Renk Sembolizmi ve Değişime Direnen Benlikler (Ders)
Kısa Özet
Ders, tasavvufta renklerin (özellikle siyahın) manevi mertebelere işaret eden sembolizmiyle başlıyor; siyahın zatın sonsuz imkânlarına, beyazın ise bu imkânların açılımına işaret ettiği anlatılıyor. Ardından asıl konuya geçiliyor: insanı değişmekten alıkoyan şey nedir? Cevap, içimizdeki, kendi zemininde yaşamaya alışmış ve değişmek istemeyen "negatif benler"dir. Gecekondu üzerine sağlam bina kurulamayacağı örneğiyle, bu benlerle yüzleşmeden (yakaza, tövbe, hesaplaşma) gerçek bir dönüşümün mümkün olmadığı; saygı bekleyen, kırılan, gururlanan benliklerin nasıl tanınıp üzerlerinde çalışılması gerektiği somut örneklerle işleniyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Siyah renk aslında bir renksizliktir; her şeyi emip yansıtmadığı için zatın sonsuz imkânlarına işaret eder, beyaz ise bu imkânların açılımına işaret eder.
- Gecekondunun zayıf temeli üzerine sağlam bir bina dikilemeyeceği gibi, bozuk bir psikoloji üzerine de maneviyat kurulamaz — önce zemindeki negatif benlerle hesaplaşmak gerekir.
- Tövbe, korkudan değil; kişinin bir kısım düşünce, duygu ve tutumunun yanlış olduğuna dair bir farkındalıkla onlardan vazgeçme arzusu duymasıdır.
Renk Sembolizmi: Siyahın ve Beyazın Anlamı
Var mı bir soru, yok mu soracağınız? Yok mu? Tamam, izlediğiniz için teşekkür ederim, Allah'a emanet olun.
İkareyi (yazıyı) okudum mu diye sordunuz. Okudum, bilgisayardan da okudum, çıktıdan da okudum. Bu renklerle ilgili gönderdiğimiz bir yazı vardı, onu okudum. Allah'ın zatına dair, siyahla ilgili tek bir yazı vardı, birkaç yerde geçiyordu. Hani alışılmışın dışında bir şeydi benim için; onu nasıl anlayayım diye düşündüm. "Kutlu, beyazlı, siyahlı" diye bir şey anladım okurken.
En derinde bir renksizlik sembolizmi var. Aslında zat renksizlikle temsil edilir; bazen siyahla da temsil edildiği söylenmiştir ama daha muteber olan değerlendirme renksizliktir. Yani tam kâmil ermişin rengi, nuru renksizdir. Tasavvufta manevi mertebeler anlatılırken, her mertebenin bir nuru, her nurun da bir rengi olduğu söylenir: mor, sarı, mavi, kırmızı, yeşil... Kâmil velininki ise siyahtır denir. Aslında siyah bir renk değildir; bir anlamda renksizliğe daha çok tekabül eder.
Siyah aslında her şeyi çeken, emen bir niteliğe sahiptir. Fizikte de her şeyi emen, kendine gelen her şeyi emip yansıtmayan bir tabiatı vardır; o yüzden siyah renk oluşur. Yansıtmadığı için sen bir renk görmezsin. Dolayısıyla siyah, sonsuz imkâna işaret eden bir şeydir — zatın sonsuz imkânlarına işaret eder. Her şeyi içeren, kendisinde bütün imkânlar bulunan zatın sonsuzluğuna işaret ediyor bu anlamda. Bir anlamda görünmezliğe işarettir. Aslında siyahı görmemizi sağlayan şey diğer renklerdir; tam siyah olduğunda tamamen örtülü olur, gaybî bir şey olur. Mesela bir şey için "karanlıklara bürünmüş" deriz, veya "üstünde bir karanlık perdesi var" deriz. Aslında bu, o şeyin görünmezliğine, fark edilememesine işaret eder.
Kâbe'nin örtüsü de zaman zaman rengi değişmiş; ama en son siyahta karar kılınmış. Kırmızı örtüleri de varmış; ben bunlardan bir parçasını gördüm, çok eski, 400-500 yıllık bir parçaydı — şu koltuğunkinden biraz daha koyu bir kırmızıydı. Siyah ve beyaz sembolizmiyle ilgili geniş bir metin var; internete girerseniz bulabilirsiniz, siyah-beyaz sembolizmi diye. Siyah her şeyi içeren bir renktir, sonsuz imkânları içermesine dair bir temsil, bir remizdir. Beyaz da aslında hepsini yansıtır; bu da çeşitlenmeyi, tezahürü gösterir. Yani biri potansiyel sonsuz imkâna, diğeri o imkânın açılımına işaret eden bir şeydir. Nitekim "gece birçok şeye gebedir" denir; gündüz de o gebe olunan şeylerin açılımı, dışa tezahürüdür.
Bizi Değişmekten Alıkoyan Nedir?
Bugünkü konumuz şu: bizi değişmekten ne engellemektedir? En başta şunu belirtelim: burada değişmek isteyen insanı dikkate alıyoruz. İnsan değişmek istemiyorsa zaten bu soru söz konusu değildir, soru ortadan kalkar. "Değişimimi engelleyen nedir?" sorusunu ancak değişmek isteyen biri sorar. Öbür türlü kişi değişmez, çünkü kendinden memnundur ve kendi durumunu doğal kabul eder. Kendi durumunu doğal kabul ettiği için de değişimin kendi içinde değil, dışarıda olması gerektiğini düşünür.
Bu, ortalama insanların ekseriyetinin yaptığı şeydir; bizler de tabii ki bunun içindeyiz. Kişi kendi düşüncelerini, duygularını, tutum ve tavırlarını doğal görür; ama muhatabı olan insanları yanlış algılar, dünyanın gidişatını da yanlış bulur. "Dünya böyle olmamalı, hayat böyle olmamalı, karşılaşılan hadiseler farklı bir şekilde yürümeli" şeklinde bir telakkiye sahiptir. Bunun nedeni kendi sınırlı bilincidir.
Mesela ben ölmek istemiyorsam ilk aklıma gelen şey şu olur: "Niye ölüm var ki? Keşke hiç ölüm olmasaydı." Bunu bana söyleten şey benim ölmek istememe arzumdur. Hasta olmak istemediğim için "keşke hastalık olmasaydı" derim. Güvensizlik ve hayal kırıklığı yaşamak istemediğim için "keşke herkes birbirine karşı dürüst, samimi, açık olsaydı" derim. Bunu söyletmeye sebep olan şey benim sübjektif, sınırlı algım, ona bağlı ihtiyaçlarım, korkularım, beklentilerimdir. Kişi bunu tamamen aşmak için sınırlı benliğini aşması gerekir. O zaman insan hiçbir hadiseye "bu böyle olmamalıydı" demez. Bu, olanların mutlak iyi ve güzel olduğu anlamına gelmez; ama kâmil insanın buna bir reaksiyonu, bir tepkisi olmaz.
Bu şuna benzer: hiçbir açlığın olmadığı, herhangi bir yemeğe dair arzunun olmadığı bir insan bir yemek tezgâhına bakınca daha doğal bakar. Ama açsan ve sadece bir yemek istiyorsan, yüz çeşit yemeğin olduğu bir tezgâha baktığında aradığın tek şeydir ve diğerleri fuzulidir; "niye bu kadar yemek yapmışlar" dersin. Çünkü senin aradığın tek bir yiyecektir. Dolayısıyla her zaman şunu anlamalıyız: reaksiyonlarımızın, hoşnutsuzluklarımızın temelinde kendi sınırlılığımız vardır. Allah "bu niye böyle oluyor" demez mesela, çünkü Allah için bir sınırlılık yoktur. Biz kendi sınırlarımızdan dolayı rahatsızız.
Mesela ayakkabı numaram 42 ise, 40 numara da 44 numara da bana göre "doğru" ayakkabı değildir. Ama kime göre? Kendi sübjektif durumuma göre. Dolayısıyla ne zaman hoşnutsuz olursak, hem kendi öznel durumumuzu hem karşımızdakinin öznel durumunu görmeliyiz. Bir mağazaya girip ayakkabı almak istediğimde adam bana sürekli 40 ve 44 numara gösteriyor — süper ayakkabılar aslında ama ben hepsinden rahatsızım, çünkü 42 numara yok. Ben onun sübjektivitesini göreceğim: demek ki 42 numara kalmamış, sezon sonu bitmiş, yenileri gelmemiş; benim ayağım da 42 numara, o yüzden ben bu durumdan hoşnut değilim. İnsan hep kendi ihtiyaç ve beklentilerinin karşılanmasına meyillidir. Bu da aslında istisnasız herkesin şöyle veya böyle ben-odaklı olduğunu gösterir; kişi ego düzeyinde, psikolojik düzeyde ben-merkezlidir.
Mesela size karşı tamamen kötü düşünceleri olan birinin düşüncelerini ne kadar objektif dinleyebilirsiniz? Ama bir başkası hakkında bir başkasının negatif düşüncelerini rahatça dinleyebiliriz; birini çekiştirmek çok rahattır, ama kendi kendimizi çekiştirmek zordur. Birinin karşısında "benim şöyle kusurlarım var, şöyle bencilliklerim, umursamazlıklarım, kinlerim, nefretlerim, intikam hissim var" demekte zorlanırız; ama bir başkasını çekiştirmekte zorlanmayız. Çünkü orada kendimizi normal görüyoruz. Ne zaman bunu yapabiliriz? Değişmeye inandığımız zaman — o özelliklerin bizim aslımız olmadığını kabul etmeye başladığımız zaman. "Evet bunlar bende var, ama bu bende arızi olarak bulunuyor, aslî değil; sonradan bulaşmış, sonradan ortaya çıkmış bir şey, benim doğuştan olduğum şey değil." Kişi bunu ne kadar derinleştirebilirse o ölçüde dönüşmeye bir adım atar. Kabullendiği andan itibaren değişim söz konusu olmaz; sürekli hayattan, insanlardan şikâyet eder.
Bu şuna benzer: bir yerde gecekondu kurulmuş, sen diyorsun ki "ben buraya beş katlı yeni bir bina dikeceğim, bu evi değiştireceğim." Ama gönlün o gecekondudan vazgeçmeye elvermiyor; onunla senelerin geçmiş, şimdi yıkılacak ve yenisini yapamazsam ne olacak diye korkuyorsun, ya da duygusal bir bağın var. O gecekondudan vazgeçemediğin için hiçbir zaman oraya beş katlı bir ev dikemezsin. Bir arkadaşımızın başına geldiği gibi de olabilir: gecekondunun yüzeysel temelleri üzerine üç katlı bir ev dikti, sonra depremde sarsıldı; bina çok sağlam, her şey planlı, projeli, ama gecekondunun yüzeysel ve zayıf temelleri üzerine kurulduğu için deprem hasar verdi. İnsanın da kendi iç dünyasındaki değişimi böyledir.
Yakaza ve Tövbe: Değişimin İlk Adımları
Buna engel olan birçok "ben" vardır. Birçok düşünce tarzı, birçok duygulanım tarzı vardır; biz bunlara "benler" diyoruz. Her türlü duygulanım tarzı, her türlü düşünme tarzı bir benliktir, bir benlik hâlidir. Tek bir benliğe sahip olduğumuzu zannetsek de insan tek bir benliğe sahip değildir; içimizde birçok ben vardır. Gerçek anlamda bir hiyerarşi, manevi bir denge olmadığı müddetçe kişi doğal olarak değişkendir.
Bunu fark ettiğimiz andan itibaren çatışma ve çalışma başlar. Çatışmayı görmediğimiz veya tecrübe etmediğimizde aslında çalışmıyoruzdur — canımın ağzıma geleni söylemek istemesi, içimde hissettiğim bir duyguyu hemen ifade etmek, zihnimden geçen her düşünceyi onaylayıp ona göre davranmak söz konusuysa, ben burada hiçbir çatışma yaşamam. Çatışma ekseriyetle dışarıda olur o zaman. Halbuki bizim dikkate almamız gereken en temel şey içimizdeki çatışmadır. İçimizdeki çatışmayı tetikleyecek şey, tasavvufi ifadesiyle nefsine muhalefet etmektir. Nefsine muhalefet ettiğinde çatışma olur; etmediğinde olmaz — "ben kendimden memnunum" dersin, işin içinden çıkarsın.
Çatışmamızı meşru ve makul bir zeminde oluşturabilecek şey, gidişattan memnun olmayışımızdır. Buna tasavvufi tabirle yakaza denir; yakaza, uyanmak demektir. Birçok tasavvufi metinde ilk adımın yakaza olduğu söylenir. Kişi hafif bir uyanıklık yaşar: "Ben ne kadar yanlış düşünüyorum, ne kadar yanlış değerlendirmelerim var, ne kadar yanlış hissiyatlarım var, bunlar hiç makul şeyler değil" der. Bu, ilk düzeydeki yakaza hâlidir; kişi nisbi olarak bir şeyin farkına varır, bir konuda uyanır.
Bu, tövbe ile devam etmesi gereken bir şeydir; çünkü gelenekte ikinci adım tövbedir — "ben bunlardan vazgeçmeye çalışacağım, bunları dönüştürmeye, değiştirmeye gayret edeceğim." İşte burada çatışma başlar, bu bir çatışma zemini oluşturur. Aslında tövbe dediğimiz şey bir değişme arzusu ve değişmeye doğru bir yönelimdir. Korkudan insan tövbe etmemelidir; korkunun getirdiği tövbe, tövbe değildir. "Başıma bir şey gelecek, Allah cezamı verecek" diye edilen tövbe, tövbe değildir. Tövbe, kişinin bir kısım düşünce, duygu, davranış ve tutumlarının doğru olmadığına dair bir farkındalıkla onlardan vazgeçmeye temayül etmesi, bir eğilim duymasıdır. Allah cezalandırmayabilir, "ne istiyorsanız yapın" diyebilir, hiçbir sorumluluk, ceza yok diyebilir; fakat gerçek anlamda kişi tövbe ediyorsa der ki: tamam, cezası da yok, sorumluluğu da yok ama ben değişmek istiyorum. İşte o zaman o tövbedir.
Peki gidişattan memnun olmamak, dışsal çatışmalardan tamamen bağımsız mı? Dışsal çatışmaların yaşanıyor olması kişiyi yanlışa götürür mü? Şöyle bir tehlikeli zemin var burada: "ben başkalarıyla çatışmayayım, kafamı rahatlatayım, problem çıkmasın diye değişmeye çalışıyorum, kendimi değiştirmeye gayret ediyorum" demek — bu, bizim bahsettiğimiz değişim noktası değildir. Dıştaki olguların bizi rahatsız etmesi sadece şuna işaret edebilir: bende yolunda gitmeyen bir şeyler var. Dolayısıyla hayattaki çatışmalarımın temeli bende doğru olmayan şeylerdir; bu konuda beni uyandırabilir. Yoksa herkes bizim emrimize amade olsa, kimse bize yan gözle bakmasa, hiçbir sıkıntımız olmasa da yine demeliyiz ki bende şu şu yanlış gidiyor. Değişimin nedeni senin kendi özünde gördüğün bir hakikate dair farkındalıkla meydana gelmelidir.
İçindeki Potansiyeli Görmek: Yumurta-Civciv Örneği
Bir yumurtanın içinde bir civciv olma kabiliyeti olduğunu gören kişi o yumurtayı sahanda yumurta yapıp yemez, haşlayıp yemez; onu yirmi bir gün kuluçkaya yatırır ve ondan civciv çıkarır. Ama bunu anlaman için orada bir civcivin potansiyeli olduğunu anlaman gerekir. İşte değişimin temeli de böyledir: benim varlığımda, özümde bir şey var, ve bu şeyin inkişaf etmesini, açığa çıkmasını engelleyen bir şey var. Ben o engelleyen şeyin değişmesini istiyorum; değişimin temeli budur. Başkalarının bizi sevmesi, önemsemesi, başkalarıyla çatışmak ya da çatışmamak — bunların hiçbiri gerçek bir zemin değildir. Sadece ve sadece bende kutsal ve mükemmel bir öz var, ve bu özün açığa çıkmasını engelleyen bir kısım negatif kabuklar var; ben o kabukları atmak, içimdeki özle temas etmek istiyorum.
Mesela ben bir insandan nefret ediyor olabilirim ama hiç belli etmem, aram da çok iyidir; içimden nefret ederim. Bu bir değişim değildir — orada bir sorun var, çözmem gerekir. İçimdeki o negatifliğin dışa taşması, dışarıyı rahatsız etmesi, dışarının da beni rahatsız etmesiyle tetiklenip karşılıklı sorunlar yaşamam, işin sadece türevidir, aslı değildir. İşte bu noktada insan değişmesinin gerekli olduğunu anlar; ama bunun için sende bir potansiyel olduğunu idrak etmen gerekir.
Hz. Ali'ye atfedilen bir söz vardır: kendisine hürmet etmeyen (kendindeki ilahi hakikati idrak edemeyen ve bundan dolayı kendine hürmet etmeyen) insandan uzak dururlar. Mesela çok kıymetli bir şey taşıyorsanız, birisi sokakta size sataşsa, mümkün olduğunca geçip gitmeyi düşünürsünüz — çünkü önemli bir şey taşıyorsunuz, onu bir yere götürmeniz gerekiyor, çatışmadan yolunuza devam etmek istersiniz. İşte hakiki anlamda insan, kendinde koruması gereken özü görünceye kadar gerçek anlamda dönüşmekte zorlanır. Bizde değişmek ve dönüşmek çoğu zaman sadece psikolojik etkenlere bağlıdır — "insanlarla daha rahat yaşamak istiyorsan değişmek zorundasın" deriz, bu psikolojik temelli bir değişim prensibidir, kendi düzeyinde bir değeri de vardır. Ama burada kastettiğimiz şey bundan farklıdır. İçimizde bu değişimden hoşlanmayan bir kısım benler vardır; onları görmeliyiz, onların farkına vardığımızda, bir projektörle üzerlerine ışık tuttuğumuzda, içimizde nisbi bir çatışma ortaya çıkacaktır. Bunun ortaya çıkmasını bir şans saymalıyız; çünkü çatışma olduğunda düşmanını bertaraf edebilirsin, onun üzerine gidip onu nötrleyebilirsin.
Saygı Bekleyen Benlik ve Onunla Hesaplaşmak
Mesela hayatta hiç makam, mevki, para pul çok fazla olmadıysa, "dünyanın ne önemi var, Allah büyüktür, üç günlük dünya" dersin; içindeki o ben zaten kendini gösterecek bir şey bulamıyordur, hem züğürtsün hem de üstünlük taslayamıyorsun onun üzerinden. Ama o benlikle gerçek anlamda hesaplaşmış mısın? Hesaplaşmamış olabilirsin. Diyelim ki para, mevki, makamı buldun; şimdi içindeki o ben "sen bu kadar şeyin varken adam senin ne olduğunu bilmiyor, sana saygı göstermiyor" diyebilir. İşte o zaman onunla gerçek anlamda karşı karşıya kalıp mücadele edebilirsin; o zamana kadar etmemişsindir. Yahut "dünya onların olsun, ahiret bizim olsun" diye kendi kendini psikolojik olarak kandırmışsındır; ama dünyayı bulunca "bu dünya fena bir şey değilmiş, Müslümanların da dünyadan pay alması lazım" diye monte edersen, o benlik seni bir yere kadar götürür ve gerçek anlamda hesaplaşmadığın için seni alır, çevirir, alt eder. Çünkü o benlikle hiçbir zaman çatışmamışsındır; girmediğin için ne onun gücünün farkına varabilirsin, ne de onu alt edebilecek bir donanıma sahip olup olmadığını bilebilirsin.
Mesela "herkesin bana saygı göstermesini isteyen" bir ben var bende diyelim. Bu çalışır mı çalışmaz mı? "Bana saygı göstermesi gerekir, burada ben de varım, kendisine saygı istiyor" der. Ama hayat herkesin sana saygı göstermesini garanti etmez. Ne yapacaksın? "O sana saygı göstermiyorsa sen de ona gösterme, hürmet etmiyorsa sen de hiç hürmet etme, hatta haddini bildir" der. Bakın, negatif bir benlikle çatışmadık; nasıl başımıza çorap örebiliyor? Çünkü onunla çatışmamışsın. "Herkesin bana saygı göstermesi gerekir" — niye, nereden çıkarıyorsun? Sen bunu niye istiyorsun? "Kendini daha iyi hissedeceksin." Peki kendini daha iyi hissedecek olan o "kendin" nasıl bir kendin? Gerçek öz kendiliğin mi, yoksa kurgusal, psikolojik bir hayali kendilik mi? Bu kadar basit bir şey midir ki birinin bana hürmet etmesiyle mutlu oluyorum, etmemesiyle moralim bozuluyor? Ne kadar yüzeysel, ne kadar göreceli, ne kadar sübjektif bir zeminde yaşıyorum ki? Bu ulvi bir zemin değil, hiçbir kıymeti yok. "Ben bu zeminde top oynamayacağım, bu zeminde yaşamayacağım" demeliyim, ve bunu gerçekten fark edip idrak etmeliyim. O zaman bu benlikle bir hesaplaşma yapmış olurum; ara ara beni dürtse de o tuzağa düşmem. Ama onun düşüncesini ve tavrını doğru bulduğumda tuzağa düşerim; çünkü onu ne görmüşüm ne de onunla çatışmışım, onu kendim olarak kabul etmişimdir.
Bu psikolojik benlerin oyununa gelmeyen insan yoktur; hepimiz oyuna geliyoruz. Ama oyuna geldiğimiz benliği karşımıza almadığımız için oyuna geldiğimizin farkında değiliz, onu kendimiz olarak algılıyoruz. Onu karşınıza alın, işte o zaman çatışma başlar. Dikkat edin, hepimizin hayatında az veya çok yaşadığımız şeyler bunlardır: aşırı tahrik olduğumuz, öfkelendiğimiz, kırıldığımız, üzüldüğümüz anlardaki tavırlarımız, düşüncelerimiz. Sonra bir iki saat ya da birkaç gün geçer, dersin ki "böyle demesem de olurdu, ne gereği vardı bu kadar sert konuşmaya." Bu, o kavga anında bir kısım negatif benler tarafından oyuna geldiğinizi gösterir. Ama hemen geçiştirirseniz bu süreç devam eder; "hangi benlikler tarafından alt edildim bir bakayım" derseniz kendiniz üzerinde çalışmış olursunuz.
Sana bunu dedirten bir benlik var, onun bir düşüncesi, bir algı tarzı var; sen onunla yüzleşmiyorsun, yüzleşmediğin için çatışmıyorsun, çatışmadığın için o hayatiyetini devam ettiriyor, gene tetiklendiğinde gene aynı şeyi yapacaksın. İşte içimizdeki o negatif benlikleri görüp onlar üzerinde çalışmak — Don Kişot gibi üzerine gitmek değil, "kahretsin, lanet olsun" demek değil — dikkatli bir şekilde altını, zeminini yoklamak demektir. "Kimse bana tepeden bakamaz" — nereden çıkardın bunu, hangi kutsal kitapta yazıyor? "E ben hoşlanmıyorum." Tamam, hoşlanmıyorsun ama bu neye dayanıyor? Sonunda "ben öyle istiyorum" der. Biz de deriz ki: kardeşim, bu dünya böyle bir şey değil; peygamberler bile küçümsenmişler. İkincisi, seni küçümseyen insan peygamber mi, Allah mı ki objektif olsun ve seni küçümsemesi seni gerçekten kötü hissettirsin? Öyle bir şey yok. O zaman seni küçümseyen insanı anlamaya çalış — niye küçümsüyor, onun da sübjektifliğini fark et.
Bu böyle bir şekilde hesaplaşmadığın zaman o benlik sürekli fırsat bulduğunda kendini ortaya çıkaracaktır; en ufak bir psikolojik sarsıntıda hemen yüzeye çıkacaktır. Tıpkı o gecekondu üzerine kurulan apartman gibi — ufak bir sarsıntıda hemen sarsılır, halbuki üstteki bina süper görünüyor. Bir evliya, kibirli insandan evliya olmaz demiş, ahmak insandan evliya olmaz, cimri insandan evliya olmaz demiş; çünkü maneviyat bunların tabiatıyla örtüşmez.
Ego Tuzakları: Top Oyunu ve Tetiklenme
Bazen negatif bir benlik başka bir negatif benliği tetikler. Mesela arkadaşlarla konuşurken böyle en uçtan çekiyorum, bakıyorum ki bir benlik öbür benliği tetiklemiş; "dur bir dakika" diyorum, "insanlara karşı bu kadar acımasız olma, haksızlık yapmış sana ama düşmanlık etme" diyorum, "ne düşmanlığı, umurumda bile değil" diyor, bakıyorum başka bir yere kaymış. "Dur, daha buradayız, bunu halledeceğiz" diyorum. Egolar uyanıktır; birinin üzerine gidiyorsun, topu başkasına atıyor. Diyelim ki top birinde, sen üzerine gidip topu elinden alacaksın, o hemen topu başkasına atıyor, o basket senin yenilmene sebep oluyor. Orada dikkatli olacaksın, sakince hesaplaşacaksın, sakince analiz edeceksin, ne neyi tetikliyor onu göreceksin.
Öfkelenmeyi anlamaya çalışırken aynı anda öfkeyi de yenip düşünüyorsun — hem öfkelenen sen gibi görünüyor, hem öfkenin analizini yapan da sen gibi görünüyor. Bu, tek bir benliğimiz olmadığını gösterir; çok yorucu bir şeydir, bu yüzden bunu yapmaktan kaçarız, erteleriz. Ama yaptığın zaman gerçek anlamda seni değiştirebilecek bir şeydir. Temeli şudur: öfkelenen aslında ben değilim, bende bir benlik var, acayip öfkeleniyor; özdeşleşmemek gerekiyor. Özdeşleştiğinde çok yorucu oluyor.
İçimizdeki bu negatif benlikler, kişi manevi bir yola girdiğinde veya kendini dönüştürmek istediğinde ilk arıza çıkaranlardır. Bunu bazen tatlı bir şekilde yapar, bazen sert bir şekilde. Tatlı şekilde: "bu güzel bir şey ama biz öyle olamayız, o çok büyük bir şey, ben oraya layık değilim, kimim ki ben" der — bu tatlı bir muhalefettir, yalancı bir tevazu ile başka bir benlik seni alt eder. Bu da pozitif gibi görünen negatif bir benliktir; direkt cepheden giremeyince arkadan dolanır.
Bunu görmek, fark etmek gerekir; o negatif benliği kendi içinde bulunan fakat kendi asıl kendisini örten bir şey olarak görmek — bu, inkâr etmek değildir. Bir dövme yaptırırsın, izini silmek zordur çünkü iyice işlemiştir; bazısı yüzeyseldir, üç gün sonra çıkar. Bazı negatif benlikler bize çok sirayet etmiştir, onlarla mücadele daha zordur. "Kardeşim burada bir yoktu, bu sonradan oldu" diyeceksin — bu inkâr etmek değil, onu kendi bedeninin doğal bir niteliği olarak değerlendirmemek demektir. "Evet ben çok öfkeleniyorum, fakat bu öfke benim fıtratımdan değil, sonradan bana bulaşmış bir şey; ben bunun üzerinde çalışacağım" demek. Bunu dediğinde çatışma başlar; o çatışmayı göze almak, pehlivanlık işte odur.
Bir arkadaş anlattı: hoca, âlim bir kişi, birini eleştiriyor — "sen niye böyle yapıyorsun" diyor. Adam önce "doğru söylüyorsun, haklısın, inşallah değiştireceğim" diyor. Hoca üzerine gitmeye devam edince adam bir süre sonra "sende hiç merhamet, acıma yok mu, bak hepsini kabul ediyorum, daha ne üzerime geliyorsun, sen kendini ne zannediyorsun, sen cennetlik misin" diyor. Ama tam adam yolda olduğu için durmuş: "haklısın, kusura bakma, hakkını helal et, çok ileri gittin, yanlış yaptım" demiş. Orada negatif bir benlik devreye girip "sana anlatanda hata var, ne halin varsa gör" diyebilirdi ama adam mücadele etmiş, "belki yarın öbür gün ben de gaflete düşerim, sen bütün bu hatalardan kurtulursun, hakkını helal et, fazla ileri gittim" demiş. Orada negatif benliklerin farkına varıyor ve onların oyununa gelmiyor; insan bu konuda uyanık olmalı.
Mizahçılar gibi kolay kolay öfkelenmeyen insanların da başka, daha örtük arızaları olabilir — içinden bütün insanları aşağılayabilir ama hiç kimseye açmamıştır. Bazılarının arızaları dışarı daha çok taşar, bazılarının daha sahne arkasında kalır; ama özünde aralarında hiçbir fark yoktur. Sahne arkasında duran benliklerle mücadele etmek biraz daha zordur, çünkü kişinin kendisi tarafından fark edilmesi daha güç olabilir.
Kınama Değil, Anlamak: Ertelemenin Ustaca Bahaneleri
Tasavvufta nefsini kınamak üzerinde bu kadar durulmasının nedeni bu: negatif benlikleri fark edip onların üzerinde azami derecede çalışmak. Bunun temelini tamamen kendi özüne dönmek için yaptığını bilmek gerekir, başka hiçbir nedenle değil; hiçbir motivasyon bunun yerine geçmemelidir. Bulunduğun ortamda insan ilişkilerinde sorun yaşamıyor gibi görünmen, senin o konuda bir arızan olmadığını göstermez — mesela adam patronsa, kimse ona zaten karşı çıkamadığı için ortada sorun yok gibi görünür, ama aslında o dönüşüm ihtiyacı vardır.
Erteleme de negatif bir benliğin çok usta bir manevrasıdır. "Zamanla geçer, takma, millet seni tetiklemezse şey olmaz zaten" der ve bu şekilde erteletir. Halbuki asıl çalışma alanımız orasıdır; tekâmül dediğimiz şey, dönüşüm, özünde bireyseldir ve kişinin kendisi içindir. Biz yanlışlıkla düşmanı hep dışarıda görürüz.
Kendi Eksiğimizi Karşımızdakinde Görmek
Geçenlerde bir arkadaş, beni kastederek "insanların kişilikleri konusunda bilgili biri bu mu" dedi. Ben içimden güldüm; dıştan çok fazla belli etmedim ki adam alay ettiğimi zannetmesin, ama içimden adamın yapısını da çözdüm — bana çok çocukça, safiyane bir reaksiyon olarak geldi. Şimdi eğer bu konuda rahatsız olan bir benliğim olsaydı ne kadar rahatsız olurdum, düşünsenize. Halbuki ortada rahatsız olacak bir durum yoktu. Sonra ben de "senin yapın böyle olduğu için böyle dedin, normal bir şey" dedim, güldük, muhabbet ettik. Ama o anda negatif bir benliğim olsaydı bundan hoşnutsuz olur, sonra "işte konuşmayı bilmiyor, insan ilişkilerini bilmiyor, nezaketsiz" diye bir sürü şey uydurup kendini meşru gösterirdi — halbuki bu, adamın kendi doğal reaksiyonuydu, benim onaylatmam gereken bir şey değildi.
Dolayısıyla hayatta gereksiz yere içimizdeki negatif benliklerin bize yüklediği çok ağır yükler var; ama biz o yükü başkasına atfediyoruz. Halbuki o yükü taşıyan, öyle bir yük oluşturan kişi biziz. Kendi eksiğimizi aslında karşımızdaki insanda yargılıyoruz — "değersiz, düşük seviyeli, seviyetsiz" dediğimiz şey, aslında bizde de saklı olan bir şeydir; karşıdaki kişiye verdiğimiz cevap, kendi içimizde sakladığımız benliğin bastırılmış hâlidir.
Ama bazen de şöyle olur: sen aslında çok kibirli bir adam değilsindir, kibrin oranı yüzde ondur, ama birinin sana tepeden bakmasına hiç tahammül edemezsin. Sen kimseye tepeden bakmazsın normal şartlarda, fakat kendine tepeden bakılmasından çok rahatsız olursun. Karşındaki insan kibirli davranışıyla senin o negatif algı düzeyindeki benliğini tahrik edebilir; senin rahatsız olman, onun kadar kibirli olduğun anlamına gelmeyebilir — ama mutlaka sende de o negatiflikten rahatsız olan bir benliğin olduğunu gösterir.
O yüzden hayatta sıkça sormamız gereken soru şudur: "Birisi yanlış bir şey yaptığında ben bundan niye rahatsız oluyorum?" Bu soruyu sorduğumuzda sübjektif ve negatif nitelikte bir benliğin izini bulabiliriz. Ama bunu genelde "her insan bundan rahatsız olur, sen olsan rahatsız olmaz mısın, hepimiz hastayız" diyerek örteriz — halbuki soru bu değil: sen niye rahatsız oluyorsun, onu sor, onun üzerinde çalış. Bunu sorduğunuzda kendi üzerinde çalışmaya engel olan negatif benlikleri bulma şansınız olur. Biz hep dışarıdaki negatif benlikleri buluyoruz; halbuki kendi içindeki negatif benlikleri bulursan sorunun mühim bir kısmı ortadan kalkar.
Hoşgörü mü, Anlamak mı?
Peki karşımızdakinin saygısızlığını normal karşılayıp hoşgörü gösterdiğimizde biz de aynı şeyi yapmaz mıyız diye bir korku var. Ben "hoşgörü" kavramını kullanmayı tercih etmiyorum aslında. Doğru olan şey, onun yapısını anlamaktır. Anladığın zaman, başka bir şey yapamayacağını anladığında suçlayacak bir şey bulamazsın.
Bir anne, altı aylık çocuğu altına yapınca hoşgörü mü gösteriyor? Hiç hoşgörü göstermiyor. Dövüyor mu çocuğu? Dövmüyor. Hoşgörü de yok, yargılamak da yok orada; başka bir şey var — anlıyor onu. Bizdeki hoşgörü ise biraz tepkileri baskılamak, tahammül etmek, sonunda hoşgörü olarak patlamaktır; bahsettiğim şey bu değil. Ben adamın mizacını anladığım için başta analiz ettim, "şu an başka bir şey söyleyemez" dedim; onun söylemesi benim tahminimi doğrulattığı için içimden tebessüm ettim. Kötü niyeti yoktu, dürtüsel konuştu, ağzına gelen ilk laf oydu; neyini yargılayayım? Veya çok kibirli de olabilirdi, gene anlardım — bir kompleksi var, o yüzden kibirli davranıyor derdim. Anladığımda benim için de mesele biterdi.
Süreci içinde başka bir şey yapamayan bir insana ben yargılamada bulunabilir miyim? Bulunamam. Boş vermenin de bir anlamı yok; başka bir şey yapamaz ve bunu yapıyor, bu kadar. Bu, onu onaylamak değildir; ben de aynı hataya düşebilirim diye kaygı da duymam gerekmez. Meşruluk, doğruluk anlamında normal görmüyoruz ama kişilik süreci anlamında normal görüyoruz — o süreci içinde başka bir şey yapamaz. Bunu anladığın zaman ne yargılayacağın bir şey vardır, ne de "hadi hoş gör, biraz Yunus Emre okumuşsundur" diyecek bir durum. Çünkü hoşgörüde alttan alta bir yargılama, o yargılamayı erteleme vardır; bahsettiğimiz şey bir meseleyi dibine kadar anlamaktır. Bir şeyi dibine kadar anlarsan orada yargılayacak, çatışacak veya hoşnutsuz olacak bir durum kalmaz.
Bazen karşımızdaki kişi numara yapıyordur diye düşünebiliriz, ama daha kompleks kişilerde, daha derin ilişkilerde onu tam anlayacak durumda olmayabiliriz — çünkü o senden çok farklı bir şeyler yaşıyordur. Orada anlayamıyorsan anlamak yönünde çaba göstereceksin; "ben bu kadar anladım" deyip yargıyı basmayacaksın, anlayıncaya kadar anlamaya çalışacaksın. Bunu yaptıkça anlayışın da derinleşir.
Bunu şuna da benzetebiliriz: eve gittin, yatak odanda eşini birisiyle gördün — "ben 10 dakika sonra geleyim, rahatsız ettim" diyebilir misin? Diyemezsin. Dilin söylese kalbin söyleyemez. İşte bizim yapamadığımız şeyler gibi, insanlar da bazı şeyleri şu anda yapamıyorlar. Ama bu bir süreç; her zaman yapamayacak değiller, bazı şeyleri yapabilmeleri için dönüşmeleri, çalışmaları lazım.
Başkasını Anlamak: Piercingli Kızın Hikâyesi
Başkasını anlamak, insanın psikolojik düzeyini, ego düzeyini, benlik düzeyini daha iyi fark etmek için bir çabadır; aynı zamanda kendi içindeki psikolojik zemini anlamak için de bir veridir. Sakin bir bilim adamı sivrisineği inceler gibi, sakince inceleyeceksin, gererek değil.
Mesela geçenlerde bir bayanla konuştum; beş altı ay öncesine kadar her tarafı delik deşikmiş, piercingler, saçı rengarenkmiş. Konuştukça bütün motivasyonlarını anladım — mesela otobüse binerken yaşlı kadınlar ona ters ters bakarmış, o da içinden "oh olsun" dermiş. Bunu normalde "terbiyesiz, ahlaksız" diye yargılarız; ama bir de onu anlamak var: kardeş kıskançlığı yaşamış, ailede ikinci plana düşmüş, görmezlikten gelinmiş, "madem beni rahatsız ediyorsunuz, ben de sizi rahatsız edeceğim" demiş. Piercingli bir arkadaşı olmuş, ondan beslenip özgürlük söylemleri geliştirmiş. İşte anlayış budur; öbür türlü "şu terbiyesiz kıza bak" der, çıkarsın — rahatlatıcı olur ama sığdır.
Anlamak beni tatmin eder; anladığımda yargılayacağım bir durum olmadığını görürüm, olsa olsa şefkat ederim. Burada hoşgörüden bahsetmiyoruz — "bırak o da öyle giyinsin, piercing taksın, hoşgörülü ol" demiyoruz; onu anlamak lazım, nasıl negatif tetiklenmeler yaşadığını görmek lazım. Bunu anladığında kızgınlık, yargılama, öfke doğmaz. O anda o kişinin o davranıştan başka bir çaresi de yoktur; farklı bir düşünce, farklı bir anlayış, farklı bir bakış açısıyla karşılaşmadıkça değişemez.
Kendindeki negatif benlikleri anlamak asıl çalışma alanıdır; başkalarını anlamak ise ikincil, yan bir çalışma alanıdır — kendi içimizdeki negatif benliklerin ortaya çıkmasını, kendilerini realize etmelerini engelleyen bir yan çalışmadır.
En Zor Soru Üzerinde Çalışmak
Ertelemek bazen bilememekten, bazen o soruyla muhatap olmaktan rahatsızlık duymaktan kaynaklanır. Mesela onuncu soruya kadar gelen dokuz soruyu başarıyla çözersin ama onuncu soruyu çözecek bilgiye henüz sahip değilsindir. Kişi ekseriyetle zor olan şey üzerinde durmalıdır; çünkü herkes için zor olan şey, bizim en temeldeki handikapımızdır. Diğerleri zaten kendiliğinden çözülür, kolay olmaları bizde onların zaten çözümlendiğini gösterir. Asıl handikaplarımız kolay olan alanlar değil, zor olan alanlardır.
Stratejik olarak, kişi çok özgüven eksikliği içindeyse önce kolay sorularla özgüvenini sağlamak uygun olabilir; ama bu stratejik bir meseledir, temel bir nokta değildir. Dönüşüm, kendinde en zor olan alan üzerinde çalışmayı gerektirir. Bazen en zor soru üzerinde çalışmak arkadaki doksan sorunun ellisini de çözmeyi kolaylaştırır; bazen de tam tersi olur — diğerleri kolay geldiği için o soruyu çözmek oyuncak gibi gelir ama orada saplanıp kalırsın, çözdüğün her şey ziyan olabilir.
Geleneksel öğretinin bize ifade ettiği şey, kişinin kendisine en zor gelen nokta üzerinde yoğun olarak çalışmasıdır; çünkü en zor gelen şey, kişinin psikolojik düzeyde en komplike ve en derin alanıdır. Mesela bir insan cimrilik konusunda çalışabilir ama tabiatı zaten cömertliğe yakınsa kolaylıkla cömert olur; ama bir başkası o kadar cimridir ki ondan para almak deri soymak gibidir — o kişinin cimrilik üzerinde çalışması lazımdır. Bir başkasının kibri varsa, o da kibir üzerinde çalışmalıdır. Kişi için en zor olan soru, o kişi için yüz puanlık bir sorudur; bir başkası için beş puanlıktır. Kişiyi on üzerinden on aldıracak olan şey, en zor olan sorudur.
Çalışmak isteyen benler ile çalışmak istemeyen benler arasında kuvvetli bir mücadele vardır. Psişik düzeydeki benler çalışmayı istemez ve içimizde çok akıllı benlerdir; içgüdüsel olarak kendi alanlarını korumanın ince bir zekâsı vardır. "Böyle insanlara karşı şefkatli davranırsan seni ezerler" der — bakarsın ne akıllı bir şey, hakikaten akıllı; halbuki tamamen negatif bir bendir, seni koruyormuş gibi görünür.
Güvenmek, İnanmak ve Analiz Etmek
Birine güvenilir olmadığını bildiğin hâlde, ona inanıp inanmama meselesi ayrı bir konudur. Temel soru şudur: o kişi güvenilmez olduğu için bundan rahatsız olan bir ben var mı yok mu? Güvenilmez bir insana inanmak, aslında ona yapılan bir haksızlıktır — çünkü inanırsın, sonra güvenini boşa çıkarır, kızarsın. Verdiği sözü yerine getirmeyen bir insana inanmamak, onun durumunu anladığın içindir; isterim ki güvenilir bir insan olsun, olumlu bir etkide bulunabiliyorsam bulunurum, ama ona inanmam — bu tamamen analitik bir sonuçtur.
Neyzen Tevfik, Mehmet Akif'e bin küsur defa içkiyi bırakacağım diye söz vermiş. Mehmet Akif anlamış ki bunu şu anki süreci içinde yapamıyor; bırakacağım dediğinde ona inanmıyor ama bu, onu güvensiz, kötü niyetli olarak algılamak anlamına gelmiyor. Şu an verdiği sözü yerine getiremez; getirirse sevinirsin, "fevkalade bir değişim yaşamış" dersin, getirmezse zaten analizin öyle olacağını bilir.
Biz insanlara inanmamızı bazen bir alacak hesabı gibi kullanırız: "sana inandım ama sen ne yaptın" deriz — hâlbuki iyi analiz edebiliyor olsaydık inanmayacaktık; bu, onu kötü görmek değil, doğru analiz etmektir. Altı aylık bir çocuk "anne bir daha altıma yapmayacağım" dese, anne buna inanır mı — ona gülerler. Ama anne şöyle diyebilir: "evladım bu konuda gayret et, altına yapacağını hissettiğinde bana işaret et, ben de seni tuvalete götüreyim, bakalım ne olacak." Böyle diyebilirsin — yoksa "sana sonsuz inancım var" demek yanlış olur; ya da "kesinlikle yalan söyleyeceksin" demek de yanlıştır. İkisi de yanlış şeylerdir. Doğrusu şudur: "Senin söz verdiğine inanıyorum ve şahidim, inşallah da yerine getirirsin; getiremezsen elimden geldiğince yardımcı olurum."
Ne kadar zeki negatif benler var, değil mi? Bunları görmek, fark etmek gerekiyor.
Evet, teşekkür ederim. Böyle devam edebilirsiniz. Hayırlı akşamlar.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Anlatıcının mealen aktardığı, sure ve ayet numarası belirtilmeyen üç ayet: (1) Hz. Peygamber'in şefkatiyle ilgili — "Eğer sen onların üzerinde şefkat kanadını açmasaydın, onlar etrafından dağılırlardı" meâlinde; (2) "Nefis ve hevalarınız Allah ve Resulünün getirdiği şeye tam teslim olmadıkça kâmil imana eremezsiniz" meâlinde; (3) şeytanın sözü olarak aktarılan "Ben zorlamıyorum, çağırıyorum; siz de geldiniz" meâlinde. --- ---
İlgili Sohbetler
Varlığın Farkında Olmak ve Takva
İsmail Acarkan, insanın çocukluktan bugüne edindiği psikolojik tortuları ikinci el araba metaforuyla anlatarak, bunları mağduriyet veya öfkeyle değil sakin bir gözlemle fark edip tahliye etmemiz gerektiğini anlatıyor. Freud'un insanı sınırlayan psikolojik indirgemeciliğini eleştirerek, Kur'an'ın mutluluğun dışsal şeylerde değil Allah'ı hatırlamakta olduğunu söylediğini vurguluyor. Hz. İsa'nın "evini kumun üzerine kurmak" temsili ve okyanus benzeri metaforlarla, insanın gerçek varlığını beden, ilişkive başarılara indirgeyip bir "varlık sancısı" (eksistansiyalizm) yaşadığını, hâlbukigerçek varlığın hiçbir şeyle örtülemeyeceğini anlatıyor. Sohbeti, takvanın "varlığın farkında olma bilinci" olduğunu, ölümün ve zorlukların bu farkındalıkla nasıl korkusuzca karşılanabileceğini örneklerle (Hz. Peygamber'in hicreti, şehitler, Bakara 177) açıklayarak tamamlıyor.
Kurban Kimliği ve Darüsselam'a Çağrı
İsmail Acarkan, Eckhart Tolle'nin "kurban kimliği" kavramını okuyarak, insanın yaşadığı haksızlıklar üzerinden "bana bu yapılmamalıydı" diyerek kendinialacaklı hissetmesinin ince bir tuzak olduğunu anlatıyor. "Haklısın ama alacağın yok" ilkesiyle, haklı olmanın bir kimliğe, bir hapishaneye dönüşmemesi gerektiğini; Hz. Yusuf'un yaşadığı büyük haksızlıklara rağmen hiçbir kurban kimliği taşımadığını örnek gösteriyor. Hz. İsa'nın "bana iyi deme, iyi olan Allah'tır" cevabı ve "kıymetim bilinmedi" cümlesinin sahteliği üzerinden, insanın değerinin şahidinin yalnızca Allah olduğunu, Allah'ın insanı her an Darüsselam'a (esenlik yurduna, kendi kalbine) çağırdığını anlatıyor. Sohbeti, Hz. Peygamber'in düşmanlarına dahi "canları cehenneme" demediğini, gerçek bir mümin ve Muhammed ümmeti olmanın bu bilinçle yaşamak olduğunu; önce nefsin temizlenmesi gerektiğini vurgulayarak tamamlıyor.
Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik
Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.