Övünme Şükür ve Benlikten Kurtuluş

Kısa Özet

Sohbette önce Al-i İmran 188. ayetin yaygın meallerdeki hatalı çevirisi ele alınıyor, ardından Bediüzzaman'ın bu ayete dair "üzüm çubuğu, incir çekirdeği" temsili üzerinden yaptığı yorum aktarılıyor. Konuşmacı; insanın kendisine verilen nimetleri, başarıları, güzellikleri sahiplenmesinin (temellük), övünmesinin, teşekkür ve takdir beklemesinin aslında bir gasp ve gurur olduğunu; gerçek tevazunun, şükrün ve "pasif mükemmellik"in ne olduğunu örneklerle (üzüm çubuğu, Beyazıd-ı Bistami ile köpek kıssası, Taif hadisesi, mağara kıssası) anlatıyor. Sohbet, insanın haksızlığa uğradığını düşünmesinin de bir benlik/ego meselesi olduğu ve gerçek teslimiyetin ancak benlikten kurtulmakla mümkün olduğu vurgusuyla sona eriyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • İnsan, kendisine verilen nimetlerden dolayı övünemez, teşekkür ve takdir bekleyemez; çünkü o nimetlerin gerçek sahibi kendisi değildir.
  • Bir haksızlığa uğradığını düşünmek de benlikten kaynaklanır; asıl muhatap Allah'tır, insan değildir.
  • Gerçek tevazu, "bir şey olduğunu düşünüp bir şey değilim demek" değil, hakikaten hiçbir şey olmadığını bilmektir.

Ayetin Yanlış Anlaşılan Meali

Size biraz farklı bir, önce bir metin okuyacağım. Bu, işte bizim bugüne kadar yaptığımız derslerde bazen değindiğimiz bir mesele. Hani bazen böyle İncil'den örnek veriyoruz sanki. Belki bana güvenmeseniz, "acaba Hristiyanlığa mı kaydı" diye düşünebilirsiniz. Burada Kur'an'da bir ayet var; fakat hemen hemen bütün meallerde yanlış meal verilen ve yanlış değerlendirilen bir ayet. Klasik olarak verilen meali eksik oluyor. Biraz açalım, biraz kapatalım, ikisi arası bir yol takip edelim.

Ben bir mealden okuyayım size: "Sakın zannetme ki o yaptıklarıyla sevinen ve yapmadıkları şeylerle de övülmeyi arzu edenler azaptan kurtulacaklardır." Bu, Ali İmran 188. "Zannetme ki yaptıklarıyla övünen ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi arzu edenler..." Şimdi ilk bakışta bize ne anlam veriyor? Bir şey yapıyorsun, yaptığından övünüyorsun. Bir de yapmadığın şeyler var, yapmadığın halde onlarla övülmek istiyorsun. Böyle bir anlam oluşuyor. Halbuki böyle bir anlam yok.

Nasıl bir anlam var? Bunu ben, Bediüzzaman'ın bu yorumunu okumadan önce ben de öyle anlıyordum. Üstelik mealler de genelde böyle: "Yaptıklarıyla sevinen ve yapmadıklarıyla övülmek isteyen." Aslında ayetin kelime kullanımına dikkat ettiğimizde "yaptıklarıyla sevinen" demiyor. "Kendilerine verilen" veya "kendilerine gelen" ile sevinen diyor. Aslında ayetin literal anlamı da "yefrahûne bimâ etev" geçiyor. "Kendilerine gelen veya verilenle" daha çok, "daha çok gelmek" anlamında.

Evet, "daha çok gelmek" anlamında; "kendilerine gelenle". Şimdi "kendilerine gelenle" deyince de sanki anlam havada kalıyor. O yüzden mealciler, yorumcular, daha çok "yaptıklarıyla sevinen" diye söyleyip herkesin hemen "anladım" diyebileceği bir metin oluşturmuşlar. Halbuki çok karıştırmamışlar da yanlış bir yönlendirme olmuş. Halbuki ayet çok orijinal ve çok önemli bir şeye işaret ediyor. Bunu bütün sufiler ve hakikate vakıf olanlar, Bediüzzaman da gerçekten anlamına uygun bir şekilde tefsir ediyor. Fakat tefsir veriliyor, meal verilmiyor. Mealli kitaplarda da maalesef yanlış meal veriliyor.

"Kendilerine gelenle sevinen ve yapmadıkları şeyle övülmek isteyenlerin azaptan kurtulacağını sanma" diyor ayet. Tabii bu biraz havada kalıyor: "Kendilerine gelenle sevinen ve yapmadıkları şeyle övülmek isteyen, övünen." Yani bir bakıma müslümanlıkla ilişkili bir mesele değil mi?

Bediüzzaman'ın Yorumu: Üzüm Çubuğu ve İncir Çekirdeği Temsili

Şimdi metni okuyacağız, bakın nasıl bir şey var. Ve bu çok önemli; hem psikolojik hem de ruhsal bir meseleye çok derin bir şekilde işaret ediyor. Ben özet geçiyorum, sizin metni sonra isterseniz orijinalinden okursunuz:

"Ey övülmekten, şöhretten, methedilmekten, kendi kendini görmekten ve kendi kendini göstermekten hoşlanan ve bununla sersemleşmiş..." Sersem, aslında "başı dönmüş" demek; "serbaş" demek, hani başı dönmüş.

Şimdi bir örnek veriyor: Binlerce meyve veren incirin menşei olan küçücük bir çekirdeği ve yüz salkımın ona takıldığı... Bakın kullandığı tabirler hep ayetin manasına işaret ediyor. "Yüz salkım ona takılan" diyor; yani salkımı ve taneleri ona takılmış diyor, onun ürettiği bir şey olarak tanımlamıyor, ona takılmış. Ve "binlerce meyve veren incirin menşei olan" diyor; çıktığı yer, ama ondan değil.

Bir incir çekirdeği ve bir üzüm salkımını örnek veriyor. Bütün o meyveler, o salkımlar kendi hünerleri olduğu ve onlardan istifade edenlerin o çubuğa, o çekirdeğe medih ve hürmet etmesi lazım olduğu, hak bir dava mıdır? Bütün o meyveler ve o salkımlar kendi hünerleri olduğu doğru mudur? Değil, kendi hünerleri değil. Onlardan istifade edenlerin o çubuğa ve o çekirdeğe medih ve hürmet etmesi lazım mı? Yok, değil.

"Eğer" diyor, "öyle olsaydı ve bu hak bir dava olsaydı, senin de sana yüklenen nimetler için övünmeye, gurura belki bir hakkın olurdu. Halbuki sen daima kınanmaya müstehaksın. Zira sen o çekirdek ve o çubuk gibi de değilsin." Neden onu anlatacak? "Senin bir cüz-i iraden bulunmakla o nimetlerin kıymetlerini övünmenle azaltıyorsun, gururunla tahrip ediyorsun, küfrünle iptal ediyorsun, sahiplenmekle gasp ediyorsun." Burada çeşit çeşit suçlarını ifade ediyor insanoğlunun.

Meseleyi biraz daha açalım. Mesela düşünün, bir ağaç bize "sana meyve veriyorum" demez, değil mi? Veya biz bir üzüm salkımı alırız diyelim; beş yüz tane üzüm taneciği vardır, onları yeriz ve çubuğunu da alır atarız. Mesela o çubuk bize şunu demez: "Bunları ben sana verdim" veya "bana teşekkür etmeyecek misin?" Ve çok ilginç örnekler veriyor Bediüzzaman: Birisi çekirdek itibariyle çok küçük bir çekirdek, birisi de dal itibariyle en kuru ve en zayıf gözüken.

Ve çok ilginçtir; bakın bu anlamda bir şeyi de anlamış oluyoruz: Kâinatta hiçbir şey tesadüfî değildir. Mesela en meyveli, en sulu nedir? Asmadır. Ama en kuru gözüken, en çelimsiz gözüken dal da, gövde de ona aittir. Hatta kışın asmanın gövdesine bakın; dersiniz ki bu odun mudur, hiç bir işe yaramaz. Öyle kuru ve sanki cansız gözükür. Öyle bir görünüşü vardır. Bu tesadüfî değildir. Ve en kuru gibi, en zayıf gibi görünen o daldan ve gövdeden en sulu, en verimli, en çok meyve oluşur. Demek ki bu aslında insana bir şey anlatır. Böylesine geleneksel bilgelikte âlem bu anlamda okunur; çünkü tesadüf diye bir şey yoktur.

Şimdi burada neyi anlatıyor? "Sen" diyor, "bir üzüm çubuğuna şükrediyor musun? Ve o üzüm çubuğu kendisine takılan o tanelerden dolayı gururlanıyor mu? Kibirleniyor mu? Bir teşekkür bekliyor mu? Övülmeyi istiyor mu?" Yok. "Bir incir çekirdeği, o tepesindeki koskoca ağaçtan, o meyvelerinden dolayı sana egosunu gösteriyor mu? 'Ben verdim sana' diyor mu mesela?" Bak, âlemde hiçbir şey "ben verdim" demiyor. Ama "sen böyle diyorsun" diyor, "ve sen haksızsın." Ve "ne yapıyorsun?" diyor: "Gururunla tahrip ediyorsun."

Yani burada "gururu" tabii farklı anlamlarda anlayabiliriz; aslında bu bir yanılgı anlamı da taşır — kendinden bilme ve kendine mal etme anlamı taşır. Bununla, diyor, tahrip ediyorsun. Son ikisi de şu: Küfranınla iptal ediyorsun, temellükle gasp ediyorsun. Yani "o geleni örtmekle iptal ediyorsun" diyor; yani sana gelen ve sana verilen şeye kapını açmamakla, onu görmemekle, geleni görmemekle iptal ediyorsun. Veyahut da diyor, "temellükle", yani onu kendine mal etmekle gasp ediyorsun. Kendine mal etmekle gasp ediyorsun; dünyada en büyük suçlardan biri gasp etmektir ve insan sürekli gasp eder, sürekli gasp suçu işleriz maalesef. Tabii Allah bunu şuurlu olarak yapmaktan muhafaza etsin.

Dolayısıyla bakın, ayet çok önemli bir şeye işaret ediyor. Dolayısıyla bir mümin ne gururlanabilir, ne övünebilir, ne de teşekkür bekleyebilir. Mesela bakın, biz teşekkür bekliyoruz değil mi; hatırlıyoruz ki "ya hiç olmazsa bir teşekkür bile edemedi" deriz, "başka bir şey beklemiyordum, bir teşekkür etseydi" diyoruz. Halbuki Kur'an'da bir başka ayette buna açık işaret vardır: "Onlar Allah'ın kendilerine verdikleriyle ihtiyacı olanlara verirler ve bir teşekkür dahi beklemezler" diyor.

Teşekkür ve Takdir Beklememenin Temeli

Peki niye teşekkür beklemiyoruz? Bakın bu çok önemlidir. Din duygusal bir şey değildir; metafizik bir temele, bir hikmete, bir hakikate dayanır. Yani ben niye teşekkür beklemeyeceğim ki? Nefsim ve şu anki halim teşekkür bekliyor. Peki niye beklemeyeceğim? "İşte bekleme" — hayır, öyle değil. Beklememin bir temeli olması lazım. Neden beklemiyorum? Çünkü onun sahibi ben değilim. Yani ben bir insana bir şey verdiğimde teşekkür bekleyemem. Çünkü verdiğim şey eğer teşekküre layık, güzel bir şeyse, doğru bir şeyse, iyi bir şeyse, faydalı bir şeyse, o Allah'a aittir. Ben nasıl muhatabımdan teşekkür bekleyebilirim? Bunu bekleyemem. İnsanların beni övmesini bekleyebilir miyim? Bunu da bekleyemem.

Yani hiç olmazsa bir takdir edilmek — değil mi, mesela ne kadar tırnak içinde "insani değerler" bunlar. İnsan mesela bir şey yaptığında takdir edilmek ister. Ve takdir edilmek onu motive eder deriz değil mi, öyle? Bütün psikolojik motivasyonlar bakın burada ortadan kalkıyor. Geleneksel öğreti bizi psikolojik seviyede tutmaz, bizi ruhsal düzeye geçirir. Mesela övülmeyi beklemezsin, takdir edilmeyi beklemezsin, teşekkür edilmeyi beklemezsin; çünkü yeri yok zaten.

Hatta hakiki bir insan, Allah hatırlanmadan kendisine teşekkür edilmesinden üzülür. Şimdi şöyle düşünün: "Acaba ben latif, şeffaf bir ayna değilim de kendimi gösterip bana bunu lütfedeni mi örtüyorum" diye. Bakın, hakiki bir insanın anlayışı nasıl farklı, değil mi? Kendisine teşekkür edilmesinden, hoşlanmak bir yana, üzülür buna. Der ki: "Acaba ben Allah'ı mı örttüm? Bunu bana Allah'ın verdiğini değil de sanki benden mi, şimdi bir imada mı, bir halde mi bulundum acaba ki karşımdaki insan beni görüyor ve bana teşekkür ediyor?"

İşte o yüzden İncil'de Hz. İsa'nın sözü burada yerine oturur. Ona "iyisin" denildiğinde, veya işte "ey iyi olan muallim, bize öğret" denildiğinde, der ki: "Bana iyi demeyin, iyi olan Tanrı'dır." Ama bunu bakın, öyle hani "güzel bir söz, bak ne büyük laf" diye görmeyin. Bu değil; bu hakikatin ta kendisi.

O yüzden mesela biz nefsimize her zaman şunu sormalıyız: Sen teşekkür bekliyor musun? Takdir bekliyor musun? Övülme bekliyor musun? Gördüğünde bunlardan hoşlanıyor musun? Bunların hepsi yanlış. Ama normal psikolojide insan takdir edilmekle motive edilir; yanlış. Peki neyle motive oluruz buna karşı? Allah bize layık olmadığımız halde bunları lütfettiği için motive oluruz; kendimizi değil, Allah'ı görerek motive oluruz.

Ayetin İşaret Ettiği Azap

Bakın burada peki ayet neye işaret ediyor aslında? Diyor ki: Onlar azaptan kurtulmazlar. Onlar hep azap çekerler. Peki neyin azabını çekerler? Düşünün, bir üzümü yediniz ve çöpünü attınız. Değersizlik. Önemsenmeme. Daha önce verilen değerin bir süre sonra düşmesi. Bunlar ne meydana getirir insanda? Azap meydana getirir. İşte bunu yaşlılar ve huzurevlerinde görebilirsiniz: "İşte çocukların hiçbiri beni aramıyor." Ya sen niye arasın yani?

Şimdi diyeceksiniz ki, "ya işte İslam'da anne baba hakkı var." Bakın bu yanlış; yanlış yerden bakıyoruz. Bu çocuğa düşen şeydir; Allah onu, o anne babayı, senin terbiyende falan kullanmış. Sen tabii ki ona hürmet edeceksin, ama anne babanın hürmet beklemeye hakkı yok.

O zaman şuraya ekleyebilir miyiz: "Yaş kemale erdikten ve dinen adledilen vazifeleri edâ ettikten sonra üzerinde vazife yoktur" mu diyeceğiz? Klasik bu; "18'inden sonra falan, ergen olduktan sonra" gibi. Hayır. Hepimizin birbirimize karşı vazifesi, Allah'ın bize verdikleri sürdüğü müddetçe bitmez. Bu özellikle anne-babayla ve herkesle ilgilidir. Mesela "benim sana karşı sorumluluğum yoktur" diyemem mesela. Görünürde yok, hiçbir hukuki bağımız yok. Peki Allah bana, sana vermem için bir şey vermişse? Değil mi?

İşte bir Hristiyan azizi öyle dermiş: Bir şey vereceği zaman, "Allah bunu sana vermem için bana verdi" dermiş. Yani gasp edemem; sana vermezsem gasp etmiş olurum. Veyahut da "bunu ben sana veriyorum" demekle suç işliyorum. "Vermedim" demekle örtüyorum, kapatıyorum ve vermiyorum. "Ben veriyorum" demekle de gasp ediyorum aslında; Allah'ın hakkını, hukukunu ve ona olan nazarı gasp etmiş oluyorum.

Bu bir yandan da zekâtın felsefesine mi gider? Tabii ki. Her şeye bakın, zekâtlı insan her şeye dahildir. Hiçbir insan sadece zâhirî olarak düşünmesin. Mesela diyelim ki güzel bir kadın, niye yaşlanınca — işte atıyorum, orta yaş bunalımı diye son zamanlarda çıkan böyle kavramlar veya yaşlanınca böyle aksilikler veyahut üzüntü değil mi, depresyon oluyor? Niye? Çünkü güzelliği kendine mal etti. "Ben güzelim" dedi; tam bir gasp. "Ben güzelim" dedi. Sonra Allah o güzelliği peyderpey aldı. Ne oldu o zaman? "Ben güzel değilim" demeye başladı ve ıztırap duymaya başladı. Hem o güzelliği sürekli korumaya çalışıyor, suni ve gayri tabii yollarla; hem de kaybettiği zaman da ıztırap duyuyor. Peki suçlu kim? Suçlu kendisi. Neden? Allah'ın kendisine verdiği şeyle özdeşleşti.

Bakın bunu daha derin boyutta düşünün: "Hayat, öleceğiz" diyoruz; sanki ben yaşıyorum, ben yaşıyorum ve öleceğim. Halbuki gelenek öyle der ki yaşayan sen değilsin, sende yaşayan Tanrı'dır. O da zaten en zâhirde kalan bir şey.

Dolayısıyla geleneksel öğretiye göre hiçbirimizin birbirimize karşı bir hakkı yoktur. Yani ben bir şeyden dolayı kimseye karşı hak sahibi değilim. "Benim hakkım değil mi" diyebileceğim hiçbir şey yok, hakikat düzeyinde yok. Bunu eşlere söylesem mesela — eşler arasında en çok bu hastalık olur. Çünkü en çok orada söylüyoruz: "O bunu yapmadı, o bana bunu yaptı" diye, en bariz şekilde eşler arasında. İşte bu anlaşılmadığı için insan öyle bir ego büyütüyor ki en sonunda onun ıztırabını çekiyor. Birçok psikolojik huzursuzluk, rahatsızlık, problem aslında buna dayanıyor. Yani sen bir hak sahibi olduğunu iddia ediyorsun.

Bir de mesela diyelim ki, "işte bu çocukları büyüttüm, emek verdim, hayatımı verdim, bilmem ne yaptım" sonra da sonuca bak. Ya, sen bunları sana Allah vermeseydi ne yapabilirdin ki?

Merhamet ve Şefkatin Kaynağı

Süt vermese emziremezdin, kuvvet vermese onu kucaklayamazdın, merhamet vermese onu sevemezdin. Bak, Allah öyle hayvanlar yaratmış; yumurtluyorlar ve bir daha dönüp bakmıyorlar bile. Vermemiş çünkü Allah ona o doğumdan sonra bakmayı. Ve işte kedi, bir yaşa gelince yavrusuna olan o sevgi bağını Allah koparır; kedi hiç yavrusu yokmuş gibi çekip gider. İnsanlar da böyle olabilirdi, ama Allah merhameti vermeye devam ediyor.

Diyelim ki anne baba veya herhangi biri bize merhamet ediyor, şefkat ediyor. Şimdi ben şuna mı sevineceğim: "Ya Rabbi, beni merhametinin aracı kıldın, beni şefkatinin bir kanalı yaptın, bundan dolayı Rabbime şükrân duyacağım" mı diyeceğim, yoksa "bak çocuklar bana saygı duymuyor" veya "işte bana şunu yapmıyorlar, besle kargayı, oysun gözünü" mü diyeceğim?

Tabii sen beslediğini düşünürsen, karga da senin gözünü oyar; bu hak bir şeydir. Neden biliyor musun? Çünkü Allah diyor ki: "Sen beni görmüyorsun; ben de o görmeyen gözünü o kargaya oydutuyorum." Aslında önemli bir söz. Yani sen kendini görüyorsun, "ben besliyorum" diyorsun; sana o beslemeyi, o rızkı, o şefkati veren Allah'ı görmüyorsun. Aslında gözün kördür zaten; karganın göz çıkarmasına gerek yok.

Bunu idrak ettiğimizde hayatımızda birçok yükten kurtuluruz: İşte takdir edilmeme, önemsenmeme, haksızlığa uğrama; bütün bunlar diskalifiye olur, ortadan kalkar. Senin vazifen övünmek değil, şükürdür. Sana layık olan şöhret değil, tevazudur.

Tevazu: Kibrin Sinsi Bir Biçimi

Şöhret nedir aslında? "Beni tanıyın; bakın, bende bunlar var, bunlara sahibim, bunları gerçekleştirdim; beni tanıyın, beni bilin." Halbuki diyor, böyle bir şey yok.

Tevazu nedir? Bakın burada tevazu da önemli. Geleneksel öğreti der ki, tevazu gösteren kibirlidir. Çünkü tevazu bir haldir; sen mütevazı olduğunu iddia edemezsin. Bizde ortalama anlayışta tevazu şöyle değerlendiriliyor: "Ben bir şeyim ama bir şey değilim diyorum" yani; ama bir şey olduğumu düşünüyorum, tevazuya niyet ediyorum. Evet, ve aslında bir şey olduğunu düşünerek "bir şey değilim" diyor; biz de buna tevazu diyoruz. Geleneksel öğreti buna "kibrin sinsi biçimi" der. Daha doğrusu, olduğumuzu bildiğimiz şeyi ifade etmemeye, başkaları ifade etse de kendi ağzımızla ifade etmemeye tevazu diyoruz. Veyahut da diyelim, ifade etmiyoruz ama biri bir ifade etse, bizi öyle bir tanıtsa, ima etse, veya bir şekilde fark etse, "ne iyi olur" diye düşünüyoruz.

Halbuki tevazu, senin hiçbir şey olduğunu bilmendir. İşte bir kuru üzüm çubuğu gibi; o hiçbir şey, ama ona üzüm takılmış. Dolayısıyla hepimiz hiçbir şeyiz, ama bir şey takılmış. Ne takılmış? Allah'ın takdiri ve lütfu oranında bir şey takılmış. Bundan dolayı, diyor, şükredebilirsin. Yani şükür, bir şeyin asıl kaynağına teveccühtür; bir şeyin asıl kaynağını bilmektir. Ona şükür diyoruz. Yani "Ya Rabbi, bunu veren, lütfeden sensin."

Cüz-i İrade, Sahiplenme ve Pencere Misali

Orada o temellük etme, yani sahip çıkma meselesinde insan bazı şeylerle bağdaştırarak bunu yapıyor. Neden bunu sahipleniyorum? Diyor ki: "İşte ben çalıştım, şunu şunu yaptım, bu çalışmaya, şunu yapmaya emek verdim, yoktu, ben yaptım" falan; sanki hüner kendindeymiş gibi. Neden sahip olduğunu düşünüyor? Böyle bağlantılar kuruyor: "Ben çok çalıştım, çok şey yaptım." Buradaki mesele şu: Bütün bunları neyle yaptın? Kimin gücüyle yaptın?

Bazen işte bakıyorsun, bir beyinde bir damar tıkanıyor; adam ne konuşabiliyor ne yürüyebiliyor. Bir dersimde bunu bir arkadaşa anlatıyordum. "Ya" dedi, "bak, görmüyor musun, bardağı kaldıran benim" dedi. "Ben yapıyorum; bak, kaldırıyorum" dedi mesela. Halbuki bilmiyor ki senin o bardağı kaldırmakta, olsa olsa milyonda bir bir rolün olabilir. O da nedir? Kendini ona alet etmekten ibaret. Yoksa sen mi o bardağı kaldırdın? Biyolojik olarak bile bu konuşulacak bir şey değil; kendimize mal edemeyiz.

Bir şey soracağım İsmail: "O, kendimizi açmak değil ki." Evet. Yani eşit mali bir düzeyde iki insan olsa mesela; Allah'a emanet ettiğimiz bir şeyi düşünelim: Birisi kendini açıyor, birisi kendini açmıyor. Yani benim aklıma gelen bu değildi. Diğeri açmıyor; o neden açmıyor? Orada malı sahiplenebilir mi insan? Yoksa belli bir şekilde, hakikatten sonra, o malın da sahibi değil mi? Açıkçası benim de aklıma böyle bir şey gelmişti, orada araya girmeyeyim diye.

Normalde bir şeyi vermede, bize gelen bir şeyi belli bir kişiye vermede teşekkür beklemiyoruz ya. Ama o kişiye verme iradesini biz gösterdik; başka birine de verebilirdik, o anlamda bir şey mi diye soruyorsunuz. Onu şöyle düşünelim: Şimdi şurada bir pencere var değil mi mesela? Daha doğrusu bir oda var; odanın penceresi var, odanın penceresi açık, hava geliyor. Mesela burada bizim herhangi bir rolümüz yok. Pencereyi kapatabilen sensin ama. Şimdi kapatarak şerre sebep olursun; oda çok sıcak olur, çekilmez olur. Ama açık olduğunda sen orada fail değilsin, senin orada rolün yok. Anlatabiliyor muyum? Yani bir şeyin akışında bizim rolümüz yok; kapatılmasında rolümüz var.

Kapatılması da şöyle ki, kapatılması da bir etkinliğin göstergesi. Onun orada yokluk olduğu için, yoklukta da bizim bir payımız yok zaten; şerde payımız var, hayırda yok. Yaratma zaten bize ait değil.

Aslında fıtrî halde olduğumuzda kanallar ve kapılar açıktır. Fıtrî hali yitirdiğimizde kapatmaya, sınırlamaya, engellemeye başlıyoruz. İşte bakın ağaçlar fıtrî haldedir; bakıyorsun bahar geliyor, yaprakları, dalları, çiçekleri, meyveleri çıkıyor. Anlatabiliyor muyum? Fıtrî hali yitirmek; zihin, duygu, eğilim gibi bütün kanallarımızda veya bütün meleklerimizde bir bozukluğa, nisbî bir bozukluğa işaret eder.

Dikkat edin, mesela bir çocuk bir şey verirken "ben verdim" demez değil mi, bir yaşına kadar falan; verir, alır, öyle yapar. "Ben verdim" hissetmezsin çocukta. Ne geliyorsa yansıtır; nasıl geliyorsa o şekilde yansıtır. Daha sonra "ben verdim" veya "ben vermiyorum" demeye başlarız. Verdiğimizde de günahkârız, vermediğimizde de günahkârız. Verdiğimizde egomuzu devreye sokup "ben verdim" dediğimiz için günahkârız; vermediğimizde de Rabbimizin bize verdiğini engellediğimiz için günahkârız.

Mazhariyet: "Ben Verdim" Diyememek

Senin hakkın medih değil, istiğfardır. Neden? Aslında biz şunu düşünmedik: Acaba Rabbimiz bize başka şeyler veriyor da biz bunun farkında değil miyiz, kanalımız tam açık değil de geleni tam aktarmıyor muyuz? Değil mi? İnsanın bunu düşünmesi lazım, övülmekten ziyade.

Senin kemalin kendini görmek değil, Rabbini görmektir. Bir insan; işte efendim, size zamanında ne büyük saygı gösteriyorlardı, ne kadar şöhretliydiniz, ama şimdi öyle değil. Bazen görürsünüz, böyle şöhretli bir adam şöhretini yitirmiştir; adam üzgündür yani, veyahut öfkelidir. Toplumundan kör görür, takdir edilmediğini görür. "İşte bu toplum hiçbir şeye layık değil" der. Azap. Bunun suçlusu kim? Kendisi. Benlik. İnsanın kemali kendini görme değil, burada Rabbini görmektir. Ve Rabbinin lütfunun ilancısı olmaktır; ona işaret etmektir. Yani aslında burada çok önemli, "kendini gösterme, onu göster" diyor. Yani hem kendini görme, onu gör; hem kendini gösterme, onu göster.

Mesela diyelim ki bir çocuk anneciğine diyor ki: "Anneciğim, sen beni çok seviyorsun, çok mutluyum." Annenin demesi lazım ki: "Evet, ben seni seviyorum; bu Allah'ın benim kalbime koyduğu bir sevgi. O bu sevgiyi koymasa seni nasıl sevebilirdim?" O zaman neyi gösteren olur? Allah'ı gösteren olur. Yoksa "ya sen ne kadar zekisin, bir anda fark ettin" desem, "zekiyim, ne yapayım" mı diyeceğim? Ne diyeceksin? "Allah vermiş sana; vermese sen mi onu anlardın?" Bundan dolayı şey yok.

Geleneksel öğretide herkes hakkı gösterirdi ve insanların nazarı Allah'a dönüktü. Ama modern anlayış bunun yerine benliklere odaklanmış. Bu yüzden de azap tahakkuk ediyor. Psikolojik azap niye gerçekleşiyor? Ayet de tam da buna işaret ediyor: "Bunlar" diyor, "azaptan kurtulmazlar."

Evet: "Ey nefsim, sen hayrı kabul etmek ve şerre mercî olmak için yaratılmışsın." Yani fâil ve masdar değilsin, mün'failsin; yani sen edilgensin, etken değilsin, etkin de değilsin, edilgensin, ve bir şeyin ortaya çıkmasının mahallisin. Bir tesirin var: O da, mutlak hayırdan gelen hayrı güzel bir surette kabul etmemenle şerre sebep olmandır.

Ben şöyle düşünüyorum mesela: Diyelim bir pastanın olması için size her şeyi veriyor; işte un veriyor, şeker veriyor, diğer malzemeleri veriyor, diyelim on tane malzeme var. Size veriyor, fakat siz on malzemeden sekizini kabul ediyorsunuz, ikisini kabul etmiyorsunuz. Şimdi pasta çok kötü olur değil mi? Diyelim şeker yok. İşte o şerre sebep olman senin yüzünden; çünkü geleni eksik kabul etmişsin. Bazen de geleni tamamen görmezsin.

Mesela örnek vereyim size: Diyelim ki bazen bir şey olur, biri bizden af bekler; der ki "beni affet, yanlış yaptım, beni affet." Biz de deriz ki "seni ben değil, Allah affetsin" falan mesela; biraz daha din odaklı bir söylem gibi oluyor. Ve "işte affedemiyorum, ne yapayım?" — aslında o fıtrî halde olsa affedecek, çünkü Allah'ın affediciliği onda tezahür edecek. Ama ne yapıyor? Nefsi devreye giriyor: "Seni affedemem" diyor. Ve affediyor, "ben seni affettim" diyor. Halbuki olgun insan der ki: "Ben mi affettim? Tabii ki, hani affettim, ama benim benliğimde sana karşı bir şey yok; affeden de haktır. Allah bana o merhameti, şefkati, o affediciliği vermese ben seni affedemem." Kendimize minnet edilmesini de beklememeliyiz; "bak, sen şunu yapmıştın, seni affettim, başkası olsa affetmezdi" gibi düşünmemeliyiz.

Bunlar aslında ne kadar makul görünen şeyler değil mi? Halbuki hiçbiri geleneksel öğretiye göre doğru değildir. Yani biz geleni güzel bir şekilde kabul etmediğimizde bir tesirimiz var; işte o tesir de bizi sorumlu kılıyor. Ama gelen zaten, eğer fıtrî halimiz bozulmamışsa, zaten akacak. Ondan dolayı da kendimize mal edemeyiz.

İşte o yüzden bakın, Bediüzzaman ne diyor? "Risale-i Nur genellikle ilhamdır. Bütün doğrular Kur'an'a ve Kur'an'ın sahibine aittir; eğer bir yanlışlık varsa ona benim fikrim karışmıştır." Ne kadar tam yerinde bir söz. Pencereyi tam açalım, girsin. Anlatabildim mi? Yani diyor ki, eğer bir yanlışlık varsa ona benim kişisel, şahsî fikrim karışmıştır; yoksa eğer bir şey doğruysa bu kitapta, o bana ait değil, sadece ben orada alıcı konumundayım. Allah beni alıcı yapmış orada; başkasını da yapabilirdi.

Demek ki "ben mazharım"; güzele mazhar olan güzelleşir. "Zira temessül etmediğinden mazhar değil, masdar olursun" — misli de değilsin, aynı da değilsin; olmadığın için onun geçiş noktasısın diyor. Yani o senin üzerinden geçmiş, o senin üzerinde gözüküyor. İşte bu. "Demek ki halk içinde ben seçildim, bu meyveler benimle gösteriliyor; demek ki bir meziyetim var" — yani niye başkasına gösterilmiyor da bende gösteriliyor, değil mi?

Nefis devamlı kendine bir pay çıkarmak için bir sebep arıyor. Dikkat ediyor musunuz? Mesela hatada, suçta, kusurda böyle bir şey aramıyoruz. "Hayır" diyor, yine cevap veriyor: "Yani benimle gösterilmesi bir meziyetim olduğu için değil; belki herkesten evvel bana verildi. Çünkü herkesten ziyade ben müflis ve muhtaç ve müteellim olduğumdan dolayı en evvel benim elime verildi."

Şimdi bu, bizim modern psikoloji anlayışıyla geleneksel öğreti arasındaki farkın çok bâriz bir göstergesi. Hakiki bir müminin hak iddiası söz konusu olamaz o yüzden. Hakiki bir insanın teşekkür beklentisi olamaz, övülme beklentisi olamaz. Bunlar olduğunda da bunlardan dolayı sevinemez; seviniyorsak henüz daha olgunlaşmamışız demektir. Niye övünüyorum? Ve niye övülmekten memnun oluyorum? Olsa olsa övüldüğüm zaman bu benim şükrümü arttırmalı. Yani biri beni övüyorsa ve o gerçek, objektif bir görüşse, yani hakikaten hayırlı, güzel, faydalı, iyi bir şey bende görmüşse, bu benim Rabbime şükrümü arttırmalı; kendi kendimden memnuniyetimi ve hoşnutluğumu arttırmamalı. Bu yanlış bir anlayıştır.

Bu birçok meseleye ışık tutan ve birçok meseleyi açan bir konudur; çokça üzerinde durulması gereken bir mesele. Ayetin mealini böyle alırsanız iyi bir açılım olabilir. O zaman bakarsınız ki insanların ve kendimizin konuştuğu birçok söz, birçok cümle terk edilmek zorunda; çünkü yanlış bir şey.

Haksızlığa Uğradığını Düşünmek de Bir Benliktir

Burada bir incelik var. Şimdi bir insan bir insana diyelim ki haksızlık yapıyor. Bu haksızlığın muhatabı kim o zaman? Eğer bana haksızlık yapılmıyorsa, haksızlığın muhatabı kim? Haksızlığın muhatabı Allah'tır. Allah'a karşı sen haksızlık yapıyorsun. Eğer bunu ben idrak eder ve susarsam, o kişi Allah'la muhatap olmak zorunda kalır; bu da çok büyük bir muhataplık. Eğer ben haksızlığa uğradığımı iddia ediyorsam, o zaman Allah der ki "birbirinizden hesaplaşın." Ama ben bir hakkım olmadığını ve haksızlığın merciinin ben olmadığımı düşünür ve idrak edersem, o zaman o haksızlığın mercii Allah'tır. Çünkü orada Allah'ın bende görünen şeyine karşı bir haksızlık oluyor. Anlatabiliyor muyum?

Hani bu neye benzer? Eskiden vardı, şimdi o kadar fazla yok elhamdülillah; mesela derlerdi ki, "işte bir memurun veya bir jandarmanın düğmesini koparırsan bu devlete karşı bir suçtur." Hani sen memurun düğmesini koparmış olmuyorsun, devlete karşı suç işliyorsun; işte bunun gibi. Kişi aradan çekildiğinde muhatap Allah'tır. O yüzden evliyalar ve peygamberler, kendilerine karşı, kendilerinde görülen

Taif Hadisesi ve Peygamberlerin Duası

tecelliye karşı bir haksızlık, bir zulüm yapıldığında hemen dua etmişlerdir. Çünkü dua etmezlerse Allah'ın adalet sıfatı gereği o kişi cezaya müstahak olacak. İşte Taif'te gerçekleşen de budur. Peygamber orada elini açıp "Ya Rabbi bunları affet, bunlar ne yaptıklarını bilmiyorlar" deyip, aslında bunu sanki kendine yapılmış gibi kabul ediyor ve af diliyor. Diyor ki: "Ya Rabbi onları affet, onlar ne yaptığını bilmiyor." Yoksa elini açıp dua etmese, azabın gelmesi tahakkuk edecekti; çünkü Allah'ın adalet sıfatı onu gerekli kılar.

Dolayısıyla bizler hiçbir zaman bir haksızlığa uğradığımız, bize karşı birinin yanlış yaptığı şeklinde bir tasavvurda bulunmamaya çalışmalıyız. Bulunmamak çok zor, çünkü... Bunu tefekkür etmeliyiz. Yani düşüncemizde, zihnimizde, dilimizde bu tür cümleler olduğunda, bu yanlıştır. Benim neyime haksızlık yapılacak? Ben bir hiçim. Ve eğer muhatabım hakikaten bir zulüm işlemişse, "Ya Rabbi onu da affet ve ona doğruyu göster" demeliyiz. Veyahut da diyelim, işte başkalarına da aynı şeyi yapıyorsa, "Ya Rabbi onun elinden gücünü al" demeliyiz. Ama bunu mağdur olmuşluk içinde söylemeyeceksin; bir zarar görmüşlük duygusu içinde değil.

O zaman dikkat edin, böyle bir durumda "ben bunu hak etmedim, ben buna layık değilim" kavramları da ortadan kalkar; çünkü böyle bir şey yok. Tabii ki bu ancak benliğimiz öldüğünde gerçekleşir. Ölmediği müddetçe ne olur? İşte ara sıra azap yaşarız. Kendimizce haksızlığa uğradığımızı, refahsızlıkla muhatap olduğumuzu, layık olmadığımız şeylerle karşılaştığımızı düşünürüz ve azap yaşarız. Ama en sonunda kendimizi rahatlatmak için, "işte ahiret de var, Allah'a bıraktım" gibi şeyler üreterek, "sen aslında çok büyük şeylere layıksın ama senin kıymetini bilen yok, ne yapalım" gibi şeylerle kendimizi aldatırız. Halbuki başta yanlış bir şey var: Hiçbir şey hak etmeyen, hiçbir şeye layık olmayan, fakat ihtiyacı olan biriyiz. Allah karşısında da böyle.

Dolayısıyla insanlar arası ilişkilerde insan bu meseleyi ne kadar idrak ederse, o zaman o psikolojik azaptan o ölçüde kurtulur. Ayet açıkça ifade ediyor: Böyle olduğu müddetçe, diyor, azaptan kurtulacak değiliz; mümkün değil.

Nefsin Hak İddiaları

O yaralanınca dikkat edin, ilginç bir şeydir. Mesela bununla ilgili, belki bu kadar açık ve net bir şekilde okumadığımız halde veya bize söylenmediği halde, hiçbir zaman bu tür şeyler üzerinde dikkatli düşünmeyiz ve bu gibi meseleleri sahiplenmeyiz. Ama mesela işte, "nerede böyle, anne baba hakkı var, karı koca hakları falan var" diye gider, kitap okur, "işte bak benim senin üzerinde şöyle şöyle haklarım var" der. Ne kadar ilginç bir şey. Yani aslında nefsaniyetimize ve mizacımıza göre seçme yapıyoruz aslında dinden. Dini bir bütün olarak telakki etmiyoruz. İnsan kendi bağını devam ettirmeye çalıştığı için nereden malzeme bulsa oradan destek buluyor. Nerede alacağı var, hiçbir zaman borcunu düşünmüyor; nefsine en çok neyi doğrularsa oradan bir şey bulup oradan besleniyor.

Mesela düşünün; insan bir yere gitti, "beni gerektiği ölçüde karşılamadılar, ağırlamadılar, önemsemediler" dedi diyelim. Tamam mı? Bunların temeli hep şu: "Sana kesinlikle şu verilsin, sana bir yer ayrılsın" beklentisi. Bundan dolayı da mahzun oluyorsun. "Beni kapının kenarına koydular" diyorsun. "Şöyle oldu, böyle oldu, ona böyle davrandı, bana böyle" diyorsun. Ne oluyor? Aslında hepsinin temeli o ego. Ve dikkat edin, nerede gururunuz, kibiriniz incinmişse orada ego vardır. Nerede öfkelenmişseniz orada nefis vardır. Nerede sizi kırdıklarını düşünüyorsanız orada benlik var. Ama tabii bu benlik o kadar yaygındır ki kimse bunu bir benlik olarak algılamaz. Ve deriz ki "haklı değil miyim, sen söyle." Biz de deriz ki "haksızsın." Ama tabii bunu söyleyemiyoruz; bu yüzden başka birine kendi haklılıklarını onaylatmaya çalışırlar, içten içe.

Mesela işte düşünün, bunun üzerinden aldatılma kavramını düşünün; bunun bir başka yönü de var. Mesela, "işte ben buna layık değildim" — bir kere seninle alakası yok. Anlatabiliyor musun? Tabii. Ama bakın, orada da kendi varlığını bir başkasının sevgisi ve ilgisi üzerinden kuruyor. Daha önceki derslerimde o özdeşleşme kavramına girmiştim. Sonra o özdeşleşme, "ben bunu hak etmedim" ile besleniyor. Anlatabiliyor muyum? Orada bir problem meydana geliyor.

Hatta işte mesela bir başka şey aklıma geldi. Mesela denir ki, birisi gelmiş birisine demiş ki, "ben bu kötülüğü, bu haksızlığı hak etmedim." O zaman kahroluyor. Kişi demiş ki: "Bunu bir üstünlük vesilesi sayamazsın." Bakın, hiçbir şeyi bir üstünlük vesilesi sayamazsın. Mesela Allah'a daha çok ibadet ettiğini, Allah'ı daha çok sevdiğini, Allah'a daha yakın olduğunu düşündüğünde de hiçbir şey; olumlu hiçbir şey hakkında bir başkasına karşı üstünlük düşünemezsin. O üstünlük noktaları çünkü bize ait değil, Allah'ın bir lütfu.

Şimdi bir menkıbe anlatacağım; bununla ilişkili bir söz daha söyleyeyim: Birisi demiş ki, efendim, gitmiş birisine, "efendim bana böyle böyle yapıldı, ben bu haksızlığı, bu yapılanı hak etmedim." O da demiş ki: "Sen," demiş, "bir olumsuzluğa ve haksızlığa ilahî bir hakikatle cevap verme hakkına sahip oldun." Yani diyelim ki bir haksızlığa uğradın, onu affetme ve merhamet etme hakkını kazandın.

Biz hep şöyle düşünüyoruz: "Ben bunu hak etmedim." Böyle bir dünyada yaşamıyorsun. Şimdi düşünün, biz böyle bir cümle kursak: "Ben bunu hak etmedim." Peki peygamberler, evliyalar çok mu hak edip de o kadar zulüm gördüler? Diyemeyiz. Peki ne var orada? İşte peygamberler ve evliyalar haksızlığa, ama kendilerine yapılan haksızlığa değil bakın — tecellide tezahür eden bir haksızlığa muhatap oluyorlar. Kendilerine yapıldığını düşünmüyorlar; fakat zâhiren kendilerine yapılmış gözüküyor. Fakat benlikleriyle mukabelede bulunmadıkları için ruhlarıyla mukabele etme haklarını kullanıyorlar ve ruhlarıyla mukabele etmenin örnekliğini teşkil ediyorlar.

Yani sen bir haksızlığa muhatap oldun, bir vefasızlığa muhatap oldun; o haksızlığa şefkatle, merhametle, affedicilikle mukabele etme imkânını Allah sana veriyor. O imkân da senin imkânın değil. Sen "affettim" bile diyemezsin; "bak sen bana bunu yaptın, ben affettim, benim de gönlüm büyük" diyemezsin. Bunu da diyemezsin. O anda Allah'ın sana aslında sonsuz bir affedicilik, merhamet, şefkat halini verdiğini görmen gerekir. Ama sen o anda benliğine kilitlendiğin için işte onu görmüyorsun.

İşte Hz. Peygamber, o Taif'te ne oluyor? O kadar büyük bir travmaya uğruyor tırnak içinde; ama o anda Allah'tan gelen rahmeti, affediciliği de görüyor, ona karşı tıkanmıyor. Kendini şöyle düşünmüyor: "Ben bu haksızlığı hak etmedim, bunu hak edecek ne yaptım?" Falan demiyor, kilitlenmiyor egosuna. Orada yine ilahî tecelliye bakıyor; bakıyor ki Allah ona affedicilik halini veriyor, o da elini açıp dua ediyor. O da Allah'tan.

Beyazıd-ı Bistami ve Köpek Kıssası

İşte Beyazıd-ı Bistami bir gün yolda giderken talebeleriyle; önce böyle bir köpek ilerden gelir, kenara çekilir, "bana dokunmasın" diye. Sonra birden durur ve köpeğin önünde eğilir, hürmet eder. Talebeleri der ki: "Efendim niye böyle önce biraz çekinir gibi oldunuz, sonra önünde hürmet ettiniz?" Diyor ki: "Böyle önce, nefsim, kendimi temiz gördü, onu kirli gördü; bundan dolayı çekineyim de kiri bana bulaşmasın dedim, bitli bitlidir, ne olur ne olmaz, çekildim." Sonra diyor, köpek mânen bana dedi ki: "Ey Beyazıt, Allah bana köpekliği vermiş, sana da Beyazıtlığı vermiş. Bana Beyazıtlığı, sana köpekliği verseydi ne olurdu? O zaman tersi olurdu." Dolayısıyla sen "ben ondan iyiyim, ben ondan temizim" diye demeyeceksin; Allah sana bir şey vermiş, şükredeceksin.

O zaman hesap noktasındaki fark sadece şu: Geleni kapattığımızda biz şer işlemiş oluyoruz, aşağı düşüyoruz. Ve geleni sahiplendiğimizde de yine öyle oluyor. Geleni sahiplendiğinde de gasp etmiş oluyorsun; veya gelene gözünü kapattığında da onu engellemiş oluyorsun. Açtığımızda ise sadece fıtrî olanı yaşıyoruz. Aslında bundan dolayı Rabbimize teşekkür etmemiz lazım; çünkü Allah onu bir başka kanalla da gerçekleştirebilirdi ve Allah seni kullanmış.

Şimdi düşün, bir kuru üzüm çubuğunu kim değerli görüp önemseyip evine getirir değil mi? Getirmez. Ama işte Allah ona üzüm taneleri takmış, evimize getiriyoruz, önemsiyoruz. Şimdi Allah bize o iyiliğinden, güzelliğinden, lütfundan bir şeyler verdiği için şükretmemiz lazım. Bunu bir başkasına da lütfedebilirdi; çünkü bu konuda senin yaptığın hiçbir şey yok, hiçbir şey yok. Tabii bu nefsimizin hiç hoşuna gitmeyen bir şey; ama ne demek yani, "kapatmamakla yaptığım bir şey yok" — kapatmamak zaten fıtratımız, fıtrî hal odur. Kapatmak ise senin hatan; o zaman hesap noktasında hiçbir artı yok.

O yüzden bakın, cüz-i irade tam da iradenin yerini gösteriyor zaten. Dedi ki, sen kapatmakla, temellükle, sahiplenmekle, kendine mal etmekle tutuluyorsun. Yoksa o zaten geliyor, o zaten akıyor.

Pasif Mükemmellik ve Fıtri Hal

O yüzden bakın, peygamberimiz bir söz söylemiş ama biz onun derinliğini tam düşünmüyoruz. Peygamberimiz diyor ki: "Hiçbir insan ameliyle cennete girmez." Biz bunu şöyle zannediyoruz: "Herhalde az amel yapıyoruz, tam hak etmiyoruz." Değil. Hatta demişler ki: "Ya Resulallah, sen de mi?" — biz diyelim ki amellerimiz az veya günahlarımız çok, ben de diyorum. "Ben de" diyor, "amelimle cennete giremem; çünkü amelim yok ki cennete girsin." Aslında ameli yok ki cennete girsin; bütün ameller, bütün iyilikler, güzellikler, hayırlar, onda tezahür eden haktandır. Onun fonksiyonu, kendini tamamıyla açmış olmaktır.

İşte buna geleneksel öğretide "pasif mükemmellik" deniyor. Veyahut "fıtrî dişilik" deniyor. Hani geleneksel öğretide "pasif mükemmellik"; mesela peygamber pasif mükemmelliğin örneğidir. Ne geliyorsa onu alır; bu bir alım, bir edilginlik, bir kendini açma halidir. Yani geleni hiçbir zaman deforme etmedi, dejenere etmedi, bir dirençle mukabelede bulunmadı.

Mesela ne deniyor, işte mesela âlemde belki hâlâ bulunamamıştır: Sıfır dirençli bir iletken mesela. Bakın aslında o iletkenlerde bir direnç var; o direnç ne oluşturuyor? Geleni biraz azaltıyor. Çok azalttığı zaman, diyelim atıyorum, iki yüz voltla gelen bir şey yüze iniyor, elliye iniyor. Neden? İşte direnç. Veyahut da iletken değilse geleni etkiliyor, engelliyor.

Gasp ayrı bir şey; onu âlemde büyük kimse yapmıyor, onu sadece benlik taşıyan varlık yapabilir. Pasif mükemmelliği alamayanlar bunu sebeplendiriyor. Tam olarak kalabiliyor, ama tam karşılıksa değil bile onunla ilişkisi var. Yani egonun kendini var bilmesi ve kendini var kabul etmesi aslında her zaman bir direnç oluşturur. İşte bazen mesela gururumuzdan dolayı affetmeyiz mesela, bir sürü şey. Aslında o nedir? Ego işte. Niye affetmiyorsun? Niye sevmemezlik ediyorsun? Niye "bırak onu, kenara koy" diyorsun? "Ben onu unuttum, sildim" diyorsun; kimi siliyorsun? Değil mi? Tam bir ego.

Veyahut da işte bakın, hayatta böyle illa bir şey gerçekleştirmek; "Allah vermeyince ne yapacaksın ya, böyle bir şey olur mu, illa ben bir şey yapacağım" — yok, yapamazsın. Bakın o da bir azap değil mi? Hayatta nice insan, nice yapamadığı şeyle muzdariptir değil mi? Yaptığında mutlu olur, onu korumaya çalışır, tabii yaptığı şeyi kaybetmemeye çalışır. Yapamadığında da "niye yapamadım" der. Sen yapamazsın zaten; ama Allah sana yaptırabilir.

O yüzden geleneksel öğretide denilmiştir ki, hakiki insan âleme kendi izini bırakan insan değildir; Allah'ın kendisiyle âleme iz bıraktığı insandır. Onun için Hazreti Peygamber neden dolayı şükreder? Âleme iz bıraktığından değil. Biz şöyle peygamberi övemeyiz mesela: "Bak bir insan ne kadar büyük işler yaptı, bir insan bak dünyayı nasıl etkiledi" — bu yanlış bir şey. Biz şunu diyoruz Allah'a: "Demek ki ne kadar kendini açmıştı ve Allah onda ne kadar çok şeyi gösterdi ki bu Allah'ın büyüklüğüdür." Biz o yüzden Hz. Peygamber'i gördüğümüzde Allah'ın büyüklüğünü okuruz; ve orada Hz. Peygamber'in pasif mükemmelliğini okuruz. Yani orada kendini tamamıyla açmış ve nefsi fıtrî halinde; iddia yok, bir varlık iddiası yok.

O yüzden işte o mağaradaki söz önemlidir. Ona "oku", "söyle" veya "müşahede et" diye bir fiil söyleniyor. Ama o diyor ki: "Ben bilmem, ben yapamam." "Ben yaparım" falan deseydi zaten vahiy gelmezdi. O zaman "yaparım" derdi. "Ben yapamam" dedi, "ben bilmiyorum" dedi, "ben okuyamam" dedi, "ben müşahede edemem" dedi. O zaman Allah ne dedi bakın: "Bir ismiyle oku" o zaman. Biz Allah ile yapabiliriz. Allah olmadan da yaptığını düşünen yok mu? Tonla var; böyle demeleri bunu engellemez, gene Allah ile yapıyorlar, Allah'a Allah ile karşı çıkıyorlar aslında ama onların gafletleridir.

Peki biz? Biz bunu düşünemeyiz. Abimiz var, yeni tanışmıştım; bana "bir kitap yazdım" dedi. "Öyle mi?" dedim. "Bu kitabı yazan sen değilsin" dedim. Biraz şaşırmıştı yani. "Değilsin; yanlış varsa senin, doğru varsa Allah vermiş" dedim.

Mağara Kıssası ve Tam Teslimiyet

O yüzden şu ayetle ilişkili olarak her zaman şunu aklınızda tutun: Her türlü sıkıntının, zorluğun, ıztırabın nedeni benliktir. Bundan kurtulmadıkça ıztıraptan kurtulamayız. Kurtuluş kolay mıdır? Değildir. Neyle mümkündür? Allah ile, teslimiyetle mümkündür.

O yüzden bir Allah dostuna bir gün birisi gelmiş, rüyasını anlatmış. Rüyasında şöyle bir şey olmuş: "Rüyamda şeytan benim üzerime musallat oluyordu, sürekli ağını üzerime atmaya çalışıyordu ama ben kurtuldum." O zaman Allah dostu demiş ki: "Sen onun ağına takıldın; çünkü 'ben kurtuldum' diyorsun. 'Ben kurtuldum, ben kendimi kurtardım' diyorsun. Hayır; Rabbim beni kurtardı, Rabbim beni muhafaza etti demen gerekirdi. Sen onun tuzağına düşmüşsün."

Mesela Meryem'i düşünün; hiçbir hâle bürünmedi, hani hiçbir hâlde durmadı. Benlik hep bir plan yapar, ya da benliği devam ettirmek için "bunu yapmalıyım, bunu yapmalıyım" diye durur. Bakın, kucağım açık olduğu halde, tam teslimiyet halinde, zaten olacak olan her şey, olması gereken şeyler kendiliğinden oluyor; o zaman planlarla gelen korku ortadan kalkar. Orada önemli olan teslim olmaktır.

O teslim olma halinde zihin hiç devrede olmayacak mı? Yani asıl teslim olma hâli, zihnin devrede olmasına izin vermediğim için mi oluşuyor? Teslim olmak, gerçek anlamda teslim olmak ve gerçek anlamda o fıtrî hal, o "pasif mükemmellik" dediğimiz fıtrî hal, psikolojik boyut üzerinden tecrübe edilemez; psikolojik düzey üzerinden tecrübe edilemez. O ruhanî bir haldir; ruhanî halimizle tecrübe edilebilir. Yoksa bunu zihninizle de yapamazsınız, duygusal merkezinizle de, hiçbir şeyle yapamazsınız.

"Psikolojikleştirme" sözüyle mi soruyorsunuz? Aynen. Onu yapmaya kalktığında gene psikolojinin alanında kalırsın. Bu, psikolojiyle değil; ne diyelim, meleklerle, ruhanî bir hal ile oluyor. Bu da Allah'ın bir lütfudur.

Peki biz burada ne yaparız? Aslında psikolojimiz ve psikolojik düzeyimiz, bunun aksi söylemleri noktasında bize engel olabilir: "Ben düşündüm ki ben teşekkür edilmeyi hak ediyorum; işte bak bunu yaptım, teşekkür etmedi." Veyahut "ben buna layık olduğum şeyle karşılaşmadım." Mesela buna ne diyeceğiz? Bu yanlış. "Ben hiçbir şeye layık değilim, hiçbir şey hak etmedim" — yani o zemini hazırlamalıyız. Evet, orayı temizlemeliyiz. Çünkü o hal doğrudan bir lütfun neticesidir. İşte orada hiçbir psikolojik problem kalmaz; tam saf bir dinginlik, başka hiçbir şey kalmaz.

Mesela dikkat edin, peygamberimiz mağaradayken, çok ilginç, önemli bir şey: Hz. Ebu Bekir kederlenip mahzun olunca, "ne olacak, ne bitecek" diye endişelenince, Peygamber ona diyor ki: "Üzülme, Allah bizimledir." Yani Allah bana ne verirse; yakalatırsa yakalanırım, öldürülürse öldürülürüm. "Beni kurtaracak" demiyor bakın; böyle bir şey yok. "Allah bizimledir" diyor yani; O ne dilemiş ve ne takdir etmişse o olacak. "Neye üzülüyorsun yani, neyin kederinde veya hüznündesin?" Burada hiçbir psikolojik şey yok, durum yok; tamamen ruhsal bir durum.

Onun için bizler aslında nerede ıztırap çekiyorsak, orada benliğimize dair bir çıkıntı var demektir; bir görünüm var demektir. Ona bakmalıyız: Niye ıztırap çekiyorsun, ve neyi terk etmen gerekir? Ona insan dikkat etmiyor.

Kâfi mi? Başka bir konuyu beraber işleyecektik ama şimdilik kâfi. "Anlaşıldı mı? Anlaşıldı mı, çok güzel oldu; hazmetmek lazım."

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Ali İmran (Al-i İmran) Suresi 188. Ayet — "Zannetme ki o yaptıklarıyla sevinen ve yapmadıkları şeylerle de övülmeyi arzu edenler azaptan kurtulacaklardır." --- ---

İlgili Sohbetler

Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik

Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.

Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci

Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.

Kendinle İlgili Hayal Kurma ve Takva

Sohbette, insanın "kendinle ilgili hayallerim var" demesinin bile sahte benliğin en parlak tuzağı olduğu; çünkü Allah'ın insanı zaten sonsuz ilmiyle "hayal edip gerçekleştirdiği" anlatılıyor. Kış güneşi ve ekvator-kutup güneşi metaforlarıyla, Allah'ın sevgisinin ve insanın değerinin hiç değişmediği, sadece hissiyatın (sahte benliğin oluşturduğu "soğuk hava dalgasının") bunu algılamayı zorlaştırdığı vurgulanıyor. Sonuç olarak takvanın kendini bilme ve koruma bilinci olduğu, değersizlik hissinin kaynağının karşıdaki kişi değil kendi sahte benliğimiz olduğu ve kendini aramanın bile gereksiz olduğu, çünkü sahte benlikler tasfiye oldukça gerçek kendiliğin zaten ortaya çıkacağı anlatılıyor.