Olumsuz Duyguların Kaynağı ve Kabullenme
Kısa Özet
İsmail Hoca bu sohbette, hayatımızdaki olumsuz duyguların gerçek kaynağının dışarıdaki olaylar veya insanlar değil, kendi içimizdeki beklenti ve algılarımız olduğunu; dış olayların yalnızca "tetikleyici" olduğunu anlatıyor. Vergi dairesi, otopark ve trafikte yaşadığı örneklerle "benlik penceresi - olan penceresi - kabullenme penceresi" modelini açıklayarak hayatı olduğu gibi kabullenip elden geleni yapmanın huzurun anahtarı olduğunu vurguluyor. Sohbetin sonunda Peygamber örneği üzerinden insanın değerini başkalarının onayında değil, Allah'ta ve kendi fıtratında aramasının özgürleştirici olduğunu anlatıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Olumsuz duyguların kaynağı içimizdedir; dışarıdaki olaylar ve insanlar sadece tetikleyicidir.
- "Hiç kimse sen izin vermeden sana kendini küçümsenmiş hissettiremez."
- Üçüncü pencere (kabullenme) açılmadığı sürece "benlik penceresi" ile "olan pencere" arasındaki fark sürekli gerilim, öfke ve üzüntü üretir.
- Değerimiz başkalarının onayına değil Allah'tan gelen öz varlığımıza dayanır; Peygamber örneğinde olduğu gibi kimseye kendimizi onaylatmak zorunda değiliz.
Olumsuz Duyguların Gerçek Kaynağı
Teşekkürler. Bu noktada bizlerin kendimizi geliştirme noktasında dikkat etmemiz gereken temel konulardan bir tanesi, hayatta muhatap olduğumuz olumsuz süreçlere karşı nasıl bir tutum takınacağımızla ilgilidir. Çünkü hayatta şu cümleyi çok duyarsınız, kendiniz de muhtemelen zaman zaman kullanıyor olabilirsiniz: "Ben iyi olmaya çalışıyorum ama insanlar beni çileden çıkarıyor." Veya "şöyle olmasa ben aslında çok doğru bir insan olurum, iyi davranırım" vesaire gibi cümleler kullanırız. Burada aslında şunu demek isteriz: hayatta olumsuz bir şey olmasa ben de hiç olumsuz bir şey yapmam veyahut da yanlış bir şey yapmam, deriz. Bu temelde yanlış bir bakış açısıdır. Çünkü burada kişi olumsuzluğunun nedenini dışarıda aramaktadır. Oysa olumsuz duyguların nedeni içimizdedir. Bu cümleyi hayatımızda temel bir düstur edinmek durumundayız. Tekrar ediyorum: olumsuz duyguların nedeni içimizdedir, dışımızda değil.
Bunu anlamak da ayrı bir konudur. Çünkü söylediğim bu cümle aslında kafamızdaki genel algıya ters bir şeydir. Yani olumsuz duygulanmanın sebebi içimdeki bir şey değil, dışarıdaki bir şey deriz: birisi beni öfkelendiriyor, birisi beni çileden çıkarıyor, birisi beni üzüyor, birisi bana acı veriyor, birisi bana kendimi kötü hissettiriyor, değil mi? Ağırlıklı olarak kullandığımız dil budur. Bu ne demektir? Bu aslında olumsuz duyguların nedenini dışarıda görmek demektir. Biz de şimdi tam tersini söyleyerek derse başlıyoruz: diyoruz ki olumsuz duyguların sebebi içimizdedir.
Peki bunu nasıl anlayacağız? Buradaki zıtlık gibi görünen şey nasıl doğru anlaşılıp düzeltilir? Şu şekilde: bizler kendimize şu veya bu şekilde davranılmasını isteriz, şöyle veya böyle algılanmak isteriz. Mesela saygı değer biri olarak algılanmak isteriz. Birisi bize saygısızlık olarak tanımlayabileceğimiz bir tutum sergileyince bu bizde öfkeye sebep olur. Ama bunun nedeni nedir? Sen saygı duyulacak bir kişi olduğunu düşünüyorsun ve aynı zamanda karşındakinin sana saygı duyması gerektiğini düşünüyorsun. Böyle bir ön kabulün var. Bu ön kabulün arkasından birisi sana beklediğin saygıyı göstermeyince öfkeleniyorsun, kırılıyorsun veya alınıyorsun. Şimdi olumsuz duygunun nedeni nerede? İçeridedir.
Dolayısıyla herhangi bir olumsuz duygunun sebebini aradığımızda, o duyguyu tetikleyeni değil, o duygunun kaynağını bulmalıyız. Bir kaynak var, bir de onu tetikleyen var. Bunlar birbirinden ayrı şeylerdir. Siz bir taşı bir çamur deryasına fırlatırsanız o çamur sıçrar değil mi? Peki o sıçramanın gerçek kaynağı nedir? Çamurdur. Tetikleyeni attığınız taştır. Ama orada çamur olmasa, çamur sıçrar mı? Sıçramaz. Dolayısıyla tetikleyen ayrıdır, kaynak ayrıdır. Olumsuz duyguların kaynağı içimizdedir, tetikleyeni dışarıdadır. Bunu doğru ayırmak lazım. Eğer bende kaynağı yoksa tetiklenemez.
Mesela bir yerde patlayıcı madde olacak ki siz bir ateşle, bir kibritle, bir çakmakla onu patlatabilirsiniz. Diyelim ki bir yeri yanıcı olmayan malzemeden yapsanız, siz orayı yakabilir misiniz? Yapamazsınız. Ama yanıcı bir madde ise, hele hele patlayıcı, parlayıcı bir madde ise, en ufak bir tetikleyici kıvılcım onu yakacaktır. Dolayısıyla tetikleyici ayrıdır, kaynak ayrıdır. Biz diyoruz ki kaynak insanın kendisindedir. Sende öfkelenme, olumsuz duygulanma kaynağı yoksa o olumsuz duygular ortaya çıkmaz; tetiklense bile ortaya çıkmaz. Elinizde istediğiniz kadar ateş taşıyın, eğer o malzeme yanıcı bir malzeme değilse yakamazsınız.
"Sen İzin Vermeden Kimse Seni Küçümseyemez"
Buna bağlı güzel bir söz vardır: hiç kimse sen izin vermeden sana kendini küçümsenmiş hissettiremez. Yani kendimi küçümsenmiş hissetmem için benim buna bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde yol açmam, zemin hazırlamam lazım. Mesela şöyle olursa kendimi küçümsenmiş hissederim, karşıdaki de öyle davranırsa kendimi küçümsenmiş hissedeceğim diye bir kabulüm varsa. Şimdi bakın buna yol veren kim? Benim. Bir insan beni küçümseyebilir, bu ayrı bir konu. Kendimi küçümsenmiş hissetmek benimle ilgili bir konudur ve bu ayrı bir konudur. Yoksa tabii ki bir insan beni yok sayabilir, küçümseyebilir, değersiz görebilir; bu onun algısıdır, onun değerlendirme tarzıdır. Onun kendi değerlendirme skalasına göre ben değersiz olabilirim. Ama ben kendimi değersiz hissediyorsam bu benimle ilgili bir şeydir.
Dolayısıyla özellikle ikili ilişkilerde çokça rastladığımız, "bana kendimi değerli hissettirmiyor" derler değil mi insanlar? Veya "bana kendimi çok kötü hissettiriyor, kendimi onun yanında bir hiç gibi hissediyorum, bana bir hiçmiş gibi muamele ediyor, bu da beni çok kötü yapıyor" dediğimizde aslında neyi demiş oluyoruz? Aslında bizim kendi psikolojik zeminimizde bir yanlışlık var. Birisi de bilerek veya bilmeyerek o yanlışı tetikliyor. O yanlışı tetiklediği anda bizde o zemin, o mekanizma işliyor. Domino taşı gibi. Birisi bir dokunuş yapıyor. Ortada bir domino taşları var ki birisi o hareketi başlatıyor. Bizim içimizde o domino taşları peyderpey, patır patır yıkılıyor ve diyorsun ki kendimi çok kötü hissediyorum, veya buna çok öfkeleniyorum. Neden? Çünkü içeride senin dizdiğin bir domino taşı sistemi var. Birisi bilerek veya bilmeyerek dokunduğunda sistem tıkır tıkır işliyor.
Kendi Kendimizle İlişkimiz
"Dokunmadan da oluyor mu hocam, insan kendi kendine de mi yapıyor bunu?" Kendi kendine de yapar; o insanın kendi kendisiyle ilişkisinde. Mesela diyor ki, "kendimi nasıl iyi hissederim? Şunu yaptığımda iyi hissederim, şöyle bir etki bıraktığımda insanlar üzerinde, veya şunu başardığımda, okulumu bitirdiğimde iyi hissederim" vesaire. Sonra dersiniz ki peki öyle olabildin mi? Olamadın. Bu sefer ne yaptınız? Kendi kendinizi yıkmış oldunuz. Bu da mümkündür, çünkü insanın kendi kendisiyle de bir ilişkisi vardır.
Benim bir danışanım vardı, bir tıp fakültesinde doktor. Şöyle demişti: "Ben yıllarca öğretmenlerime iyi gözükmek için başarılı oldum." Onlar öyle yazdırmış, bir çeşit rol biçmişler. Birinci sınıfta çocuk çarpmış yani; "okul istemiyor, aile öyle olsun diyor" falan, "o başka bir bölümü istiyor" falan. Yanılmaz bir zorunluluk zonuna girmiş yani. Kendini hep ona göre var etmiş, etmiş, etmiş, oraya kilitlenip bitmiş artık. Tabii bir yerden sonra artık onu devam ettirebilecek imkan kalmamış; zor gelmiş, ya da en azından onun memnun olacağı bir iş alanı olmadığını düşünmüş. Ne yapar o zaman? İkileme girer. Hem o benlik algısını devam ettirme ihtiyacı hisseder, bir taraftan da devam ettiremez. O zaman bir ikilem meydana gelir.
Dolayısıyla kendi kendisiyle ilgili algı da böyledir. Mesela insanlar taraflarca sevilmek ister ama kimse tarafından sevilmediğini düşünür; aklından böyle bir düşünce geçer: kim beni seviyor, kimse beni sevmiyor, ölsem kim arkamdan ağlar, kimse ağlamaz... O zaman hadi otur bakalım, sen kendi kendine ağla, kendi kendine üzül. Yani bazen insan kendi kendine de bunu yapar. Çünkü insanın kendi kendisinin varoluşuna dair bir hayali de vardır. Deyim yerindeyse hani ilk çocukluktan beri duyduğumuz "ne olmak istersin" sorusu -- herkes bir şekilde bir şey olmak ister. Dolayısıyla bu onun için bir kimliktir, bir varoluştur. Ama bu gerçekçi bir şey değildir hayatta.
Var Oluşumuzun Kaynağı: Özümüz
Çünkü daha önce de değindiğimiz gibi, insan zaten prensip olarak var olarak yaratılmıştır. Bunu hayatta hiçbir zaman unutmamak gerekiyor. Biz var olarak yaratıldık, varlıktan yaratıldık, yokluktan yaratılmadık. Varlıktan yaratıldık; Allah'ın varlığından yaratılmışız, O'nun üflediği ruhtan var olmuşuz, O'ndan gelmişiz. Dolayısıyla önce insanın, eğer akıllıysa, şunu kavraması gerekir: sen varsın. Sen özünle varsın. Var olmak için bir çaba harcamana gerek yok, bir şey olmana gerek yok. Sen zaten varsın ve o varlık yeterli bir olmaklıktır. O varlığın hayatta bir yansıması olur, o ayrı bir konu.
Hep verdiğim örnek: su sudur, ama bir meyil bulduğu zaman akar, ırmak olur. Hava sıcak olur, buharlaşır, bulut olur. O bulut soğuk bir havaya rastlar, yağmur olur. Ama aslında hepsi sudur. Aynı şekilde, geçici olarak bu dünya hayatının akışı içinde biz de bir şeyler yaparız: evleniriz, bir eşimiz olur, arkadaşlıklarımız olur, işimiz olur, mesleğimiz olur, para kazanırız vesaire. Bu hayatın akışıdır. Bunlar bizi var etmezler. Modernizmin en temel hatası, kimliği yanlış bir yere koymaya çalışmasıdır, damgayı yanlış bir yere basmaya çalışmasıdır. "Kimsin sen?" Mesela CV'ni yaz, özgeçmişini yaz; ne yazılıyor? Hep geçici şeyler.
Peki o özgeçmişte yazdığımız şeyleri bir kenara koyduğumuzu düşünelim; hiçbiri yok. Doğmadın diyelim, "falan tarihte doğdun, oradan başlayın" derler ya; doğmadın, annen baban yok, bir okula gitmedin, bir okulu bitirmedin, bir mesleğin olmadı -- hepsini sıfırlayın. Böyle bir durumda nesin sen? Bir şey var mı, yoksa her şey gitti mi? Eğer her şeyinin gittiğini düşünüyorsa bir insan, gerçek varlığını fark edememiş demektir. Bütün bunlar ortadan kalktığında kalan bir şey vardır; işte o sensin. O yüzden aslında özgeçmiş dediğimiz, fani bir geçmiştir; gelip geçici bir geçmiştir. Bunu ne kadar iyi kavrarsak psikolojik alanda o kadar dengeli oluruz. O dengeyi sağladığımızda konumuzun başında bahsettiğimiz o olumsuz duygu ve düşünceler ortadan kalkar.
Mesela biri size sordu nereyi bitirdin diye; belki ilkokulu bitirmişsin, değil mi? Üniversiteyi bitirince öz varlığın artıyor mu? Yok, öyle bir şey yok. Ama siz kendinizi öyle algılarsanız, birisi size "nerede okudun, nereyi bitirdin" derse o zaman rahatsız olabilirsiniz. Ama buna sebep olan kim? Kendinizsiniz. Biz negatif duygulara, negatif duygunun içinde ilk önce kendimize bakmalıyız: niye bu negatif düşünce ve duygu bende ortaya çıktı? İlk cevap egonun ilk cevabıdır: "işte falan kişi veya meydana gelen şu olay bunu tetikledi." Tamam, hadi bunu da kabul edelim; peki neyi tetikledi? Bu kıvılcım nerede ateş çıkardı, hangi maddeyi yaktı ve tutuşturdu? Bunu sormak durumundayız. İçeride ne vardı ki bir tetiklenme meydana geldi? İşte bunu iyi araştırıp sorup anlarsak, o zaman içimizdeki negatif kökeni bulabiliriz.
Mesela örnek: "hiç kimse benimle arkadaşlık yapmıyor." Çok kötü bir durum mu? Yok. Ama "benimle hiç kimse arkadaşlık yapmazsa bu benim çok kötü olduğumu veya hiçbir değerim olmadığını gösterir" diyen bir düşünceniz varsa, o zaman problem yaşayabilirsiniz. O zaman gerçek problem sizin kendinizi konumlandırdığınız noktadadır. Mesela bugün özellikle ikili ilişkilerde ve hayatın birçok sürecinde niye insanlar hep böyle bir kimlik değeri problemi yaşıyorlar? Bazen bu pozitif de oluyor, negatif de oluyor: birisi size çok ilgi, değer verirse çok iyi hissediyorsunuz kendinizi, çok mutlu oluyorsunuz; vermezse çok kötü hissediyorsunuz. Bu skala nerede var? Aslında sizin içinizde var.
Isının derecesini belirleyen o ne diyorlar ona? Termometre. Orada bir cıva, bir sıvı var; o sıvı havaya göre yükselip iniyor değil mi? Orada cıva olmazsa ne bir iniş ne bir yükseliş olacak. Şimdi sizde de bir termometre var, birileri o termometreyle oynuyor: havayı sıcak yapıyor, termometrenin seviyesi değişiyor; soğuk yapıyor, seviyesi değişiyor. O termometreyi bir kenara bırakacaksınız. Bakın, o termometre sizde. O sizin içinizdeki bir düşünce, bir algı, bir değerlendirme.
Mesela bazen çocuklar olur; isteğini yerine getirmezsin, der ki "baba beni sevmiyorsun" veya "benim isteğimi yerine getirmiyor, demek ki bana değer vermiyor" der; onun üzerinden kendisiyle ilgili bir kimlik, bir tanımlama, bir değerlendirme yapar. Hadi bunu çocukken makul karşılayabiliriz, aklı ermiyor; ama belli bir yaşa gelmişiz, halen mi aklımız ermesin? İnsanların değerlendirmesi, yorumu, gösterdiği ilgi veya ilgisizlik üzerinden niye bizim kimliğimizin, varoluşumuzun, varlık değerimizin barometresi, termometresi değişsin? Ne ilgisi var? Bir şeyin kendi asli varlığı, değeri varsa onun değeri odur; başkasının algısı veya değerlendirmesi onun değerini değiştirir mi? Değiştirmemeli.
Ama dikkat edin, bugün insanoğlu kendini özgür, kendi öz değerleriyle var olduğunu iddia etmesine ve çoğunlukla "insanlar benim umurumda değil" demesine karşı, bütün yönleriyle insanları umursayan bir şekilde yaşıyor. Ve bu tuzağı kendi kendine kuruyor. O zaman bu tuzağın dışına çıkmak gerekir. Gerçek varlığımızın değeri gerçek varlığımızdan kaynaklanır. Sen hiçbir şeyin etkisi olmayan bir varlığa sahipsin. Bir şey başarmasan da varsın, sevilmesen de varsın, ilgilenilmesen de varsın. Hiçbir şey o varlığı ne arttırabilir ne eksiltebilir. Hiçbir şey.
Egonun Kurduğu Oyun
Bunu algıladığımızda bütün tuzaklar ortadan kalkacaktır. O noktada işte biz ne gibi tuzakların içimizde olduğunu görmek durumundayız. Yani ben hangi tür algılara sahibim ki insanların veya hayatın süreci içinde meydana gelen tutumlar, değişimler beni bu kadar etkiliyor? Mesela resim yaptım, sergi açtım, kimse gelmedi; bu benim varlık değerimi düşürür mü, düşürmez mi? Veyahut çok ilgilenildi, çok alkışlandı; bu benim varlık değerimi arttırır mı? Bir kitap yazdım, çok okundu veya okunmadı; bu benim varlık değerimi değiştirir mi? Onun için insan kendisini hangi algıda var edip etmediğine dikkat etmelidir. Ve burada bütün değerlendirmenin sorumlusu kendimiziz. Kendimizin kurduğu bir oyunu oynuyoruz. Gerçek oyunu kuran kendimiziz; fakat o oyunda birçok oyuncu var. Ama oyunun gerçek kurucusu sensin.
Bir oyun kuruyorsun, daha sonra o oyuna birçok insanı bilerek veya bilmeyerek davet ediyorsun. Diyorsun ki "ben hayatta bir şey yapabildiğimde, bir şey başardığımda, diplomamı aldığımda değerli bir insan olacağım, var olacağım." Sonra o oyuna birçok oyuncu katılıyor; diyorlar ki "halen başaramadın mı, halen o işi yapamadın mı, ne kadar para kazanıyorsun?" Bakın aslında o oyunu siz kurmuşsunuz, sonra etraftan o oyuna oyuncular geliyor. Kim sorumlu? Siz sorumlusunuz, oyunun kurucusu sizsiniz. Onun için kişi kendisini nasıl bir oyunun içinde tuttuğuna dikkat etmelidir. Eğer o oyunun içinde tutuyorsanız o oyuna birçok oyuncu gelecektir, bilerek veya bilmeyerek. O oyuncuların oyun hakkındaki yorumlarının etkisinde siz bir kısım düşünce ve duygular yaşıyorsanız, bunun sorumlusu sizsiniz. Oyunu bozun ve oyundan çıkın. Çok basit bir şey.
Peki ne yapalım? Doğal, doğru ve güzel olan şeyi yapın, bu kadar. Bu özünüzün doğal bir yansıması olsun; bir oyun adına bunu yapmayın. Ben niye mesela bir okul okumalıyım, niye bir meslek sahibi olmalıyım? Çünkü bu hayatın doğasında var olan doğal bir şey, doğru bir şey, güzel bir şey. Kendi elimin emeğiyle çalışıp kazanmaya çalışıyorum. Ama ne kadar kazanıyorum, ne harcıyorum, kim benden ne kadar çok kazanıyor, kim benden ne kadar az kazanıyor -- bütün bu mukayeseleri yapan kim? Egonun oyunculuğudur, kendisidir. O oyuna girmemek lazım. Eğer bir oyuna giriyorsanız oyunun bütün sonuçlarına mahkumsunuz; sonra da o oyuna girenlerin algılarını yönetemezsiniz, insanların algılarını yönetemezsiniz. O yüzden, başa dönüyorum: bütün olumsuz duygu ve düşüncelerin nedeni kendi içimizdedir. Öfkenin nedeni içimizdedir.
Günlük Hayattan Örnekler: Otopark ve Vergi Dairesi
Mesela diyelim ki siz çocuğunuzu veya birilerini adam etmeye çalışırsınız, veya bir işin olmasını arzu edersiniz ama olmaz. Olmadığı için ne yaparsınız? Öfke hissedersiniz; "şunu değiştirmem lazım, bu böyle olmalı" dersiniz. Olmayınca da öfke hissedersiniz. Şimdi o öfkenin nedeni ne? İçinizdeki şey. Mesela dün bir yerdeydik, bir seminer vardı, seminer bitti, otopark kapılıydı, üç dört araba kapalı kalmıştı. Şimdi normal değil mi, normal insan öfkelenir. Halbuki yok, öfkelenmeye gerek yok kardeşim; bak kapıyı açabiliyorsan açarsın, bir görevli bulabiliyorsan bulursun; bulamadın, hiçbiri olmadı, arabayı bırakırsın gidersin. Şimdi öfkenin ne anlamı var? Orada öfkelenen bir kişi ne diyecek? "Bu böyle olmaz." Olmaz ama olmuş, değil mi? Sen bir oyun kuruyorsun: "bu böyle olmaz, buranın sorumlusu burayı bırakıp gidemez." Ya gitmiş. Sen hâlâ kafanda bir oyun kuruyorsun; gidemez, yapamaz, böyle olamaz diye kafanda bir kurgu var. O kurguya uymayan bir şey olduğunda seni öfkelendiriyor. Manasız bir şey.
Arkadaşa dedim ki rahat ol, sakin ol dedim. Bakalım işte görevliyi buldular, adam da bozulmuş, manuel olarak eliyle o kapıyı söktü, çıkardı, açtı. Şimdi bakın orada öfkelenebilir miyiz? Tabii ki öfkelenebilirsin, hem de o kadar görünürde makul sebepler var ki. Ama hiçbirinin anlamı yok. Orada ben öfkelenmedim, süreci pozitif şekilde ve yapabileceğimiz şeyleri maksimum şekilde yaparak yürütmeye çalıştım. Çözüm oldu, devam ettik; olmasa bunu da kabul edecektik. Bütün mesele, içeride hayatın akışına zıt bir oyun kurguluyorsun, o oyunun gerçekleşmesini istiyorsun; gerçekleşmediğinde de problem yaşıyorsun.
"Peki hocam, bunu her yerde yapamıyoruz. Siz dediniz, ben de böyle çok rahat aldım ama bunu her yerde beceremiyorum. Buradaki eksiklik ne, ya da insan davranışının her yerde niye tutarlı olamıyoruz?" Tabii ki niye yapamıyoruz? Çünkü bazen uyanığız, farkındayız; bazen de olay basit oluyor, o kadar takmıyoruz. Örnek vereyim: farz edelim ben dünkü durumda bir hastayı hastaneye yetiştirecek olsaydım, orada daha büyük bir mücadele vermem gerekecekti. Ama dün bir yere yetişmem gerekmiyordu; gidip bir çay içecektim arkadaşımla. Ama farz edelim hastaneye acil bir hasta yetiştireceğiz; orada da eğer çok dikkatli ve farkındaysanız yine öfkeye kapılmazsınız, çünkü onun da anlamı ve faydası yoktur, sadece daha kötüye götürür. Aynen öyle; zaten faydası yok, anlamı yok. Bazı durumlarla niye baş edemiyoruz? Çünkü orada daha büyük bir oyunun tuzağına düşüyoruz. Bazı şeyleri tolere edebiliyorsanız, esneyebiliyorsanız negatif duygu o kadar çıkmıyor. Ama esneyemediyseniz, tolere edemediyseniz, daha büyük bir oyunun içindesiniz ve onun dışına çıkamıyorsunuz; o zaman o oyun sizi içine alıyor, kuşatıyor. Bunu her yerde yapmamız gerekiyor.
Ben de öyle yaparım; diyelim ki bir taksi şoförü kaba davransa üstüne fazla düşmem. Ama diyelim bir vergi dairesine gideyim, bir memurun orada olmayışı ya da acayip sinirli olması veya işini savsaklaması çok büyük bir tepki verdirebiliyor bende. İşin aciliyetinden mi, zamanın kısıtlığından mı bilmiyorum ama bazen çok büyük bir tepki veriyorum. Bazen de bakıyorum kendime çok rahat davranıyorum, ama dengeyi kuramıyorum yani. İşte içimizdeki oyunun gücü ne kadar büyükse ve biz o oyundan ne kadar çıkamıyorsak, o kadar negatif duygu taşırız.
Mesela diyelim bir memur görevini yeterince uygun şekilde yapmıyor, savsaklıyor veya umursamaz davranıyor. Sen bunu değiştirebilir misin? Eğer değiştirme imkanı varsa pozitif olarak değiştir, memuru pozitif şekilde yönlendirmeye çalış. Ama baktın olmadı, kabul edeceksin. Kendimden bir örnek vereyim. Maliyeye, vergi dairesine gittim, mükellefimle birlikte gittim. Kendisinin orada olması ya da bir vekâlet olması gerekiyordu; vekâlet yok diye işlemi yapmak istemediler. Memura dedim ki, "beyefendi, burada bekleyeceğim, işimi yapın." "Bekleyin" dedi, "benim yapacağım bir iş var." Bekledim. Sonunda müdür durumu gördü, "imza at, aslı gibidir dersin" dedi. Ama o memur o kadar keyfi davranıyordu ki, bu arada arabamı da çekmeye kalktılar; telefonla arayıp arabayı çekmesinler diye rica ettik, görevli çocuk arabanın yanında bekliyordu çekmesinler diye. Sonuç olarak bizi tam bir saat bekletti orada. Kendi kendime "sinirlenmeyeceğim, sinirlenmeyeceğim" diyordum ama işim de acildi. Sonra dedi ki "mühür yok." Bizde kaşe mühür vardı, "mührü getirdim" dedim; "kardeşim, mühür kalktı artık" dedi. İşimi yapmamak için inanılmaz bahaneler üretti, üstelik işi özellikle öğle paydosuna getirdi. Dedim ki, "bakın, üç saatte olacak bir açılış işlemini bu kadar uzattık." "Vergi kaçırıyorsunuz falan diyorsunuz ama anlıyorum da benim yapabileceğim bir şey yok" dedi. Artık bu olağan bir şey haline gelmişti.
Bakın insanoğlunun temel bir hatası var: idealize bir hayat var olduğunu düşünüyor, her şeyin ideal olması gerektiği gibi olması gerektiğini düşünüyor. Böyle bir hayat yok, böyle bir dünya yok. Kişi en ideal ve doğru şekilde davranmaya gayret edebilir, kişinin kendisi. Fakat bunu ne insanlardan ne hayattan bekleyemeyiz. Onun için insanların olumsuzluklarına tahammül, kâmil ahlakın göstergelerinden bir tanesidir. Kabulleneceksin orada; suistimal olur bazen, vesaire olur. Sen bunu pozitif bir şekilde değiştirebiliyorsan elinden gelen imkanı kullan; değiştiremiyorsan kabullen. Hayat budur. Bunu kabullenmeyen içimizde birçok algı var, benliklerin algıları, oyunları var: "bu böyle olmaz, bak bu şu an böyle oluyor" diye. Dolayısıyla biz içimizde nasıl bir zemin olduğunu iyi kavrarsak, neden negatifleştiğimizi de kavrayabiliriz. O negatifleşmenin hiçbir geçerli ve makul sebebi yoktur, anlamsızdır.
Bir şey beni üzüyorsa, ben o olaya karşı doğru bir tutum içinde değilim demektir. Mesela bir yakınım öldü; benlik bundan hoşlanmaz, der ki "erkendi, kaybetmek istemiyordum" değil mi? Dolayısıyla ne yapar? Bir oyun kurar: "bu böyle olmamalıydı, erken gitti, hiç beklemiyordum" der. Ama hayat senin benliğinin ihtiyaçlarına göre işlemiyor. Sen ne yaparsın eğer akıllı bir insansan? O oyunun dışına çıkarsın; dersin ki gerçek varoluş ve sistem ilahi sistemdir, eğer böyle bir olay olmuşsa ben bunu kabulleniyorum. Dediğinizde ne olur? O gereksiz üzüntü, acı ortadan kalkar. Yoksa tabii ki insan sevdiği bir insanın ölümünün meydana getirdiği doğal bir üzüntüyü hissedebilir. Ama mesela ne yaparız biz bazen? "Bunu kabullenemiyorum, bu dayanılmaz bir acı" deriz. Kimin için dayanılmaz bir acı? Kim bu oyunu kurmuş? "İşte benim aklımdan dahi geçmiyordu, böyle olmamalıydı" -- kimin aklından geçmiyordu, kimin için böyle olmamalıydı? Böyle bir şey yok ki. Hayat ilahi hikmet ve takdirle işleyen bir sistemdir. Sen de o sistemin içinde bilinçli bir varlık olarak yaratılmışsın. Sen kendi başına mı oyun kuracağını düşünüyorsun? Öyle bir şey yok. Sen bu sisteme katılmakla sorumlusun; ne olarak katılmakla? Bilinçli, sorumlu ve doğru bir şekilde katılmakla.
Üç Pencere: Benlik, Olan ve Kabullenme
"Ölçebilir miyiz? İdeale yaklaşmayı, mümkün olan en fazla yaklaşmayı kişinin nihai gayesi olarak mı adlandırabiliriz?" İnsan ideale doğru gider, tabii ki akıl, insanın varlığı bunu ister. Ama hiçbir zaman ideal ve mükemmel olan bu hayatta bu şekilde bir varoluş yakalanamaz, bunu da bilmek lazım. "Yani yaklaşmak hayatı da kolaylaştırıyor işte." Evet, yaklaşmaya çalışmak ama olanı kabul etmek. Yani sen elinden gelen bütün imkan ve kabiliyetleri kullandın, sonuçtaki durumu kabul edeceksin. İdeal olsa da olmasa da, iyi de olsa kötü de olsa kabul edeceksin. Yani şunu anlamamız gerekir; o bir bilgenin duası: değiştiremeyeceğin şeyi kabulleneceksin, değiştirebileceğin şey için gayret edeceksin ve neyi değiştirebilip neyi değiştiremediğini ayırt etmeyi bileceksin. Hayat bir sistem olarak işliyor; bu sistemi biz bütünüyle ne kuşatabiliriz ne de arzu ettiğimiz istikamette ilerletebiliriz. Ama onu biraz yumuşatabiliyoruz; sert köşeleri biraz olsun yumuşatabiliyoruz.
Trafikte Sabır: İki Hikaye
Araçla giderken önümde iki araç karşılaştı; biri gidiyor biri geliyordu. Önümdeki araç camını açtı, sohbet etmeye başladılar. Bense oradan dönüp geçmem gerekiyordu, bekledim. Dedim ki muhtemelen selamlaşıyorlar, insani bir şey. Fakat süre uzadı, iyice uzadı, kaç dakika olduğunu bilmiyorum. Dedim ki olabilir, yine insani bir durum; çıkıp kavga etmek gerekmiyor, kornaya basmak gerekmiyor. Basmadım, çünkü zaten görüyorlar, korna çalmam bir şey ifade etmeyecekti. Sabrettim. Dedim ki herhalde Rabbim beni bir kaza beladan ya da başka bir şeyden bu bekleme vesilesiyle, bu arkadaşlar vesilesiyle koruyor. Öyle düşündüm, başka şeyler de söyledim kendi kendime. Sonra dedim ki bunlara nazik bir şekilde bu durumu söylemem lazım, içimde kalmasın. Camı açtım, "bir dakika" dedim. Önümdeki araç gitti. Dedim ki, "keşke bir çay ısmarlasaydınız, çok güzel sohbet ediyordunuz, sizi rahatsız etmeye kıyamadım, benim vaktim vardı." Adam öyle bir kaldı, şoke oldu; yani "beni de rahatsız ettiniz, vaktimi de aldınız" demek istedim ama nazik bir dille söyledim. Muhtemelen sonradan hazmetti, çünkü yüz ifadesi çok tuhaftı.
Başka bir arkadaş da bununla ilgili bir şey anlattı, dedi ki: "Aynısı bizim başımıza geldi. Hacı abi oğluyla beraber bir yere giderken ters yönden biri geliyor: 'evladım, burası ters yön, geri çekeceksin' filan diye küfürlü laflar ediyor. Baba sakin bir şekilde, 'olur böyle şeyler, herhalde öfkelisin ama burası ters yön, sen geri çekileceksin' diyor. Oğlu ise babasını zor tutuyor, zapt ediyor: 'baba bırak, ben hallederim' filan diyor. Baba 'tamam evladım, tamam yavrum' diyerek arabayı geri çekiyor. Biraz ileride, sokağın başında, o ters yola giren ve hakaret eden delikanlıyla tekrar karşılaşıyorlar; sokağın sonunda önlerine çıkıyor. Baba içinden 'eyvah, çattık bugün, bununla bir şey yaşayacağız' diye düşünüyor. Delikanlı gelip diyor ki: 'Hacı amca çok özür dilerim. Ben babamla kavga etmiştim, silahımı belime takmıştım; ne olursa olsun başıma ne gelirse gelsin diye çıkmıştım. Sizinle kavga edecektim, tartışacaktım; öyle bir haldeydim ki siz bir şey söyleseydiniz o mermileri size boşaltacaktım, kalanları da kendime sıkacaktım. Bunu kurgulamıştım. Ama sizin sabrınız beni insan etti; beni mahvettiniz, çok özür dilerim, nasıl affettirim kendimi bilmiyorum' filan diye."
Tabii, tabii olabilir. Yani burada insan olabildiğince sabırlı, anlayışlı, geliştirici, olumsuzlukları giderici bir tutum içinde olmalı. Hayatın ilkesi budur. Burada prensip olarak şöyle bir şey tanımlıyoruz: hayatta üç tane pencere vardır. Bir tanesi bizim benliğimizin ihtiyaç penceresidir; biz hayatta bir şeylerin şöyle veya böyle olmasını isteriz. Eşimizin, arkadaşımızın, dünyanın, hayatın, önümüzde araba süren kişinin, muhatap olduğumuz memurun, her şeyin kendi ihtiyaçlarımız istikametinde olmasına dair bir bakışımız vardır. Bu bizim benlik penceremizdir; deriz ki bu böyle olsun, şu şöyle olsun; kendimize göre bir kurgumuz olur.
Dünyanın idaresini bize verseler, bu pencereden dünyayı dizayn etmek isteriz. Bir de ikinci bir pencere vardır, o da hayatta olandır. Hayatta ölüm olur, ayrılık olur, karşımızdaki insanların iyi tavırları olur, kötü tavırları olur; seviliriz, sevilmeyiz, önemseniriz, önemsenmediğimiz zamanlar olur, para kazanırız, kazanamayız, bir şeyi başarmak isteriz, başaramayız, başaramayacağımızı düşündüğümüz şeyi bazen hiç tahmin edilmedik şekilde başarırız vs. Bu da olan penceresidir. Fakat hayatta bu iki pencere arasında her zaman az veya çok bir farklılık vardır. Bu iki penceredeki görüntü hiçbir zaman birebir örtüşmez. Ego da sürekli bunları örtüştürmeye çalışır. Zaten hayattaki psikolojik gerilimin temel nedeni budur: bu ilk pencere ile ikinci pencere arasındaki farklılıklar. "Ben böyle bir dünyada yaşamak istemiyorum." Neden? Çünkü senin hayal ettiğin dünya böyle bir dünya değil. "Ben böyle insanlardan rahatsız oluyorum." Neden? Çünkü hayal ettiğin insanlarla olanlar birbirinden farklı. "Ben böyle bir sistemden rahatsız oluyorum." Neden? Çünkü arzu ettiğinle gerçekleşen arasında bir fark var.
Bu iki pencere arasında insan sürekli bir çatışma ve gerilim yaşar; arkadaşlarımızda, dostlarımızda, eşimizde, her şeyde. Hayatın kendisinde sıcak hava istersin ama hava soğuk olur; serinlik istersin ama sıcak olur, değil mi? Burada her zaman az veya çok bir farklılık vardır; örtüştüğü yerler de vardır, örtüşmediği yerler de mutlaka vardır. Bu insanda psikolojik düzeyde bir gerilim meydana getirir. Bu gerilim bazen öfke şeklinde, bazen üzüntü, bazen de karamsarlık ve ümitsizlik şeklinde ortaya çıkar. Hayata bir üçüncü pencere açmak durumundayız. Bu üçüncü pencereyi açmadığımız zaman o iki pencere arasındaki gerilim sürekli yaşanır. Üçüncü pencere nedir? Kabullenme penceresidir. "Evet, benim istediğim, hayal ettiğim bu; gerçekleşen bu. Ve ben bu farklı, bazı yerlerde örtüşen bazı yerlerde örtüşmeyen durumu kabul ediyorum." Ve mevcut durum üzerinden yapabileceğim şeye bakarak hayata devam ediyorum.
Bazı insanlar vardır, hayata devam etmez, der ki "artık ben böyle bir hayatı yaşamak istemiyorum," giden intihar eder mesela. Neden? Çünkü iki pencere arasında gerilim o kadar fazladır ki ve ona o kadar dayanılmaz geliyordur ki, "ben yaşamak istemiyorum, böyle bir hayattan bıktım" der. Üçüncü pencereyi açmadığımız zaman hayat bizim için gerilim oluşturur; kabullendiğimiz zaman gerilim ortadan kalkar. Bütün mesele budur. Kabullenmek üçüncü penceredir; bütün kadim öğretilerin tavsiye ettiği şey de budur: kabullenmek. İnsanoğlu hep birinci pencerede tıkanır: "ben böyle istemiyorum, böyle olmamalı." Burada sıkışıp kalır insanlar: "böyle olmalı, şöyle olmalı, şöyle de olmamalı." Ama hayat tam senin istediğin gibi mi, değil mi? Ne yaptın? Sürekli çatışma, sürekli gerilim.
İnsanoğlu şunu kabul etmeli: sen bir yeryüzüne geldin ya, bu yeryüzünde senin bireysel benliğinin ihtiyaçları ve beklentileri bütünüyle gerçekleşmeyecek. Bediüzzaman'ın ifadesiyle bu kâinat senin benliğini bir mühendis olarak kabul etmez. Yani biz hep bir dizayn etmek isteriz hayatta değil mi? "Nasıl bir eş arıyorum? Şöyle. Nasıl bir çocuk? Şöyle. Nasıl bir arkadaş? Şöyle. Nasıl bir sokak? Nasıl bir dünya?" Benlik bunu dizayn edebilir mi? Peki bunlar gerçekleşir mi? Hayır; bir kısmı gerçekleşir tabii ki hayatta, mutlaka pozitif şeyler de olur, ama bir kısmı gerçekleşmez, bir kısmı yarım gerçekleşir. Peki sen bir insan olarak bu durumu kabulleniyor musun, yani üçüncü penceren var mı? Üçüncü penceren yoksa sürekli o gerilimi yaşayacaksın. Üçüncü pencereyi açtığın zaman bakın, bu benliğinizin istek ve arzularını bastırmak demek değil. "Evet biliyorum, şöyle olsa daha güzel olur, ama mevcut durum böyle ve bunu kabul ediyorum." Kabul ettiğim bu durum üzerinden de elimden gelen pozitif gayreti gösteriyorum. Bu kadar; hiçbir gerilim yok, küsme de yok.
Kabullenmek Pasiflik Değildir
Kabullenme dediğimiz şey pasiflik değil. Ego iki durum arasına sıkışmış: kabulleneyim mi kabullenmeyeyim mi? Kabullenmeyi pasiflik olarak algılıyor, kabullenmemeyi de çatışma ve gerilim olarak algılıyor. Hatta bazen o çatışmadan besleniyor, sanki onu iyi bir şeymiş gibi hayali bir şekilde kavga ediyor. "Ben buna karşı koyarak bir varoluş üreteceğim" zannediyor. Tabii ki kimse kötülüğü istemez, ama senin verdiğin kavga tarzı bir şeyi değiştiren bir şey olmadığı gibi, aksine hem kendine hem çevrene bir gerilim yayıyorsun. Bu bir mücadele değildir ki. Ben de hayattaki birçok olumsuzluğa karşıyım, ama sürekli muhalefet etmiyorum, sürekli gerilim ve öfke içinde değilim. Bunu mücadele adına yapıyor çoğu zaman insanlar. Halbuki mücadele gerçekte pozitif bir şeydir. Aslında İslam'daki cihat kavramı da budur; yani cehdetmek, gayret etmek. Cihat kelimesinin kökü gayrettir, cehdetmektir. Sen ne konuda gayret edersin? Pozitif bir şeyde gayret edersin. Diyelim ki bir yanlışlık var, düzeltebilirsin; onu düzeltmek cehdetmektir. Bir zarar var, giderebilir veya azaltabilirsin. Yapılmayan bir şey var, onu yapabilirsin. Bütün bunlar cehd, gayrettir. Ama önce bir kabul et; ne olduğunu kabul et.
Mesela diyelim ki dikkatsiz bir şekilde davrandığın için bardak kırıldı. Şimdi ne olur? "Keşke kırılmasaydı, niye kırıldı?" Bak, birinci pencere kırılmasını istemeyen benlik; ikinci pencere kırılan bardağın kendisi. İnsan üçüncü pencereyi açmıyor, ne yapıyor? "Tüh, niye kırdım" -- ya kendine kızıyor ya başkasına kızıyor: "benim dikkatimi dağıttın, senin yüzünden kırdım" vesaire, gereksiz yere birçok polemik. "Ben yoruma çıkacağım hocam, nedir?" Yani kabul ettik, bardak kırıldı, kabul etti. Kabul etmek demek o bardağın kırıklarını orada bırakmak demek değil; önce bir kabul et, bardak kırıldı, her ne olursa olsun -- dikkatsizlik olabilir vesaire, ama bardak kırıldı. Ne yapalım? Onu toplarsın. Bu üçüncü penceredir işte. Çoğu insan birinci pencerede tıkanıp kalır, ama onu zorlayan bir de gerçeklik var, onu da reddedemiyor; sen ne yapıyorsun? Gerilim. Bardağın kırılmasını istemiyorsun ama yerde de bardak kırıkları duruyor. Ne oldu? Bir çatışma ve gerilim oldu. İşte bütün mesele üçüncü pencereyi açmaktır: kabullenmek ve olan şartlar içinde elinden gelen gayreti göstermek.
İnsanların Farklılığını ve Dünyanın Mahiyetini Kabul Etmek
Bakın, bu mesela Peygamberimizin hayatında en mükemmel şekilde sergilediği bir tutumdur. Hudeybiye'de bu gerçekleşmiştir, Mekke'den hicrette bu gerçekleşmiştir, çevresindeki insanlarla ilişkisinde bu gerçekleşmiştir. Bu nedir? Bu aslında bir, insanların durumunu kabul etmek, mahiyetini kabul etmek demektir. Temelde şu var: insanların farklı bilinç düzeyleri, farklı imkan ve kabiliyetleri ve birbirinden farklı şartları vardır. Senin yapabileceğin işi karşındaki yapamayabilir; sen çok hızlısın, karşındaki yavaş olabilir; sen çok pratik düşünürsün, karşındaki o kadar pratik düşünemez. Kabul edeceksin. Bu esnekliktir.
İki, dünyanın mahiyetini kabul edeceksin. Dünya, kendi yaratılışı gereği sınırlıdır, görecelidir, değişkendir. Hiçbir şeyin değişmemesini isteyebilir misin? Mesela bana çok garip gelen bir şey var -- garip geliyor, anlıyorum, garipsiyorum: "nasıl daha genç görünebilirim?" Niye ya, neyin peşindesin? Aynı hikaye burada da: birinci pencere genç olmak istiyorsun, ikinci pencere genç değilsin artık, üçüncü pencereyi açamıyorsun; öyle bir şey yok, hayali boş bir pencere açmaya çalışıyorsun. "Nasıl daha genç görünebilirim" -- ne kadar manasız, ne kadar gereksiz ve yorucu, boş bir uğraş. Halbuki üçüncü pencereyi aç: "yaşımı, bedenimi, durumumu kabulleniyorum," bu kadar. Hangisi daha makul, değil mi? Biz de böyle uydurma pencereleri meşrulaştırıcı şeyler yapıyoruz birbirimize. Onu kabul etmek çok güzel bir şey. Zaten hayatın doğası bu ya. Hayatta hangi hayvan daha genç görünmeye çalışıyor? Yok ya. İnsana yakışmayan bir şey bu, hakikaten insana yakışmayan bir şey. Niye kendini yoruyorsun? İşte bütün mesele üçüncü pencerenin yokluğundan kaynaklanıyor; birinci ve ikinci pencere arasındaki gerilim bizi saçma sapan tutumlara götürüyor.
"Biraz sevilmek istiyorum, beni kimse sevmiyor." O zaman sevilmek için ne yapıyor? Hiçbir şey yapma, olanı kabul et. Hayatın akışı içinde seni seven, değer veren, önemseyen insanlar olursa olur; olmazsa onu da kabul et. Bakın ne kadar rahat bir hayattır aslında. Ama birinci pencere ve ikinci pencere arasında gerilim ne kadar fazla olursa o kadar sorun olur. Ve ego bu sefer onları uyuşturmak, o zıtlığı ortadan kaldırmak için saçmalamaya başlar. Hayattaki bütün negatifliklerimizin nedeni budur; çözemiyoruz, karmaşanın içinde kalıyoruz.
Diyelim mesela birisi birisini seviyor, karşıdaki sevmiyor; kabullenemiyor, "nasıl sevdirebilirim" diyor kendi kendine. Hayatta böyle bir varlık, insan dışında yok yani; ne kadar garip iş. Bunu kabullen, bu da hayattaki bir deneyimdir, bir süreçtir. Ego diyor ki "illa sevecek," orada tıkanmış. Olan durum da var, onu da inkar edemezsin. Hayatla mücadele etmek gibi bir şansımız yok; çünkü hayat sana kendini ifade eder, onu inkar edemezsin. Zaten inkar ettiğinde bu ağır bir psikiyatrik bozukluktur; yok sayma, inkar etme seni gereksiz yerlere götürür, hayal kurdurur.
Sen seversin de, karşındaki insanın değer yargıları, bakış açısı farklıdır; seni senin onu sevdiğin, beğendiğin kadar beğenmeyebilir. Saygı duyman gerekir; eğer gerçekten seviyorsan saygı duyarsın, "tamam böyledir" dersin, anlayışla karşılarsın. Söyleyebilmiyor da olabilir, ya da daha iyisi çıkacaktır, Allah bilir, çok şey olabilir; veyahut da çok yanlış değer yargıları vardır, değil mi? O yüzden bu önemli değil. Olan ne? Sevmiyor. Kabul ediyorum, bu kadar; belki fikrini değiştirmeye gayret eder insan, ama ısrar etse de karşı taraf fikrini değiştiremeyebilir.
Önce şunu anlamak lazım: benlik niye böyle bir şey istiyor, önce onun üzerinde durmak lazım. Bir gün bir arkadaşa söyledim; dedi ki "birisiyle görüşüyorum, evleneyim mi evlenmeyeyim mi, bazı konularda problem yaşıyoruz, bazı konularda uyuşuyoruz" falan filan. Dedim ki, bak, o ilişkiye ihtiyacın varsa -- yani o ilişkiyle var olacağını, o ilişki olmadığında, evlenmediğinde kendini çok kötü hissedeceksen -- bu yanlış bir zemin. Bir ilişkiye ihtiyacım var, birisinin beni sevmesine, değer vermesine ihtiyacım var diye bir algıyla tutum takınırsan, bu baştan problemli bir şey. Ama dersin ki, bir insanla hayatımı birleştirmek, bu hayatı birlikte götürmek güzel bir şey; o yönde bir insan oldu, tamam, olmadı, olmadı. Varlığımızın merkezine bir şeyi koyduğunuz zaman burada bir yanılgı var.
Peygamberin Örnekliği: Fıtrat Merkezli Olmak
Bakın Allah peygamberi hep uyarmış. "Varlığının merkezinde ben varım" demiş -- insanlar seni bırakabilir, sana inanmayabilir, sana yalancı diyebilirler; sen bir peygambersin, doğrusun, mükemmelsin ama hiçbir insan sana inanmayabilir. Sen de ki, Allah bana yeter. Ne yapmış oluyor Allah peygambere? Merkezinde ben varım; zihnin, algın yanlış yerlere odaklanmasın. "Kimse bana inanmazsa ne yapacağım" böyle bir şey olmamalı, "insanlar bana yalancı derse ne olacak" böyle bir şey olmamalı. Öyle olursa sen deyim yerindeyse peygamberlik yapamazsın; bırak peygamberliği, insanlık da yapamazsın. Peygambere neyi hatırlatıyor Allah? Sen hiçbir şeye mecbur değilsin; insanları inandırmaya mecbur değilsin, kendini sevdirmeye mecbur değilsin, doğru olduğunu ispat etmeye mecbur değilsin, doğru olduğunu onaylatmaya mecbur değilsin, etrafına insan toplamaya mecbur değilsin. Allah Hz. Peygamberi bunlara mecbur kılmış mıdır? Yok. Sadece ne demiş? "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol ve sana söylediğim şeyi doğru bir şekilde tebliğ et." Bu kadar.
Yani Allah hiçbir insanı hiçbir şeye mecbur kılmamış. Kim kendini mecbur kılıyor? Kendi kendisi. "Seni sevmeli, sana değer vermeli, senin doğru olduğunu onaylamalı" -- niye abicim, niye mecbur hissedeyim? Ben iyi bir insanım; karşımdaki de benim iyi bir insan olduğumu onaylar. Onaylamayabilir de; bu hayatın akışında gerçekleşecek bir şeydir. Ben bir şeye mecbur olmamalıyım. O yüzden o arkadaşa dedim ki, bir ilişkiye mecbursan temelde yanlış bir noktadasın; ama mecbur değilsen olayı objektif olarak değerlendirebilirsin. Bunun artıları var, bunun eksileri var, değerlendir; artıların fazla olduğunu düşünüyorsan evliliği dene, düşünmüyorsan bırak. Ama mecbur olduğunu hissedersen ayrılamazsın zaten.
Hissediyorsanız kendinizi orada bir yanlışlık var demektir. Bakın, dediğim gibi Allah peygamberini hiçbir şeye mecbur hissettirmemiş; git bunu tebliğ et, insanları da inandır demedi. "İnandıramazsan gözüme gözükme" dememiş Allah; öyle bir şey yok, sayı da vermemiş. Allah bir peygambere "bu kadar çalıştım, bir insana bile inandıramadın mı" diye sormamış. Niye sormamış? Biz soruyoruz maalesef, değil mi? Kendi kendimizi hapishaneye koyuyoruz; bir şeylere mecbur hissettiren bir egonun hapishanesinde yaşıyoruz. İşte bu oyunu fark etmek lazım, bu hapishaneyi fark etmek lazım, o tuzağın içine düşmemek lazım. Onun için insan doğal olarak değer verir, sever; karşısındaki insan sevebilir, sevmeyebilir, umursamayabilir, yok sayabilir. Ona da hürmet et. Ticaret olsun, ilişkiler olsun, o kabulleniş olmadan hiçbir zaman mutluluk ya da tatmin ya da başarı gelmiyor. Diğer taraftan bakınca da işe yaramıyor.
O yüzden biz sorunun kaynağına dönmeliyiz: "sıkıntı yaşıyorum" -- sıkıntının kaynağı insanlar değil, içeride bir problem var. Sen bir meseleye yanlış yerden bakıyorsun. Bazı insanlar tanımışımdır; adam onlarca kitap yazmış, çok da birikimli, ama diyor ki "bu memleket, bu insanlar benim kıymetimi anlamadı" ve üzülüyor. Ben de tabii şunu demek isterim: sen kendi kıymetini bilseydin hiçbir sorun yaşamayacaktın; asıl sorun orada, yoksa halkın senin kıymetini bilip bilmemesi değil. "Söylemedim, söyleyemezdim, çünkü beni dinlemezdi; dinlemediğini de kabul ettim, beni anlamayacağını da kabul ettim, söylemedim" diyebilmeli insan. Kendi kıymetinin farkına varmadığı için kıymeti nerede arıyor? İnsanların onaylamasında arıyor. "Ben insanların ilgi ve değer vermesini sağlayacak şeyler yaptım ama buna rağmen hak ettiğim değeri, kıymeti görmedim" der; sonra da bundan dolayı ümitsizlik, karamsarlık, sonra öfke, sonra "bu millet beni hak etmiyor" der. Tabii ki hak etmez.
"Hocam ama bunun tam tersi ukalalık gibi de algılanıyor; kendinizi kendiniz için yapıyorsunuz derken, karşı taraf bunu ben merkezcilik gibi de algılıyor." Mesela atıyorum, ortağıma diyorum ki "elimden geleni yapayım, gerisi sorun değil" -- "sen çok ben merkezlisin" diyor. Biz buna ben merkezli dememeliyiz; öyle diyenler yanılıyor. Bu fıtrat merkezlidir. Ben bir şey yapıyorum, neden? Fıtratıma, doğama uygun olduğu için, iyi doğru ve güzel olduğu için. Ama bunu kimse takdir etmiyor veyahut insanlar bunu anlamıyor; bu benimle ilgili bir şey değil, bu bencillik değil.
Bir ağaç meyvesini verir; bazıları elmayı sevmiyor der. Yani ne yapar o elma ağacı, armut mu veriyor? Yok, onun fıtratı var, elma ağacının fıtratı var, o elmayı veriyor. Birisi elmayı çok sever, birisi de "ben hayatta elma yemem" der. Ağaç birine el açmaz öbürüne de küsmez, fıtratının gereğini yapar. Ben diyelim insanlara saygılı olurum, neden? Fıtratımın gereği. Karşımdaki insan bunun değerini anlamayabilir; onun meselesi, benimle ilgili bir şey değil.
Bir de işte egonun öyle bir tuzağı var: insanların algısını yönetme ve kontrol etme gibi bir mecburiyeti olduğunu zannediyor. Bu şu demek değil: insanların durumunu, halini umursamamak demek değil, o ayrı bir şey; "kimse benim umurumda değil" anlamında değil bu. Sen iyi, doğru ve güzel olanı yap; senin doğanın, fıtratının gereği budur. Gerisi senin meselen değil, anlar, anlamaz, takdir eder, etmez, bu senin meselen değil. Kendi doğamızdan sorumluyuz, insanların bizi nasıl algıladığından değil. Yani peygamber insanlar inansın diye kırk takla mı attı? Yok. "Emrolunduğun şeyi dosdoğru bir şekilde yaşa ve tebliğ et," bu kadar. Hatta çok ilginçtir, tabii ki peygamber üzülüyor insanların inanmamasından dolayı, onlar adına; bazen aklından geçiyor "biraz onlara taviz versem, onların hoşlanacağı şeyler yapsam, acaba inanırlar mı" diye. Allah uyarıyor: hayır. Peygamber üzülüyor, "acaba bazı noktalarda esneklik mi yapsam, onların istediği bazı şeyleri mi yapsam" diye düşünüyor; ama bu haşa kendi çıkarı için değil, insanlar için üzülüyor. Allah onu uyarıyor: "sen bundan sorumlu değilsin, sen emrolunduğun gibi dosdoğru olmaktan ve doğru tebliğ etmekten sorumlusun." Allah diyor ki "ben seni sorumlu tutmuyorum." Sen de kendini sorumlu tutma. Bu, insanları umursamamak, ben merkezli olmak değil; fıtrat merkezli olmak demek bu.
Mesela örnek vereyim: bir anne veya baba düşünelim, çocuk ondan sürekli para istiyor, sürekli "bana şunu al" diyor; almayınca da "sen ne biçim anne babasın" diyor. Şimdi ben çocuğun gözünde iyi bir anne baba olmak için onun her istediğini mi yapmalıyım? Yanlış olur. Ben ne yapmalıyım? Çocuğumun fıtri, doğal ihtiyaç ve beklentilerini imkanlarım ölçüsünde yerine getirmek. Çocuğum bana "sen kötü bir anne babasın, bak başkaları çocuklarına Ferrari alıyor" derse, "olabilir evladım, yapacağım bir şey yok, ben kendi fıtratımdan ve kendi imkanlarımdan sorumluyum" derim. Yoksa ben çocuğumun gözünde iyi bir anne baba olmak için onun algısına mahkum değilim. Allah bizi insanların algısına mahkum olmaktan hem sakındırmış, hem de "bak, bununla kendini boşa meşgul etme" demiş. Biz ise "hayır, kendimize sıkıntı vereceğiz, insanlar beni alkışlasın, insanlar beni beğensin, insanlar beni sevsinler" diyoruz. Hayır. Sen doğal bir insan ol; seven sever, sevmeyenin de cennete kadar yolu var. Ama bu benim sorumluluk alanım değil.
Ben kendi fıtratımın sorumlusuyum, peygamber de kendi fıtratının sorumluydu; Allah onu hiçbir şeye mecbur kılmadı. Biz de öyleyiz, biz de fıtratımızdan sorumluyuz; insanların algısı bizim ne varlığımızı ne de değerimizi belirler. Allah'ın dinin insana verdiği özgürlüğe bakın, ne kadar büyük, değil mi? Allah diyor ki, dünyaya geldin, hiç kimseye kendini onaylatmak zorunda değilsin; hiç kimseye kendini sevdirmek, beğendirmek zorunda değilsin. Zaten fıtratını koruyan bir insan, eğer sende bir iyilik, güzellik, doğruluk görürse zaten sever. Peygamberi kim onayladı? Fıtratını muhafaza edenler, fıtratına uyanlar, fıtratlarının sesine kulak verenler peygambere uydu. Bu hayatın kuralıdır; bizim manipüle edeceğimiz, değiştireceğimiz bir şey değildir, bizim sorumluluk alanımız da değildir.
O yüzden din insanı özgür kılar; başkalarının algısından, ilgisinden, tutumundan bağımsız kılar. Der ki, sen benim varlığımla varsın ve benim aynamda ne isen öylesin. "Ben senden razıyım" dediği zaman Allah, tamam bitti. Sen ne eşini razı etmekle, ne arkadaşını dostunu razı etmekle mecbur değilsin; ama herkese fıtratınla davranmakla mükellefsin, o kadar. Bakın bu ne kadar büyük bir özgürlüktür. Allah peygamberini bu konuda en mükemmel şekilde dizayn etmiş, en mükemmel özgürlük zeminini var etmiş. Ama ego bize esir olmanın yollarını gösteriyor. Biz özgür olacağız; özgür olmak, fıtratımıza göre davranmak demek, çevremizdeki insanları umursamamak öyle bir şey değil. Fıtratımıza göre davranmak, fıtratımızın gereğini yapmak, bu kadar. Tıpkı bir ayna gibi; ayna karşısında ne varsa onu gösterir, kendini germez. Fıtrat da öyledir; kendini ortaya koyar, birisi onu beğenir, birisi beğenmeyebilir. Peygamber kimseye göre değişmedi, değil mi bu anlamda? Sana nasıl hakikati gösterdiyse öyle ol, öyle davran. Birisi sana yalancı diyebilir, birisi sana "sen çok doğrusun" da diyebilir; o senin alanın değil. Senin onların algılarını değiştirmek gibi bir zorunluluğun yok. Sen doğru musun, doğrusun. Biri sana doğru olduğun halde yalancı demiş, biri sana saygılı olduğun halde saygısız demiş; o onun meselesi. Bakın bu ne kadar büyük bir özgürlüktür; insanı gerçekten insana kulluktan çıkarmış. Ama ego bizi insanlara kul etmeye çalışıyor; o ilişkiden bir şey çıkmıyor.
Sonuç: Din Özgürleştirir
Peygamber Allah'a kul olduğu için insanlara bir ufuk oldu. Onların istediği gibi biri olmaya çalışsaydı kendi fıtratını bırakmak durumunda kalacaktı. O nedenle din dediğimiz zaman, din bizi özgürleştiren bir şeydir. İnsanlar bugün sanki dini engelleyici ve sınırlayıcı bir şey olarak zannediyorlar; sonra bakıyorsun o kadar çok bağımlılıkları, o kadar çok tutsaklıkları var ki. Ben bir tek Allah'a kul oluyorum; hatta Kur'an'da bu geçer, "tek bir ilaha mı kul olmak iyidir yoksa çok ilaha mı kul olmak iyidir" diye sorar. Aslında din tek bir ilaha kul olmaktır; öbürü ise aldatıcı bir şeydir. Biri seni beğenir, öbürü aynı durumdayken seni beğenmez; biri sakin olduğun için seni beğenir, biri sakin olduğun için rahatsız olur; birisi doğru olduğun için seni onaylar, birisi "bu kadar da doğru olma" der. İnsanların böyle şeyleri vardır, onları biz değiştiremeyiz. Ben bir tek Allah'a kulum, ki O Allah senin varlığının kaynağıdır zaten; seni en doğru şekilde tanımlar ve sana senin için geri bildirimde bulunur. Bundan daha iyi bir Rab olabilir mi, değil mi?
Bu noktada her zaman o üçüncü pencerenin farkına varacağız ve kendi kaynağımızın da farkında olacağız. Bütün mesele budur: hayatın işleyişi konusunda üçüncü pencereyi fark etmek, yani kabullenmek ve imkanlarımızı objektif ve pozitif şekilde kullanmak; olan durumu da kabullenmek ve kaynağımızın farkında olmak. Kaynağın nedir? Allah'tır. Özün değerlidir, değerlidir; hiçbir şey onu bozabilir mi? Hayır. Hiçbir şey onu değersizleştirebilir mi? Hayır. O zaman yanlış bir yerde varlık, yanlış bir yerde değer aramak gereksiz.
Onun için ben bazen üzülürüm; birisi bir iş başarmış veya birisi onu çok seviyor, çok mutlu olur; bir taraftan onun adına sevinirim ama bir taraftan da üzülürüm, çünkü yanlış bir yerde değer arıyor. Olmadı mı zarar görüp üzülecek bu sefer; o yanlış bir zemindir. O, hayatın içinde deneyimlenecek, artıları eksileri olan bir süreçtir, ama senin gerçek zeminin değildir. Onun için Allah insanı kendine çağırıyor, gerçek zemine çağırıyor. Onun için Hz. İsa "yol ve hayat benim" diyor; "ben evimi kayanın üzerine kurdum, siz kumların üzerine kurmayın" diyor. O kaya nedir? Özdür, ruhtur, hakiki varlıktır. Kum nedir? Değişken olandır, sürekli değişen bir şeydir; rüzgarla, selle değişir. Onun için insan evine dönmeli. Evine dönmediği zaman gurbettesiniz, evinize döndüğünüz zaman huzurdasınız. Dışarıda olduğunuz zaman gurbettir. Ve gurbette olduğunu bilen evine döner; onu anlarsan evine dönersin. Ama gurbeti evin zannedersen orada sorun var. Onun için Allah insanı öz evine çağırıyor, gurbetten merkeze çağırıyor. O yüzden onda huzur buluruz. Ama egoda huzur bulamayız. Eyvallah.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde doğrudan alıntılanmış bir ayet yok; konuşmacının atıfta bulunduğu iki yer var: - "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" mealindeki ifade (muhtemelen Hûd Suresi: 112'ye işaret ediyor, ancak konuşmacı bunu doğrudan alıntı olarak vermedi ve sure adı söylemedi). - "Tek bir ilaha mı kul olmak iyidir yoksa çok ilaha mı kul olmak iyidir" sorusuna yapılan atıf (muhtemelen Yûsuf Suresi: 39'a işaret ediyor, ancak konuşmacı sure adı belirtmedi). --- ---
İlgili Sohbetler
Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci
Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.
İmtihanın Gerçek Kaynağı Bilincimizdir
Konuşmacı, insanların “imtihan” derken hep dışsal olayları (ölüm, kayıp, hastalık, haksızlık) düşündüğünü, oysa Kur’an’daki “eksiltme” ayetinin aslında bilinç hâlimizle ilgili olduğunu anlatıyor. Sabretmenin, olaylara diş sıkarak katlanmak değil, varlığın/fıtratın merkezinde sabit kalmak olduğunu; insanın tıpkı bir katalizör gibi olaylardan etkilenmeden, öz varlığıyla o olayların içinden çıkabileceğini vurguluyor. Hz. Peygamber’in Taif’teki duası, Hz. İsa’nın kayanın üzerine ev kurma meseli ve günlük hayattan pek çok örnekle, kendini mal-mülk, itibar, ilişki ya da başkalarının onayı gibi geçici şeylerle tanımlayan insanın her kayıpta kendini eksik hissedeceğini; oysa Allah’ın insanı zaten tam ve eksiksiz yarattığını, gerçek “vatanın” da Allah’ın kendisi olduğunu anlatarak sohbeti tamamlıyor.
Sabrın Hakikati
Konuşmacı, sabrın genellikle “tahammül etmek” ile karıştırıldığını, hâlbuki Kur’an’ın “en güzel sabır”dan bahsettiğini anlatarak başlıyor. Sabrı, kişinin doğru anlayış, doğru hissiyat ve doğru davranışta -içsel ve dışsal ayartıcılara rağmen- dirençli kalabilmesi olarak tanımlıyor; bunun için insanın önce objektif bir bilince (peygamber örnekliği üzerinden) ihtiyaç duyduğunu, nefsin acelecilik ve arzularına karşı sabrın Allah’tan yardım istemekle mümkün olduğunu, insanlara karşı sabrın da onları “anlamak” (onaylamak değil) olduğunu örneklerle (vahşi at, tırnak, Hz. Yusuf kıssası) işliyor. Sohbet, bir şey “olmaya çalışmak” değil, fıtratta zaten var olanı keşfetmek gerektiği vurgusuyla ve dinleyicilerle kısa bir soru-cevap bölümüyle sona eriyor.