Zahiri alemde bir karşılığı var mı? Nuh'u düşün, bir dağın başında gemi yapıyor. Zaten ona gülüyorlar, alay ediyorlar: "Ne yapacaksın gemiyi?" diyorlar. O ne diyor? "Tufan olacak ve beni bu tufandan koruyacak bir gemi yapıyorum." O tufanın olması, bütün değişik varoluş düzlemlerini örtüp kuşatan bir şey; onların tamamen değişken, sınırlı ve göreceli olduklarını ispat eden bir şey aslında o tufan.

Kişi bu noktada bazen bir kısım şeylerin kendisini o değişim süreçlerinden koruyacağını düşünüyor: "Bir sanat yapayım, kalıcılaşayım. Şöhretli olayım, insanların zihnine kazınayım." Ya da: "Aile kurayım, neslim devam etsin." Bunların hepsi ego saplantıları; tıpkı Nuh'un oğlunun söylediği şeyler gibi. "Beni bu tufandan bu dağ kurtarır" diyor, "dağa sığınırım" diyor. Biz de düşünün, nelere sığınıyoruz? Var olmak için. Ve o dağlar en sabit şeyler değil mi, yeryüzündeki en belirgin ve en sabit unsurlar. Ama Hazreti Nuh oğluna ne diyor? "Onlar seni kurtarmaz."

Ne oldu? O gemiye bindiler. O gemi, izafi olarak bizi kurtaran bir şeydir; tam kurtuluş değil yani. Yani en azından o gemiye binenler ne yaptılar? Nuh'a tabi oldular. Aslında bilmiyorlar ne olacak, ne bitecek. Ama Nuh ne dedi onlara? "Gelin, bu gemiye binin, bu gemi sizi kurtaracak." Orada aslında hakikati tam bilen insanlar değiller, ama hakikate dair bilgiye tabi olan, buna teslim olan insanlar. Sonra o karaya çıkacak; aslında tam karaya çıkış, tam bir kurtuluştur. Çünkü dikkat edin, gemi de kalıcı değildi; izafi olarak o denizden koruyordu, tam olarak kurtarmıyordu. Nuh bir kara aradı, karayı bulunca gemi oraya oturdu. Gemi kalıcı olan yere oturdu. Oraya temel oturtabilirsin. Onun dışında hiçbir yeri temel kabul edemezsin, hiçbir şeye sığınamazsın.

Ama dikkat edin, biz insanoğlu olarak hangi bilinçteyiz? Nuh'un bilincinde mi, gemiye binen insanların bilincinde mi, yoksa Nuh'un oğlunun bilincinde mi? Hep böyle sığındığımız bir şey var. Bazı insanlara bakıyoruz: "Evimi terk edemem" diyor. Niye? "Bağlandım" diyor. Bazen insan bir elbisesinden bile kopamıyor; ya da kendini bir yere temellendirip oradan varlık, kendilik üretmeye çalışıyor. Hep Nuh'un oğlunun mantığı bu. Halbuki yok böyle bir şey.

Kalıcı ve hakiki olan ile geçici ve göreceli olanı ayırt etmek, bunları anlamak, göreceli olan düzeyi kalıcı olan bilinçle deneyimlemektir. Bu psikolojik benlik de benim aslım değil; onu da temel olarak göremeyiz. Oradan "Ben iyi miyim, kötü müyüm; başarılı mıyım, başarısız mıyım; yeterli miyim, yetersiz miyim" diye cevaplar üretmeye çalışıyorsun. Neye bakarak bu cevapları üretmeye çalışıyorsun? Ben hayatta birçok konuda yetersizimdir; herkesin yeterlilikleri, yetersizlikleri var. Bu izafi bir şey. Mutlak yeterlilik var mı izafi düzeyde? Yok. Bedenin mutlak yeterli mi? Değil. Psikolojin mutlak yeterli mi? O da değil. O zaman benim asıl yerim de bu değil. O zaman ilkesel olarak diyeceğim ki: Ben ilahi bir özü taşıyorum ve ben ona aidim; ilkesel olarak bu geçici düzeyin dalgalanmalarına karşı bir gemi inşa etmiş olacağım, ta ki hakiki ana karaya varıncaya kadar.

O gemi beni hiç olmazsa Nuh'un oğlunun yanılgısından kurtaracak. Nuh'un oğlunun egosu neye sığınıyordu? Başarıya, güce, insanların arasında bir değere, sevilmeye, dikkate alınmaya, değer görmeye; dünyada fiziksel rahatlığa. Bütün bunlar izafi; bunlara sığınılmaz. Bunlara sığınmak bir yanılgı olduğu gibi, bizi gerçek sığınağımızdan da uzaklaştıran bir şeydir. Sen bunlara sığındığında gerçek sığınağını da kaybediyorsun. Nuh'un oğlu "Ben dağa sığınacağım" deyince, babasının inşa ettiği gemiye sığınmamış oldu, onu bir sığınak olarak görmemiş oldu.

Zahiren Nuh'un oğlu ve onu takip eden insanlar sanki daha makul gözüküyorlar; çünkü nesnel olarak görünür anlamda yaşıyorlar, o geminin görünürde bir şeyi yok gibi. Ama tufan geldiğinde, yani değişimin rüzgarı bütün dayandığın izafi şeyleri dümdüz ettiğinde... Su ne yaptı aslında? Oradaki yeryüzündeki iniş çıkışlar izafi ve göreceli varoluşu temsil eder. Tufan onları bir hizaya getirdi, hepsini örttü. Ne ova kaldı, ne yayla kaldı, ne tepe kaldı; hepsinin üzeri suyla örtüldü. Orada kişiyi koruyan ne? Hakikati ifade eden, bir peygambere tabi olanlar kurtuldu. Nuh'un gemisine binenler kurtuldu. Sonra da o gemi onları gerçek anlamda kalıcı olan yere götürdü, orada sükun buldular.

Bak mesela denizde görürsün, bir martı denize konar ama sallanır mecburen, çünkü deniz sabit değildir. Dikkat edin, orada kendini de bırakmıyor, yüzüyor orada. Bu şu demektir: Değişimin denizinde yüzmeyi bileceksin. O konma geçici bir konmadır. Hiçbir martı sürekli denizde bulunmaz, karaya çıkar, karaya döner. Onun için insan neyin kalıcı, neyin geçici olduğunu bilmek durumunda. Bilmediğin zaman kaybedersin; bunun başka bir şıkkı yok. O değişim denizinde çukurda mı olmuşsun, dağda mı olmuşsun, tepede mi olmuşsun, hiçbir önemi yok. Dünyanın en ünlü, en zengin, en güzel, en popüler insanı olsan da o tufan onu götürecek. En zirve gibi gördüğün şeylerin hepsi gidecek.

Kalıcı ve Geçici Olanın Ayrımını Yapmak

Sorabilir miyim? Geminin, fırtına çıkmadan yapılmasının anlamı ne? Yapılmasının anlamı şu: Sen dünyevi, geçici alemde her ne kadar mutlu, rahat, keyifli, tatmin olmuş hissetsen de buna aldanma. Sen kalıcı olana dair hazırlık yap. Çünkü ne kadar mutlu olursan ol, ne kadar tatmin olduğunu düşünürsen düşün, o geçicidir ve bir gün yerinde yeller esecektir. O yüzden sen dünyada ne kadar rahat, ego olarak tatmin olmuş da olsan, onun geçici aldanışına kapılma. Hani Bediüzzaman diyor ya: "Gençliğim baki kalır zannettim, baktım elimden gitmiş." Birçok şey gidiyor, anlayan insan için. Ama görmezden gelirsin, yok sayarsın, geriye atarsın. Sen istediğin kadar geriye at gerçeği, o gerçek önüne çıkacak.

Tufan mı, her yeri mi kaplayacak? Dağları da mı aşacak? Evet kardeşim, aşacak. Hani insan böyle genç olur, 18-20 yaşında "ben mi yaşlı olacağım" der. Sen de yaşlı olacaksın, şu sokakta gördüğün beş yaşındaki çocuk da yaşlanacak. Sen istediğin kadar bir gerçekliği geriye at, o mutlaka seni bulacak. Senin ondan kaçman, onun seni bulmasını, yakalamasını engellemiyor. O zaman Bediüzzaman'ın deyimiyle "hayata merdane bak, mertçe bak" diyor; Türkçesi, yüzleş. İhtiyarlık senden ne istiyor, hastalık senden ne istiyor, ölüm senden ne istiyor, sana ne anlatıyor? Niye bunları göz ardı ediyorsun?

Ölüm geldiği zaman mertçe, tam bir idrakle karşısında durabiliyor musun? Zaten dursan ölümün senden alacağı bir şey yok. Ölüm seni alamaz. Ama sen hakikatini bulmuşsan, özünü bulmuşsan, ölüm senden bir şey alamaz. Ama kendini bir beden ve psikoloji olarak algılıyorsan, ölüm seni tamamen kuşatır ve sıfıra götürür. O zaman "mertçe bak" diyor: Kalıcı olan nedir, geçici olan nedir? Bu geçici olan şey kıymetsiz, boşver anlamına gelmez. Bak martı denizin üzerinde gezer, onu müşahede eder, oradaki dalgalanmaları; bazen o denize konar, bir vakit geçirir ama onu yurdu görmez. Onun yurdu karadır, sabit olandır. Bu tabii ki bir metafor.

O zaman bunu bilerek o izafi düzeyi algılamak lazım. İşte o zaman bizde o izafi düzeyin iniş çıkışları, artısı eksisi, gereksiz yere büyük yaralanmalar, büyük travmalar, büyük darbeler oluşturmaz. Mesela düşünün, martı denize konmuş, büyük bir dalga geldi; ne yapıyor? Uçuyor. Uçabilirsen o dalga gelir, problem yoktur. Ama uçamıyorsan o zaman problem büyüktür; kötü etkileniyorsun. Mesela tufan geldi; Nuh ve gemiye binenler kötü etkilendiler mi? Hayır, onun üzerinde gezdiler, o yağmurun oluşturduğu selin, denizin üzerinde gezdiler. Gemi gene o değişimin üzerinde ama batmıyor, onun üzerinde geziyor. Mevlana'nın dediği gibi, gemi suyu içine alırsa batar, ama almazsa üzerinde yüzer. İçine almadı, onun üzerinden yol aldı ve sonra karaya ulaştı, oraya oturdu. Demek ki başka yere oturmayacaksın, gemiye bile tam oturmayacaksın, denize zaten oturamazsın; Allah ruhu karaya oturttu.

İnsan eğer bunu ayırmayı bilmezse hayatı hakikaten doğru tanımamış olur ve hayatı heba etmiş olur. Benim dünyada hiçbir başarım, hiçbir görünür değerim olmayabilir faaliyet itibariyle; bu önemli değil. Benim mutlaka ve hakikate dair bilincimdir asıl olan şey. Bunu bileyim, hangi düzeyde olursa olsun; o zaman problem yok. Düşünün, Nuh'un oğlu bulunduğu toplumda en üst yönetici, en başarılı, en etkili, en dikkat çekici kişiydi diyelim; ne oldu? Sıfırlandı. Diyelim ki en başarısız, en etkisiz bir kişi düşünelim ama gemiye binmiş, gemiye binmenin gerektiği bilince sahip, geminin onu doğru bir yere götüreceği bilincine sahip; o kazançlı çıktı, o doğruyu bilmiş oldu. Ama öbürü ne olursa olsun kaybetti. Onun için bir insanın değeri mutlaka ve hakikate dair bilinciyle orantılıdır. Onun dışında hiçbir değer yoktur, çünkü bütün değerler ona nispetle sıfır hükmündedir.

Bunu idrak ettiği zaman insan, egonun gereksiz hırslarına, gereksiz arayışlarına mahkum olmaz. Onları hayatın akışı içinde hangi düzeyde gerçekleşirlerse gerçekleşsin kabul eder, orada hiçbir dert, hiçbir mahrumiyet hissetmez. Ama egonun kendini var etmek istediği alan sınırlı ve geçici olan alemdir; ego diyor ki "Ben burada var olacağım." Zaten onun için kadim geleneklerde insana şöyle sorarlar: "Doğmadan evvel neredeydin? Bin sene evvel neredeydin, nasıldın?" Maksat, bu bedensel, bu psikolojik varoluşunun kaynağının ötesine gitmen; bunu kişide uyandırmaya çalışırlar. Yoksa egonun ve bedenin varoluş yeri budur, kendini burada var etmeye çalışıyor. Peki sen bunu kabul edecek misin? Ben bunu kabul edersem, o ego bilincine kendimi mahkum etmiş oluyorum. Ama yok etmiyorum.

Evet, bedenimin, psikolojik varoluşumun kendini ortaya çıkardığı ve kendine göre belli bir yaşam alanı bulduğu alan bu göreceli ve geçici alemdir; bunu kabul ediyorum, bunu anlıyorum. Ama ben onlar değilim, ben onları kullanan bir varlığım. Bütün hikaye budur. Eğer bu gerçeklik kaybedilirse egonun hikayesine mahkum olursun; sürekli sana der: "Dünyada ne yaptın? Neyi başardın? Kim değer veriyor? Şu dünya zemininde hangi etkide bulundun?" Ya da "Bu dünyadan ne kadar payına düştü?" gibi sorularla hesap sorar.

Yani bir kuş gibi, ani bir dalganın altında kalmamak, dalgaları gözlemlemek, ona rağmen her zaman uçmak. İşte bugünün ana cümlesi neydi? İnsan hakiki ve kalıcı olanla, ebedi olanla geçici ve sınırlı olanın ayrımını yapacak; hem kendi enfüsi iç aleminde hem de dış alemde. Geçici ve kalıcı olan nedir? Nuh'un gemisine mi bineceksin, yoksa Nuh'un oğlu olup kendine sığınacağın bir dağ mı bulacaksın? Temel soru bu. Niye bize bunlar anlatılmış? Dikkat edin her gelenekte Nuh Tufanı vardır, bir tufan hikayesi vardır. Bütün hepsinde temelde anlatılan şey odur: Bu yeryüzünün izafi yükseltileri, çukurları bulunur; bunlar izafidir. O deniz aslında onları yerle bir eden, onların üstünde olan değişim ilkesidir. Yani her şey değişir, hiçbir şey kalıcı değildir.

Tufan aslında bunu anlatıyor insana: Sen bu süreçte ve bu olgu içinde kalıcı olanı arayacak mısın? Gemi, kalıcı olanı aramayı bize anlatıyor, o bilinci veriyor. Sen bu olguların geçici ve sınırlı olduğunu anlayıp kalıcı olanı arayacak mısın? O gemi o arayışı temsil eder. Ona çağıran kim? Bir peygamber, yani hakikati bilen biri. Onun çağrısına uyacaktır, bilinci elde etmeye çalışan insan. Ondan sonra kalıcı olana, karaya, sabit olana çıkacaktır.

Bir martı ne yapar? Denizin üzerinde uçar, oturur; büyük bir dalga gelir, uyanık martı bizim gibi gaflete düşmüyor, hemen havalanıyor. Sonra daha stabil bir deniz veya daha uygun bir yer buluyor, oraya konuyor. Bazen dalıyor, bir şey buluyor ama hiçbir zaman "yerimi buldum, denizde süt liman, çok güzel" demiyor. Biz diyoruz onu. Sonra bir dalga geliyor, biz uçamıyoruz, altında kalıyoruz. Düşünün, evde beraber yaşadığınız insanlar için "öldüler" dense, ne kadar büyük bir dalga; "hadi uç bakalım." Ya da "üç ay sonra öleceksin" dense, "al sana dalga, uçabilir misin?" Tabii ki insan uçabilir, ama uçmayı bilen uçabilir. Uçmak ihtiyacındayız, uçmanın bütün imkanları da bizde var; mühim olan şey uçmayı öğrenmek.

Egonun Sığındığı Dağlar ve Doğru Motivasyon

Niye Nuh Tufanı anlatılıyor? Kur'an'da anlatılan her şey her an yaşanıyor; her an yaşanan kıssalar, her an yaşanan olaylar, her an yaşanan durumlar. İnsanlar "tufan olmuş mu, nerede olmuş, bütün dünyayı mı kaplamış" diye tartışırlar. Ama o kıssa o kadar önemli, o kadar hayati bir şey anlatıyor ki, Mezopotamya'da mı olmuş, bütün dünyayı mı kaplamış, bir önemi yok. Tufan her an gerçekleşiyor. Kimi insanlar tufanda boğuluyor, kimi insanlar gemi yapma sürecinde, kimisi gemiye binmiş yol alıyor, kimisi de karaya çıkmış. Şimdi ben hangi safhadayım, hangi bilinç düzeyindeyim? Nuh'un oğlu mu, Nuh'u dinleyen bir inançlı kişi mi, gemiye binip yol alan biri mi? Bunlar aynı zamanda seyr-i sülûkun mertebeleridir; o hakiki yüksek olan karaya mı ayak bastım? Bunlar her an herkes için farklı bir düzeyde işler.

Biz evliya deyince, aslında evliya ne? Karaya ayak basmış adam; kalıcı olanı biliyor, oraya ayak basmış. Ne bedenle, ne dünyadaki herhangi bir olguyla özdeşleşiyor. Ama aynı zamanda hepsini de yaşıyor, hepsinin de hakkını veriyor. Martı karada yaşıyor ama özünde; denizi inkar etmiyor, onu yok saymıyor, ama denizde de boğulmuyor, dalgaların altında kalmıyor. Biz uçmayı bilmediğimiz için dalgaların altında kalıyoruz; insanlar seni yok sayıyor, "hayatta neyi başardın ki" diyor, sen de o dalganın altında kalıyorsun. Çıkabilirsen çık; ama çıkmak için niye yapacağını önce bir düşün: egona bir sığınak oluşturmak için mi, yoksa bu değişim aleminde Allah'ın verdiği imkanları en güzel, en faydalı şekilde kullanmak için mi? Bu ikisi arasında büyük fark var. Sen niye çalışıyorsun, gayret ediyorsun? Kendini kendine mi ispat edeceksin, kendini başkalarına mı ispat edeceksin? Kimlerin varoluş alanında kendine yer arıyorsun? Bunu çözemezsen en son tufan gelir ve sığınacağın dağ da bulamazsın; zaten öyle bir dağ yok. Düşünün şimdi bir deprem olsa, İstanbul'un yarısı ölse, nerede kalır o tutkular, hırslar?

Şöyle yapacağım, böyle yapacağım demen nerede kalır? Ama kalıcı olan zeminini bulan insan için o bir tecellidir, bir değişim olgusudur. Biz niye sarsılıyoruz? Çünkü sağlam bir zemine oturmamışız. Sağlam bir zemine oturmayınca tabii ki sarsılırsın, o sarsıntılardan travmaya maruz kalırsın. O sarsıntılara sebep olan şey çevredeki olaylar değildir; onlara sarsıntı değeri veren senin egondur. Sarsıldım diyen kimdir? İnsanın egosudur. Sarsılan odur, sarsılan özümüz değildir. Onun için insan kullandığı kelimelere dikkat edecek. "Şöyle bir olay oldu, çok yıprandım" - kim yıprandı, kim sarsıldı? O sen misin? "Hayatta çok acılar çektim" diyen kim, sen misin, başka bir şey mi?

Hayatta mutlaka benliğin bir kısım açmazları, eksikleri, korkuları, kaçındığı şeyler vardır; ama bunlar kimindir? Benliğindir. Bedenimiz sınırlı, belli bir sıcaklığa, belli bir kan basıncına mahkum; çok düşerse bayılırsın, çok yükselirse başka bir şey olur. Beden kendi iç dinamiği içinde kan basıncını, vücut sıcaklığını hep belli bir aralıkta tutma ihtiyacında; psikolojinin de kendine göre bir dengesi var. Ama ben onunla özdeşleşmeyeceğim. Keşke yeni bir dil kurulabilseydi diye bazen düşünüyorum; mesela "ateşim düştü" diyeceğimize "bedenin ateşi düştü" diye söyleseydik. Aslında dilimiz bizi özdeşleşmeye götüren çok yanlış bir şeyle kurgulanmış. Keşke "psikolojik benliğim sıkıldı" diye bir cümlemiz olabilseydi; "canım sıkıldı" diyoruz ama can sıkılmaz aslında.

Bedenin sınırları var, psikolojinin de sınırları var; psikolojik olarak zayıflıklar yok mudur? Vardır. Ya da hayata karşı bir şey yapamadığın bir acizlik durumu yok mudur? Vardır. Ama ego "ben bunu hissetmek istemiyorum" diyor, öyle bir şansın yok. Zayıflık var, başarısızlık var, hayatın karmaşıklığı karşısında şaşkınlık var, muhtaçlık var, yalnızlık var, kusur eksiklik var, boşluk var, sıkıntı problem hissi var, kendini birilerinden daha iyi veya daha kötü hissetme durumu var. Bütün bunlar psikolojinin az çok yaşayabileceği şeyler; yaşamayacaksın değil, yaşayacaksın. Ama sen bu musun? Biz o kadar özdeşleşmişiz ki, "yaşlandım" diyoruz; birine "yaşlandın" demek neredeyse hakaret haline gelmiş. Ya da kendini iyi hissetsin diye "yaşını göstermiyorsun" diyoruz. Ne kadar cahilce bir şey. Bu beden tabii ki doğdu, çocukluk yaşayacak, gençlik yaşayacak, orta yaş yaşayacak, yaşlanacak.

Neden kaçıyorsun? Çünkü "ben yaşlandım" diyorsun, o yüzden kaçıyorsun. Halbuki yaşlanan bedenindir; özünün yaşı yok, o anlamda yaşlanmaz, ebedi bir canlılık içindedir. Ama özdeşleşince ne yapıyorsun? "Yaşlandım, zayıf düştüm, aciz kaldım" diyorsun; bunlar seni rahatsız ediyor. "Biri benden daha iyi, kendimi onun yanında aşağıda hissettim" - tabii hissedeceğim, ama hisseden kim? Onu ayırt edeceksin, onunla özdeşleşmeyeceksin. O zaman uçarsın. "Acizlik mi hissetti psikolojin? Olabilir" diyeceksin. Ama özüm bunlardan bağımsızdır. Bir dalga geldi - zayıflık dalgası, yalnızlık dalgası - aldı, seni götürdü; o dalganın altında kalıyorsun.

Başarısızlık yaşamamak için başarı peşinde koşma, zayıflık yaşamamak için güç peşinde koşma, yalnızlık yaşamamak için hep birilerini arama, birilerine yönelme; bunların hepsi tuzak. Diyelim ki başarısızlıktan kaçınır insan, başarıya ulaştı; o geçici bir şey. Çalışma, gayret etme bu demek değil. Bunları makul ve meşru ölçüler içinde tatmin arayabiliriz. "İlla başarılı olacağım" diye bir şey yok, "illa yalnız kalmamalıyım" diye bir şey yok. O benlik beni kalkıp germeyecek; yakamdan tutup "ben başarı istiyorum" derse, "yakamı bırak" diyeceğim. Bunu demek özgürlüktür.

Bir şeyden korkan ve bir şeye arzu duyan psikolojik mekanizmamız temelde budur. Herkesin farklı korkuları, farklı çekinceleri, farklı tutkuları, ihtiyaçları, arayışları vardır; önemli değil. Önemli olan şey, korku ve arzu arasında gidip gelen bu benliklerin bizim öz varlığımız olmadığıdır. Bunlar psikolojik benliğimizdir; nasıl bir beden verilmişse, bir psikolojik benlik bilinci de verilmiş; bu kullanılır, bunlar tarafından kullanılmayacaksın. Birisi senin yakanı tuttuğu zaman diyeceksin ki "dur, haddini bil, ben sana mahkum değilim." Bunu dediğin an zaten onun senden başka gücü yok; o senden güç almak için yakana yapışıyor. Onun haddini bildirdiğinde, yani onunla özdeşleşmediğinde, onu onaylamadığında, o yatışmak durumunda kalacak.

İhlas ve Psikolojik Motivasyon

Motivasyon iki kaynaklıdır: Bir psikolojik motivasyon, bir de ruhsal motivasyon. Psikoloji der ki: "Bir şey duyman lazım, bir şeye arzu duyman lazım, o zaman yapabilirsin." Evet bu doğrudur, ama bu bizim tek arzu veya tek harekete geçme motivasyonumuz değildir. Bir insan ruhsal bilinç ve farkındalıkla da motive olabilir; gerçek motivasyon da odur. Hatta ihlas da budur. İhlas, bütün psikolojik motivasyonların ortadan kalktığı bir duruma işaret eder; orada hiçbir korkunun, hiçbir arzunun, hiçbir ihtiyacın motivasyonu yoktur. Ama ihlaslı amel hiçbir korkuya, hiçbir arzuya, hiçbir ihtiyaca, hiçbir benlik nedenine dayanmayan eylemdir. O ihlaslı eylemdir; Allah rızası için ne kadar yapabiliyorsun ki? Onda hiçbir benliğinin hiçbir korkusu, arzusu, ihtiyacı yok mu? Çok zor, ama mümkün.

Peki bunu gördüğünde, benliğine ait bir şey gördüğünde ne yapacaksın? Göreceksin, onaylamayacaksın, olabildiğince azaltmaya veya daha meşru zeminlere çekmeye çalışacaksın. Mesela diyelim ki ben yalnız kalmama ihtiyacından dolayı insanları memnun etmeye veya insanlarla birlikte yaşamak için onların ihtiyaçlarına duyarlı olmaya çalışıyorum; bu bir benlik merkezli eylem tarzına götürüyor. Bunu fark ettiğim zaman diyeceğim ki: Evet, sosyal olma, yalnız kalmama, insanlarla ilişki ve etkileşim içinde olma ihtiyacım var; bu davranışlarımın altında yatan sebeplerden biri bu psikolojik boyutta. Ama bundan dolayı insanlardan olabildiğince beklentisiz olmaya, benim ihtiyaçlarımı dikkate almamaları karşısında toleranslı olmaya çalışacağım; ta ki o psikolojik motivasyonu daha kabul edilebilir, daha meşru bir noktaya çekebilmiş olayım.

Gide gide bu, beni ruhsal alana taşıyabilir. Ruhsal düzeye geçtiğimde ruhsal düzeyin güven ihtiyacı, başarı ihtiyacı, güç ihtiyacı yoktur; hepsi zaten onda var. O zaman ben bir ihtiyaca, bir korkuya, bir arzuya dayalı hareket etmiyorum; öz ile hareket edeceğim. O zaman hareket eden ama aslında gerçekte hareket etmeyen gibi olacağım; hareketi oluşturan ama hareketin ötesinde olan bir varlığa sahip olacağım. Boşluğun içinde hareket olur, fakat boşluk hareketten etkilenmez; hareket boşluk sayesinde olur, boşluk olmasa hareket olmaz. O yüzden bütün hareketlerin asıl sebebi boşluktur; işte o boşluk ruhsallığı temsil eder. Ruhsal bilinç yapar eder, ama o yapıp etmenin ötesindedir.

İlk etapta arzular ve korkular üzerinden hareket etmemek, böyle bir motivasyonla beslenmemek. Önce bunları göreceksin, tanımlayacaksın, sonra daha kabul edilebilir sınırlara çekeceksin; ya da bunun yanı başında, seni arzu ettikleri veya korktukları üzerinden bir yere sevk etmeye çalışanlara karşı özgür olmaya çalışacaksın. "Mecbur değilim" diyeceksin; "başarılı olmak mecburiyetinde değilim, yalnız kalmamak mecburiyetinde değilim, güçlü olmak mecburiyetinde değilim, eksiksiz olmak mecburiyetinde değilim." Çünkü zaten bunların ötesinde olanım.

Düşünün bir çocuk, emeklemeden yürümeye geçerken düştüğünde "kahretsizim, ben düştüm, yetersizim" der mi? Demez, çünkü henüz onda o ego o yönüyle gelişmemiş; doğal bir şekilde kalkmaya çalışıyor, düşüyor, tekrar kalkıyor, kendine bir tanımlama, bir yargılamada bulunmuyor. Bunu yapan, hayatın içinde psikolojik temelden kaynaklanan benliklerdir. "Kalktım, yürüyemedim kardeşim" - ne var, yürümek zorunda değilim; belki bende biyolojik bir problem var beden itibariyle, yürüyemiyorsam yürüyemiyorum, bu bedenimle ilgili bir şey, benim özümle ilgili bir şey değil. "Niye o gerilimi bana yaşatıyorsun" deyip o benliği kenara koymayı bileceğim. O zaman o benliklerin bir kısım arzu ve korkularla hareket eden mahkumu olmam.

Onların motivasyonuyla hareket etme konusunda bir meşruiyet zeminimiz var; nefsine de zulmetme, ama nefis de sana zulmetmesin. Meşru ve kabul edilebilir imkan ve şartlar çerçevesinde ona alan açabilirim o benliklere; onları bütün bütün mağdur etmek, yok saymak değil burada anlatılan. Ama ben onlar değilim ve onlara mahkum da değilim. Bu bedeni olabildiğince sağlıklı, dengeli, zinde tutmaya çalışırım; ama bedenimde bir problem varsa vardır kardeşim, o bedenle ilgili bir problem. Ne o bedenden dolayı kendimi "çok kötüsün, sakatsın" diye tanımlarım, ne de "beden ne anlamı var ki, boşver" derim; iki uç da hatalı bir şeydir. Dolayısıyla nefsine zulmetme.

Bu anlamda insan tabii ki o benliklere zulmetmeyecek; onların meşru ölçülerdeki ihtiyaçlarını hayatın önüne çıkardığı meşru imkan ve şartlarla karşılayabilir, tatmin edebilir, bunda bir mahsur yok. Ama tatmin olmayan bir benliğin, "beni tatmin et" diye yakamdan tutup beklemesi ya da "tatmin olmadım, çok üzgünüm, kederliyim, acı çekiyorum" demesi karşısında "işine git" derim. Onunla özdeşleşme, çünkü ben o değilim. Bu ilkedir ve insan bunu her zaman kendine hatırlatmalıdır. Çünkü bizi mutsuz eden olaylar değildir, bizi mutsuz eden bu benliklerdir. Bizi mutsuz eden kimse yoktur, insanlar ve olaylar değildir; bu benliklerdir.

Bedenin rahatsızlıkları insanın psikolojisine etkiler, tamam ben bir psikoloji de değilim zaten dedik ya. Beden ve psikoloji birbiriyle bağlantılıdır, birbirini iyi de kötü de etkiler; dolayısıyla orada insanın özdeşleşmemesi, göz boyutundan bakan birine göre öyle olmayabilir ama psikolojik boyutundan yaşayan birine göre ister istemez özdeşleşmeler de başlıyor. Mesela bugün gelirken telefonla konuştum; teyzemin oğlu MS hastası, ağır gidiyor seyre, 1980 doğumlu, tuvalet ihtiyacını bile kendi karşılayamıyor, fiziksel yetersizliği çok fazla ama genelde şükür halinde. Zihinsel fonksiyonları, psikolojik fonksiyonları çok iyi. Ama sürekli böyle bir şeye maruz kalıp da orada psikolojiyi gerçekten korumak çok zor. Kimin için zor? Psikolojik benlikler için zor. Bütün zorluk psikolojik benlikler içindir. Bunlar kendilerine göre sınırlıdır, arzuları var, korkuları var.

Başta dediğimiz gibi beden örneği: Şu bedenin damarları var, kendine göre sınırlılıkları istikametinde belli bir kan basıncı aralığına ihtiyacı var; o aralığın altında titriyor, bayılıyor, üzerinde beyin kanaması geçiriyor, ölüyor. Ateşin belli bir aralığında belli sıkıntılar yaşıyor, üzerinde başka türlü sıkıntılar yaşıyor. Sınırlı ve göreceli olan her şey bir kısım korkulara ve ihtiyaçlara, dolayısıyla arzulara sahiptir; bu doğası gereği böyledir. Fakat sen bunlar mısın? Bütün mesele budur. Kusurlu olmak istemeyen benlik var, kendini daha aşağıda hissetmek istemeyen benlik var, sıkıntı problem yaşamak istemeyen benlik var, boşluk hissi yaşamak istemeyen benlik var. Bunları istemeyen psikolojik benliklerdir, ama bunlar sen değilsin.

Hayatta bütün felsefeler, bütün dünya görüşleri, bütün ideolojiler bu benliklerden çıkmıştır. Bunlar sayesinde bu kadar hikaye etrafta dönüyor. Ama bunlar senin varlık zeminin, varlık temelin değildir. Bütün mesele: Ya bunu anlarsın, ya bunlara mahkum olarak yaşarsın. Ya Nuh'un gemisine biner ve o yolculuğu gerçekleştirip karaya çıkarsın, ya da Nuh'un oğlu gibi "ben şu dağa sığınacağım, bu dağ beni kurtarır" dersin. Bütün hikaye bu.

O zaman ana çalışma alanı nedir? Psikolojik benliklerin sen olmadığına dair bilinci derinleştirmektir. Bu benliklerin yakana yapıştığı durumlarda "yakamdan düş, seni gördüm, duyuyorum ama sana mecbur değilim" diyeceksin. "Başarısızlığa dayanamıyorum, boşluk hissine dayanamıyorum, yalnız kalmaya dayanamıyorum, kendimi eksik hissetmeye dayanamıyorum, kendimi birilerinden aşağıda hissetmeye dayanamıyorum" - kim bunları söylüyor? İşte psikolojik benlikler. Ya Nuh'un oğlu gibi "bir şekilde bunu sürdürüyorum, kompanse etmeye, tatmin etmeye, doyurmaya, ikna etmeye çalışıyorum" dersin, "birilerinin de dağın başında bir gemi yapmasını anlamıyorum, bunlar spiritüel spekülasyonlar yapıyorlar, uçuyorlar" dersin.

Bir şehirde bir dağın başında gemi yapmanın zahiren ne esprisi olabilir? "Kafayı yemiş bunlar" dersin. Biz burada ebedi, hakiki olandan bahsediyoruz; egonun açısından böyledir, bunu anlamak lazım. Egonun maneviyatla, ruhaniyetle hiçbir alakası yoktur, böyle bir derdi de yoktur. Der ki: "Ben benim, ben başarılı olmak istiyorum, hayattan maddi, bedensel zevk almak istiyorum, yalnız kalmak istemiyorum, değer görmek istiyorum." Bunları ister, başka hiçbir şey yok. "Bana bunları burada ver kardeşim, gözümün gördüğü şeyler içinde bana bunları ver; bana spiritüel, ruhani, öz, ruhsal varlık yok, bana anlayacağım şeyden bahset" der.

Nuh ne yaptı orada? Anlamayacakları dilden gitti, dağın başında gemi yaptı. Ama tufan olduğunda, izafi ve geçici olan her şey suyun altında kaldığında, o zaman geminin ne olduğu, değeri anlaşıldı. O gemi onlara yol aldırdı. Gemiye binenler ruhsallığın farkında değillerdi, ruhsal olanın idrakinde değillerdi, ama ruhsal olanın idrakinde olan Nuh'a tabi olmuşlardı; "bu adamın doğru söylediğine inanıyoruz" dediler. Bizde de aslında peygamberler bunun için değil mi? Sen peygamberin yaşadığını gördün mü, vahiy alışından haberin var mı? Nedir vahiy, Cebrail kim, nedir, uçar mı kaçar mı? Ama inanıyorsun, teslim oluyorsun. Teslim olanlar da hakikaten onun gördüğü, yaşadığı şeyi yaşamışlar. İşte evliyalar dediğimiz insanlar kimdir? "Ben peygamberin dediğine inanıyorum" der, vahiy var, miraç var, hakikat var, mutlak var; o yolda gidiyor, o da aynı şeyi tecrübe ediyor, gemiye biniyor.

Gemiye binmekten ne kaybedersin? Nuh'un oğlu ne kazanır? Nefse de bazen böyle denebilir: Neyin peşindesin? "Tamam, nefse olarak seni tatmin edeceğim" - ne olacak, geriye ne kalacak? Bana ne sunuyorsun? "Bu arayı iyi geçireyim" - bu kadar mı? Bu kadar sunuyor, nefsinin sana sunacağı budur, başka bir şey yok. O zaman insan bütün o idraki kemale ermiş insanların haber verdiği şeyi arayacak; hakiki huzur, mutluluk, saadet oradadır, onun dışında bir yerde yoktur.

Çocuk niye en küçük yaşlarında mutludur? Çünkü onun yakasından tutan bir ego yoktur. Biz çocukken niçin daha mutluyduk? Ne kadar geriye giderseniz o kadar insan daha mutludur o noktada; çünkü senin yakandan tutan korkular ve arzular arasında sıkışıp kalan benliğin yoktu. Ama bir zamandan itibaren bir kısım korkular taşıyan ve bir kısım arzuların tutkusu içinde olan benlikler oluştu bizde; onlar da bizi sürekli yakamızdan tutuyor. Onları kendimiz olarak kabul etmeyeceğiz ve onlara öyle bir yetki vermeyeceğiz. Bütün sır budur.

Benliğin Sunduğu Şey ve Sözün Sonu

Egonun söylemine yansıttınız ya, az önce işte "bana somut bir şey göster, burada göster" dediniz. İşte mesela kırılan benlikler, rahatsız olan benlikler; hepsine bir noktada "bu ben" diyoruz. Bu ben değilim; peki bu sefer sen kimsin o zaman? Özle irtibatı doğrudan kuramadığımız için ya da kuruncaya kadar oraya ne koyacağız? Sadece az önce bahsettiğimiz tabiyet üzerinden mi? Evet, tabi. Diyeceksin ki, örnek olarak: "İşte Allah'ın bana üflediği ruhum, mutlak varlığın kendisiyim" - bir kabul olarak insan bunu götürebilir. İşte o benliklerin en önemli tuzaklarından ve ellerindeki en güçlü silahların başında bu gelir: "Hadi bunları tamam, hadi beni kenara koydun, ne kaldı geriye, hadi söyle bakalım" diyor. O tuzak onların en son ellerindeki şeydir. "Ben ilahi özüm, ebedi, yaratılmamış bir varlığım, hiçbir eksiğim, hiçbir kusurum, hiçbir mahrumiyetim yok." Evet, bu izafi düzeyde doğrudur.

Bazı doğu geleneklerinde bu öze dair bir bilinç uyandırmak için boşluk kavramı kullanılır; çünkü insan belirli, sınırlı bir şey tasavvur ederse o ona engel olur. Boşluk tasavvur edemediğiniz bir şeydir; sana "sen boşluksun" der. Bazıları bunu anlamaz, boşluğu boş bir şey zanneder; halbuki zahiri düzeyde, fiziksel anlamda her şey aslında boşluk sayesinde var. Boşluk dediğimiz şey yokluk demek değildir, boşluk aslında varlık zeminidir - bu yaratılmış alem açısından söylüyorum. Dolayısıyla özle ilgili illa bir tahayyülde bulunacaksan, boşluğu düşün. O boşluk düşüncesi, sınırlı, göreceli, belirli nitelikleri olan şeyleri de zihinden uzaklaştırır.

İnsan için üç aşama tarif etmişler: Doing (yapmak), having (sahip olmak) ve en sonunda being (olmak). Bu kademe kademe böyle bir şey; sürekli "being" olunmaz. Bu "olma" tabirini modern psikoloji yavaş yavaş alıyor, ama zorunlu olarak onu indirgemek durumunda kalıyor; onu hakikatiyle anlamak, o perspektiften kurtulmadıkça mümkün değil. Modern dünya sıkıştıkça kadim bilgelikten bir kısım kavramlar alarak açıklarını kapatmaya çalışıyor; ama bunu yaparken o kavramları bir yama olarak kullanıyor. Halbuki onlar bir yama değil; senin psikolojik yaralarını yamamak için onları kullanmak, hem o hakikat unsurlarına karşı bir haksızlıktır, hem de kişinin o hakikatten mahrumiyetine sebep olur.

İzlediğiniz için teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Yok (sohbette Nuh Tufanı kıssasına ve Bediüzzaman'ın bazı sözlerine atıfta bulunuluyor, ancak doğrudan alıntılanan ve sure adı/ayet numarasıyla belirtilen bir ayet geçmiyor.) --- ---

İlgili Sohbetler

Şeytan ve İblis Kavramları Üzerine

Bu sohbette şeytan ve iblis kelimelerinin birer isim değil sıfat olduğu, şeytanın "uzaklaşma", iblisin ise "ümitsizleşme" anlamına geldiği anlatılıyor. Konuşmacı, insanın öfke, haset, korku ve aşırı arzu gibi duygular üzerinden kendiözünden ve hakikatinden nasıl uzaklaşabildiğini; Hz. Âdem'in kıssası, Hz. Peygamber'in "şeytanımı Müslüman ettim" sözü ve kişisel bir korku deneyimiüzerinden örneklendiriyor. Son olarak Araf Suresi 201. ayet bağlamında takva ve "kendini hatırlama" bilincinin, şeytanın zayıf olan tuzağına karşı nasıl bir koruma sağladığını; Bediüzzaman'ın sözü ve bir Budist rahibin örneğiyle açıklıyor.

Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik

Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.

Asâ Yı Musa ve Yanlış Dayanaklar

Önceki haftalarda başlanan Musa'nın asası konusuna devam eden bu sohbet, Hz. Musa'nın "ben ona dayanırım" ifadesinden yola çıkarak insanın kendine dayanak edindiği yanılgıları ele alıyor. Beden imgesiyle özdeşleşmenin ölüm ve hastalık korkusunu doğurduğu, olumlu ya da olumsuz benlik hikâyelerinin ("beceriksizim", "kimse kıymetimi bilmiyor") birer yılan gibi kişiyi zehirlediği anlatılıyor. Sonuçta insanın kendini yaşadığı olaylar, statüler veya ilişkiler üzerinden değil, Allah'a nispetle — Abdullah olarak — tanımlaması ve ihlasla yaşaması gerektiğivurgulanıyor.