Oruç ve Arzuların Terbiyesi

Kısa Özet

Konuşmacı, Ramazan orucunun amacının insana kendi hakiki ve kalıcı varlığı ile geçici, değişken yönü (beden, ilişkiler, istek ve arzular) arasındaki farkı hatırlatmak olduğunu anlatıyor. Doğal ihtiyaç ile suni/ölçüsüz arzu arasındaki ayrımı Madonna, çocuk-poşet, Hz. İsa ve yazar örnekleriyle açıklıyor. Ardından “vazgeçilmezlik” hissinin bir tuzak olduğunu ve gerçek benliğin hiçbir geçici şeye muhtaç olmadığını vurguluyor. Son olarak insan-ı kâmil olma veya manevi olgunluk arzusunun bile egoya ait sahte bir arzu olabileceğini, hakiki ruhsallığın kişisel mükemmelliği değil ilahi kemali müşahede etmek olduğunu söylüyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Oruç, insanın “beden/ilişkiler/arzular” olan geçici tarafı ile gerçek ve hakiki varlığı arasındaki ayrımı hatırlatan bir uygulamadır. - Hiçbir şey vazgeçilmez değildir; geçici bir şeyi vazgeçilmez saymak, kişinin kendi hakiki varlığından vazgeçmesi anlamına gelir. - İnsan-ı kâmil olma arzusu bile, “ben mükemmel olacağım” diyen bir benlikten çıkıyorsa sahte/egoik bir arzudur; hakiki maneviyat ilahi kemali müşahede etmektir, kişisel mükemmelliği arzu etmek değildir.

Ramazan ve Orucun Gerçek Anlamı

Evet. Tamam mı? Açık mı? Evet arkadaşlar. Ramazan’da bir ara verdik. Aslında Ramazan, oruç, insanın gerçekte asıl varlığının ne olduğunu ve neyle yaşadığını bilmesini ve geçici olan tarafının istek, ihtiyaç ve arzularına karşı özgür ve esnek olabilmesini anlatan bir dini çabadır ve gayrettir. Bunu bu anlamda ifade edebiliriz. Yani ne demek istiyoruz? Aslında oruç ve Ramazan; senin gerçek varlığının bir şeye ihtiyacı yok, geçici ve sınırlı olan tarafının da ihtiyaçlarına karşı esnek ve doğal yaklaş anlamında bize çok önemli ve çok hayati bir mesaj veriyor. O yüzden bütün kadim öğretilerde oruç insanlara teklif edilmiştir ve tavsiye edilmiştir. Ve aslında bu bizi arındıran bir şeydir, bizi koruyan bir şeydir.

Ki kutsal metinde oruçla ilgili ayette “oruç sizden evvelkilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı, ta ki takvaya ulaşasınız” diyerek aslında çok önemli bir noktaya vurgu yapıyor. Tabii ki bizler çoğunlukla işte “Allah’ın bizim açlığımıza ne ihtiyacı var, oruç tutmasam günah olur mu” düzeyinde dini algılamakla muhatap kılındığımız için çoğunlukla biz de böyle bir algıyı devam ettirme tuzağına düşebiliyoruz. Halbuki burada oruç nedir, niye bizden öncekilere farz kılınmış ve bize de farz kılınmış? Aslında bu, insanın varoluşsal düzeydeki ihtiyaçlarının sürekliliğine işaret ediyor aynı zamanda. Yani sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı, çünkü bu insanlık tarihi boyunca önemli olan bir noktaya odaklı bir şekilde size farz kılınıyor.

Takva: Korumanın Sözlük Anlamı

Ve bu sizi korumak içindir. Takva, en doğal sözlük anlamıyla korumak demektir. Çokça bazen kullandığımız takva kavramının sözlük temel anlamı korumaktır, bir şeyin korunması. Peki oruç bizi neyden koruyor? Aslında en temelde ihtiyaç ve arzulardan koruyor. Ne demek? Evet, insanın geçici yönünün bazı ihtiyaçları olabilir. Ve buna bağlı olarak bazı arzuları olabilir. Ama kişi bu geçici olan tabiatının arzu ve ihtiyaçlarına yapışırsa, o zaman kendini hem korumadığı gibi, kendi varlığını korumadığı gibi, aynı zamanda da yanlış bir şeyi kendine merkez alıp, kendine temel alıp onu korumaya çalışıyor.

Yani içimdeki bir benlik bir şeyi arzu ediyor. Bu arzu doğal bir ihtiyaçla ilişkili de olabilir, abartılı ve ölçüsüz bir arzu da olabilir. Her iki durumda da ben kendimi o ihtiyaç duyan benlikle özdeşleştirmemeliyim. İhtiyaç duyan benlik doğal bir ihtiyacı referans alabilir, doğal olmayan bir arzuyu referans alabilir. Her iki durumda da ben o istek ve arzuyu duyan değilim.

Beden mi, Gerçek Benlik mi?

Mesela biz aslında oruçta ne yapıyoruz? Bedenimiz yemeğe içmeye ihtiyaç duymuyor mu? Duyuyor. Peki biz ne diyoruz? Aslında oruç tuttuğumuzda “ben istek ve ihtiyaç içinde olan beden değilim” diyoruz. Dolayısıyla oruç bizde ne yapmış oluyor? Bir ayrıma işaret etmiş oluyor. Sende gerçek ve hakiki olanla geçici ve değişken olanın ayrımını yapıyor. Evet, kullandığın bedenin ihtiyacı var, ama ben o ihtiyaçla kendimi tanımlamıyorum. Diyorum ki, “ekmeksiz ve susuz da yaşayabilen bir varlığım.” Çünkü ben bir beden değilim, kullandığım bir beden var; o bedenin doğal ihtiyaçları da var, bunun da farkındayım, ama ben bir beden değilim.

İlişkisel düzeyde de insanlarla iletişime, etkileşime ihtiyaç duyan psikolojik bir boyutum var. Ama ben psikolojik bir varlık değilim. Ben ilişkilerim olmadan yaşayamayan bir varlık değilim, sevilmeden yaşayamayan bir varlık değilim, iletişim, onay, takdir olmadan yaşayamayacak bir varlık değilim. Bunlar psikolojik tarafımın ihtiyaçları — ki bunlar da doğal olması şartıyla meşru görülebilir. Bir de arzularımızın ihtiyaç üstü olduğu durumlar vardır. Bir şeyi arzu ederiz; o ya hiç ihtiyacımız olmayan bir şeydir ya da arzu edildiği kadar ihtiyaç duyulmayan bir şeydir. Bunları da gözlemlemek durumundayız. Yani arzu ettiğim şey gerçekten doğal bir ihtiyaç mı, yoksa suni bir ihtiyaç mı? Ya da doğal bir ihtiyacın aşırı ve abartılmış bir düzeyi mi?

Üç Zehir: Cehalet, Arzu, Öfke

Budist bilgeliğinde insanın varoluşunu örten üç zehirden bahsedilir. Üç temel zehir vardır. Birisi bilgisizlik, yani daha doğrusu bir şey hakkındaki yanlış algı aslında; hiç bilmeme değil, kişinin bir şeyler hakkındaki yanlış düşünceleri. Buna cehalet diyoruz. Mesela hani bizde “cahiliye dönemi” deriz değil mi, Ebu Cehil’den bahsederiz. Bu hiç bilgisi yok anlamında değil, yanlış kanaat var — ki aslında ona bilgi de dememek lazım ama dilde mecburen kullanıyoruz, “yanlış bilgi” diyoruz. Aslında yanlış bilgi, bilgi değildir. Birincisi yanlış kanılar diyelim buna. İkincisi arzu. Üçüncüsü öfke.

Arzu, insanın doğal ve kalıcı olan öz varlığını örten üç zehirden bir tanesidir. Nice insan görürüz, ömrü bir arzunun peşinde olmakla geçmiştir. Ve o arzuya ulaşamamak da gerçekten çok trajik bir olaydır. Bir şeyi arzu ediyorsunuz, ömrünüz boyunca ulaşamıyorsunuz ve ömrünüz boyunca o arzuya ulaşamamış olmanın eksikliğini, mahrumiyetini, mağduriyetini yaşıyorsunuz. Çok dramatik bir durumdur. İşte o yüzden bizler her zaman bu arzuya karşı uyarılırız.

Bu anlamda aslında oruç, bizim arzu tarafımızı, istek tarafımızı doğal bir dengeye getirmeyi hedefleyen bir uygulamadır. Birincisi, gerçekte kim olduğunu hatırla; ikincisi, izafi olan yönünün ihtiyaç ve arzularına karşı farkındalıklı ol.

Doğal İhtiyaç mı, Suni Arzu mu?

İstek ve arzudaki en önemli noktaların başında, istek ve arzunun doğal bir ihtiyaçla mı ilişkili olduğuna bakmak gelir. Önce buna bakmam gerekiyor: bu gerçekten doğal bir ihtiyaç mı? Tabii burada egomuzun şöyle bir tuzağı var: “İstiyorsam doğaldır. Arzu ediyorsam demek ki doğaldır.” Doğal dediğimiz şey sadece içgüdüsel olanı da kastetmiyor. Mesela bedenin suya ihtiyacı doğaldır. Mesela olduğum gibi anlaşılmak da doğal bir ihtiyaçtır. Burada önemli olan birinci nokta: istediğim, arzu ettiğim şeyler doğal ihtiyaçlar mı?

Tabii ki burada düşmemiz çok mukadder olan tuzak şudur: “Eğer hissediyorsam doğaldır” tuzağı. Acaba hissim doğal mı? O ihtiyaç, o arzu, o hissim doğal mı değil mi? Ya da “bak, o arzum gerçekleştiğinde mutlu oluyorum” — peki bu doğal olduğunun göstergesi mi? Değil. Mesela şöhret olmak doğal bir arzu mudur? Değildir. Şöhret olmak asla doğal bir arzu değildir. Eğer içinizde tanınmaya, bilinmeye, şöhret olmaya, daha çok kişi tarafından bilinmeye, tanınmaya bir arzunuz varsa, sahte bir arzunun esirisinizdir, sahte bir arzunun içindesinizdir.

İstek ve arzunu nasıl ayırıyoruz? Aslında bunları çok ayırmayalım ama ayrıştırılabilir; önemli olan içerik. Hatta bugün öyle dikkatimi çekti: mesela İngilizce’de bir “want” kelimesi var, bir de “desire” kelimesi var. Bunlar aslında ayrıştırılabilir. Önemli olan içeriğine bakarak hangi kelimeyi kullandığımız çok temelde önemli değil; bazen aşırı isteğe arzu diyenler de oluyor. Ama biz kelime noktasında tartışmaktan ziyade içeriğe bakmayı tercih ediyoruz. Benim de kanaatim, istek daha doğal bir şeyken arzu biraz daha suni, aşırı, ölçüsüz olabilir. Ama dediğim gibi burada önemli olan, kriterleri doğru yere koyarsak her şeyin iyi anlaşılacağıdır; kelime veya isim o kadar önemli olmayacaktır.

Burada dediğimiz gibi: isteğim doğal bir şeye mi işaret ediyor? Mesela Madonna’nın bir sözü var, belki duymuşsunuzdur: “Tanrı kadar meşhur olmak istiyorum” diyor mesela. Böyle bir arzu var. Tabii ki bizde ego ne diyor? “O kadar da değil ya, çok abartmışsın.” Herkes kendine göre bir başkasının arzusunu abartılı bulabiliyor. Fakat burada önemli olan şey, doğal olan nedir; doğal olanı keşfedersek biz o doğala göre mevcut pozisyonumuzu tanımlayacağız.

Dediğimiz gibi, birincisi: isteğim doğal bir şey mi? Mesela diyelim ki ayakkabıya ihtiyacınız yok ama çok güzel bir ayakkabı görüyorsunuz, istek doğuyor. Bu istek doğal mı? Hayır. Varken istiyor olmak doğal bir şey değildir. Dolayısıyla doğal olmayan istekler, doğal olmayan arzular aslında bizim gerçek doğamızı unutmamızla da ilişkilidir. Gerçek doğanı hatırladığında, psikolojik benliğinin doğal olmayan arzuları ve doğal ihtiyaçlarının aşırılığı olmayacaktır.

Vazgeçilmezlik Tuzağı

Bir insanın manevi olgunluğunun ölçütlerinden biri, kendi doğasını, kendi varlığını idrak etmesidir. Geçici olana dair vazgeçilmez bir arzusu yoktur. Asla vazgeçilmez bir arzusu yoktur. Neden? Çünkü onun varlığının merkezi o değildir. Mesela diyelim ki aç kaldınız, bedeniniz açlıktan ölecek. Yiyeceğe duyduğunuz ihtiyaç vazgeçilmez nitelikte bir ihtiyaç mıdır, yoksa esneyebileceğiniz bir ihtiyaç mıdır? — Bakın en uç gibi gözüken bir örnek veriyorum dikkatinizi çekmek için. Esneyebileceğiniz bir ihtiyaçtır. Neden? Çünkü siz beden değilsiniz.

Dolayısıyla istek merkezinin doğasında en önemli özelliklerden bir tanesi, doğal ihtiyaçlara odaklı istektir; ikincisi de istekleri konusunda esnek olabilmektir. Geçici olan hiçbir şey asla vazgeçilmez değildir. Bir şeyi vazgeçilmez kıldığınız anda kendinizden vazgeçmiş oluyorsunuz; gerçek kendinizden vazgeçmiş oluyorsunuz. Dikkat edin, ego düzeyinde söylemiyorum, hakiki bir anlamda söylüyorum. Geçici ve sınırlı olan bir şeyi vazgeçilmez olarak algıladığınız anda, siz gerçek kendinizden de, gerçek kendinizi aramaktan da vazgeçmişsiniz demektir. Eğer biz bir şeyi varlığımızın tamamlayıcısı olarak görüyorsak, biz o an varlığımızın farkında değiliz demektir. Bir istek ve arzumuza aşırı bir biçimde saplanıp kalıyorsak, kendimizi örtüyoruz demektir. Bir şeyin beni tamamlayacağını zannediyorsam, tam olan varlığımı unutmuşum demektir.

O yüzden hiçbir şey vazgeçilmez değildir. Ama bunu söylerken, “hiçbir şey vazgeçilmez değildir, en önemlisi benim” gibi egoistçe bir yaklaşımı asla kastetmiyoruz. Zaten asıl vazgeçmemiz gereken şey de o istek ve arzu duyan benliğin farkına varıp ondan vazgeçebilmektir. Aslında oruçta biz ne yapıyoruz? İçimizde bir şey acıkıyor, susuyor değil mi? Ama biz onu referans almıyoruz. Biz neyi referans alıyoruz? İlahi ilkeyi. Ve o doğal olarak ihtiyaç duyduğumuz şey olmasa da, biz o ihtiyaç duyulan şeyin bağımlısı, mecburu ve mahkûmu değiliz. Aslında oruç insana bunları anlatır.

Ve dolayısıyla gerçek anlamda kendini korumak istiyorsan, sana başka bir yerde bir kendilik hikâyesi uyduran benliğe karşı dikkatli olman gerekir. Çünkü bakın biz kendiliğimizi yanlış bir yere konumlandırıyoruz. Aslında oruç ne yapıyor? Diyor ki: bak, kendiliğini doğru yere konumlandır. Beden değilsin, ilişkilerin değilsin. Bu dünyada yaşamak zorunda değilsin. Bu dünyaya ait değilsin. Bu dünyaya mahkûm ve mecbur değilsin.

“Dünyadan da Nasibini Unutma” Ayeti

Bir ayette ilginç bir ifade vardır. Der ki: “Allah’ın sana verdikleriyle ahiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma.” Şimdi bir düşünün, bu nasıl bir şey? Bizim şu anda içimizdeki benlikler nasıl bir durumda? Bizim kitabımızda ne yazıyor arkadaşlar? “Allah’ın sana bütün verdikleriyle dünyayı ara, doy” değil mi? “Ahireti de unutma.” Aslında ben her zaman diyorum ya, kutsal kitabımızla nefsin kutsal kitabı farklıdır. Gerçek süreç tamamlandığında, yolculuğumuz tamamlandığında gerçek kutsal kitap kalacak, nefsin kitabı tedavülden kalkacak. Hani “Kur’an eski kitapları tedavülden kaldırmış” deniyor ama tabii asıl tedavülden kaldırılması gereken kitap bizim ego kitabımızdır. Kur’an onu tedavülden kaldırmadığı müddetçe o bizde etkisini sürdürmeye çalışacaktır.

Dolayısıyla o ayette aslında ifade edilen şey nedir? Ayeti şöyle meallendirebiliriz — günümüz bilincine daha kalıcı bir mana kazandırmak adına: Allah’ın sana verdikleriyle ebedi ve kalıcı olanı idrak etmeye çalış. Ebedi ve kalıcı olan adına hareket et, ebedi ve kalıcı olan değerlerin varoluşun üzerinden hareket et. Geçici, sınırlı ve fani olan konusunda da nasibini unutma. Ama nasibin şu olmuş, bu olmuş çok önemli değil. Kimseyle nasip yarıştırma. Allah’ın farklı nasip dağıtması durumunda bir kıyaslama yapma, bunu üstünlük veya aşağıdalık mevzusu olarak görme. Neden? Çünkü bu geçici olan; hani biz çocukken bazen monopoly gibi bir şeyler olurdu, herkese kağıttan paralar dağıtılırdı — birinin on milyonu olmuş, birinin on lirası kalmış, ne olacak, hepsi monopoly kağıtları değil mi? Dünya hayatı böyle bir şeydir. İdrak edene.

İdrak ettiğinde bunu, evet, dünyadan da nasibini unutmazsın. Çünkü bu, düzeyi itibarıyla bir doğası olan, Allah’ın bu düzeyde yarattığı bir şeydir. Küçümsenecek, inkâr edilecek, yok sayılacak, yerilecek, kınanacak bir şey değildir bu dünya. Bu dünyadaki nimetler, lütuflar, ikramlar, süreçler asla küçümsenemez. Ama kalıcı olanın yerine koyduğumuzda veya kalıcı olanla eşit gördüğümüzde, işte o zaman tuzağa düşeriz. O yüzden bu dünyayla ilgili istek ve arzularımız hiçbir zaman merkeze oturmamalıdır. Onları merkeze koyduğunuz zaman merkezinizden gaflet etmiş olursunuz. Bir insanın bir şeyi merkez kabul etmesi için o merkezin unutulmuş olması gerekir.

Hz. İsa ve Yazar Örneği: Dünyevi Kazanca Karşı Duruş

Mesela Hazreti İsa’ya “işte bugün öyle şeyler yapalım ki dünyanın yarısını elde edelim” deseniz — mesela öyle bir imkânınız var, bir yatırım yapacaksınız, bire kırk bin veriyor, yüz bin veriyor mesela — Hazreti İsa bir heyecan duyar mı? Tabii gerçek İsa ile içinizdeki İsa aynı mı, onu bilemiyorum. Ama gerçek İsa’nın kalbinde en ufak bir dalgalanma meydana gelmez. Neden? Çünkü dünyaya ait bir şeyin onun varlığında büyük bir dalgalanma meydana getirmesi mümkün değildir.

Ve işte bir yazara diyorsunuz ki: “Abi bak, sana bir kitap öneriyorum, çok güzel bir planım var, bu kitabı yaz, kesin ayda yüz bin kazanırsın.” Mesela o yazar heyecan duyuyorsa, o bir yazar değildir; yazmasa daha iyi olur, ya da yazmasa bir zarar gelmez, ya da yazmasa bir fayda engellenmiş olmaz.

“Allah’ın sana verdikleriyle ahiret yurdunu ara” — yani ebedi, kalıcı olanı ara — “dünyadan da nasibini unutma” — unutabilirsin ama unutma dercesine bir yaklaşım değil mi? Ne kadar farklı bir duruş öneriyor yaratan bize. Çünkü bakın, bu Allah’ın tırnak içinde “cibriliğinden” değildir; bu, sizin kendi varlığınızı yanlış bir yere konumlandırmamanız gerektiği noktasındandır.

Çocuk ve Poşet Örneği

Mesela şöyle düşünün: 5-6 yaşında bir çocuk düşünelim. Mesela size dese ki, “amca bana şu poşeti ver, başka hiçbir şey istemiyorum ama bu poşeti çok istiyorum, mutlaka ihtiyacım var” dese, siz ne dersiniz? “Tamam, poşeti istiyor da, bu poşet bu kadar istenecek bir şey değil ya” değil mi? Hani bu çocuk bir şeyi yanlış değerlendiriyor, yanlış yorumluyor, yanlış bir değerleme hali içinde değil mi? İşte biz de aslında bunun gibi bir halde yaşıyoruz. Bir şeye o kadar sıkı bir arzu, bir tutku duyuyoruz ki — kendimizin gerçek konumunu kaybetmişiz çünkü. Konumu kaybettiğimiz için orada bu kadar güçlü bir arzu ortaya çıkıyor. Varlık ve kendilik yanlış bir yerde konumlanmış.

Evet, “bu poşeti alsam iyi olur, içine bir şeyler koyarım” falan diyebilir o çocuk değil mi mesela? “İşte amca bu poşeti bana ver, şunu yapacağım, bunu yapacağım” diyebilir. Ama o poşeti vermediğimde çocuk oturup boynunu büküyorsa, ağlıyorsa, büyük bir mağduriyet hissediyorsa, bir de bunu travmaya dönüştürüyorsa — yazık olmaz mı o çocuğa? O çocuk kendine yazık etmiş olmaz mı?

İşte bizim de kendimize yazık etmememiz için benliğin arzularını gözden geçirmek durumundayız. O arzu bir: doğal mı değil mi? İki: ölçülü mü, ölçüsüz mü? Üç: o arzu vazgeçilmez gibi mi hissediliyor, yoksa vazgeçebilirim mi? Şartlar noktasında eğer imkân yoksa vazgeçebilirim. Dört: esneyebilirim mi? Eğer esneyemiyorsam, orada yanlış bir katılaşma meydana gelmiş demektir. Dünyaya dair, geçici olana dair makul ve meşru bir istek olabilir. Ama o konuda esneyemiyorsam, “mutlaka olmalı” diyorsam, kendime haksızlık yapıyorum demektir.

Günah, Tevekkül ve Gerçek Oruç

Hani burada biz bazen diyoruz işte “bu günah, çok istiyorum ama bak çok isteme, günah bu” — sanki böyle normal bir şey, istiyorsun ama bak Allah diyor ki olmaz. Biz günahı da böyle algılıyoruz; sanki Allah’ın işi gücü yok, kafasında böyle sınırlar koymuş, “bunu yapacaksın, bunu yapmayacaksın, bu günah” diyor. Biz de “tamam, Allah’ı da kızdırmayalım, aramızı bozmayalım” değil mi? Bugün bazı insanlar dini ve yaradanı böyle anlatıyorlar ve bununla dalga geçmeye çalışıyorlar. Çünkü aslında onlar da bu meseleyi doğru anlamamışlar.

Yani Allah bir şeye niye günah diyor acaba? Sen onun altında yatan şeyi keşfedersen, aslında bunun senin için olduğunu anlarsın. Mesela dünyaya dair hiçbir şeyi bu kadar çok arzu etme — niye? “E günah.” Peki niye günah? Niye bir şeyi çok arzu etmek günah? Niye bir şeyden vazgeçememek günah? Mesela ne diyoruz: “Sen bunu çok istiyordun ama Allah nasip etmedi.” “E ben de tevekkül et.” “Edemiyorum, etsen iyi olur.” Sanki tevekkül et, hani başka çare de yok zaten, mecburen teselli etmek için kendi kendini kabul et. Hayır, öyle değil. İsteyeni gör ve kendinin o olmadığını anla.

Evet, o isteyebilir; makul ve meşru da olabilir. Makul ve meşru olduğu halde nasip olmamışsa problem ne? Problem yok, sadece nasip olmadı. Nasip olmaması neye dair bir eksiklik meydana getiriyor? Mesela oruç tuttuğumuzda neye dair bir eksiklik oluşuyor? Bedene dair değil mi, bedenin açlığına, susuzluğuna dair. Peki bana bir şey oluyor mu? Olmuyor. Tıpkı bunun gibi.

O zaman şunları da düşünebilirsiniz: sakız orucu bozar mı, iğne orucu bozar mı, bozmaz mı? Artık o soruların bir yeri var mı, cevap verilesi sorular mıdır? Biz neyle uğraşıyoruz? Bu din nasıl algılanıyor ve gerçekte Allah bize neyi anlatıyor?

O yüzden ben her zaman şunu söylerim: diyelim ki hepimiz oruç tutabiliriz. Hasta olabilirsiniz, ağır bir bedensel rahatsızlığınız olabilir, çok ağır çalışma koşullarınız olabilir ve diyelim ki o saatler arası yemek yemek zorunda kalabilirsiniz. Peki oruç tutmayacak mısınız? Tırnak içinde, oruç fiziksel olarak sağlıklı olanlara mı önerilmiş? O, orucun zahirdeki bir yansıması; onun da anlamı var, onun da yeri var. Ama peygamberin, “oruç tutan olur ama o insanlara sadece açlıkları kalır” hadisini düşünmeyecek miyiz? Bize de açlık kalıyorsa — “işte Ramazan da geldi ama ben çok acıkıyorum, çok susuyorum, inşallah Ramazan serin geçer” falan filan — oruç, Ramazan bu mudur? Yoksa ben bu Ramazan ayında acaba hangi isteklerimi, hangi arzularımı gözden geçirdim, hangi istek ve arzularımı analiz ettim, hangilerini değerlendirmeye tabi tuttum, tutunduğum hangi arzuları esnettim? Bu soruları sormak durumundayız.

İnsan-ı Kâmil Olma Arzusu da Sahte Olabilir

Dolayısıyla bakın, aşırı tutkulu ve vazgeçilmez olarak algıladığımız her arzu — isterse bu insan-ı kâmil olma arzusu olsun — bu bile sahte bir arzudur. “Ben mükemmel bir kul olmak istiyorum” — bunu arzu eden bile sahte bir benliktir. Çünkü kendisinin mükemmel olmasını arzu ediyor; Allah’ın kendindeki mükemmelliğini keşfetmeyi değil, “ben mükemmel olacağım, insan-ı kâmil olacağım, hepinize göstereceğim, insan-ı kâmil olmam nasılmış göreceksiniz” diyor. Ya da böyle sahte bir tevazu göstererek, “işte bakın insan-ı kâmil böyle” — onu istiyor o benlik. O yüzden insan-ı kâmil olma arzusu bile ego düzeyinde sahte bir arzudur. Biz mükemmel olmayacağız, Allah’ın mükemmelliğini müşahede edeceğiz; kendimizde, herkeste var olan, bizde de var olan ilahi kemali müşahede edeceğiz.

Dolayısıyla bakın, o arzu eden sahte ben, maneviyatı arzu ederek de başınıza bela açabilir. Ben çok insan görüyorum böyle: “Bir an evvel maneviyata ermek istiyorum, bir an evvel kâmil olmak istiyorum, bir an evvel ermek istiyorum, bilinç aldığında bir sürü yüksek makamlara ulaşacak, çıkacak” falan — bir sürü hikâye. Bırak onu. Sendeki kemali gör. O arzu edeni bırakırsan, o arzu edenin sen olmadığını anlarsan, aslında kendinde var olan ilahi kemalin yansımasını belki daha iyi göreceksin. Ama o arzu eden benlik, “daha çok Kur’an okuyayım, daha çok şunu yapayım, onu yapayım, bunu yapayım, esma okuyayım” der durur. Bir Arif’in güzel ifadesiyle tamamlayayım: demiş ki “esma ile olmaz, ifna ile olur” — yani benliklerin fenasıyla olur, sahte benlik alanını terk etmekle olur. Yoksa egona esma yükleye yükleye bir “esma bombası” oluyorsun. O esmalar nedir? Aslında senin varlığındaki kemalin yansımalarıdır, ama sen değilsin.

Felsefe ile Hakiki Ruhsallık Arasındaki Fark

O yüzden felsefe ile hakiki spiritüellik arasındaki temel farklardan biri şudur: hakiki ruhsallıkta kişi ilahi kemali keşfettikçe bireysel benliğinin sönümlendiğini fark eder. Hani tırnak içinde kendi olarak algıladığı şey sıfırlanır, ilahi olan apaçık hale gelir. Ama felsefede egonun kemali arzu edilir: “ben erdemli olacağım.” Erdemli olan sen değilsin, sende ilahi erdem artık gözüküyor; sen erdemli değilsin. Erdemli olmaya çalışmak da bu anlamda bir ego arzusudur. “Ben erdemli olmayacağım, ilahi tecelli bende erdem olarak görünecek.” “Doğru olacağım ama ben doğruyum, ben sizin gibi yalancı değilim” demeyeceğim. Öyle bir hissim olmayacak, öyle bir algım olmayacak. “Bütün dünya yalancı olsa, bir tek bende doğruluk görünse, ben sizin gibi değilim” egosu olmayacak o durumda.

Maneviyat böyle bir şeydir. Evet, teşekkür ederim, izlediğiniz için teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - (Bakara Suresi: 183) — “Oruç sizden evvelkilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı, ta ki takvaya ulaşasınız.” (mealen alıntılanmış, sure adı metinde belirtilmemiş) - (Kasas Suresi: 77) — “Allah’ın sana verdikleriyle ahiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma.” (mealen alıntılanmış, sure adı metinde belirtilmemiş)

İlgili Sohbetler

Varlığın Farkında Olmak ve Takva

İsmail Acarkan, insanın çocukluktan bugüne edindiği psikolojik tortuları ikinci el araba metaforuyla anlatarak, bunları mağduriyet veya öfkeyle değil sakin bir gözlemle fark edip tahliye etmemiz gerektiğini anlatıyor. Freud'un insanı sınırlayan psikolojik indirgemeciliğini eleştirerek, Kur'an'ın mutluluğun dışsal şeylerde değil Allah'ı hatırlamakta olduğunu söylediğini vurguluyor. Hz. İsa'nın "evini kumun üzerine kurmak" temsili ve okyanus benzeri metaforlarla, insanın gerçek varlığını beden, ilişkive başarılara indirgeyip bir "varlık sancısı" (eksistansiyalizm) yaşadığını, hâlbukigerçek varlığın hiçbir şeyle örtülemeyeceğini anlatıyor. Sohbeti, takvanın "varlığın farkında olma bilinci" olduğunu, ölümün ve zorlukların bu farkındalıkla nasıl korkusuzca karşılanabileceğini örneklerle (Hz. Peygamber'in hicreti, şehitler, Bakara 177) açıklayarak tamamlıyor.

Kurban Kimliği ve Darüsselam'a Çağrı

İsmail Acarkan, Eckhart Tolle'nin "kurban kimliği" kavramını okuyarak, insanın yaşadığı haksızlıklar üzerinden "bana bu yapılmamalıydı" diyerek kendinialacaklı hissetmesinin ince bir tuzak olduğunu anlatıyor. "Haklısın ama alacağın yok" ilkesiyle, haklı olmanın bir kimliğe, bir hapishaneye dönüşmemesi gerektiğini; Hz. Yusuf'un yaşadığı büyük haksızlıklara rağmen hiçbir kurban kimliği taşımadığını örnek gösteriyor. Hz. İsa'nın "bana iyi deme, iyi olan Allah'tır" cevabı ve "kıymetim bilinmedi" cümlesinin sahteliği üzerinden, insanın değerinin şahidinin yalnızca Allah olduğunu, Allah'ın insanı her an Darüsselam'a (esenlik yurduna, kendi kalbine) çağırdığını anlatıyor. Sohbeti, Hz. Peygamber'in düşmanlarına dahi "canları cehenneme" demediğini, gerçek bir mümin ve Muhammed ümmeti olmanın bu bilinçle yaşamak olduğunu; önce nefsin temizlenmesi gerektiğini vurgulayarak tamamlıyor.

Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik

Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.