Nuh'un Gemisi ve Fıtratı Ayrıştırmak
Kısa Özet
Sohbette Hz. Nuh kıssası, insanın kendi içindeki fıtri olanla fıtri olmayanı ayırt etmesi gerektiğine dair bir sembol olarak yorumlanıyor. Konuşmacı, insanın çoğu beklentisinin (saygı görme, takdir edilme, tanınma, hayattan belirli sonuçlar bekleme gibi) aslında fıtratına ait olmadığını; bunların “içimizdeki bozguncular” olarak fıtratımızın huzurunu bozduğunu anlatıyor. Nuh’un gemi inşa etmesi gibi, insanın da fıtratının kodlarını ilahi mesajdan öğrenip fıtri olmayan düşünce, duygu ve beklentileri kendinden ayrıştırması; bunu yapmadığı sürece “tufan”ın (hayatın zorlukları, hadiseleri) içinde boğulacağı; ayrıştırdığında ise hangi olay yaşanırsa yaşansın huzurunu koruyacağı vurgulanıyor. Sohbet, fiziksel acı ile psikolojik acının farkına dair bir soru-cevapla sona eriyor.
Öne Çıkan Vurgular
- “Beklenti fıtri bir şey değildir; beklenen şeyler fıtri olabilir.” Yani sadakat, merhamet, sevgi fıtridir; ama bunları başkalarından beklemek fıtri değildir. - “Senin içinde bozgunculuk yapanı bulmazsan dışarıyla uğraşman anlamlı olmayacaktır.” - “Hayat eşittir bilinciniz” — yaşadığımız olaylar değil, hangi bilinçle yaşadığımız bizim hayatımızdır. - “Allah mutsuzluğu insanın kaderine yazmamıştır; mutsuz olmak insanın kendi ürettiği sahte bir şeydir.” - Riya (görünme arzusu) ile ilgili aktarılan bir söz: “Bilinme arzusu riyakârlığın daniskasıdır.” - Nuh’un oğlunun gemiye binmemesi ve Allah’ın “O senin ehlinden değildir, çünkü o salih olmayan bir ameldir” şeklindeki cevabı; kişinin içindeki “kendinden gibi görünen ama kendinden olmayan” düşüncelere işaret ediyor.
Hz. Nuh Kıssası ve Fıtratın Sembolizmi
Evet arkadaşlar, geçen hafta Hazreti Yunus’un kıssası üzerinden bazı yorumlar yapmıştık. Kutsal metinlerde geçen olaylar, anlamları itibariyle, sembolik açılımları itibariyle aslında hepimizin hayatında hem görünür zahiri düzeyde hem de sembolik düzeyde yaşanan şeylerdir. Yani kutsal metinlerde geçen olaylar, hepimizin hayatında ya görünür ve zahiri yönleriyle ya da sembolik anlamlarıyla yaşanan olgulardır. Örneğin Hz. Yusuf kıssasını dinlediğinizde, en yakınlarınızın bile nefislerine uyup size kötülük yapabileceğini, bunun kişiselleştirilmemesi gerektiğini, insanın en yakınlarından bile beklenti içinde olmaması gerektiğini, hatta kötülüğe de maruz kalabileceğini ama buna rağmen bunların kişiselleştirilmeden ele alınabileceğini görebiliriz. Bu, zahiri olarak öyledir. Daha sembolik anlamlarıyla da insanın iç dünyasına hitap eden bir şekilde bu metinlerin anlaşılması çok önemlidir.
Bu anlamda bugün üzerinde durmaya çalışacağım olay, Hz. Nuh’un yaşadığı süreç. Kısaca nasıl ifade edebiliriz? Hz. Nuh, kavmi içinde uzun süre yaşıyor ama söz geçiremiyor. Kavmi büyük oranda ona, onun getirdiği mesaja inanmıyor. Onları defalarca uyardığı hâlde onlar bu uyarıları dikkate almıyor ve değişmek konusunda herhangi bir çaba içine girmiyorlar. Bunun üzerine Allah, Hazreti Nuh’a bir gemi yapmasını emrediyor. Onun emri üzerine bir gemi yapılıyor ve o gemiye kurtulmak isteyen insanların, ilahi mesaja inanan insanların binmesi tavsiye ediliyor. Hazreti Nuh’un hanımı ve çocuğu olmak üzere birçok kişi o gemiye binmiyor ve nihayetinde tufan hadisesi vuku buluyor, o gemiye binmeyenler helak oluyorlar.
Şimdi bu zahiri olarak bize ne anlatır? İşte böyle büyük tufanlardan, büyük tabii afetlerden kendinizi koruyun; bu, işin en zahiri boyutu. Peki işari olarak, yani neye işaret ediyor, neyi sembolize ediyor? Bu noktadan belki meseleye bakabiliriz. Hazreti Nuh, orada insanın fıtri boyutunu temsil eder. İnsanın fıtratı, Allah’a muhatap olan, onun yakınlığını idrak eden bir mahiyettedir. Fakat fıtratımız yaşam süreci içinde bazı olumsuz şeylerle etkileşir. Olumsuz etkileşimlerle fıtratımıza yabancı olan bir kısım şeyler bize eklenmeye başlar. Yani nasıl ki Hazreti Nuh, kavminin bulunduğu bir şehirde bir arada yaşıyordu — kimileri fıtriydi, kimileri değildi — şimdi bütün o şehri bir insan olarak düşünün. Hazreti Nuh’un temsil ettiği şey, insanın fıtri hâlidir. Fakat o fıtri hâlimizle birlikte biz nelerle bir arada yaşıyoruz kendi içimizde? Fıtri olmayan bir kısım şeylerle bir arada yaşıyoruz. Yani fıtri olmayan arzular, fıtri olmayan korkular, fıtri olmayan beklentiler, fıtri olmayan yorumlar, değerlendirmeler; kendimizce yorumlamalar yapıyoruz. Bu ne olmuş oluyor? Fıtratımız, bir kısım gayri fıtri şeylerle bir arada bulunuyor.
Fıtri Olanla Fıtri Olmayanın İç İçe Yaşanması
Hatta bir anlamda Nuh’un kavmine ne yaptılar? Nuh onları uyardığı hâlde onlar, deyim yerindeyse, “çok fazla konuşuyorsun, buna devam edersen seninle problem yaşayacağız” noktasına geldiler. Değil mi? Bizde de öyle olmuyor mu? Bizde de bazı fıtri hâller var, fakat o fıtratımızla çelişen şeyler de var. Mesela diyoruz ki insanın değeri kendinden kaynaklanır; ama arkasından da diyoruz ki “ama insan çevresinden bir şey bekliyor.” Şimdi ne yapmış olduk? Fıtratın yanına “ama” diyerek, fıtrattan olmayan bir şeyi eklemiş olduk. Dolayısıyla karmaşık bir hâlde yaşıyoruz; fıtri olanla olmayanı kendi içimizde birlikte yaşıyoruz. Hepimiz böyle bir sürecin içindeyiz.
Fıtri olmayan beklentilerimiz var mı? Var. Mesela diyoruz ki insan çevresinden saygı bekler. Fıtri mi? Değil. Fıtri olan ne? Fıtri olan, insanlara saygılı olma. Saygı beklemek fıtri bir şey değil. Veyahut da çevremizdeki insanlardan güvenilir, adil, dürüst, yapıcı vesaire olmalarını bekliyoruz. Fıtri bir şey mi? Hayır. Bakın, beklenti fıtri bir şey değil, dikkat edin; beklenen şeyler fıtri olabilir. Şimdi sadakat, merhamet, iyi niyet, sevgi, samimiyet — fıtri şeyler mi? Fıtri şeyler. Fıtri olmayan şey ne? Bunları bekliyor olmamız. Bunları bekliyor olmak fıtri bir şey değildir; bunları yaşıyor olmak fıtri bir şeydir.
Dolayısıyla fıtri olmayan, doğal olmayan birçok beklentimiz var hayatta. Birçok arzumuz, kurgumuz, hayalimiz, kendimizle ilgili yorumlarımız var — işte “ben böyle bileyim”, “ben şöyle bileyim” gibi kendimizle ilgili birçok kurgusal çerçevemiz var. Bunların hepsi gayri fıtri şeyler. Ve bunlar bizi yoruyor aslında; bu varlık şehrimizde kargaşa çıkarıyor, bozgunculuk çıkarıyor. Şimdi biz her zaman bozgunculuğu nerede ararız? Dışarıda ararız. “Bozguncu insanlar var” deriz, “fesat insanlar var” deriz. Senin içinde bozgunculuk yapanı bulmazsan, dışarıyla uğraşman çok da anlamlı bir şey olmayacaktır. Velev ki dünyada bozgunculuk bitse, senin içindeki o bozgunculuk ortadan kalkmadığı müddetçe sen fıtratının dengesini, huzurunu ve dinginliğini yaşayamayacaksın. Dolayısıyla içerideki bozguncuları bulmamız gerekiyor.
İçimizdeki Bozguncular
Tabii Nuh’un mesajını ilettiği topluluk ne dedi? “Sen çok üzerimize geliyorsun ve çok saçmalıyorsun, biz bu şekilde götürüyoruz işimizi” dediler. Nuh onları uyardı: “Bakın büyük bir tufan olabilir, siz burada boğulursunuz.” Başta oğlu olmak üzere “yok” dediler, “biz dağlara çıkarız, biz başımızın çaresine bakarız, biz hesap ediyoruz” dediler ve aslında ne yapıyorlar? Kendilerini meşrulaştırmaya çalışıyorlar; bunun normal bir durum olduğunu iddia ediyorlar. Ne var ki? “Benim insanlardan beklentilerim var, o beklentiler karşılandığında mutlu olurum; karşılanmazsa biraz sorun yaşarım ama beklentilerimi karşılayacak birilerini bulurum” diyorlar. Veyahut da “benim hayata dair birçok hayalim var, hedefim var; bunları gerçekleştirdiğimde mutlu olurum. Gerçekleştiremezsem — hayır, gerçekleştiririm; gerçekleştiremezsem de bir şekilde bir yolunu bulup gerçekleştirmeye çalışırım, olmazsa başka bir şey bulurum” diyerek ne yapıyor aslında içimizdeki bozguncu benlikler? Sürekli kendilerini meşrulaştırıyorlar. Asla vazgeçmiyorlar, sürekli olarak kendi bakış açılarını dayatmaya çalışıyorlar. Çünkü onlar buna alışmış; fıtri bir mesajı dinleyemezler.
İşte “Allah sana yeter” — “yeter ama” diye başlar. Değil mi? “İşte dünyada hiç kimse sana değer vermese sen değerlisin” — tamam da, veyahut da “işte birileri bana şöyle dedikleri için ben de şu an bu durumdayım, ne yapayım, yapabilecek başka bir şeyim yok” diyorsun mesela. Ne yapmış oluyorsun? Fıtratının çağrısına dönemiyorsun; kendine birçok meşrulaştırıcı bahane buluyorsun. “Ben çok yaralıyım, sen benim yaşadığım şeyleri biliyor musun, ben ne acılar çektim” diyerek. “Sen benim ne yaşadığımı nereden bileceksin” diyerek. Veya zamanında birileri bizi bir konuda küçümsemiştir; o, içimizde gayri fıtri bir reaksiyon oluşturmuştur: “İşte hepinize bir gün göstereceğim, okuyacağım, diplomalarımı yüzünüze fırlatacağım. Bana ‘sen adam olamazsın’ dediniz, ben size bir gün nasıl adam olduğumu göstereceğim.” Şimdi bunlar nedir? İçimizdeki bozguncular. Ben niye böyle bir hikâyenin parçası oluyorum ki? Buna ne ihtiyacım var? Ama birileri bir zaman gururumu incitti; orada gayri fıtri bir şey oluştu. Orada kendini ispat etme derdine düşen sahte bir benlik oluştu. Ne yapacaksın bunu? Nur topu gibi bir çocuk gibi, bunu bağrına basacaksın bu durumda. Zaten hepimiz biraz bunu yapıyoruz; hepimiz bunları bağrımıza bastık. Bunlarla, tırnak içinde, gül gibi geçinmeye çalışıyoruz, bunlarla birlikte yaşamaya çalışıyoruz. Bakın bütün bunlar gözlemlememiz gereken şeylerdir.
Mesela diyelim ki anne babamızla ilgili bir nefretimiz olabilir. Hatta nefret edemeyen, nefret edemediği için seviyor gözüken ama alttan alta çok büyük bir nefret taşıyan bir benlik olabilir. Bazımızın bundan haberi bile olmayabilir. Ama o alttan alta ne yapar? İşleyebilir. Kendimizi ispat arzusu işleyebilir. “İnsan kendini değerli hissetmek istiyor” — bu nasıl bir cümledir? Çok normal geliyor değil mi size? Bana biraz anormal geliyor mesela. İnsan kendini değerli hissetmek istiyor; üstelik bunu neyin üzerinden hissetmek istiyor? Birileri üzerinden hissetmek istiyor. Geçen bir arkadaş şöyle bir şey söylemişti: “Onun hayatında senin bir yerin yoksa artık bu ilişkiden vazgeçmelisin.” Şimdi ne kadar güzel gözüküyor değil mi, işte tamam işte. Baktım dedim ki: sen kimin hayatında bir yerin olsun istiyorsun? X kişinin. Peki o hayatın neresinde, o varoluşun neresinde yer alıyor? Sen onun hayatında yer almak istiyorsun; o nerede? Hiçbir yerde, boşlukta dolanıyor. Hayatta ve varoluşta yerini bilmeyen bir insan, kendine bir yer bulmaya çalışıyor. Orada bir yer bulursan iyi olacak; yer bulamazsan işte onu bırakıp sana hayatında bir yer verecek birini arıyorsun. Aradığın kimsenin yeri nerede? Meçhul; nerede olduğunu o da bilmiyor. Bakın, nerede olduğunu bilmeyen bir insanın dünyasında bir yer bulmaya çalışıyor bir insan. Bu çok garip bir şey değil mi? Bozguncu bir şey değil mi mesela, çok bozguncu bir şey değil mi bir insanın hayatı içine? Ben nerede olduğunu bilmeyen bir insanın dünyasında kendime bir yer arıyorum. “Senin dünyadaki yerim ne, bana anlat” — kime soruyorum bunu? Hayatta ve dünyada nerede olduğunu bilmeyen birine soruyorum. Ama bunlar mesela internette, Instagram’da, bu gibi mecralarda çok matah şeyler gibi gözüküyor değil mi? Ama biraz altını kurcalayın, sahteliği göreceksiniz.
İşte bütün bu bozguncu benliklerden bir başkası da şu: “Benim 30 yıllık, 40 yıllık hayatım boşa geçti.” Ne olursa dolu geçecekti? Bir şeyler olursa. Peki hayat bir şeyler midir? Yani hayatın doluluğu veya boşluğu bir olguya mı bağlıdır? Mesela hayatın doluluğundan ve boşluğundan ne anlıyorum? Ne olursa hayat dolu oluyor, ne olursa boş oluyor? Ne olursa nitelikli bir hayat yaşıyorum, ne olursa niteliksiz bir hayat yaşıyorum? İşte “benim yaşadığım hayat” derken, hayat mı dediğimde ben neyi kastediyorum acaba? Bunu kendinize sorarsanız, içinize doğru sorarsanız ve cevabını doğru bir şekilde, yani neyse o şekilde tespit ederseniz, o zaman içinizdeki sahte benliklerin hayata ne anlam yüklediğini göreceksiniz. Ben hayata ne anlam yüklüyormuşum? Hayat benim için neymiş? Bunu sorduğumda içimdeki sahte benliklerin hayat algısını bulabilirim: neye “hayat” diyor, neye “iyi hayat” diyor, neye “kötü hayat” diyor?
Hayat Algımız: Bilinç Düzeyimiz
Hayat bizatihi benim bilincimde var olan bir şey midir, yoksa yaşadığım olaylarda var olan bir şey midir? Biz ne diyoruz? “Bana hayatını anlat” diyoruz. Hâlbuki bu sahte bir sorudur; bana bilinç düzeyini anlatmalısın, bana hangi bilinçle hayata baktığını anlatmalısın. Ben senin yaşadığın şeylerin ne olduğuna dair ne diyebilirim ki? Onlar deneyimlerdir. Yani “benim yaşadığım hayat” derken aslında biz neye vurgu yapıyor olmalıyız? Bilincimize vurgu yapıyor olmalıyız. Ben hangi bilinçteyim? Hangi bilinçteysem o düzeyde bir hayattayım. Benim hayatım bilinç düzeyimdir, yaşadığım olaylar değil. Sen şu bilinç düzeyinle hangi olayları deneyimledin, bu ayrı bir sorudur. Mesela ben kendi bilinç düzeyimi idrak ettim: varlık algım nedir, hayat algım nedir, kendimle ilgili algım nedir, Yaradan’la olan ilgim nedir, kendim neyim? Bunları idrak ettim, bilinç düzeyimi idrak ettim. Bu bilinç düzeyiyle ne yaşadım, ne deneyimledim, o zaman bunu analiz edebilirim. Ama biz ne yaşadığımızı, deneyimlediğimiz olaylar üzerinden tanımlayamayız. “Bana hayatını anlat, bana ne yaşadığını anlat” — ne önemi var? Mesela Allah size ne yaşadığınızı o yüzden sormayacak; hangi bilinçte olduğumuzu bize soracak. Hangi bilinçteydin, dünyada şeyleri deneyimledin, hangi bilinçte deneyimledin?
Mesela diyelim ki boğazda yürüyüş yapıyorsun, baktın böyle bir yatta birileri eğleniyor, işte sahipleri de şuymuş, boğazda yılları varmış, içinden şu geçiyor: “İşte bizim yaşadığımız da hayat mı, işte hayatı bunlar yaşıyor” diyorsun. İşte önemli olan bak orası: sen hangi bilinçtesin, o cümleyi söylediğin bilinçte misin? Senin gözünde bir ermişin hayatı tercih edilir bir hayat değil; senin gözünde hayat algısı başka bir yerde duruyor. Yani dersin ki “ya işte bir yazar, herkes onu dinliyor, bir yerde bir konuşma yapacağı zaman yüzlerce insan toplanıyor, ne güzel, imreniyorum bu adama.” Neyle imreniyorsun, neyine imreniyorsun, onun bilincini biliyor musun, o hangi bilinçli? Belki adam şöhret budalası bir adam, nasıl şöhrete ulaşılacağını çok iyi biliyor, Instagram’da hesabını nasıl yükselteceğini, nasıl takipçi toplayacağını çok iyi biliyor. Sen şimdi hangi gözle baktın bu duruma, hangi bilinçle baktın, hangi bilinçle yaşıyorsun?
Dolayısıyla bakın, yaşam eşittir bilinciniz; yani kendilik algınız, varoluş algınız, hayat algınız. “İnsan sevilmeden yaşayamaz” — şimdi bu nasıl bir bilinç? Bunu düşüneceksiniz, düşünmeliyiz; bütün düşüncelerimizin bu anlamda sorgulamasını yapmalıyız, çünkü buradan çıkaracağımız şey, içeride bozguncu var mı yok mu meselesidir.
Nuh’un Gemisini İnşa Etmek: Fıtratı Ayrıştırmak
Yani buraya nereden geldik? Hz. Nuh’un kıssasından geldik. Şimdi bir gemi yapacağız, yani fıtratımızı ayrıştıracağız. Nuh’un gemi yapması nedir? Fıtratını ayrıştırması. Gemi kimin direktifiyle yapılıyor? Allah’ın. Fıtratı kim tanımlamış, belirlemiş, koymuş? Allah. O zaman ben ne yapacağım? Fıtratımı tanımlayacağım ve fıtratımı ayrıştırmasını yapacağım. Diyeceğim ki bu fıtrattır; yeniden fıtratımın kodlarını bulacağım. Teker teker diyeceğim ki: “şimdi şurada bir dur, ben fıtratın kodlarını tanımlayacağım.” Çünkü unutmuşum, her şey birbirine karışmış. Fıtratımın kodlarını belirleyeceğim ve teker teker gemiye fıtratına uygun şeyleri alacağım; fıtratı bozulmuş olanları, fıtratı bozuk olan, fıtratımın tabiatına uymayan şeyleri almayacağım. Çünkü ancak o zaman kurtulabilirim; ancak o zaman hadiselerin tufan vari dalgalarından o zaman korunabilirim.
Ben niye mutsuz olayım ki hayatta? Allah mutsuzluğu insana yazmamıştır arkadaşlar, Allah mutsuzluğu insanın kaderine yazmamıştır. Mutsuz olmak, insanın üretimi bir şeydir; sahte bir şeydir. Mutsuzsanız sahte bir şey sizi etkiliyor demektir. İnsanın fıtratında mutsuzluk yoktur. O zaman fıtrattan olmayan şeyleri ben ayrıştırmalıyım. Bakın ne yaptı Hz. Nuh? Karısı olduğu hâlde onu gemiye almadı; zaten karısı da gemiye binmedi. Siz fıtri olanı tanımlarsanız, fıtri olmayan şeyle aranızda bir çatışma olur; içinizde bu çatışma olur, dışarıda değil. Mesela ben desem ki “benim de kendimden kaynaklanan…” — mesela birisi de bana diyebilir ki “sana değer veriyorum, bana da veriyorsun, nasıl veriyorsun; bana bir değer mi yüklüyorsun, bende olmayan bir değeri mi bana veriyorsun, güya bana kendimi değerli mi hissettiriyorsun, bu nasıl bir şeydir?” Şimdi eğer ben fıtrata dair bir bilince sahipsem, bu iki şey birbiriyle çatışır.
Niye o güne kadar Nuh’un karısıyla Nuh çatışmadı? Çünkü Nuh mevzuyu netleştirdi; dedi ki “bu fıtrattır, bu gemi Allah’ın direktifiyle oluşturulmuş bir şeydir, mesaj da budur; sen buna uyuyor musun, sen bunu kabul ediyor musun?” “Etmiyorum” dedi; bakın ayrışma oldu. Biz uyanık insanlarız, ama ayrıştırmıyoruz güya. Çünkü ayrıştırırsak içimizde biraz bir çatışma olacak; bir şeyi reddetmek durumunda kalacaksınız, bir şeyle hesaplaşmak durumunda kalacaksınız. Bu hesaplaşma bir kavga değil aslında ama bir ayrışma — bakın çok önemli, nasıl bir ayrışma? İşte kadınla erkeğin, karıyla kocanın gerektiğinde ayrışabilmesi gibi bir ayrışma yani. Bu ne demek? Siz yıllarca can ciğer yaşamışsınız bir kısım düşünce ve duygularla; şimdi bunlardan ayrışmak kolay mı? Diyorsunuz ki “ben çok acı çektim.” Fıtrat diyor ki bu sahte bir şeydir. Var mı bir peygamber ki “sen benim ne kadar acı çektiğimi biliyor musun” desin? Yok. Sende var mı? Çok. Peki fıtrat hangisi?
Ama sen o kadar senelerce beraber yaşamışsın ki, senelerce aynı benliği paylaşmışsın, aynı yerde yaşamışsınız — nasıl ayrışacaksınız, kolay mı, çok zor bir şey. Evladınız değil mi? Nuh’un çocuğu? “Hayır” dedi; hatta argümanlar sundu, “biz daha çekiliriz” dedi. Babası uyardı, uyardı: “daha çekiliriz, şunu yaparız, hallederiz biz, sen kafanı yorma, senin gemine binmeye ihtiyacımız yok, biz başımızın çaresine bakarız, ben bulurum kendime sevecek birini, ben bulurum dünyada başarılı olacak bir pozisyonu, insanların takdirini de kazanırım, sevgisini de kazanırım, onları etkilerim de, sen kafanı yormadan hallederim, bazen yalpalarım ama bir şekilde hallederim bu işi.” Deyip ne yapıyor aslında içimizdeki o benlikler? Pozisyonlarından vazgeçmiyorlar. Biz de dayanamıyoruz, ayrışamıyoruz. “Tamam” diyoruz, “hadi olsun, bu da bu kadarlık problem, kadı kızında da olur” deyip ne yapıyoruz? Sürekli onları hoş görüyoruz. Hoş gördükçe ne oluyor? Ayrışma olmuyor ve sen fıtratının o doğallığını yaşamıyorsun; fıtratınla fıtrat olmayan şeyi karmakarışık bir biçimde birlikte yaşıyorsun. Ne sen rahat ediyorsun, ne de gerçek anlamda fıtratının farkındalığını idrak ediyorsun.
İşte Nuh’un kıssası nedir? Şudur: demek ki ben şu anda İsmail miyim? Kendime İsmail diyorum; yeni bir İsmail olmalı. Ayşe miyim? Yeni bir Ayşe olmalı. Ahmet miyim? Yeni bir Ahmet olmalı. Abdurrahman, yeni bir Abdurrahman olmalı. Mehmet, yeni bir Mehmet olmalı. Jale, yeni bir Jale olmalı. Yani yeni bir varoluşu inşa etmeliyiz, tıpkı Nuh’un gemi inşa ettiği gibi. Dikkat edin, inşa ettiği gemi, inşa edildiği süreçte hiçbir işlevi yoktu değil mi? Dağın başında gemi inşa ediyorsun, ne işe yarıyor? Hatta dalga geçtiler değil mi?
Şöhret, Riya ve Görünme Arzusu
Şimdi bakın ne demek bu? Şu demek: şimdi biz fıtrattan bahsediyoruz, egolar ne diyor? “Tamam da bu ne işe yarar” diyor mesela. Diyoruz ki bak, hiç arzu ve korku olmadan davran. “E ne anlayacağız” diyor, “tatsız tuzsuz bir hayat mı bu, bir atraksiyon olmalı, bir gerilim, bir korku, bir heyecan falan olmalı ki hayatın tadı tuzu çıksın” diyor. Biz diyoruz ki arzu ve korkudan bağımsız da yaşayabilirsin. Diyor ki bu tatsız tuzsuz bir hayat — yani Nuh’un gemisi gibi, işe yaramaz bir gemi; hani karada bir gemi ne işe yarar değil mi, yaramaz. Ama fırtına, tufan olduğunda en işlevsel şey. Şimdi fıtrat da gayri fıtri olan şu benliğimize çok makul gelmiyor; çünkü o kadar fıtratımıza yabancılaşmışız ki. Mesela “kendini kimseye beğendirmeye çalışma.” “Ee ne anladık şimdi, kimse beğenmezse ne olacak” — “kendini bir kimseye ispat etmeye çalışma.” “Olur mu ya, hayatta öyle devam eder mi yani, hayatın tadı tuzu olmaz ki böyle bir durumda.” Bakın fıtrat bir şey söylüyor, içerideki bir şey diyor ki “yok, bu bana hitap etmiyor.” Fıtrat egoya bir şey hitap etmez yani.
Diyelim ki sen güzel bir kitap yazmışsın, kimse okumuyor. Ne anladık şimdi buradan? “E bak, sen çok iyi şeyler öğrendin, anladın, idrak ettin — idrak ettin de idrak ettiğini kimse bilmiyor, birilerine bunu göstermen lazım, birilerine bildiklerini illa anlatman lazım.” Bu fıtri mi? Değil. Birilerine bir şey kabul ettirmeye çalışmak fıtri bir şey mi? Değil. Kendimizden gördüğümüz insanları kendi düşünce ve ideallerimize uygun hâle getirmeye çalışmak — bu fıtri mi? Değil. Anlatırsın, tercih onlarındır; onları değiştirmeye çalışmak fıtri midir? Değildir. Ama ego ne diyor? “Ama hocam, insan hani eşinin çocuğunun da kendi gibi düşünmesini istemez mi?” İstemez. Hadi bakalım, şimdi bir ayrışma mı olacak? Ben diyorum ki istemez, fıtrat istemez diyorum; ama “ben istiyorum hocam” diyor. O zaman ne oluyor? Fıtri olmayan bir sıfır, fıtri hâl sıfır bir yeniliyorsun; bu yenilgi gitgide büyüyor. Fıtrat sürekli erteleniyor, ihmal ediliyor veya onaylanmıyor. Ne onaylanıyor? Fıtri olmayan şey onaylanıyor — bu sahte olan şey, bir gün ortadan kalkacak olan şey.
Mesela düşünün, saat şu anda diyelim ki sekiz; saat onda kıyamet kopacak, bir kuyruklu yıldız dünyaya çarpacak. Bakalım, bir ciddi olarak düşünün bakalım, ne kalacak sizde? Hangi arzular, hangi beklentiler, hangi kurgular, hangi planlar? İki saat sonra kıyamet kopsa ve hepimiz ölecek olsak ne kalacak? Hiçbir şey kalmayacak, çünkü hepsi sahte, hepsi boğulup gidecekler. Ne kalacak? Fıtrat kalacak. Mesela fıtrat şöyle kalır: “Biz Allah’a aidiz, elhamdülillah Allah’a dönüyoruz.” Bakın bu yukarıda kalır, bu tufanın içinde boğulmaz. Ama arzularımız boğulur mu? Boğulur. Dersiniz ki “şimdi biz bu kadar mücadeleyi bunun için mi yaptık, bu kadar üniversite, bu kadar diploma, bu kadar Facebook hesapları, Instagram hesapları, ne için yaptık biz bunları, hepsi şimdi boşmuş.” Evet, boş. Bakın hepsi boğuldu. Ne kalır suyun üstünde? Fıtrat kalır, fıtratınızın değerleri kalır. Çok şükür ya, “insan olmaya çalıştım, güvenilir, dürüst, adil, merhametli, sözünde duran, görevine sorumluluğuna bağlı, kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapmayan, kimseyi kandırmamaya çalışan biri olmaya gayret ettim.” Bu da Allah’ın lütfu; bundan dolayı bir gurur, bir his taşımıyorum. Bunlar zaten doğal olarak Allah’ın fıtratımıza koyduğu, insanın buna uygun yaşamasıdır.
Bakın demek ki bir Nuh’un gemisi var sizde. Ama eğer Nuh’un gemisini inşa etmediyseniz içinizde, yani fıtratınızı fıtri olmayandan ayırt etmediyseniz ve fıtri olmayan şeyleri bırakmadıysanız, o zaman batarsınız; batarız, yani başka yapacak bir şey yok. Dikkat edin, Nuh oğluyla ilgili ne dedi? “Beni ve ehlimi kurtaracak mısın?” dedi. “Evet” dedi Allah. Oğlu boğuldu. “Ya oğlum” dedi. “Oğlun senin ehlinden değil” dedi. Yani senden gibi görünen ama aslında senden olmayan şeyler vardır. Sen sana dersin ki “benden”, “ben öyle hissediyorum, o kadar güçlü hissediyorum ki” — ben bazen insanlara sorarım, “işte bir şey hissederdin, düşünürdün, bu kimden” diyorum, artık dalgaya vuruyorlar: “işte benden, ne hocam, hangi benden hocam” — ya işte bunlar senden değil; hangi benden bir bak, gerçek anlamda senden değil.
İşte bak Nuh ne dedi? “Bu çocuk bendendir” dedi. Allah dedi ki “bu ehlinden değildir, çünkü o salih olmayan bir ameldir” dedi. O zaman bu ne demek? Şu demek: içimizde hangi düşünce, duygu, arzu, beklenti, heves gerçek anlamda senden değil, ama bu ayrımı yapabilmek için de biraz yüksek bir şuura ihtiyacımız var. Yani Nuh bile uyarılmadan o şeyi anlamakta zorlandı; “o senin ehlinden değil, çünkü o salih olmayan bir ameldir” — o fıtri olmayan bir şey. Ama “hocam, insan da istemiyor mu ya, insan da takdir edilmek istemez mi?” İstemez ya. Sen bir kere bu soruyu nasıl soruyorsun ki? Bu soruyu sorduğunda, bu soruyu soranın kim olduğunu bilmiyorsun. “Ben soruyorum” diyorsun; hangi ben soruyor? Sen bu düşünceyi nereden elde ettin, ne zaman sahip oldun bu düşünceye, bir tarihini yokla bakalım — fıtri bir şey mi değil mi?
Fıtratın Kodlarını İlahi Mesajdan Bulmak
“İnsan tanınmak ister” — kim demiş? Bak bakalım fıtri insanlara; onlar öyle demiyor. Peki fıtratımdan olanla olmayan şeyi nasıl ayırt edeceğim? En başta fıtri insanlara bakacağım — kim onlar? Başta peygamberler ve onun mesajını gerçekten tam olarak yaşamış olan insanlar. Niye şöhretten kaçıyorlar? Onlar bilmiyorlar mı takipçi sayısı arttırmayı? Niye kaçmışlar bundan? Şöhret riyakârlıktır, niye demişler? “Bilinme arzusu riyakârlığın daniskasıdır” — çok basit bir şey. Bilinme arzusu riyakârlıktır. Riya, görünme arzusu demek; ikiyüzlülük demek değil. İkiyüzlülük de kötü bir şey de, riya görünme arzusu demek. Din, görünme arzusunu reddediyor. Bakın çok ilgili bir şey. Ama bize göre ne kadar normal değil mi? İnsan görünmek istemez mi ya? “İşte yok, iyi şeyle görünürse” — iyi şeyle de görünmek riyadır. Görünme arzusu riyadır ve bu sahte bir şeydir; fıtri olmayan bir şeydir. Ama dikkat edin, hepimize bu virüs girmiş mi? Girmiş. Çipsiz mi? Çipsiz. Ama bu virüs var mı? Var. Hepimize bir görünme arzusu, bir fark edilme arzusu var. Fark edilemiyorsak bile bunun aşağılık kompleksini yaşama hissi değil mi? Yani herkes görünmeyi arzu etmiyor ama herkeste bir görünme arzusu olabiliyor; biri görünüp tatmin oluyor, biri görünmeyip kompleks yaşıyor. Peki bu fıtri mi? Değil. Peki bunu nereden ayırt edeceksin? İşte ilahi bir mesaja ihtiyacın var. Onun için gemi Allah’ın emriyle inşa ediliyor. Ne demek? Yani sana…
Fıtratının kodlarını Allah ilham eder. Fıtratının kodlarını ilahi mesajdan bulabilirsin, yoksa sen kendi kendine… İşte “bu insani değil mi” — bakın günümüzde en çok kullanılan kelimelerden biri bu değil mi? “Normal insani bir şey değil mi, herkes öyle değil mi, her insan öyle değil mi.” E sen buradan ne çıkarıyorsun? Senin dinin veya senin ilkeleşin, senin prensibin çoğunluk mu? Veya senin şu anki bilincin mi? Şimdi ben kendimi referans kabul ediyorsam, o zaman bakın dinle bir yerde çatışabilirim. Neden? Çünkü ben henüz fıtri değilim, ben şu an karışık biriyim; karışık bir şeyi ben ilke kabul ediyorum. “Kime sorarsan sor, herkes başarılı olup tanınmak istemez mi?” E diyelim ki istatistik yaptım, insanların dünyada yüzde 99,99’u böyle. Bu ne anlam ifade eder? İnsan fıtratı böyledir anlamına mı gelir? Bakın bir tane ruh kalsa, ölçü Allah’ın ona verdiği mesajdır. Asla kendimizde gördüğümüz bir şeyi fıtratmış gibi hemen kucaklamamalıyız; bir test etmeliyiz. Hani görünürde senden olabilir; tamam. Nuh’un oğlu biyolojik olarak Hazreti Nuh’tandı ama onun ehlinden değildi; onunla aynı frekansta, aynı anlayışta, aynı şuurda değildi. Ve Allah dedi ki “ey Nuh, cahillerden olma.” Şimdi bizim ne kadar cahilliğimiz var, oradan hesap edebiliriz. İşte bunu görmeliyiz: ben içimdeki cahillerden kurtulmak durumundayım.
“Bu çarpık olanla olmayanı görmenin pratik bir yolu var mı?” O kadar pratik bir yolu yok, çok pratik bir yolu yok. Dediğim gibi, önce birincisi Allah’ın mesajını yaşayan, en başta peygamberler ve onların yolunu izleyen sahih insanlar bize o konuda bir ışık tutar. Sonra biz o fıtrata doğru yöneldikçe, bizde de o fıtri olanla olmayanı ayırt etme bilinci gelişir; bunun yolu budur. Biz şu anda kendimizi fıtri zannediyoruz. Mesela ben de insanım, herkes insan; mesela ben kolaylıkla kendime “insan” diyemem, çünkü insani olmayan şeyleri barındırıyor olabilirim, dikkat etmem gerek. Ben şimdi “ben de insanım” demekle ne yapacağım ki? Bir bakacağım, içimde insani olmayan şeyler olabilir. “Oğlundur ama ehlimden değildir” — yani benim psikolojik dünyamda vardır ama fıtri değildir, doğal değildir. İnsani olan nedir, bunu ayırt etmek durumundayız. Burada kastımız işte “sen insansın, sen değilsin” tartışması değil; hepimiz hakikatte insanız ve hakiki bir insanız, ama buna bulaşmış sahte, kurgusal, imgesel, gerçek dışı şeyler var. Bunları ayırt etmek zorundayız. Ayırt etmezseniz o zaman ne olur biliyor musunuz? Farz edin ki Nuh gemiyi yapmadı; ne olacaktı, tufanda ne olacaktı? O da gidecekti. O zaman içinizdeki insani olan şeyle insani olmayan şey birbiriyle birlikte tufanın tuzağına düşeceksiniz. Zaten biz onu ayırt edebiliyor muyuz? Bir arada duruyor, bir arada durduk; bu ayrıştırmamız gereken bir şey. Ayrıştırmak durumundayız, Nuh’un gemisini inşa etmek durumundayız.
Bunu bazen şuna da benzetebiliriz: bir eviniz vardır, evinizde kullanışlı, temiz, düzgün eşyalar da vardır, bozuk eşyalar da vardır. Ne yaparsınız? Yeni bir eve taşınırsınız ve bunları ayrıştırırsınız. Çünkü orada ayrıştırmanız zordur, yeni bir eve ihtiyacınız var. Ve bakın nedir? Hazreti Nuh gemisini Allah’ın emriyle inşa ediyor. O zaman benim fıtratımın kodlarını kim veriyor demektir bu? Allah veriyor. Mesela Allah diyor ki: onların başına bir musibet isabet ettiğinde, “biz Allah’a aidiz, ona döneceğiz” derler. Peki sen diyebiliyor musun? Hayır. O zaman durup fıtratına doğru bir yolculuk yapacaksın. Allah sana “çevrendeki insanlar etrafından dağılsa Allah sana yeter” diyor; sen bu hâlde misin, değilsin. “Allah sana şah damarından daha yakınım” diyor; dolayısıyla senin yalnız olmak gibi bir durumun yok diyor. Peki sen kendini yalnız hissediyor musun? Hissediyorsun. O zaman fıtratında değilsin; o zaman ne yapmalısın? Ayrıştırmak durumundasın. Ayrıştırırsan kurtulursun, ayrıştırmazsan bunlar karışık bir şekilde yaşanır, öyle devam eder.
Ayrıştırmanın Zorunluluğu ve Sonuç
Nuh ne yaptı? Ayrıştırdı; dedi ki “ilahi mesajı dinleyenler gemiye binsin, dinlemeyenler gemiye binemez.” Şimdi benim içimdeki bütün düşünceler, duygular, arzular, korkular vesaire, hepsini alayım ben; bir bakayım ilahi mesajla ne kadar örtüşüyorlar. Örtüşmeyenler teslim olmuyorlar, olmuyorsa dışarıda kalabilir; ben onu bağrıma basmamalıyım. Ama “senelerce ben öyle hissettim” — senelerce öyle hissedebilirsin; Nuh da senelerce “oğlum” dedi, ama ehlinden değil; almadı gemisine. Almaması, bakın, zaten oğlu bunu bilmiyor. Dikkat edin, yani sahte benlikler, ben fıtratın farkında olduğumda beni kandıramazlar. Fıtratınızı fark ettiğiniz oranda o sahte benlikler su yüzüne çıkar, belli olurlar. Ama siz fıtratın farkında değilseniz, o zaman zaten ayrıştırma beceriniz yok demektir.
İşte Nuh’un kıssasının bize anlattığı şey ne? Yeniden fıtratımızın kurtarıcı gemisine binmeliyiz. Fıtrat, Nuh’un gemisi gibidir. Bütün dünya tufan olsa, dünyadaki bütün hadiseler problematik bir hâlde ilerlese, süreç çok bozulsa, sen fıtratının gemisindeysen sana bir şey olmaz. Fıtratının gemisindeysen mutsuz olmazsın, kendini değersiz hissetmezsin, asla huzursuzluk, tatminsizlik yaşamazsın; bu kadar açıktır. “Ama öyle olmuyor hocam” — işte o öyle olmamasına neden olan şeyleri bulmalısın; onu bulduğunda o zaman fıtratının dilini fark etmiş olursun. O zaman hayat hayattır. Şu anda bu hayatı biz yaşamıyoruz; şu anda zihnimizde neler var değil mi? Beklentiler, kurgular, kaygılar, arzular, gelecekle ilgili hikâyeler, geçmişe dair kederler — neler neler var. Fıtrat nerede? O da arada bulduğu boşlukta yaşamaya çalışıyor.
İşte Nuh’un gemisi fıtrattır ve fıtratımız bizi dünyadaki tufan vari dalgalardan, yani olayların boğucu süreçlerinden korur ve kurtarır; asla boğulmayız, asla mutsuz olmayız, ama Nuh’un gemisinde olmalı, şart. Çünkü bakın, eğer Nuh gemisine o bozguncuları alsaydı, o gemiyi kim bilir ne yaparlardı — artık delerler miydi, dümenine geçip yanlış mı kullanırlardı, bilemiyoruz. İşte bizim de fıtrat gemimizin bazen dümenine yanlış kişiler geçiyor; yanlış arzular, korkular, beklentiler geçiyor. O zaman biz fıtratımız istikametinde yaşayamıyoruz, fıtratımızın güzelliğini fark edemiyoruz.
Mesele çok basit: ayrıştıracaksın. Yıllarca aynı beklentinin, aynı arzunun, aynı korkunun, aynı heveslerin içinde yaşamış olabilirsin; hiçbirinin önemi yok. Ayrıştırmayı temellendirdiğinde çok rahat o ayrıştırmayı yaparsın; yeter ki “ama” kelimesini kullanma, çünkü “ama” çok geniş bir kapı. “B olmaz mı?” Olmuyor. “B de olmuyor, ama da olmuyor, fakat da olmuyor.” Arkasına bir şey eklememek gerekiyor. Fıtrat fıtrattır; fıtratın haricinde olan şey de fıtratın haricindedir, bu kadar. Yani mesele çok karmaşık değildir, çok nettir, çok net bir noktadayız. Bütün peygamberlerin de aslında yaptığı budur. Bunun için bizim gerçekten ilahi mesajı doğru bir biçimde anlamaya ihtiyacımız var; aksi takdirde o ayrıştırmayı yapamayız ve hadiseler bizi yorar, bazen boğar ama bunun neden olduğunu bilmeyiz. Nedeni çok basittir: sen fıtri olmayan bazı düşünce, duygu, arzu, beklenti, heves içindesin, bu kadar net. Onları fark et, ayrıştır; o zaman gemi suyun üzerinde yüzecektir ve bir dağa oturacaktır. Bakın dağa oturacak — nedir o dağ sembolizmi? Yani sonsuz, kalıcı ve hakiki olan Yaradan’la bağlantını bulacaksın. Bizim nihai noktamız nedir? Yaradan’dır, ona dönüyoruz. Fıtrat gemisinin oturacağı kaya, Hakk’ın varlığıdır, onun yakınlığıdır; sen oraya oturursun. Bundan daha güzel bir yer olabilir mi? Olamaz. Onun için kimsenin kalbinde bir yer aramayın, toplumun kalbinde bir yer aramayın, dünyada kendinize bir yer aramayın; bunlar sahte şeylerdir. Ama fıtri olmayan benlik ne yapıyor? Sürekli bunların peşine bizi düşürüyor, bizi ne yapıp ne yapmadığımızla uğraştırıyor.
Bakın kim size şunu soruyor: “Sen fıtratının değerleriyle mi yaşıyorsun?” Bunu kimse bize sormuyor değil mi? Bize ne soruyorlar? “Ne yapıyorsun, neler başardın, ne kadar para kazanıyorsun, araban var mı?” Ama biz böyle diyen insanlara da bir taraftan kızıyoruz; ama kendine sor, sen de bunlara bir kıymet vermiyor musun? Vermiyorsan problem yok o zaman. Bakın Allah bile ne diyor? “Hesaba çekici olarak nefsin yeter” diyor; “bana bile gerek yok” diyor. Artık sen kendi fıtratının dilini bilirsen kendi kendine hesaba çekebilirsin. Neden? Çünkü fıtrat öyle bir şeydir ki doğal olanla olmayanı birbirinden ayırır. Onun için “hesap çekici olarak nefsin yeter.” Yani bir şeyi ayrıştırmak mı istiyorsun? Aslında ben senin fıtratına bunun kodlarını yerleştirdim diyor Allah. O yüzden biz bu fıtratın kodlarına doğru yol almalıyız. Ve asla çevremizde bunu tasdik ediyorlar mı etmiyorlar mı diye bakmamalıyız. “İşte çok doğru söylüyorsunuz hocam ama bunu kaç kişi biliyor?” Ya ben böyle bir şeyden bahsettim mi? Etmedim; ama kafa nereye gitmiş? Sanki bahsedilen şeylerden başkalarının da haberi olması lazım, onları da tasdik etmedi ki ben de kendimi rahatlatayım; yoksa bir tek ben düşünüyorum, o zaman kıymetli değil gibi geliyor. Bakın alttan alta nasıl işliyor değil mi birçok şey?
O yüzden uyanık olmalısınız. Siz fıtratınızın yolunu buldunuz diyelim, herkes fıtratından uzak yaşıyor; bir problem var mı? Yok, hiçbir problem yok. Hazreti Nuh bir tek gemide, o var, problem var mı? Yok. Herkesin bilmesi diye bir kural yok; binen biner, fıtrattansa bilsin, değilse zaten bilmeyecektir. Bizim de zorla almaya gerek duyacak bir anlayışta olmamamız gerek. Aslında bakın biz ne yapıyoruz? Biz gemiye layık olmayanları gemiye almaya çalışıyoruz: “ya bu benim karım, bu benim oğlum, bu da benim akrabam.” Yani ne anlamda? “Ya ben yıllarca bu acı bilincini yaşamışım, yıllarca başarılı olup bir yere gelmeyi hayal etmişim, şimdi ben bütün bunları bırakayım mı yani, ya onları da alıvereyim, kaç yıldır beraber yaşıyoruz” — böyle demeyeceksiniz. Bunlar gerçek dışı; isterse kendinizi bildik bileli böyle hissetmiş olun, hiç fark etmez, bu fıtri olmayan bir şeydir. Onu bırakmalısınız ve fıtratınızda kalmalısınız. O zaman dünyadaki hadiseler sizi yormazlar ve sizi boğmazlar. Evet, teşekkür ederim.
Soru-Cevap: Fiziksel Acı ve Psikolojik Acı
_(Soru: Hocam, bir şey sorabilir miyim? Ayrışmak, fiziksel mesela bir acımız var, ağrımız var, bundan ayrışmak üzere ne olur mu?)_
Mümkün olabilir ama bu önemli değildir. Yani buradaki bahsettiğimiz acılar psikolojik acılardır. İnsan fiziksel bir acıyı yaşar ama sadece onu fiziksel yaşıyorsa bu çok büyük bir sorun değildir. Biz fiziksel acılardan da psikolojik acı çekiyoruz. Dedim ki fiziksel bir ağrım var; diyorum ki “niye çekiyorum ya, yıllardır çekiyorum, ben ne kadar şanssızım.” Ne yaptım? Fiziksel acıyı psikolojik acıya dönüştürdüm. Mesela bir hayvan fiziksel acı çeker, psikolojik acı çekmez. Bir kedinin ayağı kırılmışsa ayağı kırılmıştır; şöyle bir kedi görmezsiniz: “Allah kahretsin, ayağım da kırıldı.” Ve üç ayaklı bir köpek görürsünüz, bir ayağı kesilmiştir; kıyaslar mı etrafındaki dört ayaklı köpekleri? Yok. “Ben çok şanssızım” der mi? Yok. “Ne yapacağım ben böyle” demez. Onun için fiziksel acı asıl problem değil; fiziksel acıdan psikolojik acı üreten mekanizma problemdir. Teşekkürler.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - Hz. Nuh kıssası (gemi inşası, kavminin inanmaması, tufan, Nuh’un eşi ve oğlunun gemiye binmemesi, “O senin ehlinden değildir, çünkü o salih olmayan bir ameldir” cevabı) mealen anlatılıyor; sure adı ve ayet numarası anlatıcı tarafından belirtilmemiştir. - “Onların başına bir musibet isabet ettiğinde, ‘biz Allah’a aidiz, ona döneceğiz’ derler” mealinde bir ayete atıf yapılıyor; sure adı ve ayet numarası belirtilmemiştir (Bakara suresi 156. ayetin meali olduğu düşünülmektedir, ancak bu tahmin metinde teyit edilmediği için başlığa eklenmemiştir). - “Hesaba çekici olarak nefsin sana yeter” mealinde bir ayete atıf yapılıyor; sure adı ve ayet numarası belirtilmemiştir. - “Allah sana şah damarından daha yakınım” ve “çevrendeki insanlar dağılsa da Allah sana yeter” mealinde ifadelere atıfta bulunuluyor; sure adı ve ayet numarası belirtilmemiştir.
İlgili Sohbetler
Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik
Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak
Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.