Rüya Bilinci ve Zata Ermek

Kısa Özet

Sohbette, katılımcılarla birlikte insanın uyanıklık, rüya ve derin uyku hâllerinin ötesinde daima var olan bir "zat" bulunduğu; bu zatın sinema perdesi misaliyle bütün deneyimlerden etkilenmeden kaldığı anlatılıyor. Bu çerçevede dünya hayatının da bir tür rüya olduğu, insanın kendini bu rüyadaki rollerle (baba, anne, kral, mağdur vb.) özdeşleştirmemesi gerektiği; hakikate erenlerin (arif/ermiş) bütün bu görecelilikleri idrak ederek acı ve sevinci abartmadan, geçmişe takılmadan, gereksiz sorularla oyalanmadan yaşadığı vurgulanıyor. Sohbet ayrıca soru sormanın sınırları, nefis-ego ilişkisi, geçmişteki haksızlıklara "donmuş" biçimde takılı kalmanın zararı ve arifin dünyaya müdahalesinin kader içindeki yeri gibi konulara da değiniyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • İnsanın hakiki zatı; uyanıklık, rüya ve derin uyku hâllerinin hepsinde değişmeden kalan, onlardan etkilenmeyen bir "sinema perdesi" gibidir.
  • Dünya hayatındaki acı ve sevinçlerin abartılmaması gerekir; çünkü bunlar izafi (göreceli) bir gerçekliğe sahiptir, mutlak değildir.
  • Geçmişte yaşanan haksızlık ve mağduriyetlere "donmuş" bir şekilde takılı kalmak kişiyi gerçek özünden uzaklaştırır; hakikat idrak edildiğinde geçmiş de yeniden anlamlanır.
  • Soru sormanın bir sınırı vardır; kişi kendi bilinç düzeyinin kaldıramayacağı sorulara cevap ararken yolda tıkanabilir; asıl olan sabır ve idrakin olgunlaşmasını beklemektir.

Üç Bilinç Hâli: Uyanıklık, Rüya ve Derin Uyku

Ermiş kişilerde günlük bilinç, rüya bilinci ve daha derin uyku hâllerinin olmayacağı dile getirilir. Bu nasıldır? Veya doğru mudur? Yani ermiş kişinin hâli nedir? O bu dünyada yaşıyor. Peki nasıl yaşıyor?

Bir rüya gördüm, derin uykudayım ve şu an uyanığım demekle sen bu üç hâlin hepsinde orada olduğunu kabul etmiş olursun. Bu, her zaman orada olduğunu açık olarak ortaya koymaktadır. Şu an olduğun hâlinle kalıyorsan bu şimdi uyanık hâldesin demektir. Bu hâlin rüya hâlindeyken kaybolur ve rüya hâlin derin uyku hâlindeyken kaybolur. O zaman oradaydın, şimdi oradasın ve daima oradasın. Mezkûr üç hâl gelir ve gider. Fakat sen daima oradasın.

Bu aynen bir sinema gibidir. Buna bir misal veriyor. Yani diyor ki: Sen şu günlük bilincinde de, rüya görme bilincinde de, daha derin uyku dedikleri -Hinduların, tabii bu herkesin kolay kolay tecrübe edemediği bir şey- daha derin uykuda da hep sen varsın diyor.

Sinema Perdesi Meseli ve Ermiş Kişinin Bilinci

Burada bir örnek veriyor: Sinema perdesi her zaman oradadır. Fakat muhtelif türde görüntüler perdede belirir ve akabinde kaybolur. Hiçbir şey perdeye yapışıp kalmaz. Perde, perde olarak kalır. Benzer şekilde sen bu üç hâlin hepsinde kendi zatın olarak kalırsın. Eğer bunu hakikatiyle bilirsen, bu üç hâl senin için bir sorun teşkil etmeyecektir. Tıpkı perdede beliren görüntülerin perdeye yapışıp kalmaması gibi.

Bazen perdede sonsuz devasa dalgalarıyla koca bir okyanus görürsün. Sonrasında bu dalgalar kaybolur. Başka bir zaman her yere ateş açıldığını görürsün, bu da kaybolur. Her iki olayda da perde oradadır. Su perdeyi ıslattı mı, ya da ateş açılması perdeye zarar verdi mi? Perdeyi hiçbir şey etkilememiştir. İşte aynı şekilde uyanık olma, rüya ve derin uyku hâlleri boyunca vuku bulan şeyler, seni gerçek anlamdaki öz kendiliğini hiçbir biçimde etkilemez. Sen kendi zatın olarak kalırsın.

İşte bu, gerçek anlamda ermiş olanların bilincidir. Her şeyi deneyimler, fakat onları deneyimleyen asıl zat hepsinin ötesindedir. Ve hiçbir zaman o, kendini o olayları deneyimleyen özne olarak görmez; yani onların içindeki özne olarak görmez.

Rüya Katmanları ve Zâtın İdraki

Bu aslında bize az buçuk rüya hâlimizde gösterilir. Mesela uyuyan bir biz varız, bir de rüyanın içinde bazen yaşayan bir biz varız değil mi? Şimdi aslında iki tane kişi var orada: Birisi rüyadaki kişi, rüyadaki ben; bir de rüya gören ben. Şimdi bunu biraz daha derinleştirdiğinizde aslında üç tane katman vardır böyle. Onun için insan "rüya içinde, rüya içinde bir rüyadadır" denir. Üç defa rüya var aslında. Dördüncü hâl gerçek hâlidir.

Fakat biz bu rüya durumlarında o durumu bir gerçekmiş gibi tecrübe ederiz. Büsbütün hayali değildir veya bir safsata değildir, ama mutlak bir gerçek de değildir bunlar. Tıpkı ne gibi? Tıpkı rüyadan uyandığımızda "bu rüyaymış" dediğimiz gibi aslında. Peygamberimizin veya bir sûfinin dediği gibi: İnsan, ölmeden evvel uyanmış olur. Onlar bilirler bunun neye tekabül ettiğini, bunun ne olduğunu, onun idrakini yaşarlar. Yani bizim rüyadan uyandığımızda "bu rüyaymış" dediğimiz o bilinci, arif bu dünya için de aynı zamanda tecrübe eder. O yüzden de bizim etkilendiğimiz gibi etkilenmez.

Üçüncü bir hâl hangisi? İşte o da bir başka, yani daha latif ve daha birey üstü bir durum, ama o da mutlak değil. Mesela rüyada bazen "rüyadayım" diye rüyada olduğumuzu biliriz. Tabii mesela aslında buna dair bir şeyi bazen işte rüyada olursun, rüyada olduğunu da bilirsin gibi. Üçüncü durum, Hintlerin "derin uyku hâli" dedikleri bir şeydir. Hem latiftir, yani gayrimaddîdir, hem de gayrişahsî bir durumdur. Fakat yine mutlaka nispetle bir sınırlılık içerir. Mesela evliyaların yaşadığı hâl budur. Onlar hepsini yaşar, daha derinini de yaşar.

Yani Mevlana olsun veya gerçek anlamda tam ermişler olsun, bu üç durumu da -yani normal günlük şu dünya hayatının bilincini ve buradaki algıyı, rüya hâlini ve daha derin uyku dediğimiz bir hâli- yaşarlar. O da bir başka durumdur. Bizim bildiğimiz bir durum değildir, ortalama algımızla bilebileceğimiz bir durum değildir. Bunların üçünü de yaşarlar. Fakat üçünün de izafi olduğunu, göreceli olduğunu bilirler. En derinde bir zâtiyet vardır. O zat bunları tecrübe eder.

İşte aynen burada verilen örnek gibi bir sinema perdesinin üzerinde nasıl diyelim ki büyük bir savaş sahnesi oraya yansıyabilir; çok güzel bir bahar manzarası yansıyabilir; çok şiddetli bir kış manzarası yansıyabilir. Fakat perde bunlardan etkilenmez. Fakat perde onları tecrübe eder değil mi? Yani onlar perdenin üzerinde gözükürler. Fakat bütün bunlar ortadan kalktığında kalan bir şey vardır; işte o zattır. Biz de o zata erişinceye kadar yoldayız.

İsmail Bey, o zaman mesela şimdi içinde rüya gördüğümüzde bu ikinci durum değil, yine o rüyaya ait bir durum değil mi? Hani mesela rüyada kendine rüya hâlinde olma hissi de yine o rüyanın kendi içindeki durum. Yani birinci durum. O bize aslında bir işaret oluyor. Yani rüyadayken rüyada olduğunun da farkında olmak aslında bize bir işarette bulunuyor. Yani bize verdiği, bilinçle ilgili bir ders var. Anlatabiliyorum. Aslında işte arif dünyadadır fakat dünyanın da asıl olmadığını bilir; fakat dünyayı da yaşar. Nasıl ki diyelim ki rüyadasın, rüyada olduğunu da biliyorsun; hem rüyayı yaşıyorsun hem rüyada olduğunu bilen bir bilincin var. Bu idrakta olanların işte bir de daha bir derinliği var. Bu idrake gelenler dünyayı ne ise öyle görür. Değeri ne ise o değeri verir. Ve zatı itibariyle etkilenmezler.

Yani gerçekliğimiz o rüya içinde rüya içinde bir yer. Üç rüyadan hangisine denk geliyor? İlkine denk geliyor. Şimdiki, şu anda yaşıyor olduğumuz an. Her ne kadar rüya durumundan daha gerçek gibi gözükse de, aslında en kaba rüya görme yeri burasıdır. En maddi, en kesif olması itibariyle en ilkel rüya görme durumunu yaşıyoruz biz bu dünya hayatında. Ama niye rüya birinci olmuyor? Hani hayalî anlamda gördüğümüz rüya, birinci gibi; bu dünya ikinci gibi. Gerçek anlamda rüya derken, yani basit psikolojik durumları kastetmiyorum; daha gerçek rüya aslında daha latiftir ve daha derindir. Bu dünya hayatı ise daha kaba, daha kesif, daha maddi ve daha cismanidir.

O zaman rüyada hani insanın böyle farklı durumlar görmesi, yaşaması aslında daha da önde bir şey mi öyle mi? Tabii, bize nispeten daha latif, daha derin bir bilince işaret eder ve daha latiftir. İşte bu tabii ki bu dünyadan kaçmayı değil, bu rüyadan uyanmayı bize hatırlatmalıdır. Fakat rüyayı görmek, bir rüya gördüğünü bilmek demek, aslında illa rüyadan uyanmak anlamına da gelmez. Yani zahiren uyanman anlamına gelmiyor. Rüya gördüğünü biliyorsan uyanıksın demektir aslında bir üst düzeyde.

İşte gerçek anlamda aydınlanma dediğimiz veya bizim İslami gelenekte ermek denilen şey, aslında bütün o göreceli olan durumların farkına varıp onların göreceli olduğunu anlamak ve asıl ve mutlak olan zata ermekle mümkündür. O zaman Yunus'un dediği, "ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm" şey olur. Yani bir ete kemiğe bürünen var, bir de et ve kemik olan var. Anlatabiliyor muyum? Yunus diye görünen bir başka biri var, değil mi? O Yunus diye görünmüş. Biz de aslında işte Ahmet diye, Ayşe diye, Fatma diye, İsmail diye görünürüz. Görünen kim? Yani öyle görünen bir başka, derinde bir zatiyetimiz var. Bunu idrak ettiğimizde bu bize neyi kazandırır? Bu, bir şeyi abartmamayı bize öğretir.

Hani bazen biri kabus görür, diyelim işte dışından fark ederiz onu; işte böyle çok kötü bir hâlde falan böyle işte ah ediyor veyahut da işte böyle büyük bir sıkıntı içinde olur. Diyoruz ki "muhtemelen kabus görüyordu." Deriz ki "uyan uyan, bu bir kabus" diyoruz. Aslında bu dünyada yaşadığımız her şey de böyledir. Biz de şimdi aslında birçok kabus görüyoruz bu dünya hayatında. Tabii birileri bizi uyandırıyor, diyor ki "uyan uyan bu rüya" diyor, ama biz diyoruz "yok, bu asli gerçek." Hâlbuki rüya olması bomboş, hiçbir gerçekliği olmayan anlamına gelmiyor; bir gerçekliği var, fakat sınırlı bir gerçekliği var. Nasıl ki rüyadan uyandığımızda onun niteliklerinin ne kadar olduğunu, ne olduğunu anlıyorsak, bu dünya rüyasından uyandığımızda da bu dünyanın acısının, bu dünyanın kabusunun, bu dünyanın sevincinin de ne derecede olduğunu anlayacağız.

Aslında dikkat edin, bu dünya rüyasından uyandığımızda mesela hani zahiren uyanmak nasıl oluyor? Diyelim ki ölerek oluyor. Öldüğümüzde ne var elimizde? Ne kalıyor elimizde yani, dünyadan ne kalıyor elimizde? Hiçbir şey kalmıyor değil mi? Hiçbir şey kalmıyor. Aynen uykudan uyandığımızda rüyada elde ettiğimiz şeylerden hiçbir şey kalmaması gibi. Ben de diyelim ki rüyanda zengin olmuşsun, kral olmuşsun. Uyanıyorsun, taht yok ortada, değil mi? Hizmetçiler yok, krallık tacı yok. Bu dünyada da böyle. Dolayısıyla hiçbir şeyi abartmamak lazım. Arkadaşlar, rüyanızda çok kötü şeyler görüyoruz; bu rüya diğer rüyaya göre biraz uzun sürdüğü için biz buna gerçeklik atfediyoruz.

O zaman İsmail Bey, hani insanlar böyle ilginç şeyler söylüyor; her şeyi kendisi seçiyor yaşama gelmeden önce, falan hani anneyi, babayı bile aslında kişinin kendisi seçiyormuş ya, normalde değil mi? İşte o kişi değil yani, kişi ötesi bir zat o. Değil mi? O rüyayı gören kişi mi, aslında görürken değil mi? Evet, öyle bir şey var değil mi? Evet. Yani o zat seçiyor hepsini, değil mi? Evet. Şu bilincim değil ama, benim bu bilincim değil, en baştaki zat. Evet.

Uyanık olma, rüya ve derin uyku hâlleri hakiki olamaz. Onlar gelir ve giderler. Hakiki olansa daima var olur. Bu hâllerin hepsinde var olmaya devam eden "ben" hakiki olandır; diğerleri hakiki değildir. Dolayısıyla onlar ancak bir hakikat derecesine sahip olabilirler.

Ruhani idrak artı uyanma, buna "uyanık olma hâli" olarak isimlendiririz. Ruhani idrak artı derin uyku, buna "derin uyku" deriz. Ruhani idrak artı rüya, buna da "rüya" olarak tanımlar. Yani zeminde bir ruhani idrak var, bir ruhani öz var. Bu şu günlük bilinci yaşadığında kişi der ki "ben şu anda uyanığım ve bu dünyayı tecrübe ediyorum." Ruhani idrak rüya hâline girdiğinde ve onun üzerinde rüya hâli tecrübe edildiğinde kişi rüya görüyor olur. Ruhani idrak, üzerinde bütün görüntülerin belirip kaybolduğu bir film perdesidir. Perde hakiki olandır; görüntüler ise yalnızca onun üzerindeki gölgelerdir. Alışkanlığımız nedeniyle bu üç hâli hakiki olan şeklinde ele alıyoruz.

Perdedeki görüntüyü ve perdedeki özneyi mutlak zannediyoruz. Hâlbuki düşünün, aynı rüya bilinci gibi ne diyoruz? "Rüyamda ben şöyleydim" değil mi? Aslında bu dünyada da biz bir şeyi tecrübe ediyoruz. Fakat biz bu dünya hayatındaki özne değiliz aslında. Ama böyle bir özneliği tecrübe ediyoruz. Tıpkı diyelim ki rüyamızda bir kral olmayı veya bir hizmetkâr olmayı veya bir zengin olmayı, bir fakir olmayı veya işte yerlerde sürünmeyi veya havada uçmayı tecrübe ettiğimiz gibi. Bu dünyada da bir şeyi tecrübe ediyoruz, ama biz bu dünyada işte şunu veya bunu tecrübe eden özne değiliz aslında. Bunun üstünde bir şeyiz, bunun ötesinde bir şeyiz. O yüzden bu dünyaya mutlak gerçekmiş gibi atıfta bulunmak, tıpkı rüyasında kabus gören veyahut da bir kral olduğunu görenin kendini öyle zannetmesine benzer. Hâlbuki o rüyanda tecrübe ettiğin bir sübjektifliktir. Ve onu da tecrübe edersin; yoksa kendini bu dünya hayatındaki özün "ben işte şu zaman doğan ve şunları şunları yaşayan biriyim" diye görmezsin. Böyle biri değilsin yani, bunun ötesinde bir varlıksın; bütün bu durumları tecrübe eden fakat bunların ötesinde olan bir varlıksın. Onu tanımlayamazsın.

Bir denizin birçok dalgalanmayı tecrübe etmesi gibi. Yani deniz o dalgaları üretir veya o dalgalar denizde vuku bulur, fakat deniz bir dalga değildir; deniz sudur. O bütün dalgalanmalar geçici şeylerdir. Bazen küçük dalgalanmalar olur, bazen tsunami olur, bazen başka bir şey olur. Hepsi geçer, ama kalan bir şey vardır. İşte o kalanı bulmaktır mevzu.

Kur'an'da bir ayette geçer: İşte onların dünya hayatı bir köpük gibidir diyor. Köpük gider, öz olan kalır. Şimdi bu dünya hayatında kırk bin türlü şey deneyimliyoruz diyor. Bunlar hepsi köpük, geçip gidecek. Tecrübe et ve doğru bir şekilde onları tecrübe et, ama kendini onlara bağlama. Tecrübe etmiş olmak için tecrübe etmek değil, deneyimlemek anlamındaki değil. Değil. Orada maddi bir şey geliyor araya. "Deneyim" dedim, tamam, geçebilirim değil. Tecrübe eden yine yürütür. O mutlak zat bazen ana rahminde ölen bir çocuk olmayı deneyimler, bazen doğduktan üç gün sonra ölen bir bebek olmayı deneyimler. Fakat o değildir. Biz bazen acırız; ya işte bak bir yaşında öldü, kim öldü? Ölmeyen bir şey, bir yaşında olup ölmeyi yaşadı orada. Onun zatı bundan bağımsız, onun zatı bundan etkilenmiyor.

Zat, Nefis ve Göreceliğin Bilgisi

Bizim de zatımız aslında hiçbir şeyden etkilenmiyor. Ta ki uyanıncaya kadar. Yani uyandığımızda bunu fark edeceğiz. Şu anda da bizim zatımız aslında etkilenmiyor. Yani şu an etkileniyor mu? Hayır, şu anda da etkilenmiyor. Fakat biz o zatın bilincinde değiliz.

Peki nefsi nereye koyuyoruz orada? Nefis işte o sınırlılığı deneyimleyen, yani üç farklı rüya düzeyinde olan öznedir. Peki bu deneyimlerden zatta kalan bir şey yok, etkilenmiyor, ama bu deneyimleri yaşıyoruz, bir anlamı var. Yani sonrası için de bir anlamı olması gerekiyor. Bu dünya hayatı için bir gerçeklik kendimize göre yaşıyoruz diye anlamı var, ama o köpük -denizin o dalgalanmaları yaşaması deniz için de kapanan bir şey gibi- sonuçta kalmıyor bir şey. Ama bir anlamı olması için onların yaşanmış olmasının bir anlamı var. O anlam da olabilir, bu hani dışın iç için dış olması olayıyla herhalde belki bağlantılı, ama onu da zaten tam anlamış değilim. Yani ne olacak, niye gibi?

Şimdi o, işte dediğimiz gibi mutlak göreceliliği deneyimliyor. Yani bu işte Tevrat'ta geçen "iyilik ve kötülüğün bilgisi" -yani göreceliğin bilgisi. Bu da göreceliliğin bilgisi, dualitenin bilgisi. Bunu görüyor veya bunu biliyor. Çünkü aslında mutlakta zıtlığın bilgisi aslında yok, çünkü kendinde böyle bir şey yok, zıtlık yok. O dualiteyi, sınırlılığı ve göreceliliği deneyimliyor. Bu kadar. Bunun deneyimi ne kazandırıyor? İyiliğin ve kötülüğün bilgisini kazandırıyor. Daha öncesinde bilmiyor mu yani, öyle mi? Tabii, onda yok yani, o zaten çok da hani asli bir şey değil.

Ya benim yine şurada şunu sormak geliyor içimden: Yani tamam, kötülüğü deneyimledim, ne oluyor yani? Niye deneyim var? Yine şey olmuyor, oturmadı bir şey. O göreceliliğin bilgisine sahip oluyorsun ve göreceliliğin bilgisini tecrübe ediyorsun. Değişikliğe yol açmıyorsa, zat aynı kalıyorsa, bunu deneyimlemiş olmak ne oldu? Keşke deneyimlemesek hatta. Zat olduğunda böyle bir soru olmayacak; bunu soran zat değil. Zat olduğumuzda mı? Bunu soran zat değil yani.

Bu şuna benziyor: Mesela rüyada eğer kötü bir rüya görürsen, "keşke uyumasaydım da böyle bir rüya görmeseydim" dersin. Ama rüyadan uyandığında, rüyanda hiç olmazsa böyle bir şeyi deneyimlemek sana bir tatmin bile verebilir. Ama rüyanın içindeki o özne bundan memnun olmaz; "niye deneyimliyoruz ki" der mesela, bu kadar kötü şeyi, olumsuzluğu. Bunu diyen zat değildir.

Ben o noktada niye yaşıyoruz bu kadar zorluğu, yaşamasaydık keşke noktasından değil de; buradaki bizim sınırlı da olsa irademizin bir anlamı var ya, yaptığımız tercihler, hiçbir şey kalmayacağına göre yaptığımız tercihlerin bize sonrası için -o yüzden dışın için içinde şey olması falan- burada işte hangi sonralıktan bahsettiğimize bağlı. Hangi sonralığı kastediyorsun? Tam bu gerçeklikten bir sonraki, ölümden hemen sonrası. Ölümden hemen sonrasında mutlaka dönmüyoruz ama. Mutlaka dönen için hiçbir şey kalmaz. Ama henüz mutlaka dönmemiş olan için bir süreç var, veya bir şey var; mutlakla ölüm arasındaki zamanda bir anlam ifade edecek. Cennet cehennem faslında bize bir şey getirsin ya da... Cennet cehennem faslı da izafi bir fasıldır. Ondan sonra geliyor mu? Tabii ki. Cennet cehennem mutlak bir şey değil. Mutlaklı, dünyayı hatırlayacak ama yani. Cennet cehennem de bir tür rüyadır yani. Mutlak tarafı hatırlayacak mı peki? Tabii, mutlak bunu bilir. Rüyayı hem de unutuyoruz. Evet, bazılarını unutuyoruz, bazılarını iyi hatırlıyoruz değil mi?

Peki bu üç rüyanın tarafında cennet var mı? Rüya içinde rüya içinde rüya içinde var, bir daha sonra. Evet. Zaten cennet cehennem, mutlakta cennet cehennem yok. Onun için Alevi diyor ki: "Arif gaflete girdiğinde cennete düşer" diyor. Nasıl arif? Gaflete girdiğinde cennete düşer diyor. Cennet daha alt bir âlem değil mi? Mutlak hatırlama veya mutlak zikirde, mutlak idrakta cennet yok. Cennet yok, hayal filan yok yani, o bambaşka, tanımlanamaz bir şey. Oradan bir nebze gaflete girince cenneti tecrübe ediyor. Demek yani düşünün, gaflet etmediğinde neyi tecrübe ediyor? Oradan şahit, siz görebiliyor musunuz? Onun da bunu deneyimlemeye ihtiyacı var. Yani mesela o yüzden bir arif dünyada -deyim yerindeyse- dilenci mi olmuş, kral mı olmuş, zerre kadar farkı yok diyormuş. Onun için hiçbir farkı yok.

İsmail abi, ben şeye biraz bakmıştım da, bu görecelilik -daha doğrusu deneyimleme şeyini- satanistlerin aslında temel mantığı da biraz negatifliği deneyimlemesine inşa edilmiş gibi. Hani böyle aynı tarzı mantıklar. Onlar doğal olanı bozuyorlar, anladın mı, doğal işleyişi bozarak bunu yapıyor. Evet, yani kötülüğe daha fazla saygı, değer vererek veyahut da onu önceleyerek doğal işleyişi... Bu bilinç hâlinde -yani o bilinç olmalı diyor ama negatif taraftaki şeyleri yapmalıyız falan diyor- işte o negatif şeyleri yapmamızın nedeni ne? Ona bir gerek yok. Çünkü orada ego, kötülük yaparak sanki daha üstün olduğu iddiasına düşüyor. Yani orada kötülük yapmayı sanki daha üstün bir şey sanıyor.

(Sohbet sırasında ikram edilen bir şey üzerine kısa bir ara: teşekkür, birkaç günlük eşya alışverişi konuşulur, ardından sohbete devam edilir.)

Yani orada bütün negatif imkânların farkına varıyorsun ve onlara karşı daha farkında bir yürüyüşe sahip olmalısın meselesiyle olabilir o.

Şöyle bir şey anlatmıştı: Diyor ki, rüya görüyorum ve rüya gördüğümün bilincindeyim, fakat uyandığımda o rüya gördüğünü bilenin de bir rüyada olduğunu anladım. İşte o üç katmanı deneyimlerim, yani mutlaka nispetle bütün şeyler görecelidir. O yüzden insan bu dünya hayatına evet edeple, tam bir idrakla muhataraba bulunmalı, sonra onu mutlaklaştırmamalı. Mutlak olarak görmemeli.

Bu bize neyi idrak ettirir? Hayatın ne acısına ne de mutluluğuna aşırı bir değer atfetme. Yani ne üzüntüsü ne de sevinci asıldır. Gerçek sevinç ve gerçek huzur mutlakı ve zatı deneyimlemektir. Dolayısıyla bu dünyanın acıları da abartılacak acılar değildir. Modern insan gitgide acılarını abartıyor, abartıyor, abartıyor. Aslında bunu bilerek yapmıyor, bilerek abartmıyor aslında, fakat bunları çok abartılı yaşıyor. Niçin abartılı yaşıyor? Çünkü dünyaya o kadar büyük bir gerçeklik atfediyor ki, o kadar bunu gerçekmişçesine algılıyor ki.

Şimdi eskiler niye nispeten daha az etkileniyorlardı? Çünkü bu dünyaya fani gözüyle bakıyordu; fani diyordu, geçici diyordu. Bunu kabul ettiğinde azalıyordu o acıların meydana getirdiği travmatik etki. Ama biz mutlaklaştırıyoruz, sanki mutlak gerçek burası. Buradaki mutlak gerçeklik algısı bize acıları da çok büyük göstermeye başlıyor. Kardeşim, işte 50-60 sene yaşayıp bu dünya rüyasını kapatacaksın yani, bu kadar; hiç abartılacak bir taraf yok. Bu kadar yani, ne küçültüyoruz ne her şeydir; 50-60 sene yaşayacaksın, öyle veya böyle, abartacak bir şey yok yani, neyse yaşa, bu kadar.

Peki nasıl aynı o şeyi düşürüyoruz, nereden itibaren kopuyoruz? Çünkü hani ilk geldiğimizde daha iyi değil mi her şey, sonrasında bozuluyor. Yani hani mesela dünyanın gelişine baktığınızda da galiba öyle değil mi, dünyaya gelişten itibaren bir düşüş başlıyor. Evet, bir şey var yine, dünyaya gelişten itibaren bir düşüş başlıyor.

Hocam, daha önce de söylemiştim ama, bu batı felsefesi, psikoloji tamamen sanki bunun üzerine -insanın bilinçliliği üzerine- çalışmış gibi; bazı filmleri falan izliyorum, eğitim sistemimize bakıyorum, tamamıyla o acıları abartmaya veya işte başarıları kutsamaya falan yol veriyor. Onun için buna tutulmamak, bu bombardımana tutulmamak için gerçekten uyanık olmak gerekiyor ve bununla ilgili daha şuurlu kafaların daha bir şeyler ortaya koyması lazım. Eğitim, psikoloji, çünkü koyuyorlar da gerçi, ama sanki her tarafımızı kaplamış gibi; ben en azından kendi adıma bunu hep yaşadığım için, oradan da geldiğim için, o bozulmayı kendimde çok fazlasıyla gözlemledim.

O algıya nasıl girildi? Şimdi bunlar şöyle: insan olarak, insan serüvenimiz olarak bu göreceliliğin ağlarına hepimiz -deneyimlemek ilkesi nedeniyle- düşeriz. Fakat eskiyle yeninin farkı nedir? Eskiler veyahut da geleneksel medeniyetler bize -deyim yerindeyse- bir rüya gördüğümüzü anlatıyorlardı. Diyorlardı ki: "Siz bir rüyadasınız, geçici, sınırlı, fani bir âlemdesiniz." Hani bunu İslami terminolojiye çevirirsek: geçici, sınırlı ve fani bir âlemdesiniz. Dolayısıyla asıl değil burası, diyerek bize bir farkındalık veriyordu.

Modern batı veya materyalist batı diyor ki: "Bu kardeşim bu, bak doğuyorsun öleceksin, o yüzden böyle iyice koştur, yaşayacağın her şeyi yaşa, yaşamazsan da kaderine küs." Anlatabiliyor muyum? Hâlbuki işte böyle bir şey yok, bu bir rüya. Ve herkes farklı bir şey görüyor. O yüzden Allah'ın dünyada verdiği şeylere karşı insan ne gıpta etmeli ne de kıskanmalı. Yani dünyayla ilgili şeyleri; işte mala, mülke, evlada, paraya bunlara gıpta etmemeli. Çünkü bunlar rüya kardeşim. Bak, senin gördüğün rüya boğazda geçiyor, öbürünün gördüğü rüya köyde geçiyor, bir farkı yok, hiçbir farkı yok. Birisi rüyasında evlenmiş, dört çocuğu olmuş; birisi rüyasında evlenmemiş; birisi rüyasında evlenmiş, çocuğu olmamış. Rüya hepsi rüya. Anlatabiliyorum. Bunu anlarsa insan, o zaman o sınırlı gerçekliğin gerçekliği ne ise öyle kıymet verir, ne fazla ne eksik.

O zaman şimdi zat her şeyi denemekle mi görevli, sanki dünyaya her şeyi deneyecek gibi mi? Yok, illa her şeyi denemekle değil; bak zaten şimdi o onu deniyor, o onu deniyor. Orada birisinin şöyle bir şey olmuyor mu? Zat bireysel değil. Zat bireysel değil, zat bütün deneyimlediklerimizi deneyimliyor. Tek bir zat var, herkesin deneyimlediğini o deneyimliyor. Evet, zat tek yani.

Zat artık en sonunda Allah mı? Yok, her şey o da yani, şey oluyor, o zaman biraz algıcılık. Yani oraya kadar gitmeden, yani zat aslında her şeyi deneyimleyendir. O zaman onun deneyimi, şimdi bak rüyanda bazen kendini uçarken görürsün, bazen yerde sürünürken görürsün, bazen bir okyanusun derinliğine dalarken deneyimlersin, değil mi? Onların hepsini deneyimleyen kim? O rüyayı gören. Anlatabiliyor muyum? Fakat oradakine bakarsan, işte bir tanesi uçuşu deneyimlemiş, bir tanesi denize dalmayı deneyimlemiş. Anlatabiliyor muyum?

O yüzden şeye gerek yok; ne gıpta etmeye gerek var ne de "ben şu olayım" demeye gerek var. Ben ne olacağım? Bırak ne olacaksan; sen zaten olmuşsun kardeşim, sen zaten olmuşsun. Bir şey olmana gerek yok. Onun için biz bu dünyadaki deneyimlerle zatımıza bir şey katmıyoruz. Zata ne bir şey katılır ne de bir şey eksiltilebilir. İzafi olanın deneyimi var.

Mesela şunu düşünün: Deniz ister tsunami şeklinde dalgalansın isterse küçük küçük dalgalanmalar yaşasın, denize bir şey katılır mı? Yok. Bir şey eksilir mi? Yok. Deniz durgun da olsa aynı deniz, on metrelerce dalgalansa da yine aynı deniz. Bunlar ona ne bir şey katıyor ne bir şey alıyor. O yüzden "Allah'la mutlu olmak" denir ya bizim geleneğimizde; Allah'la mutlu olmak, zatıyla, zatınla mutlu olmak demektir. Dolayısıyla hiçbir şey bizim keyfimizi bozmamalı yani.

Kur'an'da Peygamberin Zahirî Sıfatları: "Hiçbir Erkeğin Babası Değildir"

Bir şey mi çevirelim mi? Bunu alayım ben. Evet, bu bahçeyi öyle kapattık. Çünkü bu konuştuğumuz şey tamamen bir tecrübeye dayalı bir şeydir. Fakat bakın ilkesel olarak nedir? Mesela Kur'an'da tabii ayetler farklı bağlamlar içinde değerlendirilebilir. Kur'an'da diyor ki: "Muhammed içinizden hiçbir erkeğin babası değildir. Fakat o, Resulullah'tır" diyor. Yani o, bu dünyada zahirî olarak ve göreceli olarak görünen hiçbir vasıfla vasıflanmaz. Yani mesela Hz. Muhammed bir baba değildir, bir evlat değildir, bir öğretmen de değildir. Hatta yani hiçbir zahirî olarak, işte diyelim ki, Abdullah'ın oğlu değildir, bir yetim değildir, hiçbiri değildir. O Resulullah'tır. Yani aslında zattan gelen ve zata dönendir. Dolayısıyla da hayatta yaşadığımız veyahut da başımızdan geçen hiçbir şeyin asli olmadığını anlamaktır esas olan şey; yaşadığımız hiçbir şeye takılmamaktır.

İşte bazen insan bakarsın anne babası onu doğarken terk etmiş olur, değil mi? Olabilir; bırakır seni üç günlükken cami kapısına bırakır. Biz onu ne olarak görürüz? İşte büyük bir kadersizlik, terk edilmiş. Ve diyelim ki o çocuk kendini böyle algılar, değil mi? Travma yaşar. Bunu büyütür, abartır, bir sürü hikâye. Asıl bilince sahip olursa bütün bunlar ortadan kalkar. O terk edilmiş biri değildir, terk edilme rüyasını gören biridir. Bu kadar.

İşte kadim gelenek insanı sınırlılıklardan adım adım çıkaran bir şeydir. Mesela nedir? İşte mesela peygamber bir baba değildir, bir evlat değildir, işte Abdullah'ın yetimi değildir, şu değildir, bu değildir, Hatice'nin kocası da değildir. Bütün bunlar o zatın bir tecrübesidir, fakat o onlar değildir. Tıpkı dediğim gibi rüyada diyelim ki kendimizi bir kral olarak görürüz, ama biz kral değiliz; veyahut da kabus gören biri olarak görürüz kendimizi rüyada, diyelim ki büyük bir kabus görüyorsun, işte seni öldürüyorlar, ama sen ölen değilsin aslında, bunların hiçbiri değilsin; fakat işte rüyada öldürülen bir masumsun, krallık yapan bir kralsın, işte tahtından edilen bir kralsın. Kırk türlü hikâye. Sen onların hiçbiri değilsin, ama onları aynı zamanda tecrübe edersin.

O yüzden insan kadim gelenekte izafilikten, bütün kayıtlanmalardan ve izafilikten arındırılır. Kişi böyle erer. Modern batı geleneğinin bize verdiği şey, ve bütün tarihlerde de materyalizmin bize gösterdiği şey ise, bütün sınırlılıkları, bütün görecelilikleri, bütün izafilikleri asıl yerine koymak. Mesela işte diyelim ki feminizm nedir? Kendini bir kadın olmakla özdeşleştirir. Veyahut da diyelim ki bunun tam karşılığını da düşünün: kendini bir erkek olmakla özdeşleştirmek. Hiçbir farkı yok. Veyahut da kendini bir milletle özdeşleştirmek. Veyahut da kendini diyelim işte evlenip çoluk çocuk sahibi olmuş bir anne olarak algılamak veya işte bir baba olarak algılamak. İşte adam mesela diyor ki "baba olamadın." E ne oldu? Olmasan ne olur? Yani olamadığında bir şey mi eksiliyor zannediyorsun? Yok, hiçbiri değil.

Rüyadan Uyanmak: Hayatın Rolleriyle Özdeşleşmemek

Uyandığımızda anlayacaksınız bunların neye tekabül ettiğini. Böyle işte "ah, böyle büyük bir film çevirseydin" değil mi, Hollywood'a gitsen ne olur, güzel bir rüya görmüş olursun bu kadar yani, rüya görmüş olursun. Aynen bu şuna benzer: Rüyamda Hollywood'daydım, büyük bir film yapmışım, kırmızı halıda yürüyordum, sonra birden uyandım. Üzülüyor musun sen? Güzel bir yer aldım, yarım kalınca rüya, öyle bir rüya görmek istedim. Tabii işte bak, güzel mesela, dediğin güzel; mesela o rüya güzel bir rüya, yarım kalıyor, biraz üzülüyorsun. Ama gerçekmiş gibi de üzülmüyorsun; üzülüyorsun ama yapacak bir şey yok, daha olsa yapacağım yani. Bir de abartmıyorsun o üzüntüyü, değil mi? Netice itibariyle bir rüya yani. Ama inşallah tatlı bir tevessüm kalıyor yani. Zaten bu dünya hayatında da yaşadığımız güzel şeyler tatlı bir tevessüm bırakmalı, acılar da tatlı bir üzüntü bırakmalı, ama o kadar; abartılmamalı. Tatlı bir hüzün de bırakır bazı olaylar, tatlı bir sevinç de bırakır; ama ne sevincin içine gömülürsün ne kederin içine gömülürsün. Bizim yaşadığımız problem gömülmektir; onun içine gömülüyoruz.

Yani şöyle düşünün: Birisi güzel bir rüya gördü, sonra da uyandı diyelim, "işte rüyaymış" dedi, başladı bütün ömrü boyunca kahretsin, "nasıl o rüya orada bitti, bitmemeliydi" diye. Mesela böyle bir insan olsa ne deriz? Yani "Allah'ın bir sırrı olsun" deriz, "kopmuş" deriz değil mi yani? Şimdi biz de böyleyiz; bir rüya başlıyor bitiyor. Mesela bir insan bir ilişki yaşıyor, veya diyelim ki çocuğu oluyor, 20 yaşında ölüyor. "Bu rüya burada bitmemeliydi" diyor ya bitti yani, ve devam et; bu bir rüyanın bütünü, devam et yani, niye takılıyorsun ki oraya? Veya ne yapıyorsun, diyorsun ki "bu rüya burada bitmemeliydi, ben hayata küstüm artık, böyle hayat olmaz olsun" diyorsun mesela. Ne kadar manasız?

Şimdi hani böyle "âdemükünsalâm" hoş geldin -hani böyle şey titreşimler var ya, dağılan titreşimler yani- ilk böyle doluyor falan ya, şimdi onlar hani o rüyanın içinde, mesela ilk başta normaller, sonra da dağılma oluyor ya. Bir olay yaşıyor, travmatik geliyor, medyeli sonra hani o rüyada aslında kötü bir şey yaşıyor, deneyim yaşıyor. Ve sonunda aslında onu yaşayan bir zatla o şey arasında geliyor gidiyor mu, o kimlik kopuyor mu? Dağılmaya gitmiyor, dağılmaya gitmeden de. Farklı rüya hâllerindeki farklı benler arasında dağılıyor kişi. Mesela şöyle düşünün: bütün o gördüğü rüyalardaki benler mi? Mesela şöyle, çok çok güçlü bir rüya gördüğünüzü düşünün; mesela diyelim ki rüyada bir kralsınız veya bir prensessiniz mesela, kraliçesiniz, hizmetkârlarınız var, ama çok gerçek bir rüya olduğunu düşünün. Birden rüyadan uyandınız, iki odalı 60 metrekare bir evdesiniz. Şimdi şey yapıyoruz: o mu ben, de mi bu mu benim, o rüya ile bu rüya?

Yani mesela diyelim ki bir olay yaşarsın hayatta, bu dünya hayatında zahiren uyanıkken bir olay yaşarsın; diyelim ki seni çok etkileyen bir ilişki yaşarsın, diyelim ki büyük bir tüccarsın, birden iflas ettin; çok iyi gittiğini düşündüğün ve seni çok çok mutlu edeceğini düşündüğün bir ilişki yaşadın ve bitti. Ne oldu? Bir rüyadan uyandın, rüya içinde bir rüyadan uyandın. Yani dedi ki "bu film burada bitti, yeni bir film başlıyor." Sen bunu kabul edemiyorsun. O zaman ne oluyor? Gerilim başlıyor. Niye böyle diyorsun veya kabullenemiyorsun? Bazı kişi mesela kabullenemez, orada kalır. O durumda kalır ve yeni duruma şey olmaz, kabullenmez ona. Onun için hayat orada bitmiş olur.

Hâlbuki bütün bu yaşadıklarımız bir rüyadır; kendi içinde bir gerçekliği olan bir rüyadır ama. Yani bir safsata, bir fantazi değildir, bomboş bir şey değildir; ama mutlaka nispetle bir rüyadır. Her biriniz kendi içinizde farklı yaşlardasınız; diyeyim ki 25'ten ben en yaşlınız olabilirim, 46 veya 50, her neyse. Şimdi bakıyorsun geçmişe, yani bir rüya gibi değil mi? Hele hele yaşlı insanlara sorun, değil mi? İşte 70-80 yaşına gelmiş, "teyzeciğim hayat nasıldı" diyorsun; "o evladım, bir rüya gibi işte böyle yaşadık" falan diyor mesela. "Hiçbir şey anlamadım," diyor. Fakat bunu büyük bir üzüntüyle beyan ediyor. Ama arif insan bunu bir üzüntüyle beyan etmez; "evladım işte böyle bir rüya yaşadım" der mesela, ve onu yaşar, geçer gider.

Yani aslında bir rüyada olduğumuz veya bu hayatın bir çeşit rüya olduğu, aslında belli bir yaşa gelen her insanın az buçuk tecrübe ettiği bir şeydir. Atıyorum, evlenmiş, on tane çocuğu olmuş, bakıyorsun hepsi evlenmişler, işte torunun torunları olmuş falan, garibanım gene kalmış; diyorsun "ne yaşadın," işte evladım diyor "böyle değişik işte evlendi, çoluk çocuk oldu falan, torunlarımızı da gördük, işte hayat böyle geçti" diyor. Öyle değil mi? Yani bu böyle çok büyük bir metafizik bilinci de gerektirmiyor. Az buçuk hayatı görüp o gözlemlesek bize bunu anlatacak. O zaman hayatı bu kadar abartmaya, bu kadar germeye gerek yok. Hatta biz bazen o tür insanları gördüğümüzde üzülürüz; "bak" deriz, "işte 10 tane çocuğu var, 120 tane torunu var, gene yalnız." Yok, ne olacaktı, etrafında böyle çiçekler falan mı olacak, öyle bir şey mi? Ama hakikaten bazıları değilmiş; her bir öbür çocuklar, torunlar da bir başka rüya görüyorlar. Anlatabiliyor musun? Kaç kişi için rüya görüyorsun? İkisi de mesela hani etrafındaki insanlar hani evlilik baskısı yapmış, "yalnız kalma" diye baskı yapmış; sonra oturma düşmüş.

Yani o kadar değişik rüyalar var ki, şimdi hepsini görüp "kardeşim" diyeceksin, "işte ben bunları yaşıyorum, böyle bir süreçten geçiyorum," bu kadar; ona asılmış gibi. İşte "ben diyelim ki buyum" ve hayır, sen bu değilsin. İşte geleneksel öğreti bize o anlamda bir özdeşleşmeyi ve kristalizasyonu yanlış olarak gösterir. Der ki "sen bu değilsin." Yani nasıl peygamberi ayette diyorsa "sen içlerinden hiçbir erkeğin babası değilsin" diyor -çok önemli- "sen Resulullahsın," diyor. Özellikle bu ifadenin seçilmiş olması. Yani sen bu dünyada yaşadığın hiçbir hadisenin öznesi değilsin. Bunu böyle tefsir ediyoruz, işari bir tefsir. Yani sen bu dünyada yaşadığın hiçbir hadisenin öznesi değilsin, sen mutlaktan gelen ve mutlaka ait olansın, ama aynı zamanda zahiren ve bu fani dünyada da bir rol içindesin, fakat sen o değilsin. İşte ermek o zata tekrar dönmek anlamına gelir. Dolayısıyla aslında ermek demek bir şey inşa etmek, bir şeyi oluşturmak değildir. Yani biz erdiğimizde aslında bir şeyi inşa ediyor olmayacağız, bir şeye dönmüş olacağız. O şeye döndüğümüzde o zaman ermiş olacağız. Dolayısıyla ermek bir şeyi var etmek, inşa etmek, yapılandırmak demek değildir; var olan bir şeye tekrar dönmektir, tekrar onun farkına varmaktır. Onu fark ettiğinizde inanın hiçbir arzunuz, hiçbir hevesiniz, hiçbir korkunuz kalmayacak.

Peki hani amiyane tabirle mal gibi mi olacaksınız? Yok, öyle de olmayacaksınız. Öyle olmayacağız, fakat hayatı bu sefer doğru yaşamaya başlayacağız. Yani neyse öyle yaşamaya başlayacağız, ne kadar gerçekliği varsa o kadar. İşte tıpkı o verilen örnekteki gibi, bir sinema perdesi gibi, orada her türlü film oynanabilir. Yani bir sinema perdesinde korku filmi de olabilir değil mi, çok güzel bir tabiat belgeseli de olabilir, bir savaş filmi de olabilir; fakat perde ne savaştan ne de bir deniz sahnesinden dolayı bir şey olur. Perde orada her zaman vardır, onun üzerinde birçok görüntü oluşur.

İşte biz de böyleyiz. Biz kendimizi ne yapıyoruz? Bir durumla özdeşleştiriyoruz. Mesela çok kederli bir insan, çok acılar yaşamış bir insan, çok haksızlıklara uğramış bir insan; bunların hepsi hikâye, hepsi rüya figürü. Yani boş değiller, fakat bir rüya figürüdür. Mesela peygamber: biz ne diyoruz, "vah, hatta ben böyle bazı kadınlar görmüşüm de anlatıyorlar; işte peygamber, babası doğmadan öldü, annesi 6 yaşında öldü, vah yavrum" diyor, böyle peygambere üzülüyor mesela kendince. Güzel bir şey tabii de; zannediyor işte peygamber gariban, böyle babası doğmadan ölmüş, annesi 6 yaşında ölmüş, oradan oraya atılmış, ne kadar büyük acı, böyle peygamber bu mu yani?

Hatta nakledilir, ilginç bir şey, tam ayrıntısını hatırlamıyorum, Veysel Karani'ye ait belki menkıbe de olabilir ama fakat manası güzel. Veysel Karani, peygamber vefat ettikten sonra işte Medine'ye gelir, sahabilere otururlar, sonra işte "bana peygamberi anlatsanız" der, her biri bir şey anlatır. Hazreti Veysel Karani der ki, Hazreti Ali'yi biraz görmüşler, yani peygamberi biraz görmüşler mesela. Şimdi mesela bize peygamberi anlatın dense, mesela diyelim kimisi ne yapar, işte "Abdullah'ın yetimi bir peygamber" diye anlatabilir. Fakat o peygamber midir acaba? O mu peygamber yani, Hazreti Muhammed dediğimiz o mudur acaba? "Savaşmış, şu olmuş, sıkıntıları çekmiş, işte aç olmuş, karnına taş bağlamış" falan. O mu peygamber? O da değil. Evet, peygamber onları yaşamış, ama peygamber onlar değil. Onun için dikkat edin, peygamber hiçbir zaman kendini bunlarla tanımlamamıştır, bunlarla vasıflandırmıyor; Allah'a nispetle vasıflandırıyor. Onun için İslam'daki o ifade: "Sen nesin?" "Allah'ın kuluyum." Bu kadar, bak hiçbir şey yok, hiçbir gereksiz bağlantılandırma, sıfat yok. "Ben Allah'ın kuluyum," bu kadar. Aslında ne kadar özgürleştirici bir kavram. Allah'ın kulu olmak özgürleştirici bir tanımlamadır; sıfatlardan arındırır. Bütün o izafilikten, geçici sıfatlardan seni kurtaran, seni özgürleştiren bir şeydir; yoksa köleleştiren bir şey değil. "Ben kul olmayacağım, ne olacağım, erkek olacağım, kadın olacağım, Türk olacağım, Arap olacağım" -sen özgür olmuyorsun; sen mutlaka kendini bağladığında özgürsün. Bütün o yaşadığın şeyler de bir tecrübedir, bu kadar; bundan öteye götürdüğün an hata etmiş olursun.

Bu bahsettiğimiz şey, yine tekrar aynı örneği verelim: Yani bir insan rüyasında kendini kral gördüğünde, uyanıkken hâlâ "ben kralım" diyorsa, aklından zoru olduğu düşünülür değil mi? Aslında hepimiz bir tür aklından zoru olan insanlığız, zaten zorumuz da aklımızdan. Evet, yani şunu diyebiliriz ama: "Rüyamda kraldım" bu doğru, rüyamda kral olduğumu gördüm, bu doğru. Ama ben bir kral değilim; bu dünya hayatında bir şeyim var, sınırlandırılmış özelliklerim var, belli bir tarihte doğmuşum, belli bir anne babanın evladıyım vesaire, bir cinsiyetim var, hayatta yaşadığım olaylar var, bir sürü başımdan geçen hadiseler var. Fakat "ben neyim" diye bana sorulursa, ben şunu derim: "Ben Allah'a aidim ve ona doğru gidiyorum, ondan geldim ve ona dönüyorum." Bunu demek durumundayız. Öbürlerinin hepsine "evet yaşanan şeyler," fakat yaşanmış ve geride kalmış şeyler olarak veriyoruz. Allah "gel kulum" diyecek mesela, "bahtsız evladım" falan öyle bir şey demeyecek; bize "kadın" diye çağırmayacak, "erkek" diye çağırmayacak, "evli" diye çağırmayacak, "bekâr" diye çağırmayacak, "anne" diye çağırmayacak, "baba" diye çağırmayacak, böyle bir çağrıda bulunmayacak, "gel kulum" diyecek. Biz diyeceğiz ki "ne kadar dertli olduğumu bir bilsen" falan; öyle mi diyeceğiz? Öyle dersek hata etmiş oluruz. Gördüğümüz rüyaya bağlarsak kendimizi orada hata etmiş oluruz. Ama öyle rüya, ama böyle rüya, hiç fark etmez.

İskat-ı İzafat: Bütün İzafiyetlerden Arınmak

İşte arif bunu bildiği için, "ballar balını buldum, kovanım yağma olsun" dediği bu tür ifadeleri vardır sûfilerin. Yani "ballar balı" dediği işte öz zatıdır; onu bulunca "kovanım yağma olsun." O kovan mı, bu kovan mı, dolu kovan mı, boş kovan mı, hiçbirinin ehemmiyeti yok. Onu idrak eder ve o noktada gerçek anlamda dünyayı tecrübe eder. Biz dünyanın içine gömülerek tecrübe ediyoruz. Mesela bize dense ki "bak şimdi uyuyacaksın, bir rüya göreceksin, iyi bir rüya da olabilir kabus da olabilir, ama bil ki rüya"; şimdi bu bilinçle uyumak var, bir de bu bilinci rüyadayken muhafaza etmek var, unutmamak var; bir de bu bilinç olmadan bir rüyaya dalıp rüyayı mutlak gerçekmiş gibi algılayıp onun içine gömülmek var. İşte gerçek idrak ile o gafletteki idrak arasındaki fark budur.

Orada kovanın yağma oluşumdayken, kovan zaten aslında bal toplamak için insanın kendisinde bulunuyor değil mi? Bak orada kovan nedir? Aslında balı şekillendiren şeydir ve sonradan olan bir şeydir. Bal özdür, onun şekli yoktur; fakat kovan onu bir şekle sokar. Dolayısıyla arif erdiğinde, şuna inanın, bütün hayatı düşünebileceğiniz en ağır travmalarla geçmiş olursa olsun, yüzünde bir tebessümden başka bir şey bulamazsınız; başka bir şey olamaz çünkü, yüzünde bir tebessümden başka bir şey yoktur. Biz onların yaşadığının binde birini, on binde birini yaşasak yüzümüzden düşen bin parça olur; fakat onlar bizim yaşadığımızın binler katını yaşar, yüzünde bir tebessüm vardır. Bu öyle sahte bir şey değildir veya anlamsız bir şey değildir; çünkü bilir neyin mutlak gerçek, neyin izafi olduğunu.

Buna tasavvufi gelenekte "iskat-ı izafat" diye bir tabir kullanılıyor: bütün izafiliklerden arınmak, bunların sakıt olması, düşmesi, geçerliliğini yitirmesi. Onun için denir ki bir arife "sen nesin?" denildiğinde vereceği hiçbir cevap yoktur; çünkü vereceği cevabı biz anlamayız, bizim arzu ettiğimiz bir cevap ise onun cevabı değildir. Bir arif nedir mesela? Tanımlanamaz. "Hakaret gibi değil mi? 'Sen kimsin' falan denilir mi?" Evet. "Sen kimsin ki?" Mesela bize birisi "sen kimsin ki" deyince hemen bir kimlik üretmeye çalışıyoruz değil mi aslında? Yani sanki buna bir cevap vermemiz lazım. Hâlbuki aslında biz her tanımlama yaptıkça kendimizi zincirliyoruz; her tanımlamada edilgen oluyoruz değil mi? Hem edilgen oluyoruz hem de sınırlamış oluyoruz kendi varlığımızı. Yani sen o sınırlılıklar değilsin ki.

Ama konuşmanın kendisi de öyle. Yani zihinde çok dönen bir şeyler var; onu kelimelerle atmıyorsun oraya, sonra onları kelimelerle paketleyip dışarıya vermeye, sunmaya çalışıyorsun. Ama kendisi de öyle. Zaten bütün zahir düzeydeki her şey bir sınırlanmadır. Onun için arif der ki, bir arif konuşarak hakikati ifade edemez; edilemez olan, konuşmaya başladığında onu indirgemek zorundadır. Çünkü her söz bir sınırlamadır.

O yüzden ben bir zatın hatıralarında görmüştüm -yaşayan birisi hâlen- Mahmut Sami Efendi'nin bir halifesi demişti ki: beni çağırırdı, ben de giderdim odada; o oturuyor, ben oturuyorum, 2 saat, 3 saat, 4 saat, ama diyor bana öyle şeyler akıtırdı ki fakat hiç tek bir kelime olmazdı; sonra derdi ki "tamam evladım, gidebiliriz." "Aramızda hiç konuşma yok" diyor. O yüzden bazı sûfilerin sözleri vardır, yanlış anlaşılır. Derler ki mesela "Kur'an hakikat değildir" der mesela; hatta çok daha ağır bir ifade var, Hallac-ı Mansur'a atfedilen, onu kullanıp şimdi bir şey yapmayayım. Neden? Çünkü hakikat kelimeye dökülebilen bir şey değil, ama mecburiyetten Allah kelimelere dökmüş bir kısım şeyleri. Yani hakikati kelimelerle işaret edilir hâle getirmeye çalışmış. O yüzden Kur'an ayettir, yani işarettir; işaret ettiği bir şey var, hakikatin kendisi değil. Hakikatin kendisi olsaydı biz okuduğumuzda ererdik, ama hakikate işaret ediyor. O yüzden o da rüya aslında değil mi? O yüzden hakikat sessiz, sözsüz, kelimesiz ve harfsizdir.

Hatta bazen mesela bir insan çok derin bir şey yaşadığında mesela susmak ihtiyacı hisseder, çünkü konuştuğu zaman bilir ki o yaralanacak; yani o ifade edilemeyen bir şey, o zaman susar. Yani derin bir şey yaşadığında susar, neden? Çünkü ifade edilemeyen bir şeydir. İşte o yüzden "ben neyim, ne olacağım?" İnsan bunların derdine düşmemesi lazım. "Bakalım ne tecrübeler yaşayacağız, buna eyvallah." Ama "ben ne olacağım?" Sen zaten olmuşsun. Sen olduğun şeyi idrak et.

Kendini Tanımlama ve "Kendini Gerçekleştirme" Yanılgısı

Bir film vardı, paralel evrenlerdeki benlerini bulup yok edip harekete geçiriyordu, hemen de o yani; hem seni bulup yok edip hem harekete geçiriyor. İşte o yok etmek... Amacımız o yani. Yani orada yok etmek değil, onların izafiliklerini idrak etmek. Anladın mı, izafiliklerini idrak etmek.

O yüzden mesela bakın, bir bebek ilk doğuşta kendini tanımlamayan bir şeydir. Mesela ona ne derseniz deyin, böyle tatlı tatlı gülümser, çünkü kendini tanımlamıyor. Ne zaman ki "ben" der, ondan sonra tanımlamaya başlar. Biz kendimizi tanımladığımızda -tırnak içinde- modern psikolojik anlamda "kendimizi gerçekleştirdiğimizi" zannediyoruz. Kendimizi gerçekleştirdiğimizi zannettiğimiz o alan, aslında kendimizi örttüğümüz alandır. Mesela işte "çok iyi kariyer yaptım, kariyer yaparken aynı zamanda çocuk da yapmış oldum" falan diyelim. Bunu yaparsa zaten süper, orada sanki kendini gerçekleştiriyor. Kendini gerçekleştirmiyorsun orada, kendini örtüyorsun; gerçek kendini örtmüş oluyorsun. Ama ego diyor ki "kendini gerçekleştir." Yani atıyorum, 3 yaşında bir bebek ne oluyor, nasıl kendini gerçekleştirecek? O nazarla baksak bir haksızlık olur değil mi? Ve hatta ne yapıyoruz? "Kardeşim" diyor, "işte bunun annesinin babasının şöyle imkânları vardı, benimkinin yok, o kendini gerçekleştiriyor, ben gerçekleştiremiyorum, ne kadar adaletsiz bir dünya" değil mi? Bunları üretiyoruz. Elhamdülillah, biz zaten kendimiz gerçeğiz, kendimizi niye gerçekleştirelim? Neyini gerçekleştiriyorsun? Yani bu dünyada kendini gerçekleştiren nereye varmış, ne olmuş?

Ama Mevlana'ya falan da "kendini gerçekleştirmiş" diyorlar; o anlamda bak, alt planlarda ve hoş bulduğumuz bazı ifadeler var, biz orada aslında "kendini bilmek ve bulmak" tabirini kullansak daha doğru olur. Yoksa "kendini gerçekleştirmek," yani realize etmek anlamında, realize edilecek bir şey yoktur; veya realize ettiğinde elinde kalacak bir şey yoktur. Bu dünya hayatı sınırlı, fani, geçici bir düzeydir, asıl değildir. Ben buradan ne şekilde gidersem gideyim, bu dünyadan hiç fark etmez. Fark eden tek bir şey vardır: kendi öz zatımı idrak ettim mi, etmedim mi? İnsanlar iki türlüdür: bu zatı idrak edenler ve etmeyenler. Hani işte Shakespeare'in "olmak ya da olmamak"ı bu kadar. "Olmak" dediğimiz şey zaten olduğumuz şeydir. O olduğun şeyi idrak edersin veya edemezsin. Mesela diyelim ki öyle evliyalar vardır ki ne biz tanırız onları ne de tarihe geçmişlerdir -İsmail Bey, değil mi, bilmiyoruz yani, bilmiyoruz, tarihe de geçmemiş.

Shakespeare'de "olmak" durmak aslında değil mi, yani hareketsiz olmak "olmak" oluyor o anlamda mı? Shakespeare'de bu anlamda çok şey olduğu düşünülüyor. Tabii, etken olmak, harekete geçmekte olmamak. Şimdi Shakespeare geleneksel bir inisiyatik şeye girmiş birisi. Yani "olmak," mutlak ve bizzat var olduğun şeyin farkındalığıdır; o ise aslında hareketsizdir. Tıpkı burada verilen örnek gibi, bir sinema perdesi gibi; sinema perdesinin kendisi hareketsizdir, fakat onun üzerinde kırk bin tane hareket görürsün. Ama sinema perdesi hareketsizdir. Şimdi bizim fani tarafımız ve baki tarafımız var, dediğimiz daha önceki derslerde de; işte o baki tarafımızı idrak etmek, fani tarafımızı da fark etmek. Ama ben fani tarafımı baki gibi zannedersem ve kendimi o fani tarafımla nitelersem, işte hata oradadır.

Mesela gene aynı örneği vereceğim: diyelim ki sen evinde yatakta yatıyorsun ve diyelim ki belli özelliklerin var fiziki ve her neyse; rüyanda ise kendini bambaşka, diyelim ki bir sarayda görüyorsun, veyahut da diyelim ki balta girmemiş bir ormanda görüyorsun, üzerinde doğru düzgün elbise yok, her tarafın kirlenmiş falan. Şimdi "sen kimsin" denildiğinde ne cevap vermen daha doğrudur? Şimdiki şeye göre "kulum" demek geliyor. Yataktaki durumuna göre örnek içinden konuşalım: Yani dersin ki "ben rüyayı gören, işte şöyle bir evde, işte üzerinde pijaması olup şöyle bir yatağa uzanmış ve şöyle kendini şöyle biri olarak gören biriyim" dersen, bak bütünlüğü sağlamış olursun. Ama kendini "işte ben balta girmemiş ormanlarda günlerce aç kalmış, sefil perişan biriyim" diye tanımlarsan ne olur? Eksik tanımlamış, yanlış tanımlamış olursun.

Şimdi bizim de kendimize "sen nesin" dendiğinde, ben "atıyorum şu yaşta, işte böyle okudum, işte böyle böyle başımdan şeyler geçti, yaşadım, böyle biriyim" dediğimde işte o örnekteki gibi oluyorsun. Onu da gör, ama asıl olanı da gör: "Ben şu dünya hayatında şöyle şöyle bir serüveni yaşamış öz varlığım" dersen doğru tanımlamış olursun. Ama neticede bir yargılama var; yani tamam ben böyle böyle bileyim ama neticede cennet cehennem de işin içine giriyor, yani yolun sonunda bir yargılama var yani. Zata döndüğümüzde bütün onları geçmiş olacağız.

İsmail Bey, biz bu değiliz aslında, ormandaki kişi değiliz belki, ama aslında oradaki hâlimizle yargılanacağız. Eğer öyleysen oradaki hâlinle yargılanacaksın tabii. Aynı örnek üzerinden devam ettireyim: diyelim ki sen rüyadan uyanmıyorsun ve diyelim ki o ormanda işte yamyamlar seni yakalıyor, kazanın içine atıyorlar. O da rüya. Ne zaman bitecek o? Uyanınca bitecek. Yani ahirette hesap sorma hepsi bir rüya, bomboş bir şey demiyorum, sınırlı gerçekliği var yani.

Ölüm, Hesap ve Zata Dönüş

Sen bu dünyada rüyadan uyanırsan işte o zaman arifler ne diyor? Diyor ki: "Bu dünyada uyandıysan, kıyametin de olmuş, hesabın da bitmiş, her şey senin için bitmiş demektir." Zata dönen için bütün görecelilikler silinir. Siz zannediyorsunuz ki bir arif diyelim ki bu dünya hayatı itibariyle vefat ettiğinde işte kabre gider, işte melekler gelir bir şeyler sorar; böyle bir şey zannetmeyin, böyle bir şey yok, böyle bir süreç yaşamaz o. Yaşarsak bu kafayla gidersek biz yaşarız, onlar bunu yaşamaz yani. Yani onlar meleklere ders veren, meleklerin kendisinden bir şeyler öğrendiği varlıklar. Kalkıp Münker Nekir mi onlara hesap soracak? Böyle bir şey yok.

Ama şey değil mi, akıbetinden endişe etmesi gereken kişiler değil mi yine onlar da? Şimdi zata erdiğinde akıbetinden endişe edecek kişi kalmıyor, o kişilik siliniyor. Ama tam bir konum bu, yani "o ulaşıldı, bir yer var, ben oraya geldim, artık geriye dönemem mi" gibi bir yer? Yok, öyle bir şey değil; onun içinde geri dönmek dönmemek böyle bir şey yok. Döndüğü yer var, ilk başta bir yer var diye ben...

Efendim? Bir zat vardı işte, çok âyân çok. Son anda şeytan teşhirinden -yani bu tarz dönüşler- tamam, o henüz zata tam olarak dönmemiş. Bir şey söyleyebilir miyim İsmail Bey? Tam dönmüş olan için hesap, mesap, kitap hepsi yapılmış, bu dünyada olmuş ve bitmiş; ve artık o bir kişi değil yani. Şimdi Kur'an'ın sorduğu şey de var yani, cennet ve cehennem. Aslında cehennem orada rüyada kendini bırakmak, değil mi? Cennet hani o zata gitmek; hani orada hesap yok aslında, hani o zata gittiği anda. Ama cehennemdeyken hesap da var, korku da var değil mi? Cennet de bir tür hesap.

Şu anlamda böyle, "Allah yakacak cehennemde" falan filan diyerek cehennemi algılıyoruz ya cehennemi; aslında yakan, rüyada sen kendini örttüğün zamanki hâlin gibi yani değil mi o zaman? Tabii ki. Yani yakan Allah ya da zat değil yani, zat yakmıyor. Zattan uzaklaşmış olman seni yakıyor ya da cezalandırıyor. Zatın dayanmıyor -zattan uzaklaşmış olman diyorum. Zaten zata gittiğinde cennettesin, yani hesap yok orada, orada hiçbir şey yok, rüya da yok. Rüya olmayan bir yerde cennet oluyor, cehennem bitti gitti; hatta cennet de olmuyor, cennetin ötesi oluyor, yani aynı bir kuru... Oraya gelince görürüz.

Adım da Şeyh Bedreddin de bunu söylemeye çalışmışlar. Tabii işte söylemeye çalışmışlar ama her şey söylendiğinde tam olarak söylendiği manada anlaşılmıyor. Yani biz burada belli bir şey daha önceden de konuştuğumuz için, belki şimdi bunu dışarıda birine anlatsak belki "cenneti cehennemi inkâr ediyor" diyecek vesaire; yani burada biz onu kastetmiyoruz tabii ki. Yani şunu en azından tefekkür etmeliyiz: bizler, nereden geldiğimizi bilirsek o zaman nereye gitmemiz gerektiğini de biliriz, yolculuğu da biliriz. Nereden geldiğini bilirsen; bir insan kendini Süleymaniye Doğum Evi'nde dünyaya gelmiş biri olarak görürse varacağı yer topraktır. Öyle değil mi? Sen Süleymaniye Doğum Evi'nde doğmuşsan yazıklar olsun, artık kendi derdine yan.

Bazen dünya içerisinde kimliklendirmeler yaşanır. Yani neticede ne bileyim, CV'yi dolduruyoruz vesaire, ayrı bir şey. Tabii rüyadayken karşıdaki de rüyada, onu anlatıyorsun; ben diyorsun şu tarihte doğdum, işte annem babam budur, şu memleketteydim, anlatırsın; o da rüyada çünkü. Ama arif sana ne CV'ni sorar ne de sen CV'ni anlatmak zorunda kalırsın. Ama karşıdaki adam da rüyada, sen de onun hakkını vererek anlatırsın: "şurada doğdum, bu yaştayım" dersin. Fakat kendine bunu demeyeceksin. Biz elhamdülillah Allah'tan gelmiş ve Allah'a dönen varlıklarız. Bu benim için değilse onun için de değil, hepimiz için bu böyle. Onun için nereden geldiğini bilirsen nereye gideceğini de bilmiş olursun. Yoksa dünyanın zahirî süreci içinde tabii bir CV dolduracaksın, ama kendini o CV'deki kişi olarak algılarsan o fena olur, acı verici bir şeydir.

Tersinelik var değil mi, yani tersine var; hani bebeklikten büyüyorsun ya, aslında o bebeğe dönüyorsun yine, hani oradaki sıfır hâl. Zaten Allah'ın beslediği hâl o ya, zat hâli o hâl oluyor. Yani böyle her şeyin tersi; yani düz gitmeyeceksin aslında, ters gideceksin ama bu tersi tam algılayamıyorum. Yani bir tersi... Yani kaynağına dönmek. Evet. Tasavvufi tavır kaynağına dönmektir. Fakat işte kaynağına dönmek de zahiren biraz zorlu bir şeydir; akıntının tersine gitmen lazım. O yüzden denir ki bu dünya hayatı sana her zaman uzaklaştırıcı bir fonksiyon görür; onun ötesine, onun zıddına akman gerekir, kaynağına akman gerekir. Bu dünya hayatı zahiren sana maddi olanı gösterir.

Sıkıntıyı ve Sevinci Abartmamak, Dünyaya Küsmemek

Ama burada dengede tutulmak çok zor, yani kendim için söylüyorum. Bu dereceye, anın hızlılığına kadar bilinçli olup, her şeyin farkında olup, tabiri caizse o kadar uyanık olup, aynı zamanda da sosyal hayatta da birebir etkileşim içinde olmak bu -ikisini yapmak sanki onu yapınca sanki bir tabir var ya, sofuluk gibi, artık o zaman her şeyden el eteğimi çekeyim. Evet, burada bahsettiğimiz şey bir şeyden elini eteğini çekmeni gerektirmiyor. Bakın biz niye elimizi eteğimizi çekeriz? Aslında bir korkudan dolayı elimizi eteğimizi çekebiliriz. Kaçmadır. Evet, ya bir kaçmadır ya bir kendini koruma arzusudur, ama o zatın idraki bunları zaten ortadan kaldırır. Denizde fırtına vardır ama; yani kaçman gereken bir şey yoktur, yani bilirsin ki dalga denizi bir şey atmaz, ortadan kaldırmaz veya bozmaz. Onun için denir ki "yoldaki veli dağa kaçar, kâmil veli şehre iner." Yani böyle bir tabir söylenir.

Ama belki sen kendin çok bozulduğunu görürsün birazcık da onun için, o ayrı tabii ki. Hani nispeten diyelim ki ben bir toplumun içinde veya bazı şartlar içinde onu tolere edebilecek bir idrakim yok ve biraz bozuluyorsam kendimi çekebilirim. Ama arif için mesela düşünün, Allah mesela kendini çeker mi? Yok, çekmiyor. Neden? Bir zarar yok çünkü. Denizde geldikleri var ama. Nasıl ki şöyle düşünün, bir savaş ve ölüm, bir savaş ve o savaşta öleceğiniz bir rüya görseniz siz, ve bilseniz ki o rüyadan uyanacaksınız ve ölmemiş olacaksınız, o rüyayı görmekten kaçar mısınız? Kaçmazsınız. Çünkü asli değil ki o. Bu derin bir bilinç meselesidir, bir tecrübe meselesidir.

Fakat bizim şu anki hâlimizde idrak edeceğim şey şudur: hiçbir dünyadaki hiçbir sevinci abartma. Fakat bundan çok daha önemlisi, hiçbir acıyı, hiçbir mahrumiyeti, hiçbir sıkıntıyı da abartma. Çünkü bunlar senin kendi özüne yapacağın yolculuğa engel olur. Hani biz bazen deriz ya "dünyaya küsmüş"; biz hepimiz küsmüşüz aslında. Bakın biz neye küsmüşüz? Zata küsmüşüz, ilahi öze küsmüşüz aslında. Her birimiz bu dünyanın rüyasında -yani aslında bu dünyada sevinen de zata küsmüştür- çünkü o sevinç de seni gerçek yolculuğundan alıkoyar, değil mi? Çünkü dünyada bazı insanlar vardır, çok hoş bir rüya görür, zata olan yolculuğundan geri kalır. O yüzden denmiştir: dünyada zorlu ve sıkıntılı şeyler yaşamak kişiyi daha çabuk uyandırabilir veya daha uyandırıcı bir etkiye sahiptir. Arif için bunun farkı yoktur; arif sarayda da olsa aynı hakikatin içindedir, bir orman kulübesinde de olsa aynı hakikatin içindedir. Fakat biz bazen gerçekten uyanmak istemeyiz; bu idraki tam ve hakikatiyle yaşarsak uzaklaşırız falan, ya da bize zarar verir mi, algımız ortadan kalkacak diye düşünürüz, ama biz o hâlde de sadece şunu bileceğiz: hakikat, dünyanın kendisini etkilemeyeceği bir netliktedir ve güçtedir. Yani dünya hayatı ve dünyada yaşadığımız şey hakikate zarar veremez. O yüzden hiçbir arif, hiçbir veli, hiçbir peygamber dünyadan o anlamda kaçmamıştır; çünkü ona tesir etmez bu dünyanın hâlleri.

Yapanlar için de şey, tercih meselesidir; tesir ettiğinden değil de tercih ettiğinden. Yani bazısı Allah'ın verdiği bir vazife, bir sorumluluk, burada gerçekleştirmesi gereken bir rol vardır, onun icabı olarak. Hatta mesela Bediüzzaman'ın bir mektubu daha 1930'larda falan, 30-32'lerde. Diyor ki: "Yazılan sözler yeterliyse, ben daha ulvi bir gurbete gidebilir miyim, sizden izin istiyorum." Yani bu dünyada yapacağım başka bir şey yoksa gideyim artık. Mesela "işte bak dünyada şunu da gerçekleştirseydim" falan böyle bir şey yok mesela; sadece bir vazife ve bir sorumluluk meselesi var. Aynı şey peygamberde var: "Ya Rabbi" diyor "tebliğ ettim mi" diyor, o veda hutbesinde üç defa şahit kılıyor sahabileri, "şahit ol Ya Rab" diyor. Yani bu şu demektir: "Bu vazife ve sorumluluğumu ben tamamladım, buradan gideyim artık." Bir arzu, bir heves değil mi? Yok, böyle bir telakki yok.

Biz deriz ya işte peygamberimizin erkek evlatları öldü, "ne kadar üzüntü verici bir şey," böyle bir şey yok yani; bir peygamber erkek evladı olmadığı için üzülecek -ancak bu bize has bir duygu. İşte ona rağmen bizde hani öyle bir algı var ya, erkek çocuk soy demek, ona rağmen peygamberimizde olmamasına rağmen olsa ne olurdu acaba, tabii o işte bizim gafletlerimiz. Ben rüyadan hani gideceğim ama rüyamı görecek bile olsun mu diye düşünmüyor. Hani böyle bir zahire bakmıyor tabii. Sanki kendi varlığının, kendi kimliğinin devam edeceği bir şey gibi görüyor. Veya bazen insan şey düşünüyor: "Ya ben bu dünyadan gitsem kim gittiğimi fark eder ki." Bazen bundan acı çekiyoruz değil mi mesela? "Ben ölürsem" diye insan üretiyor durup. Tabii, hani mesela "ölsem arkamdan kim ağlar?" Sen ne kadar aşırı bir kendini sevme durumu ya, değil mi? "Ben ölünce arkamdan biri ağlasın." Niye ağlasın? Yani cenaze kalabalık olsun muhabbeti var ya, mesela değil mi? Yalanlarımızı da çabuk. Biz de böyle algılıyoruz; bak diyoruz "cenazesinde bu kadar insan vardı, çok seviyordu." Bunların hiçbiri önemli değil.

Bakın bütün bunlar o rüya bilincinin, o göreceli ve fani bilincin değerleridir; ve biz kendimizi bu tür değerlere karşı dikkatle korumak durumundayız. Bir kişi rüya görüyor, rüyasından da uyandırılmak istemiyor; boşuna uyandırmayacaksın. "Ah keşke ben öldüğümde arkamdan insanlar ağlasa, benim eksikliğimi fark etse." Aslında eksikliğini fark etmesi demek onun doldurduğu muhteşem yerin de farkına varılması demek; sanki öyle bir şey varmış gibi. Alıp yakanlar mı istiyorlarmış, değil mi eskiden? Bütün bunlar manasız şeylerdir. Bu hem de nasıl oldu, hâlen var mı yani? Tabii tabii, bütün bunlar manasız şeylerdir, gereksiz, anlamsız şeylerdir. Ve bakın dikkat edin, kendimizi göreceli ve sınırlı olgulara nispet ettiğimizde bütün bu gereksiz trajedileri ve anlamsız düşünceleri üretiriz.

Yani mesela benim arkamdan kim ağlar? Sen kendini neye nispet ettin? Bu dünya rüyasındaki insanların algılarına nispet ettin, onlara mutlak gerçeklik atfettin, ne kadar anlamsız bir şey. İsmail Bey, aslında hani insan o rüya hâlini gerçek zannettiği anda, aslında normalde insan hafif -o zat boyutunda hafif- her deli her yere gidip kaçabiliyor, ama o rüyaya o kadar takılıyor ki, hepsi böyle bir yerden çengele iğne gibi böyle takılıyor ve çok ağırlaşıyor. O zaman insan hakikaten madde oluyor ve hiçbir yere... O enerji boyutuna geçiyor yani evliyalar, büyük zatlar falan, o rüyadaki o çengelleri atıyor yani muhtemelen değil mi? Neden erdiğinde böyle tam bir kurtuluş ve tam bir hafiflik meydana geliyor. Yani kişi erdiğinde bu dünya rüyasından uyanıyor ve onun meydana getirdiği bütün kaygılar, korkular, mahrumiyetler, üzüntüler, kederler hepsi birden dağılıyor. Çünkü zaten gerçekte yoklar. Tıpkı rüyada, rüyadan uyandığımızda o rüyada algıladığımız şeylerin bir anda uyandığımız anda -hani kalkarsın kabusta "rüyaymış" dersin ya mesela- işte o da öyledir.

O yüzden bu sürece, bu dünya sürecimize neyse o şekilde kıymet vermek lazım; abartırsak bize yük olur, o yükün müsebbibi de kendimiziz. Yani insan kendine zulmeder, Allah insana zulmetmez, insan kendine zulmeder. İşte hakikati idrak etmek bu yüzden her şeyden öncedir ve her şeyden önemlidir. Kendini gerçek anlamda bilmek dediğimiz şey budur; yoksa öbür türlü, çok rastladığımız ve Müslüman olarak birçoğumuzda ve çevremizde gördüğümüz -işte insanlar "benim kıymetimi bilmiyor, insanlar şöyledir böyledir" demeye başlar- hâlbuki o insana demek lazım: "Sen kendi kıymetini bilmiyorsun; kendi kıymetini bilseydin insanların sana kıymet verip vermemesiyle zerre kadar ilgilenmezdin, çünkü bunun hakikatte bir anlamı yok."

Değer Görme İhtiyacı ve Öz Kıymet

Aslında bunu söylüyoruz ama idrak edemiyoruz değil mi? İdrak et, çok önemli onların söylediği falan. Aslında sen kendini sev, kendini -yani kendi hakikatini idrak et ve ona kıymet ver. O kıymet bireysel bir ego kıymeti değil, özün kıymetliliğidir. Özün kıymetli olduğu. Rüyadaki her bilinç bunu biliyor aslında, değil mi? Şey olarak biliyor, bir ölçüde, hani böyle bulanık bir düzeyde biliyor ama farkındalık yok. Yani söylediğin sözün de ne anlama geldiğini idrak etmeden. Hani herkes bunu söylüyor: "Aman bırak onun dediğine mi bakacaksın, sen kendinle barış." Herkes bunu söylüyor. Yani bir sûfi öyle diyor: "İnsan kendi öz hakikatini görse kimseye kendini gösterme ihtiyacı hissetmez" diyor. Kendi öz hakikatini gördüğünde kimseye kendini gösterme ihtiyacı hissetmezsin. O yüzden bazı sûfiler böyle erdiklerinde gizlenmeye çalışmışlar; aslında o toplumdan kaçma değil, onun zahirliğinin ve faniliğinin farkına varmış.

Hani işte dünyada mesela bir eser bırakayım, işte ben öldükten sonra anılayım -yani bakın o bile peygambere atfedilen tabii doğrudur o söz: "Üç şeyle kişinin amel defteri kapanmaz." Yani o da sınırlı bir düzeye hitap eden bir hadistir; mutlak hakikate hitap eden bir hadis değildir. Yani işte "bir çeşme bırakayım da arkamdan sevap çeşmesi devam etsin" falan, ama onu insan zaten hissediyor -sınırlı bir düzeye hitap ettiğini, zaten o kadar belli oluyor ki o tür hadislerin. Yani peygamberin hangi düzeyde, hangi idrake hitap ettiğini de anlamak lazım. Bir arif öyle "arkandan sevap" falan bunu bazen zahiren söyler de insanlara; bazen kendisi için söylüyor gibi gözükür, aslında o kendisi için söylemiyor, muhataplar için söylüyor. Sen hakikatin mutlak idrakine vardığında ikilik kalmıyor ki sana bir sevap gelsin de bir şey olasın. Zaten hakikatin özüne gelmişsin, o özün sevaba ihtiyacı yok ki. Yani öz varlığımızın sevaba ihtiyacı yok, "sevap kazansın" değil, "insanlar faydalansın" değil.

O bilinçte olan insanlar için peygamber teşvik etmek için sevaptan bahsediyor. Yoldaki insanın sevaba ihtiyacı var; o şeye, o dinamiğe ihtiyacı var, o teşvike ihtiyacı var, onu anlamak lazım. Yani orada hakikatin o düzeyinde hiçbir eksiklik, hiçbir mahrumiyet, hiçbir negatiflik veya tamamlanacak olan hiçbir şey yoktur. O noktaya gelirsek altın gibi olacağız. Altın nedir? Tamamlanmış bir metaldir. "Kâmil" var, evet, o kâmildir; hiçbir şeyle birleşme ihtiyacı hissetmezsin. İşte o altın mesela bin yıl toprağın altında kalsa, çıkarırsın, gene silersin hafif bir bezle, hiçbir şey olmamıştır. Neden? Tam ve kâmildir çünkü. O yüzden simyada işte bakırı veya değersiz metalleri altına dönüştürmek meselesi vardır. Bu aynı zamanda manevi olarak, işte sınırlı ve fani olandan baki ve ezeli olana ulaşmak anlamına gelir.

Oluyor mu peki dönüşüyor mu altına? Dönüşebilir. Mesela ermiş biri herhangi bir metali alıp altına dönüştürebilir, ama bunu yapmaz. Peki hocam, bunun yüzüyle olan şeyler bunlar, tabii ki bize gayret misle gerekiyor ama. Bizim sadece farkındalığımız mı gerekiyor? Onun lütfu mutlak ve kesintisizdir. Onun lütfunun olmaması gibi bir durum söz konusu değildir. Allah koruyabilir mesela bir şey olarak, fıtratında şakilik varsa -yok, o fıtratta öyle bir şey yoktur, yok. Bu dünyada zahiren farklı tecellilere basarız, fakat özün herhangi bir tecelliye nispeti yoktur; öz tecelliyat üstü bir şeydir, onun herhangi bir tecelliye ihtiyacı yok. O kendisi bizatihi kaynaktır. Fani olan tarafımızın bir kaderi var, fakat baki olan tarafımızın bu anlamda herhangi bir takdire ve tecelliye ihtiyacı yok; o kendisi bizzat kaynak olan zat -fakat o bireysel bir şey değil yani, mesela "benim zatım" diye bir şey diyemem, "zat" diyebiliriz aslında, kendimize nispet edemeyiz onu.

Aklıma şey geliyor, Allah'ın bir kutsi hadisi var ya: "Ben gizli bir hazineydim, bilinmek istedim." Buradaki insana tezahürü daha insanileşmiş, daha sınırıyla algılayabildiği bir tezahürü. Ama diğer tarafta aslında mutlak anlamda tanrısal bir istek; ama insana doğru, yani dünyaya indirdiğin zaman çok tanrısallığını korumuyor, bu sefer egosal kendini devam ettirmeye, hatırlanma isteğine dönüyor gibi bir ayna sanki. Tabii, yani tezahürde bir sınırlılık var, bir kayıtlanmışlık var; fakat tezahür aynı zamanda mutlak olanı da barındıran bir şey. Yani tezahür mutlakı barındırmadan ayakta duramaz. Bu ikiliktir; yani şu anlamda ikilik, benim zahirimle bâtınım anlamında bir ikilik.

Tezahür ve Öz Birliği: Hücre Metaforu

Bunu en güzel aslında nerede metafor olarak görürüz? Aslında insanın biyolojisinde görürüz. İnsan biyolojisine baktığımız zaman her hücre aslında DNA olarak aynıdır, fakat tezahürü itibariyle farklıdır. Deri hücresi deri hücresi olur ve o fonksiyonu görür, sinir hücresi sinir hücresidir, kas hücresi kas hücresidir. Ama aslında bütün hücreler öz itibariyle aynı şeye sahiptirler. Bu hakikate dair bize bir metafordur, bir manayı ifade eder. Dolayısıyla insan şunu dememeli: "Ya ben niye deri hücresiyim de öbürü sinir hücresi?" Yani bedenin olması için işte belki yüz çeşit hücreye ihtiyaç var; sen bunlar arasında ayrım yapmana gerek yok. Zahiren evet, yüz çeşit hücreye ihtiyaç var, fakat özlerinde hepsi birdirler; kök olarak hepsi birdir, fakat zahirî olarak şu olmuştur bu olmuştur; birisi 1960'ta dünyaya gelmiştir, birisi 2000'de dünyaya gelecek, birisi milattan önce dünyaya gelmiş, birisi kadın olmuş, birisi erkek olmuş. Bu dünyanın tezahürü bunu gerektiriyor, fakat sen özde birsin.

Dolayısıyla o özü fark etmek için biz bu sınırlılıklara kendimizi nispet etmemeliyiz. O yüzden denir ki "Allah'ın kulluğundan daha büyük bir mertebe yoktur," deriz ama anlamayız bunu. Ne gereği? "Allah'ın kulu"nu CV'ne yazsan kimse bir kıymet vermez, değil mi? Ayırıcı bir şey de değil. İşin berbat tarafı ayırıcı değil, değil mi Yasir? Şimdi illa ayıracağız ya kendimizi; hâlbuki ne gerek var, zaten ayrı görünüyorsun zaten, bu ayrılığı niye pekiştiriyorsun hayatta, maddesini daha bir şey yapıyor, onlaştırıyor. Yani ben bir kimlik inşa etmeye başlıyorum "ben" dedikten sonra, daha sonra bunu diğerlerinden ayırmaya, mümkün oldukça da diğerlerine nispetle daha parlak hâle getirmeye; parlak değilsem üzülmeye, "o benden daha parlak, ben daha sönüğüm" diye bir sürü hikâye üretmeye başlıyorsun. Sonra işte rüya içinde rüyalar görmeye başlıyorsun; çok acınacak bir durum oluyor o anlamda.

Farklı: adamın birine sormuş ya, "sen kimsin" demiş, "ben kralım" demiş, muhatabı "Allah yardımcın olsun" demiş. Hakikaten müdürlere de öyle ama değil mi? Yani bir yerde çok yükseldikçe de, her şeyde bir yükselişte aslında bir şey var, yani zahmet var, gözü gürleştirmiyor çünkü, daha kuallıyorsun, tekelleşiyorsun; ego, ego yani, hakikaten.

Şöyle düşünmüş: hiçbir şey yok. Peki sonradan gelen varlık, ilk başta o mutlak varlığın özelliklerini taşıyorsa, melekler "sen dünyada kötülük çıkaracak birilerini mi yaratacaksın" diye sorduklarında, o zaman daha bir anlamlı oluyor; yani daha varlığa gelmemiş bir şey üzerinden bir sorgu var orada. O zaman demek ki diğer yaratılmış şeylerden, o özden sonraki özün nasıl bir şey olacağını çıkarıyorlar demek ki, o döneceklerden. Tabii, yoksa çok havada kalan bir şey oluyor. O zaman ilk varlığa gelen şey neydi acaba?

İlk varlığa gelen şey... tam bir öz olması lazım. Yani izafi olarak "mutlak" diye bir tabir kullanılıyor; yani izafi ama mutlak, paradoksal bir şey. Buna "Muhammedî Nur" deniyor. Ama her tezahür bir sınırlılıktır. Bu anlamda biz tezahürden tezahür etmemiş olana doğru bir yönelişte bulunmalıyız. Yani biz sürekli kendimizi kimliklendirme, kendimizi tanımlamaktan ziyade tanımlanamaz olana doğru bir yolculuk yapmalıyız. İşte o doğu sanatı dediğimiz şey de şekilden şekilsizliğe veyahut da mekândan mekânsızlığa doğru bir yolculuk yapar. Biz zannederiz ki mekân oldukça sanki daha bir varoluş var; hâlbuki asıl varlığa daha yakın olan şey mekânsız olandır, şekilsiz olandır, zamansız olandır.

Kaynağa Dönüş: Zamansızlık ve Mekânsızlık

Ben kendimi ne kadar belirginleştirirsem o kadar sınırlanıyorum ve o kadar daralıyorum demektir. Ama o sınırlı mekâna, zamana bağlı da bir varoluşumuz var mı? O da var, onu inkâr mı edeceğiz? Hayır, etmeyeceğiz; onun da hukukunu yerine getireceğiz, onun da edebini yerine getireceğiz. Fakat ona kendimizi bağlamayacağız. Bu derinlik, ancak gerçek zatı müşahede ettiğimizde hukuk olan bir şeydir.

"Sükûn olsa" diyor, her belirleme bir olumsuzlamadır. Yani her belirleyici -tabii- yani "ben buyum" dediğimde şu şu şu şu değilim demiş oluyorsun ve aslında sınırlama meydana getiriyorsun. O anlamda işte bütün kadim geleneklerin ifade ettiği o kendini tanımlamama, veyahut da tanımlayacaksan diyelim ki bir Allah'a aidiyet olarak tanımlama veya işte bir fakir olarak tanımlama; maddi ve zahiri olan, geçici olan hiçbir şeyle tanımlamama. Hatta işte doğu geleneklerinde şöyle der: "Kaç yaşındasın?" Kişi der ki "20 yaşındayım." "Sen 22 sene önce neredeydin" der, veya "işte 22 sene önce yüzün nasıldı" der. Böyle sorular sorar. Maksat, onu zahirileşmiş, belirginleşmiş, maddileşmiş varlığının ötesine çağırmaktır. Yani biz doğmadan evvel de vardık; mesele onu fark etmek. Onu fark etmek bu dünyadan çıkmak anlamında bir şey değil.

Neye benziyor? Rüya görüyorsun, rüya gördüğünü de artık biliyorsun; yani sen o rüyayı görensin, o rüyadaki kişi değilsin. Yani işte biz aslında ne yapacağız? Diyelim ki bu rüyadan uyandığımızda, bu dünya rüyasından, diyeceğiz ki "ben bir rüya gördüm; rüyamda bir kadındım," "ben işte bir erkektim, işte şöyle şöyle annem babam vardı fakat hiç onlar bana şefkatle yaklaşmıyorlardı, beni böyle bırakmışlardı" falan filan -ilk kez bir sürü şey çıkarırız değil mi, mesela "hayat işte bu." Aslında böyle bir şey yaşıyoruz, anlatırız ve "güzel bir rüya" -eğer bitmişse diyelim ki bitmiştir. Devam ediyorsa arasına uyuyup tekrar rüyanın devamını görüyoruz. O zaman bizdeki etkisi gerçekte neyse o kadar oluyor. Fakat biz öyle olmadığımızda öyle derin izler bırakıyor ki o rüya; işte bazen hayata küsmek, bazen işte yaşadığımız bir olay yüzünden sürekli hayatımız boyunca o izi yaşamak.

Geçmişe Takılı Kalmak: Donmuş Anne-Baba Örneği

Geçen bir arkadaş da basit bir şey yaşamış, "hayatım mahvoldu." Ne hayatım mahvoldu yani, bu kadar basit mi bu iş, "hayatımı mahvettiler"? Yok, böyle bir şey yok, gerçekten böyle bir şey yok. Ama işte ego bilinci ona o kadar büyük bir değer atfediyor ki, hâlbuki önünde bir yol var. Diyelim ki o yaşadığın şey üç sene beş sene önce yaşanmış, fakat sen sürekli onu geviş getiren bir koyun gibi sürekli geviş getirerek şey yapıyorsun, güncelliyorsun. Hani sürekli gördüğü bir kabus rüyasını her gün anlatır; o kabusu her gün kendisine yaşatan bir insan gibi.

İsmail Bey, burada zihin tuzak kuruyor değil mi? Kesinlikle. Mesela hani travma yaşayan ya da böyle ölüm yaşayanlara "hani anlat anlat anlat" falan filan denilir ya, daha boşalsın diye. Aslında daha mı çok böyle şey yapılıyor o zaman bu anlamda? Yani sadece o anlatmak bir boşaltımı meydana getirmez; onun gerçeklikte neye tekabül ettiği gerçekten önemli. Yoksa hani anlattıkça hafifler diye bir şey yok. Ama bazen kişi anlatmadıkça daha da büyütür. Anlatınca biraz rahatlar ama o anlatmak büsbütün onu hafifletmez. Eğer hafifletseydi sürekli şikâyet eden bazı kadınlar ermiş olurdu, çünkü her gün anlatıyorlar. (Bu sadece kadınlar için değil, erkekler de var aynı şekilde.) Yani her gün anlatıyor, fakat hiç de rahatlamıyor. Yanlış mı söylüyorum? Doğru değil mi? Yani anlatıyorlar, hiç de rahat etmiyorlar. Öyle boşal boşal, sağ olsun onları dinleyecek bir sürü de insan var, fakat bir zaman rahatlamıyorlar.

Ama belki doğru kişiye konuşamadılar. Şimdi işlerle... Yok, doğru kişi onlara yaşadıkları şeyin fani ve geçici olduğunu anlatacak, "sen buraya çok takılıyorsun, seni onaylamıyorum" diyecek birine anlatmalılar. Fakat öyle birine de anlatmayı tercih etmiyorlar, "sen beni anlamıyorsun" diyorlar; o zaman da kaçar zaten. Hâlbuki aslında öyle birine anlatmak lazım. "Ben öyle birine derdimi anlatmalıyım ki bana o derdin büyük olmadığını, geçici bir şey olduğunu ve oraya gömülmemem gerektiğini söylesin." Bir de öfke duyuyor değil mi, hani karşıdaki beni adam yerine koymuyor işte aslında şey yapmıyor falan gibi. Yani şeye veriyor: bu birisi rüyasını anlatıyor fakat gerçekmişçesine bir algı içinde, karşıdaki gidip diyor ki "tamam kardeşim, bak o rüyaydı"; yok diyor, "rüya değildi, gerçek bu" diyor. Kardeşim, bu rüyaydı, geçti ve bitti. Biz diyoruz ki "hayır bu gerçekti, ben tekrar aynı rüyanın içinde arzu ettiğim şekilde filmin bitmesini istiyorum." Yok, öyle bir şansınız yok değil mi? Evet.

İşte atıyorum diyelim ki "annem babam beni anlamıyordu" aslında, işte o zamana gidip onlara iki çift laf söylemek istiyorum falan diyorsun ama vakit geçmiş; anne baba gelmiş 60-70 yaşına, kime ne anlatacaksın? Şeyinle, alacağın nakana kalıyorsun. Hâlbuki kardeşim o geçmiş, bitmiş, niye hâlâ takılıyorsun? Aynı rüyayı döndürüp dolaştırıp rüyadan alacaklıyım diyorsun; rüyanın alacağı yok, bu dünyanın hiçbir alacağı yok, gerçekten. Anlayana yok, anlamayana rüyaya devam.

Peki İsmail Bey, şimdi somut anne babadan kopuyor insan, içindeki anne baba nasıl oluyor orada? O nasıl onu alıyor ya, nasıl içindeki anne? Herkesin kendi içinde kızdığı, kızgın olduğu tarafı ya da anne babası var ya, aslında kızdığın artık bir yerden sonra kendi annen baban da olmuyor; hani "içselleştirmek" deniyor yani. Orada şey var ama, orada da hakikaten sürekli kızan yani annen baban da artık böyle düzelmiş, ama sen ne yapmışsın? Anne babanı bir yerde dondurmuşsun ve o anneyi sürekli devam ettiriyorsun. Diyelim ki seni döven veyahut da seni anlamayan veyahut da diyelim ki bencil olan bir annen var diyelim; o anneyi diyelim ki sen 7-8-10 yaşındaydın, o da diyelim ki 30-35 yaşında; onu dondurmuşsun. Hâlbuki o anne değişmiş, gelmiş 50-60 yaşına, hatalarını fark etmiş, o rüyayı hafif almış değil mi? Bir rüyanın sürekli hani derler ya işte "sürekli aynı rüyayı görüyorum" -neden sürekli aynı rüyayı görüyorsun? Çünkü onu çözmemişsin oradaki meseleyi. Dolayısıyla ne yapıyorsun? Sen orada senin istediğin şekilde bir çözüm arıyorsun; bir de oradaki figürü, oradaki özneyi dondurmuşsun.

Mesela örnek vereyim ben size: Tanıdığım biri mesela babasından çok büyük şiddet görürdü ve bir süre sonra babasını sildi; öldüğü zaman bile yanına gelmedi, yani o ölüm sürecinde bile gelmedi. Fakat öldükten sonra mezarına gitti, baktı hani galiba ölmüş, bütün o şey silindi, o zaman şefkati ortaya çıktı. Çünkü bazen bir şey olur ya, diyelim ki atıyorum, şimdi mesela kızdığınız anne babanız diyelim, görseniz böyle çok mağdur, artık böyle bir şey yapamıyor, herhangi bir tepkide bulunamıyor, tamamen mağdur ve mazlum olmuş; ne yaparız? İçinizdeki bütün o öfke silinmeye başlar. Çünkü öyle biri yok yani, o gitmiş. Ama biz ne yapıyoruz? Kendi içimizde o kızdığımız anne babayı güncelliyoruz, canlı tutuyoruz; bu sefer içimizdeki anne baba, farklı bir anne baba oluyor -bir noktadan sonra ayrı bir başkası. Neden? Sen onu sürekli dondurmuşsun ve sürekli taşıyorsun. Kişi dondurur ve sürekli onu taşır. Niye onu taşır? Çünkü alacağı var, hesap soracak; hesap soracak bir şey yok ortada. Ne hesabı, hepsi hikâye, topluyorsun, hepsi hikâye, hepsi güzel bir rüya. "Büyük bir hesap soracağım onlara" falan.

Bu şey de klasik bir özellik ama, Reşat Nuri'nin "Acımak" diye bir romanı var ya, bu olay o kadar güzel anlatılır ki ana hatlarıyla: babasından nefret ediyor kız, annesi onu hep yanlış anlatmış, hep nefretle büyümüş; sonra babası öldüğünde onun günlüğünü buluyor, okuyor, ne kadar iyi bir insan olduğunu öğreniyor; ve bir anda bütün nefreti pişmanlığa, acımaya dönüşüyor, mezarında ağlamaya başlıyor. İşte oradaki dönüşüm süreci çok güzel; o nefretin o kızın ruhundaki yaptığı tahribat, onu çok güzel vermiş mesela romanda. O pişmanlığı yaşıyorsun ister istemez. Bazısı dönüştüremiyor, çünkü o kadar kilitlenmiş ki oradaki bir durum bile -diyelim ki anne babanın hastalığı, ölümü bile- onun o buzlanmasını eritmiyor; çünkü öyle bir noktada büyük bir mağduriyet yaşadığına inanıyor ki, ve o mağduriyet onun için telafi edilmesi mümkün olmayan bir şey; üstelik de borçlu kaçmış. "Bu zaman kimin yakasını?" "Başka birinin yakasını düşünüyorum, alacağı, borçlu olan ölmüş, hadi bakalım." Şeyde o tarz da vardı, Katara Zuko'nun değişimini kabul edemiyor, "hayır sen yalan söylüyorsun, sen iyi olamazsın" gibi bir şey, bir türlü kabullenemiyor.

Biz hayatta aslında o kadar çok yerde kendimizi dondururuz ki, orada kalmışızdır, orada kalmışızdır. Ve orada hâlâ hesap sorarız, hâlâ alacağımızı nasıl tahsil edeceğimizi düşünüyoruz. O donma da felce yol açıyor, tıpkı şeydeki gibi: kanın oradaki pıhtılaşıp kalması ne yapıyor, bütün devriyi bozuyor, felç ediyor. Kesinlikle. Hayatı doğru yaşamak bir nevi şey gibi; eskiden bir plak vardı, görmüşsünüzdür, böyle bir çatlak vardır, oraya gelir tekrar döner, aynı yer tekrar aynı yer, devam eder; bir türlü plağın tamamını dinleyemezsiniz. O romanda o kızın sabitlenmesini çok güzel vermiş, hikâyedeki kadın ondan kurtulamıyor bir türlü, yerinde sayıyor, sürekli başa dönüyor.

Bir karakterin yani ciddi bir stres, sürekli bir gerginlik, sürekli bir tepki hâlinde; stresleniyorsan öyle olursun, başka türlü olamazsın. Sonra işte onu aştıktan sonra da sanki hiç o değil, tamamen değişiyor tabii. Yani kişi belli bir idrakin farkındalığına erdiğinde aslında geçmişini de yeni bir şekilde tanımlamaya başlar; yani geçmişin buzları da silinir. Bizim şu an birçok hesabımız şey mi, kendi geçmişimiz bu dünya hayatındaki birçok şey; yani böyle işte hayatında birçok kimse senin değerini bilmemiştir, veyahut da sana haksızlık yapmıştır, seni anlamamıştır, sana vermesi gereken imkânı vermemiştir, sana karşı bencil davranmıştır. Bir sürü şeyler var değil mi bizim hayatımızda? O hakikate böyle az buçuk bir farkındalık oluştuğunda bütün hepsi böyle silinir, hiçbir şey kalmaz. Çünkü onların ne kadar anlamsız olduğunu, bir gerçeklikleri var fakat çok zayıf bir gerçeklikleri, onu anladığında anında siliverirsin. Hatta o muhatabın olan insanlara dua edersin, gerçek anlamda dua edersin.

Değişimi Kabul Etmemek ve Egonun Tuzakları

Kısmen zor işte şimdilik. Yani hakikati idrak sadece şu anımızı ve önümüzü aydınlatmaz, geçmişi de aydınlatır. Böyle bir niteliği vardır hakikatin farkındalığı. İdrak değil ki, yetenek değil, farklılık değil; yani nereden bu, Allah vergisi muhakkak. Şimdi bakıyorsunuz 70 yaşında hâlâ bir şey bile idrak edemiyor; yani 5-10 yaşında iki insanı bile anlayacak şeyleri, ya da gençleri, bakıyorsun 60 yaşında hâlen onu tutturuyor diye. Bu nasıl, sebebi ne? Sebep aslında değişimi reddetmek. İnsan değişimi reddeder; insan demeyelim de nefs, ego düzeyi değişimi reddeder. Yani kendi istediği şekilde değişimi kabul eder, istemediği şekilde bir değişimi reddeder. O yüzden de bilinç bir türlü takıldığı noktadan ileriye gidemez. O yüzden hani bazıları derler işte "yaşı ilerleyince biraz iyi olur," böyle bir şey yok yani; yaşa bağlı bir tekâmül yok. Kişi değişimi kabul etmek durumundadır; değişimi kabul etmediği müddetçe olduğu yerde kalır.

Yani bu şuna benzer: bir kâbus rüyası görmüş ve uyanmış ve şunu iddia ediyor, şunu istiyor: "tekrar o rüyayı devam ettireceğim ve güzel sonlanacak o rüya." Bunu istemek ne kadar gereksiz ve manasızsa, işte bizim hayatta aslında birçok şeyi kendi egomuzun istediği şekilde tamamlamak arzusu bu kadar anlamsız bir şeydir. Hayatta bir şey yaşamışsın: vefasızlık, olumsuzluk, haksızlık, mağduriyet -ne yapacaksın? Ego diyor ki: "her şeyi o noktaya getireceğim ve arzu ettiğim şekilde bu mevzuyu bitireceğim." Yok, böyle bir şeye gerek de yok, imkân da yok. Sürekli bir kıyaslamaya giriyor insanlar ve işte "ama insanlar böyle böyle demeli, niye böyle" -yani bundan bir türlü kurtulamıyor. Yani işte insan ego hafızasının mağdurudur. Bu ego hafızamız bize öyle bir tuzak kuruyor ki diyor ki "bak sen busun ve sen böyle böyle şeyler yaşadın, bu şeyi eşitleyeceksin, bu sistematiği, bu hesabı düzelteceksin." Düzeltmiyorum, bu kadar, düzeltmeye de gerek yok, çünkü bu hesap geçici ve sınırlı bir hesap. Niye düzelteyim ki? Ben asıl benim hesabımı düzeltecek olan özümün farkına varayım, o zaman hesap tamamen düzelir; bu dünyadaki hesap düzelmez yani.

İsmail Bey, oradaki fırtınayı durduran deniz mi, yoksa hani yine rüzgâr da bir ego değil mi -rüzgârların çekilmesi değil mi yani, deniz ve dalga oluştu ya da işte gemiyse her neyse, yani denizin kendisi etken değil, hiçbir şey; dalgayı oluşturmada da değil, ama onun sayesinde oluyor yani, veyahut da o olmadan da olmuyor dalga. Yani deniz olmadan da dalga olmuyor. Ha, deniz var da bir şeyden hep geri çekilmesiyle dalga duruyor. Evet, dıştan etkenlerle bağlı bir şeyle olmuş, fakat denizin bundan bir rahatsızlığı yoktur yani. Varlığın tezahürüyle alakalı, mümkün değil; sanki vacip -vacip değil ama mümkün, yani öyle bir şey.

Zahirî olanın tezahürü şeyliği o; yani gerçekle, yani şey var demek istediğim şu: dalganın bitmesi için bir şeylerin hep bitmesi, çekilmesi, yok olması lazım; var olanın yok olması lazım. Deniz kendi dalgasını kendisi yapmasa, sonu ne olur? Etkenli oluyor; o etkenlerde hep var olanlar, yani varlıklarınız, her şeyin nevi işte artık. O varlıklar bittikçe bittikçe dalga da bitiyor. Ama bitmesi gerekiyor işte değil mi, o zaman? Bitmeden dalga bitmiyor yani. Tamam, öyle ki yani ömür de bitiyor ki, fakat ömür bitmiyor aslında; ruh ölmüyor ki.

Sen kendini hangi olayın veyahut da neyin öznesi görüyorsan, o öznenin tabi olduğu şeye, olaylara mahkûmsun. Yani sen mesela denizsen, aslında sen hani dalgalanmıyorsun demektir o; çünkü sen denizsin. Ama şekil olarak kendini tanımlıyorsan -denizin şekli olarak tanımlıyorsan- o zaman dalgalanıyorsundur. Ama denizin bizzat maddesi olarak kendini tanımlarsan, orada dalgalanmıyorsun sen. Veya basitçe bir başka örnek vereyim: diyelim ki su şekilsizdir, ama bir kaba koyduğun zaman şekil alır. Sen kendini şekil alan bir su olarak tanımlarsan şekil almış olursun ve onun etkilerine de doğal olarak maruz kalırsın; aslında kendine haksızlık edersin. Ama şekilsiz suyun dediğinde, bir forma da girsen, bir şekil de alsan, o senin asli şeklin olmadığı için, şekilsiz olduğun için bir önemi yoktur.

Bunu kavramakta ilahi bir güç var mı diyorsun, böyle bir şey var mı yani? Şimdi bunu kavramakta ilahi güç zaten ilahi gücün olmadığı bir şey yok. Fakat burada bir doğru soru şudur: "Burada ben ne yapmalıyım" sorusu bizim için anlamlıdır. Yapman gereken şey bazı şeyleri yapmamandır; yani biz bazı şeyleri yapmamalıyız. İşte o bazı şeyler için nefis daha da güçleniyor bazı insanlarda. Benim soru şey yapmak istediğim o: yani insanlar arasında niye bir fark var, "ben ne yapmalıyım" diyor bazısı; bazısı diyor ki "bu saçma, nefisten kurtulman lazım," bazısı diyor ki "bunu daha güçlendirmen lazım." Bu insanlar arasındaki fark ne? Cehalet farkı. Cehalet. Yani taktik var mı? Egosunu güçlendirmekle gerçeği bulacağını zannedenler yanılıyorlar; o modern bir şeydir, modern bir anlayıştır, böyle bir şey hiçbir gelenekte yoktur.

Ne Yapmalı, Ne Yapmamalı: Gereksiz Sorulardan Kaçınmak

Ve kişi bu süreçte başkalarıyla bir kıyaslama da yapmamalı; başkalarının hesabını ve sürecini de onlara bırakmalıdır. İnsan tamamen kendi sürecine odaklanmalıdır. Yani mesela şu insanlar bu insanlar, fark nereden doğuyor -bu sorunun anlamı yok, gereği de yok. Yani bu şuna benziyor: uzak doğu geleneğinde bir şey denir, sırtına bir ok gelmişse, bu oku kimin attığı, hangi açıdan atıldığı, vücuduna hangi açıdan girdiğinin önemi yok; oku çıkaracaksın, bu kadar yani. Biz -daha doğrusu egomuz- gereksiz yere bazen birçok soru sorar.

Daha önce kimin adıyla, maalesef, "o inek Hazreti İbrahim, Hazreti Musa nasıl olsun" falan derken, aslında aynı ego, bu şey var; biz orada buzağı meselesi değil aslında -bir buzağı kurban edeceksin, yok nereydi, şu idi, buydu, işte nasıldı, bırak işte; yani gereksiz yere egomuz birçok soru sorar. Bu da egomuzun bize bir tuzağıdır aynı zamanda. Mesela büyük bir tuzağı ki, o soru: mesela "ben niye erkek olarak doğmuşum da diyelim ki falan kişi kadın olarak doğmuş," hadi al sana soru. Peki bu soruyla uğraşmak bize ne kazandırır? Hiçbir şey kazandırmaz. "İşte ben niye nereydi, ünlü liselerden biri, ben niye orada okuma imkânına sahip olmamışım da işte oradan okumuş da şöyle şöyle" -bunun bağlantısı var mı, o kadar çok şey içti ki. "Yani candan atlamak istedim, gerçekten o." Candan atlayıp egoya bakacaksın sen, oraya değil; yani sen oraya bakacaksın. Ama gerçekte yapılan hayat -kendileri de yani belki bir miktar- kendileri de hayatı çekilmez hâle getiriyorlar. Yani buradan bakarsan bir yere varamazsın; yanlış soru soruyor, yanlış soru soruyor. Yani yanlış sorular ve gereksiz sorular.

Yani burada biz şunu demeyeceğiz: "ben ne yapmalıyım ve ne yapmamalıyım" -hatta aslında öncelikle aynı zamanda "ne yapmamalıyım" sorusunu bazen öne bile almak gerekebilir. "Ne yapmalıyım" mı? Hayır, "ne yapmamalıyım." Çünkü yanlış şeyler yapmaktan kurtulursak zaten geriye doğrular kalacaktır. Geriye doğrular kalacaktır. Biz gereksiz yere birçok yanlış şeyi yapıyoruz, yanlışı da meşru görüyoruz. Yapmayarak, o yanlışları yapmayarak zaten neyin yapılması gerektiği de daha berrak hâle gelecektir. Yani odadaki gereksiz eşyaları temizlediğimizde oda zaten ferahlayacaktır. Biz gereksiz birçok şeyi odaya doldurmuşuz, sonra odada sıkışmış hâlde oluyoruz, nefes alamadığımızı düşünüyoruz; hayat o kadar karmaşık değildir.

İşte bu sefer de şöyle bir şey var: "karmaşık değil" böyle bir şey söyleyince insanlar da şey oluyor bu sefer, "karmaşık aslında, sen nasıl böyle düşünürsün" gibi sana karmaşık göstermek için her şeyi yapıyor, bir anda birleşiyor; böyle garip bir şey ama. Yani o zaman diyorsun "efendim tamam, karmaşıkmış ya, gerçekten karmaşıkmış" böyle bir durum ortaya çıkıyor. Tabii işte o dediği gibi, "bir buzağı kurban edeceğim, ne renkti, nasıldı" falan, bakıyorsun mevzu karmaşıklaşıyor aslında; aslında bir bahane. Tabii tabii, hem bahane hem gereksiz sorularla bir meşguliyet. Yani biz mesela öze doğru bir yolculuk yapıp gerçek anlamda o farkındalığa ersek zaten o bütün soruların asli cevabını da bulacağız. Fakat biz o sorulara bu bilincimizle cevap arıyoruz; bu bilinçle varabileceğin bir cevap yok. Ama işte soru sorarak aslında sorgulamanın hayatı anlamlandırdığına öyle iman etmiş ki kişi, "her şeye soru sormam lazım" böyledir yani.

"Benim adamım soracak, sen niye sorgulamıyorsun" diyor. Mesela ben gerçekten farklı sorgulamayı sevmiyorum, ben bazı noktalarda kardeşim -aslında niye çok fazla soru sormuyorum? Çünkü Tanrı soru sormaz aslında. Neden? Çünkü bütün cevapları biliyor. Biz de bütün cevapları bilmek için kaynağımıza dönmeye çalışıyoruz. Kaynağına döndüğünde soru sormana gerek kalmayacak. Fakat yolda çok soru sorarsan yolda kalırsın; çünkü yolda sorduğun soruların cevabını sen o bilinçle veremezsin.

Soru Sormanın Sınırları ve Haddini Bilmek

Bilmediğin bir şey. Evet. Yani, çayı mesela işte -ben çay alır içerim, ama mesela karşımdaki insan "bu çay biliyor musun şurada yetişiyor, şu koşullar altında yetişiyor" işte bilmem ne, o çay üzerinden onun bilgisini veriyor bana. Ama gerçekten, bu basit bir örnek değil. Kahve, kahve buradan... "Çok tatlı bu arkadaş." "Hayır, çünkü ben merak etmiyorum, o çayı ya da kahveyi içiyorum, içeceğim sadece, bu kadar." Hani o bilgilerini... Anı yaşamıyor değil mi oradaki kişiler? "Beni ilgilendirmiyor, sadece içeceğim ve o benim anımı rahatlatacak, o kadar, başka bir şeyle hiç ilgilenmiyorum. Ama oradan onun da bilgisini... ben öyle o kadar meşgul değilim."

İşte bazı egolar daha zihin merkezli olduğu için sürekli soru sorarak ve sürekli onların cevabını bulmaya çalışarak yolda o anlamda gereksiz vakit kaybı ve takılmalara maruz kalıyorlar. Buradaki temel şey şudur: metafizikle ilgili veyahut da insan hakikatiyle ilgili soru sorarken biraz haddimizi bilmek zorundayız. Neden haddimizi bilmek zorundayız? Bu demek değil ki "bazen Allah'a hesap mı soruyorsun" falan; bu anlamda haddini bilmek değil. Yani senin şu anki bilinç düzeyin ne bu soruları doğru sorabiliyor ne de bunlara cevap bulabilir; ne de bunlara cevap verilse o cevabı anlayabilir.

Yani biz henüz belli bir farkındalık noktasına gelmeden, mesela düşünün, "dünyada niye haksızlık var" diye bir soruyu sorar bu zihin, doğaldır, sorar yani. Bu soru, bu zihnin sorabileceği fakat bu zihinle cevabına varamayacağı bir sorudur. Erdiğinde ise kendi ego bilincinin bir yanılsama olduğunu anlar ve o soru ortadan kalkar. Bu şuna benzer, sözünü unutma, bu şuna benzer: bir tiyatro oyununda olduğumuzu düşünelim; birisi tiyatro oyununda kral oluyor, birisi hizmetçi oluyor. Şimdi oyun oynanırken bunun bir farkı yoktur özünde; o bir oyundur ve birisi kral olacak, birisi hizmetçi olacak, birisi zengin olacak, birisi fakir olacak. Mesele eğer anlaşılırsa ki mesele aldığın rol değil, aldığın rolü en doğru şekilde icra etmek olduğunu anladığında, orada "niye ben kral değilim de o kral" sorusu ortadan kalkar. Ermiş için hiçbir haksızlık, bir mağduriyet söz konusu değildir; çünkü özde olduğu için -yine aynı misali örnek vereyim- bir sinema perdesi için güzel bir doğa belgeseline perde olmak ile bir korku filmine perde olmak arasında bir fark yoktur.

Rüyadakiler için mi vardır o fark? Rüyadaki için vardır, izleyen için. Evet. Yani kendisini o korku filminin öznesi olarak görüyorsan senin için bir sorun vardır; fakat öbürü öyle görmüyor ki onun için sorun olsun.

Arifin Dünyaya Müdahalesi ve Kader

Hocam, özne olarak görmüyoruz ama diyelim ki orada bir takım şeyler var; yani biz tabii bunu böyle kodluyoruz ama, haksızlık -biz orada hani rüyanın da farkındayız, bilincindeyiz ama oyuna kaptırmamak değil, ama orada bir şeyler yapmamız... Tabii işte orada o dünya oyununda diyelim haksızlık yapılmış; Allah bana imkân ve güç vermişse diyelim ki o haksızlığı gidermeye çalışırım. Fakat haksızlığı gideremediğimde, "ben çok büyük bir haksızlığa uğradım, bu benim hayatımı mahvetti" diye bakmam. Ben sadece şunu düşünürüm: birisi haksızlık yaptı, Allah bana imkân ve güç verdi mi bu haksızlığı düzeltmek için? Verirse onu kullanırım, vermezse problem değil.

"Hayır kendimiz için değil, oradaki mesela" -fark etmez, kendimiz için olur, başkası için de fark etmez. Yani bakarız orada: Allah bize imkân ve güç vermiş midir, şartlar uygun mudur o haksızlığı gidermek için? Varsa gidermeye çalışırız, yoksa filme şahitlik ederiz. Peki her şeyin bilincinde bir ermiş için, bir arif kişi için bu müdahale edilmesi gereken bir durum değil mi, her şey olması gerektiği midir? Yani etmesi, Allah'ın ona verdiği imkân ve güç ve şartlar itibariyle etmesi gerekiyorsa eder; böyle bir şey söz konusu değilse etmez. Yani arifte "şu yok" demek değildir; bir arif olmak her şeyi böyle seyretmek değildir, öyle bir şey bazen zannedilir, bu değildir.

Mesela örnek: peygamberimiz Mekke'de müdahale edemedi hiçbir şeye, baskıya ve zulme. Ama biz çok büyük mağduriyet yaşıyoruz -hatta bazı sahabiler geldi, "biz çok büyük zorluk yaşıyoruz" -peygamber dedi ki "sizden öncekiler sizden daha büyük sıkıntılara, zulümlere maruz kaldılar ve Allah'ın yardımı gelinceye kadar sabrettiler" dedi. Yani orada yapacak bir şey yoktu, yapmadı. Ama Medine döneminde Allah ona imkân ve kabiliyet, fırsat verdi, şartlar uygundu, müdahale etti. Yani arif demek öyle her şeyi seyreder anlamında değildir; Allah ona imkân ve fırsat verirse müdahil olur, o müdahil oluşu ilahi takdire bir müdahale değildir. Onun müdahil oluşu da bir takdirdir, onun müdahil oluşu da ilahi planın içindedir. Fakat aradaki fark şudur, ortalama insandan: arif hakikatte bir mağduriyet ve mahrumiyet olmadığını bilir; o zahirî bir mahrumiyet ve mağduriyettir, oradaki diyelim ki kayıp. Ama bunu bilmeyen insan asli bir mağduriyet yaşamış olduğunu zanneder. Aradaki fark odur.

Yani şöyle diyelim, arif müdahale edememekten dolayı kendini mahvetmez, böyle bir şey söz konusu değildir; ve illa böyle olacak diye bir takıntısı yoktur. Elinde imkân olduğunu fark edememe gibi bir takıntısı, böyle bir korkusu var mıdır -"imkân verildi ama belki fark edemiyorum"- tam ermişse o şey olmaz, çünkü onu bilir; o bir idrak hâlidir, onu bilir. Müdahale etmesi gerektiğini de bilir, etmemesi söz konusuysa onu da bilir. O bilinç de öyledir; bizim şu bilincimiz aslında onu tam ayıramıyor.

Soru sormakla alakalı bir şey: soru aslında insanın zihinsel kavrama kapasitesini gösteren bir şey değil midir? Yani orada ermişi cevaplarla ilgilenmiyor olarak görmek daha şey geliyor bana, daha iyi anlamak gibi geliyor daha. Yani sorularla ilgileniyor, soruları soruyor, ama sonrasında bunun cevabını veremeyeceğini, ya da o mutlak gerçeklikte o cevabı veremeyeceğini, verse de o zihnin onu algılayamayacağını gördüğü için cevaplarla ilgilenmiyor. Ama soru sormaya devam ediyor aslında, çünkü o gizlemsiz bir şeydir. Varlığa baktığında kabul etmek için soru sormak gerekir. Şimdi kişi yol sürecinde zorunlu olarak az veya çok soru sorar, zihinsel merkezli insanlar daha çok soru sorar.

Fakat bilinmesi gereken şey şudur: benim zihnim bazen yanlış soru üretir, bu bir; ikincisi, yani ilk şey şudur, yanlış sorular sorarız bazen, mesela şunun gibi -basitçe şöyle olsun diye, mesela diyelim ki bir dairenin kaç köşesi vardır. Şimdi daireyi tam bilmiyorsak, dairenin ne olduğunu tam müdrik değilsek, daha çok işte üçgenler, kareler, beşgenlerle meşgul olmuşsa zihnimiz ve dairenin ne olduğunu tam bilmiyorsak, birisi bize mesela "bir daire diye bir şekil var" der. Bizim zihnimiz şunu üretir: dairenin kaç köşesi var? Bu yanlış bir sorudur. Ama sıfır diye bir rakamımız var bizim, o yüzden cevabımız var ve yanlış soru diye sorular sorarız. Şimdi "sıfır" dediğinde o zaman o kişi der ki "demek ki bu bir şekil değil," anlamayacaktır onun cevabını; sıfır köşesi olan bir şey, ona göre hiç olmayan bir şey anlamına gelir. Şimdi o zaman soru yanlış olmuyor aslında; onun algılayabildiği cevap, onun algılayabildiği soru, mutlak olarak yanlış değil. Fakat şöyle düşün: daireyi bilsen o soruyu sormazsın. Öyledir zaten varlık, bilmiyorsun. Evet, tabii, onu demek istiyorum zaten. Bir şeyin ne olduğunu bildiğinde veyahut da yapısını bildiğinde doğru soru sorabilirsin; işte bilmiyorsun, yanlış soru soruyorsun. Sana doğru cevap verildiğinde gene yanlış anlamak zorundasın, başka bir şansın yok. "Dairenin hiçbir köşesi yoktur" -"sıfır köşesi var" dediğinde o zaman "yoktur" diyor.

Mesela "Allah her yerde hazır ve nazırdır." O zaman "yok kardeşim" -hani her yerde hazır, orada değil, burada değil ama her yerde hazır ve nazır, ne biçim bir şey bu, değil mi mesela? Çünkü bunu idrak edemezsin bu zihinle. Bu sefer yanlış sorular sormaya başlarsın; mesela diyelim ki "Allah'ı kim yarattı" diye bir soru sorabilirsin, gayet makul bir şekilde. Şimdi aynen bunun gibi bir kısım sorularımız, farkına vardığımızda ortadan kalkacak sorulardır -yanlış bir sorudur veya gereksiz bir sorudur. Diyelim ki bu soruyu sorduk, bize bir cevap verildi, doğru bir cevap verildi; biz bu bilinçle bu cevabı anlayamayız. Verdiğim örnek gibi.

İkinci olarak... Ama bu soruyu sorabilmesi de onun anlamaya yatkın olduğunu göstermez mi? Anlamaya yatkın ama şöyle: ısrar ederse bu soruda ve arzu ettiği gibi sıfırdan büyük bir cevap ararsa, orada tıkanır işte; o çıkmaz sokak olur. O soru onun için takılma noktası olur; yani sormaması sormasından iyi hâle gelir. Sorarsa kalıverir orada, anlama süreci gecikir. Çünkü diyor ki "bana bu sorunun cevabını ver, ondan sonra adım atacağım." Hâlbuki bilmiyor ki ona verilecek bir cevap ya yok ya da olabildiğince uygun bir cevap verilirse yanlış anlayacak. O zaman ona soru sormaması tavsiye edilir. Bu, "soru sormaması" hiçbir hayatta düşünme, değerlendirme yapma değil; biraz haddini bil yani. Hani haddini bilmek bu anlamda; yani bazı şeyleri bilmiyorsun ve nasıl soru sorulabileceğini onunla ilgili bilmiyorsun, dolayısıyla o konuda soru sorma. Sorduğun her soru aslında onu anlamanı engelleyecek.

Mesela şimdi ergenliğe ermemiş birisinin, diyelim ki ergenliğe ermiş birisinin yaşadığı biyolojik, psikolojik vesaire şeyleri anlaması mümkün mü? Değil. Sorar ama anlayamayacağı bir şey sorar. Şimdi sen o ergenliğe geleceksin, ondan sonra belki o zaman soru sorman anlamlı olur; ama sen o noktaya gelmemişsin, soru soruyorsun; sorduğun soruların yarısı boş soru yani. Şimdi biz de bazı şeyleri idrak edemiyoruz, edemediğimiz için soru soruyoruz. Mesela diyoruz ki "birey ötesi bir şey düşünebilir miyiz şu anda," hep bir bireyiz yani değil mi, bir kişiyiz, bir kimliğiz, hep bunu önceleyerek sorular üretiyoruz.

Peki birey ötesi bir hâle geldiğinde bir insan acaba şu anda sorduğu soruların birçoğu boşa gitmeyecek mi? "O soruları sorduğu için bile ötesine geldi, böyle bir şey ise çok zeki demektir. Ama çok takılırsa cevabı bulmaya, o zaman problem olur." "Bence zihnin her şeye bir cevabı var, ben öyle düşünüyorum, yani sorusu varsa cevabı bulacağı bir şey yok." O yüzden ben kendimce şunu söyleyeyim: ben yani din konusunda ve işte detaylar konusunda ben körü körüne inanmayı tercih eden bir insanım, çünkü ben öyle şartlandırdım -"benim bir yaratıcım var ve sınırlı bir aklım var, sınırlı yani, limitli, o yüzden çok fazla soru sorma; hani kötü yere çıkabilir, çok fazla soru sorma, sen belli şeyleri idrak edebilecek kapasitede yaratıldın." Hani bunu kabullenmek hep mümkün. Evet, aynen.

Şimdi bakıyoruz siz dediniz de "haddini bilme"yi -aslında ben biraz onu kendime şey yapıyordum, "çok fazla soru sorma." O zaman önce soru sormamak daha iyi. Şimdi, tabii, yani bakın burada şunu temellendirmek lazım: fazla soru sormamamızın nedeni veya fazla soru sorma denilmesinin nedeni, şu anki bilincimizin sınırlılığından ileri gelmektedir. Yoksa soru sormak günah olduğu için, din bazı sorulara cevap veremediği için değil yani. Benim şu anki bilincim bazı soruların cevaplarını bulamaz ve bilemez, bunu kastediyoruz. Cevap var.

Ben bir kere bir soru sormuştum böyle de -belki çok alakasız bir şey anlatıyorum ama: bir gece bir yerde şey gördüm, sınavdayım, bütün cevapları görebiliyorum yandakilerin, hiçbir tanesi -yok yani sınavdaki sorumun cevabı değil- oraya bakıyorum, buraya bakıyorum, nasıl bir şey yapacağım gibi bir yerdeyim, bir cevap alamadan kalktım. "Senin sorunun daha gelmemiş olmaktan" -sorular zaten akarsa sen de cevabıyla beraber aktığı anda soru sorulan, yani nasıl dersin ki bir hayret olur değil mi o an, "evet böyleymiş," ama onun öncesinde "acaba" falan dersin. O "acaba" gelene kadar aslında senin bir sürecin vardır, yani bir açın, bir yaşantın, bir şeyin vardır. Sonra tam bir şey kapının itilmesi lazımdır, orada ufak bir soru gerekebilir; "bu kapının arkasına girsem" -zaten gelmişsindir, açman gerekiyordur, açarsın. Ama daha şuradasın, kapıyı görmemişsin; 10 metre ötedekini soruyor da olabiliyorsun. Yani o sınavdaki o gereksiz bir soruya takılıp basitleri kaçırmak gibi. Gereksiz bir soru da değil o, fakat o anda onu cevaplayamazsın; o soruya sınavdan bir çık, ondan sonra bakacaksın yani. Diyelim ki diğer soruları cevaplandırıp rahatladığında belki o soruyu da cevaplandıracaksın. Ama şu an biz cevap merkezli konuşuyoruz; eğer soru merkezli konuşursak, soruyu zihnin üretiyor olması gerekiyor.

Şimdi özel hazırda, yani şimdi konuşuyoruz mesela, "hiç düşündün mü, benim aklıma şöyle bir şey geldi, sence bu nasıl oluyordur" diye soru sormam senin zihnine aslında soruyu şırınga koymuş olmam bir şey; ama o üreten ve senin kattığın bir durum yok yani ortada, sen onu oluşturmuyorsun. O bu soru değil aslında, değil mi, cevap aslında; yani cevap içinde olan bir şey. Hani bak oradaki soru farklı, ama o soru mevzusu beni de şey yaptı. Çünkü bence mesela böyle hani sizin buyurduğunuz gibi bir inançla soruyu önüne kapamak aslında bir sıçrama tahtası olarak o sorunun imkânını ortadan kaldırabiliyor. Yani bazı bilgilerde hani soru soruluyor ama cevap yerine teknik veriliyor ya, daha üst boyuta geçmesi için onun üstüne tefekkür etme gibi bir şey; yani o zihne bağlı kalmıyorsun ama onun ürettiği soruyla birlikte o zihnin sınırlarına geliyorsun. Zaten o zihnin sınırına gelmek demek, yani soru sormak demek, oranın ötesine geçememek demek. Oraya geldiğini idrak ettikten sonra belki o soruyu idrak etmemeliyiz.

Hızır'daki "soru sorma" diyor ya, "benimle geleceksen" diyor, "cevabını sonra yaşadıktan sonra göreceksin" yani; soruyu baştan sormaya değil, cevabına... Yani soru sormayı zaten biz engelleyemeyiz, kendim adına söylüyorum; "ben soru sormayacağım" dediğinde kişi soru sormamazlık edemez, zihne soru gelir. Fakat -deyim yerindeyse- bunları sıralamak ve bütün soruların şu anda şu bilinçle cevaplanabileceği hatasına düşmemek gerekir; yani soruya yapışmamak gerekir, Yasir'in dediği gibi. Biz soruya yapışırız, deriz ki "illa bunun cevabı..." Mesela atıyorum, diyor ki "benim hayatımda yaşadığım birçok hadise, diyelim, niye ben bunu yaşadım? Bilmiyorum ki. Ama bir gün gelir anlarım, ben onu niye yaşadım." Ama ben illa "o niye yaşadığım, o hadiseyi niye yaşadığım" sorusunu illa cevabı gelecek diye tutturursam, ben onun cevabını algılayacağım hâle bir türlü gelemem. İşte orada Musa ile Hızır kıssasında diyor ki "sen sabredemiyorsun" diyor, "hemen cevap istiyorsun" diyor; hâlbuki diyelim biraz beklesen onun cevabını sen göreceksin, ama sen illa cevap arıyorsun.

Ve dikkat edin, soru soruşumuz bizim şu anki bilinç durumumuzla sınırlıdır. Yani nasıl bir çocuğa Allah'ı anlatmakta zorlanırız değil mi -gerçi biz de ne kadar anlıyoruz ayrı bir şey de yani- mesela işte çocuk sorar: "Allah'ın şekli nasıldır, gökte midir, yerde midir, şu bu işte ağzı var mı" falan sorar yani bunu. Ama bu soruların cevabı yoktur. Tabii ki. Yani şunu demek istiyorum: mesela o çocuk bilinci, çocuk bilinci içinde soru sorar. Hani bir çocuk, Tanrı'yı kanatlı bir kuş olarak tasavvur eder, kendisi yerde ve sınırlıyken, onun tanrısı kanatlı bir kuş oluyor. Şimdi her bilinç kendi düzleminin sınırlarına bağlıdır ve onunla sınırlandırılmıştır; ürettiği soruların bir kısmı da öyledir. O yüzden bazı sûfiler, diyelim ki yolda olan insanlar soru sorar fakat onlara cevap vermezler; cevap var, soru yok. Yani ona vereceği cevap onun için tatminkâr olmayacak bir kere. Yani dediğimiz gibi, dairenin köşesi yok cevabı, daireyi bilmeyen için daireyi inkâr etme noktasına onu götürür, değil mi? Evet. Yani "hiçbir köşesi olmayan bir şey" düşün, demek ki bir şey yok ortada, bir şey olsaydı birkaç köşesi olurdu, zihnim almıyor diyecek; zihnimin almadığı şey de olamaz -bu yanlış- şey vardır.

O yüzden peygambere "sana vahyedilirken acele etme" diyor, "biz onu senin kalbine yerleştireceğiz" diyor. Yani burada soru sormak eleştiriliyor veyahut da kınanıyor anlamında bir şey söz konusu değildir dinde. Fakat der ki din, her soru kendi bilincinin sınırlarına mahkûmdur; dolayısıyla mesele senin kendi sınırlı bilincin çerçevesinde her soruya cevap aramak değildir. En azından bilincinin sınırlı olduğunu önce bilin. Aynen öyle. Yani bilincinin sınırlı olduğunu bil; o bilincin ürettiği sorulara açık ol, soru üretecektir, onu engelleme; fakat illa cevap bulacağım diye bu sorulara gerginlik yaşama, onun cevaplarını belli bir noktada, belli bir idrak düzeyinin gelişmesi ölçüsünde bulacaksın. Ama işte insanı merkeze alırsak, o antroposantrik -düşünceyi merkeze alırsak- her şeye bir soru ve her şeye bir cevap arayışına gireriz ki zaten bu sorunların hepsinin temelinde de bu var olsa gerek.

İsmail Bey, zaten şöyle bir şey de var: hani bir sorunun üzerinde çok uğraştığında -hani kendimden de biliyorum- o sorunun cevabını azıcık anlasan bile çok böyle mutmain bir hâl yaşatmıyor sana; yani böyle birçok şeyi kaçırtıyor aslında, başka şeyleri kaçırttırıyor. Aslında dediğimiz gibi, size daha önce bir kere konuşmuştuk, sorular gelir, hakikaten doğru, insanın aklına -herkesin aklına soru geliyor, dediği gibi- insan herkeste ise. Ama işte sorulardaki o şey de insanda hani, evet yetersizlik duygusunu verip acziyetini hissedip, ondan sonra başka bir hâle dönüştürdüğü an herhalde. O soruyu, ama dediğimizde soru öğrenci içinde sorusunu yazsın ya da cevabı ileride gelir veya gelmez ya da yaşarken görür. Yoksa öbür türlü şey oluyor yani, öyle karışık bir kafayla geliyor ki karşına; o kadar karışık ki, kaç tane soru var ve cevabını versen de hepsi birbirine karışmış sorular. Hani tıpkı böyle, sınava bir akşamda çalışıyor ya hiç bilmeden konulara çalışıyor, ezberliyor, sınava geliyor hepsi birbirine karışıyor, hiçbirini yapamıyor -aslında akşamdan hepsini ezberlemişti ya da biliyordu gibi. Bazı sorular hakikaten çok kötüye götürüyor insanı; soru sormak sanki var ama yok gibi. Yoksa sorunun cevabı içinde, idrakında ya da doğmuyorsa, öyle bir soru da yok senin için. O soru yok sende şu an. Bunu ya duymuşsundur sen, ya okumuşsundur, böyle zihnin çok gitmiştir, kalbin durmuştur ya da idrakin yoktur. Yani bu budur öyle.

Aşk Örneği: İdrak Düzeyine Göre Soru ve Cevap

Size şöyle bir örnek vereyim, eğer rastlamışsanız: mesela böyle gerçekten âşık olduğunda böyle âşık olan insanlara bazı sorular sorarsanız size böyle bakarlar yani. Baygın baygın -baygın baygın değil, yani bu anlamıyor, "benim ne yaşadığımı bilmediği için anlamıyor" der yani. Hürmet de eder ama şeyi anlamaz. Yani mesela işte "ya diyelim ki bak ondan daha güzel kızlar var, niye ona âşık oldun, o kadar güzel değil" -hani mesela bakar, size vereceği cevap yok çünkü; çünkü öyle bir soru yok o idrak düzeyinde. Çünkü bilmez ki, o soruyu soran, orada âşık olunan bir suret değildir. Ama o bunu bilmediği için der ki "sen daha güzel bir kıza niye âşık olmadın" veya işte kıza der ki "sen o çocukta ne buldun." Şimdi bu soruyu sorarım, dıştaki ama içteki ona cevap veremez, çünkü onun cevabı yok, çünkü böyle bir soru yok.

Yani dolayısıyla soru sormaya da çok fazla değer atfetmemek lazım. Çünkü bazı sorular bir idrake erdiğimizde gerçekliğini yitirecektir. Ama bu, mutlak olarak soru sormayı yadsıyan bir şey değildir. "Soru cevabı da gelmiyor o zaman değil mi?" Mesela âşık olan birine desin, "senin bundan çıkarın diyor" -diyelim ki işte "bak bu kadar zorluk çekiyorsun, sıkıntı çekiyorsun, mahrumiyet yaşıyorsun, cevap alamıyorsun, şudur budur, niye devam ediyorsun" -o verecek bir cevap bulamaz, o bambaşka bir idraktedir, bambaşka bir hâldedir; o sorunun cevabı yok, bir soru onun hâlinde zaten yok, yaşadığı hâlde böyle bir soru yok. Ama onu yaşamamış bir insan o soruyu doğal olarak sorar; sorması da meşrudur kendi içinde, fakat öyle bir soruya cevap alamaz.

"Bundan yapıldın." Efendim? Evet. Yani çünkü orada bir kategori farkı var. Ama onun sorduğu soru, diğerinin de sorduğu soru olmadığı için cevap bulamıyor; varlıksal bir şeyde senin oluşturduğun soru bir kişiye yönelik ya da bir zihne yönelik değilse aslında cevap zaten üretiliyordur; ya da temenni ediyorsundur. Belki de böyle olmaz mı, insanın kendini o an için kandırdığını düşünüyorum. Onun sorusu olmadığı için sana cevap veriyor. Ama senin sorun -o düzeyde öyle bir soru yok ama.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Kur'an'dan doğrudan alıntı (sure adı ve ayet numarası konuşmacı tarafından belirtilmemiştir): "Muhammed, içinizden hiçbir erkeğin babası değildir. Fakat o, Resulullah'tır." - Dünya hayatının "köpük" benzetmesiyle anlatıldığı bir ayete atıf yapılmıştır (sure adı/ayet no belirtilmemiştir): "...dünya hayatı bir köpük gibidir diyor. Köpük gider, öz olan kalır." - Vahiy alırken acele etmemeye ve vahyin kalbe yerleştirilmesine dair bir ayete atıf yapılmıştır (sure adı/ayet no belirtilmemiştir): "...sana vahyedilirken acele etme diyor. Biz onu senin kalbine yerleştireceğiz." --- ---

İlgili Sohbetler

Varlığın Farkında Olmak ve Takva

İsmail Acarkan, insanın çocukluktan bugüne edindiği psikolojik tortuları ikinci el araba metaforuyla anlatarak, bunları mağduriyet veya öfkeyle değil sakin bir gözlemle fark edip tahliye etmemiz gerektiğini anlatıyor. Freud'un insanı sınırlayan psikolojik indirgemeciliğini eleştirerek, Kur'an'ın mutluluğun dışsal şeylerde değil Allah'ı hatırlamakta olduğunu söylediğini vurguluyor. Hz. İsa'nın "evini kumun üzerine kurmak" temsili ve okyanus benzeri metaforlarla, insanın gerçek varlığını beden, ilişkive başarılara indirgeyip bir "varlık sancısı" (eksistansiyalizm) yaşadığını, hâlbukigerçek varlığın hiçbir şeyle örtülemeyeceğini anlatıyor. Sohbeti, takvanın "varlığın farkında olma bilinci" olduğunu, ölümün ve zorlukların bu farkındalıkla nasıl korkusuzca karşılanabileceğini örneklerle (Hz. Peygamber'in hicreti, şehitler, Bakara 177) açıklayarak tamamlıyor.

Kurban Kimliği ve Darüsselam'a Çağrı

İsmail Acarkan, Eckhart Tolle'nin "kurban kimliği" kavramını okuyarak, insanın yaşadığı haksızlıklar üzerinden "bana bu yapılmamalıydı" diyerek kendinialacaklı hissetmesinin ince bir tuzak olduğunu anlatıyor. "Haklısın ama alacağın yok" ilkesiyle, haklı olmanın bir kimliğe, bir hapishaneye dönüşmemesi gerektiğini; Hz. Yusuf'un yaşadığı büyük haksızlıklara rağmen hiçbir kurban kimliği taşımadığını örnek gösteriyor. Hz. İsa'nın "bana iyi deme, iyi olan Allah'tır" cevabı ve "kıymetim bilinmedi" cümlesinin sahteliği üzerinden, insanın değerinin şahidinin yalnızca Allah olduğunu, Allah'ın insanı her an Darüsselam'a (esenlik yurduna, kendi kalbine) çağırdığını anlatıyor. Sohbeti, Hz. Peygamber'in düşmanlarına dahi "canları cehenneme" demediğini, gerçek bir mümin ve Muhammed ümmeti olmanın bu bilinçle yaşamak olduğunu; önce nefsin temizlenmesi gerektiğini vurgulayarak tamamlıyor.

Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik

Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.