Ruh, Nefs ve Beden Üçlü Yapısı ve Akıl Mertebeleri
Kısa Özet
Sohbette önce ruh, nefs ve beden şeklindeki üçlü insan modeli anlatılıyor; can, gönül, kalp gibi farklı dillerden (Farsça, Arapça, Türkçe) gelen ama aynı şeye işaret eden kavramların birbirine karıştırılmaması gerektiği vurgulanıyor. Ardından akıl konusunda rasyonalite (nefsin aklı) ile ruhani/müteal akıl arasındaki temel fark, kalbin duygusallıkla karıştırılmaması, nefsin sürekli değişken ve dengesiz doğası, buna karşılık ruhun daimi huzuru işleniyor. Sohbetin devamında Allah'ın insandaki üç türlü mevcudiyeti, bilfiil ve bilkuvve kurtuluş, tefekkür-tezekkür ayrımı, orucun nefsi terbiye edici anlamı, cinlerde nefs bulunup bulunmadığı gibi sorular soru-cevap şeklinde ele alınıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Nefs kavramı aslında "kendi/kendilik" demektir; kişinin kendilik algısı hangi düzeyde ise (beden, duygu, akıl, ruh) nefsi de o düzeydedir.
- Rasyonalite (nefsin aklı) ile ruhani/müteal akıl (kalbin aklı) birbirinden farklıdır; rasyonalite kendi alanında (görünür alem, ölçme-tanımlama) kullanıldığında doğrudur, metafizik alanı anlamaya kalkışıldığında çelişki doğurur.
- Nefs alanı sürekli değişken ve iç-dış etkilere açıktır; bu yüzden salt psikolojik düzeyde kalıcı bir denge aranamaz, denge ancak ruhun nefsi dengelemesiyle mümkündür.
- Allah insanda üç farklı tarzda mevcuttur: tüm mahlukatta bulunan genel mevcudiyet, kula bağlı (perdelenebilen) ikinci düzey mevcudiyet ve kişiye özgü, tamamen lütuf olan üçüncü düzey tecelli.
- Oruç; nefis ve bedenden feragat ederek geriye ruhu bırakan, insanı kendi merkezine (Allah'a bağımlılığa) döndüren bir ibadettir.
Nefs Kavramının Doğru Anlaşılması
Bu kelimeler bir başka şeyi ifade eder veyahut da aynı anda birçok şeyi ifade etme durumunu içerir o kelimeler. Buradan da karışıklık doğar. Mesela en önemli karışıklık akıl konusunda doğuyor. En yüce şey akıldır, insanda en yüce şey akıldır. Ama sonra da bir bakarsın işte tasavvufi bazı metinlerde işte akıl eleştirilir, kınanır, işte akılla gidilmez denir. İşte bu kalp yoludur, akıl yolu değildir denir. Burada bir karışıklık doğar. İşte can, gönül, kalp, ruh, vicdan, nefs...
Şimdi burada şunu düşüneceğiz o zaman: bizim toparlayabildiğimiz o geleneksel metinler üzerinden toparlayabildiğimiz insan modeli üç boyut üzerinden anlaşılabilir. Ruh, nefs ve beden olarak anlaşılabilir. Fakat burada kullandığımız nefs kavramının kendilik olmadığını söyleyelim. Yani geçen dersimizde söyledik, nefs kavramı "kendi" demek. Bunu önce iyice anlamak lazım. Temel anlamı "kendi" demek. Bu Allah için de kullanılır, başka şeyler için de kullanılır. Bir şeyin kendiliği neyse odur. Kendini gerçek anlamda bilen de Tanrı'dan başkası değildir. Bizdeki kendilikler sübjektif kendiliklerdir. Dolayısıyla sürekli arınmaya ihtiyaç duyuyor.
Niye Tanrı'nın nefse arınmaya ihtiyacı duymaz? Tanrı da nefstir; kendini nefs olarak Kur'an'da tanımlar. Ama niçin mesela onun arınmasından bahsetmiyoruz, insanın nefsinin arınmasından bahsediyoruz? Çünkü bizim kendilik algılarımız sübjektiftir. Bizim kendilik algılarımız hakiki kendilik olan, mutlak olan Tanrı'ya ulaşıncaya kadar arınmaya muhtaçtır. İşte o arınma da konuştuğumuz kurban etme ile ilişkili bir şey. Çünkü arınma kurban etmeyi gerektirir, yani feda etmeyi gerektirir. Sürekli. Her düzey bir kendilik algısıdır ve bir nefs düzeyidir. Dolayısıyla kendilik algısı kişinin ruh ise, mesela oradaki nefs ve ruh bir olur. İşte mesela Gazali'de nefs, ruh, kalp bir bir falan, bir başka açıdan sen tam işi toparladın zannederken bakarsın ki hepsi birdir der, gene kafa karışır.
Halbuki orada işte bu, yani senin kendilik algın, geçen derste de bahsettiğimiz gibi duyguda olabilir, rasyonalitede olabilir, içgüdüsellikte olabilir, bedende olabilir, toplumsal imajda olabilir. Bütün bunlar bir sübjektivitedir ve geçicidir ve arınması gerekir. Kişi kendini ruh olarak telakki ediyorsa onun nefsi ruh olur. Dolayısıyla bu nefs kavramını bu şekilde doğru bir yere oturtabilirsek okuduğumuz metinleri de daha doğru anlama imkânına sahip olabiliriz.
Can, Ruh, Gönül, Kalp: Farklı Dillerden Aynı Anlam
Bir. İkincisi, bizim dilimizde Farsça, Arapça ve Türkçe, bazen de İngilizce kelimeler var. Bazen bunlar aynı şeyi ifade eder. Fakat ayrı dillerden geldikleri için biz bunlara sanki özel bir kavrammış gibi, o kavramdan daha farklı bir kavrammış gibi anlam yüklemeye çalışırız. Mesela "can" Farsçadan gelmiş, ruhun karşılığı, ruh demek. "Gönül", kalp demek; yani gönül kalbin karşılığı, aynı anlam. Birisi Arapça, birisi Farsça. Dolayısıyla işte can diyelim, mesela Mesnevi'de çoğunlukla can kullanılır, çünkü can ruh demek. Şimdi kalkıp bu can ne, ruh ne diye ayırıp, can budur, ruh budur, Türkçe'de öyle kullanıyoruz diye ayırmak; bunlar gereksiz şeyler, yanlış şeyler.
Biz bir kelime kullanıyorsak önce o kelime nereden geldiğine bakacağız. Bazen bakacağız ki aslında bizim Türkçe'de üç tane kelime var, üçü de aynı şeyi ifade ediyor, ayrı dillerden gelmiş. Bunlara kalkıp "bir yapalım, zihnimizi zenginleştirelim" diye ayrı anlamlar vermemiz daha sonra daha büyük karışıklıklara yol açar. O yüzden bu yanlış bir şeydir. Dolayısıyla can kavramını bir kenara koyalım: canın ruhun karşılığı olduğunu, işte diyelim ki güya öz Türkçe'de "tin" var falan diyelim, bunlar hep aynı şeylere tekabül eder. Gönül kalbe tekabül eder.
Kalp: Yatay ve Dikey Boyutun Kesişim Noktası
Ha, kalp denir. Kalp de aslında insandaki yatay ve dikey boyutun kesişim noktasıdır. Yatay boyutumuz nefs ise, dikey boyutumuz ruh ise, bunların kesiştiği noktaya -hani x ve y ekseninin kesiştiği nokta gibi- o nokta aslında kalptir. Aslında kalp kelimesi de bir şeyin merkezi, bir şeyin en içi, veyahut da bir çember telakki edersek çemberin merkezidir kalp. Bir memleketin kalbi, bir insanın kalbi, onun en merkezi noktası anlamına gelir. Kalpte böyle bir anlam var aslında temelde.
Şimdi Kur'an'da kalbin bozulabileceğinden bahsedilir. Kalbin körelmesinden bahsedilebilir. Dolayısıyla o zaman biz şunu da anlayabiliriz: şu merkezi noktaya kalp dersek, yatay ve dikey boyutların kesiştiği noktaya, bu kalp eğer yatay boyuta dönük olursa körelir, kör olur ve bozulur. "Kalp bozuk" denilebilir mesela. Çünkü yatay boyuta, yani diyelim ki cismani, maddi, geçici, beşeri tabiata bakıyor ve her şeyi o gözle görüyor. O zaman biz o kalbin kör oluşundan bahsedebiliriz, veyahut da kalbin bozulmuş olmasından bahsedebiliriz. Diyelim ki o insanın merkezi, o merkezilikten çıkmıştır. Aslında merkez şu ama o, burasını merkez zannediyor. Bu insan için bu sefer "kalbi yoktur" denilebilir. Bu insan neredeyse kalpsiz. Aslında kalbi var, fakat kalbinin farkında değil, kendini başka bir yerde tanımlıyor.
Dolayısıyla kalp bildiğiniz şey değil. Bildiğiniz biyolojik kalp değil. Onunla sembolik bir ilişkisi var; yani büsbütün anlamsız bir bağlantı yok, sembolik bir ilişkisi var. Onu dernekteki konuşmamızda açmıştık: kalbin fonksiyonu, temiz kanla kirli kanın birbiriyle buluştuğu, arındırıldığı, temizlendiği, oksijeni alan -yani ruhtan gelen esintiyi alan- ve bedenden gelen kirli kanı alan bir yerdir. O yüzden kalp, bildiğimiz biyolojik kalp, sembolik olarak anlamlıdır. Bir manada akciğerle temsil edilen ruhun esintisini, temiz havayı alır ve vücudun işlemesinden ileri gelen kirlenmiş kanı alır, orada bir işleme tabi tutar ve kanı temizleyerek gitmesi gereken yere gönderir. Aslında biyolojik kalp böyle bir işleve sahip olduğu gibi manevi kalp de aslında yatay ve dikey boyutları idrak eden, onlarla temas eden bir şeydir.
Şimdi eğer bir insan maneviyatla, ruhuyla temas içinde ise o kalp doğru bir kalptir, sahih bir kalptir veyahut da iyi bir kalptir. O temas neticesinde ne olur? Nefsaniyetin getirdiği negatifi, temizlenmesi gerekeni temizler ve her yerine gönderir. Sonuçta kalp bir dengeleyicidir. Öyle ki kalp her iki tarafa da dönebilir, sıfat kazanır; nereye dönüyorsa ona göre sıfat kazanıyor. Diyelim ki bedene dönüyorsa bedenin sıfatlarını kazanır. Diyelim nefsaniyetin negativitesine, öfke, kin, nefret, kızgınlık vesaireye dönüyorsa onun sıfatlarını kazanır. Nefsin olumlu yanına, diyelim ki nefs düzeyinde bir merhamet, şefkat, cömertliğe dönüyorsa onun hükmünü kazanır. Ruha dönüyorsa ruhun hükmünü kazanır. Dolayısıyla kalbi de böyle özet olarak söyleyebiliriz.
Akıl: Rasyonalite ve Ruhani Akıl Ayrımı
Burada akıl kavramı devreye giriyor, veyahut da bunun üzerinde düşünmek gerekir. Akılda iki türlü akıl var. Bir, ruhun aklı -işte "en yüce şey akıldır", "kişi aklı nispetinde kıymetli olur" veya işte "aklı olmayanın dini yoktur"- aslında hep bunlara tekabül eden. Bir hadiste, Allah'ın ilk yarattığı şey akıldır, onun için her şeyi yarattı diye söylüyor. Hatta aklın mahiyetine dair, "aklın yeri kalptir" diye de geçer. Evet, yani aklın yeri kalptir denilmesi, aklın yeri insanın merkezi neyse oradadır anlamında, insanın merkezindedir manasında.
Ve akıl saf şuuru temsil eder. Saflık burada kastettiğimiz, yani bozulmamış, hiçbir zaman bozulmayan ve olanı olduğu gibi aldıran, objektif şuur melekesidir. Dolayısıyla bu akıl değerli bir akıldır. Buna Batı'da "intellekt" denmiş, bizim geleneğimizde "aklı mead" denmiş veya bazen sadece akıl da denmiş olur. Kur'an'da da "akletmiyor musunuz?" ayetlerinin anlattığı akıl da bu akıldır. Asıl itibariyle bu akıldır; saf şuuru, ruhun aklını ifade eden şeydir "akletmiyor musunuz" dendiği zaman.
Yoksa kâfirler de -en azından Müslümanlardan bazıları da Müslümanlardan daha iyi akledebiliyorlar değil mi? Diyemeyiz ona "siz geri zekalısınız" veyahut da "sizin kafanız çalışmıyor" diyemeyiz. Çok zeki kâfir, münafık, ateist olabilir. Çok zekidir. Onların "akıl", "zeka" dediğimiz, zeki dediğimiz yönleri nefs boyutunun aklı, yani rasyonaliteleridir. Rasyoniteleri çok güçlüdür, çok da bu anlamda zeki olabilirler. Fakat bu, Kur'an'ın kastettiği "akletmiyor musunuz" veya "siz akletmeyen bir kavimsiniz" sözüne muhatap olmalarını engellemez. Ki bizim de öyle. Biz de rasyonel zihni kullanırız çoğu zaman; o ruhani aklı çoğu defa, hatta belki derste bile kullanmamış olabiliriz. Ama en azından bunu bilmeliyiz ve bunu böyle ayırt etmeliyiz.
Dolayısıyla bir insanın rasyonalitesi, bu anlamdaki aklı çok ileri olabilir, çok iyi kullanabilir, çok zeki olabilir; fakat hakikatten hiçbir nasibi olmayabilir. Biz şunu diyemeyiz: "Bu kadar akıllı bir insan nasıl inanmıyor?" Gayet güzel de inanmayabilir. Bu akıldan o yüce akla bir yol var mıdır? Tabii ki vardır. Zaten her üst şey bir alt şeyde gölge bırakır, veyahut da her gölge bir üst şeyin gölgesidir. Gölgeden bahsetmemiz için bir asıl söz konusudur. Dolayısıyla aslında rasyonalite ruhani aklın bir gölgesidir. Ama hiçbir zaman gölge aslın fonksiyonunu göremez, onu icra etmesine imkân yoktur.
Peki rasyonalite bütün bunlarıyla saçma ve boş bir şey midir? Değildir. Ama bir müteal aklın gölgesidir. Dolayısıyla kendine has bir işlevi var. O işlevinin dışında sen onu kullandığın zaman, yani diyelim metafizik olanı, ruhani olanı sen rasyonalitenle, aklınla anlamaya çalışırsan dersin ki "aklım almıyor". Peki bir taraftan da denir ki "din akıl dinidir", bu nasıl olur? Halbuki burada bir çelişki var gibi görünür ama aslında bizim baktığımız yerde hiç çelişki yoktur.
Evet, akıl -bu akıl, yani rasyonalite- her şeyi almaz, her şeyi taşıyamaz. Ama İslam akıl dinidir; o akıl ise ruhun aklıdır. O akıl bizde inkişaf ettiğinde -ki bu hepimizde var- açığa çıktığında, fark edildiğinde, tecrübe edildiğinde, o zaman sen o aklın anlayışını ve şuurunu tecrübe edersin. Orada doğal olan şeyin rasyonalitede bir paradoks gibi göründüğü olur; işte diyelim ki "Tanrı her yerde ama madde değil, bir şey değil" veya işte bir çocuğun sorduğu gibi "o zaman şundan da mı büyük, bundan da mı büyük?" Hani mekândan zamandan münezzeh diyorsun, sonra her yerde ve her şeye hâkim diyorsun. Evet bu doğru ama bu müteal akılla anlaşılabilecek bir şey, rasyonalite ile anlaşılabilecek bir şey değil. Rasyonalitenin alanı rasyonel alandır, zahiri alandır ve biz onunla ilgili alanı onunla anlayabiliriz.
Dolayısıyla her şeyi kendi yerinde kullandığımız zaman bu doğru bir şey olur. Ama kendi yerinde kullanmadığımız zaman, hele hele kavramları doğru anlamadığımız zaman o zaman bir çelişki ve çatışma olur. Dolayısıyla rasyonalite kendisi için belirlenmiş olan alanda iş görür. Mesela rasyonel akla göre bir şey hem o hem o olamaz; işte küçük vardır, büyük vardır. Yani rasyo aslında "ölçen" demek değil mi? Ölçme ile ilişkili bir şey. Ölçen, biçen, kıyaslayan, tanımlayan; bizim görünür âlem dediğimiz, beş duyuyla algılanan âlem dediğimiz âlemi algılamaya, tanımlamaya, anlamaya, değerlendirmeye yarayan melekedir. Bunu burada kullanmamız şartıyla bir zararı yoktur. Ama olmadık yerde kullandığımız zaman, mesela bu akılla Tanrı'yı anlamak, metafizik âlemi anlamak imkânsızdır -böyle bir şey mi? Orada işte müteal akıl dediğimiz veya kalbi akıl dediğimiz veya akleden kalp dediğimiz, yani merkezdeki akıl devreye girer.
Kalbin Duygusallıkla Karıştırılması
Dolayısıyla burada şunu da unutmayalım: Kur'an'da veyahut da işte diyelim İslam geleneğinde kullanılan kalbin duygusallıkla bir alakası yok. Bu da nefsin şeyidir. Evet, duygu nefsin şeyidir. "Kalp hayatı" dediğimiz zaman duygu hayatı anlamına gelmez. Çok duygusal bir insan işte "ben kalbi çok nazik bir insanım" falan diyebilir. Bu, Kur'an'ın ve geleneğimizin kullandığı kalple hiç ilişkisi olmayan ve bu konuda da çok yanıldığımız bir nokta. İşte "buranla düşün, kalbinle düşün" -sen düşünemezsin ki onunla, o açığa çıkınca düşüneceksin. Kalp dediğin, duygusallık, hissiyat anlamında değil ki. Biz hemen hissiyata vurgu yapıyoruz; akıldan rahatsız olduğumuzda hemen hissiyata vurgu yapıyoruz, onu da kalp zannediyoruz. Bu yanlış bir kullanım.
Var mı başka bu konuda? Biraz karışık mı oldu? Aslında büyüklerimiz doğru şeyler söylüyor da belki kendi zamanlarında bunlar rahatlıkla anlaşılıyordu. Biz şimdi bu metinleri okuduğumuzda problem yaşayabiliyoruz. Dolayısıyla şu hayatı yaşadığımız süreçte mesela bedenimizde, duygularımızda, zihnimizde olduğumuzu fark etmeli ve bulunduğumuz noktayı bilerek değerlendirme yapmalıyız. Yani diyelim duygusallığımız için de bir şeyi çok talep edebiliriz, isteyebiliriz, çok büyük bir arzu duyabiliriz. Ama eğer bir yolcu isek, manevi bir idrak yolcusu isek şunu düşünmeyiz: "Şu anda duygusal haldeyim."
Nefsin Değişkenliği ve Psikolojik Dengenin İmkânsızlığı
Yani duygu odaklı, duygularımda merkezlenmiş, duygularıma odaklanmış -bu duygu, hissiyat anlamında değil, sadece arzu anlamında, istek anlamında- buna odaklanmış biriyim ama bu asli bir şey değil. Yani bunu sanki, bu gerçekleştiğinde ben çok her şeyi bulmuş olacağım, gerçekleşmediğinde de çok büyük bir yıkım olacak tuzağına düşmemeliyiz. İşte diyelim ki nefsin tekâmül yoluna giren insanın girmeyen insandan farkı bu: nerede olduğunu biliyor ve oranın ne olduğunu biliyor, onu abartmıyor.
Bu, bir çocukla, bir çocuğu gözlemleyen büyüğe benzer. Çocuk oyununa gömüldüğünde evi gerçek bir ev zanneder, oyunu gerçek bir oyun zanneder, her şeyi gerçek görür oyundayken ve onun içinde kaybolur. Ama bir büyük onu seyrettiğinde o oyunun ne olduğunu, oradaki evin nasıl bir ev olduğunu, ne kadar bir ev olduğunu görür ve ona göre değerlendirir. İşte yola girenle girmeyen insan arasındaki belki en önemli fark budur. Orada bizler görürüz ki, ben şu anda aslında evet şu şeyi istiyorum veya şundan kırıldım veya şu oldu, veyahut da şu an şöyle düşünüyorum -bu benim rasyonalitemdir, duygu merkezimdir, duyumlarımdır, içgüdülerimdir. Bunu kendi realitesi içinde kabul ediyorum, onaylıyorum, göz ardı etmiyorum ama mutlaklaştırmıyorum. Bu konudaki olabilirlik ve olmama durumlarını da çok farklı görmüyorum. Hani olursa hoşuma gideceğini biliyorum ama olmazsa bunun bir yıkım olacağını düşünüyorsam da bunun böyle olmadığını kabul ediyorum.
Dolayısıyla psikolojik düzeydeki her şeyimizi olduğu gibi kabul ederiz -kabul ederiz derken olanı görürüz, onu da dengelemeye ve olgunlaştırmaya çalışırız ama hiçbir zaman onun tek ve asıl realite olduğunu kabul etmeyiz. Temel şey bu; fark budur, modern psikolojiden bir fark budur. Ve daha yüce bir imkânın içimizde olduğunu anlarız; bunu tecrübe etsek de etmesek de kabul ederiz. Yani deriz ki işte bak peygamber ve evliya ve falanca zatlar böyle bir şeyi tecrübe etmişler ve onların tecrübelerini ben tasdik ediyorum, her ne kadar şimdi tecrübe etmemiş olsam da. Mesela bir veli diyelim cennet, cehennem, ahiret, melekler tecrübe eder. Peygamberin miracının arkasında o da kendi miracını yapar; peygamberin gördüğünü kendi kadri nispetinde görür. Görmeyen ne yapar? Tasdik eder. Der ki "ben görmedim, işte o Hz. Ebu Bekir'in dediği gibi -o söylüyorsa doğrudur." Ve böyle bir idrak kişiyi müşahedeye götürebilir, ama götürmese de tasdik ediyor olması onun için potansiyel kurtuluştur. Öbürü ise dünyayı ve dünyasal yaşamı, nefsin duyulur durumunu, rasyonalitesiyle, duygularıyla, içgüdüleriyle referans kabul eder ve onların içine gömülür. İnanan insanın inanmayan insandan temel farkı bu. Belki aynı düzeyde yaşıyordur ama biri bir şeyi tasdik ediyordur, öbürü o şeyi tasdik etmediği gibi göreceli olanı tek gerçeklikmiş gibi tasdik ediyordur. İşte o büyük bir gaflet olur bir insan için. Temel şey bu.
İşte geleneksel verilerin bize öğrettiği şey bu üçlü yapıyı anlamaktır. Bunu da işte kitaplarda da var, biz daha önce de ifade ettik: Pinoima, Pisişe ve Soma üçlüsü. Katoliklikte de veyahut da Latin gelenekte de "spiritus", "anima", "animus" veya "intellectus" bunlar kullanılır; spiritus ruh alanı için, anima pisişe için, beden içinse corpus. Latin gelenekteki, işte Jung'un anima-animus aldığı yer burasıdır. Latin şeylerini almış, fakat bunları biraz çarpıtarak ve çok indirgeyerek, çok bir kadın-erkek sınırlaması içine sokarak yapmıştır. Dolayısıyla o kavramların geldiği yer burasıdır. Bu makaleyi daha sonra ben düzeltip size veririm. Burada bunu anlatıyor. Kendisi de Katolik bir adam. Neyle ilgili? Maneviyatı pisişede konumlandırmaktan doğan sorunlar diye bir makale. İşte o ayrımı ve farkı anlatıyor, teorik bazı şeyleri verirken işte o şeye değinmiş, üçlü yapıya değinmiş.
Şimdi bu üçlü yapıyı dikkate alarak söylüyorum: Bakın buradaki kullandığımız nefs kavramı özel bir anlam taşıyor, ruhanilik özel bir anlam taşıyor, nefs özel bir anlam taşıyor ve beden bildiğimiz anlamı taşıyor. Bu düzeydeki nefs kavramını ayrı mütalaa ediyoruz; o genel anlamdaki kendilik kavramını ayrı. Kendilik anlamındaki nefsi. Buradaki nefs, Batı'daki pisişenin karşılığı, pisişik boyutun karşılığı.
Nefs, burada veya pisişik alan için her zaman şöyle denmiştir: bunun sağ solu yoktur ve değişkendir. Nefs alanı değişkendir, pisişe alanı değişkendir. Burada bir stabiliteden söz edemeyiz. Hele hele kendi başına bırakıldığında nerede konaklayacağı veya bir dakika sonra ne olacağı belli değildir. O yüzden geleneksel öğretilerde nefsani hayat bir kumun üzerinde kurulmuş eve benzetilmiştir. Bu İncil'de geçer. Çünkü kaygandır kum; veyahut da işte mesela sel gelir, rüzgar eser, bir şey olur, kayar o kumlar. Sen kayan kumlar üzerinde bir hayat yaşıyorsun. Der ya, "beş dakika evvel ne haldeydim" diye birden tak diye çöker insan, şu olur bu olur değil mi mesela, bir sürü şey. Bir anda çok merhametli olursun, cebindeki beş kuruşu bile vermek istersin; bir zaman cebimde bir milyar olur, bir kuruşunu bile vermek istemezsin. Birçok şey. Biri seni takdir eder, hoşuna gider, memnun olursun; biri sana kötü bakar, ters bir laf söyler, bozulursun. Çünkü nefs düzeyi böyle. Nefs alanı iç ve dış etkilerin alanıdır ve kendi başına durduğunda her an değişir.
O yüzden denilmektedir ki insanda bir benlik yok, yüzlerce benlik var. Çünkü aslında her duygu durumumuz, her zihinsel durumumuz, her içgüdüsel durumumuz ayrı bir benliktir. Mesela bir yere gidersin, bir kitap okursun, dünyaya ait hiçbir istek o anda hissetmezsin, dersin ki "dünyaya hiçbir şey istemiyorum, çok rahatım" veya mutmainlik hissedersin. Bu bir "ben" durumudur. Sonra o ben durumu diyelim bir şey olur, hemen başka bir şeye evrilir. Çünkü burada şunu her zaman hatırlayalım: nefs alanı değişkendir, sabit değildir. Bu yüzden psikolojik düzeyde dengeden bahsedemeyiz. O yüzden de psikolojik boyutta denge arayan, düzen arayan, sağlık arayan gaflettedir, yanılıyordur, imkânı yoktur. Sağlıklı bir 9, sağlıklı bir 7, sağlıklı bir 8 falan -gerçek anlamda bundan bahsedemeyiz. Aslında yok yani. Bazen geçici olarak, dönüp bir kıyasla bahsedebiliriz ama pisişik düzeyde asıl denge yoktur. Yani o etkilenimle yaşıyor çünkü. Etkileri açık; her türlü etkiye açık bir alan.
Geleneksel öğretilerde şöyle denmiş -şu anda tam bulamadım- "kendini düzene sokan insan mutlu ve huzurludur" denmiş. Ama şimdi "kendini düzene sokan insan" deyince orada yanlış anlaşılma olur. Kendini düzene sokmaktan kasıt, işte bu insanın varlığındaki bu temeldeki üç yapının kendi yerlerinde olmasıdır. Kendi yerlerinde olduğu zaman o insan düzene girmiştir. Ruh da Tanrı ile münasebet içindedir. Dolayısıyla böyle bir hiyerarşi, düzen olduğunda o insan düzene girmiştir, o insan kendi içindeki bütünlüğü bulabilmiştir. O zaman nefs alanı dengeyi bulur. Veya şöyle diyelim, her zaman ruhun kendisini dengelemesine muhatap olur. Yani o nefs alanı bulansa da dengesini yitirse de ruh onu her an dengelemek kabiliyetine sahiptir. Dolayısıyla şimdi o insanda bir anlık bir dalgalanma, bir anlık bir bulanma meydana gelse de ruh tarafından dengelenir. İşte sağlıklı insan olur. Yoksa öbür türlü nefs düzeyinde sağlıktan, düzenden, dengeden bahsedemeyiz. Geçici denge olabilir; kalıcı ve her şeye rağmen bir dengeden bahsedemeyiz. Ne olur? Bir travma yaşar, tekrar bozulur. Bunun gibidir.
Kendi Kendiyle Kavga ve "Hastalık" Kavramı
İşte o yüzden düzene giren insan, veyahut da bakın işte denir ki "kendi kendiyle kavgalı insan". Bu da geleneksel olarak kullanılan bir kavramdır. Kendi kendiyle kavgalı; bu, farklı kendiliklerin birbiriyle kavga etmesi olarak ifade edildiği gibi, nefs düzeyinde geçici olan kendilik ile ruh anlamındaki kendilik de kavgalıdır -dengeli olmayan insanlar hep kavgalıdırlar. Bazen ruhsal idrakin bir esintisi insana gelir ve nefsini kınar; yani kendi kendiyle kavga eder. "Sen bunu niye böyle yaptın, böyle yapmamalıydın" diyebilir mesela. Veyahut da aksine nefsani kendiliğimiz, ruhani bilincimize veyahut da bu konuda ruhsal olarak bize tavsiye edilen bir şeyle kavga eder; "yok, ben bunu kabul etmiyorum" diyebilir. İşte bunlar kendi kendimizle kavga etme sürecidir, kişinin kendi kendiyle kavga etmesi sürecidir.
İşte hastalık anlamındaki "disorder" kelimesi, "order" -düzen ve denge- kökündendir. Disorder'da onun olmaması hali, onun bozulması hali, olmaması hali bir hastalıktır. Ama buradaki hastalıktan kasıt, bütünün dengesinin olmamasıyla ilgili bir hastalıktır. Dolayısıyla işte tasavvufta veya geleneksel öğretilerde niye kâmil olmayan insana "hasta" denir? Çünkü bu anlamdaki düzen söz konusu değildir. O, nefsin geçici anlamdaki hastalığını sağlığını anlatmıyor. Evet diyebiliriz, "bu kişide psikolojik bir hastalık var veya problem var veya kişilik problemi var" diyebiliriz, o ayrı bir şey. Veya olmadığını söyleyebiliriz, "o insan hayatiyetini devam ettiriyor, ilişkilerinde bir problem yok, fazla sorun yaşamıyor" deriz, "normal bir insan, sağlıklı bir insan" deriz. Bu kastedilmiyor. Bütünün düzeni kastediliyor; o bozulduysa o zaman bir hastalıktan bahsedebiliyoruz.
Bir Bilgenin Sözü: Nefs, Ruh ve Beden İlişkisi
Var mı soracak? Var, var. Mesela işte bir bilgenin bir sözü diyor ki: "Nefsim olmadıkça bedenim bir iskelettir. Senin ruhun olmadan da nefsim bir kaos, boş şeylerle kararmış, karmaşık bir örtüdür; kendinden habersiz, senin iyiliğine duyarsız, izzetinden bir haber, günahlar ve yanlışlıklarla dolu." İşte bu, düzeni mükemmel bir şekilde ifade etmiş: "Nefsim olmadıkça bedenim bir iskelettir" -hakikaten, işte ölü insan ne? Aynı bedeni taşıyor ama bir iskelet. "Senin ruhun olmadan da nefsim bir kaostur." Bu, hasta olanla ilgili mi? Tabii ki, nefsin hastalığı. Ama bu "sıkılması" ifadesi doğru mu, aslında değil mi? Sıkılan, daralan nefistir aslında; ama biz mecazen "ruh sıkıntısı" gibi kullanıyoruz. Maddeye nispeten, bedene nispeten, beden olmayan bir şeyi biz hemen ruh diye algılıyoruz -yani böyle manevi gibi ama aslında değil. Yani ruhun sıkıntısı, hastalığı vesairesi yoktur. Ruh sıkılmaz, tecelli halindedir. Ruh sonsuz bir huzur ve sükundadır, her zaman öyledir. Ruh sonsuz bir huzur, sükun ve aydınlıktadır; her durumda ve herkeste. Bunu kullansak yanlış olmaz, sonuçta delalet değil; ama dediğim gibi kullanırken bilerek kullanmak lazım. Ben tercihen kullanmıyorum, yanlış değerlendirildiği için. Hepsi nefsin sıkıntısıdır yani. Ama bizim metinlerimizde bu şekilde kullanıldığı vakidir; ama bunu bilerek kullanmak lazım.
Ruh -bakın burada çok önemli, onu tekrar alayım sonra geçeyim öbürüne- "Nefsim olmadıkça bedenim bir iskelettir. Senin ruhun olmadan da nefsim bir kaos ve karanlık ve karmaşık bir örtüdür." Burada işte bu üçlü yapıyı ifade etmiş olduk. Yani "nefsim olmadan bedenim bir iskelettir" diyor ama "ruhum olmadan da nefsim bir kaostur, karanlıktır, karmaşa içindedir." Yani olumlu kutbu da var, olumsuz kutbu da var; büsbütün negatif değil yani. Ama kendi başına bir dengesi yok; etkilerle şekil alıyor, renk alıyor. Ruhun dengelemesinden ve ruhun ışığından habersiz olduğunda sıkıntısı orada başlıyor. O sürekli merkez, o nefsi bir düzene sokmak için gereklidir.
Merkezini Bulmak: Dıştaki İnsan, İçteki İnsan
Geçen ders miydi, bir evvelki miydi -"dıştaki insan", "içteki insan" denilen şey gene bu. Dıştaki insan nefs, içteki insan ruh. Dıştaki insanın ızdıraplarını içteki insana nakletmesi, aktarması gerekir. Yoksa o dıştaki insan işte "benim ne kadar kötü bir kaderim var, bir insanın başına bu gelir mi, şudur, budur" der. Burada ne yapmış oluyor? Kendi alanının içinde hapsolmuş oluyor. Tamam, sen bunları yaşıyorsun ama bunları üzerine oturma, bunların üzerinde merkezleşme, bunları her şey zannetme. İşte mesela evliyaların, peygamberlerin bu dünyada yaşadıkları -ne kadar, nasıl çekebilmişler dediğimiz sıkıntıları, zorlukları nasıl çekmişler? Onlar da nefs düzeyinde bir şey yaşıyorlar ama onun üzerinden hareket etmiyorlar; şuurları nefs şuuru değil, muhassal (arınmış) şuur. O içteki insan, merkezdeki insan.
Merkez sembolizmi olan o âyinlerde, mesela bir tapınakta, sürekli o merkezi hatırlatarak nefsin kendini merkez olarak algılamasını engelliyor. Çünkü bıraktıkça nefs kendini merkez olarak oluşturacak; biz sürekli kendimizi merkezde tutmaya eğilimliyiz, nefs itibariyle kendisini merkeze alacak. Halbuki bütün o dini ritüellerde, mesela işte diyelim ki Kâbe'ye dönüşümüz -vesaire- bütün o merkez sembolizmi denilen şey bizi kendi kendimizi merkez almaktan çıkarıp "hayır, senin merkezin sen değilsin, O'dur" diyerek işte ruhu, Tanrı'yı ve O'na dönüşü adım adım asli merkeze döndürür.
Dikkat edin, hani mesela psikolojide ne diyoruz? "O kadar kendine gömülmüş ki" değil mi mesela, "o kadar böyle etrafı görmüyor" deriz mesela değil mi? O kadar kendini merkeze almış ve yaşadığı olguyu o kadar büyütürsün. Bu olumlu anlamda da öyle: kendini merkeze alırsın, "işte senden iyi bilen yoktur, işte senden iyi sanatçı yoktur bilmem ne" -o da kötü bir şey. Yani görünürde bu hastalık değil gibi gözüküyor ama o da bir hastalık geleneksel öğretiye göre. Her türlü kendini merkeze alış bir problemdir. Çünkü sen merkez değilsin; nefs merkez değildir. Merkez, insan bütünlüğü içinde ruhtur; mutlak noktada da Allah'tır.
Hani biraz önce bir şey sordum ya Esra -"ruh sıkıntı duyar mı?" dedi. Yok, ruh sıkıntı duymuyor ve ruh hiçbir zaman bir problem yaşamıyor. O sonsuz bir huzurda, dinginlikte ve sükunettedir.
Allah'ın İnsandaki Üç Türlü Mevcudiyeti
Diyor ki: Tanrı insanda üç farklı şekilde bulunur. İlki onun özdeki mevcudiyeti; bu anlamda o yalnızca iyi ve kutsal olan benliklerde, nefislerde bulunmaz -burada nefs kavramı "kendi" anlamında kullanılmıyor- aynı şekilde günahkâr ve kötü olan insanlarda da, ve elbette tüm mahlukatta bulunur. Ruh, gerçek anlamda Tanrı'nın bizdeki mevcudiyetidir; mutlak mevcudiyetidir. Tam olarak mı? Tabii diyemeyiz; orada da izafi bir durum var. Fakat Tanrı ile -en deyim yerindeyse "yakın" demek bile gerekmez- en kopmaz bağa sahiptir ruh, o anlamda. Ve aslında insandan ziyade Tanrı'ya aittir demek daha doğru bir şey. Ama insanla da bağlı bir şey var; insandan ziyade Tanrı'ya aittir, "benim ruhum O'na aittir" demek daha doğru. Bu, modern yeni çağ anlayışlarının bir yanılgısıdır -ruhu tamamen beşeriyetimize bağlamak.
Şimdi ruhun bir izafi kullanım boyutu var; bu insana bakan yönüyle ifade edilmiş. İşte "senin ruhun, benim ruhum" diyebiliyoruz. Ama en gerçek anlamında ruh tektir ve Tanrı'ya aittir; yani Tanrı'dandır ve Tanrı'ya aittir. Onu bireyselliğimize bağlamamak daha doğru bir idrak halidir. Ama bu bir adım adım idrak edilen bir şeydir. Bununla ilgili olarak, Allah'ın her varlıkta mevcudiyeti vardır. Dolayısıyla bu aslında Tanrı'nın üflediği ruhtur. Ve şunu bilmeliyiz ki, buradaki ifadesiyle "günahkâr ve kötü olan insanlarda da ve elbette tüm mahlukatta bulunur"; zira bu mevcudiyet tüm mahlukata hayat ve varlık verir. O varlığını çekseydi hiçbir varlık var olmaya devam edemezdi ve aslî hiçliğine geri dönerdi. Bu mevcudiyet hali asla yok olmaz.
İkinci mevcudiyet hali tüm nefsler için geçerli değildir. Çünkü günah işleyen ve Tanrı'yı unutan veya gaflet içinde olanlar için burada perdelenen ve gizlenen bir mevcudiyet düzeyi bulunur. Yani Allah'la münasebettar olmanın meydana getirdiği tecelli, onunla münasebettar olmanın idrak ettirdiği mevcudiyet, bizim kul olarak O'nunla ilişkimize bağlıdır. Bu ilişkinin derecesi bu ikinci noktadaki mevcudiyeti oluşturur.
Bir de üçüncü bir mevcudiyet tarzı vardır ki, o doğrudan doğruya çok özel ve o kişiye özgü bir tecellidir. Mesela Allah fevkalade bir şekilde sana bir sevinç, bir dinginlik, bir huzur verebilir. Bu, Allah'ın sana özgü, senin haline özgü ve sana özgü fevkalade bir tecellisidir. Bu tamamen bir lütuftur, sana bağlı bir şey de değildir; hiçbir bağlantısı, hiçbir neden-sonuç ilişkisi yoktur.
Mesela bir veli diyor ki: "Seni sen olmadan bulamam, seni sen olmadan bulamam, seni aramaya da hakkım yok çünkü zaten içimdesin." Yani bizim, mesela, dolayısıyla bakın şu açığa çıkıyor: bizim kullandığımız birçok kavram mecazidir. Mesela biz Tanrı'yı aramaktan bahsederiz, Allah'ı bulmaktan bahsederiz, O'na gitmekten bahsederiz. Bunların hepsi mecazi kullanımdır; dilin, evet dilin imkanlarının sınırlılığından ileri gelen bir şey. İşte burada azizin biri diyor ki "seni nasıl arayayım ki? Yani aramak ne demek ki, sen zaten içimdesin" diyor. İşte bu. Ve aslında "aramak" bizden yana olan bir algılama tarzı. Hani işte "kullarım sana beni sorarlarsa, onlara de ki ben şah damarınızdan daha yakınım." Ama işte bizim o yakınlığın idrakine varmamız bir inkişaftır, bir açılmadır. O yakınlık bize açıldığında biz "O'na kavuştuk" deriz, "O'na ulaştık" deriz, "O'na vasıl olduk" deriz. Bunların hepsi mecazi kullanımlardır.
İşte geleneksel öğretinin bize anlattığı nefs psikolojisi dediği, nefsin yolculuğu dediği şey, kendi merkezimizi bulma yolculuğudur. Kendi merkezimizde ruh vardır, deyim yerindeyse ruhun merkezinde de Tanrı vardır. Bu olduğu zaman o insan gerçek insan olmuş olur. Öbürü, bizim gibi, işte biz yarım insan ve insan olmaya çalışma sürecinde bir noktadayız.
Bilfiil ve Bilkuvve Kurtuluş
İki türlü kurtuluş vardır geleneksel öğretiye göre: bilfiil kurtuluş, bir de bilkuvve kurtuluş. Yani biri gerçekten, hakikaten kurtulur. Kurtulmak denilen, bedenin ve nefsin tesirinden kurtulmaktır. Fakat bu aşma, bu dünyadayken izafi olarak gerçekleşir. Yani bir velinin de bu dünyada bir bedeni ve nefsi vardır; ama o, deyim yerindeyse, dilerse ve Allah dilerse, kabul ederse bunları anında bırakır ve hiçbir bağlantı hissetmeyebilir. Hani tamamen bunlarla ilişkisini kesebilir çünkü artık bunların asli bir şey olmadığını bilmektedir; bunlardan kurtulmuştur yani. Ama Allah ona "bunu hâlâ kullan" diyorsa o da bunu kullanır; ama ondan fiili olarak kurtulmuştur, artık o ruhani bir insandır. Bu bir bilfiil kurtuluştur. Kişi yeryüzündeyken, yani bu dünyada yaşıyorken kurtulmuştur. Kur'an'ın da kastettiği "müminler kurtulmuştur" ayeti buna işaret eder. Neyden kurtulmuştur? Kurtulduğu, beden ve nefsin düzeyidir. Çünkü ruhani düzeyde bunlardan zaten kurtulma halini yaşar. Ama Allah ona bu dünyada yaşa dediği için o bunları gene kullanır, gene bunlarla beraber olur.
Bir de fiili olarak kurtulamamış müminler vardır. Onlar da kurtulmayı temenni ettikleri ve kurtulmayı niyet ettikleri için Allah onları kurtulmuş kabul eder. Yani kurtulmuş olan, nefs-i mutmainne nedir? Oradan itibaren -dikkat edersen oradan itibaren de- Allah'ın çağrısı söz konusudur: "Rabbine dönüş", yani merkezine dönmek. Ondan önceki her hal kurtulamamaktır. Fakat bu, o noktada da kişi kurtulmaya niyet ettiği için ve bu konuda iştiyak taşıdığı için, istekli olduğu için, temenni ettiği için Allah kurtulmuş kabul eder. Ama diğer, daha önce söylediğimiz kurtulanlar ise, burada zaten kurtulmuşlardır. Mesela onlar için işte ölüm, üzüntü, korku, bunlar yoktur.
O zaman bu nefis düzeninde her şey zıtlıklarla mı çalışıyor? Kesinlikle, iki kutuplu. Kesinlikle. Daha doğrusu ruhta böyle bir kutupluk yok. Yani çift kutupluk yok, kesinlikle, olmayan şey. Bu da aslında Kur'an'da anlatılan, cennet haliyle ilgili anlatılan, henüz Âdem ve Havva olmadan evvelki haldir. Çünkü o durumda Âdem ve Havva ikiliği de yoktu. İkilik olduğu andan itibaren nefs düzeyi vardır. Nefs düzeyi de zorunlu olarak ikiliği, dualiteyi, çift kutupluluğu içerir. Ruhsal düzeyde ise çift kutupluluk yoktur.
Tefekkür ve Tezekkür
İşte o müteal akıl dediğimiz veya ruhani akıl veya kalbin aklı dediğimiz akılda yanlış bilgi yoktur. Kişi bir şeyi yanlış düşünemez -yanlış bilgi yok, zaten orada düşünme yoktur. Rasyonalitede düşünme vardır. Onun için bir adım daha ifade edersek: rasyonalitenin işlevine "tefekkür", müteal aklın, ruhun aklının işlevine "tezekkür" denir. Yani tefekkür, düşünme, akıl yürütme, sebep-sonuç ilişkisi üzerinden bir yerlere ulaşmadır. Bu tefekkürdür ve tefekkür âlem üzerine olur, âlemle ilgili tefekkür eder. O yüzden denmiştir "Allah hakkında tefekkür etmeyiniz." Çünkü burası Allah hakkında bir şey anlayacak düzeyde değildir, veya daha doğrusu ona ait bir alan değildir, Allah'ın alanıdır. O yüzden "Allah'ın zatı hakkında tefekkür etmeyiniz" demiştir. Ama Allah bir insana kendisini zikrettirebilir, yani kendisini hatırlatabilir.
Orada bilgi hatırlamaktır. Yani ruhun alanında akıl, bilgiyi hatırlamaktır. Eski Yunan'da Sokrat vesairenin "bilgi hatırlamaktır" dediği şey buna tekabül eder. Bütün geleneklerde de olan şey budur: hatırlar. İşte "Kur'an bir hatırlatmadır" denilmesi -Kur'an neye peki o zaman işaret ediyor? Kur'an sana burayı işleten bir şeydir ve sana aslında hatırlatıyor. Yani Kur'an sana gerçek anlamda yeni bir bilgi vermiyor; sende olmayan bir şeyi vermiyor, sana sende olan bilgiyi hatırlatıyor. İşte peygamber bir hatırlatıcıdır, Kur'an bir hatırlatıcıdır, âlem de bir hatırlatıcıdır. Bize bir şeyi hatırlatır. İşte bu anlamda müteal aklın veya ruhun aklının fonksiyonu tezekkürdür, zikirdir, hatırlamadır. Nefsin aklı olan rasyonalitenin işlevi de düşünmedir, tefekkürdür. Her birinin kendi fonksiyonları var ve kendilerine ait bilgi düzeyleri vardır.
Bunu bu şekilde anladığımız zaman, okuduğumuz bir metni, dinlediğimiz bir şeyi yerli yerine oturturuz; inşallah hiçbir kafa karışıklığı meydana gelmez, çünkü aslında bir karışıklık yok. Biz de veya bazı metinlerde maalesef bu şekilde değerlendirmediğimiz zaman bir karışıklık oluyor; ama bu şekilde baktığımızda karışıklık olmadığını göreceğiz. İşte bunu anlamayan, mesela işte burada birinden alıntı yapmış: "bilinçaltı, insanların manevi hayatlarını yaşamalarında vasıtalık eden melekedir" diyor. İşte mesela bu büsbütün yanlış. Yani manevi hayat nefsin alanı değildir ve nefis üzerinden maneviyat yaşanmaz. O yüzden din duygusallık değildir, rasyonalite de değildir, beden zaten hiç değildir. O yüzden dini bir şeyi rasyonaliteyle veyahut da duyguyla veyahut da bedenimizin sağlığıyla böyle bağlantılandırmak, sanki ona hitap ediyormuş gibi algılamak bir yanlışlıktır. En azından bir çarpıtmadır, en azından bir indirgemedir.
Evet, peygamber bütün âlemlere rahmet olduğu gibi din de bütün düzeylerimize rahmettir. Ama asıl rahmet olduğu alan ruhtur.
Oruç ve Nefsin Terbiyesi
Hiçbir din bize uzun yaşamayı vaat etmemiştir; hiçbir din bize böyle bir teknik, böyle bir şey vaat etmemiştir. Hatta bana demişti ki, Lokman Hekim varmış, bir tane bitki bulmuş, bir şey olmuş -bu şudur aslında, burada da anlatılan şudur: Allah size böyle bir hayat verebilir de. Bu Allah için haşa bir sıkıntı veya zorluk olmaz. Fakat böyle bir şeyin anlamı yok, böyle bir şeyin gereği yok, gerçekçi değil bu yani; bunun için yaratılmadı. Zaten aklı başında insan bu dünyada bu bedenle ebediyen yaşamayı zaten tercih etmez. Hani şöyle diyelim: bir mümine, yarın öbür gün bir hap çıksa, dense ki "bu hapı içeceksiniz, iki yüz sene yaşayacaksınız" dense, o akıllı mümin böyle bir şeyi tercih etmez, der ki "iki yüz sene daha mı yani" ve bırakır. Aleykümselam. Anlatabildim yani. Böyle bir şeyi tercih eden, mümin anlayışına sahip değildir; yani henüz daha imanın ne olduğunu anlamamış demektir. Bu dünyada iki yüz sene, üç sene, beş sene nasıl yaşanır -bunun düşüncesinde, planında, hesabında olan bir insan iman nedir henüz bilmiyor demektir.
"Oruç tut, sıhhat bul" olayı da aslında çok başka bir mesele. Tabi şimdi "oruç tut, sıhhat bul" tabii, oruç tutalım iyileşelim -tabii, emin değilim, hadisin orijinali nedir, oradaki "sıhhat" tabiri var değil mi Arapça'da? Tam doğru değil yani. Buradaki "oruç tut, sıhhat bul", beden sağlığını bul değil. Ben peygamberin böyle bir şey dediğini düşünemem; en azından bu anlam boyutunda dediğini düşünmem. Haşa bir peygamber gelip diyebilir "adam sağlıksız, ona sağlıkla ilgili bir referansta bulunabilir" -ama var, "oruç tut sıhhat bul", olmadı, bu olmadı. Mesela maydanoz gibi bir örnekle sıhhat bulabilirsin tabii, oruç tut, dengeyi -biraz önce bahsettiğimiz dengeyi- bul anlamındadır. Ki bakın oruç, hani buraya da bağlayacağım, "oruç benim içindir, mükafatını ben veririm" diyor. Oruç nedir? Aslında bizim nefs ve bedenden vazgeçme, feragat etmemizdir. Değil mi aslında, bedene ait, değil mi? Nefse ait her şeyden vazgeçiyorsun; yeme içme bırakıyorsun, bedene ait her türlü ihtiyacı bırakıyorsun, nefsi de bırakıyorsun. Mesela kimseyle kavga etmemen lazım, şudur değil mi mesela, suratsız olmaman lazım, bir sürü şeyler; nefsi de devreden çıkarıyor. Ne kalıyor? Ruh kalıyor. "Oruç benim içindir, mükafatını ben veririm" diyor Allah.
Dolayısıyla oruç, insanın nefs ve bedeninin göreceliliğini, geçiciliğini idrak ederek, henüz onları terk etmeden sanki terk etmiş gibi davranmasıdır. Yani sanki onu terk ettim idraki içinde nefsi ve bedeni devre dışı bırakma işlevidir. Geriye kalan ne? Geriye kalan ruh. İşte "benim içindir, ruhun içindir" oruç. Ve onun mükafatı da benim, o şeyi de ben veririm sana; ve Allah kendisini verir. Yani ruhanilik, Allah'a dönüş sürecidir ve Allah kendisini bize verir. Dolayısıyla eğer biz bir şeyi doğru bir yerden yakalayabilirsek aslında söylenen birçok şeyi de daha doğru anlama imkânına sahip oluruz.
Yoksa din veya maneviyat yolu ne bedenin ne bu anlamdaki nefsi tatmin yoludur, onu sağlıklı kılma yoludur. Mesela işte "tasavvuf yoluna gir, bak her şey yoluna girecek" -nasıl yoluna gir? Doğru aslında söylüyorum, her şey yoluna girecek; yani "bu" yoluna girecek, her şey yerli yerine oturacak, yoluna girecek. Yoksa zahiren dünya hayatımız yoluna girecek, istemediğimiz, nefsimizin hoşuna gitmeyen hiçbir şey olmayacak, bütün hep hoşuna giden şeyler olacak -böyle bir şey yok. O naif dindarlıktır, duygusal dindarlıktır. Bu dindarlık da zaten dindarlık değildir. Dindarlık bir duygusallık hiç değildir yani. Dindarlık ruhaniliktir ve ruhanilik, bütün nefsin duygu, düşünce ve eğilimlerinin üzerinde olan bir şeydir. Bunlara da rahmettir, bunlar da hissesini alırlar; çünkü asıl ruh hissesini alınca ruh cömerttir, aşağıdakilere de yağmur gibi rahmetini indirir. Ama kendi tabiatlarını idrak ederek, ruha tabi olarak bunlar dengeyi buluyorlar.
Bakın öbür türlü bir dengeli oluştan bahsedeceğim. Beden işte değil mi, beden kendi içinde bir saflığa, bir dengeye sahip olsaydı ihtiyarlamazdı, ölmezdi; ama tabiatı böyle değil, hastalanıyor, sağlık kazanıyor, ikisi arasında gidip geliyor. Nefs de öyle -bu anlamdaki nefsi kastediyoruz. O da bazen mutlu, bazen mutsuz, bazen sevinçli, bazen üzüntülü. Ama ruhani dengeleyiciliği olduğu zaman, ruhun inkişaf ettiği süreçte ne olur? Hiçbir zaman abartılı uçlara gitme söz konusu olmaz. Ama ruhun o himayesinden mahrum olduğunda işte o savrulmalar söz konusu olur. Dolayısıyla bu anlamda oruç da aslında yine o merkezilik; seni yine merkezine döndürüyor, o merkezin farkına vardırıyor.
Mesela diyelim ki işte o denir işte: "bak senin iraden yok, sen istediğin zaman yiyip içemezsin, istediğin zaman şunu yaparım bunu yaparım diyemezsin; Allah ye dediği zaman yiyebilirsin, Allah dur dediği zaman durursun, hareket et dediğinde hareket edersin." Aslında bu nedir? İradenin bir anlamda kendi merkezine, mutlak iradeye dönüp o iradeye tabi olmasıdır. Bütün bunlar işte bu merkezilik ve bu dengeyi bize ifade eden şeylerdir. Yoksa biz nefsin içinde huzur ararsak, nefste ne huzur vardır, ne vicdan vardır, hiçbir şey yoktur. Geçen konuşuyorduk, nefste vicdan da yoktur; izafi bir vicdanı vardır, izafi bir merhameti vardır. Kuyruğuna basıldığında hiçbir şey kalmaz, vicdan da kalmaz, o da kalmaz. Ama ruhani olduğu zaman işte peygamber gibi, kendisine taş atıldığında bile onlara dua edebilir, onlara merhamet duyabilir. İşte orada gerçek bir vicdan var, orada gerçek bir şuur vardır. Yoksa öbüründe, nefs düzeyinde yoktur. O yüzden denmiştir: nefsin olduğu müddetçe, nefsin içinden bir kurtuluşu yoktur. "Nefisten hayır gelmez" denilmesi de yine bununla ilişkilidir. Çünkü nefste gerçek anlamda bir hayır da yoktur. Çünkü nefs yaptığı her şeyi kendisi için yapar; kendine rağmen yapması neredeyse söz konusu değildir. Ama ruh için böyle bir şey söz konusu değildir. Ruh, ben ve öteki ayrımını da taşımaz. Hani dedik ya, ikilik yoktur, dualite yoktur; ikiliği taşımadığı için ben-sen ayrımı da söz konusu değildir ki, "kendim için" ve "onun için" ayrımını taşıyabilsin. Ama nefs bunu taşır; veya bir yere kadar, mesela bir şey yüklenir, der ki "buraya kadar, bundan fazlasını yapmam."
Nefsin anlamı için çok güzel bir örnek vermişti: bir araştırma, çalışma yapıyorlarmış çocuklarla; çocukları tek tek odaya alıyorlar ve çok güzel bir tane şeker koyuyorlar ve diyorlar ki "bunu beş dakika içerisinde yemezsen bir tane daha vereceğiz" ve çocukların neredeyse yüzde şu kadarı buna sabredemiyor. Ve aslında o, nefsin istediği şeyi elde etmeyle ilgili olan, o sabredememe, zaman kavramına ya da sonuç almaya karşı bekleyememe -çok net bir örnek. Hayatta genelde onunla ilgili şeyler yaşıyoruz. Evet, orada işte -daha çok tabii çocukta rasyonalite çok gelişmediği için tam olarak- yani aslında duygu ve içgüdü daha hâkim. Duygu merkezi ve içgüdü merkezi daha hâkim olduğu için, bir an evvel o lezzet aldığı, haz duyduğu, keyif aldığı, eğlenebildiği şeyi hemen tercih etmeye dönüp durur. Belki rasyonalitesi geliştiği zaman onu, o isteğini bir daha yüksek bir istek için erteleyebilir. "Bu şekeri beş dakika içinde yemezsen sana iki şeker daha vereceğiz" -onu orada durduran ne? Bir başka menfaat, bir başka fayda. Bazısı onu dinleyemiyor yani, yapamıyor. Orada duran da nefis yani. Anlatabildim mi? Bunu anlamak lazım. İçgüdüye karşı biraz durabilen bir rasyonalite var orada. Tabii orada nefsin rasyonalitesi, nefsin duygusuna veya içgüdüsüne baskın olabiliyor ama o da bir nefsaniyet. Anlatabildim mi? Burada hem içgüdüye hem rasyonaliteye karşı bir şey aslında -tabii, tümüne, nefsin tümüne. Sonuçta bir kazanç yok; yani isteğin karşılanması da yok, sonuçta yok, aslında bir şey yok, sonucunda gibi.
Ramazan'ın On Günleri ve Nefsin Duyulur Kısmı
Orucun nefsin tahmin etmediği, nefsin beklemediği bir arama olduğunu söyleyebiliriz. Hatta işte o, Ramazan'ın üç tane on günü diyor, ne diyor orada? İlk on günü ne? Rahmet, mağfiret ve kurtuluş var. Aslında oradaki kurtuluş, kurtuluş yani; oradaki cehennem ateşinden kurtuluş, bu alt nefis ve bedenden kurtuluş. Çünkü sonuçta kurtuluş meydana geliyor, biraz önce bahsettiğimiz kurtuluş meydana geliyor.
Nefsin duyulur kısmı insan ve hayvanlarda ortaktır. Yani buradaki "nefsin duyulur kısmı" dediği, bizim burada "nefs alanı" dediğimiz alanın tümüdür. O hissedilen sevgi, nefret, arzu, tiksinti, neşe, üzüntü, umut, umutsuzluk, cesaret, korku, öfke diye adlandırdığımız çeşitli durumların kendisinden doğduğu ve hafızaya nakledildiği bir süreçtir. Bu nefs alanı bunlarla ilgilidir. Ve dikkat ederseniz iki kutupluluğu da içinde taşır: bazen cesaret duyarsın, bazen korku duyarsın; bazen üzüntü, bazen sevinç; bazen neşe, bazen arzu, bazen tiksinti. Bu çok önemli. Tüm bu duyulara ait kısım, ister güvercin veya koyun türü yumuşak başlı hayvanlardaki gibi ılımlı arzular olsun, isterse kurt gibi, ayı gibi hayvanlardaki güçlü şekillerinde olsun, hayvanlarda mevcuttur.
Rasyonalite de en iyi şekilde maymunlarda mevcuttur. Hatta bir ifadesiyle "insandan ruh alındığında geriye ne kalacağını insan görebilsin diye Allah maymunu yaratmıştır" diyor. Maymundan geldiğimiz doğru yani, bir anlamda; hakikaten o maymunun rasyonalitesi, işte aslında müteal bir şey olmadan, ruh olmadan, ruhani boyut olmadan insanın geriye ne kaldığının göstergesi olan bir şeydir. Dikkat edin, öbür duygu ve duyumlarımız içinde hayvanlar çok geniş bir örnek alanıdır. Mesela işte aslan gibi cesaret değil mi, aslan gibi korkusuz. Ve işte diyelim bazı akılla ilgili -mesela akılla ilgili topladığın zaman- bazı hayvanlar, işte kargalar, tilkiler, maymunlar, bunlar daha çok insandaki akıl alanına işaret eden ve onlarla bir benzerlik taşıyan şeyler. Mesela diyelim ki kurt, ayı, bunlar da daha çok o öfke yanımızı, içgüdüsel tepkilerimizi ifade eden şeyler. Bunlar hayvanlarla bizde ortaktırlar; dereceleri değişik olabilir. Mesela işte bir tavşanın ürkekliği -değil mi, "tavşan gibi ürkek" denir, veya işte "güvercin gibi ürkek", veyahut "kurt gibi öfke, saldırganlık" vesaire. Bütün bunlar aslında bizde ve onlarda ortaktırlar. İnsanı insan kılan şey, ondaki işte o ruhani boyuttur; o olmadığı zaman insanın işte Kur'an'da "hayvanlar gibi" denilen hali odur. Bu bir hakaret veyahut da bir kınama değil; sen diyor, bu boyutunu unuttuğun zaman onlardan farkın kalmaz.
Ama ilginç bir fark var: Allah aslında hiçbir zaman neredeyse o ruhani varlığımızın farkındalığını bize tamamıyla unutturmaz. Bu da onun rahmetidir. Bediüzzaman diyor ki: "sen desen ki hayvan gibi olacağız, sen onun gibi de olamazsın." Çünkü sende akıl, aslında müteal akla işaret ediyor -gerçek anlamda- ama ondan bir esinti var insanda; bile bile her insanda az da olsa o esinti taşınır, ta ki hakiki varlığa doğru bir yol olsun. Yani sen diyor, hayvan gibi de rahat edemezsin veyahut da hayattan lezzet alamazsın. Çünkü aslında sende bir ebedilik arzusu, bir sonsuzluk arzusu, bir ölmek istemeyiş var değil mi? Dolayısıyla bunlar seni rahatsız eder bu hayatta. Sen hayattan bir hayvan gibi lezzet alsan da onun aldığı lezzeti tam olarak alamazsın. Dolayısıyla insan için hayvan olma ihtimali de kapalıdır yani, ona da imkânımız yok. Ya yola devam edeceksin ya da kaybedeceksin.
Kısa Bir Ara
(Bu noktada sohbetin akışı, kısa bir telefon görüşmesiyle kesintiye uğramıştır.)
Efendim? Aleykümselam, ama nasılsın? Teşekkür ederim, Allah razı olsun. Amin, dünyamızın inşallah. İnşallah bu iş... Yarın iftar programı, bir arkadaşla konuştuk ama belli değil, daha netleşmedi. Siz neredesiniz? Yarın kim kim varız, işte o netleşmedi. Netleşseydi ona göre yapardık ama başka bir gün de olabilir; müsait olursam. Tamam, tamam, tamam, tamam inşallah öyle yapalım, tamam haberleşiriz inşallah. Eyvallah. Yapmış gibi oldum yani, elhamdülillah. Allah razı olsun. Tamam, Allah'a emanet, inşallah, inşallah, Allah razı olsun. Sağ ol, selam. Bir şey olursa ben haberdar ederim. Tabii tabii, söylerim yani. Oldu, eyvallah, aleykümselam, sağ ol.
Cinlerde Nefis Var mıdır?
Evet, var mı sormak istediğiniz bir şey? "Cinlerde de nefis var mıdır?" Kimlerde? "Cinlerde." Cinlerde var. "Aynı bizim boyuttaki gibi midir, yoksa fark var mı?" Yani bilmiyorum bizimki gibi mi ama var. Onlar da nefis sahibi. O yüzden de hem sorumlu hem de iyi ve kötü olma imkânını taşıyorlar. Ruhun kötü olma imkânı yoktur, nefs iyi ve kötüdür. İşte "o nefse fücurunu ve takvasını ilham edene" diyor ya ayette -iki şeyi de ilham ediyor, iki şeye de muhatap, iki şeyden de nasibi var, iki şeye de eğilimli.
Bu manada kendisini kontrol eden insandan bahsedebilmemiz, aslında ruhani insandan bahsedebilmemiz demektir. Yoksa insan nefs düzeyinde kendini tamamıyla kontrol edemez. Değişik etkenler ve tesirler, olgular, olaylar vesaire, travmalar vesaire bizi kontrolden çıkarır. Biz de öyle deriz yani, "beni kontrolden çıkardın" değil mi, "işte öfkelendirdin, şunu ettin, bunu ettin" vesaire. Ama bir ruhani insan böyle bir şey demez. O yüzden de kişiye "kendine gelmesi ve kendini toplaması" ile ilgili olarak tavsiyede bulunuruz. Kendine gelmesi ve kendini toplaması -işte burada kendini toplaması aslında bu bütünlüğü sağlamasıdır. "Kendini topla, çünkü dağılmışsın" -ya bedenindesin ya nefsin farklı merkezlerindesin; kendini topla, o bütünün toplanmasıdır. Ve kendine gelmek, ruhsal anlamda bir kendine gelmeyi kastettir.
Kendine Gelmek, Ruhani İnsan ve İbadetin Ruhu
Bu düzeylerdeki kendine gelmeler, yani nefs düzeyindeki kendine gelmeler, tırnak içinde izafidirler; geçicidirler, sürekli olamazlar. Gerçek anlamda bir ruhani kendini bilir. İşte o anlamda kendini bilen Rabbini bilir, çünkü ruh, Rabbe ait bir şeydir. Muhyiddin İbn Arabi bunu ayırmıştır; yani izafi ve bireysel gibi algılanan ruh ile, Allah'ın ruhu, ondan gelen ruh veya "onun ruhundan" kavramını ayırmıştır. Ama biz bunu işte Allah'ın üflediği ruh anlamında ve ona ait ruh anlamında -"kendimizden bir ruh ile destekledik" diyor mesela Hazreti İsa'yı, değil mi, hatırladın mı ayeti? "Kendimizden bir ruh ile destekledik" -Ruhu'l-Kudüs ile, "kendimizden" diyor orada. Evet, mesela birkaç tane daha ayet var; o "kendimizden" tabirini de kullanıyor Allah. Dolayısıyla o ruh Allah'a ait olduğu için, ve bunu arif idrak ettiği için, kendini bilmesi Rabbini bilmesiyle eştir. Ve orada ruhani insan o ruhani fonksiyonu icra eder.
O ruhani fonksiyonun icra edilmesi ne demek? Bir nevi Hz. İsa'nın işte "ben bir kuş yapar, ona üflerim, Rabbimin izniyle o kuş oluverir" demesi gibi. Dolayısıyla aslında ruhani boyut bizim her canlandırdığımız bir fonksiyona sahiptir. Bu böyle, başka bahse geçiyor. Mesela ibadetlerin ruhu veya ibadetin ruh kazanması nedir? Aslında bizim ölü olan fiziksel görünümdeki ibadetlerimize, veyahut da nefis düzeyindeki o ibadetlerimize ruhani bir nefes ile canlılık kazandırmaktır. Öyle canlı bir namaz insanı Allah'a yakınlaştırır; bir de ölü namazlar var, onlar zaten göğe çıkmıyorlar, yani uçmuyorlar. Bu da Muhyiddin İbn Arabi'nin tefsirinden bir bölüm, onunla ilişkili.
İşte o anlamda ruhani insan her şeye hayat verir; daha doğrusu her şeyi hakiki bir şekilde yaşar. Yani mesela yemek yemesi, su içmesi, her türlü hayatındaki o yaşadığı her şey canlıdır, hakiki bir hayata sahiptir. İnşallah. Evet, tamamladık.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - "Nefse fücurunu ve takvasını ilham eden" ayetine atıf (sure adı ve ayet numarası metinde belirtilmemiş). - "Ben (kuluma) şah damarından daha yakınım" ayetine atıf (sure adı ve ayet numarası metinde belirtilmemiş). - "Kullarım sana beni sorarlarsa (...) ben yakınım" ayetine atıf (sure adı ve ayet numarası metinde belirtilmemiş). - Hz. İsa'nın "kendimizden bir ruh ile" desteklendiğine dair ayete atıf (sure adı ve ayet numarası metinde belirtilmemiş). --- ---
İlgili Sohbetler
Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik
Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.
Kendine Kimin Gözüyle Bakıyorsun
Sohbette, insanın kendini genellikle anne-baba, eş, arkadaş gibi çevresindekiinsanların algısı üzerinden tanımladığı ve bunun bir yanılgı olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin, başkalarının bakışından, geçmiş yaşantılardan ve ilişkilerden bağımsız olarak Allah'ın insana ruhundan üflemesiyle var olan ilahi bir öz olduğu; kendine bakarken kutsal metnin ("ruhumdan üfledim, secde edin") referans alınması gerektiği vurgulanıyor. Hz. Âdem'in "ben nefsime zulmettim" ifadesi üzerinden, kimseyi suçlamadan, kendini hatayla değil Yaradan'la tanımlamanın önemi anlatılarak sohbet tamamlanıyor.
Hayatta Ne Yaptın Tuzağı
Sohbet, bir WhatsApp sorusundan yola çıkarak "hayatta ne yaptın", "kimse beni sevmedi/anlamadı", "hayatım mahvoldu" gibi görünüşte masum ama aslında insanı gerçek varlığından koparan sahte benlik seslerini ele alır. Güneş tutulması metaforuyla, gerçek kendiliğin hiçbir zaman bozulmadığı, sadece sahte benliklerle "örtüldüğü" anlatılır. Konuşmacı, Allah'ın kuluna yeter olduğunu hakikianlamda hissedebilmenin ancak kendini ve Allah'ı bilmekle (marifetullah) mümkün olduğunu, bunun da psikolojik temizlik ve metafizik bir açıklık gerektirdiğini vurgular.