Özgür İrade ve Nefsin İhtiyaçtan Kurtuluşu
Kısa Özet
Bu sohbette irade kavramı ele alınıyor; bireysel/psikolojik benliğin iradesinin aslında ihtiyaçlara, korkulara ve arzulara bağlı olduğu, dolayısıyla gerçek anlamda özgür olmadığı anlatılıyor. Gerçek özgür iradenin ancak özün/ruhun iradesi olduğu, bu özgürlüğe ancak ermiş insanların erdiği vurgulanıyor. Sohbetin ikinci bölümünde ise hiçbir şeye ihtiyaç duymamanın önemi, hazlara bağımlılığın esaret olduğu ve gerçek ihtiyacın aslında hakikatin/Allah'ın kendisi olduğu çeşitli örneklerle (susamış kardeş, çocuk ve 5 lira, aç kedi ve ciğer, kumaşa dönüştürülen tablo) açıklanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Gerçek özgür irade ancak özün/ruhun iradesidir; bizim kullandığımız irade psikolojik düzeyin, yani ihtiyaç ve korkulara bağlı sübjektif bir iradedir.
- "Hiçbir şeye ihtiyacım yok" demek insanı rahatlatır; çünkü asıl özün hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, ihtiyaç hissi psikolojik düzeye aittir.
- Hazlara bağımlılık esarettir; istiyorum diyen kişi hiçbir şey edinemez, istemiyorum diyen (zahiri ve sınırlı olanı istemeyen) ise her şeyi bulur.
İrade Nedir? Zayıf İrade mi, Yanlış Referans mı?
Soru: Hocam, sigaranın sağlığa kötü etkisi yüzünden ondan kurtulmak isteyen biri var. Ama yine de orada devam eden bir ihtiyaç var. O ihtiyaçtan tam arınmadığı müddetçe kişi sadece bağlılık odaklarını, bağlılık nesnelerini değiştirecek. Peki hocam, bu benim kendi kontrolümü mü ilgilendiriyor? Yani iradem zayıflıyor gibi, ondan ayrı bir şey yapmak için bağımlı hale geliyor. Diyelim ki ondan kurtulduğunda, bu nasıl bir şeydir? Yani bir kişi diyor ki "benim irademin bu kadar zayıf olmaması lazım, onu güçlendirmek için bunu bırakıyorum." Burada daha derin düzeyde ne var?
Aslında kişi "istersem yapmam, istersem yaparım" şeklinde bir güce sahip olduğunu zannediyor ama gerçek anlamda psişik düzeyde böyle bir güç yok. Anlatabiliyor muyum? Kişi burada, sahip olmadığı bir şeyi iradeye yüklemiş oluyor. Bu da bu sefer aşırı katılaşmış bir iradeye yol açabiliyor. Mesela diyelim ki "bak ben iradeni kullandım, yaptım, sen de yapabilirsin" diye başkalarını irade satmaya götürüyoruz. Evet, insanlar bunu çok yapıyor. "Ben karar vermekte çok zorlanıyorum" diyene "bıçak gibi kesmen lazım, neden böyle yapıyorsun" diyorlar. Ben onun sözünü çeşitliyorum ama çok merak ediyorum: irade dediğimiz şey nereye kadar? Nasıl bir şey? Karar verip o kararı uygulamak mı, yoksa sadece irade mi?
Şimdi tabii bizde kullanılan anlamıyla Türkçe'de irade, bir şeyi tercih etmek veya ondan feragat etmekle ilgili bir kararlılık anlamındadır. Ama Arapçası "istemek"tir. Türkçe'deki kullanım tarzıyla ben şöyle anlıyorum: bir şeyi yapmaya veya yapmamaya dair kesin karar, yani uygulanan karar. Teorik, zihinsel bir karar değil. Uygulanmayan bir karara tam irade diyemeyiz; irade, uygulanan karardır. Mesela bir insana "iradeli" dediğimizde, bir şeye karar verip o kararını uygulayan kişiyi kastederiz. Fakat kişi kendisini o noktada iradeli kabul ederken hem başkalarına karşı bir üstünlük tahakkümüne gidebiliyor, hem de gerçek anlamda iradeli olduğu zannına kapılıyor. Halbuki gerçek anlamda, bütün anlamda bir iradeye sahip değildir. Mesela bazı kötü alışkanlıklar konusunda iradelidir ama öfkelenmeme konusunda iradesini kullan dediğinizde o kişi bunu kullanamayacaktır. Demek ki bazı konularda kararlı olmaya daha eğilimli olduğu için o konuda irade gösterecek; üstelik bu da ona "ben iradeliyim, bir şeye karar verdiğim zaman yaparım" dedirtecek. Böyle bir yanılgıya götürecek. Dolayısıyla orada başka bir tehlikeye kapı aralanmış oluyor.
Özgür İrade Var mı?
Peki gerçekten özgür irade diye bir şey var mı? Gerçek anlamda özgür irade ancak özün iradesidir. Neden? Çünkü o hiçbir arzuya, korkuya, ihtiyaca dayalı değildir; gerçek anlamda nesnel, objektif ve prensibe göre hareket eden bir iradedir. Fakat bizim irademiz, netice itibariyle benliğin, psikolojik düzeyin iradesi olduğu için ihtiyaçlarımıza, beklentilerimize, korkularımıza, arzularımıza, arayışlarımıza, hoşlanmadığımız şeylere bağlı bir iradedir.
Mesela ben bir yemekten hoşlanmıyorsam, o yemeği yeme iradem var mıdır? Diyelim ki küçüklükten beri hoşlanmamışım; o yemeği gerçekten nesnel olarak değerlendirebilme, ne ise onun lezzetini, faydasını, zararını tanımlayabilme ve ona göre karar verme becerim var mı? Yoktur. Beni sevmeyen bir insana yardım edip etmeyeceğim de duygu merkezime bağlı bir şey. Biri benden nefret edebilir, bana kötülük yapmak isteyebilir; fakat onun ihtiyacı olduğu için ona yardım etmem gerekiyor olabilir. Bunu psikolojik düzeyde yapabilir miyim? Pek yapamam. Çünkü mekanizmam, beni sevmeyen, hele hele bana kötülük yapmak isteyen birine iyilik yapamaz. Ben orada özgür müyüm? Değilim. Çünkü benim o psişik, bireysel ve sınırlı benliğim kendine göre mecburen karar verecektir.
Dolayısıyla gerçek özgürlük, o kadim gelenekte hiçbir zaman ermemiş insanlara atfedilmemiştir. Ancak ermiş insanlar özgürdür; biz o noktaya kadar özgür değiliz. İrade çığırlığı ruhun davranışıdır, ruhun yaptığı bir şeydir. Yani gerçek irade, gerçek özgür irade ruhun, özün iradesidir. O noktaya kadar biz bireysel benliğin iradesini kullanıyoruz; bu da sübjektif bir iradedir — korkularımız, beklentilerimiz, arzularımız vesaire vesaire. Bunlar ne kadar aşırıysa irademiz o kadar felce uğrar, o kadar temelden sapar. Ama az ise o kadar az felce uğrar.
Mesela ben çok cömertim diyelim. Ama biri benden nefret ediyor, hatta arkamdan sürekli konuşuyor. Ona cömert olabilir miyim? Olamam. Farz edelim cömert oldum; onun arkasından kibir göstermemezlik edebilir miyim? Edemem. "Bak ben düşmanıma bile cömertlik yapıyorum" dediğim an bu neyi üretir? Ego, kibir üretir. Yani orada özgür irade yoktur. Diyelim ki cömertlik konusunu geçtin, senden nefret eden adama cömertlik yaptın; ama öbür tarafta senin özgür zannettiğin iraden seni tutup "bununla övün" diyecek, sen de bununla öveceksin. Orada da özgür bir iraden yoktur; övünmemezlik etme şansın yoktur.
Modern Batı'nın Özgürlük Anlayışı ile Kadim Geleneğin Farkı
Medeniyetler arası bu farklılıkların temelinde insanla ilgili algı yatıyor. Modern Batı'nın özgürlük anlayışı, istediğin şeyi yapabilmektir. Ama geleneksel öğreti şunu söylüyor: istediğin şeye karar veren kim? Buna karar veren öz ne ki, nasıl bir öz bu? Ben beş yaşındaki çocuğa "sen ne istersin" diyorum. Bir tarafta gerçekten ona faydalı, iyi, yararlı ama çok çekici ve renkli olmayan bir şey var; öbür tarafta hiçbir faydası olmayan veya çok az faydası olup büyük oranda zararlı olan, çok güzel süslenmiş renkli bir şeker var. Şimdi çocuk neyi tercih edecek? Burada özgür bir irade var mı? Görünürde var — çocuk istediğini seçti. Peki o istediğini seçen özne nasıl bir özne? Arzulara bağlı bir özne, psişik düzeyde belli arzuları belli istekleri olan bir özne. O özne gerçekten özgür seçebiliyor mu?
Bu, kuyuda olup da kuyuda olduğunu bilmemek gibidir. Yusuf, kuyuda olduğunu biliyordu, çıktı. Ama öbürü kuyuda olduğunu bilmiyor, "ben özgür seçim yapıyorum" diyor. İşte o yüzden Ariflerin hayatlarında hiç kural koymayan insanlar olduğu söylenir; çünkü onların davranışı doğrudan Allah'ın iradesiyledir. Onların kuralları dışsal bir kural değil, içsel fıtratın kuralıdır. Bir anne çocuğunu severken kuralla mı sever? "Bu çocuğumu sevmem lazım" diye kuralla sevmez; onun sevgisi doğal olanı, fıtratı yansıtır. Fıtri bir sevgidir. Bir kedi yavrularını doğurduğunda nasıl bakacağına dair bir kuralı yoktur; ama fıtratında bir tabiat vardır, o tabiat ona ne yapacağını gösterir. Bu anlamda hem "kuralı var" deriz hem "yok" deriz — kendinden, içsel anlamda kuralı vardır ama dıştan dayatılan bir kural değildir; kendisini zorunlu hissettiği, fıtratının doğası gereği yaptığı bir şeydir. Bir nevi Allah için sünnetullah gibi bir şey.
Elimizde Olan Malzemeyle Yürümek Zorundayız
Peki biz bu yolculukta karar almamalı mıyız, bu yolculuğu iradeyle nasıl sürdüreceğiz? Şimdi kişisel olarak bizler gerçek anlamda özgürlüğe ulaşıncaya kadar elimizde olan malzemeyle hareket etmek zorundayız. Diyelim ki bir yere varacaksın ama araba yok, seni götürecek kimse yok; ne yaparsın? Ayaklarınla gidersin. Ne varsa onunla gidersin. Fakat onun ne olduğunu bilirsin. Bir insan "ben özgürüm" diyorsa bu, psikolojik düzeyde cehaletindendir.
Özgür değiliz diye hiçbir şey yapmayalım mı? Yok, mecburen yapacaksın; zaten yapmayalım desen de yapamazsın. "Hiç karar verme" desem sana, karar vermeyecek misin? Mecburen karar vereceksin. Demek ki zihin böyle saçma sorular üretebiliyor. Yine psikolojik düzeyde karar vereceksin ama karar verirken, hiç olmazsa neye göre karar verdiğini biraz biraz anlamış olacaksın. "Ben neye göre karar veriyorum?" — mesela içimdeki motivasyonlara, temel referanslara göre karar veriyorum, bunu göreceksin. Bunun gerçek anlamda saf bir irade olmadığını görmüş olacaksın.
Mesela küçük bir çocuk merak ettiği şeye yönelir, merak etmediği şeye yönelmez; kendisine keyif veren şeyi yapar, vermeyeni yapmaz. Geçenlerde küsur yaşlarında bir çocuk vardı, "özgür iradesi var yetişmekte olan bir birey" diyorlar ama kendisi "bana faydası olmayan bir şeyi ben yapamam" diyor — iyi gözlemlemiş. "Bana fayda" derken basit bir menfaat kastetmiyor, "bana verdiği pozitif bir şey hissedeceğim ki yapabileyim" diyor. Burada özgür irade mi olur? Yok, ama sınırlı bir irade var. Egonun, psikolojik düzeyin iradesi gerçek iradeye benzetilmemelidir. Ama gerçek anlamdaki iradeye kavuşuncaya kadar da bunu kullanmaktan başka bir yolumuz yok. Yalnız bunu kullanırken adını doğru koymalıyız; adına "özgürlük" koyduğun anda gerçek özgürlüğü iptal etmiş olursun. Mesela sana bir oyuncak araba verilmiş ama sen bunu gerçek araba zannediyorsun — bu yanlış. Ama diyelim ki oyuncak araba verilmiş, "gerçek arabaya kavuşuncaya kadar şimdilik bu oyuncak arabayla oynayacağım" diyorsun; elinde bu var, başta zaten yapacak başka bir şey de yok, bunu kullanacaksın. Bunu da mümkün oldukça daha dengeli, nispeten daha az felce uğrayacak şekilde kullanacağım, gözlemleyeceğim; aşırı felce uğratan şeyler olduğunda kontrol etmeye çalışacağım.
İhtiyacın İradeyi Nasıl Felç Ettiği
Bir örnek düşünelim: aşırı bir sevgi açlığı olan biri özgürce bir dost, bir arkadaş, bir eş seçebilir mi? Sürekli neyi algılamaya çalışacak? İhtiyaç duyduğu o sevgi boşluğunu kim daha çok dolduruyorsa ona bakacak; o özneyi veya o dıştaki şeyi objektif olarak görmeyecek.
Daha önce de verdiğim bir örnektir, yaşanmış bir şey: kardeşim İstanbul'dan Mardin'e giderken çok susamış, bir yerde, Antep civarında iniyor. Hava da sıcak. Bir su şişesine gaz yağı doldurulmuş, suya benziyor; almış, içmiş. Şimdi ona bunu içiren ne? Suya duyduğu aşırı ihtiyaç. Düşünün ki bu kişinin suya ihtiyacı olmasaydı ne yapacaktı? "Bu nedir" diyecekti, açacaktı, koklayacaktı, öyle tadına bakacaktı, içmeyecekti. Şimdi bu özgür irade ile mi içildi? Görünürde istedi de içti ama gerçekte özgür bir irade değil.
Bir insan güven duyabileceği bir insan arıyorsa, arkadaş, dost, eş seçerken nasıl karar verecektir? O ihtiyacına göre seçecektir ve o ihtiyaç her zaman onu üç aşağı beş yukarı yanıltacaktır. Çocuklara "biri sana şeker verirse aldanma" denir, çünkü çocukta şekere karşı arzu vardır; ama kimse "biri sana kitap verirse aldanma" demez, çünkü kitaba karşı öyle bir arzu yoktur. Çocuğa şeker verdiğinde çocuğun iradesini felç edersin; geri çevirmesi zorlaşır. Bizler de bu anlamda irademizin tercihlerine bakmalıyız: beni neler motive ediyor? Beni motive eden şeyler ihtiyaçlarım, korkularım, arzularım, beklentilerim vs. Bunları objektif olarak göreceğim. Şu anda onlardan tamamen azade olamam ama beni en çok tetikleyen şeyler konusunda daha dikkatli olacağım — çünkü en çok tetikleyen şey beni en fazla yanıltabilecek olandır. Çok susamışsam kararımı en çok etkileyecek şey suya karşı susamışlığım olacaktır. Çok açsam yemek konusunda seçici davranamam; toksam tatları daha iyi analiz edebilirim. Bazen çok açken lezzetli olmayan bir şey bile bana lezzetli gelir — çünkü çok açım. İşte psikolojik düzeyin sübjektif algıları dıştaki şeyin tadını, onunla ilgili algımızı değiştiriyor.
Modern Batı bahsettiğimiz bu psikolojik boyuttaki tercihe odaklanmış ve "istediğini seçebiliyorsan özgürsün, seçemiyorsan tutsaksın" demiş. Kadim gelenek ise "sen psişik düzeyde her zaman tutsaksın, kimisi çok daha fazla kimisi daha az" diyor. Eskilerden derlerdi: Anadolu'da mesela sesi biraz güzel, birkaç türkü söyleyen birine "kafanı çeler" diye kafası dönenler gelir, "sana kaset çıkaracağım" derler, halleder gitsin diye. Şimdi orada o kişinin aldanmasına sebep olan şey nedir? Biri ona "sana kaset yapacağım" diyor, o da kaset yapılmasını çok arzu ediyor; orada özgür irade mi var? Yok. Ya da paraya zaafı olan birine "sana çok para kazandıracağım, on vereceğim yüz alacağım" diyorlar. Bir kişinin paraya ihtiyacı olmasa bunu objektif analiz eder, özgürce seçer; ihtiyacı yoktur. Ama öbürünün ihtiyacı var — ne kadar ihtiyacı varsa irade o kadar zorunlu bir tercihe döner. Tamamen aç bir kedinin önüne ciğer koyduğunuzda o kedinin ciğeri yiyip yememe tercihi var mıdır? Yoktur. İnsanın da bundan farkı yok; zihni olması bunu tamamen değiştirmiyor, zihnin de kendine göre arayışları, beklentileri var.
Gerçek anlamda özgürlüğü ancak erdikten sonra tecrübe edebiliriz. O zamana kadar ihtiyaçlarımıza, beklentilerimize, arzularımıza, korkularımıza dikkat edeceğiz. Psikolojik düzeyde bunlar karşılık bulmak ister: korkumuz bir güven ve emniyetle, sevgimiz bir sevilmeyle, merakımız merakın giderilmesiyle karşılık bulmak ister. Bu ihtiyaçlar, arzular, korkular karşılanırken kişi çok dikkatli ve farkında olmalıdır.
"Hiçbir Şeye İhtiyacım Yok" Demenin Gücü
Şöhret arzusu olan birine "seni şöhret yapacağım" dendiğinde o kişinin özgür iradesi ne kadardır? O kadardır. Hazlara bağımlılık esarettir — bu sadece maddi, bedensel bir bağımlılık değil; bir insanın emniyet arayışı bile bir bağımlılıktır, tüm bunlar insanı kayıtlar. Hiçbir şeye ihtiyacım yok dediğinizde tüm problemler sona erer. Tabii bunun gerçek anlamda gerçekleşmesi bir sürece bağlıdır; ama bizde öyle bir öz var ki onun hiçbir şeye ihtiyacı yok. Biz "hiçbir şeye ihtiyacım yok" derken henüz onu tam yaşamasak bile, içimizde öyle bir şey olduğunu görürüz.
Bu tıpkı şuna benzer: cebinizde kıymetli bir külçe altın var, paraya dönebilir, ihtiyacınız olan şeyi alabilirsiniz. Fakat o anda hiç paranız yok; bir şehre giriyorsunuz, altın orada geçmiyor, kimse bilmiyor, kimse bozmuyor. "Sadece bir ekmeğe ihtiyacım var" diyorsunuz. Ama aslında o altını paraya, mesela buğdaya çevirseydiniz, o ekmeğe gerçekten ihtiyacınız olur muydu? Hayır. Biz psikolojik düzeydeyken umur-zulur bir sürü şeye ihtiyacımız var gibi görünür; ama asli özümüzün hiçbir ihtiyacı yoktur. Biz oraya vasıl olmadığımız müddetçe ihtiyaçlarımızı abartmamalı, onlara nispi bir tatmin izni verirken dikkatli olmalıyız. Çünkü aslında özün hiçbir şeye ihtiyacı yok; şu anda öz henüz keşfedilmediği, tecelli etmediği için biz ihtiyacımız var diyoruz. "Hiçbir şeye ihtiyacım yok" dediğinizde rahatlarsınız — bunu bazen düşünmek, bazen söylemek bile insanı rahatlatır. Bir arif geçen, "benim paraya ihtiyacım var" diyene "yok, senin Allah'a ihtiyacın var" demiş. Hepimiz gibi. Bir şeye ihtiyacım var hissi duyduğun müddetçe o anda psişik düzeydesin — bilgi dahil, malumat anlamında bilgi dahil.
İstemek ve Elde Etmek Üzerine
Hiçbir şeye ihtiyacım yok dediğinizde tüm problemler sona erer. İstiyorum diyen hiçbir şey edinemez, istemiyorum diyen her şeyi elde eder. Yani "istiyorum" dediğiniz şeyi elde etseniz de etmeseniz de hiçbir şey elde etmiş olmazsınız. Şimdi normalde bu cümleyi duyan "ben istediğimi elde ettim" diyebilir; ama bazı sözleri anlamak için de bir anlayış gerekir. Diyelim ki dünyanın en zengin insanı, her istediğini elde etmiş kabul edelim — hiçbir şey elde etmiş değildir. Hakikaten hiçbir şey. Çünkü gerçek anlamda "elde etmek" dediğin şey zaten elde edilemeyen, boş bir kavramdır; senin varlığın zaten elde edilmesi gereken bir şey değil, çünkü sen zaten sensin. Onu elde edemezsin, o zaten sende. Dolayısıyla bir şeyi elde etmek kavramı varsa, anla ki o izafi ve sınırlı bir şeydir, asıl üzerinde durman gereken şey değildir. Bir şeyi elde ettiğin hissi yaşıyorsan, anla ki o elden çıkacak olan bir şeydir. Sende olan şey sende kalır — asli olarak sende olan sende kalır; o da hakikattir, hakikatin idrakiyle varılan noktadır.
Zaten bizim bu dünyada elde etmek istediğimiz her ne ise, onun aslı, temeli hakikatte, mutlakta vardır. Sevgi arıyorsun, emniyet arıyorsun, güven arıyorsun, şefkat arıyorsun, güzellik arıyorsun, huzur arıyorsun, sığınacağın sağlam bir şey arıyorsun — ne arıyorsan bu dünyada, onun aslı ve kaynağı hakta ve mutlaktadır. Ama sen o zahiri alemdeki sınırlı gölgelere asılmış gibi bağlanırsan orada hata yapmış olursun. Nefis düzeyi buna çok eğilimlidir. Biri "beni seviyor" der, ben derim ki "Allah seni daha çok seviyor" — ama kişi Allah'ın onu sevdiğini hakiki olarak idrak etmiyor, yaşamıyor, bu duyguya karşı bir husumeti yok ama yaşamıyor, hissetmiyor. Güneşe inanırsın ama güneşin ısıttığını bizzat tecrübe etmemişsindir; biri sana mum yakar, "iyi ısıtıyor" dersin. Şimdi sen mutlakın sınırlı bir gölgesine, asıl gibi yapışıyorsun. Nefis bunu yapmaya eğilimlidir; dikkat etmek gerekir.
Hazlara bağımlılık esarettir. Bu, her türlü maddi ve psikolojik tatmin edici şeyi kapsar; güven arayışından şefkatten duyacağınız haza kadar. Bunlara bağımlılık esarettir. Hiçbir şeye ihtiyacım yok dediğinizde tüm problemler sona erer. İstiyorum diyen kişi hiçbir şey edinemez, çünkü edinmek bizatihi bu alemde sürekli sende kalıcılık değildir; elde ettiğin şey elden çıkacak olan bir şeydir. Çocuklarda bir deney yapılır: çocuğa bir şey gösterip sonra saklarsınız; çocuk biraz arar, sonra vazgeçip devam eder, sıkılmaz, "yok, şu anda problem değil" der gibi davranır. Fıtrat böyledir; çünkü fıtrat, hiçbir şeyin hasbi olmadığını anlar, "illa elde etmem lazım" diye bir şeyle yaklaşmaz. Ama büyüdükçe ağlamaya, tutturmaya başlar, büyüdükçe daha da tutturur. Aslında tezahür sürecindeki, bu sınırlı alemdeki her şey elde edeceğin değil, müşahede edeceğin, neye işaret ettiğine vakıf olabileceğin bir şeydir. Elde etme diye bir şey yoktur. En bencil insanın bile bir sevgisi olabilir — bir insan sizi çok bencilce sevebilir. Ona ihtiyacınız açısından bakarsanız "bu insan beni ne kadar seviyor" diye sorarsınız; ama başka türlü bakarsanız "bu insan hangi bencillik düzeyinde sevgiyi deneyimliyor" diye sorarsınız. Çünkü biz hiçbir şeye ihtiyaç duymayan bir asla, bir öze sahibiz; onu bulana kadar, Allah'a varana kadar liman liman arayış içindeyizdir. Bu da bir süreçtir.
İstiyorum diyen kişi hiçbir şey edinemez; istemiyorum diyen, yani zahiri, sınırlı ve geçici olanı istemeyen her şeyi bulabilir. Çünkü hem her şeyi arar hem her şey onu arar; her şey olan seni arar. Allah'ı ararsan aslında kendini arıyorsundur. Ama sen "ben şunu istiyorum" dersen, o zaman istediğin sana verilir de Allah sana kendini niye versin? Bir çocuk babasına "baba bana beş lira ver" dese, baba "bırak beş lirayı, gel ben varım" mı diyecek? Hayır, beş lirayı verecek. Çocuk yarın elli lira ister, sonra haftalığını artırmasını ister, "bin lira" der; babayı hiçbir zaman bulamaz. Hazreti İsa'nın "semavi babanıza gelin, o sizin gerçek yurdunuzdur" demesi bunu anlatır. Ama sen "ben bunu istiyorum" dersen, verilir veya verilmez — o da ayrı bir hikayedir. Biri dünyayı istedi, Allah verdi; biri istedi, vermedi. Aralarında en ufak bir fark yok. Sadece izafi olarak biri kabus rüyası görüyor, biri kendini rahat bir yerde görüyor. İkisi de rüyada; uyanınca eşit değil miyiz? İki kişi aynı yatakta yatıyor, biri kabus, biri güzel bir rüya görüyor; dışarıdan siz ikisini de görüyorsunuz, gördükleri rüyayı da görüyorsunuz — aralarında asli bir fark var mı? Yok, sadece gördükleri rüya farklı.
O zaman hakikat size gelecektir; dünyadan ve Tanrı'dan hiçbir şey talep etmediğiniz zaman, ne dünyevi ne uhrevi olanı gerçek anlamda talep etmediğiniz, hiçbir şey aramadığınız, beklemediğiniz zaman o hakiki hal, en yüce hal, hakikat size gelecektir; davet edilmeden ve beklenmeden. Ama psikolojimizin kendine göre ihtiyaçları vardır. Diyelim ki bir çocuğunuz var, siz yetişkin birisiniz; çok cömert, hem de kamil bir insana gittiniz. Dersiniz ki "efendim, çocuğum şeker istiyor, ben sizi istiyorum." Nefsimizin arzuları, istekleri, ihtiyaçları vardır; versen iyi olur, ama ben bunları istemiyorum, dersiniz. Bizim için iki tane "ben" vardır; biri birini ezdirmeyeceksin, bunu anlayacaksın. Çocuğun isteklerini kendi isteğinmiş gibi görme hatasına düşmeyeceksin. Sen o çocuk değilsin; içinde ikisini de göreceksin. "Ya Rabbi, şunu da istiyorum bunu da istiyorum, nefsimin böyle istekleri var, sana arz ediyorum; ama bir de benim isteğim var, benim isteğim de sensin." Bunu arz etmek budur, bu doğrudur. Eğer ihtiyacınız olmayanları istemezseniz, ihtiyacınız olan şey size gelecektir. Ama pek az kimse bu tam tutkusuzluk haline erişebilir; bu özgürlüğün hemen eşiğidir. Psikolojik düzeyin ihtiyaç duyduğu şeyler bizim asli ihtiyaçlarımız değildir. Elde ettin, ne olacak? Kısa bir rüya göreceksin, bu kadar; aradaki fark bu kadar, kısa bir rüya farkı. Yanlış hedefe odaklanmış oluruz; baktığımız yer yanlıştır. Bizim asıl ihtiyacımız bizzat hakikatin, varlığın kendisidir. O da aslında bizde ama farkında değiliz. Öbür şeylere odaklandığımızda gerçek ihtiyacımızı fark etmemiş oluyoruz; bir gün elden gidecek bir şeye asli bir ihtiyacımız varmış gibi davranıyoruz, oysa gerçek anlamda tatmin olacağımız, hiçbir zaman elden gitmeyecek bir şey bu alemde yoktur. Ne elde ediyorsanız o elinizden gidecektir. Kendisinde olana hiçbir şey verilmeyecektir, kendisinde olmayana her şey verilecektir. Biri "benim arabam var, evim var, ibadetim var, huyum var" der, kendi işine gülebilir. Öbürü "benim hiçbir şeyim yok, bir tek sen varsın" der; işte o zaman gerçek özgürlüğün ve gerçek ihtiyacın ne olduğunu bilen insan yol kat edebilir. Gerçek özgürlük senin ruhunun özgürlüğüdür, gerçek ihtiyaç senin asli kendiliğindir; onu bulduğunda hiçbir ihtiyacın kalmaz. Psişik düzeydeki özgürlük, gerçek özgürlük değildir.
Herkesi Anlamak ve Hoş Görmek
İşte o yüzden biz çok defa "herkesi anlamak, affetmek, hoş görmek lazım" deriz. Çünkü karşımızdaki özgür değil ki. Esaret altında olan birine "niye bunu yapıyorsun" demenin anlamı yoktur; başka bir şey yapabilir mi ki? Zaten bunu sormakla, sen kendi bilgisizliğini sergilemiş olursun. Gerçek anlamda anlasan, o soruyu sormana gerek kalmaz. Bir buçuk-iki yaşında bir çocuk çanağı kırmış ya da evi dağıtmış diye ona "niye yaptın" diye soruyor muyuz? Sormuyoruz. Ama biz yaşı büyük diye insanlara "bunu niye yaptın" diyoruz. Ancak şunu sorabiliriz: "hakikaten ben bilmiyorum, bunu niye yaptın" — hesap sormak için değil, anlamak için. Hesap sormanın burada yeri yok; anlamak için sorulursa, orada da soru sormaya gerek kalmaz.
Bir arabası olan, çok iyi motoru olan, her şeyi mükemmel bir kişi düşünün; ama kişi arabanın mahiyetini bilmiyor, motoru olduğunu, otomatik çalıştığını bilmiyor, arkadan arabayı itiyor, ortalama ne kadar hızla gidiyorsa öyle gidiyor. "Niye bu kadar yavaş geldin" demenin anlamı var mı? Hem var hem yok. Bir tarafta o arabayı kullanıp saatte yüz elli kilometre hızla gelme imkanı var ama farkında değil; işte kafirlere denen şey de şudur: "size verdiğim imkanla siz aslında bu noktadan çıkabilirsiniz, fakat o imkanı fark etmiyorsunuz." Bir insanın gözü var ama gözünün farkında değil, kapalı tutuyor, el yordamıyla yürümeye çalışıyor; çukura düşüyor, sana çarpıyor. Bir taraftan "niye dikkat etmiyorsun" diyebilirsin, çünkü onda potansiyel var, göz kapağını açsa çarpmayacak; ama öbür taraftan gözünün farkında olmadığı için çarpmaktan başka şansı yok. İkisini birden anlamak lazım. Psikolojik düzeyde körlük yaşayan bir insana "niye bunu yapıyorsun" demenin anlamı yok. Ama öbür düzeyde de "kardeşim, sende öyle bir potansiyel var ki onun farkına varsan bunu yapmadığın gibi bunun kenarından bile geçmezsin."
Hazlara Bağımlılık Esarettir
Aslan bağımlılığı sebebiyle tuzağa düşer. Fil, yiyeceğine bağımlı olduğu için esaret altına girmiştir. Bu bir illüzyondur, bir yanılgıdır ve buna esaret denir. Erkek kadına bağımlılığı sebebiyle acınacak duruma düşer — tersi de aynı şeydir. İhtiyaç içinde, zaafta olduğu için cazibenin tuzağına düşer ve muhatabı onun ihtiyacı haline gelir. Bağımlılığın büyüsü arttığında zincire vurulmuş bir köle gibi olur. Bu arzu, arzusuzlukla yer değiştirdiğinde esaret zincirleri kırılır.
Mesela aşırı bağlanan, aç, obur, iştahla yiyen kişiler ağzını doldura doldura yer; "yemeğin zevkini bilmiyorsun, berbat ediyorsun" dersiniz. Neden öyle yiyor? Çünkü aşırı bir arzu var. Çok aç olmadığında lezzeti daha iyi alarak yer insan. Hint geleneğinde şöyle bir söz vardır: bir kadın bir erkeğe, bir erkek bir kadına arzu duymadığında evlenme hakkı vardır — bu yüksek düzeyde bir bilgidir; o zaman kadın erkeği, erkek kadını gerçek anlamda tanıyabilir. Hint geleneğinde bunu "ineğe tapıyorlar" diye yanlış anlarlar ama öyle değil; derler ki bir arzu taşıdığında karşındakini gerçekten tanıyamazsın, arzunla onu görürsün. Basit bir örnek: bir insanın kumaşa, örtünmeye ihtiyacı var; mükemmel bir sanat değeri olan bir resim görüyor, ama o da bir beze yapılmış değil mi — o bezi kesip çamaşır yapıyor. Neden? İhtiyacı var çünkü. Dolayısıyla onun ne olduğunu görmüyor, ihtiyacı olan şey olarak görüyor; gerçek anlamda ne olduğunu görmüyor. Bir şeyi olduğu gibi görebilmek için ihtiyaçsızlık gerekir. O zaman gerçekten anlayabilir, algılayabilirsin.
Tamasik Arzusuzluk ile Ruhani Arzusuzluk Arasındaki Fark
En başta konuştuğumuz konuya kısaca dönersek: kişi başkalarına karşı duyduğu bağımlılığın kötü etkilerini fark ettiğinde arzularından uzaklaşmak, bağımsızlığa kavuşmak ister. Bu ego düzeyinde bir arzusuzluktur. Mesela depresiflikte de aslında bir arzusuzluk var, değil mi? Ama bu arzusuzluk, ermişin arzusuzluğuna benzer görünür. Ermiş de "hiçbir şey istemiyorum" der, depresyondaki de "hiçbir şey istemiyorum" der. Ama depresyondakinin bu hali psişik bir arzusuzluktur; niye o arzusuzluğa gelmiştir? Çünkü arzu ettiği şeyi bulamıyor, ya da istediği gibi değil, ya da arzu ettiği şey ona olumlu şeyler vermekle birlikte aynı zamanda onu yaralıyor, inciti-yor, zarar veriyor; bu yüzden "istemiyorum" diyor. Ama bu psikolojik düzeyli bir arzudur. Hint geleneğinde buna "tamasik arzu" denir — nefsin bağımlılık ve tutkusuna ilişkin bir kavram. Kendi dilimize çevirirsek, psişik düzeydeki arzunun ters çevrilmiş halidir.
Eğer bir şey gerçek anlamda öz bilgisini kazanmak amacıyla feda edilirse kişi doğru bir yoldadır. Bakın, bizatihi bir şeyden vazgeçmek, bir şeyden fedakarlıkta bulunmak değil bu; bizi gerçek anlamda bir bilgiye, bir bilgeliğe eriştireceği için biz feda ediyoruz. Dünyalı bir kısım şeylerden fedakarlıkta bulunan bir insan bunu yaptığında, bu onun aptallığı ya da mahrumiyeti anlamına gelmiyor. Eğer kişi kendini öyle algılarsa bu yanlış bir şey olur — "ben bir şeyi feda ediyorum, mahrum kalıyorum" demek yanlıştır; feda ediyorum ki gerçek bir şeyi bulayım. Peygamberle ilgili miraç anlatımında da bu vardır: Peygamber'e miraç düzeylerinde birçok şey gösterilmiş, o hepsini müşahede etmiş, "Allah" demiştir; yani onu istemiştir. Belli bir şeyi isteseydi, bir şey orada kalırdı.
Gerçek anlamdaki bilincimiz, tüm nesnelerin izafi, sınırlı ve fani olduğuna, dolayısıyla hakikaten gerçek olmadığına ikna olduğunda buna ruhani arzusuzluk denir. Yani bu alemde bir şeyler var, güzel, hepsi güzel, farklı düzeyde nitelikleri var, hepsi güzel ama arzum yok — bu onlarla bir deneyim yaşamamak, onlarla hemhal olmamak anlamına gelmez, arzu yoktur ama deneyimlenir. Bunun ölçüsü şudur: tıpkı bir çocuğun oyuncağının elinden alındığında bir mahrumiyet duygusu, bir öfke, bir gerilim, bir tatminsizlik, bir boşluk hissetmemesi gibi. İşte o kişi arzusuzdur ve dünyayı adam gibi deneyimliyordur; hatta dünyayı deneyimlemeye hakkı vardır, çünkü bir gerilim yok, deneyimler ama sonuçlanmıyor.
Bazı nefs mekanizmaları "deneyelim ne olacak, zaten gerçek değil" der; gerçek olmadığını anlarız ama bu çok sınırlı bir yoldur — gerçek olmadığını anlar ve durup vazgeçersin, bu çok nadir bazı insanların yaşayabildiği bir durumdur. Ekseriyetle şöyle olur: "bu gerçek değilmiş, muhtemelen başka bir şey gerçek olabilir" diye bir başka kutuya bakılır; böyle giderse ömür yetmez. Hint geleneğinde derler ki, böyle bir yolla, arzuları gerçekleştirerek ve arzulara tabi olarak hakikate ulaşacağını zannedenler, bir kütük zannıyla bir timsahın üzerinde nehri geçmek isteyen bir insana benzer; büyük ihtimalle nehrin ortasında timsaha yem olursun.
Soru: Abi, şimdi mesela bir arzu var diyelim ve sen o arzuyu bir şekilde tanıyacağım, döneyim diyeceğim, biliyorum böyle olduğunu, anlatılanlara göre böyle olur ama yine de bir şey deneyeceğim dersen...
Doğrusunu da tam olarak bilmiyoruz aslında; ama hani öyle bir şey — rivayetler doğrusu, diyelim. Evet, rivayet doğrusu.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Belirtilmemiş (Yusuf kıssasına ve Hz. İsa'nın "semavi baba" öğretisine telmih vardır, ancak doğrudan alıntılanan bir Kur'an ayeti geçmemektedir.) --- ---
İlgili Sohbetler
Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik
Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak
Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.