Olmak Arzusundan Varlık Farkındalığına
Kısa Özet
İsmail abi bu sohbette, insanın hem var olan hem de var olduğunun farkında olabilen bir varlık olduğunu, ama psikolojik düzeye saplanıp kaldığımızda bu farkındalığı yitirip sürekli “bir şey olma” (ünlü, güçlü, sevilebilir, mükemmel, kendi olma vb.) arzusuna düştüğümüzü anlatıyor. Kostüm, merdiven, okyanus-buhar ve mağara gibi metaforlarla bu “olma” arzularının hepsinin geçici, kaybedilebilir ve sahte olduğunu; oysa gerçek varlığın hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını, kaybedilemeyeceğini ve mutluluğun zaten kendisinde içkin olduğunu vurguluyor. Sohbet, reklamların ve sosyal medyanın bu sahte “olma” arzusunu nasıl tetiklediğine, kadim öğretilerin ve kutsal metinlerin gerçek varlığa nasıl işaret ettiğine değinerek ve “kendim olma” arayışının da sofistike bir tuzak olabileceği uyarısıyla kapanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- “Biz var olma mücadelesi yapmıyoruz; biz bize verilmiş olan varlık hediyesinin farkına varıyoruz.” - Gerçek varlık hiçbir arzu ve korku taşımaz, çünkü bir şeye ihtiyacı yoktur ve kaybedeceği bir şey yoktur. - Mutluluk sonradan elde edilen bir şey değildir; varlığın ayrılmaz, içkin bir özelliğidir.
Programa Giriş
Program, sunucunun konuğu İsmail abiye hoş geldiniz demesi ve kısa bir karşılıklı teşekkürle başlıyor. Sunucu, günün konu başlığının “olmak arzusu ve varlığa farkındalık” olduğunu belirtiyor: “Biz neyiz abi, ne olmak istiyoruz? Olmaya dair nasıl arzularımız var? Bunun karşı tarafında koyduğumu tahmin ettiğim, varlığına farkında varmak, var olduğumuz şeyi fark etmemek nasıl bir şeydi?” sorusuyla sohbeti açıyor.
Var Olan mı, Var Olduğunun Farkında Olan mı?
İnsan nedir diyecek olursak, en temelde var edilmiş ve var olan bir varlıktır diyebiliriz. En temel şey, var olandır. Aynı zamanda insan sadece var olmak noktasında kalmamış, var olduğunun da farkında olabilir. Var olduğunun farkındalığını da taşıyabilen bir varlıktır. Hem var olan hem de varlığının farkına varabilen bir varlık olarak anlayabilirsiniz.
Ancak biz psikolojik düzeyde takılıp kaldığımızda, kendimizi ondan ibaret zannettiğimizde, bu sefer o varlık bilinci kayboluyor ve biz bir şey olmaya çalışıyoruz. Sürekli olarak sanki var değilmişiz, var olamamışız, var olmak için çabalıyormuşuz gibi hissediyoruz. Dolayısıyla bu noktada şu veya bu “olmak” arzusuna başlıyoruz.
Çocuklara hep sorarlar: “Büyüyünce ne olacaksın?” Sanki şu anki bir “olmuşluğu” yokmuş, şu anki bir varlığı yokmuş gibi. Sanki her birimiz bir şey olmak durumundaymışız; bir şey olduğumuzda var olacakmışız, bir şey olamadığımızda da var değilmişiz gibi bir algının tuzağına düşeriz. Bu evrensel bir tuzak. Bir şey olma arzusu, aslında insanın evrensel bir gerilimidir; insanları kuşatan bir gerilim.
Bir Şey Olma Arzusunun Çeşitleri
Olma arzusu, bir şey olma arzusu… Nedir bunlar? Çünkü bu çok çok farklı olabiliyor: ilginç olma arzusu, çekici olma arzusu, güçlü olma arzusu, sevilebilir olma arzusu, bir şeye sahip olma arzusu, ünlü olma arzusu, zengin olma arzusu, hatta bazen yok olma arzusu -bu da sahte bir arzudur- mükemmel olma arzusu, kahraman olma arzusu, farklı olma arzusu, fark edilir biri olma arzusu, etkileyici olma arzusu, başarılı olma arzusu, dinlenebilir biri olma arzusu (söz söylediğinde dinlenebilir biri olma arzusu), kendi olma arzusu, kendim olma arzusu… Yani en var çeşit “olma” hikâyesi var.
Ve bu noktadan itibaren insan gereksiz bir gerilimin, bir uzayışın içine düşer ki bu aslında kendi zihnidir; bunun temelinde zihinden başka bir şey yoktur. “Şu olmak istiyorum, bu olmak istiyorum” dersin. Olamadığında rahatsız olursun, kendini boş hissedersin, utanç duyarsın. Kendinden utanırsın. Neden? Çünkü ortaya koyacak hiçbir şeyin yokmuş gibi hissedersin. “Bana ne olur” derler; sen hiçbir şey değilmişsin gibi bir algıya kapılırsın. İşte böyle, sürekli bir gerilim içinde yoğrulursun. Hani bazen buna “metafizik gerilim” diyorlar; oysa metafizikte gerilim yoktur, gerilim psikolojik düzeydedir. Bütün gerilimin temeli insanın psikolojik boyutudur, insanın zihnidir aslında.
Biz var olma farkındalığını yitirdiğimiz andan itibaren, yani var olduğumuzun farkındalığını yitirdiğimiz andan itibaren, bir şey olma gerilimine hemen adım atarız. Dolayısıyla biraz önce saydığım ve daha sayamadığım çok şey olma arzusu duyarız: hayatın üstesinden gelebilir nitelikte olma arzusu, kendi kendine yetme arzusu, bağımlı olma arzusu veya bağımsız olma arzusu… Bütün bu hikâyeler, var olma farkındalığını yitirdiğimiz andan itibaren ortaya çıkar. Bazen olamadığımız, olduğunu sandığımız birinin öyküsünü yaşarız; birilerine bağlanarak kendimizi kendimize öyle anlatırız. Dolayısıyla bu olma arzusunun birçok farklı versiyonu var. Bu farklı varyasyonların hepsi, insanın doğal haline içkin değildir; hepsi sahte bir benliğin, yanlış bir arayışın ürünüdür.
Sahte Arzunun İçindeki Gerçek İşaret
Burada temel bir şeyi anlamadan bu sorunu çözemeyiz. Şimdi: sen hiç var olmasaydın, bir şey olma arzusu duyabilir miydin, duyamaz mıydın? Yani ben bir varlık olmasaydım, o olma arzusunu duyabilir miydim? Duyamazdım. Yok olan, var olmayan bir kişi hiçbir arzu duyamaz. Demek ki aslında bu sahte “var olma arzusu” bile gerçek varlığa işaret edebilir. Dolayısıyla bu çelişkiyi görebilirsek, gerçek varlığımızın üzerini örten bu sahte zihniyeti fark edebiliriz. Demek ki bir varlığım var ki, onun üzerine oturan bir şey (bu arzu) geliyor. O zaman bu “bir şey olma” halinin altında yatanı biraz fark edersin ve bu sahte zemini kaldırdığında, asıl zemin -yani seni var eden- mutlaka ortaya çıkar.
O zaman orada hissedilen bir durum var: eğer bu olma arzularından vazgeçebilseydik, o arzuları içimizde taşımasaydık, aslında huzurlu olurduk, dingin olurduk, mutlu olurduk. Çünkü dikkat edin, bütün bu olma arzuları bir yerden geliyor, bize bir eksiklik hissettiriyor, bir huzursuzluk veriyor, kişiyi sıkıştırıyor.
Vitrin ve Kostüm Metaforu
Ben bunu neye benzetiyorum? Bazen özellikle mağazalarda indirim günleri olur; bu ürün şu kadar liraya düşer falan diye herkes bekler. Geceden mağazaların önünde insanlar birikir, kapılar açıldığında herkes birbirini ezerek koşar. Neden? Bir şeye sahip olma arzusu değil mi? Bir şeye sahip olma arzusu olmasa, insan o durumda koşuşturur mu, birbirini eser mi? “Bir şeye sahip olacağız” diye bir ikileme girmez insan; sakin bir şekilde her şeye şahit olur. Şimdi bizler de aynı şekilde, bir şey olmak için sanki o mağazaya koşan insanlar gibiyiz; yıllardır ilginç olma arzusuyla koşuyoruz.
Bir şey aldığımızda, bir kostüm giydiğimizde sanki var oluyoruz gibi hissediyoruz. Güçlü olma kostümü giydik, “şimdi ben güçlü oldum” diyoruz. Birisi çekici olma kostümü giydi, “çekici oldum” diyor. Birisi fark edilme kostümü giydi, “fark edildim” diyor. O zaman sanki “şimdi ben var oldum, o ana kadar var değildim” diye düşünüyoruz. Bu, insanoğlunun gözlemlemesi gereken en temel tuzaktır. Eğer biz bunu fark etmezsek ömür boyu bu tuzağın içindeyiz: sürekli fark edilir olmaya, sevilebilir olmaya, önemsenir olmaya, dinlenir biri olmaya, kabul görür biri olmaya, mükemmel biri olmaya çalışırız. Bu sahte benlik kurgusu yüzünden düştüğümüz tuzaklardır bunlar. Bu tuzağın farkında olmadığımızda ömür boyu o tuzağın içinde debelenip dururuz.
Ömrümüz etkileyici olmaya dönüşür, sevilebilir olmaya dönüşür. Kendimizi karşı cinse sevdirmeye çalışırız, evleniriz, sürekli eşimize kendimizi sevdirmeye çalışırız. Çocuğumuz olur, çocuğumuzla kendimizi sevdirmeye çalışırız. Hâsılı sürekli olarak “sevilebilir miyim, sevilebilir miyim” diye çabalayarak bu tuzağın içinde ömrümüzü geçiririz. Hâlbuki aslında biz var edilmişiz; sonsuz varlığın varlığından var olmuşuz. Biz “olmak” zorunda değiliz, ama bunu kavrayamadığımız için derinden derine bir gerilim süreci yaşarız.
Kaybedilebilen ve Kaybedilemeyen
Bizi var eden asıl varlık kaybedilemez; sadece üzeri örtülebilir. Ama olma arzusunun taşıdığı diğer şeylere -sevimlilik, çekicilik gibi- bakarsanız, bunların hepsi kaybedilebilir. Meselâ çekici olabilirsin, bir zaman sonra o çekiciliğin bir gün gider. O zaman anlarsın ki bu, olunacak bir şey değilmiş, sahip olunacak bir şey değilmiş. O yüzden aslında biz olmak istediğimiz o şeylere gerçekte sahip olamıyoruz; en fazla geçici olarak sahip oluyoruz, hatta daha doğru ifadeyle sahip olduğumuzu zannediyoruz. Diyelim ki sevilebilir birisin, bunu kaybedebilirsin. Eğer kaybedebiliyorsa, o gerçekte olduğun bir şey değildir, sadece sahip olduğun bir şeydir.
Bu dünyada bir kere var, bir kere yok olan; alınan, verilen, kaybedilen bir şey aslında -yani kimse hiçbir şeye gerçekten sahip değildir bu dünyada. İşte bahsettiğimiz olma arzusu, aslında bir sahip olma arzusudur. Her türlü sahip olma arzusu sonunda kaybediştir. Hep bir şey kaybedilir, ama varlığımız, gerçek varlığımız kaybedilmez. Gerçekte olduğumuz şey kaybedilemez, sahiplenilemez de bir şeydir; o bize Yaradan tarafından verilmiştir. Biz varız, onun varlığıyla varız ve onun varlığıyla var olmaya devam ederiz. O yüzden gerilime gerek yok, bir şey olmamıza gerek yok; olmaklığımızı fark etmeye ihtiyacımız var, varlığımızı fark etmeye ihtiyacımız var.
Farkındalık Kıyaslamayla mı Anlaşılır?
Sunucu burada bir soru soruyor: “Mesela diyelim ki ben baba olduğum zaman bunu bir çocukla görebiliyorum, doktor olduğum zaman, erkek olduğum zaman bir kızla görebiliyorum; bir şey olduğumu başka bir şeyle kıyaslayarak bilebiliyorum. Bahsettiğiniz olmaklık nasıl, kıyaslamadan bağımsız olarak nasıl fark edilecek?”
Güzel bir soru. Şimdi biz her şeyi tecrübe ettiğimiz şeylere dayalı olarak anlamaya çalışıyoruz. Ama uzaya gittiğinde bir yerçekiminin yukarısı aşağısı yoktur; astronot “yukarısını nereden bileceğim” diye sormaz. Aynı şekilde varlığımı fark etmek için, varlığımı bana fark ettirecek bir kimseye ihtiyacım yoktur. Varlığımı idrak etmek için bunun zıddına da ihtiyacım yoktur. Yaratılış düzeyinde her şey zıddıyla bilinir, ama ruhsal düzeyde böyle değildir. Yaratılışta evet, her şey zıddıyla bilinir; fakat ruhsal düzeyde her şey kendiyle bilinir.
Boşluk Hissi ve Ego’nun Korkutması
Onun için biz o olma arzularını bir kenara bıraktığımızda, ilk önce sanki yokmuşuz gibi bir his gelir bize. “İşte şu da değilim, bu da değilim, şu olma arzusunda da yokum, bu olma arzusunda da yokum” deriz. İlk önce böyle bir boşluk, sanki bir enerjisizlik gibi bir şey hissedersin. Çünkü neden? Çünkü sahtelikler çekiliyor ortadan. Önce bir boşluk hissi olur, sanki hiçbir isteğin, hiçbir canlılığın kalmamış gibi gelir. Biraz sakin kaldığınızda, bundan korkmadığınızda, o zaman gerçek varlık kendini gösterir. Gerçek varlık, o sahte varoluşun perdesini araladığınızda kendi kendine gönül verir.
İnsan biraz sabırlı olmalı, çünkü ego hemen insanı kandırır. “İşte şu olma arzusunu bıraktım, bu olma arzusunu da bıraktım, bunu da bıraktım” dediğinde, ego der ki: “Şimdi ne yapacaksın? Hiçbir şeyin, illa bir kostümün olması gerekiyordu; bir şekle, bir forma, bir görüntüye, bir imaja sahip olman gerekiyordu.” Sanki üzerinizdeki her şeyi alınca çırılçıplak kalıyormuşsunuz gibi hissettirir: “Benim bir şey giymem zorunlu, bir şey olmam zorunlu, kendime bir şey demem zorunlu, bir şey olmak istiyorum” der. Bu, bizi tekrar kendi matriksine, kendi kurgusuna, kendi sahte algısına geri göndermeye çalışır. Ve bizi ürkütür; der ki “o zaman sen nesin? Boş mu kalacaksın? Hiçbir şey mi olacaksın? Yok mu olacaksın?” diye bizi korkutur.
Gerçek Varlık Arzu Taşımaz: Dağ Başındaki Çiçek
Bu gerçek varlık bir arzuya sahip değildir. Bir şey olmaya çalışmaz, sadece olur; olmaklığıyla görünür. Ben hep şu örneği veririm: dağ başındaki bir çiçek hiçbir kaygı duymaz. “Görünmek istiyorum, ortaya çıkmak istiyorum, ünlü olmak istiyorum, mükemmel olmak istiyorum, şundan daha iyi görünmek istiyorum” diye bir şey yoktur onda; sadece varlığını yaşar, gerçek olmaklığını yaşar. Bir şey olma arzusu taşımaz.
Bir şey olma arzusu taşıdığımız anda ise sahte bir hikâyenin kibrine düşeriz ve sürekli onun üzerinden kendi kendimize bir yaşama tuzağı kurarız. Yani kendi hapishanemizi kendi kendimizle inşa etmiş oluruz. Ve düşünün, mutsuz olduğumuz zamanlarda en çok gördüğüm şey şudur: mutsuzluğun nedeni aslında bir şey olamamaktır. “Şuna sahip olamadım, şunu yapamadım, şöyle olamadım, böyle olamadım, arzu ettiğim sonuca ulaşamadım.” Bakın, hep sahte bir arzu tarafından yönlendiriliriz; o arzu gerçekleşmediğinde mutsuz oluruz. Gerçekleştiğinde ne olur? Geçici bir mutluluk yaşarız, sonra bir başka “olma” hikâyesi başlar. Olma hikâyelerinin sonu gelmez.
Merdiven Metaforu
Şu an burada hayal ettiğim yerde, potansiyelimin olduğu yerde, o imkânları kullansaydım olacağım bir yer vardı; orası ile burası arasında bir mesafe hissi vardır ve insan bunu içten içe hisseder. “Şu noktaya taşınırsam var olmuş olurum” diye sürekli bir kuşku içinde oluruz. Aslında o çocuklarda gördüğümüz o saklı sebep nedir? Çünkü çocuk henüz varlık bilincinin içindedir. Bir çocuk, yaşı ne olursa olsun, ne zaman bir şey olmak isterse, işte o zaman ego hikâyesi, ego hapishanesi oluşur. Ve ondan sonra çocuk başını elleri arasına alır: “Ne zaman olacağım, nasıl olacağım, olabilecek miyim, yapamazsam ne olacak” diye düşünmeye başlar. Bu kaygı, olma arzusu olmadığı sürece yoktur. Ama ne zaman ki “şu olma” sürecine girilir, o zaman düşünce başlar; ıslar başlar, kurgular başlar, bulamama korkuları başlar.
İnsan böyle türlü bir kayıp içine düşer. Bu insana zararlıdır. Neden zararlıdır? Çünkü insan, doğal varlığının farkındalığını kendi kendine kurduğu bu yanlış kurguyla kaybeder. Bu büyük bir trajedidir. Ben gerçek varlığımın, huzurumun kaybından dolayı kendi kendime bir tuzak kurmuşumdur. Bunu kaybetmekle kendimi gerçek varlığımdan ve huzurumdan etmişimdir. Bununla da kalmaz, sahte bir varlığın, sahte bir olmaklığın, sahte bir huzur ve mutluluğun peşine düşerim. Bu çok trajik bir şeydir. İşte bütün kadim öğretiler, tasavvufi bilgelikler, sözler, aslında insana bu trajik durumu fark ettirmeye çalışır. Bu mesajın özü şudur: “Ey insan, bak, sen gerçek varlığının farkındalığını yitirdin. Ben seni bununla kutsadım, o varlığının içinde değerler var; onları unutturup kendini kurgunun peşine düşürdüler.”
Burada insan ne oluyor? Kendisi bir şey olduğunda var sayıyor. “Ünlü olursam, iyi bir şekilde sevimli olursam, birisi için vazgeçilmez olursam” -bunlar hepsi olma hikâyesi, olma arzusudur. “Birisi ya da birileri için vazgeçilmez olmak, birilerinin sevdiği biri olmak, birilerinin takdir ettiği biri olmak” -bu hikâyelerin hepsinde aslında kurgusal bir varlık algısına işaret edilir.
Benim çok hoşuma giden bir metafor var: insanoğlunun en trajik hâli şudur -bir merdiven kurarsınız, o merdiveni çıkarsınız, en son bir bakarsınız ki o merdiveni yanlış yere dayamışsınız. Bu çok trajik bir şeydir. İşte biz bu tuzağa düşmemek için… Bir “olma arzusu” merdiveni yaparsınız, o olma arzusunun merdiveninde en üst basamağa çıkarsınız. Çıktığınızda ne olur? Merdiveni yanlış yere dayadığınızı görürsünüz. Şöhret duvarına dayamışsınızdır merdiveni. Şöhret olma arzusunun merdivenini şöhret duvarına dayadığınızda, bir bakarsınız ki aslında bu değilmiş.
Bu olma arzularını fark ettik diye bu, “hiçbir şey yapmayacağız” anlamına mı gelir? Hayır. İnsan yeryüzünde bu hayat akışına aktif olarak katılacak bir varlık olarak var edilmiştir. Ama faaliyetimiz, var olma arzusuna dayanan bir faaliyet olmamalı. Yani ben faal olurum, eylemde bulunurum, iyi, güzel ve doğru adına hareket ederim, aktif olurum -ama “ben var olmaya çalışıyorum, var olma savaşı veriyorum, var olmak için çaba gösteriyorum” şekliyle değil. Biz varlığımızla bu akışa katılırız; var olma mücadelesi yapmayız, çünkü zaten varız. Ben niye var olma mücadelesi yapayım ki? Allah beni var kılmış, varlıkla donatmış, varlıkla özgür kılmış. Var olma mücadelesi -kendini gösterme mücadelesi, ünlü olma mücadelesi- bizi böyle bir tuzağa düşürür. Hatta bakın, faydalı olma arzusu bile bu yönde bir gayret hâline gelebilir: “Faydalı olursam var olurum” diye düşünülürse yanlış olur. Tabii ki Yaradan seni var kılmış, sana değerler vermiş; o varlık ve değerlerle faydalı bir tavır içinde ol. Ama onunla var olacağını düşünme. Faydalı olsan da olmasan da sen varsın. Önüne bir imkân çıktığında, orada bir saygı gösterme gereği vardır; sen varlığındaki o değerlerle o saygıyı göstereceksin. Ama faydalı olman seni var etmez, sen zaten varlığının hissiyle varsın.
Tembellik mi, Doğal Akış mı?
Sunucu burada bir itirazda bulunuyor: “Peki tembellik hakkında ne dersiniz abi? Bir insan çalışmalı, aktif olmalı, hayata katılmalı” diye.
Tembelliği çok doğal olarak tanımlamamak lazım. Tembel olma arzusu diye bir şey vardır: bir şey yapılmasının gerekli olduğu bir durumda bir şey yapmamaktır, ya da bir şey yapmanın gerekli olmadığı bir durumda huzur içinde olmamaktır. Şöyle örnek vereyim: varlığı sonsuz bir okyanusa benzetirsek, güneş açtığında su buharlaşır. Su, “ben buharlaşmak istemiyorum, burada durmak istiyorum” demez. “Gökyüzüne çıkmak istemiyorum, bulut olmak istemiyorum” demez. Bulut olduğunda rüzgâr niye eser diye sormaz, “ben şuraya gitmek istemiyorum, burada kalmak istiyorum” demez. Atmosferde “ben ne yapayım” demez. Yere düştüğünde “ben niye buraya düştüm” demez. Bir eğim olduğunda akar, “niye ben buraya doğru akıyorum” demez. Bu hep aynı sudur. Buhar olduğunda da, yağmur olduğunda da, yere düştüğünde de, aktığında da, toprak tarafından emildiğinde de, bir yer altı boşluğuna dolduğunda da, bir yerden çıktığında da, tekrar okyanusa döndüğünde de hiçbir direnç göstermez. Var olan şartlar içinde en güzel ve en doğru tutumu sergiler; dolayısıyla bu, tembellikle de “ben çalışkan olmalıyım” demekle de bir ilgisi yoktur.
Mesela bir ırmak, dik bir arazide gürül gürül akar; “niye bu kadar hızlı akıyorum” demez, akar. Bir düzlüğe geldiğinde orada dinlenir, küçük bir gölcük oluşur; bundan da rahatsız olmaz. O zaten her zaman sudur. Biz de her zaman varlığımızız. Varlığımız zamanla değişmez, o kalıcı bir şeydir; onun rengi yoktur, şekli yoktur, o görülmez. Onun için kadim bilgeliklerde bazen insan suya benzetilir: suyun kendine ait bir şekli yoktur, ama her şekle girebilir; girdiği kabın şeklini alır. Tıpkı bunun gibi varlık da hiçbir zaman olumsuzluğa, eksikliğe, negatifliğe uğramaz, onlara hapsolmaz. Bizim varlığımızda hiçbir şey eksilmez, hiçbir zaman eksilmez. Mesela anlaşılmak varlığımıza bir şey eklemez, anlaşılmamak da varlığımızdan bir şey eksiltmez. Görünür olmak varlığımızda bir artma meydana getirmez; görünmemek, fark edilmemek de varlığımızda bir eksiklik meydana getirmez. Görünür olma, görünmeme, fark edilme, anlaşılma, anlaşılmama -bunların hiçbiri varlığın kendisinde ne bir artma ne bir eksiklik meydana getirir. O yüzden gerçek varlığının farkına varan insanın hakiki bir şükür ve mutluluk hâli vardır; bir “mutlu olma hikâyesi” yoktur. Bakın piyasadaki bütün kitaplara; hep bir mutluluk hikâyesi üretildiğini görürsünüz. Hatta “mutluluk formülü” bulunmaya çalışılır. Kim hangi formülü ararsa arasın, kim hangi formülü uydurursa uydursun, size şunu söyleyeyim: böyle bir formül yoktur. “Şöyle olursa mutlu olursun” diye bir şey yoktur.
Mutluluk Formülü Değil, Varlığın Kendisi
Mutluluk, varlığın ayrılmaz bir özelliğidir. Nasıl ki ıslaklık suyun bir özelliğiyse, mutluluk da varlığın ayrılmaz bir özelliğidir. O yüzden mutluluk formüllerinin peşine düşmenin bir anlamı yoktur. Varlığımızın peşine düşmemize de gerek yok aslında; sadece onu fark etmeye ihtiyacımız var. Onu fark ettiğinizde, kaynağına dönmüş bir durum yaşarsınız: dinginleşirsiniz, sükûneti bulursunuz, mutmain olursunuz. Varlığımızı idrak ettiğimizde mutlu oluruz, ama bu bir şeyle elde edilen bir mutluluk değildir; gerçekten kendi hazinemiz olan bir şeydir. Varlığımızın içinde var olan, varlığımızın içinde içkin olan bir şeydir; bir şeyle elde edilen, anlaşıldığında elde edilen bir şey değildir.
Herkes bir şey olmuş, “ben bir türlü olamıyorum” diye düşünürsün, değil mi? Böyle bir şey yok aslında. Kim ne olduysa onu er ya da geç kaybedecektir; o gerçek bir “olma” değildir. Başta dediğimiz gibi, kaybedilebilir olan şey, gerçekte olunan bir şey değildir; sahip olunan bir şeydir. Sahip olunan şey kaybedilir, bu bir kanundur. Ama gerçekte olduğumuz şey, gerçek varlığımız, kaybedilebilir bir şey değildir. O yüzden egonun şu tuzağına düşmeyelim: “Bak bu ne oldu, ben ne olamadım, o şöyle oldu, bu böyle oldu” diye kendimizi mahrum edilmiş biri gibi hissetmenin tuzağına düşmeyelim.
Ego’nun Yarışı
Egonun bir başka yüzü de şudur: “Herkes bir şey oldu, ben bir şey olamadım” diyen ego, bu sefer daha çok olmak yarışına girer. Sahtenin sahtesine gider. Zaten bir şey olmak sahte bir şeydir; bir şey olmak üzerinden bu sefer yarışmaya başlar: “Ben senden daha çok oldum, hayır ben senden daha çok oldum” diye sahte bir kavganın, bir yarışın tuzağına düşülür.
Varlık Bölünebilir mi? Bir ve Tek Olan Ruh
Sunucu burada bireyselleşme hissi hakkında soruyor: kişinin kendi varlığını başkalarının varlığından ayrı hissetmesi üzerine. Bir ve tek olan ruh hakkında şöyle bir söz vardır: taşta uyur, bitkide rüyalanır, hayvanda uyanır, insanda ise uyanıklaşır. Yani benim varlığım, şu an karşımda oturanların varlığından ayrı bir varlık değildir. Bir bilgisayardan ayrıyım, bir ağaçtan ayrıyım gibi bir ayrılık hissederim, ama hakiki varlığımın böyle bir ayrımı var mıdır? Varlık ayrıştırılabilir bir şey değildir, bireysel bir şey değildir. Varlık ruhsal olan bir şeydir, maddi değildir; ama maddenin formunda görünebilir, madde ile de görünebilir. Ama kendisi bireysel değildir, maddi değildir, beş duyuyla algılanabilir değildir. Ama iç varlığımızla, kalp gözüyle -uzak doğu geleneğinde ifade edildiği gibi- fark edilebilir; çünkü gözle görülen bu gerçek varlık değildir. Bizim gerçek kendimiz, gerçek varlığımız dediğimiz şey işte bu varlıktır.
Arzu ve Korkudan Azade Olmak
Bu varlığın hiçbir arzu ve korku meselesi yoktur. Hiçbir arzusu ve korkusu yoktur. Neden? Çünkü birincisi, bir şeye ihtiyacı yoktur; ikincisi, kaybedeceği bir şey yoktur. O yüzden bir korkusu yoktur. Bu yüzden bilgeliklerde, “onlar ne üzülürler ne de korkarlar” denmiştir; onlar için korku ve hüzün yoktur. Neden? Gerçek kendini bulanlar için bir arzu yoktur; bir arzu yok ki ulaşamama diye bir korku olsun. Bir şey kaybetme ihtimali yoktur ki bundan dolayı bir korku taşısın; bir zarara uğrama ihtimali yoktur ki o zarara uğrama ihtimali nedeniyle bir korku taşısın. İşte o yüzden bütün kutsal metinlerde, bütün kadim bilgeliklerde, “gerçek insan arzu duymaz ve korkmaz” denmiş, “onlar için korku ve hüzün yoktur” denmiştir.
Bu aslında bize verilmiş bir mutluluk formülü değil, mutluluğun aslında nerede olduğuna dair bir işarettir. İnsan kendini arzu ve korku ikileminde, arzu ve korku arasında gidip gelen bir varlık olarak algılar; aslında Freud’un insan tanımı maalesef budur. İnsan, libido arzuları ile ölüm korkusu arasında gidip gelen kaotik bir varlıktır Freud’a göre. Ama biz psikolojik bir varlık değiliz, ideal (ruhsal) bir varlığız. Yaradan insana ruhundan üflediğini emretmiştir; o zaman insan gerçek anlamda ruhuyla insandır. O yüzden filozoflar “kendini bilmek, ruhunu bilmek” demişlerdir; bu boş bir söz değildir. Kendini bilmek, ruhunu bilmek, yani gerçek varlığı bilmektir.
Gerçek varlığının farkına varmadığın sürece, ego sahte bir varlığın hikâyesini sana anlatmaya devam eder. Der ki: “Sen bak, şu an var değil misin? Var olmak istiyor musun? Sen sevgili biri ol, sen daha iyi ol, sen yakışıklı ol, sen güzel ol, sen ünlü ol, sen şöhretli biri ol, başkalarından daha iyi ol, kendini göster, güçlü özelliklere sahip ol” -bu özelliklerle kendimizi unuturuz. Ne olur böylece? Gerçek varlık bilinci örtülür, yerine sahte bir varlık hikâyesi uydurulmaya başlanır.
Ters Dönmüş Tünel ve Eflatun’un Mağarası
Bu yanlış yola döndüğümüzde tekrar asli hâlimize dönmek isteriz. Yani bir şey olmak arzusundan varlık farkındalığına tekrar dönmek isteriz, tekrar dönmeye çalışırız. Çünkü ters dönmüş bir şeyi, o hâliyle devam ettirerek asla düzeltemeyiz. Bu asla mümkün değildir; yani o sahteliğin içinden düzelebilecek, ulaşılabilecek bir yol yoktur. O tünelin ucu yoktur. O tünelin ucu olduğunu zannederiz; sahte tünelin içinde küçük ışıklar vardır, onları görünce “bu tünelin ucuydu” deriz, oraya ulaşırız, bakarız ki yine küçük bir ışık, yine tünelin ucu değilmiş. O yüzden o tünelin sonu yoktur, hiç olmamıştır zaten.
Eğer tünelin ışığını bulmak istiyorsak, Eflatun’un mağarasındaki gibi, yüzümüzü duvara değil mağaranın kapısına çevirmemiz gerekir. Yani “bir şey olma arzusu” dediğimiz mağara duvarlarından bir adım geri gidip yüzümüzü varlığa çevirmemiz gerekir. O zaman gerçek tünelden geçmiş oluruz. Aksi takdirde o (sahte) tünellerden bir çıkış yoktur; böyle bir ihtimal, böyle bir imkân yoktur.
Seni Var Edeceğim Diyenler ve Diyojen’in Sözü
Bu konuda güzel bir söz vardır: bir kral, karşısındaki bir bilgeye “benden ne istiyorsun?” diye sorar, yani “aslında ne olmak istiyorsun?” der. O da onu gözlemler. Çünkü o söz aslında bir tuzaktır; o söze inanmak kendini bir başkasına teslim etmek demektir. O yüzden uyanık olmak gerekir. Birileri diyebilir ki “seni ünlü yaparım, sen bensiz yaşayamazsın.” Bu ne demek oluyor? “Sen beni var eden birisin, gerçekten benim varlığımın dayanağısın” demek oluyor. Ve bizim egomuz bundan mutlu oluyor, değil mi? Biri tarafından ihtiyaç duyulmak, “biri olma” arzusunu tetikliyor; “biri bensiz yapamıyor” diye ego bundan sahte bir haz alıyor, sahte bir varlık hissediyor. Ama bu sahte bir şeydir.
Bunu görebilirsek, çevremizde bizi bir şey olma arzusuna yönlendiren, bu sahte “olma” arzularını tetikleyen tavırları fark edebiliriz. Diyojen’in bir sözü vardır bu konuda: “Beni gölgeleme” der -yani “sen beni gölgeleyebilirsin ama ben gölgede kalmak istemiyorum, ben bu tuzağa düşmek istemiyorum” demek ister. İnsana deseler ki “bak seni bir günde bir milyar kişiye tanıtırım, iki milyar kişiye tanıtırım,” emin olun gerçek bir insanın kalbinde bundan dolayı en ufak bir dalgalanma bile olmaz. Çünkü bilir ki bu, varlığına hiçbir şey katmaz.
Bu yüzden bir şey olma arzusu, reklamlarla, sosyal medyayla, insanların birbirleriyle konuşmalarıyla sürekli tetikleniyor. Çok dikkat etmemiz, merkezimizi kaybetmememiz gerekiyor. “Seni ünlü yapabilirim” diyorlar; “ne olacak, nasıl ünlü olabilirim” diye düşünmeye başlarız. Estetik operasyonlarla “seni baştan yaratacağız, 10 yıl daha genç, daha güzel göstereceğiz” diye vaat ederler. Bunlar bize ne vaat ediyor? Sahte bir olma hikâyesi, sahte bir varlık vaat ediyorlar. İşte bunu ayırt etmeye ihtiyacımız var. Bunu ayırt edebilirsek aldanmayız; ayırt edemezsek çok kolay aldanırız. Çünkü günümüzde o kadar güzel sahte “varlık olma” hikâyeleri uyduruluyor ki, birinden kaçsan bile öbürüne kapılma ihtimalin yükseliyor.
O yüzden çok dikkat etmek zorundayız. Kimsenin bize varlık, değer, mükemmellik kazandıracağı hikâyesine iltifat etmemeliyiz. Çünkü biz zaten varız. Biz bir şey olmayacağız; biz var olma mücadelesi yapmıyoruz, bize verilmiş olan varlık hediyesinin farkına varıyoruz. Şimdi düşünün: bir tarafta mutlak irade, Yaradan bize “seni var edeceğim” diyor -aslında “seni var ettim ve varlığın benimle birlikte kalıcı olacak” diyor- ama biz buna iltifat etmiyoruz. Bir yerde birileri “seni var edeceğim” diyor, biz onlara iltifat ediyoruz. Ne kadar ilginç, ne kadar büyük bir trajedi, değil mi? Çok fazla bir şeye ihtiyaç yok, çok zor bir yol değil bu; sadece gerçekle sahteyi ayırt etmektir.
Bir çocukla ilgili güzel bir örnek var burada: mesela çocuğa bir şey gösterip “bu ev olsun” dersiniz; tamamdır, bilir ki bu sahte bir evdir, sorun etmez. Ama ne zaman ki siz ona “bu gerçek bir ev” dersiniz, size şöyle bir bakar, “ben bunu sahte olarak kabul ediyorum” der gibi olur. Sorun değil, ama sahteyi gerçek diye yutturursanız o zaman olmaz. Biz bir çocuk kadar bile akıllı değiliz; olmamız gerekmez mi?
Son Soru: “Kendim Olma” Arayışının Sofistike Tuzağı
Sunucu kapanışa doğru son bir soru soruyor: “Şimdi mesela bu ‘oğlak varlık’ falan, piyasada benim gibi otuzlu kırklı yaşlardakilerle çok bir söylemi var: sanki böyle bir karın sancısı gibi bir varlık sancısı içinde olma. Bir hakikat arayışı ama zihinde -bir yerlere gitme, araştırma, kitaplar okuma; veya insanlar ‘siz beni anlamıyorsunuz, bilmiyorsunuz, ben şu an acayip sancılar içindeyim, var olmaya çalışıyorum, beni bırakın kendim olmaya çalışıyorum’ diyor.”
Evet, bu sofistike bir tuzak. Bazı tuzaklar kolay tuzaklardır, bazı tuzaklar çok daha sofistikedir; işte “kendi olma arayışı” böyle bir şeydir. Kişi kendi imgeleminin kurduğu bir “kendine ulaşmak” için gayret eder; ulaşamadığında kendini döver: “Sen niye böylesin, niye böyle olamıyorsun” der kendine. Bu da kendini dövmenin, kendine yeni bir sahte “olma” hikâyesi kurmanın başka bir biçimidir. Bu tür sofistike hikâyelere de dikkat etmek lazım.
Kapanış: İşaretler ve Gerçek Varlık
Hepinize teşekkür ediyorum, bugüne kadar bana eşlik ettiniz; ama bundan sonra hepinize “iyi bakabilmeniz” çok önemli. Çünkü varlıkla varlığı bulamayız; kendimizi bulmak, kendimizi bilmektir mesele. Yoksa kendini inşa etmeye çalışmak, kendi varoluşunu kurmaya çalışmak -bunların hepsi sofistike, karmaşık bir tuzaktır. İlk başta dediğiniz gibi, bir varlığımızın üstüne binmiş, deneyimlediğimiz şeyler olabilir; ama bunları bilmek, bize gerçek kendimizi işaret eder. Bunları okumak, bize onların işaret ettiği şeyi görmeyi sağlar; bu anlamda bu tür meclisler faydalıdır. Ya da gerçekten hakiki varlığa dikkatini çeken, sembolik bir dille anlatan sanat eserleri olabilir; bunlar da bize gerçek varlığımızı hatırlatır.
Onun için kutsal metinler birer işarettir. Kur’an’ın sözleri, her bir cümlesi birer ayettir. Ayet dediğimiz, bize bir şey işaret eder; bize bir şey inşa etmemizi öngörmez. Zaten biz inşa edilmişiz -sahte bir inşa süreciyle değil, siz zaten var, en mükemmel şekilde var edilmişsiniz. İnsan “olmaklık” kavramıyla kendini sürekli inşa etmeye çalışıyor; oysa bizim suni bir inşaya, suni bir varoluşa ihtiyacımız yok. Çünkü egonun bir sahteliği de şudur: suni bir şey inşa ederiz, sonra onu korumaya çalışırız durmadan. Dolayısıyla tuzak içinde tuzaklara düşülür.
Sözü fazla uzatmayayım. Teşekkür ederim, sağ olun; dinleyicilere saygılarımı sunuyorum, sağ olun.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Yok. Anlatıcı yalnızca genel olarak “Kur’an’ın sözleri, her bir cümlesi birer ayettir, bize bir şey işaret eder” diyor; belirli bir sure adı veya ayet numarası zikretmiyor ya da doğrudan bir ayeti alıntılamıyor, bu yüzden burada tahmini bir atama yapılmamıştır.
İlgili Sohbetler
Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik
Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.
Kendine Kimin Gözüyle Bakıyorsun
Sohbette, insanın kendini genellikle anne-baba, eş, arkadaş gibi çevresindekiinsanların algısı üzerinden tanımladığı ve bunun bir yanılgı olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin, başkalarının bakışından, geçmiş yaşantılardan ve ilişkilerden bağımsız olarak Allah'ın insana ruhundan üflemesiyle var olan ilahi bir öz olduğu; kendine bakarken kutsal metnin ("ruhumdan üfledim, secde edin") referans alınması gerektiği vurgulanıyor. Hz. Âdem'in "ben nefsime zulmettim" ifadesi üzerinden, kimseyi suçlamadan, kendini hatayla değil Yaradan'la tanımlamanın önemi anlatılarak sohbet tamamlanıyor.
Hayatta Ne Yaptın Tuzağı
Sohbet, bir WhatsApp sorusundan yola çıkarak "hayatta ne yaptın", "kimse beni sevmedi/anlamadı", "hayatım mahvoldu" gibi görünüşte masum ama aslında insanı gerçek varlığından koparan sahte benlik seslerini ele alır. Güneş tutulması metaforuyla, gerçek kendiliğin hiçbir zaman bozulmadığı, sadece sahte benliklerle "örtüldüğü" anlatılır. Konuşmacı, Allah'ın kuluna yeter olduğunu hakikianlamda hissedebilmenin ancak kendini ve Allah'ı bilmekle (marifetullah) mümkün olduğunu, bunun da psikolojik temizlik ve metafizik bir açıklık gerektirdiğini vurgular.