Ruhun Arınması ve Benliğin Hakikati
Kısa Özet
Sohbette önce ruhun, kalp-akciğer benzetmesiyle nefsin ve zihnin ürettiği negatiflikleri nasıl arındırdığı anlatılıyor; ardından zihnin bedensel tepkiler (özellikle panik atak) üzerindeki yanıltıcı etkisi ve zihni sorgulayarak, izleyerek aşma fikri işleniyor. Devamında tekillik-çokluk (vahdet) meselesi, Bediüzzaman'ın "Ene'yi yırt, Hüve'yi göster" sözü üzerinden benlik ve hakikat ilişkisi, kişinin kendini geçici sıfatlarla değil "zat" ile tanımlaması gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Ruh, nefsin ve zihnin ürettiği negatiflikleri arındıran bir mekanizma gibi işler; tıpkı akciğerin kirli kanı temizlemesi gibi.
- Panik atak gibi durumlarda bedenin doğal zekâsına güvenmek, zihnin ürettiği felaket senaryolarını sorgusuz onaylamamakla mümkündür.
- Bediüzzaman'ın "Ene'yi yırt, Hüve'yi göster" sözü, benliğin hakikati örten bir perde olduğunu, onu aşınca asıl kaynağın görüneceğini anlatır.
- İnsan kendini hiçbir geçici sıfatla (meslek, beden, psikoloji) tanımlamamalı; hakiki kimlik "zat"tır, gerisi tezahürdür ve geçicidir.
Ruh ve Arınma: Kalp-Akciğer Metaforu
...alıyor, onları ruhani idrake gönderiyor. Nasıl kirli kanı akciğere gönderen maddi kalpte olduğu gibi, aynen bunun gibi o negatif olan şeyleri alıyor, ruhun idrakine gönderiyor. Ruhun idrakiyle temizlenen anlayışı, idraki de o aleme yansıtıyor. Bu çok önemli bir metafor.
Doğduğumuzda elimizde kalp var, pnevma var. "Pnevmatik" dedikleri, zatürreye falan "pnömonik" bir şey deniyor; yani bugünkü tıp dilinde akciğerin adı pnevmadır. Ruhun Yunan geleneğindeki adı da pnevmadır, nefsin adı ise pisişedir. Pnevma ve pisişe.
Ruh bütün vücudu kaplayan bir şey değildir, onun bir mekânı yoktur. Ruha sınır biçemeyiz; sadece bedeni kaplıyor da diyemeyiz. Aynı anda benim bedenimde başka yerlerde olabilir miyim mesela? Oraya girmeyelim, çünkü ruhu idrak edersen bu soruların hepsi boşa gidecek. İnşallah, yani ruhu idrak edersek ruhla ilgili sorduğumuz birçok soru da anlamsız kalacak.
İşte orada aynen bunun gibi zihnimizin, duygu dünyamızın ve dünyanın hadiselerinin bize verdiği negatiflikler ruhani bir idrake sunulursa temizlenir, arınır. Mesela diyelim ki nefsimiz bir şeyden hoşnutsuzluk duydu, kırıldı veyahut rahatsız oldu. Eğer o ruhun idrakine sunulursa, ruhun idraki o durumu daha farklı bir şekilde değerlendirecek ve ondaki negatifliği temizleyip tekrar sana sunacak.
Tıpkı kalp gibi. Kalp, vücuttan gelen kirli kanı aldı, akciğere gönderdi. Akciğerde kirli olan karbondioksit çıkarıldı, temiz olan oksijen alındı ve kan temizlenmiş oldu, tekrar kalbe döndü. Kalp, aldığı o temiz kanı tekrar vücuda verdi.
Şimdi bizde bu mekanizma bozulmuş durumda. Akciğer olmadan bir vücut nasıl yaşar? İlk başta morarır. Nefessiz kalınca insan moruyor, sonra da nefessiz kaldığı için ölüyor. Aslında biz psikolojik olarak çoğunlukla bu haldeyiz. Yani nefsin ve dünyanın bize sunduğu negatiflikleri nötrleyemediğimiz gibi, çoğunlukla pozitifliğe de dönüştüremiyoruz. Dönüştüremediğimiz oranda rahatsız oluyoruz. Çok rahatsız olursa bu bizde psikolojik olarak depresyon gibi daha ağır bazı olgular olarak ortaya çıkıyor.
Onu ruhani farkındalığa, ruhani idrake yansıtabilirsek, olması gereken arınma gerçekleşir. Deriz ki: "Nefsim hadiseden rahatsız oldu ama bereket versin ruhum yardıma geldi ve beni o negatiflikten kurtardı." Sakin zamanlarda bu daha kolay olur. Ama gelen çok şiddetli, negatifse bu sefer baş edemeyiz; "bu kadarı ağır, bu kadarı olmaz" deriz. Aslında "bu kadarı da olmaz" dediğin şey, sen üstesinden gelemediğin için öyle olur; yoksa zaten oluyor. Sen üstesinden gelemeyince "yeter artık" diyorsun. Hâlbuki onun üstesinden gelebilecek imkân insanda var, onu kullanmak gerekiyor. Onu kullandığında o negatiflik göründüğü kadar seni etkilemeyecek.
Zihin, Beden ve Panik Atak
Ben geçen haftalarda bir şey yaşamıştım; ciddi bir sıkıntı durumuydu ama hep kendi kendime terk edip dikkat etmeye çalıştım. Boğazım kuruyor, kendimi kınamıyorum ama vücudum bir şekilde tepki veriyor. "Tamam" diyorum, izlemeye almaya çalışıyorum ama vücudum bir şekilde fire veriyor; bunu nasıl engelleyebilirim bilmiyorum.
Şimdi onun nedeni şu: Beden belli bir reaksiyona alışmış. Biz zihinsel olarak bazı şeyleri değiştirmeye çalışsak bile beden kendi alışmış olduğu süreci takip edebiliyor. Dolayısıyla orada zihinsel ve ruhani farkındalığa gayret etmeye devam etmek gerekiyor; ta ki bedenin reaksiyonu da nötrlensin. Her hâlükârda o gayrete devam etmek gerekiyor. "Yenildim, olmuyor" deyip bırakırsa insan orada hata yapmış olur.
Bu doğaldır, çünkü beden senelerce aynı şeye alışmış; içgüdüsel ve fiziksel mekanizmamız çok hızlı hareket etmeye meyilli, bazı şeyler onda refleks hâline gelmiş. Biz o reflekse yetişemiyoruz, arkasından geliyoruz; biz yetişinceye kadar o biraz yol almış oluyor. Fakat o yol almış olsa da manevi anlayış ufkuna doğru çaba göstermeye devam etmeliyiz. Çünkü vücudumuzdaki o mekanizma çok hızlı tepki vermeye alışmış; en hızlı şekilde reaksiyon üretiyor, refleks gibi. Fakat biz onu onaylamak zorunda değiliz; onayladığımız zaman iş yanlış oluyor. Yoksa o kendince bir reaksiyon vermeye çalışabilir, ama biz ona "hayır, sen şu an yanlış bir reaksiyon veriyorsun" demeliyiz.
Şöyle düşünün: evinizde hassas bir alarm var, önünden bir sinek geçiyor, alarm çalıyor. Bakıyorsunuz ki geçen bir sinekmiş; o zaman "alarma gerek yok" diyorsunuz. Ama "alarma gerek var" derseniz alarm devam eder ve siz de ona göre davranırsınız. Vücudun verdiği o alarma "hayır, sen yanlış bir şekilde alarm veriyorsun, bunun gereği ve yeri yoktur" dediğinizde, bedenin verdiği o refleks vari reaksiyonlar yavaş yavaş inmeye başlar ve gittikçe nötrleşir.
Çünkü insan vücudunu hemen onaylıyor aslında. Hâlbuki beden her zaman o kadar zeki değil; sağlıklı bir zihin daha zekidir. Ama vücudun da kendi zekâsı var, yerinde bir zekâ. Fakat bizde o ayarlar bazen bozulmuş bir şekilde işlemeye başlıyor. Mesela stresliyseniz, en küçük bir ses veya fiziksel bir veri bedeninizde çok daha yüksek derecede reaksiyona sebep oluyor. Orada bedenin doğal zekâsı saptırılmış oluyor. Yoksa vücudun doğal bir zekâsı var aslında; fakat mesela panik atakta ve bazı böyle durumlarda o doğal zekâ biraz bozulmuş oluyor. Bu yüzden gereksiz yere hemen reaksiyon gösteriyor.
Mesela çok hareketli olduğumuzda vücudumuzda bazı maddeler ortaya çıkıyor. Diyelim ki maç yapıyorsun; o maçın heyecanı içinde dizinde ufak bir zedelenme oluyor ama acısını hissetmiyorsun. Çünkü vücut diyor ki: "Şu an bu iş daha önemli, sana acısını hissetmeyecek bir madde gönderiyorum, acısını hissetmeyeceksin." Maç bitiyor, dinlenmeye geçiyorsun, bir bakıyorsun dizin kanamış ve acıyor. Hâlbuki o daha önce de kanamıştı, daha önce de acıyordu. Ama vücudun zekâsı diyor ki: "Sen bir iş yapıyorsun, şu an işi bırakma; işi bırakmaman için sana yardımcı oluyorum." Dolayısıyla bedenin bir zekâsı var; Allah ona, tabiatına, bedensel bir zekâ vermiş.
Bu bedensel zekâyı nerede kullanıyoruz? Mesela araba sürerken. Arabayı veya bisikleti çok iyi öğrendiğinde artık ne yapacağını düşünmüyorsun; vitese, frene dair çok doğal bir şekilde hareket ediyorsun, hatta ne zaman vites değiştirdiğini bile hatırlamıyorsun. Orada zihnin değil, bedenin zekâsı devrede. Çünkü insan ehliyet alırken önce düşünceyle öğrenmeye çalışır: ne yapacağım, ne edeceğim, şurada şunu mu yapacağım... Zihin aslında çok zor öğrenen bir öğrencidir. Düşünün, araba sürerken yaptığınız her eylemi zihninize sorsanız iyi bir şoför olamazsınız; reflekse dönüşmesi lazım. Reflekse dönüştüğü zaman otomatik sistem devralıyor. Zihinsellik ne zaman tekrar devreye giriyor? Ani bir mevzu olduğunda. Ama stabil bir şekilde giderken arkadaşınla konuşuyorsun, bir şey düşünüyorsun; aynı zamanda araba da sürüyorsun. Çünkü zihin o anda araba sürmüyor.
Mekanizmamız zihni çok rafine ve lüks bir işlev olarak görür ve genellikle onu daha az çalıştırmaya eğilimlidir. Bir şeyi bir başkası -yani beden- yapabiliyorsa zihin hemen işi ona devreder. Araba sürmeyi önce zihinsel olarak öğreniyorsun, sonra otomatik pilota geçiyor; çünkü mekanizma "zihin bunu yapmasın, gerek yok" diyor ve devrediyor.
Dolayısıyla bedenimizin içgüdüsel bir zekâsı var; fakat o zekâ bazen -dikkat edin- yine çoğunlukla zihin tarafından bozuluyor, kendi kendine bozulan bir şey değil aslında. Zihin diyor ki: "En küçük bir gürültüde alarm içinde ol" veya "Hafif bir ağrı duydun, kalbin biraz hızlı attı, kalp krizi geçiriyor olabilirsin" diyor. Hâlbuki bunu diyen kim? Zihin. Ve o içgüdüsel, bedensel zekâyı bozuyor. Hâlbuki o içgüdüsel zekâya bıraksak, mesela spor yaparken vücut kendi hızını artırıyor, kendine göre bir işlev yapıyor; bunu biz zihinsel olarak yapmıyoruz, bedenin o zekâsı hallediyor.
Veya ateşimizin yükselmesi de bedensel zekâya ilişkin bir şey. Vücutta bakteri veya virüs varsa, "bununla mücadele etmen için ateşi yükseltmen gerekir" diyor; çünkü ateş belli bir ölçüde bakteri ve virüsleri öldüren bir şeydir. Hatta bugün kanserle ilgili beden ısısını yükselterek kanser hücrelerini öldürmeye çalışan yeni bir tedavi usulü var, ama daha yeni başlamış bir şey; ateşi yükseltiyor ki daha iyi mücadele edilsin ve kısmen öldürülsün.
Dolayısıyla bedenimizin zekâsına da güvenmemiz lazım. Fakat bedenimizin zekâsına zihinsel zekâmız olumsuz uyarılar gönderiyor: "Sen tehlikedesin" diyor. Bırak bakalım vücut tehlikede olduğunu hissediyor mu, hissetmiyor mu? Panik ataktaki en temel şey budur; terapi de budur. Yani bırak vücudunu, bakalım ne diyecek. Hâlbuki panik atakta zihin acayip bir felaket senaryosu üretiyor; o felaket senaryosu üretildikçe bedenin ve bedenin zekâsının daha bozuk işlemesine sebep oluyor.
Fakat ilginçtir, her şeye rağmen ona ne kadar yanlış uyarı gönderirsen gönder, o da bir yere kadar sana inanıyor; bundan sonra "saçmalıyorsun" diyor ve vücut mecburen kendi doğal sürecine dönmeye çalışıyor. Çünkü "saçmalıyorsun, böyle bir şey yok" diyor. Mesela panik atakta "öleceğim" dersin; e öl bakalım, ölemiyorsun ki zaten. "Öleceğim" dersin ama sen ölmüyorsun; vücut bir yerden sonra "sen saçmalıyorsun" diyor ve kendi doğal zekâsına dönüyor. Ama sen yine ona uyarı gönderiyorsun, yine saçma bir şekilde reaksiyon verecek zihinsel bildirimlerde bulunuyorsun. Ölüyor mu? Hayır. İşte yapmak istemediğin hâlde yapıyorsun; orada zihin öyle düşünüyor. O düşünceyi değiştirmemiz lazım. Yoksa hiçbir panik atak yaşayan insan o atağı "yaşayayım" diye yaşamıyor zaten. Ya da kırıp kırıp bir tane de bir anda tutabilir.
Zihnin bir bölümü çok derinden derine işliyor. Sen mesela "hiç kaygılı değilim" dersin ama derinde öyle bir kaygı damarı işler ki en sonunda mekanizmayı alarma sokar. O yüzden insan daha derinlemesine kendini zihinsel olarak analiz etmeli. Mesela bazıları "ben ölümden korkmuyorum, Allah büyüktür, Allah var, öldükten sonra dirileceğiz" der, ama kardeşim sen şu anda bunu tam olarak müdrik değilsin; altta biri "ya öyle bir şey yoksa" der. Altta bir şey işliyor, alt düzeyde. Ve bir gün öyle bir noktaya geliyor ki onu patlatıyor. Dipten bir dalga olarak geliyor. Sen üstten sürekli onu tutmaya çalışıyorsun ama o dipten geliyor. Onu görmek, onu fark etmek ve üstteki dalganın daha güçlü olması, yani daha derin bir bilinç, daha derin bir farkındalığa gayret etmek gerekir. O zaman dip dalga gidecek bir mecra bulamaz. Ama sen zahiren "önemli değil" dersen, dip dalga "hayır, önemli" der ve yürür.
Panik atak yaşamak isteyen kimse yoktur elbette; insan tabii ki o fiziksel rahatsızlıkları veya yanlış bedensel reaksiyonları yaşamak istemez. Ama orada yanlış kurulmuş bir mekanizma var. O yanlış mekanizma ne? Zihin bize yanlış, çarpıtılmış, gerçek olmayan senaryolar üretiyor. O senaryolar bedene veri olarak gidiyor ve beden de ister istemez ilk zamanlar buna tabi oluyor. Ama öyle bir mekanizma kurulmuş ki, sen zihninle bedenine istediğin kadar yükleme yap, bir yere kadar onu kandırabiliyorsun; bir yerden sonra kanmıyor. Mesela zihin "kalbin duracak" diyor, sen onu hızlandırıyorsun, öyle bir hıza getiriyorsun ki en sonunda vücut "yeter, bu kadarı, bundan sonrası boş" diyor; çünkü onun da bir zekâsı var. Zihin bedeni içerir ama beden yavaş bir şey değildir, değil mi? Tabii. Yani daha derin düzeydeki bir farkındalık bedeni de yönetebilir; hem de fevkalade bir şekilde yönetebilir.
İşte bazı Hint ermişlerinin bazen bedenin bazı işlevlerini sıfır noktasına getirmese bile sıfıra yakın noktalara getirebilme kabiliyetleri var. Mesela kalbi çok çok düşük hızda çalıştırıyor, nefes alıp vermeyi çok çok minimuma indiriyor. Ama tabii bunlar asli hedef değiller. Burada şunu anlamak lazım: zihnimiz gerçek anlamda bir dengeye ulaşmadığı müddetçe bize hayatla ilgili çok iyi bir okuma vermez. Çok iyi bir okuma vermediği müddetçe de bize bir yük olmaya adaydır. Yani insanın zihni ona bir yük hâline gelir.
Zihni Aşmak: Gözlemci Olabilmek
Burada mesele öncelikle zihin olmadığımızı, ama zihnimiz olduğunu anlamaktır. En temel ayrışma budur: sen o zihin değilsin. Çünkü aksi hâlde zihni, zihnin içinden tam olarak çözemezsin. Önce zihin olmadığını bileceksin -bir zihnin var ama sen o zihin değilsin- ondan sonra o zihne daha doğru bir anlayış, daha doğru bir bilgi, daha doğru bir bakış açısı, daha doğru bir analiz vereceğiz.
Mesela zihnin on temel hatasının analiz edildiği bir eser var: genelleştirme hatası, felaketleştirme hatası gibi. Genelleştirmeye bir örnek: bir ilişkide bir problem yaşamışsındır, ama ne yapıyorsun? Genelliyorsun; "bütün erkekler böyledir" veya "bütün kadınlar böyledir" diyorsun. Aslında burada ne yapmış oluyorsun? Zihin sana genelleştirerek yanlış bir şey veriyor. Hâlbuki böyle genelleyebilecek yeterli veriye sahip değilsin. Ama zihin "ben genelleştirebilirim" diyor.
İşte biz orada zihne demeliyiz ki sen genelleştiriyorsun ama ben genelleştirmiyorum. Yani zihni bizim içimizde olan bir nevi danışman gibi görebiliriz, ama her zaman sözünü dinleyeceğimiz bir danışman değil; danışmanlardan bir tanesi. "Bakalım ne diyorsun, sen bu konuda ne diyorsun? Böyle diyorsun ama ben onaylamıyorum" diyebilecek daha üst bir algımız olması gerekir. O zaman zihin bizi yanlışlıklarına tabi kılamaz; zihinden istifade edersin fakat zihne tabi olmazsın.
Mesela insan "aklıma böyle bir şey geldi, ya olursa..." der, ondan sonra sarsılır. Peki bir sor bakalım: zihnin aklına gelen bu şey nereden geliyor, doğru mu geliyor? Bir sor, anlatabiliyor muyum? Tamam, o sana böyle bir veri getirdi ama niye hiç sorgusuz sualsiz kabul ediyorsun ki? Bir sor, bak, incele, ondan sonra onu onayla, onaylama veya kısmen onayla. O zaman zihin orada seni kendi adına kullanmamış olur.
Şimdi zihin sürekli bize bir sinyal gönderiyor ama biz o sinyallere bakmıyoruz. Hani bazı insanlar olur ya, birinin damarını bulurlar; o damara sürekli atış yaparlar. Birinin korku damarı vardır, birinin kıskançlık damarı vardır, birinin küçümsenme damarı vardır. Birileri de bunu bilir; sürekli o damarı tahrik eder. Zihnimizle olan da böyle bir şey. Sende bir korku damarı mı var? Onu sürekli tahrik ediyor. Kıskançlık damarı mı var? Sürekli onu tahrik ediyor. Şeytan gibi bir şey ama tam bir şeytan değil; negatif çalıştığında şeytan gibi ama normal fıtri hâlde çalıştığında o da bize hizmet eden bir hizmetkâr gibi. Zihin ya sana hizmetkâr olur ya da seni kendi bozuk mekanizmasına tabi kılar; sen ona hizmetkâr olursun, yani yanlış bir zihne hizmetkâr olursun. Zihin bunu kötü niyetle yapmıyor; kendi içinde mekanizmaları var, o mekanizmalar üzerinden değerlendirme yapıyor. Onu veri olarak almak, ama gümrüksüz, sorgusuz sualsiz bir şekilde geçirmemek gerekir.
Bakın vücudumuzda bile birçok süzgeç sistemi var değil mi? Yemek yediğiniz an direkt kana karışıyor mu bir şey? Yok öyle bir şey. Allah böyle bir mekanizma yaratmamış; tamamen direkt geçmiyor. Ağızdan geçen şeyler bile belli enzimlerle parçalanıyor, öyle geçiyor. Yani bir süzgeç sistemi var. Biz de duygularımızı, zihnimizi bir süzgeçten geçirmek durumundayız. O süzgeçten geçirerek alacaksın; yaramayanı bırakıyorsun, atıyorsun. Yoksa gelen her şeyi olduğu gibi alırsan zihnin tuzağına düşmüş bir insan olursun. İşte aslında kaygılar, korkular, endişeler, güvensizlik duyguları, düşünceleri, ondan sonra paranoyalar -aslında nedir bunlar? Zihnin kurduğu bir tuzağın neticesinde insanın yaşadığı şeylerdir.
*(Katılımcı):* Benim anladığım kadarıyla istenen, düşüncelere müdahale etmek değil; çünkü siz hep gözlemekten, tarafsız kalarak izlemekten bahsediyorsunuz. Ama zorluk şu: düşünceyi yakaladığınızda bile tekrar yüklenerek geri gelebiliyor. Bu sadece izleme hali mi?
*(Hocam):* Şimdi bahsettiğimiz şey, yani zihinden gelen şeyleri analiz etmek, onlara doğru karşılıkları vermek, psikolojik düzeyde bir denge sağlıyor. Ruhsal düzeye geçiş ise zihni aşmakla ilişkili bir şey olduğu için, bahsettiğiniz o nokta ruhsal bir farkındalığa, ruhsal bir idrake geçmek için gerekli olan bir durum. Ama psikolojik düzeyde bahsettiğimiz şey de gereklidir; çünkü kişi henüz o ruhsal izlemeyi hemen yapamaz. Dolayısıyla önce zihni pozitif bir yönde hem çalıştırmak hem de onun negatifliklerinden etkilenmemek gerekir. Ondan sonra da zihni aşmak için tamamen ona karşı bir seyirci olabilmek gerekir.
*(Katılımcı):* Bir anlamda gerçek meleklerimize sahibiz de, onları daha doğru kullanmıyoruz gibi mi?
*(Hocam):* Bir anlamda sahibiz de onları kullanmıyoruz. Mesela bakın, bu ruhsal bir meleke bile değil. Bir gün sonra öleceğinizi bilseniz, zihninizin ve duygu dünyanızın size şu anda büyük sorun olarak gösterdiği binlerce şey ortadan kalkacak değil mi? Hepsi devreden çıkacak. Çünkü zaten yoklar. Ama zihin "varlar, bunlar var" diyor. Bilseniz bir gün sonra öleceksiniz; şu an zihninizdeki zihinsel ve duygusal sorunların kaç tanesi gerçek olarak önünüzde durmaya devam eder?
*(Katılımcı):* Bunu yaşayacağını bilse insan yine aynı şekilde davranır mı? Ben de aynı şeyi düşünmüştüm, sizin söylediğinizle biraz çelişiyor gibi geldi.
*(Hocam):* Evet, mesela hâlihazırda o yapıya sahipse yine aynı şekilde davranabiliyor; öleceğini bilse bile. Şimdi gerçek anlamda tam bir idrak -diyelim ki bir gün sonra öleceğine dair tam bir idrak- seni değiştirebilir. Ama bazen psikolojik düzey o kadar güçlü oluyor ki o idraki bile engelliyor. Hikâyede vardır ya: Yahudi'nin biri ölecekmiş. "Oğlum Süleyman, neredesin?" demiş, "Babacığım, buradayım." "Yakup, neredesin?" "Buradayım." Sormuş sormuş, çocuklarının hepsi "buradayız" demiş. Adam o kadar dünyaya bağlı, o kadar psikolojik düzeyde, ego düzeyinde ki, en son "dükkânı kime bıraktınız" diye sormuş.
İnsanın benliği bu değildir. Duygular ve olan bitenlerin hiçbiri kendisi değil. Ancak zatına "ben" diyebilirsin. Fakat o "ben" dediğin şey bireysel anlamda bir ben değildir; yani çok asli düzeyde ruh bireysel değildir. Benim ruhum dediğin durumda bile aslında sen gerçek anlamda ruhun farkında değilsindir. O yüzden ilginç bir şekilde Kur'an'da "ruh" kavramı çoğul olarak kullanılmamıştır, ruh tek olarak zikredilmiştir. Ama biz kendi belirli çerçevemizden baktığımız için bunun belirli bir yönüne ışık tutar gibi oluruz; bir akış görürüz ama küçük bir daire gibi hepsini göremeyiz. Ruhlar gibi değil; sadece onun belli bir bölümünün görüntüsü gibi.
Tek Ruh, Farklı Görünümler: Kubbe Metaforu
Şöyle örnek vereyim. Eski hamamları görmüşsünüzdür. Hamamların kubbesi deliklidir ve o deliklere fanus gibi cam koyarlar, ışığı alsın diye. Şimdi tepeden güneş vurur o kubbeye. Sultanahmet'in kubbesini düşünün ama delikli olduğunu düşünün. Yukarıdan vuran tek bir güneştir. Ama caminin içinden yukarıya, kubbeye baksanız ne olur? Delikler adedince ışık tayfları, ışık hüzmeleri görürsünüz. Ne kadar delik varsa o kadar ışık hüzmesi dersiniz. Ama kubbenin üzerinde ışık tektir; o deliklerden geçince kayıtlanır ve bireyselleşir. Şimdi tek olan ruh bize geldiğinde bireysellik gibi bir şey kazanıyor, ama aslında hakikatte bireysel değil. Biz o yüzlerce ışık hüzmesinden birinden hoşlanıyoruz zaten; o da bir düzey zaten, onu inkâr etmiyoruz. Mesele, tekin bilgisine sahip olup kesretteki tezahürü hayret ve ibretle temaşa etmektir; zaten mesele budur.
Ama tekin bilgisine sahip olmazsan ne olur? Kıyaslama yaparsın: "Ben güzelim, ben daha yakışıklıyım, benim niye bu özelliğim yok, niye bundan daha iyi değilim, niye şunu yaşamadım." Ben, benim, bende -bu öznelerle cümle kurmak zorunda kalırsın. Bu öznelerle de cümle kurabilirsin, fakat hakikatin farkında olmak şartıyla. Biz hepimiz tek bir ruhuz, fakat aynı zamanda da farklı bir kesret anlamında farklı birimler olarak da tezahür etmişiz. Ben bireysel bir varlık değilim; bunu anlamak ama tekin bilincinde bireyselliğin farkında olmak -o zaman bunu yaşayabiliriz, bununla bir mahsur yok. O bireysel farklılık alanı da bir realitedir, kendine göre bir realitedir; onu kapatamayız. Tekin idraki ama farklılıkların ve sınırlılıkların da bilinci -onları sanki asılmış gibi de düşünmemek.
İşte Âdem ile Havva'nın cennet düzeyinde ayrışınca farklı taraflarını örtmeleri, buna işaret eden bir şeydir. O bir olduklarının bilincini yitirmesinler diye. Bazıları bunu sadece cinsellik olarak anlayabilir; o bir metafordur, cinsellik onun en bariz görünümü olduğu için onunla örnek verilmiştir, sadece cinsellik değil, her türlü farklılık -biyolojik, psikolojik, şekilsel, her türlü farklılık- örtülmüştür. Bu bir bastırma veya görmezden gelme değil; bunun asıl olmadığını idrak etme manasında örtmedir. Bu asıl değildir, sınırlı ve geçici bir düzeydir; ama kendi düzleminde bir realitedir. Bunu inkâr etme, yok sayma anlamında bir şey değil; kendi düzleminde sınırlı ve geçici bir realitedir. Asıl olan birliktir, farksızlıktır. O yüzden özde hiçbirimiz farklı değiliz; özümüzde hepimiz biriz, fakat tezahür düzeyinde farklılıklar var. Ama o farklılıklara asılmış gibi odaklanırsak ya kibir, ya üstünlük veya aşağılık kompleksi duyarız.
O farksızlığın, tekliğin, mutlakın farkındalığı ve bilinci içinde onun tezahürünün farklılaşmasının, yayılmasının, çoğalmasının hayretini yaşamak gerekir. Onu gerçek anladığında o hayret dediğimiz şey aslında tekin çok olmasındaki mucizeliktir. Tek olan çok gibi gözüküyor; hayretin temelinde yatan şey budur. Mutlak, sonsuz ve tek olan; göreceli, sınırlı ve geçici olarak kendini gösteriyor. Hintliler buna Tanrı'nın kudreti derler.
Tek olanın kendini çok olarak göstermesi aslında onun kudretidir, onun mucizesidir. Ama biz çoklukta saplanıp kalırsak ve boğulursak işte orada hata ederiz. Mesela "ben" dediğim zaman: evet, benim bir bedenim var, kendine göre bir sınırlılığı, bir kayıtlanması var; psikolojim var, onun da kendine göre kayıtlanması, sınırlılıkları, özellikleri var ve hiçbirine benzemiyor. Hiçbirimiz birbirimize son nihai olarak tıpatıp benzemiyoruz; kesret dünyasında zaten birbirine tıpatıp benzeyen bir şey yok. Fakat buna saplanıp kendi varoluşumuzu bu farklılığın üzerinden inşa etmeye kalkarsak -işte varoluşçuluk aslında budur- hata etmiş oluruz. Hele kendini o sınırlılık ve farklılık düzleminde tanımlarsa, insan daha büyük bir hata etmiş olur.
İlginç bir şey, bu neye benziyor biliyor musunuz: denizi düşünün, buzlanmış bir deniz düşünün; işte buzlanmış, buz dağları var, bazı yerlerde yüzeysel buzlanmalar var. Biri "bu deniz nedir" diye sorunca siz o buzlanmaları, buzun aldığı şekilleri, buzdağının şeklini tarif etmeye başlıyorsunuz. Yaz geliyor, ortada buz yok; kimliğin nerede senin? Şu an inşa ettiğimiz bütün kimlikler hepsi bir gün gidecek, şu bedenimizin gittiği gibi. Düşün, bedenin dünyaya gelirken iki ile beş kilo arasındaydı. Ama şimdi bak elli, altmış, yetmiş, seksen. Peki bu ne? Değişiyor. Belki bir gün zayıflayacaksın, bir gün kilo alacaksın. Bunun üzerinden mi tanımlayacağım ben kendimi? O zaman sen bedenin toprağa karıştığında ne oluyorsun? Bu psikolojin de geçici; bu dünyada ürettiğin her şey de geçici, bu dünyada "benim" dediğin her şey de geçici.
Dün "burası benim" diyen kim buraya, bu binaya; bugün başkası "benim" diyor. Kimin olacak burası? Aslında hiç kimsenin. Bir arkadaş söylemişti: adamın bir bavul dolusu tapusu varmış Kapalı Çarşı'da. Yahudi bir esnaftı; akşam gitmiş eve, sabah öldüğü haberini almışlar. Şimdi sen kimsin? "Ben Kapalı Çarşı'da büyük bir esnafım, şu kadar dükkânım var." İyi, ertesi gün ne oldu o varlığa, o kimliğe? Yok, bir şey ortada. Kendini onunla tanımlarsan sonu budur. O yüzden "kendini hiçbir şeyle tanımlama" der geleneksel öğreti. Evet, zahiren birçok şey olabilirsin, ama kendini hiçbir şeyle tanımlama. Hakiki olarak ben, bendir; bu kadar. O da özdür, zattır. Yoksa sen "ben" deyip arkasına ne koyarsan koy, hata etmiş olursun. Sadece diyorsun ki: "ben O'yum" veya "ona aidim" diyeceksin, çünkü sen ondan geliyorsun, sen zatsın. Gerisi hepsi geçici bir şey; bu dünya hayatında zaman-mekân düzleminde bir tezahürde bulunuyorsun. Bu senin geçici tezahürün.
Mesela Mevlana da buna böyle misaller verir. Bir balçık alıyorsun; onun aslı topraktır değil mi? Ondan bir testi yaparsın, dersin ki bu testidir. Sonra onu kırarsın, tekrar çamur haline getirirsin, ondan bir maşrapa yaparsın, dersin bu maşrapadır. Hepsi geçicidir; kalıcı olan onun toprak oluşudur. Hint geleneği de der ki: sen bir bilezik, küpe, kolye, zincir görürsün. Fakat bunlara bu isimleri ve bu farklılıkları takan biziz; üstelik bunlar geçici isimlendirmelerdir. Kalıcı olan şey onun altın olmasıdır. Yani o bilezik aslında altındır, o küpe de altındır, o zincir de altındır, o gerdanlık da altındır. Ama sen ona "bilezik" dersin.
Kur'an'da bir ayet var, sözünü unutmayalım: putlarla ilgili olarak "bunlar onların taktığı isimlendirmelerdir" der. Biz bunları sadece putlara nispetle söyleriz. Aslında yaratılmış olan her şey, zahiri olan her şey o put gibidir ve biz onu isimlendiririz. Onu asıl görürsek put haline getirmiş oluruz; sınırlı ve geçici görürsek bizim için bir tefekkür aynası olur.
Ene'yi Yırt, Hüve'yi Göster: Benlik ve Hakikat
Onun için zaten kâmil insan "ben" demez. Bediüzzaman'ın çok güzel bir sözü vardır. Onun için biz hakikatte aslında "ben" diyemeyiz; aslında hakikat budur. Bediüzzaman bunu çok güzel formüle etmiş: "Ene'yi yırt, Hüve'yi göster" diyor. Çok güzel, mükemmel bir ifadedir; hiçbir hakikati incitmez. "Enel Hak" kavramı hakikati incitebilir, ama Bediüzzaman'ın ifadesi öyle değildir. "Ene'yi yırt" yani benliği yırt, onu göster; çünkü benliği yırttığında, onu açtığında, orada asıl tek olan, kaynak olan, o eneyi ayakta tutan Hüve'dir. Eneyi yırtınca Hüve'yi gösterir.
Zatısın derken burada Cenab-ı Hakk'ın zatı tabii; onun zatı ile biz varız. Ve biz aslında ona aitiz, gerisi hepsi fani. Dolayısıyla kendini tanımlama; işte varoluşçuluk dediğimiz şey aslında bu mevzunun dallanıp budaklanmış hâlidir. Hakikate, öze değil, tezahüre; o özün sınırlı görüntülerine asılmış gözle bakıp onu kendi kimliği hâline getiren, onu bir varoluş temeli görendir varoluşçuluk.
*(Katılımcı):* Enel Hak da o yüzden mi hakikati incitebilir?
*(Hocam):* Evet, hakikati incitebilir. Çünkü söyleyen mazur bile olsa, onu dinleyen veya duyan yanlış anlayabilir. Çünkü orada o sözü söyleyen Hallâc değildir; biz o sözü söyleyenin Hallâc olduğunu düşünüyoruz. O sözü söyleyen, Hallâc'taki Hak'tır. Yoksa Hallâc kim ki onu söyleyecek, ne ki söylesin? Onun benliği biraz yırtılmış, o yüzden. Her ermişin içinde "Enel Hak" diyen bir ses vardır, fakat ermişler onu örterler. Onu söyleyen, onu örtemeyen ve onu taşırandır; ama onu söyleyen bir insan değildir. Hallâc-ı Mansur veya Bayezîd-i Bistâmî ya da başkası değil; Musa kıssasındaki yalan çalı örneği gibi, o çalılıktan "Enel Hak" diyen sestir. Yani aşk ile yandığında ve senin benliğin o yanma ile sıfırlandığında, orada "Allah ben senin Rabbinim" veya "ben Hakk'ım" sözünü duyarsın. Ama onu söyleyen sen de değilsin, ben de değilim; beni kullanıp onu söyleyen zeka değildir. Senin ağzından söylemiyor; onu söyleyen ağız, içindeki hakikati taşıyamadığı için taşırıyor. Burada bireysel anlamda benliği aşmak esastır. O bireysellik aşıldığında, zahiren bireysellik yine kalabilir; bireyselliği aşmak illa zahiren bir ölümü gerektirmez. O yüzden Sufiler der ki: Hallâc içindeki hakikati taşıyamadığı için o söz taşırıldı; o yüzden yanlış anlaşılabilir bir nokta söz konusu oldu. Uyarmışlar, ona rağmen uyarmışlar. Şimdi o sözü geri alsa hakikate karşı bir haksızlık olacaktı, almasa şeriatın hükmü zedelenecekti; o da arada kalmış.
Zahiri Kimlikler ve Asıl Olan
Toparlarsak, biz kendimizi ne zihnimizle, ne duygularımızla, ne eylemlerimizle, ne yapıp ettiklerimizle tanımlamayacağız. Böyle bir tanımlama kendimize yapacağımız bir haksızlıktır. Bunu böyle tanımladığımızda daha derinde, daha asli, daha hakiki ve mutlak olan bir şeyden mahrum oluruz.
Düşünün, birisinin elinde bir bardak su var; "senin neyin var" deniyor, "bir bardak suyum var" diyor. Şimdi akıllı adam o bir bardak suyu bırakır, denize atlar, denize sahip olur değil mi? Hangisi daha doğru? Ben niye o küçücük bardaktaki suya kendimi nispet edeyim, niye ona bağlanayım? Geçen okudum, birileri gelmiş bir zatın yanına, herkes kendini tanıtıyor: "Ben şurada profesörüm, ben falan kürsüde başkanım." Vallahi demiş, "arkadaşlar, ben bir kürsüye dayanmıyorum; ne kürsüsü, ne yapacağım kürsüyü?" Bir kürsüye dayanırsan sana o kürsüyü verirler. Ama zannediyor musun ki o kürsü sana verildiğinde sana bir lütufta, ikramda bulunuyorlar? Hayır; sana kendi o cahil bilincin istikametinde bir karşılık veriliyor. O kürsü mü istiyor, al sana kürsü. Ya da bırakırsın o kürsüyü, arşın sahibi olana dayanırsın. Yoksa ne yapacaksın o kürsüyü bu kürsüyü, bunların bir kıymeti yok. İstersen verirler ama oradan Allah'a suçlama hakkın yok, değil mi? İstersen verirler. Akıllı insan der ki: evet, burada maddi kürsüler var, maddi başarılar var, tezahürler var; ama ben bunlara talip değilim, bunlar hayatın içinde vuku bulan olgular ama ben o değilim.
Bir arife "Ahmet Bey siz misiniz?" denildiğinde, "öyle diyorlar" der; çünkü kendine öyle Ahmet, Mehmet demez. Zahiren "öyle diyorlar" diyebilir, "ben demiyorum" demek ister. Bu tezahür âleminde de öyle görünüyoruz; bunu inkâr edecek hâlimiz yok, gerek de yok. Ama işte o bahsettiğim cennet kıssasında anlatıldığı gibi onu örtüyorlar. Biz bugün ne yapıyoruz? Açıyoruz; "ben buyum" diyoruz, "ben şuyum, işte şöyle kariyerim, başarılarım" diyoruz. Hâlbuki o fıtratta, o fıtri hikâyede örtülmüştür onlar; bunun önemi yok.
Ben hayatta bir kimseye pek sormam; laf olsun diye sorarım, "ne yapıyorsun, ne ediyorsun" diye. Sorabilirim, hatta çoğu zaman sormuyorum. Bazıları alınıyor; geçmişte olmuştu, hiç tanışmadık deyince. Ben neyinle tanışacağım ki? Tanışacağımız biz, özümüz tanışacak; yoksa o zahiri boyutumuz bir şey değil. "İşte falan yerde doğmuşsun, şu görevi yapıyorsun, şu işi yapıyorsun, şunları yapmışsın" -ne önemi var ki? Biz o zaman tanışmış mı oluyoruz? Olmuyoruz. O zahiri düzeydeki görüntümüz, tezahürümüz; gerçek tanışıklık ise özün özü fark etmesi durumundaki tanışıklıktır. O zaman gerçekten tanışmış olur.
Yoksa öbürü, oradaki bütün öznelikler bir gün hepsi gidecek. Bazıları onu aşamadığı için o zahiri öznelikler nasıl kalıyor? "Milletvekili", "milletvekilliği bitiyor, eski milletvekili" -bırak kardeşim, "emekli öğretmen" -bırak, hepsi bu boş. Çünkü sen milletvekili de değilsin, öğretmen de değilsin, sanatçı da değilsin, bu da değilsin. Bunlar bizim kimliğimiz değil; hayatta yaşanıyor, tezahür ediyor, geçip gidiyor. Bu bizim gerçek anlamda kimliğimiz değil. Dolayısıyla biz bununla da birbirimizi tanıyamayız. O bizim kabuğumuzdur; onun da kendine göre bir realitesi, bir gerçeği, bir değeri var. Ama sen kendini o zannediyorsan kendine zulmetmiş oluyorsun.
İsimsiz, Resimsiz Hakikat
Mekânsız, zamansız, isimsiz, resimsiz bir hakikatimiz var. Ama zihnimiz "isim yok, resim yok, mekân yok, zaman yok, hiçbir şey mi yok?" diyor. İşte öyle bir şey var ki orada, bütün bu şeylerle mukayese edilemeyecek bir üstünlükte bir şey. Bakın Allah'ın isimleri bile asli kabul edilmemiş, tezahüre ait kabul edilmiş; çünkü Allah'ın aslında ismi yoktur. İsimlendirdiğin anda aslında onu bir sınırlamaya sokmuş oluyorsun. Bizim kadim İslam tasavvuf geleneği bunu böyle ifade eder: en üst düzeyde onun adı yoktur, "O" denir, sadece işaret edilir. Sonra tezahür etmeye başladığında Allah, Rahman, Rahim, Kerim diye tezahür ediyor. Allah'ın en mutlak düzeyde ismi yoktur; Zat isimlendirilemez. Onun için Kur'an'da İhlas Suresi "Hû" ile başlıyor: "Hû Allah." Önce "Hû", sonra "Allah". Onu söyleyecek ondan başka bir özne de olmadığı için önce "de ki" ile başlıyor, peygamberi uyandırıyor; "de ki" diyor, onu uyandırıyor, o söylüyor.
O yüzden elhamdülillah, resim yok, isim yok, şekil yok, mekân yok, zaman yok -böyle bir varlık tasavvur edin. O yüzden Hintliler der ki: ana rahminde şekillenmeden önce şeklin nasıldı? Böyle sorular sorarak onu aslında şekilsizlik farkındalığına erdirmeye çalışırlar. Sen ana karnında bu şekli almadan evvel nasıldın? O yüzden kaynağa döndükçe -mesela nedir- kaynaktan su buharlaşır, bulut olur, yağar; ne olur, isimler alır değil mi? İşte Kızılırmak olur, Yeşilırmak olur, Nil olur vesaire olur; sonra kaynağa dönünce isimler kalkar. Şimdi biz isimlerimizi muhafaza etmeye çalıştıkça kaynağa dönemiyoruz. Sen isminde ısrar ettikçe, "ben şuyum, buyum" dedikçe kaynağına dönme sürecin zorlaşıyor.
Bir de birilerine dedirtmeye çalışırız; o daha büyük bir işkencedir. "Kimse benim kıymetimi bilmiyor", meselesine dönüyorsun. "Kimse beni tanımıyor, ölsem benim eksikliğimi kim fark eder" -bakın böyle isimsiz, resimsiz, şeysiz olduğumuzda aslında en derinde rahatlıyoruz. Ama egomuz "sen kimsin, ne yapıyorsun deseler ne cevap vereceksin, CV'ni yaz deseler nasıl dolduracaksın?" diyor. İşte burada zihne şunu demek lazım: kardeşim, boş sayfa veriyorum, hiçbir şey doldurmuyorum. Zahiren tabii doldurup vereceğiz birilerine de; ama biz kendi içimizde diyeceğiz ki: ben o, şu, bu değilim; Allah'a ait ve ona dönen bir varlığım. Bu dünyada ne şekilde tezahür ettiğimin hakikatte benim için bir önemi yok. Allah seni bir çiçek olarak da bu dünyaya gönderebilir, bir insan olarak da gönderebilir; hiçbir farkı yok. Her şeyde var olan o Zât'tır; seni bütün âleme tanıtabilir de, hiç kimseye tanıtmayabilir de.
Bediüzzaman'ın verdiği çok güzel bir örnek vardır. Diyor ki: bir zaman düşündüm, işte çiçekler açıyor, insanlar bunları temaşa ediyor, Allah'ın kudretini, cemalini, esmasını müşahede ediyor. Ama dedim, peki dağın başında hiç kimsenin görmediği gülün, çiçeğin o zaman ne hikmeti var? Kimse görmüyor, kimse ona bakıp "Allah ne kadar güzelmiş" demiyor; o zaman bu ne? İşte onun da Allah'la bir ilişkisi var, o küçücük kır çiçeğinin veya bir ağacın. Önemli olan başkalarının onu temaşa etmesi, görmesi, ondan bir şey anlaması, farkına varması değil. Zât'ın Zât'a ifade ettiği bir mana var orada; yaratılmışlara bir şey ifade etmesi gerekmiyor.
Biz her şeyi insan odaklı algılıyoruz. Niye böyle algılıyoruz ki? İnsan odaklı algılamaktan herkes rahat oluyor. Bütün hikâyeler onu alır. İnsan odaklı almak hümanizm değil mi? Evet, aslında hümanizm odur, gerçek anlamda felsefe olarak; her şeyin ölçüsü insandır. Bu da yanlış bir anlayış, kadim bir hakikatin yanlış yorumu. İnsan her şeyin ölçüsü değildir; ancak insan, kâinatta her bir mahiyette yaratılmış bir "benlik terazisi" gibidir. Bediüzzaman "Enel Risalesi"nde der ki: insan, her düzeydeki sevgiyi, şefkati, olumluyu, olumsuzu tartabilecek, ölçebilecek, fark edebilecek, tanımlayabilecek bir kabiliyette yaratılmıştır. Bir ölçü birimi gibi ölçebiliyor onu. Yoksa insan her şeyin ölçüsü değil. İşte orada gerçek anlamda ancak insan, Allah'a tam ve hakiki olarak muhatap olabilecek bir mahiyette yaratılmıştır. Diğer şeyler tam olarak ona hakiki muhatap olacak bir imkân ve tabiatta yaratılmamıştır. O yüzden eşya insana hizmet eder, bir nevi onun için yaratılmış kabul edilir. İnsan da Allah ile muhataptır; O'nun dostu ve halilidir. Ama kâinatta diğer yaratılmış şeyler o hakiki anlamda Hak ile muhatap olabilecek imkân ve kabiliyette değiller. Çünkü böyle bir imkân ve kabiliyete sahip olmak, Allah'ta her ne varsa sende de var olmasına bağlı bir şeydir.
Bizde bazen derler ya "anne olmamışsın ki evlat sevgisini bilesin" -tamamıyla yanlış bir şey değil bu, ama tamamıyla doğru da değil; çünkü o şeyi tecrübe edeceksin. Şimdi Allah'taki her şeyin insanda bir karşılığı var, ama Allah'takine asıl, bizdekine gölge denir. Mesela "ben" diyorsun; Allah "ben" demese sen "ben" diyemezsin. Ben diyerek aslında Allah'ın "ben" demesinin idrakine varıyorsun. Ben demek nasıl bir şeydir? Biz de aslında Allah gibi "ben" diyoruz; ancak Musa'ya dediği gibi, bizimki gaflet ve küfür oluyor, Allah'ınki hakikat oluyor. Fakat insana bunu dedirten şey nedir? "Ben" diyebilme kabiliyetidir. Mutlak "Ben" olmasa, sen "ben" diyemezdin zaten. İnsanın hatası ne? Allah'ın sana verdiği bu emanet nitelikleri, mülk ve asıl zannetmesi. İşte onları mülk ve asıl zannedince kendine de yazık ediyorsun, âleme de yazık ediyorsun. Çünkü Allah'ta her ne varsa insana verilmiştir; "Allah insanı kendi suretinde yarattı" sözünün -Tevrat'ta geçen bu sözün- aslında manası budur. Yani Allah'ta ne var, sende aynısı var.
Bizde mesela hayal meyalde olsa sanki ebediymişiz gibi bir his var; bu benlik onu hissediyor bazen. O yüzden ölüm aklımıza gelmiyor; çünkü beka hissi verilmiş. Allah bakidir; Allah kendi bekasını sana hissettirmek için sana bir beka hissi vermiş. Sanki ebediymişçesine, yaşayacakmışçasına bazen bir hâl içinde oluyoruz; oradan Allah'ın bekasını anlıyorsun. Ama kendini asıl zannedersen orada hata etmiş oluyorsun. Allah'ta her ne varsa sende de var, ama onda asıl, sende gölge; bunu fark ettiğin ölçüde bu senin kemaline vesile oluyor. Fark edemeyip aslı örttüğünde, yani kâfir olduğunda -o asıl olanı örttüğünde- o zaman gaflete düşmüş oluyorsun.
Mesela düşünün, kıskançlık başta kötü bir şey gibi göründü. Ama mutlak olarak kötü bir şey değil, onun bir hakikati var. Gerçek anlamda sevdiğin bir şeyi, onun adını, onu koruyorsun; onu diğer etkenlerden koruyorsun. Ama bu en düşük düzeyde ego bilincine yansıdığında, işte kadın kocasını kıskanıyor, erkek karısını kıskanıyor; en problemli hâlinde "seni kimseye yâr etmem" diyor. Hâlbuki gerçek anlamda kıskançlık, hakiki anlamda sevdiğin bir varlığı tehlikelerden ve olumsuzluklardan korumaktır. Allah'ın kıskançlığı da budur. Zaten O kıskanç olmasa bizde de kıskançlık olamazdı; ama bizdeki bozulmuş hâli var. Allah nasıl kıskançtır mesela? Dersin ki: "Ben dünyada mutlu mesut olurum" -bir insanla, bir eşyayla, bir malla. Allah bakarsın onu elinden alır. Aslında bu ne içindir? Seni muhafaza etmek için, seni hakikatin farkındalığına karşı yaşadığın uykudan uyandırmak içindir. Allah'ın kıskançlığı budur; yoksa "benden başkasını seviyorsun, dur sana göstereyim" anlamında bir kıskançlık değildir. O, biz yapıyoruz; çünkü o kutsal kıskançlığı ego düzeyinde çarpıtılmış bir şekilde yaşıyoruz.
Gerçek anlamda kıskanç bir insan, mesela eşi ondan daha mutlu olabilecekse başkasıyla, onu kendi eliyle güle oynaya verebilir; o insan kıskançtır -kadın erkek fark etmez. Çünkü öbür türlü kıskançlık, kendimiz için sevdiğimiz için olan bir kıskançlıktır; sen kendin için seviyorsun. Gerçek anlamda sevmek, onu onun için sevmektir. Onu onun için seviyorsan asıl olan onun mutluluğudur değil mi? Ama öbür türlü kıskançlık kendimiz için sevmekten doğan bir şeydir. Kişinin kendisinden dolayı oluşan bir sevgi bağı, bir aşk hâli diyelim; kişinin yapmak istediği, o aşk hâlini, o sevgi hâlini muhafaza etmek, ona bir zarar gelmesin, o saflık, o zevk veren hâl -bunun yaralanmaması için bir şekilde muhatabından koruma, sonuçta zihinsel bir üretime geçiyor. Karşı taraf hata yaparsa zihin onu suçlayıcı, yargılayıcı bir şekilde örtüyor. Adamın orada yapmak istediği, biraz kendisinden ziyade o oluşan bağı, hissettiği duygu hâlini muhafaza etmek değil mi? Kıskançlık biraz bunu oluşturuyor; kendi içinde yaşadığı duygu ve hâlleri muhafaza etmek için onu yapıyor. Yani kendine odaklı, sevdiğine odaklı değil; sen kendine odaklısın orada, sen de ihanet ediyorsun.
Halil Cibran'ın bir sözü var: "Birbirini seven iki insan, birbirinden ziyade aradaki şeyi kucaklarlar" der. Aslında bir şey vardır orada; mesela önemsendiğin duygusunu, değer verildiğin duygusunu, vazgeçilmez olduğun duygusunu yaşıyorsun, hissediyorsun. Aslında sen burada kendini seviyorsun; bu hisler hoşuna gidiyor, bunları kaybetmemek için o kişiyi kaybetmek istemiyorsun. Zihin bunu farklı adlandırabilir ama sonuçta hissettiğinde... zihin bunu yapmıyor, farkında bile değil, bunu inkâr bile eder. Ben çoğu insana demek istemişimdir: "sen kendini seviyorsun, onu sevmiyorsun." Ama diyemem; çünkü bunu kaldıracak hâli yok, söylersem bana kızacak. Zihin "ben kendim için seviyorum" diyecek kadar karaktersiz değildir kendince; hâlbuki "ben kendim için seviyorum" diyemiyor, çünkü bunu derse sevgiye bütünüyle ters gelecek bir şey. Ego böyle bir karaktersizliği kendine yediremediği için bunu görmezden gelmeye, inkâr etmeye çalışıyor.
İşte nereden geldi bu bahis? Bizde gölgesi olan her şeyin aslı Zât'tadır, mutlaktadır; biz o gölgeden asla doğru gitmeye çalışmalıyız. O yüzden Şeyh Alevî der ki: "Ârifler iki çeşittir; marifetü'n-nefse sahip olanlar, marifetullah'a sahip olanlar." Yani nefsin marifetine ve Hak marifetine sahip olanlar; nefsin marifetine sahip olan irfanda daha yüksektir. Yani Allah'ı kendinle bilirsen Allah'ı hakikaten bilmiş olursun -burada "nefis" kötü anlamda değil, kendilik anlamındadır. Kendindeki tezahürlerle, kendindeki tecellilerle tanırsan Allah'ı, daha doğru tanımış olursun.
Mesela sen mecazi de olsa bir aşk hâli yaşadın; o aşk hâlinin şeylerini yaşadın. Senin bunu yaşaman ne ile mümkündür? Çünkü Allah âşıktır; Allah âşık olmasa sen mecazi aşkı yaşayamazdın. Sende gölgesi olan bu şey, asıl olarak Tanrı'da vardır; o aşkı yaşamana filan filan vesile olmuş, o ayrı bir şey. Fakat sende, senin varlığında o aşk hâli ne sayesinde yaşanıyor? Aslı sayesinde yaşanıyor; asıl olmasa gölge de olmaz. Sen onu yaşadığında, Allah kullarına nasıl âşıktır, onu idrak etmiş oluyorsun. Ve bu şüphesiz bir idraktir. Diğer türlü dersin ki: "Allah kullarını seviyor, Allah kullarına merhametlidir, âlimdir, kerimdir, koruyucudur" -böyle bir bilgi, böyle bir şeye sahip olursun. Burada şu da olabilir: mesela hakikaten Allah sana hakikaten âlim olduğunu idrak ettirebilir; bu Allah'ı bilmektir, Allah'ın marifetidir. Bir de sana, senin kendi nefsinde her şeyi bilmeyi yaşatır; sana bunu yaşatır, kaldırabildiğin oranda. Yaşattığında sen onu bizatihi kendinde yaşayarak anlamış, idrak etmiş olursun. Ama önce biz lazım.
İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): İhlas Suresi'nin girişindeki "Hû Allah" ifadesine değinilmiştir. Ayrıca putlara isim takılmasıyla ilgili bir ayete işaret edilmiştir (Sure adı ve numarası metinde belirtilmemiştir). --- ---
İlgili Sohbetler
Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik
Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak
Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.