Oedipus Mitolojisi ve Düşmüş İnsanın Hikâyesi
Kısa Özet
Sohbette Yunan mitolojisindeki Oedipus hikâyesi, Freud'un Oedipus Kompleksi yorumuna karşı sembolik ve tasavvufi bir okumayla ele alınıyor. Anlatıcı, Oedipus'un baş aşağı asılmasını, babasını öldürüp annesiyle evlenmesini, insanın aslî fıtratından (ulvi/ruhani olandan) kopup maddi ve geçici olana (süfli) tabi olmasının bir sembolü olarak yorumluyor. Sohbet, bu mitolojinin aslında her insanın dünyaya geliş ve kendini yeniden fıtri dengesine döndürme yolculuğunu anlattığı fikriyle sonlanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Mitolojiler, masallar ve halk hikâyeleri aslında nesiller arası bilgi aktarım araçlarıdır; sembolik dille yazılmış şuurlu metinlerdir.
- Freud, Oedipus mitolojisini "düz okuyarak" babadan nefret etme temasına indirger; oysa hikâye insanın ulvi olanı (babayı/ruhu) unutup süfli olana (anneyi/maddeyi) tabi olmasının sembolik anlatımıdır.
- İnsanın maddi ve geçici olanla tatmin olma çabası (Oedipus'un annesiyle evlenmesi) geçici bir mutluluk verir ama asli tatmine ulaştırmaz; gerçek huzur ulvi olana, sonsuz ve mutlak olana bağlanmakla bulunur.
Yunan Mitolojisi ve Bilgi Aktarımı
Bu, uzun zamandır üzerinde düşünülen, Yunan mitolojisinde Oedipus olarak bilinen, Freud'un da kendi algısına göre işlediği ve bizce yanlış değerlendirdiği bir mitolojik olgu. Konuya girmeden önce bir ön değerlendirme yapmak gerekir: eski geleneksel toplumlarda masallar, halk hikâyeleri, Yunan geleneğiyle özdeşleşmiş mitoloji kavramı (zaten Yunanca'dan gelen bir kelime) aslında bilgi aktarım araçlarıdır. Nesiller arasında bilginin aktarılma araçlarıdır. O masallar, hikâyeler, mitolojiler vasıtasıyla bir kısım gerekli ve önemli bilgi aktarılır; bu bilgi bazen çok sembolize edilerek, bazen daha açık bir şekilde aktarılır.
Daha önce de söylediğimiz gibi, Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler gibi hikâyeler aslında bir şeyi anlatır. Türk mitolojisindeki bazı hikâyeler, destanlar da aslında bir bilgi deposudur ve bilgi aktarımı için oluşturulmuşlardır. Yoksa herhangi bir kişinin edebi ürünü, "ben de bir şeyler yazayım" dediği bir şey değildir; bilgi aktarmaya dönük, şuurlu bir şekilde yazılmış, oluşturulmuş metinlerdir. Bunların günümüze ne kadar net, bozulmamış olarak geldiğini bilemeyiz, ama temelde bakış açısının bu olması gerektiğini söyleyebiliriz. Bu masallar, hikâyeler, mitolojiler oluşturulurken birçok mecazi değerlendirme, tanımlama, benzetme, sembolik karşılaştırma devreye girer. Dolayısıyla bunların çözümü zaman zaman zor bir şeydir; herkes kendi idrakince, algısınca bunu çözümlemeye çalışır. Biz de kendi idrakimizle çözmeye çalışacağız.
Oedipus Mitolojisinin Hikâyesi
Kısaca özetleyelim: Freud'un Oedipus Kompleksi tanımlamasının temellendiği bir mitolojik hikâye var. Hikâyenin kahramanı Oedipus, Tebai denen bir şehrin kralının oğlu. Kralın adı Laios. Annesi gebeyken bir rüya görüyor ve bu rüya bir şekilde yorumlanıyor: doğacak çocuk büyüyünce babasını öldürecek, annesiyle evlenecek. Bu yüzden çocuk, bir versiyona göre sarayın hizmetkârlarından birine veya bir çobana verilir — öldürülmesi niyetiyle. O çoban çocuğu öldürmüyor, acıyor; dağa bırakıldığında birisi onu buluyor ve ayakları yukarıda, başı aşağıda olacak şekilde bir ağaca asılı bırakıyor. Bu yüzden ayağı şişiyor — bağlandığı için ayağı şişmiş oluyor. Aslında "Oedipus" kelimesi de "şişik ayaklı" anlamına geliyor; ayağı şiş anlamına gelen bu ad buradan geliyor.
Çocuğu bir çoban buluyor ve Korintos kralı Polybos'a veriyor. Polybos ile karısı Periboa'nın çocukları olmadığı için Oedipus'u öz evlatları gibi büyütüyorlar; çocuk da onlara ana baba diyor, onları anne baba olarak biliyor. Delikanlılık çağına gelince, kralın öz oğlu olmadığına dair bir dedikodu işitiyor. Bunu öğrenmek için Delfi Tapınağı'ndaki kâhine gidiyor. Orada şu kehaneti öğreniyor: "Babanı öldüreceksin, annenle evleneceksin." Dönüş yolunda bir köprüde biriyle kavga ediyor ve kavga ettiği kişiyi öldürüyor — öldürdüğü kişi öz babasıymış. Bu olaydan sonra Teba şehrine varıyor.
Şehirde Sfenks denilen bir canavar korku salıyormuş; sorduğu bilmecelere cevap veremeyenleri parçalayıp yiyormuş. Sorduğu bilmece şu: "Kimi zaman iki, kimi zaman üç, kimi zaman dört ayak üstünde yürüyen ve doğal yasalara karşıt olarak en çok ayağı olduğu zaman en güçsüz olan yaratık hangisidir?" Cevabı insanmış — kimse bilmiyormuş. Oedipus "insandır" diyor: önce emekleyerek yürür (dört ayak), sonra ayağa kalkar (iki ayak), ihtiyarlayınca bastonu olur (üç ayak). Bu cevabı verince canavar kendi kendine ölüyor ya da oradan çekiliyor. İnsanlar Oedipus'u kahraman kabul ediyor. Teba kralının öldüğü duyulunca Oedipus'u ölen kralın dul karısıyla evlendiriyorlar — o da doğal olarak annesi oluyor. Kral olan Oedipus'un bu evlilikten dört çocuğu oluyor: Eteokles, Polinikes, Antigone ve İsmene.
Yıllar sonra şehirde bir veba baş gösteriyor. Salgının nedenini öğrenmek için yine Delfi'deki kâhine gidiliyor. Cevap şu: "Kral Laios'un katili bulunmalı ve şehirden sürülmeli." Oedipus hemen araştırmaya koyulur, suçluya karşı korkunç tehditler savurur; ama kâhin cevap vermekten sakınır, çünkü Oedipus katili bilmeden öldürmüştür. Kısacası hikâye sonunda gerçek ortaya çıkar; annesi intihar eder, kendisi de gözlerini kör eder. Bir tek kızı Antigone onu terk etmez, ölümüne kadar yanında kalır. Hikâye böyle biter.
Freud'un Yorumu ve Düz Okuma
Freud bundan şunu çıkarıyor: her erkek çocuğu babasından nefret eder, onu öldürmek ister, çünkü annesini paylaşamaz; annesine büyük bir sevgi ve aşk duyar, babası da bu birlikteliğe bir tehdittir. Bu, aslında hiçbir sembolizma içermeyen, tam bir düz okuma biçimidir. Freud bunu dümdüz okumuştur — tıpkı bazı din yorumcularının "mecaz yoktur, benzetme yoktur, sembolizm yoktur, olduğu gibi neyse odur" diye okuyup bir sonuca varması gibi.
Tabii bu yorumun gerçeklikle bir yakınlığı da yok değil: hayatta babasını sevmeyen, annesini daha şefkatli bulan, babasını disiplinci ve otorite kuran bir figür olarak gören erkek çocukları vardır. Freud'un yorumuyla yan yana koyduğunuzda bu gözlemler onunkine güzelce oturuyor gibi görünür; hatta "aslında sen babandan nefret ediyorsun, öldürmek istiyorsun ama bastırıyorsun" diyerek durum abartılarak o noktaya kadar götürülür.
Kendi okumamızı yaparsak: bu gerçekten insanoğlunun hikâyesi, ama anlattığı şey başka. Oedipus — baş aşağı duran, ayağı şişmiş olan kahramanımız — aslında düşmüş insanı temsil ediyor. Bilinç olarak aslî fıtratını büyük ölçüde unutmuş, ters yüz olmuş varlığı. Normalde insanın başı yukarıda, ayağı aşağıdadır; burada ters yüz olmuştur, ayakları yukarıda, başı aşağıdadır. Bu, bize düşmüş olan insanın — kadim geleneğin ifadesiyle aslî, fıtrî halinden düşmüş insanın — bilinç durumunu anlatıyor.
Ters Dönmüş İnsan: Ulvi ve Süfli Dengesi
Düşmüş insan ne yapar? Doğal olarak ulvi olanı, yüce olanı unutur, yadsır, belki inkâr eder. Aşağıda olanı — nesnel, maddi, somut olanı — tek gerçeklik olarak kabul edip onunla hemhal olmaya, onunla yaşamaya eğilim gösterir: madde, beden, nefsin içgüdü yönü, duygu yönü, rasyonel akıl yönü. Burada ulvi ve süfli dediğimiz şeyler, yani yüce olan ve altta olan, iyi veya kötü değildir; bunu iyi anlamak lazım. Baba ile temsil edilen ulvi de iyidir, anne ile temsil edilen süfli de iyidir. Mesela gökyüzü de iyidir, yeryüzü de iyidir; tohum da iyidir, toprak da iyidir. Dolayısıyla bunlar arasında bir iyilik-kötülük ayrımı yoktur; ama her şeyin bir tabiatı, bir mahiyeti vardır.
Madde kötü bir şey midir? Değildir. Ama manaya ve ruha hizmet ettiği ölçüde, ona tabi olduğu ölçüde iyidir. Eğer maddeyi, cismaniyeti, dünyayı aslî bir nitelikte algılar ve temel bir şey olarak kabul edersen, bu senin aleyhine işler. Burada baba ve anne kavramıyla sembolize edilen şeyler herhangi bir kötülük içermez. Kâinatta bir hiyerarşi var; bu hiyerarşide ağırlıklı olarak etken ve etkin olan var, ağırlıklı olarak edilgen olan var; ama hiçbir şey mutlak etken, hiçbir şey de mutlak edilgen değildir. Temel şey bu varoluş içindeki hiyerarşiyi ve ilişkilerin doğasını kavramaktır.
Oedipus'ta bu hiyerarşi ters dönmüştür. Dünyaya geldiğimizde, kendimizi fark ettiğimiz andan itibaren ruhumuzun, manevi âlemlerin, ruhsal ilkelerin farkında değilizdir; farkında olduğumuz şey maddi âlemdir, cismaniyettir, bedendir. "Ben" diyorsun, bunun farkındasın. Bir nevi bu yüzden o yeni doğan Oedipus, doğar doğmaz ayaklarından bağlanıp bir ağaca asılıyor, bırakılıyor.
Sfenks'in Sorusu ve Maddi Bilginin Sınırı
Şehrin kapısındaki canavarın sorduğu soru ve Oedipus'un verdiği cevap, içerik olarak tamamen somut ve maddi. Canavarın sorduğu soru ulvi bir soru değil; çok gizemli görünse de aslında insanın maddi varoluşunun, bedensel, görünen, somut, cismani varoluşunun biraz şaşırtıcı bir soru hâline getirilmiş durumudur. Bu soru ve cevap bize maddi ve sınırlı bir şeyi ifade ediyor. Oedipus'un bilgisi sınırlı ve maddi bir bilgidir — eşyanın görünür tabiatına, insanın görünür tabiatına, maddi hayatımızın sınırlı tabiatına dair. Oedipus, ortalama bir bilgiye sahip biri olarak bunu cevaplıyor; onu tebrik ediyorlar, kutluyorlar, el üstünde tutuyorlar, ama bu da yanlış bir şeydir. Kişinin kendisinin ve dünyanın tabiatına dair somutla, maddi olanla sınırlı bilgisi, övülecek ve övünülecek bir bilgi değildir.
Mesela dünyanın maddi olarak bütün bilgilerine sahip olsam — kimya, fizik, biyoloji, matematik, bilgisayar — bu çok büyük bir bilgi değildir. Ama maddi varoluşla ilgili her soruya cevap vermek insanın hoşuna giden, zahiren övünülecek, takdir edilecek bir şey gibi görünür. Oysa hikâyede Oedipus canavarı öldürüyor ama aydınlanmıyor, gerçeği görmüyor. Bu bize şunu hatırlatır: kendinin ve kâinatın maddi varoluşuna, görünen düzeyine ait bilgiyle yetinmemelisin; bu senin ulaşacağın asıl bilgi değildir. Dünyaya ve maddi olana dair bilgilerin tümüne sahip olsan bile, gerçeği, hakikati idrak etmiş sayılmazsın.
Anne ile Evlilik: Dünyaya Duyulan Tatmin Arayışı
Burada aslında insan, bir üst ilke tarafından kontrol edilmesi ve geliştirilmesi gereken bir şeye — psikolojik/maddi boyutuna — aslî bir şeymiş gibi muamele ediyor. Oedipus'un annesiyle evlenmesi, kişinin maddi olanla, sınırlı olanla, geçici olanla yetinmeye çalışmasını ve bunun kendisini mutlu edeceğini zannetmesini sembolize ediyor: "Ben maddi olanı, zahiri olanı, sınırlı ve geçici olanı elde edersem, ona kavuşursam tamamlanmış olacağım." Evlilik aslında bir tamamlanma sembolüdür — bir şeye sahip olmak, bir kariyer edinmek, insanlar tarafından tanınmak, kabul edilmek, hayran olunacak bir etkinlik yapmak... "Bunu yaşayabilirsem tatmin olurum, huzur bulurum" dediğimiz her ne varsa, hikâyede kişinin annesiyle evlenmesini sembolize ediyor.
Gerçek huzurun, tatminin, mutluluğun dünya ile, dünyadaki şeylerle olacağını zannetme. Dünyadaki şeyleri yüksek bir ilkenin hizmetinde kullanabilirsin — bir şey yapmak, ama bunu benlik arzusuyla veya benliği tatmin edecek diye değil, gerçekten ilahi ve ruhsal ilkelere uygun olduğu için yapmak. "İnsanlar görsün, benim yapabildiğimi görsünler" diye değil; herhangi bir benlik arzusuna, ihtiyacına veya korkusuna dayalı olarak değil, ilahi ve ruhani ilkelere bağlı olarak yaparsan doğru olur; yoksa yanıltıcı ve yanlış olur.
Düşmüş olan insan veya sınırlı benlik bilinci, kâinatta bir kısım şeyler yaparak, bir kısım şeylere sahip olarak, bir kısım neticelere ulaşarak geçici bir tatmin ve geçici bir mutluluk elde edebilir; ama bu asli olarak gerçek anlamdaki mutluluk ve tatmine ulaştıracak bir şey değildir. Oedipus'un sonu da hiç iç açıcı değildir — çünkü o bilinç üzerinden yaşanan sürecin sonunda kalıcı bir netice söz konusu değildir. Normalde bilmeceyi bilip kral olduğu için bir şey olması gerekirken, bu dünyaya ait maddi bir şeyi çözümlediği, asıl çözümlemesi gerekeni yapmadığı için sonu böyle olur.
Burada dikkat çekilmesi gereken şey: sınırlı ve geçici olana dair her türlü bilgi, kendi sınırları içinde kabul edildiği ölçüde değerlidir. Ona mutlak bir değer atfetmek yanlıştır. Modern bilimin kendini abartılı bir şekilde sunması, bilgiyi en üst bilgi gibi sunması yanlıştır. Modern bilim son elli-yüz yılda çok şey öğrendiğini söyler, ama ortada ermiş bir bilim adamı yoktur; belli şeyleri bilir — mesela jeoloji uzmanı hakikaten çok şey bilir, ama o bilgi ruhsal anlamda kurtarıcı bir bilgi değildir. O bilginin kendine göre bir değeri vardır, fakat onu hakikatin, ruhsal ve kalıcı olanın bilgisinin yerine koyarsan yanılmış olursun; bu yanılgı hem kendini büyük görmeni hem de çevrenin yanılgısını pekiştirir.
Meşhur Nasrettin Hoca hikâyesinde olduğu gibi: bir gemide seyahat ederken biri Hoca'ya "dil bilgisi bilir misin, matematik bilir misin?" diye sorar; Hoca hiçbirini bilmediğini söyleyince "ömrünün yarısı boşa gitmiş" der. Bir süre sonra fırtına çıkar, gemi batacaktır; Hoca "yüzme bilir misin?" diye sorar, adam bilmediğini söyleyince "senin bütün hayatın boşa gitmiş" der. Nasrettin Hoca'nın bilmediği bilgiler boş bilgiler değildir, ama en hayati olan bilgi değildir. Böyle bilgiler bir hakikate kapı aralayabilir mi? Bulabilir — bu doğru bir bakış açısına bağlı bir şeydir.
Babayı Öldürmek: Ruhsal İlkelerin Unutulması
Baba, kişinin kendi ruhsal boyutunu, ruhunun ilkelerini, yasalarını temsil eder. Bunu unutmak, yadsımak, yok saymak, aslında bir anlamda onu mecazen, manen öldürmek demektir. Kâinatta var olan bütün o hikmet kanunlarını, rahmet, sonsuzluk, ebediyet ve buna bağlı bütün ilke, prensip ve hakikatleri kişi unuttuğunda, bir nevi babasını öldürmüş olur. Geriye ne kalır? Kur'an'ın tabiriyle aşağı düzeyde bir hayat — dünyevi hayat, elde bir beden ve bir kısım hatıralar. Çünkü kaynağını, kendi içindeki merkezi, kendi özünün farkındalığını unutmuşsun; üstelik zaman zaman onu yadsıyorsun, bazen tamamıyla yok sayıyorsun. Onu yok saydığında elinde kalan bir tek anne olur — yani bedenin, psikik boyutun, maddi âlem ve bunda sahip olduğun veya olamadığın şeyler. Bunlarla yetinmek ve yaşamak zorunda kalırsın.
Dolayısıyla hepimiz o Oedipus kompleksine sahibiz — ama Freud'un anlattığı gibi değil. Bu insanlığın hikâyesidir. İnsanoğlu dünyaya geldiği andan itibaren ters dönmüşçesine aşağıda olanı yukarıda, yukarıda olanı aşağıda zanneder ve hayata zahiren o şekilde başlar. Ama gerçek yolculuk, bir deneyim süreci çerçevesinde yine aslî hakikatine, fıtri haline dönmektir — başın yukarıda, ayakların aşağıda olduğu dengeye dönmektir. Dikkat edin, burada ayaklar kötü değildir; ayaklar çok önemlidir, kendi yerindedir. Ama ayaklar yukarıda, baş aşağıda olursa yanlış olan odur. Kendi hiyerarşik dengesi içinde her şeyin bir yeri vardır ve her şey yerinde çok iyidir: beden de iyidir, psikolojik boyutumuz da iyidir, duygu merkezimiz de, rasyonalitemiz de iyidir. Ama rasyoneliteyi merkeze alıp ruhsal idraki, hikmeti yok sayarsan, o zaman rasyonelitem benim aleyhime işleyen bir şey hâline gelir.
Ne anne ne baba herhangi bir olumsuzluk içermiyor; baba iyi, anne kötü diye bir şey yok. Bu senin hayata yaklaşım biçiminin bir anlatımıdır ve evrensel bir hikâyedir; hepimiz aşağı yukarı bunu, böyle bir bilinç sürecini yaşıyoruz. Din, insanı tekrar o olması gereken hiyerarşik dengesine oturtan bir bilgidir. Allah'ın ipine sarılacağına — Allah'ın isimlerine, zatına sarılacağına — kâinattaki tezahürlere, maddi âlemin seni mutlu edeceğine sarılırsan, işte bu hikâyenin anlattığı şeyi yaşamış olursun. Kişisel açıdan: ruhumun içimdeki sonsuz ve yaratıcıdan gelen özün farkındalığını kaybedip, bunu bana hatırlatanları da yadsıdığımda, elimde kalan şey nedir? Belli bir tarihte dünyaya gelmiş, olumluluklar olumsuzluklar yaşamış ve bunların inşa ettiği bir canlı. İşte bu, Oedipus'un hikâyesidir — babasını öldüren ve annesiyle evlenen Oedipus'un hikâyesi.
Hâlbuki ben hem varoluşu hem de kendimi yukarıdan aşağıya tanımlayacağım: önce diyeceğim ki ben Allah'tan geldim, O'nun ruhunu taşıyorum, bu yeryüzüne indim, bir kısım tecrübeler, deneyimler yaşayacağım, sonra tekrar yaratıcıya döneceğim. Bunu kurduğumda artık o Oedipus olmuyorum — ayakları şişmiş, ayak yukarıda baş aşağı olmuş olmuyorum; başım yukarıda, ayaklarım aşağıda olmuş oluyorum. Doğru hiyerarşiyi kurmuş oluyorum. Kâinatı, sonsuz ve mutlak olan yaratıcının bir tezahürü, bir yansıması, bir işareti olarak algıladığımda, kâinat benim için anlamlı bir şey oluyor, onu daha doğru okuyabilirim. Ama "topraktan geldim, anne babam evlendi, ben o sayede var oldum" diye hayata bakarsam, ayakları başa, başları ayağa dönüştürmüş olurum.
Bu Oedipus mitolojisi aslında çok anlamlı, çok güzel bir şey; ama maalesef birinin eline düşüp adı kötüye çıkmış. Orada ayağın şişik olması, ters dönmüş olması, canavarın sorduğu sorunun aslında derin olmayan, yüzeysel, tamamen görünür bir soru olması — hepsi anlamlı. Dikkat ederseniz soruda ve cevapta metafizik bir şey yok, tamamen görünür bir şey var. Hepimiz kendimize şunu sormak durumundayız: sen ulvi olana mı odaklısın, yoksa ulvi olanı unutup süfli, aşağıda olan, edilgen olana mı tabisin? Edilgen olana tabi olduğunda, aslında o edilgen olanın da hukukunu çiğniyorsun — mesela ruhsal idrak ile bedenine ve psikolojine öncülük yapmazsan, aslında bedenine de psikolojine de zulmetmiş oluyorsun.
Ayağın Şişmesi: Olduğundan Fazla Değer Vermek
Ayağın şişmesi neyi anlatıyor? Aşağıda olanın, geçici olanın, sınırlı olanın olduğundan büyük gözükmesini, olduğundan önemli zannedilmesini. Mesela bedenimiz: bugün insanların bedenleri o kadar şişmiş ki — 38 beden olsa da şişmiş bir beden var. Neden? Bedene odaklı bir algı var; sürekli kilo aldım mı, verdim mi, iyi görünüyor muyum. Yani ayak şişmiş — olması gereken sınırların, olması gereken değerin dışında bir değer atfediyorsun, olduğundan fazla değer veriyorsun. Ya da psikoloji: duygularına, rasyonalitene. "Biliyorum yaptığım yanlış ama duygusal olarak böyle hissediyorum" derken, duyguyu inkâr etmiyoruz; ama niye onu merkeze alıp büyütüyor ve buna göre davranıyorsun? İşte o zaman ayağı şişmiş olana benzemiş oluyorsun.
Duygularım var, fakat onlara kendi gerçek değerlerinden daha fazla bir değer atfetmemeliyim. Bu ters döndüğünde, aşağıda olması gereken şeyler olması gerekenden daha büyük görünüyor. Aynı zamanda bir şişlik hâli aynı zamanda bir acıma hâlidir de; olduğundan büyük görüldüğünde, gerçek değerinden fazla değer verildiğinde, rahatsız edici de oluyor. Bedenime veya toplumda kabul edilirliğe fazla değer verirsem, "niye bana değer vermedi, niye beni kabul etmedi, niye farkıma varmadı" diyerek rahatsız olurum. Bu rahatsızlığa neden olan şey, bir şeylere olduğundan fazla değer vermen, onu gerçek boyutlarıyla görmüyor olmandır.
Dört Çocuk ve Psikolojinin Merkezleri
Oedipus'un dört çocuğu var; en son yalnızca bir tanesi — bir kız, Antigone — onu ölümüne kadar yanında kalıp koruyor. Bunu, insan psikolojisinin dört merkezinin bir yorumu gibi görebiliriz: içgüdü merkezi, duygu merkezi, zihin merkezi ve hareket merkezi. İnsanı en son terk eden içgüdü merkezidir; içgüdü merkezi, hem psikik hem biyolojik boyutuyla çöktüğünde insan zaten ölür. Kral ne kadar güçlü olsa da mutlaka bir üst bilince ihtiyaç duyduğunda kâhine gitmesi de önemlidir.
Burada dikkat çeken bir şey daha var: Oedipus, ne babaya ne anneye dair bir bilince sahip değil. Babasını öldürüyor ama baba olduğunu bilmiyor; anneyle evleniyor ama anne olduğunu bilmiyor. Bu bize şunu anlatıyor: biz manevi, ruhani, öz olan şeylere dair idrakimiz olmaksızın, bunların öz olduğunu, hakiki, aslî ve ebedi olduğunu bilmeksizin onları yadsırız. Bilmeden yadsır, bilmeden yok sayar, inkâr ederiz — ve kendisi için bir imkân olarak verilmiş olan sınırlı, geçici ve fani olanı da ebediymişçesine algılarız. İnsan bir nevi Bediüzzaman'ın deyimiyle "fani olan şeye ebediyet rengi vererek sever." Mesela dünyada bir birliktelik kurulduğunda "ebediyen ayrılmayacağız" denir; "on sene sonra ayrılacağız" denilse tatsız gelir. İnsan bir şeye süreklilik, ebedilik rengi verdiği için ancak onu kabul edebilir. Ama neyin fani, neyin baki olduğunu doğru algılayamadığında, orada bir yanılgı, bir cehalet vardır. Kâmil insan, hakikati idrak eden insan, her şeyin değerini bilir ve her şeye vermesi gereken değeri verir; gafil insan ise ne ruhaniyetin ve sonsuzluğun farkına varır ve değerini verir, ne de fani şeyin mahiyetini bilir ve ona göre değer verir.
Hâlbuki fani şey her zaman sana bas bas bağırıyor, "ben faniyim" diyor; ama biz bunu görmezden geliyoruz. 70 yaşına geldiğimizde gençlik hâlimiz mi olacak? Hiç kimse 70 yaşındaki hâlini tasavvur etmek istemez; herkes kendini genç, ebedi olarak hayal etmek ister. Hâlbuki beden doğal yasası içinde bize ihtiyarlayacağını, hastalanacağını, güç kaybedeceğini söyler; ama gerçek anlamda, psikolojik anlamda bunu kaçımız kabul ediyoruz? Çoğunlukla etmiyoruz — akli olarak kabul etsek de psikolojik olarak kabul etmiyoruz, çünkü buna dair de doğru bir bilince sahip değiliz. Geçici olanın geçici tabiatı, ebedi ve sonsuz olanın da kendine göre bir tabiatı, mahiyeti, niteliği vardır; sen bu ikisini de bilmeli, ikisine de gösterilmesi gereken hürmeti ve o sürece dair farkındalığı taşımalısın.
Sonuç: Doğru Hiyerarşiyi Kurmak
Hikâyenin çocuk asılmadan önceki kısmı — annenin rüyayı görmesi gibi ayrıntılar — mutlaka eğer sahih olarak gelmişse hepsinin bir anlamı vardır; ama hikâyenin ana kesiti Oedipus'un şahsında temsil edilen insanlığın her bir ferdinin yeryüzündeki macerasıdır. Bu macera olumsuz ihtimale dönük bir macera şeklinde anlatılmıştır — eğer böyle olursa sonu bu olur. Bunun tersini düşündüğümüzde ise doğru insanı, doğru anlayışı, doğru değerlendirmeyi yakalayabiliriz.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Kur'an'da "bir kişinin bahçesi"nden bahseden bir kıssaya (göz alıcı bir bahçe, bir gece fırtınayla mahvolması, sahiplerinin pişmanlığı) atıfta bulunuluyor; anlatıcı sure adını belirtmemiştir, bu nedenle kesin sure/ayet numarası verilmemiştir. --- ---
İlgili Sohbetler
Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik
Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak
Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.