Orucun Hakikati Takva ve İlahi İrtibat
Kısa Özet
Sohbette oruç ve takva kavramları üzerinden, insanın asıl koruması gerekenin bedeni, sosyal ilişkileri veya şahsiyeti değil, özündeki ilahi ruhla olan irtibatı olduğu anlatılıyor. Konuşmacı; Hz. Yusuf, Hz. Ebubekir, Musa ile Firavun'un sihirbazları, Hz. Hüseyin ve Hz. İsa gibi örnekler üzerinden bu irtibatın farkına varmanın huzurun tek kaynağı olduğunu, dünyevi kayıpların ve acıların bu farkındalığı taşıyan biri için "izafi gerçeklik" düzeyinde kaldığını izah ediyor. Sohbetin devamında niyet-gayret ilişkisi, mürşid-mürit bağının nefsani mi ruhani mi olduğu ve sevap-günahın gerçek anlamının irtibatı güçlendirmek ya da zayıflatmak olduğu tartışılıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Oruç, insanı bedenin ve dışsal bağların ihtiyaçlarından çekip özündeki ilahi ruhla (Allah'ın kendisine üflediği nefesle) baş başa bırakır; asıl korunması gereken budur.
- Allah ile irtibat hiçbir zaman kopmaz, yalnızca insanın bilincinde bu irtibatın farkındalığı kaybolur; ibadetler bu farkındalığı hatırlatır ve güçlendirir.
- Dünyadaki bütün kayıplar, acılar ve ilişkiler "izafi" (göreceli) bir gerçekliktir; asıl ve mutlak gerçeklik yalnızca Allah ile olan irtibattır, bu yüzden mümin şikayet etmez, tevekkül ve rıza ile bakar.
Ramazanın Hikmeti ve Takva Kavramı
Ramazanın hakikatini anlamak, Ramazanın bize kazandırmak istediği şeyi anlamak, Allah'ın bu ibadeti insanlara tavsiye etmesindeki hikmeti kavramak noktasında biraz müzakere yapalım.
Şimdi ayette diyor ki: "Ey iman edenler, oruç tıpkı sizden öncekilere olduğu gibi size de yazıldı, bu sayede takvaya eresiniz." Yani gerçek anlamda kendinizi koruyabilirsiniz, gerçek anlamda kendinizi bulabilirsiniz.
Şimdi takva kelimesine parantez içinde biraz değinirsek, takva aslında bir şeyin kendini koruması anlamına gelen bir şey. İnsan neyi korur diye düşündüğümüz zaman, insan kıymetli olan bir şeyi korur. Yani gerçek anlamda bir insanın bir şeyi koruması için o şeyin ya potansiyel olarak ya da bir fiil olarak kıymetli bir şey olması gerekir, değil mi? Mesela diyelim ki bir çekirdeği koruyabilirsiniz. Çünkü o çekirdek bir ağaç olacaktır. Çok büyük bir ağaç ve meyveleriyle çok nitelikli bir zenginliğe sahiptir. O yüzden o küçücük çekirdeği koruyabilirsiniz. Veyahut da fiili olarak o bir değere sahiptir, onun için korursunuz.
Kur'an'da belki yüzlerce defa kullanılan bir kavramdır takva kelimesi. Biz de çok duyuyoruz takva kelimesini ama yeterince o anlamın derinliğine vakıf olursak daha doğru bir noktaya varabiliriz. Dolayısıyla öz olarak koruma demek. Peki neyi koruyacağız? İşte biz orada yanlışlıkla o korumamız gerekeni değil de korumamamız gerekeni bazen koruyoruz.
Bedeni Değil, Özü Korumak
Mesela Ramazan'da ne yapıyor Allah bize? Bedeni koru demiyor yani. Çünkü bedenini beslemiyorsun, ihtiyacını gidermiyorsun. Normalde o zamana kadar on bir ay boyunca beden sürekli "beni besle" diyor, "bana bak, senin en önemli bakman gereken benim" diyor. Ramazan'da bir bakıyoruz ki yok, en çok koruman gereken şeyi korumuyorsun. Onun ihtiyacını gidermiyorsun. Neye bakıyorsun, neyi koruyorsun? Başka bir şeyi koruyorsun. Ve o koruduğun şeye ise herhangi bir görünür, maddi, zahiri bir destekte bulunmuyorsun. O ne? O aslında özümüz.
Yani aslında Ramazan, oruç bizi ruhumuzun kılıflarını beslemekten alıkoyuyor. Ve diyor ki gerçekte koruman gereken, gerçekte asıl varlığın olan şeye bak. Ve gerçekte asıl varlığın olan o özü, o ruhu koru. Onu korumak içinse ona dışsal herhangi bir şey gerekmez; ne yiyecek içecek gerekir ne de ona bir eş gerekir, ne maddi bir şey ne de psikolojik bir destek gerekir. Hani biz bazen deriz ya, "işte bir arkadaşım olsa, bir dostum olsa, bir eşim olsa" diye, hep böyle mesela insan hayatın içinde olsa mutlu olacağını düşünür. Halbuki oruç ne yapıyor? Diyor ki senin yemeğe içmeye de ihtiyacın yok, eşe dosta da ihtiyacın yok.
Peki ne var o zaman sende? Neyle baş başasın? Özünle baş başasın. Ve diyor senin onu koruman kâfidir. Ve diyor onu korumak için de görünür olan, maddi olan hiçbir şeye ihtiyacın yok. Demek ki bir şey var bizde ve biz onu koruyoruz.
Peki neyden korumak? Şöyle, biraz düşünerek söylüyorum: daha önceden biz ruhun hakikat olarak değişmeyeceğini söyledik. O zaman bu sefer de korunmaya ne ihtiyaç var? (Bir soru bu.) Normalde aslında "bunu koruyacağız" derken, o korunmaya muhtaç, zarar görebilir bir şey olduğu için değil. Burada korumaktan kastımız aslında onunla olan irtibatımızın farkındalığını korumak. Yoksa bizatihi onun korunmaya ihtiyacı yok. Çünkü o zarar da göremez, zarar görebilecek bir şey değil. Çünkü Allah'ın üflediği bir şey o, hiçbir zarar görmez. Biz onunla irtibatımızı korumaya çalışıyoruz. Diğer irtibatlardan kesiliyoruz, kesiyoruz o diğer irtibatlarımızı ve diyoruz ki gerçek irtibat kendi özünledir. O kendi özünle irtibatı kuruyorsun.
O yüzden bir hadis de var: "Bütün ibadetler kulun kendisi içindir, oruç benim içindir" diyor. Yani o ibadetlerin sosyal hayata birçok şeye yansıyan tarafları da var. Fakat oruçta tamamen insanın özünde kendi özüne dönük, yani kendi özündeki ilahi ruha dönük, ilahi nefese dönük bir yansıması var.
Hoş geldiniz. Dolayısıyla orucun bize ilk anlamda anlattığı şey şu: Sen diyor hani birçok şeyi korumaya çalışıyorsun ya. Hani bunu daha genişletebiliriz. Bedenini korumaya çalışıyorsun, eşini dostunu korumaya çalışıyorsun, sosyal ilişkilerini korumaya çalışıyorsun, işini korumaya çalışıyorsun. Birçok şeyi korumaya çalışıyoruz ve diyorsun ki "bunlar olmazsa yaşayamam" diyorsun, "bunlar olmazsa olmaz" diyorsun. Veya en azından "yaşayamam" demesen bile, "bunlar olmadan mutlu olamam" diyorsun, en yumuşak tabiriyle.
Oruç neyi insana söylüyor? Çok değişik bir şeyi söylüyor. Diyor ki sen bunlarsız da yaşayabilirsin, bunlar olmadan da mutlu olabilirsin. Peki ne ile? Kendindeki ilahi ruh ile, ilahi nefesiyle. Ve diyor sen asıl onunla olan irtibatını korumalısın, onunla olan irtibatını sağlamaya çalışmalısın. Eğer onunla olan irtibatını sağlayabilirsen herhangi bir şeye ihtiyacın olmaz. Bu, kadim geleneklerin veya mesela Hint geleneğinin "zata ermek" dedikleri şeydir. Kendi zatını bulmak, kendini bulmak, kendine gelmek denilen şeydir. Kendini bulduğunda, yani zata döndüğünde, onun asıl huzur, asıl mutluluk ve mutmainlik kaynağı olduğunu idrak eder.
Dolayısıyla orucun bize anlattığı şey şu: Kendi dışında hiçbir şeye asli olarak ihtiyacın yok. İhtiyacın olan tek şey Allah ile olan irtibatının farkına varmaktır. Bakın, irtibat kurmak da değil, zaten irtibatlıyız. Hani Kur'an'ın dediği: "Kullarım sana beni sorarlarsa de ki ben onlara yakınım. Ben onlara şah damarından daha yakınım." Dolayısıyla irtibat kopukluğu yok, irtibatın fark edilmemesi var.
İrtibatın Farkına Varmak
Peki biz burada irtibatı zikrederek mi sağlayacağız? — O işin ayrı bir tarafı. Yani önce bu işin teorisini yapalım, ondan sonra "nasıl" a dair konuşalım. Tabii inşallah.
Yani önce bileceğiz ki biz ne olursak olalım — insan en günahkâr insan dahi olsa, hatta inançsız, Tanrı'ya asi biri dahi olsa — o insanın Tanrı'yla irtibatı kopuk değildir. Fakat kendi bilinci açısından o irtibatın farkındalığını unutur. Tıpkı mesela boynunda bir kolye vardır ama sen onu unutursun. Bazen olur ya, işte gözlük kullanan arkadaşlar gözlük arar, kafasındadır. Hatta bazısının gözünde olanını bile gördüm, gözünde gözlük arıyor mesela. Ama tabii bunun gibi; yani var ama sen farkında değilsin. İşte orucun insana anlattığı şey şu: sen o irtibatın farkına var.
Arkadaşımızın sorduğu, "nasıl ulaşacağız?" Bak burada da ilginç bir şey var. Nasıl ulaşacağız? "Nesnelerin desteğiyle ulaşacaksın" demiyor Allah. Hani mesela "iyi arkadaşlarım olsa, dostlarım olsa falan, ben iyi bir kul olurum, namazımı da kılarım, orucumu da tutarım" deriz ya, böyle bir şey yok. Senin o irtibatı idrak etmen dışsal herhangi bir şeye bağlı değil. "İşte böyle işimi bulsam, eşimi bulsam, tamam, böyle iyi dindar olurum" — böyle bir şey değil. O dindarlık, dindarlık değil zaten.
Gerçek anlamda o irtibatın korunması veyahut da o irtibatın farkına varılması, tamamen diyor Allah, sana ve senin bilincine bağlı. Dışsal hiçbir şey buna bir destek sağlayamayacağı gibi, özünde hiçbir negatif dışsal etken de buna zarar veremez veya bunu engelleyemez. Mesela sizden önce bir arkadaş vardı, geldi, bir şeyler anlatıyordu; işte bir sürü insanlar diyor, çevredeki insanların yüzde doksan dokuzu kötü diyor falan ve sanki bu irtibatımızı bozacak bir şeymiş gibi algılıyoruz. Halbuki işte böyle bir şey yok diyor Allah. O irtibata engel olabilecek, o irtibatın kurulmasını engelleyebilecek hiçbir dışsal şey yoktur. Engelleyen senin bu konudaki yanlış bilincindir. Hiçbir engel yok. Bakın bunu en azından teorik olarak böyle bilin.
İşte orucun bize ilk anlattığı şey bu. Diyor ki dışsal şeyler asıl koruman gereken şey değil. Bunun içine psikolojimiz de girer. Mesela ben gururumu niye koruyayım? Gururumu korumasam, acaba benim özüme bir zarar gelir mi? Şahsiyetimi korumasam, acaba özüme bir zarar gelir mi?
Şahsiyet mi, İnsaniyet mi? Hz. Yusuf ve Hz. Ebubekir Örnekleri
Yani şimdi Hz. Yusuf'a masum olduğu halde ne yaptılar? Dediler ki sen namuslu olmayan bir davranışta bulundun dediler. Üstelik bildikleri halde ne yaptı? Aşırı bir şekilde kendini savundu mu, şahsiyetini mi korudu? Yok. Sadece onların suçlamalarının yanlış olduğunu söyledi, o kadar kesti. Yani "bunu onlara kabul ettireyim, inandırayım, görüşlerini değiştireyim" böyle bir şey yapmadı. Ve belki o Mısır halkının gözünde de namussuz biri olarak tanımlandı. Nereden bilecek dışarıdaki Mısır halkı, sarayın içinde dönen dolabı? Ne yaptı yani? "Ya bak beni kötü tanıyorlar, şahsiyetimi koruyayım" mı dedi? Yok. Neyi koruyacağız? Şahsiyetimizi korumaya ihtiyacımız yok. İnsaniyetimizi korumaya ihtiyacımız var orada.
Bakın, şahsiyetimizden kastımız kendi insani değerlerimiz ise bu başka bir şey, bunu kastetmiyorum. Yoksa mesela benim toplumdaki kabul edilirliğim, toplumdaki statüm, toplumun bana bakış açısı, bulunduğum çevrenin içindeki algılanma biçimim — ben bunları korumak zorunda değilim, hiçbirini korumak zorunda değiliz. Ya ben çok zeki biriyim ama bu durumda aptal konumuna düşebilirim, zekamı gösteririm ama karşıdaki hâlâ bana aptal ve geri zekalı muamelesi yapıyorsa sorun yok, o konuda herhangi bir şeyi koruma ihtiyacım yok, illa ben ispat edeceğim ki ben zekiyim, yok, hiç gerek yok. Hiçbir şeyi korumamıza gerek yok.
İşte mesela peygamberin hicret edilirkenki durumu oydu mesela. Hazreti Ebubekir ne yaptı? Peygamberi korumaya çalışıyor, onun için mahzun oldu, üzüldü. "Ya bir şey olursa" dedi peygambere. Peygamber kendini korudu mu orada? Yok, o anlamıyla. Dedi ki: "Allah bizimledir." Daha neyi koruyacağım? Allah seninle ise neyi koruyacaksın? Haşa, Mekkeliler Allah'a zarar verebilir mi? Veremez. Sen Allah ile isen, senin bedenine zahiren zarar gelebilir; o önemli değil, sen o değilsin ama. Bak orada Hazreti Peygamber Efendimiz kendini bir beden olarak görseydi kendini korumak zorunda kalacaktı — Mekke'de yaşayan, belli bir hedefi olan, bir şeyler gerçekleştirmeye çalışan biri olarak. "Şimdi biz yakalanıp öldürülürsek hedefimiz, gayemiz, davamız ne olacak?" Böyle bir şey yok. "Allah bizimledir, tamam, o zaman benim için herhangi bir sorun yok."
İşte o irtibatın inşası. O irtibatı insan sağlayabildiği zaman, daha doğrusu o irtibatın farkına varabildiği zaman huzura erer. Hayatta tek huzur kaynağı odur. Başka bir huzur kaynağı yoktur insan için. Diğer bütün huzur kaynağı olarak gördüğümüz şeyler geçici, sınırlı ve yanıltıcıdır. Tıpkı bir çocuğun yalancı emzik emmesi gibi. O da huzura eriyor değil mi? Hatta güzel güzel uyuyor. Hatta biz büyükler olarak "bak, yalancı emzikle uyuyor" deriz. Hayatta bize huzur ve mutluluk verdiğini düşündüğümüz bütün bu şeyler geçici ve sınırlıdır. Boş anlamında kullanmıyoruz bunu, geçici ve sınırlıdır, asli değildir. Asli huzur, Tanrı ile olan irtibatın fark edilmesidir.
Kendini Bilen Rabbini Bilir
İşte kendini bilen Rabbini bilir. Kendini bilmek, kendindeki Allah'ı bilmektir. Kendindeki Allah'ı bilirsen... Kur'an niye bize boşuna mı anlatıyor: "İşte Adem'i şekillendirdim" yani insanı şekillendirdim, "ona ruhumdan üfledim." Bunu bize boşuna mı anlatıyor değil mi? Bunun bir anlamı var ki bize anlatılıyor: "Ruhumdan üfledim", onu idrak edelim diye. Bakın Allah bize diyor ki ben sizi şekillendirdim, ama işte topraktan şekillendirdim. Dünyaya geldiğiniz maddi bedeniniz itibariyle. Ama siz kendinizi bu mu zannediyorsunuz? Bir beden ve psikolojiden mi ibaret zannediyorsunuz? "Ben size ruhumdan üfledim." O zaman diyor "meleklere secde edin dedim." Bakın Allah, Adem'i yaratıp meleklere secde edin demiyor ayette; "onu şekillendirdim, ruhumdan üfledim ve secde edin dedim" diyor. Yine kendine secde ettiriyor.
Dolayısıyla, biraz önce en başta bir şey deyip atladım: insan değerli bir şeyi korur. Mesela düşünün, bazen böyle insanlar oluyor; bir bankadan bir yere para taşıyor, bir bankadan bir bankaya veya bankadan iş yerine veya iş yerinden bankaya. Diyelim ki on milyon dolar, ne yapıyor yanına? Koruma alıyor değil mi? O da takvaya giriyor yani. Niye koruyor? Kıymetli bir şey var çünkü, maddi olarak.
Şimdi modern insan niye kendini korumuyor? Bu yüzden kendini bilmiyor çünkü. Kıymetli olduğunu bilmiyor, Tanrı'nın ruhunu taşıdığını bilmiyor. O yüzden neyi koruyacak ki, buna dair bir bilinci yok. Kur'an niye takvaya vurgu yapıyor? Kim müttakidir? Tanrısal bir öz taşıdığını ve bu tanrısal özle irtibatını koruması gerektiğini bilen insan kendini korur. Sen mesela diyelim ki çok kıymetli bir şey var, biliyorsun ki nem ona zarar verir; "eyvallah, hoş geldin, gel sen böyle yasın, var mı sandalye, daha olur, ben alayım mı, geçer, tamam, sen şöyle geçsin" — niye korur? Bu yüzden korur. Modern insan niye korumuyor kendini? Çünkü öyle bir şeye dair bilincini kaybetmiş. Neyi koruyacaksın? En fazla fiziksel bütünlüğünü korumaya çalışıyor. Mesela psikolojisini neye karşı koruyacak? Düşünün mesela diyelim ki size bir eşya vermişler, demişler ki bunu neme karşı koruyun; korursun değil mi, dersin ki "bu nem karşısında zarar görür."
Ruhani İrtibata Zarar Veren Şey: Bencillik ve Günah
Mesela biz farkında mıyız? Mesela o ruhani irtibatımızın veya özümüzle olan irtibatımızın neyden zarar göreceğinin farkında mıyız? Bakın hayatta en temel noktaya geldik. Ruhumuzla irtibatımıza neyin zarar vereceğini biliyor muyuz? Bilgi olarak bilebiliriz, ama farkında mıyız böyle bir şey? İşte bizim en temelde yitirdiğimiz şey bu.
Ne zaman ki biz bir şeyi fark ederiz — o da ne? İrtibatını hissedersin, irtibatına neyin zarar verdiğini bilirsin. Mesela diyelim ki bencilliğin o irtibata zarar verdiğini bilirsin. Bakın, mesela insanlara bugün bir şey diyorsun: "bencillik yapma." Diyor ki "niye yapmayayım." Hakikaten cevap veremiyorsun. Eğer bu temel yoksa, neyin cevabını vereceksin? "Bencillik yapma." "Niye yapmayayım?" Bak öbürü diyor "bencillik yapıyor, kazanıyor." Zaten orada iki-sıfır mağlup oluyorsun. Fakat orada şuna yenilmeyeceğiz biz: eğer idrakiniz varsa "neyi kazanıyor" diye soracağız. Neyi kazanıyor, arkasından da (parantez içinde) "neyi kaybediyor" diye sormalıyız.
Yani mesela bir insan sana kaba davranmış veyahut ters davranmış. Senin ona ters cevap vermen ne kazandırır, ne kaybettirir? Ne kazandırır? Tırnak içinde şahsiyetini kazandırır, "altta kalmadım" der rahatlarsın, egonu tatmin eder, bunu kazandırır tırnak içinde. Neyi kaybettirir? İrtibatını kaybettirir, veya o irtibata doğru olan seyrini, yolculuğunu zayıflatır.
İşte günah nedir? Günah, kişinin özüyle irtibatını zayıflatan şeydir. Yoksa biz her günaha dünyevi bir nazarla bakamayız. Bizde böyle dini yorumcular hemen her günaha dünyevi bir kılıf bulmaya çalışıyor. Halbuki her günahın dünyevi bir zararı yok. Diyor ki mesela alkolü, "alkolü kullanma ki benimle irtibatta kalırsın, kullandığın o şey benden ne alır?" Mesela bunu çok açmak lazım. Yani adam alkolü kullanıyor çünkü psikolojik olarak yaşadığı gerilimi gevşetiyor. Gevşetiyor ama adam o gevşeklikle kalıyor, sonra gevşeyip iyice gevşiyor. Bu nedir? Bunun hiçbir anlamı yok.
Bakın onun için Kur'an'da ilginç bir tabir var içki için. Diyor ki: "Onda bir kısım faydalar vardır ama zararı faydasından çoktur." Bak diyor, gevşetiyor. Allah da diyor, bizde Müslümanlar daha zalim bu konuda. Yani Allah diyor ki bunda faydalar vardır. Şimdi dışarı çıksam, böyle sakallı bir Müslüman'a "kardeşim bak içkide bazı faydalar var" desem, ne diyecek? Hani Kur'an diyor bak fayda var ama dikkat çekiyor: zararı faydasından çoktur. Yani diyor, olsa olsa, onu da ölçülü içersen, seni psikolojik olarak gevşetir, bu kadar; seni o psikolojik gerilimden kurtarır. Buraya kadar âmenna, buraya kadar Kur'an ile beraber yol oluyor. Ondan sonrasında ayrışıyor.
Ve diyor ki Kur'an, bu tür gerilme-gevşeme, gerilme-gevşeme, bu seni bir yere götürmez. Sen geriliyorsun sonra şişeyle gevşiyorsun, bu makul bir şey değil, sana yakışmaz. Ve diyor sen gerçek anlamda seni geren benliğini ödüllendiriyorsun, onu gevşetiyorsun, rahatlatıyorsun. Halbuki zaten seni geren o benlik. Anlatabildim mi? Hani onu gevşettin, bari ez onu, nötrle. Nötrlemediğin zaman ne oluyor? Sürekli bir kısır döngü içinde gidiyorsun. Onun hiçbir realitesi yok senin için.
Dolayısıyla bakın, günah kişinin özüyle olan irtibatını ya gevşeten — yani farkındalığını gevşeten, irtibatı değil, o farkındalığı gevşeten — ya onu örten ya da ona doğru olan seyrimizi azaltan bir şeydir. Mesela ben diyeyim, duydum; bencillik yapan biri kendi hesabına, birinin arkasından hesap yapmış. Ben diyorum ki "ne zararı var." Bir arkadaş dedi ki "bunları yaptı." "Başına bir şey mi geliyor" diyor. "Gelmediğini mi zannediyorsun" dedim yani. Hani başına ne geldiğini sen bu gözünle görmek istiyorsun. Görmek istiyoruz yani. Sen o kalbin olsa göreceksin zaten.
Dolayısıyla insan, işte o mümin insanın o takva dediğimiz kavramı bu. Şimdi biz o irtibatı prensip olarak kabul etmezsek veya buna dair bir farkındalığımız hiç yoksa, o zaman "korunasınız" diyecekler, neyden kendini koruyacaksın? Yani öbür türlü korumayı ehli dünya da yapıyor zaten, değil mi? Yani vücudunu korumaya çalışıyor, iyi beslenmeye çalışıyor, organik besleniyor değil mi? Neyi koruyacağız? Bu bedeni mi koruyacaksın? Asıl koruyacağın şey bu mudur? İşte niye iman edenler müttakidirler diyor. Demek ki o iman neyi sağlıyor? En azından ilki olarak diyor ki senin Tanrı ile bir bağın var. Bırak Tanrı ile bağının olmasını, sen diyor ondan bir şey var, onun üflediği bir şey var diyor. O zaman sen bak, bunu fark ediyorsan bunu koru, buna zarar verecek şeylerden de kaçın.
İşte şimdi oruçta diyor ya Allah Resulü: "biri size kötü bir laf söylerse, de ki ben oruçluyum." Yani adam Tanrı ile olan bağının farkında değil, ağzına geleni söylüyor. Sen oruçluysan ne diyeceksin? "Ben Tanrı ile olan bağımın farkına varmaya çalışıyorum, sana öyle cevap verirsem bağımı yitireceğim veyahut da o yolda geri kalacağım, geriye düşeceğim, onun için ben cevap vermiyorum." Anlatabildim mi? Yani, inanan bir insan neye dikkat ediyor? Mümin insan, ne yapması gerektiği konusunda dikkat ettiği şey kendi içindeki bir şeydir, dışarıdaki bir şey değil. Kendi içinde bir şey var, onu korumaya çalışıyor; mesela o irtibatı korumak için ya da o irtibata zarar veren ve onu bir adım öteye götüren şeyler üzerinden.
İman Olmadan Gerçek Erdem Olur mu?
Mesela modern Avrupa toplumlarında ben öyle insanlar görüyorum ki, mesela hem toplumsal yaşam kurallarına çok uyuyorlar, hem çok hümanistler, kendi içinde çok ilkeleri var, çok insancıllar, insani değerlere birebir içten gelerek tabi oluyorlar ve bunu hayatlarında yaşıyorlar. Mesela bunlar da o irtibata yönelik her sorularında bir adım ilerleme mi göstermiş oluyor?
Şimdi ilkesel olarak şöyle bir şey diyeyim öncelikle: bu anlamda gerçek anlamda insani değerini korumak iman olmadan mümkün değildir. Ama kişi mizacından, kişilik yapısından gelen bir kısım fıtri doğru değerleri gösterebilir, bunları yansıtabilir. Fakat son tahlilde benliğinden arınmadığı müddetçe o bir erdem değildir. Ben mesela çok erdemli gibi görünen insanlar gördüm, sonra bu erdemin onlara bir kısım haklar kazandırdığını düşünüyorlar. Anlatabildim mi? Dolayısıyla gerçek anlamda erdem ancak Tanrı ile mümkündür. Ama dediğim gibi zahiri olarak insan fıtratında var olan ahlaki bir kısım değerleri yansıtabilir. Bu bir inançsız da olabilir. Yani çok dürüst bir ateist yok mudur? Vardır. O nedir? Yine Tanrı'nın sana verdiği bir fıtri değerdir, insani değerdir; gerek mizacından gerekse gelişim sürecinden kaynaklanan bir şeydir.
Fakat gerçek anlamda erdem, bizatihi erdemden mutlu olan insandır. Ama ben öyle bir inançsız insan görmedim; yani erdemini ortaya koyarak insanların erdemsizliğini şikayet ediyor ya da bir hak iddia ediyor. Mesela "ben böyle dürüst, ahlaklı, erdemli bir insanım, şu hareketi hak etmiyorum" diyor. Anlatabiliyor muyum? Onun için gerçek anlamda mesela hakiki anlamda mümin bir insan hayatta şikayet etmez, öyle bir kavramı yok çünkü. Çevresindeki insanların yanlışlarını analiz edebilir ama şikayet etmez.
Çünkü bu şuna benzer: diyelim ki sen dışarıda büyük bir sağanak yağmur varken güvenli bir yere girmişsin. Dışarıda da sağanak yağmur ve sel var. İnsanların yağmur altında ıslanmasından dolayı onlardan şikayetçi olur musun? Olmazsın. Ama onlar adına üzülebilirsin, onlar adına bir çaba gösterebilirsin, bu ayrı bir şey. Ama onlardan şikayet etmezsin. Şimdi mümin insan Tanrı ile olan irtibatını kurmuş olduğu için huzurdadır. Dolayısıyla huzurlu insanın şikayeti söz konusu değildir, şikayet etmezsin. Ama çevresindeki yanlışlıkları görebilir, analiz edebilir, elinden geleni yapabilir, onlar adına üzülebilir, gayret edebilir, ama şikayetçi değildir.
Onları görmezden gelip çok da olumlu bir çerçeve çizmek de doğru değil değil mi? — Görmezden gelmez zaten, yok tabii ki. Etrafını en mükemmel şekilde görür, bütün artı ve eksileriyle, bütün ayrıntılarıyla görür. Ama bakın şikayetçi değildir. Şikayet ayrı bir psikolojidir.
Ya da rahatsız olmalı. — Evet, işte o tabii, aslında rahatsız olmak içsel bir şey, şikayet etmek dışsal bir şey. İkisi bir madalyonun iki yüzü gibidir. Bazısı rahatsız olur ama şikayet etmez, yani onu dışa yansıtmaz. Ama gene içinde rahatsızdır ve aslında içte şikayetçidir.
Yani o zaman hocam dışarıda olanı görüp tedirgin de olmaz mı, bunların hiçbiri mi olmaz? — Tabii neyden tedirgin olacak yani? Hocam bir haksızlık yapacağız, onunla ilgili mücadele eder. Kimi, hatta bazı sufiler var; mesela Necmettin Kübra gibi, Moğollarla savaşmış mesela, şehit olmuş. Ama şehit olmuş, yenilmiş mi Moğollara? Yenilmemiş. Anladın mı? Mücadele etmek, çaba göstermek, elindeki imkan ve kabiliyeti kullanmak ayrı bir şeydir. Ve aynı zamanda şunu, diyelim ki Moğolların kazandığını mı düşüneceğim, kaybettiğini mi düşüneceğim? Bu da çok önemli bir şey.
Musa ile Harun'un Rabbine İman Eden Sihirbazlar
Bunun en güzel göstergelerinden bir tanesi, Musa ile Mısır'daki sihirbazların karşılaşmasıdır. Hz. Musa, Allah'ın ona verdiği mucizelerle onlara sihir üstü bir hakikat gösteriyor; onlar da "bu sihir değil, sihir üstü bir şey, bu büyük bir hakikat" diyorlar ve "Musa'nın ve Harun'un Rabbine iman ettik" deyince, Firavun diyor ki: "siz benden habersiz nasıl iman ediyorsunuz? Sizi astıracağım" diyor. Onlar da diyor ki: "astır, sen ancak bizim şu bedenlerimize Allah'ın izniyle hükmedebilirsin, gerisine senin gücün yetmez." Yani ne demek bu? Sen Allah'ın koyduğu yasalar ve izni dairesinde bizim bedenlerimize hükmedebilirsin, ama sen bizim Allah ile kurduğumuz irtibata engel olamazsın. Biz Allah ile o irtibatı kurduk. Yani biz "Musa ve Harun'un Rabbine iman ettik" dedik, biz Allah ile aramızdaki irtibatın farkındayız. Sen bize neyden bahsediyorsun, "sizi astıracağım" diyorsun; sen istediğini yap.
Mesela birisi bana dese ki "bak bizim iyi bir ilişkimiz var, bu çok kıymetli ve değerli bir ilişki" ve hep düşüneceksin, aklında tutacaksın, tefekkür edeceksin ve bu düşünceyi sonuna kadar sürdüreceksin. Sonra benim fizyolojime, yani bedenime, bedensel varlığıma ciddi bir darbe, bir müdahale söz konusu olsun; mesela insanların hayat sürecinde bu anlamda bir operasyon olabilir, her ne olursa. Bu esnada ben o ilişkiyi düşünemem, o idraki o an taşıyamam. Örnek olarak şey söyleyeyim: doğum yapan bir kadının o esnada mesela böyle bir ilişkiyi zihninde tutması gibi. Ya da benzeri, psikolojik bir örnek vereyim: ben psikolojik olarak, çok farklı değil, bir acı içerisindeyim, beni kuşatmış, sarmış ve o esnada mesela böyle bir ilişkinin kıymetini, değerini düşünemem, orada çok gerçek bir acı var.
Hem fizyolojik olarak verdiğim örnekte, hem de psikolojik olarak — mesela bu mümkün bir şey mi? Bunu ben zaman zaman, hani evet ikisi için de ama mesela bedensel bir şey üzerinden bazen düşünüyorum: bu nasıl mümkün olabilir? Mesela orada demiş "çapraz ayaklarınızı, kollarınızı keserim" mesela, tamam orada, ama bir gerçeklik var orada yani. Hangi gerçeklik? İşte bahsediyoruz. O esnada mesela, çok çeşitli gerçeklik düzeyleri var. İşte sen o irtibatı tam olarak tecrübe ettiğinde bütün bu soruların geçersiz hale geldiğini göreceksin. Sen göreceksin o zaman. Ama şu an bunu soran hangi düzeyde bir benlik farkındasın? Yani o irtibatı gerçek anlamda tecrübe etmeyi kastediyoruz. Ama tecrübe etmeyinceye kadar bilgisine sahip olmalıyız en azından. Tecrübe edince zaten bu şeyleri söylemeyeceksin.
Yani işte Zekeriya gibi testereyle ikiye bölünsen o irtibatı kaybetmezsin ve o irtibat sana diğer bedensel ve psikolojik acıları hissettirmez. Hani deyim yerindeyse sivrisinek ısırığı gibi gelir. Bakın hani bu sorunun bize öğrettiği bir şey var: içinde bulunduğumuz algı ve gerçeklik düzeyi — tabii bunlar izafi, gerçek değil; yani aslında "gerçeklik düzeyi" diyoruz da kendi algımız bunu gerçek olarak tanımlıyor, bu düzeylerin hepsi gerçeğe göre gerçek dışıdır, yani sübjektiftirler. Kişi o gerçek anlamda tecrübeyi yaşadığı zaman, bu yaşadığı şeyin aslında gerçeklik olmadığını o zaman anlar. Ama bunu anlayıncaya kadar inanmanız gerekir, yapacak başka bir şey yoktur.
Yani şimdi bir çocuğa "sen yürüyebilirsin" dersiniz. Mesela şey yaptınız onu, analiz ettiniz, çocukta hiçbir sinirsel veya biyolojik bozukluk yok diyelim. Yürüyebilir. Ama siz altı aylık çocuğa diyorsunuz ki sen yürüyebilirsin, hatta yüz metreyi on iki saniyede bile koşabilirsin. Şimdi o çocuğun bunu söyleyene inanmasından başka bir dayanağı yoktur. Olamaz da zaten, ne dayanağı olacak, baksa kendisine değil mi? Hatta ayağa kalktığını kabul edelim, "yüz metreyi bu kadar saniyede koşmak, sen uçuyorsun herhalde" diyecek yani.
Şimdi biz de bu durumdayız. Peygamberler niye geliyor? Bunun için geliyor, kabul etmemiz için temel bir referans oluyor. Diyor ki sen gerçekliği tam tecrübe etmiyorsun, kabul et bunu diyor. Zorlukla, bu peygamberlere yaşatılan tüm bu zulüm, işkence ve şeyler aslında onların yaşamadıkları şeyler. Onların bunları yaşamadıkları bir sürü de var. Tabii ki, hani işte bunu yapmışlar, bunu yapmışlar, ama bu onun için şey değil yani, acı veya şey nedeni değil. O noktaya bir çabayla gelmiş deyim yerindeyse.
O noktaya bir şeyle gelir; yani deyim yerindeyse peygamber miracını gerçekleştirmiş. Miracını gerçekleştirdiğinde... bunu size şöyle bir örnek vereyim, daha kolay anlaşılsın diye. Bazen hepinizde olur böyle, bir rüya yaşarsınız, bu gerçekten güzel bir rüyadır, uyanırsınız herhangi bir nedenle — diyelim anneniz uyandırır, arkadaşınız veya bir ses — dersin ki keşke bu rüyayı tekrar devam etsem, ne güzel olur.
İzafi Gerçeklik ve Mutlak Gerçeklik: Rüya Örneği
Şimdi farz edelim ki kabus görüyorsunuz. Biraz da güçlü bir insansınız, diyorsunuz ki ben bu kabusa devam edeyim. Şimdi bilinçli olarak o rüyaya girdiğinizi düşünün, ve biliyorsunuz ki rüyadır. O rüyada yaşadığınız kabustan etkilenmeniz, bunu bilmeden evvelki etkilenmenizle aynı mı olacaktır? Ne kadar farklı olacaktır değil mi? İşte bunun gibi.
Şimdi biz burayı gerçek kabul ediyoruz, bütün bu algılarımızı, bütün bu bilincimizi gerçek kabul ediyoruz ve dolayısıyla da yüzde yüz etkileniyoruz. Farz edin bundan uyandınız, yani erdiniz; erdiğinizde bu düzey, oraya göre bir rüya düzeyi haline gelecek ve siz bu olaylardan o kadar etkilenmeyeceksiniz. İşte peygamberlerin de meselesi bu. Tabii ki bilincindedir. Biz bazen onların böyle yaşadıklarını abartırız, acıtırız, dramatize ederiz. Halbuki Hz. Hüseyin, Allah ile olan irtibatının farkında ve o irtibatı koruyacak şekilde yaşamış, mücadele etmiş, savaşmış ve ölmüş. Hatta deniyor işte bir yaşındaki çocuk bile okla veya mızrakla öldürülmüş, düşünün. Ama bakın mesela Hazreti Hüseyin'e dair "işte çıldırdı, böyle bir şey oldu veyahut yıkıldı" gibi bir şey söylenmez. Mesela biz olsak, şimdi bir yaşındaki çocuk mızrakla öldürülmüş değil mi — bu umursamama anlamında bir şey değil, bu onun gerçeklik düzeyinin anlamı. Tıpkı bahsettiğim örnek gibi. Yani nasıl rüya gördüğünüzün farkındaysanız — bakın çok ilginç bir şeydir o, rüya olduğunu biliyorsun, niye rüyanın devamını istiyorsun? Onun da kendine göre bir gerçekliği var. Ama mutlak gerçek değil.
Dolayısıyla ne oluyor? Ermişler o halleri de yaşıyorlar ama onun gerçeklik düzeyini biliyorlar, dolayısıyla da bizim gibi etkilenmiyorlar. Ama biz mesela kendi içinde bulunduğumuz bilinç düzeyinde ne diyoruz? "Kardeşim bak, kapı gibi gerçek" diyoruz. Hangi kapı? Psikolojik kapıdan gerçek gözüken bir şey. Mesela biz hatırlamıyoruz, çocukluğumuzda üzüldüğümüz birçok şeye şimdi gülümsemiyor muyuz? Arada ne fark var? Çünkü aradaki fark bilinç düzeyi farkı. Şimdi gerçek anlamda büyüsen, bugün ağladığın şeylere belki tebessüm edeceksin veya bu kadar üzülmeyeceksin. İşte bu farkı anlamak oruçla mümkün.
Yani oruç bize izafi gerçeklik düzeyinden hakiki gerçeklik düzeyine dönmemizi salık veriyor. Sen diyor bak, böyle hep gerçek zannediyorsun değil mi — yemek, içmek, eş dost, şunlar bunlar — bu değil diyor gerçek şey, bu izafi gerçek diyor. Bak o izafi gerçek yüzünden de dikkat edin: gündüz yemiyorsun, akşam yiyorsun; yani izafi bir şey, karanlık bir zamanda yemek yiyorsun. Anlatabiliyor muyum? İzafi bir gerçekliği var onun, böyle apaçık, net, keskin bir gerçeklik değil o, izafi bir gerçek. Yani dikkat edin: gece yiyoruz değil mi Ramazan'da, gündüz yemiyoruz hiç. Gündüz kesinliği, netliği ve berraklığı temsil ediyor bu anlamda. Gece de izafi gerçekliği temsil ediyor, çünkü neyi temsil ediyor? Karanlığı. Ve Allah bize diyor ki burada tecrübe ettiğin şey izafi gerçekliktir, asli gerçeklik değildir. Dolayısıyla buradaki ayrımın farkına var, bu konuda yanılma. Yani hayatta "ben bununla mutmain olurum, böyle olursa mutlu olurum, böyle olursa her şey çok güzel olur" gibi bir yanılgıya düşme. Hiçbir izafi şeyi gerçek olarak tanımlama.
La İlahe İllallah: Mutlak ile İzafi Olanı Ayırt Etmek
Bakın Kur'an bize "la ilahe illallah diyen kurtulur" der. La ilahe illallah nedir? Yani şudur: Tanrıdan başka, Allah'tan başka, mutlak olandan başka bir mutlak yoktur. La ilahe illallah budur. Yoksa "la ilahe illallah diyen kurtulur" — diyen var mı acaba, ne kadar diyebiliyorsun ki acaba onu? O çok büyük bir hakikat. Biz onu demeye çalışıyoruz aslında; diyoruz ki Allah'tan başka mutlak yoktur, onun dışında her şey izafidir, görecelidir, bir gölgedir. Onu demiş oluyoruz.
O zaman düşünün, benim bu dünyadaki izafi kayıplarım, eksikliklerim, mahrumiyetlerim beni asli olarak mutsuz etme hakkına sahip midirler? Mesela ben hem la ilahe illallah diyorum hem de dünyadaki göreceli olaylardan dolayı yıkılıyorum, mutsuz oluyorum; diyoruz ki bu dünyada nefisle yaşanmaz. Bu dünyada tabii ki nefisle yaşanmaz. Allah ile yaşanır. Nefsinin mutlu olduğu şeyler olunca diyorsun ki "dünya ne güzel", sevgilini koluna alıyorsun, biri sana böyle melül mahzun bakıyorsa, "olmazsan yaşayamam" diyor, sen de uçuyorsun, dünya süper bir şey oluyor. Sonra o sana bir tekme atıyor, "dünya yaşanmaz" diyorsun, "Allah belasını versin, ne biçim bir dünyada yaşıyorum" diyorsun. Nefsin perspektifi bu.
Ama gerçek anlamda o la ilahe illallahı diyebildiğin zaman izafi olan ile mutlak olanı ayırt etmiş oluyorsun. Nefsin hoşuna giden şeylere de ölçülü seviniyorsun, hoşuna gitmeyen şeylere de ölçülü olarak hoşnutsuzluk duyuyorsun. Bunu tecrübe etmek, mutlak ile izafi olan arasındaki ayrımdır.
Mesela bakın dikkat edin, orada Musa'nın ve Harun'un Rabbine inananlar ne dedi? Bakın çok net, çok mükemmel bir sahnedir: anında mutlak ile izafi olanı ayırdılar ve Firavun'un tuzağına da düşmediler. Şimdi Firavun'un orada maksadı ne? Tehdit ediyor. Neyle tehdit ediyor? Göreceli olan bir şeyle tehdit ediyor, izafi olan bir şeyle; "bensiz dünya hayatınızı bitiririm" diyor. Bakın onlar da böyle kahramanlık, pehlivanlık yapma anlamında değil, doğru bir cümle kuruyorlar; "sen kimsin ki sen" falan da demiyorlar. Diyorlar ki: sen Allah'ın yasaları istikametinde, onun çerçevesinde ve onun izniyle ancak dünya hayatımıza ve bedenlerimize hükmedebilirsin, Allah'ın izniyle. Onun dışında senin yapacağın bir şey yok, senin elin oraya kadar uzanır, çünkü Allah sana öyle bir el vermiş o kadar. Senin bizim ruhumuza, bizim Allah ile olan irtibatımıza dair herhangi bir etkin olamaz.
Şimdi düşünün, biz milyarlarca Müslümanız değil mi, mesela bu cevabı ne kadar verebileceğimizi düşünün. Ve işte bunu verebilmek için biz tabii kendimizi olgunlaştırmaya çalışıyoruz. Bakın bu cevap tam bir iman cevabıdır, tam bir hakikatin idrakine dair bir cevaptır. Ne bir kahramanlık var, ne bir "one minute" havası var, yok öyle bir şey, anlatabildim mi, tamamen objektif bir cevap yani, böyle kasımpaşalık falan yok yani. Tam bir hakikat cevabı. "Senin ne olduğun belli, biz de kendimizin ne olduğunu biliyoruz. Bizim izafi bir tarafımız var, geçici bir tarafımız var, bir bedenimiz var, doğru. Senin ona dair bir hükmün Allah'ın koyduğu kanunlar çerçevesinde işleyebilir. Fakat senin elinin uzanacağı şey bundan ibarettir. Biz ise senin elinin uzanacağı şeyden ibaret değiliz."
Ölüm, Beden ve Göğe Çekilmek: Hz. İsa Örneği
Bir gün bir Allah dostuna biri demiş ki: "İnşallah biz öldüğümüz zaman bizi kaldıracak insanlar bulunur." O da demiş ki: "Senden geriye kalacak bir şey mi var ki insanlar seni kaldırsın? Yani benden geriye ne kalabilir ki? Beden benden mi ki benden geriye kalıyor olsun? Öyle olursa elbisem de kalıyor değil mi. Demek ki benden geriye belediyenin kaldıracağı aslında bir şey yok." O beden benim kılıfım, tıpkı elbisem gibi. Ben bütünümle Allah'a aidim, ondan gelmiş ona dönüyorum. Ama öbürü ne diyor? "Acaba ölürsek bizi kaldıracak biri bulunur mu?" Şimdi düşünün, iki bilinç düzeyinin benlik algısını düşünün, bilincini düşünün, gerçeklik düzeyini düşünün, değil mi?
Şimdi öyle bir yaşayacaksın ki senden geriye bir şey kalmayacak, tıpkı İsa gibi. İsa nasıl deniyor? Göğe çekildi. Aslında hepimiz göğe çekiliyoruz. Ama göğe çekilmen için İsa gibi olman gerekir, yani ruhani varlığının farkına varman gerekir, o zaman İsa gibi göğe çekilecek. Göğe çekilmek bir tek İsa'nın mucizesi değil, bir tek ona ait bir gerçeklik değil yani, hepimiz için geçerli olan bir gerçek. Hepimiz, insan olduğumuzun tam farkına varırsak hepimiz göğe çekileceğiz. Öbür türlü belediye tarafından çekilebilirsin ya da İsa gibi göğe çekilirsin. İşte irtibat, yani oruç sana neyi anlatıyor: sen kabre mi gireceksin, göğe mi çekileceksin? Eğer kendini bir beden ve psikoloji olarak algılıyorsan kabre girersin, ruhaniyetini idrak ediyorsan göğe çekileceksin.
Orucun Özeti: Nefis ve Şeytanın Aldatmacasına Cevap
Evet. Oruç insanın yüzünü dıştan içe çeviriyor... (Bunları yazmayın, kağıt olarak vereceğim, rahat edin.) Oruç insanın yüzünü dıştan içe, nefisten ruha, maddeden manaya, geçici ve sınırlı olandan ebedî ve sonsuz olana döndürür. Çevrede dolanan insanı merkezine, bedende hapsolan insanı kalbe, yeryüzünde sıkışan insanı gökyüzüne çağırır. Oruç, insanın topraktan şekillendirilen yanına takılıp kalmaktan kurtulmasını sağlayan ve onu "ruhumdan üfledim" ile ifade edilen ruhani özüne yönlendiren bir ibadettir.
Nefis ve şeytanın "ekmeksiz yaşayamazsın" aldatmacasına, "ekmeksiz yaşarım ama Allahsız yaşayamam" cevabıdır oruç. O "ekmeksiz yaşayamamın" içine her şeyi de katabilirsiniz: işim olmadan yaşayamam, eşim olmadan yaşayamam, ilişkilerim olmadan yaşayamam. Mesela oruçta niye ilişki yasak? Onu sadece cinsellik olarak almayın, o bütün anlamda. Mesela ben hayatta bütün ilişkilerim olmadan yaşayabilirim dediğimde oruç tutabilirim. Ama "ben şu ilişkim olmadan yaşayamam" diyorsam, ben hayatta oruç tutamam, yani hiçbir oruç tutamam. Anlatabiliyor muyum? Yani ilişkili olduğunuz her şey buna girer.
Onun için düşünün, İslam zahiren bir ibadetin şartlarını koyarken onların manevi bir de karşılıkları vardır. Yani nasıl bahsettik: oruçta zahiren ne var? Orucu bozan şey işte kadınla erkeğin cinsel bir beraberliği, bu zahiri kanun. Batını ne? Batını şu: ben hayatta ilişkilerim olmadan yaşayamam — işte annem var, babam var, arkadaşlarım var, sosyal ilişkilerim var, bana karşı duydukları var. Bunlar ilişki değil midir gerçekten? Orucun batını ne diyor Allah bize? Bak diyor, sen bunlar olmadan da yaşarsın. Bir tek bensiz yaşayamazsın. Diğer bütün her şey diyor geçici ve göreceldir. Sen zannetme ki ben onlarsız yaşayamam. Eğer sen zannedersen ki "ben onlarsız yaşayamam", o zaman beni idrak etmenin farkındalığını kaybediyorsun. Sen de ki "ben her şeysiz yaşarım, tek Allahsız yaşayamam." Oruç bunu anlatıyor bize. Diyor ki sen şunu anla: "ben Allahsız yaşayamam, gerideki her şey benim için problem değil, zor da olsa yaşarım" demektir oruç.
Niyet ve Gayret
Tabii orucun kâmil hali de var; yoksa "vay be ne durumdaymışım ben" gibi bir şey yok. Biz burada bakın, hayat neye göredir biliyor musunuz? Neyi istediğinize göredir. Bir insanın ne olduğu, neyi istediğine bağlıdır. Mesela ben diyelim ki hayatta hiç gerçek anlamda kâmil bir namaz kılamayabilirim, kâmil manada bir oruç tutamayabilirim. Fakat ben neyi istiyorum? Peygamberin kıldığı gibi bir namaz kılmak istiyorum, peygamberin tuttuğu gibi bir oruç tutmak istiyorum. O zaman Allah beni öyle kabul eder. Yeter ki, tabii o isteğin istikametinde yaşadığım müddetçe, yani yaşıyorsam. Ulaşamayabilirsin, o önemli değil yani. Allah şunu soracak: bu adam ne istiyordu, bu insan ne istiyordu? Allah demeyecek ki "bu nasıl namaz kılmış." "Bu nasıl namaz kılmak istiyordu" diyecek. Bunu öyle uzak görmeyin.
Mesela düşünün, aranızda öğretmenler var, mesela bir çocuk sınava girdi, diyelim ki o gün biraz hasta oldu, grip olmuş, ateşi yükselmiş; neye bakarsınız? Eğer görebilirseniz dersiniz ki bu çocuk bu sınavda nasıl geçmek istiyordu, bu sınavda ne yapmak istiyordu ve ne için çabaladı — mesela işte bu sınavda yüz almak istiyordu ve bunun için çabaladı — o zaman ona ne verirsiniz vicdanen? Yüz verirsiniz değil mi, bakın ne istediğine bakarsınız ve o istek istikametinde gayret etmiş veya etmemiş; belki bunun zekası o kadar yüksek olmayabilir, imkanları o kadar iyi olmayabilir değil mi?
Şimdi Allah'ın da işte o yüzden — biz bunu öylesine bir şey söyleyelim — bu hadiste var: "Müminin niyeti amelinden hayırlıdır" diyor. Biz burada niyetlerimizi gerçekleştirmeye, gerçek kılmaya ve asli hakikatine döndürmeye çalışıyoruz. Yani ben bu niyette miyim? Anlatabilir miyim? Yoksa belki o orucu hiç tutamayacağız. Şu konuştuğumuz orucu belki hayatımız boyunca tutamayız, ama bak bununla yanacaksın deyim yerindeyse, bunun aşkını duyacaksın.
Şimdi oruçla diyelim belirli bir yerden geri çekilme oldu, hani gündelik şeyden geri çekilme oldu, adam baktı ki niyeti yok aslında, zayıf bir niyeti var, güçlü de değil, hani "olduğun psikolojik halde kalacağım" gibi bir şey. Adam "oruç sayesinde bunu gördüm" dedi mesela, "niyetimin zayıf olduğunu gördüm." Yok öyle bir şey. Bak bu zaten bizim olgunlaşmamızı sekteye uğratan bir üç kağıtçı benliktir. "Ben anladım, ben adam olamam, vay be, çok güzel, malumatıma karşı niyetim ne oldu, kâmil değilim ama takdir ediyorum iyi insandım" — bu tam bir üç kağıtçı benliktir, buna karşı dikkatli olmak lazım. Hepimizde var. Bu, yolu kesmeye çalışan bir benliktir. Buna aldanmayacaksın, bu bir üç kağıtçıdır. Ama onu tutan şey, yani hakikaten adamı daha ileriye tutan şey hakikaten budur: niyetin ve bu konudaki gayretin. Allah'ın insandan istediği sadece budur.
Mizaç, Nefis ve Maneviyat: Çınar Çekirdeği Meseli
Çekirdek, bir de bir fide, bir de onun ağaç olmuş hali — şimdi özünde bunlar arasında bir fark var mıdır özde? Sadece gelişimsel olarak görünürde fark var. Bir çınar çekirdeğiyle, bir yaşındaki bir çınarla, beş yüz yıllık bir çınar arasında özde bir fark yoktur. Allah bize dediği şey şudur: özündeki birliği ve aynılığı anlayan.
Allah herkesin Hazreti Muhammed olmayacağını bilmiyor mu? Ama Hazreti Muhammed'i niye gönderiyor? Bakın Kur'an diyor ki: "size içinizden bir peygamber gelmiştir." Bunu zahiri olarak Arap toplumunun içinden olarak da anlayabilirsiniz. Ama arifler onu şöyle anlıyor: içinizden bir peygamber gelmiştir, yani hepinizin içindekini Allah su yüzüne çıkarmış. Şimdi bir çınar çekirdeğinin içinde çınar ağacı yok mu, var. Şimdi sen o çınar ağacını gördüğünde, o nereden çıkmış? Çınar çekirdeğinden çıkmış. Hepimizin içinde Hz. Muhammed var, bunu anlamak lazım, içimizden gelmiş o. Dolayısıyla benim için özüm mutlak ve mükemmeldir, bu konuda en ufak bir şüphe ve tereddüt insan yaşamamalıdır.
Hani geçen bir arkadaş vardı, ona soru sordu: "ben de mi?" Hani şey gibi, bu temel Dursun fıkrası gibi. Sen de tabii ki. Herkes yani, inançsız insanda dahi var, farkında değil. O zaman özümüz itibariyle biz Hz. Muhammed'i taşıyoruz. Onun tezahürü ne kadar olur hayatta? Sen çalış. Ona bir hedef, bir sınır koyma. Ölünceye kadar o istikamette çalış. Yani bizim açımızdan, seviyemiz açısından, olayda niyet ve gayret şekil isteniyor.
Ama niyette gayret, yani niyette bir yerde istekten kaynaklanıyor. Yani bütün insanların mizaçları eşit değil ki; birinin isteği içine bir şekilde geldiyse — hani gezmeye değil de renginin maneviyata bir isteği geldiyse — o zaten ona gayret artık, zorlamaya gerek yok. Ama birinin isteğinin oluşması da, o ısrarı taşıması da, gayreti gelmesi de eyvallah, ama yedinin niyeti çabuk oluşur ama gayreti çabuk kesilir. Dokuzun da niyeti geç oluşur ama oluştuğu zaman da gayreti daha istikrarlıdır, isteği varsa almadan bırakmaz zaten. Yok, işte maneviyat öyle bir şey değil, hani o zahiri olarak elde edebileceğin bir şey olmadığı için çok yedi vardır — ben görmüşümdür — böyle hızlı başlar ama gevşer, çünkü o aceleciliğiyle bir an evvel elde etmeye çalışmasıyla o maneviyatın temel prensiplerini idrak etmediği için yalpalar.
O yüzden bu konuda özde herhangi bir farklılık, avantaj veya dezavantaj yok, ona emin olabilirsin. Yani ben o kadar tasavvuf, tarikatlar içinde bulundum, böyle yedi olup da şey yapmayan görmedim demeyeyim de — yedileri de küçük görmeyeyim, heveslerini kırmayayım — ama avantajı yok onu söyleyeyim, avantajı yok ona emin olabilirsin. Yediyle de sınırlamıyorum, genel olarak; hiçbir yapının bu anlamda dersen ki dünyada avantajı var mıdır — olabilir, bazı özellikler açısından her bir yapının bir avantajı var. Ama dersen ki maneviyatta bir avantaj var mı? Hiçbir yapının bir avantajı yok. Çünkü bakın özünde aslında biz o mizaca ve benliğe rağmen, ondan daha derinde olan bir şeye ulaşmaya çalışıyoruz. Ama oraya ulaşıp ulaşmama önemli değil.
Oraya kilitlenince avantaj-dezavantaj meselesi çıkıyor, ama ben de diyorum ki özünde aslında o niyet ve gayret mizacınızın temeline oturacak bir şey değil. Bakın bu çok önemli bir mesele: mizacınız üzerinden niyetinizi daim kılamazsınız. Bak bu çok önemli bir şey. Çünkü neden? Çünkü mizaç dünyada bir şeylerin gerçekleşmesini istiyor. Ben çok kişi görmüşümdür, gözünü şeyhin koltuğuna dikmiş; niyetlenmiş gibi ama niye niyetlenmiş, maneviyata mı niyetlenmiş yoksa postu kapmaya mı niyetlenmiş? Anlatabildim mi? O yüzden bu konuda — zaten biz niyetimizi nasıl daimi kılabiliriz? Nefsimiz üzerinden değil, mizacımız üzerinden değil, onu aşan başka bir şey üzerinden sağlamlaştırabiliriz. Yoksa onun üzerinden daimi bir niyet olmaz, devam ettiremez.
Bunu neye benzetiyorum biliyor musunuz? Mesela diyelim ki bir çınar çekirdeği düşünün, onu bir saksıda kısmen büyütebilirsiniz. Ama bir saksıda beş yüz yıllık bir çınar ağacını büyütemezsiniz, bu mümkün değildir. Bir şeyhin çok güzel bir sözü vardı, demişti ki: "müridin şeyhine muhabbeti nefsanidir." Biz nefsaniliği hep böyle çok olumsuz bir şey olarak değerlendiriyoruz; değişik nefsaniyetler var, iyi olan, yani iyi gibi görünen. Dedi ki: "müridin şeyhe muhabbeti nefsanidir, bir süre sonra ruhaniyete dönüşür." Anlatabildim mi? Yani bulunduğu yer ne kadar şey olsa da, çünkü sen o anda nefs sınırları içinde yaşıyorsun. Şeyhini niye seviyorsun, ruhaniyetinle mi seviyorsun? Ruhaniyetinin farkında değilsin ki daha. Mesela diyorsun ki "bu şey her şeyi biliyor, beni rahatlattı" diyorsun. Duygusalsan ona göre bir şeyin oluşuyor. Sonra o nefsani düzeyden ruhani düzeye geliyor.
Niyet de böyle. Şimdi bizim niyetimiz ne üzerinden? Mesela adam diyor ki "yedi numara, şimdi hep yediye çalışıyorum, ereceğim, böyle süper, keyfini süreceğim bu işin." Halbuki yok öyle bir şey. Zaten hani bir arifin bir sözü var, diyor ki: "erip, aydınlanıp bu işin keyfini süreceğini zanneden benlik var ya, onun ölmesi aydınlanmadır zaten." Dolayısıyla bakın nefs üzerinden ruhani yolculuk yapamayız. Fakat nefsi bir yere kadar taşıyabiliriz, nefisle bir yere kadar yol alabiliriz. Sonra ne yapacağız? O saksıyı çıkaracağız, onu gerçek toprağa ekeceğiz.
Mesela ben niyetimle zahiri olarak diyelim ki tasavvufa, tarikata girdim, veyahut işte bir manevi yola girdim, ne için? Huzur bulmak için dedim. Ama ben aslında maneviyattaki huzurun ne olduğunu bilmiyorum, sadece nefsani olarak diyorum ki ben huzur bulmaya geldim. Değil mi, şimdi bu nefsin huzur arayışı değil mi? Ben bir yere kadar yol alacağım bununla, bu beni bir yere kadar götürecek, bunda bir mahsuru yok. Ben yine nefisle bir yere kadar yol alırım. Bir yerden sonra saksıyı değiştirmen lazım, çünkü o çekirdek o saksıda büyümez artık. Onun büyüyebileceği bir yer var, bir yere kadar büyür o saksıda, bir yerden sonra sen onu o saksıdan alıp toprağa, sınırsız olana koymak durumundasın.
"İsmail abi, böyle büyük, daha büyük saksıları sürekli koysak, hani mesela..." — Yok, en son toprağa koyacaksın yani. Hani mesela üç kere saksı değiştireceğine direkt toprağa koy. Aynen. — "Ama biz saksı değiştirmeye daha müsaitiz sanki, başka bir kişilik inşa edip o saksıda biraz daha büyüyelim falan, hani bazen..." — Büyüyor zannediyoruz, büyüyor haksız, nispeten büyüyor, gerçek anlamda tam büyüyemiyor.
Hani bazen anlatıyoruz: mesela adam tasavvufa, tarikata giriyor, böyle hoş insanlarla birlikte oluyor, etrafında iyi insanlar, daha samimi insanlar oluyor, rahatlıyor adam. Şimdi bu maneviyat mı? Değil. Ama nefis bu saksıda yol alabilir bir yere kadar, bir yere kadar gitmeye hakkı var, zaten başka türlü de gidemez. Ya da bazıları, mesela küçük saksından biraz büyük saksıya geçince o büyük saksıyı hakikat mi zannediyor? — Aynen öyle. "Büyüyebiliyorum diyor, gelişebiliyorum diyor, bir şekilde bir şeyler oluştu falan" diyor, o saksıyı bu sefer kifayet kılıyor. Bak adam mesela tasavvufta bir tarikatte beraber yol aldığı insanlardan birinden bir darbe yiyor: "ya bu tarikat olur mu" diyor. — O tarikat olur, adam olmaz. — Hayır ya niye hayırlı, ama sen tarikat diye adamlara bağlanmışsın, adamlarla birlikte rahatlamaya çalışıyorsun, öyle tarikat olur mu diyorsun. Sen tarikatı adam mı zannettin? Tarikat adam mı? Tarikat yol, adı üstünde, anladın mı?
Bak orada ne yapıyor? Ya nefsi tercih edeceksin ya ruhani olanı; bak orada bir saksı değiştirme meselesi ortaya çıkıyor. Sen Allah'a giden bir yolda mısın, yoksa seni rahatlatan bir topluluk arasında mısın? Birisi sosyolojik ve psikolojik bir alan, öbürü ruhani bir alan. Yani Allah diyor ki saksıyı değiştir artık, buraya sığmaz bu.
Bakın Kur'an peygambere diyor, çevrendeki — o insanlar sahabelerden bahsediyor — onlar dinden yüz çevirecek olurlarsa de ki "Allah bana yeter." Yani Allah peygambere diyor ki onlarla hiçbir psikolojik bağın olmasın, o anlamda yani; iyi bir topluluk oluşturduk, böyle bir şey yok, oluşur veya oluşmaz o psikolojik topluluk. "Sen yolunu biliyor musun" diyor peygambere Allah, tabii ki biliyor da bizi anlatmak için; yani sen bana gelen birisin, benimle irtibatlı birisin, bana yaptığın yolculukta insanlar sana inanabilir, beraber yolculuk yapmak isteyebilirler, yolun bir yerinde sırtlarını çevirebilirler. Şimdi sen eğer o yolda psikolojik olarak yol alırsan sarsılırsın; ruh hali olarak yol alırsan bir sıkıntı olmaz, ancak onlar için üzülürsün, dersin ki "yoldan döndüler" değil mi?
Yolun Başında Kaybolmak ve İrtibatı Fark Etmek
Ben böyle bir şey yapamamakta değilim, gerçekten az önce cevaplanmış oldu, cevap bulmuş oldu ama engellerini söylemek adına şey geliyordu — sonuçta bir yolda olma gayretiyle mücadele eden, uğraşan birisi, henüz bir yere varamamışken hayatını kaybedebilir. Yani mesela yolun çok başındayken hayatını kaybedebilir, bu süreci tamamlamadan. Var öyle bazı Müslümanlar, hatta deniyor ki, emin değilim, ya iki rekat namaz kılmış ya da kılmamış; yani iki rekat namaz kılmadan cihada girip Müslüman olup şehit olan var yani. Bakın aynı zaten Musa ve Harun'un Rabbine iman ettik diyen o sihirbazlar da öyle, muhtemelen öldürülmüşlerse iki rekat namaz bile kılmamış olabilirler, veya hiç Müslümanca yaşamamış olabilirler, hayatları öyle bir vakit bulmamış olabilir. Ama neyi fark ettiler? İrtibatı ve asıl şeyin bu olduğunu. O zaman mevzu tamamdır, biz onu sağlamaya çalışıyoruz.
O gün ve cennet, cehennem, günahsızlar — hepsi kaydıyor ama "beni unutma", beni hatırlamak baki kalır. Tabii yani işte o miracı gerçekleştirme; hem o irtibatı hatırlamak, hem o irtibatın farkındalığını artırmak. Namaz dediğin şey o. Hem unuttuysan irtibatını hatırlıyorsun, hatırlıyorsan irtibatının farkındalığını artırıyorsun.
Peki irtibatımızı en başında sormuş değil miyiz, "bu içimizdeki benliklerin farkına varılır mı, irtibatta kalmak için çalıştık" diye? İçimizdeki o negatif benliklerin niye farkına varıp nötralize etmeye çalışıyoruz? Çünkü onlar irtibatımızı sürekli kopartan, yani farkındalığını yitirmemize sebep olan ve araya sürekli perde koyan şeyler. O yüzden biz onları nötralize etmeye çalışıyoruz. Niye Peygamber diyor "kalbinde zerre kadar kibir olan cennete girmez", "birbirinizi sevmedikçe cennete giremezsiniz"?
Ama iç benlik diyecek ki "benim kalbimde zerre kadar da olsa kibir var, en iyisi buna karşı mücadele etmek lazım" diye düşünecek. Yani olabilir ama Allah'ın kudreti sınırlı mı? Kalbimde ne kadar kibir de olsa fark etmez, Allah o kibir dağını delebilir, yıkabilir, değil mi? Ben bunu istiyor muyum, bu konuda içim yanıyor mu? Bu önemli.
Sevap ve Günahın Gerçek Anlamı
Abi, ben şöyle bir şey fark ettim de — dediğim gibi puan toplama gibi yaklaşıyoruz falan, hakikaten ibadet ederken mesela farkında olma gibi şeylerle kafamı niye yorayım, nasılsa sevap gibi. Hani böyle bir yerde kafayı yoruyoruz, kapatıyoruz, sevap kazanmaya bakıyoruz, "Allah hesaplar gerisini" falan gibi. Hani böyle farkındalığı kapatıyoruz aslında ve o ibadetler sürekli böyle bir şey yapıyor, hiçbir etkisi olmuyor, robot gibi taşıyor. — "Sevabını kazanıyor musunuz, işte böyle farkındalık mı bilmem ne" diye, onlara hiç girmeye gerek yok, "Allah bana vaat ediyor mu" diye. Biz orada o sevap kavramını tam anlamıyoruz.
Orada sevap dediğin şey — yani günah nedir? İrtibatın farkındalığını yitirmene sebep olan, o irtibat konusunda seni geriye götüren şeydir. Sevap ne? Tam tersi: irtibatının farkındalığını sağlayan, var olan irtibatının daha güçlü olmasını sağlayan şeydir. Yani sevap kazandım demek, irtibatım arttı demektir. Anlatabiliyor muyum? "Sevap kazandım, sevabımı aldım mı, ne bileyim ya, bu bir bonus mu, Allah bir tık mı atıyor, namaz kıldık çak, böyle bir şey olabilir mi?" Yani, diyelim ki namazdan önceki halim ile namazdan sonraki halim arasında bir fark olmuşsa, işte ben orada bir sevap var demektir. Anlatabiliyor muyum?
Küçükken annem bana öyle şey yapıyordu: namazlarımı kıldı mı, tık atardı; öğlen kıldı, akşam kıldı gibi tık atılırdı ya. O çocuk tabii, çocuk yaşta olur, oradan kalmış olabilir; hani öyle "bu da kıldı, bu da kıldı" gibi, ödüllendiriliyor. O çocuk yaşımızda olabilir ama yetişkinsek sevaptan kastettiğimiz şey, irtibatın fark edilmesi ve irtibatın güçlendirilmesidir. O irtibatın farkındalığının güçlendirilmesi, o zaman işte sevap olmuş oluyor. Yoksa öbür türlü değil.
"Yani oturduğun yerden Allah'ı düşünmek de o zaman bir irtibat hali mi?" — Tabii ki, işte tefekkür, ona biz tefekkür diyoruz, Allah'ı hatırlama diyoruz. Bütün hepsi ibadet kavramının içine giren ve gerçek anlamda bizi sevaba götürebilecek şeydir. Ama mesela buna karşı, diyelim ki ben dünya malına dair herhangi bir konuda hırs besliyorum, "şuyum niye yok, buyum niye yok" diyorum, sürekli zayıflatıyorum o bağımı değil mi? O beni geliştiren bir şey mi o bağım konusunda? Yani dünya malı konusunda, "ya Rabbim bana verdiği şey kâfi, Allah'a şükür, daha verirse şükrederim" demek mi benim o irtibatımı sağlar, yoksa "ya Allah ona vermiş niye bana vermiyor" demek mi? Değil mi? İşte düşünün, sevap günah nerelerde işliyor yani hayatta. Fiili doğru yere koymak lazım.
Niye mesela "içki bütün günahların anasıdır" diye bir şey var — öyle bir hadis yok. "Dünya sevgisi bütün günahların başıdır" diye bir hadis var. Niye dünya sevgisi bütün günahların başı? İşte dünya sevgisi seni oraya bağlıyor, oraya fikse ediyor, o yüzden bütün günahların başı. Tersini düşünürsen sevabı da anlamış olursun. Mesela müminin en ayırıcı vasfı, dünya hayatı konusundaki mahrumiyetlerine, eksikliklerine, kayıplarına tevekkül ve rıza nazarıyla bakıp bakmamasıdır. "Bugün öleceksin" dese, "eyvallah." Veyahut işte bir şey yitirdin, kaybettin, "olabilir, biraz üzüldüm ama önemli değil." Dünya öyle değil mi, geçici ve sınırlı değil mi? Tıpkı bir çocuk gibi; kıyıda oynarken eğer kumdan kaleleri yıkılmışsa hafifçe bir üzülür, sonra da devam eder.
Kadim geleneğin güzel bir sözü var, diyor ki bir kuşun yuvası bozulduğunda göklere uçar, yere çakılmaz; tabii kanatları varsa. İşte o kanat ne? Maneviyatımız. Ama kanadı yoksa, değil mi, çakılacak. Eyvallah. Bugünlük bir tanesi.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - (Bakara Suresi: 183) — "Ey iman edenler, oruç sizden öncekilere yazıldığı gibi size de yazıldı, umulur ki takvaya erersiniz" mealindeki ayet, sohbetin başında doğrudan anlatılıyor. - (Bakara Suresi: 186 ve Kaf Suresi: 16) — "Kullarım sana beni sorarlarsa de ki ben onlara yakınım" ve "Ben onlara şah damarından daha yakınım" ifadeleri birlikte anılıyor. - Hicr Suresi: 29 / Sad Suresi: 72 (aynı ifadenin geçtiği iki ayetten biri) — "Ona ruhumdan üfledim" ve devamında meleklere secde emri anlatılıyor. - (Bakara Suresi: 219) — İçki hakkında "Onda bir kısım faydalar vardır, ama zararı faydasından çoktur" mealindeki ayete atıf yapılıyor. - (Tevbe Suresi: 128-129 civarı) — Peygamberin çevresindekilerin yüz çevirmesi durumunda "de ki Allah bana yeter" ifadesine atıf yapılıyor. - Musa ve Harun'un Rabbine iman eden sihirbazlara Firavun'un tehdidi (el ve ayakları çaprazlama kesme, asma) — Taha Suresi: 71-73 ve A'raf Suresi: 123-126 ayetlerindeki kıssaya atıfla anlatılıyor. --- ---
İlgili Sohbetler
Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik
Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.
Benlik, Öz ve Kulluğun Hakikati
Sohbette önce insanın Allah'ın kendisine üflediği ruhu, yani hakiki özünü unutarak boş bir psikolojik benlikle (ego ile) özdeşleştiği, bu yüzden eleştiri, sevgisizlik, kayıp ve başarısızlık karşısında acı çektiği anlatılıyor. Ardından gerçek aidiyetin, izzetin ve mutluluğun yalnızca Allah'a olan bağı fark etmekten geçtiği; ihlaslı eylemin ise hiçbir karşılık beklemeden yapılan eylem olduğu vurgulanıyor. Son bölümde hac, kurban, dikişsiz elbise ve Kâbe'nin sembolik anlamları üzerinden, bu ibadetlerin özünde nefsi/benliği Allah'a teslim etme hakikati olduğu anlatılıyor.
Fıtrat ve Nefis-Ruh Dengesi
Sohbet, nefsin insanı sürekli tahrik etmesinin aslında anlayışın derinleşmesi için bir imkân olduğunun hatırlatılmasıyla başlıyor, ardından bir önceki derste yapılan "fıtrat nedir" müzakeresi özetleniyor. Fıtrat, ruh-nefs-beden üçlü katmanının doğru hiyerarşik dengesi olarak tanımlanıyor ve Bediüzzaman'ın 23. Söz'ünde anlattığı iki saray temsili üzerinden, nefsin ve hevanın insandaki üst kabiliyetleri (akıl, kalp, duygu) kendi emrine aldığında ortaya çıkan çöküş anlatılıyor. Sohbetin devamında nefsaniyet-ruhaniyet dengesi, içimizde "vesayet kuran" benlikler, dinin nefis tarafından yanlış algılanma biçimleri ve Hz. Asiye örneğiyle Allah'a bağlılığın gerçek huzurun kaynağı olduğu işleniyor.