Psikolojin mi Var Yoksa Psikoloji Misin

Kısa Özet

Konuşmacı, insanın bir psikolojisi olduğunu fark etmesinin hayattaki en temel adım olduğunu, bunu görmeyen kişinin psikolojisiyle özdeşleşip onun tarafından yönetildiğini anlatıyor. Modern psikolojinin "bastırma" dediği şeyin aslında kadim gelenekte nefse nesnel bakarak onu farkındalıkla yönetmek olduğunu, insanın kimlik, başarı, tatmin ve mutluluk arayışlarının çoğunlukla egonun/psikolojinin dayattığı sahte hedefler olduğunu örneklerle (ayna masalı, kaya-kum meseli, Hz. Adem kıssası) açıklıyor. Sohbetin sonunda din ile psikoloji arasındaki farkla ilgili kısa bir soru-cevap bölümü yer alıyor; konuşmacı dinin asıl maksadının psikolojiyi tatmin etmek değil, kişinin kendi özünü/hakiki varlığını bilmesi olduğunu vurguluyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • İnsanın "bir psikoloji" olmadığını, "bir psikolojiye sahip" olduğunu fark etmesi, kadim öğretilerin insana attırdığı ilk ve en temel adımdır.
  • Nefsi bastırmak değil, ona nesnel bakarak farkındalıkla yönetmek asıl olandır; modern psikoloji bunu "bastırma" olarak görse de kadim gelenek bunu psikolojiden ayrışabilme (nefse rağmenlik) olarak tanımlar.
  • Dinin, tasavvufun ve maneviyatın asıl maksadı psikolojiyi/nefsi tatmin etmek değil, insanın kendi hakiki, psikoloji-ötesi varlığını fark etmesidir.

Bir Psikolojin Var, Ama Sen O Değilsin

Bir psikolojisi olduğunun farkında olduğu zaman yola koyulmuş olur. Bir psikolojin var, tıpkı bir bedenin olduğu gibi. Şimdi bir psikoloji olduğumuz düşüncesiyle, bir psikolojimizin olduğu düşüncesi birbirinden çok ayrıdır. Modern zihin insanın bir psikoloji olduğunu ileri sürüyor. Kadim gelenek insanın bir psikolojisi olduğunu ifade ediyor. Bunlar birbirinden gerçekten çok farklı bakış açılarını ve anlayışı ortaya koyan ifadeler.

Bir psikolojimiz olduğunu anladığımızda o zaman o psikolojinin üzerinde bir bilincimiz olmaya başlar. O psikolojiyi görmeye başlarız. O psikolojiye karşı daha nesnel bir duruşumuz olur. Ve hemencecik onun düşüncelerini, duygularını, tutumlarını, hissettiklerini hemen ben diye sahiplenmeyiz. Bir psikolojinin işlediğini görürüz içimizde.

Şimdi düşün, mesela maddi olarak hani ne yapıyor, bazı insanlarda işte böyle aşırı bir kalp çarpıntısı oluyor vesaire. Ne diyor kişi? Görüyor bunu ve diyor ki kalbim çarpıyor, değil mi? Onu tanımlıyor. Ona karşı daha nesnel bir tutumu var. Şimdi eğer psikolojimize karşı da böyle bir nesnel tutumumuz olmazsa onu yönetemeyiz. Gerektiğinde ondan ayrışamayız. Mesela ne der insan? Ne yapayım, böyle hissediyorum. Ne yapayım, böyle demek istiyorum. Burada bir psikolojimiz mi var, yoksa bir psikoloji tarafından mı yönetiliyoruz sorusu işte önümüze çıkıyor. Ama işte burada o kadar güçlü bir özdeşleşme var ki, yani bir psikolojimizin olduğunu unutmuşuz, bir psikoloji olduğumuzu zannediyoruz. Ve bununla o kadar özdeşleşmişiz ki ona sürekli ben diyoruz.

İşte bütün kadim öğretilerin insana attırdığı ilk adım, bir psikolojin olduğunu görmektir. Hani bunu klasik ifadelerle söylersek: nefsine karşı dikkatli ol, veya nefsini terbiye et, veya nefsine uyma. Aslında işte nefsine uyma tabirinin günümüzde daha anlaşılır ifadesi nedir? Psikolojine uyma, psikolojinin gazına gelme demektir, yani halk tabiriyle. Bunu anlatıyor.

Nefse Rağmen Durabilmek: Öfke, Nesnel Bakış ve "Beni Rahatsız Eden Ne?"

Ama önce bunu görmen lazım. Hatta Kur'an'da bazı ayetlerde der ki, işte onlar öfkelerini yutarlar, sabrederler, işte merhamet ederler vesaire; bu yapılması gayret ve çaba gerektiren bir şeydir der. Yani bu önemli bir şeydir ama öylesine olan bir şey değildir. Sen bu konuda çaba göstermek zorundasın. Bir çaba içinde olmalısın. Hoş geldiniz. Yoksa bu başarılamayacak bir şeydir.

Peki neden başarılamaz? Çünkü bakın, bir şeyi anlatıyor. Onlar diyor öfkelenmezler, veya daha doğrusu aslında öfkelerini yutarlar diyor. Affederler diyor, sabrederler diyor. Bunlar ne aslında? Psikolojiye rağmenlik anlatıyor aslında, değil mi? Yani aslında şu demek: psikolojin öfke hissediyor, onu yutuyorsun. Aslında yutmak bir şeyi geriye atmak değil burada; onu nötrleştirmek anlamına gelen bir şey yani. Onu nötrlüyorsun ve onu ortaya çıkarmıyorsun, onu realize etmiyorsun. Peki o içeride bir öfke var mı? Var. Peki sen mi, yoksa o psikolojik aygıt mı? Bir soru sorabiliyor musun kendine? Bakın önce böyle bir soru bile sorabiliyor muyuz kendimize? Buna dair bir farkındalık gerekiyor. Önce böyle bir soru sorabiliyor musun? Sonra bu sorunun arkasını getirebiliyor musun? Yani içimde şu an öfkelenen bir benlik var, şu an psikolojik mekanizmamda bir öfke var; ama ben o değilim. Ve onun üzerinde çalışabilirim. Daha doğrusu onunla özdeşleşmeyebilirim ve onu dinlemeyebilirim. Mesela böyle bir imkanın var mı?

Hani bazı insanlar vardır, böyle işte birisini şikayet edeceklerdir veya birisinin dedikodusunu yapacak; şöyle kendini bir tutar, yarım saat kırk beş dakika, ondan sonra farkında bile olmadan eleştirmiş, konuşmuş, etmiş. Neden? Çünkü bakın ne kadar güçsüz bu konuda insan; ne kadar güçsüzdür ilk anda. İşte orada bu gibi ayetlerde ifade edilen şey, bir psikolojin var ve o psikolojiye mahkum değilsin, onu yönetebilirsin demektir. O psikolojinin atmosferinin farkına varıp o atmosferin ötesinde bir varlık olduğunu idrak etmek, bu ayrımı yapabilmek; insan için temel ihtiyaç olan şey budur. Ve bunu yapabildiği anda insan hayatındaki en önemli adımı atmış olur.

Bu nedir aynı zamanda? Kişinin o psikolojiye dair bir farkındalık halidir. Yani o psikolojiye dair, sen onun sen olmadığına dair bir anlayışa kavuşuyorsun. Onun sen olmadığına dair bir anlayış. Peki o ne? Hani bir yabancı mı? Yok, değil. Tıpkı bedenin gibi. Evet, bir bedenin var ama o beden olmadığın gibi; bir psikolojin var ama o psikoloji olmadığın gibi. O sana yabancı bir şey değil, sende işleyen bir şey; ama senin adına konuşmak hakkına her zaman sahip olmayan bir şey. Senin adına her zaman konuşmaya hakkı olmadığını anlayabildiğinde ve bunu ayırt edebildiğinde, işte o zaman doğru bir süreç olmuş olur. Ve kişi hayatında bunun üzerinde çalışmak durumundadır.

Bunu en güzel nerede hayatınızda çalışırsınız? İlişkilerde çalışırsınız. Çünkü insanın en çok özdeşleştiği noktalar, özellikle de olumsuz ilişki süreçleridir. Ne kadar olumsuz ilişkileriniz varsa, psikolojinizle o kadar özdeşleşirsiniz. Olumsuz ilişkileri düşünün, oralarda çok güzel çalışabilirsiniz; o ikisini birbirinden ayırt etmek için bu çok önemli bir alandır. Ve aslında en zor alandır. Zaten en zor alan olduğu için en çok özdeşleştiğimiz bir şeydir. Çünkü o anda biz birisiyle aynı zamanda mücadele ediyoruz. Ve psikoloji diyor ki: şu an, diyor, elinde benden başka kimse yok, ve beni kullan; sen farkına varmıyorsun bile, onu kullanıyorsun.

Karşındaki insan diyelim ki seni küçümseyici bir şekilde değerlendirdi, küçümseyici tutumlar takındı. Ne yapacaksın? Küçümsendiğinde senin içinde ortaya çıkan o duygu... seni mi rahatsız ediyor, yoksa psikolojini mi rahatsız ediyor? Ve sen nesin bu durumda? Kimi rahatsız ediyor? Diyelim ki bir insan seni yok saydı, bu kimi rahatsız ediyor? Seni küçümsedi, bu kimi rahatsız ediyor?

Onun için hayatta temel soru şudur. Kendinize şunu soracaksınız ilişkilerde: niye rahatsız oldum? Bundan bir adım daha geri gideceksiniz, bu cümleyi de kullanmayacaksınız: bende rahatsız olan şey neydi? Bakın, "ben rahatsız oldum" demek çok ilkel bir adımdır; ama yine de iyi bir adımdır. Diyelim ki bir insan size karşı yanlış bir şey yaptı, siz de dediniz ki "ben bundan niye rahatsız oldum?" Düşünün, bunu demeye bile fırsatımız yok bugün günlük hayatta. Rahatsız oluyoruz ve aynı hızla, ışık hızına yakın bir hızla tepki veriyoruz. "Ben bundan niye rahatsız oldum" bile diyemiyoruz. Ki bu cümleyi kullanmak da son tahlilde çok anlamlı değildir. "Bende rahatsız olan ne?" Bunu sorduğunuzda ve onu görebildiğinizde, o zaman işte nefsinize karşı durabiliyorsunuz demektir.

Bakın, nefse karşı durmak onunla zıtlaşmak demek değildir; onu objektif olarak görebilmek demektir. Ve sen onu objektif olarak görebildiğinde, tabii ki terbiye olmuş nefsi yönetebilirsin, onu kullanabilirsin; o senin için artık kullanışlı bir alet hükmüne gelir. Ama eğer bunu yapamazsan, nefsin emrindeki bir insan olursun. Nefs-i emmare dediğimiz budur. Bende ortaya çıkan hangi duygu, hangi düşünce, hangi davranış tarzı tetikleniyorsa ben öyle davranıyorsam, işte ben nefs-i emmaredeyim demektir. Ama bende ortaya çıkan düşünce, duygu ve davranış yönelimlerini görüyorum, analiz ediyorum, olumladıklarımı kullanıyorum, olumlamadıklarımı nötralize ediyorum; ben o zaman nefsi, yani psikolojik benliği yönetebiliyorum demektir. Bu bir bastırma değildir, bu bir farkındalık üzere bir yönetimdir. Eğer kişi psikolojiden ibaretse, o zaman yapacağı şey bastırmaktır.

Bastırmak mı, Yönetmek mi? Modern Psikoloji ile Kadim Geleneğin Farkı

Ama bakın temel ayrımımız budur. Modern psikoloji ile kadim geleneğin psikolojiye bakışı arasındaki temel ayrım budur. Modern psikoloji bu durumda ne der? Der ki sen bastırıyorsun o zaman. Biz diyoruz hayır, bastırmıyoruz; çünkü biz o psikolojiden ibaret değiliz, biz o psikolojiyi yönetiyoruz, o psikolojiye nesnel olarak bakıyoruz. Çünkü bakın, o psikoloji her zaman doğru ve nesnel olarak çalışmaz, çalışmaz. Bildiği bilmediği bir kısım korkulara, arzulara, ihtiyaçlara bağlı olarak çalışır. Sendeki bir psikolojik mekanizma "fark edilmek istiyorum" diyebilir. Ve diyelim ki girdiği bir ortamda fark edilmek için bir tutum ve tavır takınma ihtiyacı hissedebilir. Eğer sen o psikolojinin farkındaysan, dersin ki ne gerek var, değil mi?

Veya tam tersi: psikolojin kaçıngan olduğu için girdiği toplumda kendini ifade etmekten kaçınıyor. Bu doğal bir şey mi diyelim? Hayır, her zaman doğal değil. Kaçınmak doğal bir şey değil. Yani bulunduğu ortamda kendini ortaya koymamak zaman zaman doğal olabilir, ama kaçınma hissi bu; bir psikolojik negatif temayüldür. Bunu göreceksin ve buna göre davranmayacaksın; yani onu referans alarak davranmayacaksın.

Onun için insanın nefsini tanıma dediğimiz şey, bu yönüyle aslında psikolojisini tanımasıdır insanın. Nasıl bir mekanizma var sende? Aynı zamanda neyi bilmesidir? Bunun az veya çok, hayatın içinde kendi doğasından kopmuş olduğunu bilmesidir. Kendi doğasından az veya çok kopmuş bir psikolojiye sahibiz.

Fıtri Olmayan Davranışlar: Kimlik İnşası ve Toplumsal Onay Arayışı

Yani şimdi düşünün, bir gencin böyle değişik, garip demeyeceğim, değişik saç stillerinin üzerinden böyle sokağa çıkıp kendini göstermesi doğal bir şey midir? Değildir tabii. Şimdi denebilir, kime göre? Ben de diyorum ki bana göre; ama ben burada fıtri olanı tarif ettiğimi düşünüyorum. Bunun bir anlamı, mesela bir çocukta var mıdır? Bu yoktur. Çocuk sonra sonra, kızıyla erkeğiyle, ne yapmaya başlar? Aynaya bakar: nasıl görünüyorum, beni beğeniyorlar mı? Şimdi bu ne oldu aslında? Psikolojinin bir yerden sonra kendi doğasından uzaklaşması.

Veyahut da düşünün bir insanın kas yapması. Şimdi bunlar doğal bir şey midir? Aslında değildir. Peki bunu insanlar yapıyorlar mı? Yapıyorlar. Bu insanlar akıllılar mı? Tabii ki, belli bir IQ'leri var yani. Ama bu topluma göre de değişmiyor mu? Yani burada saçını maviye boyatan bir insan çok dikkat çekiyor olabilir ama işte başka bir toplumda zaten çoktur bunu yapan; ve yaptığı zaman aslında, yani burada öyle saçla dolaşan bir insana biz de bakıyoruz ama orada diğer insanlar öyle bakmıyor. Tabii ki bak, zaten doğru. Zaten burada mesele ne yaptığı değil, niye yaptığı; ne yaptığının hiçbir önemi yok. Anlatabildim mi?

Mesela diyelim ki bir toplumda fıtri değil dediğim, o davranışın kendisi değil; onun nedeni, onun referansı fıtri değil. Mesela bir toplumda bakarsın herkes, bütün erkekler uzun saçlı diyelim, hiç saçlarını fazla kesmiyorlar; değil mi, bu değil mesele. Anlatabildim mi? Yani bir erkeğin saçının uzun olması, kısa olması değil; bir tarz yapıp güya o tarzın üzerinden kendi kimliğini ortaya koyma, inşa etme anlamındaki psikolojik mekanizmadır fıtri olmayan şey. Ve hayat bize bu noktada, fıtri olmayan şeylerin hayatın içinde doğal olmadığını ve mutlaka bir kısım problemlere kapı açtığını gösterir. Yani hayat sana doğal şekilde davranmanı öğretir.

Ya mesela düşünün, bir insanın giyimiyle bir toplumda kendini var etmeye çalışması değil mi? Markayla işte, veyahut da toplumdaki herhangi bir başarıyla kendini var etmeye çalışması. Bunlar tabii şeyler değil. Ve hayatta bunların mutlaka sonuçlarını yaşarsınız; yani olumlu sonuçlarını yaşadığınız gibi psikolojik anlamda bir kısım olumsuz sonuçlarını da yaşarsınız. Çünkü hayat size her zaman o konuda imkan vermez. Hatta, çok güzel giyinirsiniz, işte gittiğiniz toplantıda bir numara olacağınızı zannedersiniz, bir bakarsınız beş numara olmuşsunuz; değil mi, hayat size her zaman bir numara olma şansı sunmaz.

Kaya Üzerine mi, Kum Üzerine mi? Varlığını Neyin Üzerine Kuruyorsun

Hani o hikayede olduğu gibi, işte ayna ayna söyle bana diyor, var mı dünyada benden güzeli? Yoktur, yoktur, yoktur. Bir gün geliyor, vardır diyor. Şimdi var diyor. Aslında bu ne? Yani sen dış dünyada ve psikolojik düzeyine hapsolmuş insanların dünyasında varoluş arıyorsun. Hep onlara soruyorsun: var mı diyorsun benden güzeli? Aslında bu mesele işte bir güzellik meselesi değil. Aslında bu şu: kendini onlara onaylatma ihtiyacı aslında; o aynadan bir ses duyma, bir cevap alma ihtiyacı. Ve en son bir gün geliyor, ayna diyor ki: istediğin sesi veremiyorum, vermiyorum. İşte neden? Çünkü bu düzeyde her şey değişmektedir. Yani bir zamanların en ünlüsü, en güzeli, en yakışıklısı, en başarılısı, en zengini, hep değişmedi mi? Hep değişiyor. Peki sen neyin üzerine varlığını inşa ediyorsun, veya sen bunların üzerinde mi varlığını hissedecek bir varlıksın?

İşte Hz. İsa niye diyor, evini kumların üzerinde kurmak ile evini kayanın üzerinde kurmak arasındaki farkı anlatıyor. Hakiki insan, diyor, evini kayanın üzerine kurandır. Ama gafil insan, evini kumların üzerine kurandır. Kum nedir? Rüzgarla, selle dağılır ve değişir. Sen evini onun üzerine kuruyorsun; bir zaman kurarsın, bir zamanda o ev durabilir, ama rüzgar estiğinde, sel geldiğinde o ev yıkılabilir. Ama evini sağlam kayanın üzerine kurarsan, o zaman yıkılmaz. Modern zihniyet, kumların üzerinde ev kurma projelerinden ibarettir. Bunların üzerinde ev kurmayı anlatır sana. Ve kişi bununla aslında hayatının bütün her şeyini çevresine, çevresindeki insanların eline vermiş olur.

Mesela bugün ben bakıyorum bazen, "ben" diyor, "kimseyi dinlemem" diyor, "ben özgürüm, istediğimi yaparım." Hayır diyorum, sen istediğini yapmıyorsun, yapamazsın da zaten. Bir kız, erkekler nasıl onu beğeneceklerse öyle giyiniyor ve yaşıyor. Bir erkek, kızlar nasıl onu beğenecekse öyle davranıyor. Sen hangi özgürlükten bahsediyorsun? Böyle bir özgürlük mü var? Sonra da diyorsun ki "ben istediğim gibi giyinirim." Hayır, sen istediğin gibi giyinmiyorsun; sen psikolojinin istediği gibi giyiniyorsun, psikolojinin istediği gibi konuşuyorsun, psikolojinin istediği gibi davranıyorsun. Sen istediğin gibi davranmıyorsun; psikolojinin ne istiyorsa ona göre davranıyorsun. O zaman bu ayrımın farkında olup olmamak meselesi vardır.

Gerçekten özgür olan insanın elini öpmek lazım, ama gerçekten özgür olan. Bu hayatın bize öğrettiği bir hakikattir. Bakın hayatta hiçbir şey kendini başka şeyle tanımlamaz. Güneş, ay, yıldızlar, ağaçlar, çiçekler, bir akarsu, bir nehir doğal olarak yaşar; doğal bir varoluşu vardır. Ama insanoğlunun temel derdi: ne olacağım? Bu aslında insana sorulan en yanlış sorudur. Kontra bir sorudur. İnsanı yanılgıya düşürebilir.

"Ne Olacağım?" Sorusunun Yanlışlığı ve Olmaklık

Ne olacağım? Ne isem zaten oyum. Bir şey olmama gerek yok yani. Ne olacağım? Hayır, böyle bir soruyu onaylamıyorum; çünkü böyle bir soruyu doğru bulmuyorum. Bakın, karşı çıkmıyorum, doğru bulmuyorum. O sorunun bir soru değeri yok. Hani bana böyle bir soru soramazsın, değil; böyle bir soru yok ortada. Bunu görmek gerekir. Ne olacaksın? Oldu zaten. Ben, o olduğum şey, hayatta bir süreç yaşıyor, bir deneyim yaşıyor, bir açılım yaşıyor, bir tezahürü ortaya koyuyor. Siz bir okyanusa "ne olacaksın" diye sorar mısınız? Okyanus o zaten. Ama zaman süreci içinde türlü türlü dalgalanır. Ama o neyse o olmuş zaten; o zaten bir olmaklığa sahip. Onun bir şey olmasına gerek yok; o olmaklığını ortaya koyuyor, türlü türlü dalgalanıyor, türlü türlü değişimler yaşıyor ama olmak derdiyle değil. Temel yanlış budur.

Bunu bazen insan şunu sorabilir: peki o zaman hiçbir şey yapmayalım mı? Hayır, bak zaten yapıyor olacaksın; hiçbir şey yapmamak diye bir şey zaten söz konusu değil. Ama o yaptıklarınla özdeşleşmemek meselesi var. Yaptıklarınla özdeşleştiğinde problem oluyor. Gerçek olan insan bir şey yapar ama kimliği yaptıkları değildir; kimliği mahiyetidir, ne olduğudur.

O yüzden biz ne olacağız? Egonun sürekli insana sorduğu bu: ne olacaksın? Hiçbir şey olmayacak. Sadece olmanın keyfine bakacağım; zaten olmuşum, olduğumun keyfine bakacağım. Onu da olmanın hakikatine uygun bir şekilde yapacağım. Hiçbir gerilime gerek yok. Ego insanı gerer. Bakın mesela bir bebekte bu gerginlik yoktur; biraz büyüyünce hemen biz başlarız: ne olacaksın? Zaten egonun da problemi bu soruyla başlıyor.

Şeytanın Adem'i Aldatması ve Egonun "Olma" Arzusu

Şeytanın Adem'i aldatması kıssası bununla başlıyor. O tersinden soruyor: ne olmayacaksın biliyor musun, diyor. Yani sana o ağacı niye yasakladı? Bir şey olmayasın diye yasakladı. Bereket orada Adem şey yapmadı, ne olacağım derdine düşmemişti; ama işte şeytan gelince dürtüyor: ne olmayacaksın biliyor musun, diyor. O da hemen şey oldu: ne olmayacağım? İşte bir melek olmayacağım, ebedi bir mülküm olmayacak. Tetikledi onu. Aslında o insan hikayesi, işte hepimizin hikayesi yani. Biz doğarken öyle bir derdimiz yoktu, birileri bizi tetiklemeye başlıyor.

Anlatabildim. Ne olacağız? Olduğum yetmiyor mu, değil mi? O özdeki olmaklığım yetmiyor mu? O olmaklıkla hayatta bir şeyler yaparsın, bir şeyleri inşa edersin, bir şeyleri oluşturursun; bu ayrı bir şeydir. Ama olmak diye bir derdin yoktur. İşte batıdaki varoluşçuluğun aslında temel problemi zaten budur yani: bir varolma kaygısı, bir varoluş sıkıntısı veya bir varolamama problemi. Mesela düşünün, kadim gelenekte böyle bir şey yok; çünkü zaten varsın ve olmuşsun, yani hem varsın hem olmuşsun. Bir derdin yok. Bu derdi üreten kim? Psikolojik benliktir. Bu derdin içine seni sokan kim? Psikolojik benliktir.

Dikkat edin, insanoğlunun yaptıklarının yüzde doksan dokuzu o egonun var olma arzusudur, var olma problemidir. Bak, faaliyette, eylemde bir problem yoktur; o eylem ve faaliyetin, kendini var etmeye çalışan bir benlik olması problemdir. O özne bütün sorunu oluşturmaktadır.

Mesela düşünün, peygamber döneminde peygamber olmak isteyen adamlar var. Ama mesela deseniz ki en olmak istemeyen kişi kim? Hazreti Peygamber'dir. Çünkü aslında o zaten olmuş yani; peygamberlik bile izafi ve göreceli bir fonksiyondur. Yani peygamberlik peygambere bir şey katmamıştır; o tam olmuş bir varlıktı ve ne olduğunun farkındaydı. Ama öbürleri olmamış oldukları için, daha doğrusu gerçek varoluşlarının farkında olmadıkları için, işte Taif'te, Mekke'de, Medine'de peygamber olmaya göz dikmiş insanlar vardı mesela. Ve bugün mesela tasavvufa, tarikata giren insanlar şeyh olmaya çalışır. Neden? Benlik problemi var çünkü. Olmaklığını keşfetmiyor, bir şey olmaya çalışıyor. Ben de girdiğim zaman rüyamda bir şeyi terslediğimi görüyordum. Ne demek oluyor? Bir de yazmıştın onu şeyi.

Sahte Formüller: Tatmin, Mutluluk ve Yalnızlık Üzerine Soru-Cevap

Yani bakın, bütün "şöyle yaparsam olurum" diyen her kimse onu dinlemeyin. "Şöyle yaparsam mutlu olurum. Bir ilişkim olursa mutlu olurum. Bir başarı elde edersem mutlu olurum. Yalnızlığımdan kurtulursam mutlu olurum." Bunları söyleyen her kimse onu dinlemeyin, çünkü o bir yalancıdır yani, o psikolojik bir benliktir. Ve ona bakın, deyin ki sen doğru söylemiyorsun; çünkü gerçekten doğru söylemiyor. Ve ona aldanmamak ihtiyacındayız. Yani ona aldandığımızda ve bir şeyler yaptığımızda yine neticesini tam alacak değiliz.

Yani Hazreti Adem, hoş geldin. Hazreti Adem o ağaca, bakın, o benlik referansıyla yaklaştığında ne ebedi bir mülke sahip oldu ne de melek haline geldi; olmadı yani, gene olmadı. Yani benliğin projeleri boştur; boştur ama aldatıcıdır. Seni bir yere kadar götürür, ondan sonra tak diye bırakır. Der ki mesela: yalnızsın, değil mi? Evet, yalnızım. Çok rahatsız oluyorsun değil mi yalnızlıktan? Evet. O zaman diyor, birilerini bul. E, buluyorsun. Peki gerçekten yalnızlığın ortadan kalkıyor mu, gerçek anlamda? Kalkmıyor. Yani o, birinin ifadesiyle, pansuman bir tedavi sana öngörüyor. Kendinin ne olduğunu anlasan, o gerçek anlamda öz varlığını anlasan, yalnızlık problemin kalkacak. Ama sana "yalnızsın ve bu yüzden mutsuzsun" diyen bir benlik damarı var. Ve sen hemen tamam diyorsun: ya bir partiye gideyim, ya Taksim'e çıkayım, ya da işte birini arayayım. Bak, birini niye arıyorsun? Kendini bulmak için değil, yalnızlığını gidermek için arıyorsun. Hep sahte formüller, sahte reçeteler.

Peki bununla, yani gerçekten mesela bununla kemale ermiş bir insan var mı? Yani o psikolojik doyumla bir yere varan insan var mı? Yok. E kemale ermiyorsan orada oluyor bence, yine tedavi ediyor gibi. Yani bir daha gerçekten o derinde bir yalnızlık, çok derinde köz gibi hissediyorsan diyelim... Derinde yalnızlık yok, yüzeyde yalnızlık; psikolojik yüzeyde bunu hissediyorsan oluyor. Ve diyelim ki hayatında hakikaten böyle yalnızlığını gideren bir arkadaşlık edinmemişsen, daha sonra bunu edindikten sonra, yani o insandan ayrılsan bile onu daha az yaşıyorsun. Bu her şey için geçerli, bağımlı ya da bağımsız olmakla; işte bir kez o bağımsızlığı tattıktan sonra, tekrar bir bağımlı seni kılacak bir ilişkiye girdiğinde bile o bağımsızlık arzun olmuyor. Yani onu da deneyimleyip gördüğün için, o dürtüyü sanki nefsini terbiye ediyor gibi olabiliyor.

Şöyle, terbiye etme değil de, bazı, ne diyelim, benlikteki bir kısım kompleksler, bir kısım oluşmuş olan negatif şemalardan insan kurtulabiliyor. Mesela bir insan şunu şöyle düşünebilir: "Ben yalnızım ve hiç kimse mesela benimle arkadaş olmaz, veyahut da hiç kimseyle iyi bir arkadaşlık kuramam" diye bir benlik düşüncesine sahip. Birisiyle arkadaşlık kurarsın, iyi de götürürsün; mesela o benliğin sana rahatsızlık veren düşüncesini ortadan kaldırmış olursun. Bütünüyle bir insana muhtaç olmamayı sana vermez, sadece oluşmuş olan bir düşünce, duygu kompleksini kısmen ortadan kaldırabilir. Ve bu anlamda insanı rahatlatabilir bazı şeyleri.

Kompleks mi, yoksa o eksikliği bir nevi deneyimlemiş olmanın verdiği o rahatlama mı? Yani deneyimlediğin için... Evet, işte o da... Yani değil. İşte o deneyimlememekten ileri gelen bir kompleks oluşuyor kişide yani. Hani bir şeyi deneyimlememişsin, kişide o büyüyen bir şey oluyor mesela. Anlatabildim mi? Deniyorsun, yaşıyorsun; o kafanda büyüttüğün şey kısmen ortadan kalkıyor, o benlik rahatlıyor. Tabii devreye başka bir benlik girer, sana bir başka balon şişirtir. Bu hayat boyu devam eder. Anlatabiliyorum. Yani birinin tatmin olması, psikolojik olarak daha sağlıklı olduğumuz, psikolojimizi terbiye ettiğimiz anlamına gelmez; sadece sen psikolojinin bir damarını tatmin etmiş oluyorsun, o da kısmi olarak. Tatmin olmadığında ne oluyor? Onun gözünde o büyüyor ve o kişi için çok abartılı bir arzuya, ihtiyaca veya bir korkuya sebep oluyor; ama gerçekte hiçbir gerçekliği yok.

Psikolojiye mi Sahipsin, Yoksa Bir Psikoloji misin?

İşte bu insanoğlunun temel bir ayrım noktasıdır. Yani başa dönüyorum: bir psikolojiye mi sahipsin, yoksa bir psikoloji misin? Bunu ayırt etmek; bir psikolojin mi var, yoksa sen bir psikoloji misin? Mesela kişi diyor ki: böyle yaptığım zaman tatmin oluyorum. Kim tatmin oluyor? Bak, bütün kurduğumuz cümleler o bahsettiğimiz temel yanlışa vurgu yapan bir şey. "Bunu yaptığım zaman tatmin oluyorum. Bunu yaptığım zaman kendimi mutlu hissediyorum." Bakın, kendimi mutlu hissediyorum; sen bir psikoloji misin, bir psikolojiye sahip misin? Bütün hayatın temel ayrım noktası budur. Bu psikolojiyi inkar etmek değildir, onu küçümsemek de değildir, onu tamamen ortadan kaldırılacak bir şey olarak görmek de değildir. Bu, bir psikolojin olduğunu anlayıp, aynı zamanda o psikolojinin üzerinde bir varlık olduğunu anlamandır. Onun üzerinde bir varlık mısın? Yani onu kuşatan, ondan deyim yerindeyse daha büyük bir varlık mısın, değil misin? Eğer sadece bir psikolojiysen, sen çok zor yaşarsın bu hayatı. Sadece bir psikolojiysen öyledir. Ama sadece bir psikoloji değilsen -işte o geçen hafta bahsettik- biz ilişkilerimizde ya insan olarak birbirimizle muhatap oluruz, ya da psikoloji olarak birbirimizle muhatap oluruz.

Kişi eğer bir psikolojisi olduğunu anlıyorsa, o zaman onu kullanabilir; değilse onun tarafından kullanılır. Bütün hayatın temel özeti burada yatar. Ondan sonra, sahip olduğun veya sende işleyen psikolojiyi tanıma süreci başlar. Onu tanırsın, analiz edersin, çözümlersin ve onu o bahsettiğimiz tabii olmayan eklentilerinden adım adım ayrıştırırsın.

"Her İnsan İster" Yanılgısı ve Modern Psikolojinin Abartılan Yeri

Onun için toplumun böyle çok kullandığı şeyler var ya: her insan sevilmek ister, her insan değer görmek ister, her insan kabullenilmek ister, her insan başarılı olup kendini ifade etmek ister. Bu cümlelerin başına "insan"ı koymazsak bu doğrudur. Başına ne koymamız gerekir? Her psikoloji; her insan değil. İnsan değil. Eğer insan dersek temel bir hata yapmış oluruz; her insan değil, psikolojisi itibariyle diyebiliriz. O cümlelerin hepsini "insan psikolojik yanı itibariyle ister" diye kurarsak, cümle makul bir cümle olabilir. Ama "her insan şöyle olmak ister" diye bir cümle kurarsak, bu şu demektir: insanı psikolojiye indirgemek demektir. Ve bu maalesef evrensel bir yanılgıdır. İnanan insanların dahi, kendini dindar olarak düşünen insanların dahi, maneviyat yönelimli olduğunu düşünen insanların dahi düştüğü bir yanılgıdır. Evrenselleşmiş bir yanılgıdır.

O yüzden zaten içinden çıkmakta zorlanıyoruz. Çünkü aksini söyleyen insanlar neredeyse kalmadı; o kadar azlar ki, zaten onları duyduğumuz zaman bize garip geliyor, şaşırıyoruz. Halbuki bu o kadar aslında doğal bir gerçek ki, o kadar evrensel bir gerçek idi ki. Ama modern sistem insanı bu anlamda o psikolojiye sıkıştırdı; o psikolojinin içinden insan tanımını geliştirdi.

Ben bazen düşünürüm, mesela kadim gelenekler mesela psikoloji konusunda niçin çok çok çok ayrıntılı bilgi vermiyorlar? Benim kendi şahsi açıklamam şudur: insanı asıl olarak orada görmedikleri için orada vakit kaybettirmiyor insana. Yani onu temel parametreleri itibariyle analiz ediyor, ortaya koyuyor; ama onun hayattaki sayısı belirsiz tezahürlerini inceleyerek ortaya koymuyor. Neden? Çünkü, yani ben psikolojimin her noktasını irdelesem veya onlara dair ciltlerce kitap yazsam ne olur? Çok sınırlı bir alan üzerinde çalışmış olurum. O yüzden kadim gelenekler psikolojik alanı temel referans almamışlar. Yoksa psikoloji modern bir ilim değildir; ama modern zamanlarda aşırı abartılmış bir bilgi alanıdır. Bunun da nedeni, insanın tamamıyla psikolojiye hapsedilmesidir. Zaten o zaman diyorlar ki, zaten başka neyi inceleyeceksiniz diyeceksiniz; insanın psikolojik bilinç düzeylerinden başka bir bilinç düzeyi yoktur ki onlara göre.

Hani düşünün çok katlı bir gökdelen düşünün; onun ilk katı o kadar geniş ki, üstelik bodrum katları var, bir de epey böyle aşağı yatay olarak yayılıyor. Gezdiniz, gezdiniz, gezdiniz. Hani bazen vardır ya, bazı böyle müzeler veya işte böyle şeyler, işte gezmekle bitmiyor denir; hakikaten psikoloji de gezmekle bitmeyen bir alandır.

Bir de ilginçtir, insanlarda buna dair çok merak var yani, özellikle modern insanlarda. Hatta böyle işte garip hastalıklar, garip tutkular, garip arzular, garip korkular... İnsanlar merak ediyor. "Allah Allah" diyor, "böyle insan da varmış." Halbuki böyle bir insan yok, böyle bir psikoloji var. Psikopat insan yoktur, psikopat insan yoktur; psikopat psikoloji vardır. Zaten adı üstünde psikopat yani, psikolojik patoloji zaten. Öyle değil mi? Evet, aklıma atalet teşhisli geldi. Anlatabiliyorum. Yani şimdi psikolojideki çeşit çeşit durumlar... E tamam, hadi analiz et, en bayağısından en hoş görünene kadar. Ne yapacaksın? Bu mudur insan? Budur diyorsan zaten tartışılacak başka bir nokta yok. Ya bu değilse, ve gerçekten de bu değilse, işte o zaman şunu kendine sorarsın: ben bu alanda acaba çok mu vakit kaybediyorum?

Psikolojinin Güdümünden Özgürleşmek

Anlatabildim mi? Çok mu vakit kaybediyorum? Modern insanın problemi budur: psikolojik alanda, dünyevi alanda çok çok vakit kaybediyor, hatta bütün vaktini buna harcıyor. Psikoloji diyor ki: beni tatmin et. Hani Bediüzzaman'ın ifadesiyle, nefsin arzuları diyor neredeyse sınırsızdır diyor; yani onları tatmin etmeye zaten senin ömrün yetmez. Anlatabildim. Bir film çekersin, dersin tamam beş dakikalık kısa film çektik; ama bir de şöyle bir kırmızı halıda yürüyeceğim bir film, değil mi? Bitmez ki. Bir şey bitmiyor yani. Nefsin, o anlamda yani psikolojinin, arzularının sınırı belirsizdir. Dolayısıyla onu tatmin etmenin temel referans alındığı bir anlayış, bütünüyle yanlış bir anlayıştır.

Ne yaparsın? Bütün hayat sermayeni ona sarf edersin. Olabilir; psikolojinin arzularına, ihtiyaçlarına, korkularına odaklı olarak bütün hayat sermayeni kullanabilirsin. Ne geçer eline? Hani avam halkın bir lafı var ya, kefenin cebi yok; bir şey kalmaz elinde, gerçekten kalmaz. Bir de üstelik böyle kalmadığı için de son nihayetinde o kalmamanın getirdiği bir elem de vardır. Anlatabiliyor muyum? Böyle evlenirsin, dört tane çocuğun olur, ondan sonra hepsi tıpış tıpış evlene evlene giderler; sen yalnız kalırsın, sonra hanımın ölür, sonra evde odana bakarsın, yapayalnız kalırsın. Anlatabiliyor muyum? Hele bir de seni aramazsa, ne büyük bir belanın içindesindir, değil mi? Peki buna sebep olan ne? Psikoloji. İnsan değil. Ama biz ne diyoruz? Ya işte insan böyle bir şey. Hayır, insan böyle bir şey değil, psikoloji böyle bir şey.

Rahmi Koç, "eyvah eyvah" diyerek -Koç diyorum- eyvah eyvah diyerek, gitmiş, kendimize zaman ayırmamışız diye. Eyvah eyvah. Türkiye'nin zengin bir insanı, üstelik on altı sanat bilen biri.

Dolayısıyla bakın, psikolojiye makul ölçüde ilgi gösterebiliriz. O makul ölçü nedir, veya makul tavır nedir? Onun kendimiz olmadığını bilerek. O zaman onu aşırılıktan da korumuş oluruz; gereksiz şekilde gayrimeşru noktalara da gitmeyiz, onun bizi götürmesine de müsaade etmemeliyiz. İnsan, psikolojisini tatmin etmek için bu dünyaya gelmemiştir.

Onun için bir laf vardır: dünyada rahat yoktur. Kimin için rahat yoktur? Psikoloji için rahat yoktur. Biri seni sever, o sevgiden de hoşlandın; onu devam ettirmen lazım, ne yapsam da devam etsin, değil mi? Buna seni sokan kim? Egodur. Bir başarı elde ettin, bir çıta oldu o, hep onu koruman lazım, değil mi? Bilmem nerede seni on bin kişi takip ediyor, düşmemesi lazım o takipçilerin, değil mi? Ego sana sürekli gereksiz şeyler noktasında hedefler gösteriyor ve onları da koru diyor mesela. Bir de bakın böyle bir şey var, değil mi? Bir de diyor ki bunları koru. Peki korumak senin elinde mi? Değil. O zaman ne yapıyorsun? Hayatı manipüle etmeye başlıyorsun, hayatı zorlamaya başlıyorsun; gerginlik yaşıyorsun, kaygı yaşıyorsun, öfke hissediyorsun. Peki bütün bu yükleri yüklenen kim? Sensin. Yükleyen kim? Psikolojin. Peki bu psikolojinin yükünü taşımak zorunda mısın? Eğer bir psikoloji olduğunu zannediyorsan, tabii ki taşımaktan başka bir çaren yok. Ama bir psikoloji olmadığını, bir psikolojiye sahip olduğunu anlarsan, o zaman o yükü taşımak zorunda kalmazsın.

Mesela bugün düşünün, şöhretini korumak isteyen insanlar var, değil mi? Bu kim tarafından onlara yüklenen bir misyon? Kim tarafından onlara yüklenen bir yük? Psikolojileri tarafından yüklenen bir yük. Dişçiye gitmeye korkarken kaç tane ameliyat geçiriyorlar onlar? Veya işte kaç kişiye boyun eğiyorlar, kaç kişiye temenni ediyorlar, değil mi? Bir sürü, bu işin tırnak içinde bir raconu var yani. Ne kadar zor bir hayat, değil mi?

Bakın psikolojinin güdümünde yaşamak aslında ne kadar problemli bir hayattır. Ve onun güdümünden kurtulmak ne büyük bir özgürlüktür. Onun güdümünün farkına varmak ne kadar önemli bir farkındalıktır. Yoksa onu sürekli tatmin etmeye çalışmak bir çözüm değildir. Bugün modern zihniyetin ürettiği çözüm budur: başarısız olan bir insana başarılı olmanın yolunu gösterir. İşte der, mutluluğun yolu bu. Neyin mutluluğu? Kimin mutluluğu? Psikolojinin mutluluğu.

Bu, egonun yanlış bir anlayışı olabilir; ama bir insana doğru bir anlayışı, doğru davranmayı öğretmesinin hiç mahzuru yok. Ama ben başarısızım deyip üzülen, kendini yetersiz, eksik hisseden psikolojik benliğin farkına varmaktır oradaki temel çözüm. O benliği aradan kaldır, ondan sonra çalış çabala; artık kaderin ve hayatın sana verdiği imkanların ölçüsünde bir başarı elde edersin veya edemezsin, o ayrı bir konudur. Çalışırsın ama, çaba gösterirsin; ama psikolojini tatmin etmek adına değil, o psikolojinin tatmininin peşinde koşmak şeklinde değil. Onun peşinde koşarsan sınırlı şeyler bulabilirsin ama hakiki hiçbir şey bulamazsın.

Dinin Asıl Maksadı: Tatmin Değil Kendini Bilmek

Onun için Kur'an'da ayet, en azından üç beş tane ayet vardır böyle: dünya hayatının süsüyle veya dünyadaki şeylerle tatmin olup ferahlanan, kendini tatmin olmuş hisseden insanlara aldırma diyor; ve onları bırak, oyalansınlar diyor. Yani yapacak bir şey yok. Çünkü dikkat edin, bunun nedeni şu: burada haşa Allah peygambere "boş ver onları" demiyor aslında, şunu diyor -bu da çok önemli bir şeydir- psikolojik benliğiyle dünyada tatmin bulacağını düşünen insan peygamberi dinleyemez, peygamberi anlayamaz, maneviyata yönelemez; yöneliyor olsa bile yönelmesinin temelinde dünyadaki arayışları, arzuları ve hedefleri vardır.

Onun için bu çok önemli bir şeydir. Yani mesela hani tebliğ yapılamayacak, veya hani en azından o süreçte tebliğden istifade edemeyeceklerden biri budur, bu gruptur: dünyanın kendilerini tatmin edeceğini düşünenler. "Sen" diyor, "onlara bir şey anlatamazsın, onlar seni anlamazlar" diyor. Çünkü dinin hakikatte çağırdığı şey o değildir.

Onun için bakın, bu çok önemli ve her zaman vurgulamaya çalışıyorum: din, psikolojinizi tatmin etmek için gelmemiştir. Böyle bir misyonu yoktur dinin. Gerçi düzenliyor ama, düzenliyor tabii; yani gerçek hedefi o değildir. Psikolojiyi de düzeltir; eğer insan dinin mesajını alırsa ve gerçekten idrak ederse, psikolojisini de düzeltir. Bakın, psikolojiyi sükunete kavuşturur. Anlatabildim. Ama dinin maksadı bu değildir, nihai maksadı bu değildir. Dinin nihai maksadı, senin bir psikoloji olmadığın, senin ondan çok daha asli bir varlık olduğunun farkına varmandır. Din bunu anlatmak için geliyor.

Onun için din, tasavvuf, tarikat -yani ben işte Sırat Köprüsü'nden nasıl geçerim, cennete nasıl girerim, bu değil yani- din, tasavvuf, tarikat, maneviyat, bütün bunlar sana gerçekte kim olduğunu anlatmak içindir. Seni Sırat Köprüsü'nden geçirmek için değildir; git onu bir mühendise sor, o anlatsın yani. Yani seni özün hakkında aydınlatır. Bu da olduğu gibi, bu da başka bir şey değil; o zaman Sırat'tan da geçersin, cehennemin içinden de geçersin, içinden geçersin, hiçbir şey olmaz, cennete girersin. "Bu da güzelmiş" dersin ama "bana göre değil" dersin, devam edersin. Anlatabildim. Dinin maksadı budur. Bunu ya anlamaya çalışacağız ya da dini anlamamış olacağız.

Din ile Psikoloji Arasındaki Fark Üzerine Soru-Cevap

— Bu yüzden de bana daha anlamlı geliyor. Yani işte bazı doğru ayrımlar yapıyorsam, ama ne kadar doğru... Ama bir yandan da bittiği zaman çok daha, evet, onun hepsi daha derinlikli yaşanıyor. Ve daha düşük anlamda da olsa daha derin. Yani diğer tarafta hem kendini bulmuyorsun ama psikolojik düzeyde de çok seni tatmin eden bir şey var; çok daha acıyla derine iniyorsun. Kullanıyorsun bir nevi dini. Ve aslında edebiyatta bile sadece baksan, zaten kıyasladım, bu aradaki farkı hocada. O zaman hiç olmaz.

— Bu dinle ilgili bir şey değil. Bu dinle ilgili bir şey değil. Bu, insanların dine yanlış bir yerden yaklaşmaları, onu yanlış değerlendirmeleriyle ilgili bir şey.

— Yani hiç olmasın derken hani şey aslından diyorum, genel anlamda baktığında da çok da bir işleri yok yani aslında.

— Biz genel anlamda bakmıyoruz, asli anlamda bakıyoruz. Asli anlamda bakıyoruz. Bunlar ayrı bir konudur, tabii ki bunlar ayrı bir konudur. Biz ilkesel ve asli olarak konuşuyoruz.

Evet, bugün toplumların dini anlamalarında büyük bir problem vardır. Hem dinin asıl mesajı olan kendini, kendi özünü bulmak konusunda bir gaflet var; bunu zaten çok fark etmiyoruz bile, ki psikolojik alanda bastırılmış bir din var: bunu yapma, günahtır; yapma, haramdır; bunu yaparsan cehenneme girersin diye...

İşte batıyı varoluş sıkıntısı yaşıyor diye eleştiriyor ama aslında kendisi de aynı şekilde belki ölüm korkusu var, varoluş korkuları var; ama işte belli dinsel kalıpları yüzünden bununla hiç yüzleşmemiş bile yani.

— En azından bir yeri yüzleşiyor bu korkusuyla.

— Evet, ama farkında değil. Ama işte buradaki bahsettiğin şeyler insanların dini yanlış algılamalarıyla bağlantılı meseleler. İşte biz o yüzden vurgulamak ihtiyacı duyuyoruz. Yani din seni gerçek varlığına çağıran bir mesajdır; yoksa psikolojik olarak din, seni tatmin etme aracı olmamalıdır. Zaten öyle bir şey de olmuyor yani, olamıyor yani.

Kadim bir sorusu var: ben kimim, neyim, nereden geldim, buradan ne yapıyorum, nereye gideceğim? Aslında din, asıl o sorunun cevabını verebilen en geniş alan yani. O sorunun cevabı tek oradan çıkıyor zaten; başka düşünerek bulamıyorsunuz bunu. Bir aydınlanma, belki bir nur sağlıyor size. Sosyal hayatı düzenleme yanı da var ama birinci mesele: ben kimim? Evet, temel mesele kendini bilmek meselesidir. Dinin temel hedefi budur.

Buna dair bir yolculuk yaparken, aynı zamanda din bütün diğer alanları -insan deyim yerindeyse beden boyutunu da, psikolojik boyutunu da, sosyal boyutunu da- düzenler ve dengeler; ama onun ilk ve asli hedefi budur. Bu olduğu zaman mesele anlaşılır.

Kökler Meselesi: Irmak Metaforu ve Gerçek Kimlik

Bu bahsettiğimiz nokta da işte insanın bir psikolojiden ibaret olmadığını anlamasına bağlı. Çünkü bakın, psikolojik boyuttan hiçbir hakikat çıkmaz; psikolojik boyuttan en fazla varoluşçuluk çıkar, başka bir şey çıkmaz. Yani kişi psikolojik bütün imkanlarıyla, bütün alanlarıyla yüzleşir; iyi, yüzleşebilir, bu kötü bir şey de değil, "varoluş özden önce geliyor" diye. Evet, yüzleşebilir, bunun bir mahsuru da yok; fakat bunun bir sonucu da yoktur yani. Temel şey budur, bunun bir sonucu da yoktur. O yüzden meseleleri aslından yola çıkarak, merkezden yola çıkarak kavramak durumundayız.

Din, sen kimsin? Sen Allah'a ait olan, ondan gelip ona dönen bir varlıksın. Sen maddenin, bedenin, psikolojinin, dünyanın, dünyadaki ilişkilerinin, dünyadaki süreçlerinin var ettiği, inşa ettiği bir varlık değilsin. Zaten sen o değilsin, hiçbir yere gitmiyorsun zaten. Bak, bir ırmak kendi yatağı değildir, değil mi? Bir ırmak ırmaktır, yani sudur. O hangi yataktan giderse gitsin, hangi şelaleleri oluşturursa oluştursun, hangi noktadan yerin altına girip görünmez hale gelirse gelsin, fark etmez; o bir sudur. Ama işte modern insan ne yapıyor? Yatağına bakıyor: nereden aktım ben? Sonra o yatağı değiştirseler kendi kimliği ve varoluşuyla ilgili bir kırılma yaşıyor, değil mi? Halbuki işte sen madde ve zaman ötesi alemden gelmişsin.

İşte çocukluğundaki ev yıkılmış; tamam, psikolojim biraz müteessir olur, ama işte "bütün köklerim orada, bilmem ne olduğunu gördüm" deyip edebiyat üretmenin de benim nazarımda hiçbir kıymeti yok. Eğer köklerin o evse, orasıysa, Allah yardımcın olsun, geçmiş olsun yani; iyi köklerin yok demektir, sen kökünü bilmiyorsun demektir. Evet.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - (Al-i İmran: 134) — "Onlar öfkelerini yutarlar, sabrederler, merhamet ederler" temalı ayete atıfla, bunun gayret ve çaba gerektiren bir hal olduğu anlatılıyor. - Dünya hayatının süsüyle tatmin olup kendini tatmin olmuş hisseden insanlara aldırılmaması ve bırakılmasına dair "en azından üç beş" ayete genel bir atıf yapılıyor (sure/ayet adı metinde belirtilmemiştir). --- ---

İlgili Sohbetler

Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci

Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.

Arzu ve Korku Ateşinde Yanmamak

İsmail Acarkan, Hz. İbrahim'in ateşe atılıp yanmaması kıssasını, insanın nefsinde arzu ve korku üzerinden kendi ürettiği "ateş"e işaret eden sembolik bir anlatı olarak yorumluyor. Bu ateşi yakanın da söndürenin de kişinin kendi bilinci olduğunu, dünyevi nimetlerle veya kayıplarla değil ancak Allah'a aidiyet bilinciyle bu ateşin sönümlendiğini; alışkanlık haline gelmiş duygu-düşünce kalıplarının insanı hakikatinden perdelediğini çeşitli kıssa ve örneklerle (Hz. Eyüp, sahabe kadının sabrı, Hz. Ebu Bekir, Hudeybiye Anlaşması) anlatıyor.

Nefis ile Ruh Arasındaki Fark

Sohbette, yaşadığımız olaylar karşısında dikkatimizin genellikle dışarıya (doğru mu yanlış mı, haklı mı haksız mı) yöneldiği; oysa asıl sorulması gereken sorunun “içeride ne oluyor, ben ne hissediyorum” olduğu anlatılıyor. Nasreddin Hoca ve eşeği, Ashab-ı Kehf’in köpeği ve at-kovboy metaforlarıyla nefsin (psikolojik benliğin) ruhaniyete tabi kılınması gerektiği; dinin özünün psikolojik düzeyle spiritüel/hakiki düzeyi ayırt etmek olduğu vurgulanıyor. Çocuklukta oluşan sahte kimliklerin (örneğin “sevilmedim” hissi) yaşanan olaydan ayrı, zihnin sonradan ürettiği bir hikaye olduğu; bu kalıpların kavga edilerek değil, usulca ve bilinçli bir şekilde bırakılması gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.