Sağlıksıza Gitmedeki Hikmet (Enneagram 1, 2, 4)
Kısa Özet
Sohbet, insanın zor zamanlarda gittiği yerin veya yaşadığı stresin aslında boş ya da hikmetsiz olmadığı fikriyle açılıyor; kişinin nefisle mi ruhla mı ilişki kurduğuna göre alemden aldığı darbelerin onu sarsıp sarsmayacağı anlatılıyor. Nuh'un gemisi, pergel, uyuyan timsah gibi metaforlarla insanın "Allah'a uçması" ve sağlam bir zemine bağlanması gerektiği vurgulanıyor. Bu çerçeve üzerinden enneagramda 1 tipinin sağlıksızlıkta 4'e, 4 tipinin de 2'ye gitmesinin kişiye ne anlattığı, bu yönelişlerin aslında bir öğüt ve düzeltme çağrısı olduğu detaylı örneklerle işleniyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Varoluşun zemini Allah olduğunda kişi sevgide, güvende, keyifte "mutmain" olur; alemden gelen olumsuz etkiler onu kökten sarsmaz, hafif bir sarsıntı olarak kalır.
- Nefisle ilişki kurmak yerine ruhla/ruhaniyetle ilişki kurmak, alemle kurulan bağı geliştirici ve anlamlı bir deneyime dönüştürür.
- Her mizaç tipinin sağlıksızlıkta gittiği nokta rastgele değildir; o yöneliş kişiye kendi hakkında düzeltmesi gereken bir şeyi göstermek için bir çeşit ilahi işarettir.
Giriş: Zorlu Anlarda Gidilen Yerin Hikmeti
Aynı şey değil, orada o hak zaten açık ama aynı gidiş değil demiştiniz ya, onu birazcık izah edemedik. Kişi stres halindeyken tabii ki gittiği yerin pozitifliğinden veyahut da oradan alması gereken şeyden pozitif anlamda çok istifade edemiyor. Bu çok zor bir şey. Ama orada eğer bu ilişkileri anlayabilirse, neden oraya gittiğini, aslında ortalama olarak genel olarak bulunduğu kişilik mizaç tipinin yapısının neyin ihtiyacından, neyin eksikliğinden dolayı oraya gittiğini iyi düşünürse orada bir şeyler bulabilir. Yani o hattın böyle boş olmadığını, hikmetsiz olmadığını anlayabilir.
O zaman tersinden şöyle düşünebiliriz: iyi halinde gittiği nokta da bazı şeylerden olumsuz olabilir mi? Aslında bütün bu bağlantılar olumlu bağlantılar. Bütün bağlantılar önemli ve bütünleştirici bağlantılar.
Fiziksel Acılar ve Psikolojik Acılar
Fiziksel acıları ilaçlarla dindirebiliriz, ama bu, hastalığın tedavisi anlamına gelmez. Aynı şekilde psikolojik acıları da bir şeyle örtebiliriz; mesela kadın erkek tarafından terk edilmişse "başkası mı yok" deriz, kişi başkasını bulduğunda rahatlar. Şimdi bu, meseleyi çözmüş mü oluyor? Hayır, çözmüş olmuyor.
Aynı şey işle ilgili de oluyor. İşte bir problem yaşıyorsun, başka bir işe geçiyorsun; problemi yanında taşıyorsun. Çünkü dışarıda elbette problemler var. Fakat sen, o durumların içinden çıkılmaz, muhatap olunmaması gereken büyük problemler olduğunu düşünme noktasında yanlış bir yerde duruyorsun. "Böyle bir şey olamaz" diyorsun. Halbuki hayatta her yerde bu olur.
Bu şuna benziyor: Diyorum ki burası çok sıcak, güneş var; diyelim ki yüz kilometre uzağa gidiyorum, aynı güneş orada da var. Eğer korunacaksan ya bir şemsiyeyle ya giyiminle ilgili bir tedbir alman lazım; çünkü aynı güneş orada da var.
Problemi Nereye Taşırsak Taşıyalım: Güneş Aynı Güneştir
İşte beni hiçbir zaman hayal kırıklığına uğratmayacak, hiçbir zaman bana karşı samimiyetsiz, içten pazarlıklı, kötü niyetli insanlar olmamasını istiyorum. Böyle bir yer var mı? Yok. O zaman ben böyle bir şey aramakla bir yanlışlık içinde miyim, yoksa haklı mıyım? Aslında böyle bir şey bize göre yok. Dünyada peygamberler bile buna karşılaşmışlar değil mi? Bu, iyi olmak ya da kötü olmakla da ilgili değil.
"İyi insan iyiliklerle karşılaşır" — bu, modern zamanın en büyük uydurmalarından biri. "İyilik yap, iyilik bul" derler. Halbuki iyilik yapıyorsan zaten iyiliği bulmuşsun demektir. İyilik yapmanın kendisi, iyiliği bulmuş olmaktır. Temelde burada bir hata var.
İyilik Yapmak, İyiliği Bulmuş Olmaktır
Ben iyilik yaptığımda, zaten iyiliği bulmadan iyilik yapamam ki değil mi? Allah'tan iyiliği bulmuşsun, o iyiliği de sen dışarıya doğru iyilik yaparak yansıtmış oluyorsun. Dolayısıyla insan aslında iyilik bulduğunda iyilik yapar. Ve iyilik yapıyorsan, iyiliği zaten bulmuşsun demektir. Senin dışarıdan iyilik bulmaya çalışman ise tamamen bencilce bir bakış açısıdır.
Yüce peygamberler var; onlar o anlamda iyilik yapmışlar ama kötülük bulmuşlar. Bu nasıl olacak öyleyse? Demek ki meseleye öyle bakmak temelde hatalı bir şey. İyilik yapmışsan iyiliği bulmuşsun demektir. Eğer gerçekten iyilik yapıyorsam, bu iyilik zaten benim içime o ilahi lütufla inmiş, ben de onu hissetmiş ve yansıtmışımdır. Dolayısıyla ben iyilik yaptığımda aslında bir adım öncesinde iyiliği bulmuş oluyorum.
Dolayısıyla "iyilik yapayım, iyi olayım, insanlar da bana iyi davransın" diye bir beklenti manasız bir şey. İyilik yapayım, karşılığında bana da iyi olsunlar, ben ona güven vereyim o da bana güven versin — bu neyi gösteriyor? Bakışın nereye dönük olduğunu ve sürekli nereye bir projeksiyon yaptığını gösteriyor: dışarıya doğru. Ve sürekli o ilişkilerde kimin ne yapacağı, benim hakkımın ne olacağı üzerinden bir beklenti içindesin. Peki bu kontrol edebileceğin ya da kestirebileceğin bir şey mi? Değil. Gerek de yok zaten.
Asıl Bağlantı: Yukarıyla Kurduğumuz Alışveriş
Senin gerçek anlamda alışverişin yukarı ile olacak. Sen o yukarı ile yaptığın alışverişte eğer güçlü isen, eğer orada gerçekten iyi bir alışveriş içindeysen, o zaman alemle alışverişin ikinci bir alışveriş olur. O da bir alışveriştir, o da dikkate ve hürmete layıktır. Ama senin asli temel referansın o değildir.
Bunu kavrayabildiğimiz zaman ve bu yönde bir farkındalığımız olduğunda, alemden gelen negatif etkiler sarsıcı olmaktan çıkar veya çok minimum ölçüde bir sarsıntı meydana getirir; seni kökten yıkmazlar, küçük hafif bir deprem gibi olur, bir sıva çatlağı gibi. Öbür türlü senin temelini sarsar. Sen aleme dönüksen, alemde her şey oluyor demektir.
Dolayısıyla varoluşunun zemini eğer Allah ise, o zaman o zemin zaten sağlam bir zemin. O zaman orada zaten besleniyorsun. Temel olarak mutmainsin: sevgide mutmainsin, güvende ve emniyette mutmainsin, keyifte zevkte mutmainsin. Orada ruhani bir lezzet ve keyif alıyorsun; sevgiyi alıyorsun, güveni alıyorsun, değer vermeyi alıyorsun. Bize deniyor ki: biz insanı keremli kıldık, hem ikram ettik hem de onu muhatap kıldık. Allah kendisine seni muhatap kılıyor. Bundan daha kıymetli ne olabilir? Sen orada gerçek anlamda bütün ihtiyaçlarını karşılayabiliyorsun.
Gökten İnen Su Metaforu: Alemdeki Yansımalar Kirlenebilir
Alemde o ilahi kaynağın ikinci türevlerini, ikinci türden yansımalarını anıyorsun. Alemde gördüğün sevgi de ilahi sevginin bir yansıması; ama insanlardan geçerek gelen bir yansıması. Nasıl diyelim, bir gökten tertemiz su dökülür; o su toprağa dökülür, bir barajda toplanır, o barajdan borularla geçer; artık boruya göre paslıysa paslı gelebilir, şöyle böyle gelebilir. Ne kadar kirli de gelse, o su aslında gene gökten gelen, gökten yağmış olan suyun bir parçasıdır.
Alemdeki şeyler de böyledir ama aleme giren şey, tabiatın ve nefsin şeyleriyle bulanabilir, kirleriyle bulanabilir. Biz eğer oraya direkt bağlanırsak, orada problem yaşarız. Ama bağlantımız direkt olursa, o direkt bağlantı temel beslenme kaynağımız olur. Temel kaynakla insan gerçek anlamda bir münasebet içinde olduğunda, onun için herhangi bir asli, temelden bir sarsıntı yaşanmayacaktır.
Ruhsal Zeminde Olmak: Sarsılmayan Temel
Öbür türlü, hayatta hiç kimse seni sevmeyebilir; bu mümkün. Ama hiç kimsenin seni sevmemesi, hiç kimsenin seni anlamaması, hiç kimsenin sana duyarlı olmaması, kıymet vermemesi, hatta bir acı, bir travma nedeni olabilir. Olabilir de, olmayabilir de. Neye bağlı? Senin zemininin neresi olduğuna bağlı. Eğer sen ruhsal zemindeysen, bunların hiçbiri senin için problem olmayabilir. Ama zeminin psikolojik, nefsani düzeydeyse, o zaman bu çok büyük bir şey haline gelir.
Bazen bir insan için annesinin babasının onu anlamaması bile, eşinin onu anlamaması, bir anne baba için evladının onu anlamaması bile çok büyük bir acı nedeni oluyor. Geçenlerde bir bayan gördüm; sırf kızı onu önemsemediği, umursamadığı, sürekli onunla kavga edip suçladığı için kadın ağır bir depresyona girmiş. Bu bize neyi gösteriyor? Yanlış bir bağlantı içindeyiz — hem kurduğumuz nesneler itibariyle (nesne burada insanları da içeriyor), hem de ilişkiyi kuran özne itibariyle bir yanlışlık içindeyiz.
Nefisle mi, Ruhla mı İlişki Kuruyoruz?
Ben nefsimle mi ilişki kuruyorum, ruhumla mı ilişki kuruyorum? Eğer nefsimle ilişki kuruyorsam, alemle zaten Allah yardımcım olsun, zor bir maceraya atılmış olurum. Ama ruhaniyetimle, ruhsal bilincimle alemle ilişki kuruyorsam, bu ilişki geliştirici, önemli, anlamlı ve güzel bir deneyime dönüşür.
Hani çok defa hatırlattığımız gibi: insan acıyı tecrübe etmez, bir tecrübeden acı çeker. Biz zahiri, nefsani düzeyde acı çekiyoruz ve acıyı sürekli yaşadığımız olaylara ve muhatap olduğumuz insanlara bağlıyoruz. Bu çerçevede yaşadıkça, ölünceye kadar aynı istikamette, aynı güzergahta gideceğiz, hiçbir zaman oradan çıkamayacağız. Bunu şuna benzetebiliriz: uçamayan bir araç hiçbir zaman yerden ayaklarını keserek havada duramaz; sürekli yerde olacak, bulunduğu zemin ne kadar engebeli, ne kadar çukurlu, ne kadar bataklık, ne kadar sel dolu ise ona göre tecrübe edecek. Ama senin bir havalanma imkânın varsa, niye onu denemiyorsun? Niye sürekli zeminde, sürekli yeryüzünde kalıyorsun?
Kur'an'ın İşareti: "Allah'a Uçun"
Kur'an'ın bir ayetine işaret olarak bu meseleyi tamamlarsak: Kur'an diyor ki, Allah geceyi de gündüzü de, şunu da bunu da yarattı — böyle birkaç tane zıtlığa işaret ediyor. Sonra "siz Allah'a uçun" diyor. Tabir bu: Allah'a uçun. Yani bir yatay düzlem var, o yatay düzlemde zıtlıklar var; nispi olumluluklar ve nispi olumsuzluklar var hayatta. Hayatta güven duyacağımız olaylar da yaşarız, hayal kırıklığı duyacağımız olaylar da yaşarız; sevilmeyi de yaşarız, nefret edilmeyi de yaşarız. Bu yeryüzü hayatı çift kutupludur.
Rabiatü'l-Adeviyye'nin Sözü: Kapı Her Zaman Açık
Ama sen Allah'a uç. Allah'ta düşmanlık yok, hayal kırıklığına uğratma yok, kandırma yok, aldatma yok, sevgisizlik yok, dışlama yok. Rabiatü'l-Adeviyye'nin bir deyimi var: birisi sürekli millete vaaz veriyormuş, "Allah'ın kapısını çalın, açacaktır" falan filan diye. Rabia demiş ki: "Bir gün yeter artık. Allah'ın kapısı her zaman açık, kardeşim. Çalmana bile gerek yok. Gönül kapım açıktır diyor, çalmadan gir içeri."
Şimdi bakın, bunu söyleyen bilinç ile Rabia'nın bilinci aslında aynı şey. O ne? Bu sözü söyleyen kişi gerçek anlamda bir sevgiyi, gerçek anlamda bir aşkı yaşadığı için — gerçek aşk hali her zaman söylediğimiz gibi çift kutuplu değildir, içinde bir alınma, gücenme, kızgınlık, nefret barındırmaz. "Her zaman açık, çalmadan gir içeri" diyor. Allah'ın muhabbeti aslında aynısı zaten. Allah'ın o tecelliyatı bir insanda yansıyınca o da aynı şeyi söylüyor. Rabia'nın söylediği söz ile bu söz arasında bir fark yok; çünkü hakikat bu noktada bir. Onu gökte de tecrübe etsen, kendi ruhunda da tecrübe etsen birdir.
Evet, yeryüzünde, nefis düzeyinde, zahiri alemde her şeyde bir çift kutupluluk var. Atomun en derininde bile o kutupsallığı görüyoruz; çünkü yaratılış kutupsallıktır. Ama yaratılışın üstü olan Yaradan'da, mutlakta bir çift kutupluluk yok. O zaman sen kalbini ona bağlayacaksın, öbür noktada da alemi müşahede edeceksin.
Pergel Metaforu: Bir Ayak Sabit, Bir Ayak Hareketli
Bir ayağın pergelin bir ucu gibi mutlakta duracaksın, Allah'ta sabit olacaksın. Her zaman o Allah bilinci, o Allah'ın sonsuzluğu ve mutlaklığı senin kalbinde canlı olacak. Alemdeki göreceliliği ancak bu şartla denemeye hakkımız var; bu şartla denediğimizde alemi adam gibi deneyimlemiş oluruz. Yoksa öbür türlü hep inişler, zigzaglar, coşkular ve üzüntüler, kederler arasında gidip geliriz.
Mevlana'nın metaforunun temel şeyi budur: bir ayağın hakta, pergelin iki ucundan biri sabit diğer ucuyla hareket eder. Nerede hareket eder? Çevrede hareket eder, öbürü merkezde duruyor. Sen mutlakta olduğun zaman alemi adam gibi tecrübe edebilirsin. Ama sen göreceli olana mutlakmış gibi bağlandığında, bağlandığın şey sabit değildir.
Uyuyan Timsah Metaforu
Şöyle düşünün: birisi ırmağa geçecek, büyük boy bir timsah uyuyor diyelim. Sen onu kaya zannediyorsun, üstüne basıyorsun, hareket etmeye başlıyor. Daha beteri, seni yemesi.
Nefsin Üç Alanı: Duygu, Fizik, Zihin Merkezleri
Fiziksel yönümüzde de mesela bir yer yandığı zaman yanar; ama fiziksel bir formumuz da var aynı zamanda. Mesela birisi bir travma yaşadığında acı yapmış oluyor. Ama bazı yerleri, acı yerleri uyuşturursak, o acı sanki yok olmuş olur. Vücutsal anlamda formal olarak acı çekiyoruz; bir takım şeylerle onu uyuşturuyoruz. Fiziksel olarak da mesela ateşin üstünde yürüyen insanlar var, bir terbiye sonucu ateşin üstünde yürüyebiliyor. Biz de aynı şeyi duygular üstünde deniyoruz, zihin böyle bir şey yapıyor. Bazen işe yarıyor, bazen yaramıyor; bayağı bir çaba sarf etmen gerekiyormuş gibi ama kendini kandıramazsın gibi bir şey.
Burada bir şeye işaret etmemiz gerekiyor: benlik düzeyinde, nefs düzeyinde nefsin temel alanları nedir? Duygu merkezi, fizik merkezi ve zihin merkezi. İnsan bunların yaşadığı problemleri gene bunların üzerinden, bunlar içinden çözümlemeye çalışabilir. Mesela "şu beni sevmiyor, ben de beni sevecek birini bulurum" diyebilirim; bu nasıl bir çözüm? Veyahut "lanet olsun insanlara, zaten beş para etmezler" diyebilirim; ego, yaşadığı hayal kırıklığını bunun üzerinden örttüğünü ve tedavi ettiğini zannedebilir. Ama bunlar gerçek çözümler değildir.
Mesela birisi seni terk edince "hiç kimse vazgeçilmez değildir" dersin. Aslında burada ego karşısındakini küçümseyerek kurtulmaya çalışıyor. Peki bu doğru bir şey mi? Değil. Kısa süreli de olsa işlevsel mi? Tabii ki işliyor. Ama bütün bu mekanizmalar hangi alanda işliyor? Nefsin alanı içinde. Bu gerçek bir sağlıklılık hali değil.
Kişi ancak o dikey boyut olan ruhsal, spritüel boyutta bir kemal, bir olgunluk, bir ilerleme, bir farkındalık, bir inkişaf yaşadığında, gerçek anlamda o yatay düzlemin gerilimlerinden, dalgalanmalarından kurtulabilir. Basit bir örnek verelim: küçük bir çocuk düşün, oyun bahçesine gitti, bir çocuk onunla kavga etti veya onu oyuna almadı. Nereye koşar? Annesine veya babasına koşar. O onun için ana merkezdir. Dışarıda sokağa çıkar; bazen iyi arkadaşlar bulur, bazen kötü arkadaşlar bulur, bazen oyuna alırlar, bazen almazlar veya görmezden gelirler, bazen "gel, ne iyi oldu, biz de seni bekliyorduk" derler.
Şimdi biz de bunun gibi: eğer sen alemden olumsuz bir etki aldığında kaynağını bulabiliyorsan ve kaynağının farkındaysan, o zaman alemde yediğin darbeleri veya gördüğün olumsuzlukları doğru bir anlayışla değerlendirdiğin için, yuvana dönebildiğin için sıkıntı yaşamazsın.
Nuh'un Gemisi ve Kişisel "Gemimizi" İnşa Etmek
Nuh'un kıssasında, tabii onun farklı açılardan yorumları var: Nuh bir kuşu serbest bırakıyor ve kuş ayağını basacak küçücük bir kuru yer bile bulamayıp gemiye dönüyor. Şimdi biz "ben bir yer buldum, oraya ayağımı basabilirim" diyoruz. Halbuki alemde ayağını basacağın hiçbir kuru yer yok. Bu, "alem çok kötü, berbat" anlamında değil; alem kutuplu bir yerdir, sen o kutupluluğu deneyimleyeceksin. Ama asli anlamda senin bir ana yuvan var, o yuvaya dönmeyi bileceksin.
Hazreti Nuh'un gemisini yapması metaforu nedir? Nuh'un etrafı kötüydü. Ne yaptı? Nuh, Allah'ın ilhamıyla bir gemi inşa etti. Şimdi biz etrafta ne buluyoruz? Gerek kendi nefsimizin olumsuzlukları, gerek alemde muhatap olduğumuz negatiflikler. Biz ne yapacağız? Gemi inşa edeceğiz. O gemi sayesinde, sel olduğunda, yer suyunu fışkırttığında, gök suyunu boşalttığında yüzebileceğin, boğulmayacağın bir gemin olacak. Olmazsa ne olur? Nuh'un oğlu ne dedi? "Ben eğer sel olursa, tufan olursa, yüksek tepelere çıkarım" dedi. Biz de "benim güveneceğim bir sürü şey var, atıyorum hocam var, eşim var, param var, bilmem neyim var; bir şey olursa oralara çıkar idare ederim" diyoruz. Ama böyle bir şey yok. Sen orada Allah'ın ilhamıyla bir gemi inşa edeceksin; tufan olduğunda, her yere su kapladığında o gemide olacaksın.
Dikkat edin, o gemide her şeyden bir çift var aynı zamanda; sen ruhsal bir varlıksın ama aynı zamanda nefs boyutunun ikiliğini de taşıyorsun. Ama senin bir ana dayanağın var. Nuh'un gemisi sadece hayvanlardan ibaret değil, içinde bir de Nuh var, bir de Nuh'un Rabbi var; ilahi bir bağlantı var. O hayvanlar neyi temsil ediyor? Nefsin imkân ve potansiyellerini; çünkü nefsin imkân ve potansiyelleri çift kutupludur — hoşnutluk ve hoşnutsuzluk, memnuniyet ve memnuniyetsizlik çift kutupluluk taşır. Her hayvandan bir çift alınmış; ama geminin içinde Nuh var, Nuh'un da bağlı olduğu Allah var.
Bizim durumumuz ne? Biz birçok tufan yaşıyoruz ve o tufanları yaşadığımızda hep boğuluyoruz. Neden? Çünkü hiçbir gemi inşa etmiyoruz. Kur'an bir gemidir, onun ilkeleri bir gemidir. Hatta ilginçtir, Bediüzzaman, Risale-i Nur için "bu zamanda bir Nuh'un gemisi hükmündedir" diyor. Yani ne demek? Kur'an'ın mana ve hakikatlerini ifade ettiği için o manada bir Nuh'un gemisi hükmüne giriyor. Yoksa senin, Nuh'un gemisini ararken önemli olan onun ağırıda mı, orada mı, burada mı olduğu değil; sen içinde o gemiyi inşa edeceksin.
Mizaç Tipleri ve Sağlıksızlık Hallerindeki Hikmet
Şimdi mizaç ve kişilik yapılarımız üzerinde belki çoğunuz bir bilgiye sahip. Şu bilgi var: her insanın ortalama olarak yaşadığı, yaygın bir temel mizaç ve kişilik yapısı vardır. Ağır stres şartları her bir kişilik yapısına göre değişir; birisi için ağır stres faktörü olan bir şey, bir başkası için stres faktörü olmayabilir. Her yapının kendine göre bir stres faktörü vardır. O stres durumlarıyla çokça karşılaştığında, kişi bir başka mizaç tipinin sağlıksızlık halini sergiler.
Şimdi biz de diyoruz ki, bakalım o insanın yaşadığı olumsuzluk durumların bir hikmeti var mı? Bu durum bize acaba bir şey anlatıyor mu? Birden başlayalım.
Tip 1'in Tip 4'e Gitmesinin Hikmeti
Bir, nereye gidiyor? Mükemmeliyetçi, rasyonel, her şeyin noksansız, eksiksiz, tam ve uygun bir şekilde olmasına çalışan, kendini de tam mükemmel hale getirme konusunda güçlü bir eğilimi olan bir kişi, hayatta istediği gibi işler düzgün gitmediğinde, kendi içinde büyük bir hayal kırıklığına uğrayacak yanlışlıklar yaptığında veya çevresinde büyük yanlışlıklar ve hatalar gördüğünde dördün sağlıksız haline gidiyor diyoruz. Yani melankolik, kederli, içe dönük, hiç dışarıyla muhatap olmak istemeyen bir hale geçiyor.
Peki bu ona ne anlatıyor? Dörde gitmek dediğimiz şey, bire ne anlatmak istiyor? Bir anlamda zıttını anlatıyor. Fakat daha derinlemesine düşünürsek, burada onun ihtiyaç duyduğu olumlu bir şey mi var? Yoksa Allah "sen çok fazla stres altına girersen depresyona gireceksin, melankoliye, depresifliğe, içe kapanmaya gömüleceksin" mi diyor, yoksa başka bir şey mi söylüyor?
Öncelikle, dörtte mükemmeliyetçi olmanın yanlış olduğunu belli ediyor. Kendince tanımladığı mükemmeliyetçiliğin aslında doğru bir mükemmeliyetçi anlayışı olmayabileceğini anlatıyor ve orada diyor ki: kendine dön, bak, acaba sende düzeltilmesi gereken bir şeyler var mı? Kendini yanlış mı formatlamışsın, yanlış mı dizayn etmişsin? "Doğru olması gerek, şöyle olmalı, böyle olmamalı" dediğin şeylerde acaba bir problem mi var? Kendine dön, kendi içine dön — ama melankolik, depresif, içe kapanma anlamında değil; içine dön ve orada acaba yanlış programlanmış, yanlış düzenlenmiş bir şey mi var, ona bak.
O dörtlüğe gitmesi şunu anlatıyor: hiçbir şey birbiriyle bir ve aynı değil; hiçbir şey genellenebilecek şekilde tam bir ayniyet içinde değil. Sen kendince bütün insanları bir görerek genellemeler yapıyorsun, kendince yaptığın genellemeler üzerinden kurallar, prensipler, ilkeler koymaya çalışıyorsun ve her şeyi belirlediğin o formata sokmaya çalışıyorsun. O dörde gitmesiyle anlatılan şey ne? Aslında en derinde hiçbir şey birbirine benzemiyor; dolayısıyla o kadar büyük genellemeler yapma. Her şeyin bireysel özelliklerinde kendine özgü bir süreç var, kendine özgü nispi bir güzelliği var; bunları fark et.
İkincisi, sırf rasyonellikle, kuru, sistematik, analitik bir akılla gitme. Sezgilerine de bir bak, sezgilerine de değer ver; duygularının da, sezgilerinin de bir değeri var. Bunların farkında ol ve bunları rasyonalitenle, aklınla dengeli bir şekilde kullan. Dolayısıyla o birin sertliği, kuralcılığı, öfkesi, her şeyi bir standarda sokması aslında çok aşırıya kaçmış bir anlayıştır. Dörde gitmesi ona diyor ki: bak, o kadar yanlış bir uca gittin ki, sana bunu göstermek için yanlış bir hale düşürdü seni. Belki kendi dışında hor gördüğü, "olmaması gerekir" dediği hali kendisi yaşatıyor.
Dörde gitmekle ilahi hikmet aslında şunu diyor: sen "her şeyi anlıyorum, insanlar beni dinlerlerse her şey çok güzel olacak" diyorsun, ama iş bildiğin gibi değil. Sen her şeyi doğru anlamış değilsin; aşırı genellemişsin, aşırı rasyonel yorumlar yapmışsın, bunun üzerinden çok katı ve keskin kurallar ve prensipler belirlemişsin, ama bunlar hayatın doğasına tam uymuyor. Hayatın doğası senin zannettiğin gibi değil; sen zahiri olarak alemi ve düzeni mükemmeliyete zorlamaya çalışıyorsun, bu yüzden de nefsen bunalıma giriyorsun, arıza veriyorsun. Ve senin o mükemmeliyet algın, rasyonalitene dayalı bir mükemmeliyet algısı.
Bir söz vardır: dalın eğriliği onun doğruluğudur. Bazen bir ağacın eğri olması, onun tabiatına daha uygun olan bir şeydir. Ama sen her şeyi kendince dümdüz hale getirmeye çalışıyorsun. Niye tabiatta her şey bir değil? Bütün elmalar aynı boyda değil, bütün ağaçlar aynı boyda değil, bütün hayvanlar aynı ömür niteliğine sahip değil. Halbuki her şeyin bir doğası var ve bu alem hem mutlak mükemmel değil, hem de alemin kanunlarında farklı ilkeler işliyor. Sen o derindeki ilkeleri anlamaya çalışmalısın; bulduğun bir kural üzerinden onu genelleyerek her şeyi o genelleme üzerinden yorumlama, onu o olarak anlamaya çalış.
Her şeyin kendine göre bir doğası var, her şey kendi doğası içinde ve kendine göre bir süreç içinde işliyor; sen bunları kabul etmelisin. Bu, hiçbir şeyi değiştirmemek, hiçbir şeye dokunmamak anlamında değil — doğal bir uyum demek. Kırmadan, dökmeden, yıkmadan, incitmeden, öfkelenmeden onunla uyumlu bir şekilde, eğer doğasında bir bozukluk oluşmuşsa, kendi doğasından kopan bir şey görmüşsen, ona uyumlu bir ilişki üzerinden pozitif katkı sağlamalısın. Mesela bir çocuk yanlış bir yere gitmiş, orada oyun oynuyor; "sana demedim mi" gibi bir tepki yerine, onun yanına git, elinden tut, onu anlayarak niye buraya gelmiş, niye burada durmak istiyor onu anla, sonra güzel bir şekilde alıp eve dön. İşte birin dörde gitmesinin gerçek anlamda ona anlattığı şey biraz bunlar.
Dördün özel, özgün, biricik olduğunu, her şeyi anlamak gerektiğini ve kendi hislerinin derinliği üzerinde durarak kendini ve hayatı anlamaya çalıştığını da ekleyelim; burada daha sezgisel ve duygu üzerinden bir anlama gayreti var.
Tip 4'ün Tip 2'ye Gitmesinin Hikmeti
Şimdi en zor yapıya, dörtten ikiye gitmeye geldik. Dördün yaşadığı tatminsizlikler, mutsuzluklar, tatmin edilmemiş duygular, hayatta muhatap olduğu olumsuzluklar, anlayamadığı şeyler onda bir stres oluşturuyor ve dört ikiye gidiyor. İki, daha yüzeysel duygular, yüzeysel ilişkiler kurma ihtiyacıdır. Boğulmadan evvel kişi yukarı çıkmaya çalışır, elini kaldırır; dördün ikiye gitmesi biraz bu. Görünürde kişi sanki kurtulmuş, çıkmış gibi olur, ama aslında bu, boğulmadan evvelki son harekettir.
Peki burada dördün ikiye gitmesinin bize anlattığı bir şey var mı? Dört, duygu merkezleri içinde aslında en çok kendine odaklı bir yapı. Bireysellik güzel bir şey ama kendi bireyselliğine ve kendi sınırlı ferdiyetine aşırı odaklanmak yanlıştır. İkiye gitmekle diyor ki: sen evet özelsin ve özel bir bireysin, fakat bundan dolayı zaman içinde bir üstünlük hissi yaşamaya başlıyorsun; "ben bunlara layık değilim" demeye başlıyorsun. Aslında bu, fark etmediğin gizli bir üstünlük hissi ve bu üstünlük hissinin meydana getirdiği bir kibir. İkiye gitmekle diyor ki: bu kadar kendini üstün, bu kadar kendini farklı görme.
Anlaşılmayı Beklemek Yerine Kendini Anlatmak
İkincisi, sürekli anlaşılmayı bekleme; çünkü herkes seni hem anlamak zorunda değil, hem de anlayabilme kabiliyetine sahip değil. "Fare küsmüş, dağın haberi olmamış" hikayesi gibi. Kendi içinde birçok duygunu, hissini, beklentini, talebini tutup bunu dolaylı bir şekilde yansıtmalarla anlaşılmayı bekleme. İkiliğin ifade ettiği şey nedir? Bunu açık, net ve belirgin bir şekilde ifade et. Olumsuz duygularına aşırı bir şekilde takılma; yaşadığın karamsarlığa, anlam boşluğuna, anlaşılmama noktasındaki kötümserliğe kapılma, bunu kabul et; olur böyle şeyler, o durumlara çakılıp kalma. Orada çık, insanlarla daha açık, daha net, daha doğal bir ilişki içinde ol. İnsanlar bir bulmaca çözmek zorunda kalmasınlar. Anlaşılmayı bekleme, kendin anlat. İllâ öyle anlasınlar diye değil ama anlat, çünkü insanlar senin duygusal derinliğini, duygusal durumlarını anlayabilecek durumda değiller; onlar objektif değil, sen ancak anlattığında anlayabiliyorlar.
Herkesi Kendi Doğasında Kabul Etmek
Bir diğer şey: madem sen biriciksin ki doğru, alemde yaratılışta birbirine tıpatıp benzeyen iki şey yok, fakat bunu aşırı abartarak herkesin çok özel, özgün olmak zorunda olduğunu düşünme. Böyle bir algı içinde olmak bir süre sonra insanları inceden inceye eleştirmeye, küçümsemeye ve onlarla aranda mesafe kurmana sebep olur. İnsanların kendilerine göre mutlaka farklılıkları var, senin gibi bir farklılığa sahip olmayabilirler; sen de onlardan farklısın, onlar da senden farklı.
İlginç bir şekilde dörtler en empatik yapı olmakla birlikte, aslında çok ince elekleri vardır, anlamaya çalışırlar ama anlama zemini çok incedir; o yüzden kolay kolay herkesi beğenmez, kolay kolay herkese olumlu yaklaşmaz. Halbuki en basit gördüğün, en donanımlı gördüğün, en özel gördüğün ve en sıradan gördüğün gibi ayrımlar yapma; bunlar senin kendi özelliğinin ayrımları, bu tuzağa düşme. Herkesin sahip olduğu olumlu değerler üzerinden onları gör; olumsuzluklara ve senin nazarında olması gerekip de olmadığını düşündüğün şeylere odaklanarak insanlardan uzaklaşma, aranıza görünür veya görünmez mesafeler koyma.
Dördün en normal, en saf halinde, sıfır noktasındayken, bir insanla muhatap olduğunda gerçekten anlamaya çalışır; herhangi bir önyargısı yoktur. Fakat farkında olduğu veya olmadığı birçok kriteri var: "bir insan şöyle olmalı, böyle olmamalı" gibi. Farkına varmadan aslında bütün o anlama çabaları bir süre sonra eleştiri dayanakları haline geliyor. Bazıları insanları anlamak istemiyor hale gelebiliyor; çünkü "anladıkça onlardan soğuyorum" demeye başlıyor. Neden soğuyorsun? Çünkü "onları anlamak" dediğin şey, aslında onları farkına vararak veya varmadan ölçmek, kendi kıstaslarına göre tanımlamak.
Zahiren birinin öfkeli, sakin ya da şu bu özelliklere sahip olduğunu görebilirsin, fark edebilirsin; ama bu anlamak değil, sadece bir adım. Bir, ilkeleri, yargılama ve değerlendirme ölçüleri çok daha belirgin ve ifade edilen bir tiptir. Dörtte ise önce saf ya da nötr bir bilinçle, gözlemleyerek değerlendiriyor; nötr, büyük ölçüde gözlemleme noktasında. Fakat ona bir değer biçmesi sübjektif: "bir insan böyle olamaz" diyor. Nereden çıkardın öyle olamayacağını?
Kavak ağacının sübjektivitesinden bakarsan, asma hem kısa hem de yamuk büyüyor gibi görünür; ama o, doğanın kendi doğasıdır, sen onu olduğu doğa içinde kabul et. İşte dördün ikiden anlaması gereken şey o: herkesi olduğu gibi gör ve onu olduğu gibi kabul et. Olumlu noktalarına odaklan; doğal niteliğinin bozulmasından dolayı gördüğün olumsuzluklarına karşı anlayışlı ol, pozitif bir katkıda bulunma imkânı varsa doğal halinde ona pozitif katkı sağla, zenginleştir. Ama kalkıp asmayı kavak yapmaya çalışma. Asma yerlerde büyüyor diye ona "kavak gibi dimdik büyümen lazım" dersen, onu kabul etmemiş, onun doğasını tam anlamamış olursun.
Takdir Etmek ve Olumluya Odaklanmak
Gene benzer bir örnek: bir çocuk ayağa kalkmaya başladığında alkışlarsın değil mi? "Ayağa kalktın da sanki yüz metreyi on saniyenin altında mı koşuyorsun" demezsin. Aslında farkına varmadan hayatta böyle davranmıyoruz; çünkü çocuğu bildiğimiz için o şeyi yapmıyoruz, ama öbür türlü hayatta böyle işlemiyor. "O da insan, ben de insanım, ikimiz de otuz yaşındayız, niye o böyle davranıyor" diyoruz. Halbuki bu onun kendi süreci; ona göre bir "ayağa kalkma" hali. Sen onda olumlu olanı gör ve ondaki olumluluğu alkışla. Bunu alkışlaman onun mükemmel olduğu anlamına gelmiyor.
Dikkat ederseniz ikiler böyle, biri bir şey yaptığında "ay çok güzel yaptın, ne kadar güzel, bravo sana" der; bunun abartılı ya da çok fazla övgü olduğunu bilir aslında ama bu bir teşviktir — hem olumluluk üzerinden bir onaylama hem de bir teşvik. Bu illâ yağcılığa dönmesi gerekmez tabii. Olumluyu gör, hakikaten takdir et; kendine de öyle davran. Bu kendiyle övünmek, gururlanmak değil, şükretmektir.
Dört bunu dışa vurmaz; bu içseldir, ama manevi anlamda içsel değil, içinde kalmış bir mükemmeliyet arayışıdır. O yüzden de çoğu kişi dörtlerle muhatap olduğunda "bu çocuk hiçbir şeyden memnun olmuyor" diye anlayamaz; çünkü dışa da vurmuyor. Çoğu anne baba "bu çocukla bir türlü iletişim kuramıyoruz, bize hiçbir şey anlatmıyor" der.
Bir insan seni anlamadıysa, onun anlayamamasını da anla; onun anlayamamasına karşı kabullenici, gülümser ol. "Beni nasıl anlayabilir ki, tabii ki anlayamaz, bu doğal bir şey, onun bir süreci var, bu başka bir yerden bakıyor, onun benim gibi bu yönde hassasiyetleri yok, tabii ki doğal olarak anlayamaz." Bu, onu küçümseme ya da yetersiz görme anlamına gelmez. Aslan ot yemiyor değil mi? Ama ne otta bir problem var ne aslanda; onun tabiatı farklı, ottan bir şey anlamıyor.
Onun doğasında senin bu özelliklerini, bu incelikleri, hassasiyetleri, farklılıkları anlayabilme yeteneği yok ya da çok derinde, ortaya çıkaramıyor. Bu, her şeyin kendi tabiatındaki mükemmelliği görmek demek. Diyelim ki bir insan sekerek yürüyor; niye öyle yürüyor? Trafik kazası geçirmiş, ayağı kırılmış, yanlış kaynamış. Sen bunu anlarsan niye ayağının seğirdiğini anlarsın. "Niye bu insan bu kadar sert, niye bu kadar soğuk" diye düşündüğünde, o insanın hayatında yaşadığı olaylar ve bu olayların onda bıraktığı iz vardır; bunu anlayabilirsek o zaman gerçekten anlamış oluruz. Yoksa "bir insan nasıl böyle yapar" dediğinde, onun hem doğasını hem de doğasının hayat süreci içindeki bulunduğu noktayı anlamamış oluyorsun — üstelik de kendini anlayışlı biri olarak görüyorsun. Kendine göre öylesin, ama sübjektif bir anlama ve değerlendirme tabiatına sahipsin.
İşte ikilikten dörde çıkan gerçek ders şu: her şeyi olduğu gibi kabul etme, onu takdir etme, onaylama ve teşvik etme. Bir süre sonra dördün muhatapları tarafından tavırlarını değerlendirme sonucu meydana gelen bir algı oluşuyor: "insanlar beni zaten anlamıyor, anlayamazlar da." Hatta biri kendini gerçekten anladığını söylese bile, dört ona birkaç ipucu verip "çok akıllıysan, çok da anlamak istiyorsan, anla" der; karşıdaki "herhalde bu anlaşılmak istemiyor" diye düşünür. Dört ise "zaten anlayamayacağını biliyordum, adam olsan verdiğim bu ipuçlarından anlardın" der. Halbuki herkes sudoku bulmacasını çözemeyebilir. Sen orada kendini olabildiğince karşıdakinin anlayabileceği formatta anlatmalısın. Eğer gerçekten hassas, duyarlı bir insansan, onun anlayabileceği formatta kendini anlatırsın — tıpkı bir çocuğa kendini anlatırken onun formatına indiği gibi. Bu gerekli bir şey değil mi? O zaman muhataplarını da böyle kabul ettiririz.
Dörtlerin Birlik ve İkilik ile Tamamlanması
Her tipin streste gittiği nokta önemli bir işaret aslında, her tip için daha geniş olmaları gerektiğine dair. İkiliğin açıklığı, takdir ediciliği, olumlu duruma odaklanarak onu takdir etmesi, kendini olabildiğince muhatabına açık ve net bir şekilde ifade etmeye çalışması, dörde bir şeyler öğretiyor. Dört, iyi halindeyken olumsuz bir insan gördüğünde "seni anlıyorum, ben de neler çektim" diyerek hakikaten anlamaya başlıyor, bir bakış açısı yakalayabiliyor.
Dört normalde ikinin olumsuz halini gösteriyor ama o hali yaşarken illa oradan ders çıkarmıyor; biz dışarıdan bakarak bunun ne anlattığını konuşuyoruz. Bir insan tabii o hali sonradan tahlil edebilir, üzerine tefekkür ederse: "ben ikiye gidiyorum ama sağlıklı düzeyde gidiyorum; ilişki ihtiyacımı yüzeysel ilişkiler üzerinden gidermeye, duygularımı ve beklentilerimi ifade ederken yüzeyselleşmeye eğilim duyuyorum" diyebilir. Buraya gitmenin ona anlattığı şey bu; oraya gitmenin akıllıca yolunu ve orada bulacağı şeyi anlatmış oluyoruz.
İnsan, "Allah'ın cidası niye buraya gidiyorum ben, Allah niye böyle yaratmış acaba, hiçbir hikmeti yok mu" diye düşünmemeli; çok önemli bir hikmeti var, hiç de boş değil. Aynen başımıza gelen sıkıntılar gibi.
İkilerin sağlıklı halleri dörtlere çok çekici gelir; eksik olan bir şeyin onda tam olduğunu görmüş olur ve bu, bakış açısını daha pozitif çevirir, ferahlatıcı olur. Bahsettiğimiz mesele yüzünden sağlıklı bir ikiyi gördüğünde dört "ne güzel, ne hoş insan" der; ama sağlıksızlığından da çok rahatsız olur çünkü kendi sağlıklı bilinciyle oradaki sağlıksızlığı da görür. Sağlıklı bir ikiyi gördüğünde farkında olmadan hakikaten beğenir ama niye beğendiğine dair çok fazla açılım yapamayabilir; o tabiatta gerçekten bir değer olduğunu hisseder ve yakınlık duyar.
Bir dört şöyle diyebilir: "Allah'ın yarattığı dörtler içinde mutlaka çok sağlıklı olanları vardır, inşallah Rabbim önüme çıkarır, Allah beni onlarla karşılaştırır, onlardan istifade ederim." Çünkü sağlıklı ikilere karşı hiçbir direnç duymaz, kıskanmaz. Her şey için şunu söyleyebiliriz: bu yapıların en iyi halleri bozulduğunda, gerçekten o en iyi halden uzak bir hal ortaya çıkıyor.
Bir yapının asıl ihtiyaç duyduğu, asıl çekim duyduğu, sağlıklıyken gittiği numaralar aslında onu tamamlayan bir şey. Dördü hem birlik hem ikilik tamamlıyor; her ikisine de gittiği görülüyor. Diğer bütün tipler için de böyle: bir sekiz için ikilik ve beşlik onu tamamlayan bir şeydir. Birlik biraz derler toplar, dördü daha az sanat kalmaktan korur; o rasyonalitenin belli bir açıklıkla dengelenmesi söz konusu olur. İkinin de böyle pozitif şeyleri görme ve onların üzerinden konumlanma özelliği; daha açık olma, daha berrak olma, kendini daha açık ve net ifade etme, insanların eksik ya da hatalı gördüğü noktalarında onlara karşı müsamahakâr ve şefkatli olma — sağlıklı ikilikte bu vardır.
Bir dört için ortalama bir iki ve ortalama bir bir varsa, hangisi daha cazip ya da çekici, hangisiyle arkadaşlık etmek ister? Öncelikle ortalama iki. Normalde herhangi bir üç daha cazip bulunması gerekirken altılara daha çok yönelme durumu da olabiliyor; dokuz olarak üçe gidiyorsa sağlıklı halinde asıl ihtiyacı üçtür, ama altılar daha çok çekebilir — çünkü üçün ancak en sağlıklı hali tatmin edici olabiliyor, ortalama düzeyde ise altının ortalaması içsel his olarak daha iyi gelebiliyor.
Ama tabii birileri eleştiriye açık oluyorlar, dörtler pek olmuyor. Anlaşılmak var mısınız gibi ortak bir konu bu. Soğuk olarak anlaşılmazsa her zaman kapalı olmuyor, her durumda öyle değil; ama artık insanların kendisini anlaması konusunda büyük bir ümitsizlik içindeyse, o zaman "seni değerlendiriyor, samimi mi değil mi" diye bir tavra girer. Bir süre sonra insanlara not veriyor: "bu zaten kesinlikle beni anlamaz, boşuna anlattım, anlayacaksa anlasın, uğraşamam" ya da "sen nasıl anlayabilirsin ki beni" dediği durumlar oluyor. Fakat büyük bir anlaşılma ihtiyacı içinde olan biri bu; çok davetkâr bir şey aslında. Ama "bıktım artık" durumuna gelebiliyor.
Kapanan Adamın Kıssası: Öğretmeden Vermiyorsun
Bununla ilgili başka bir bağlamda anlatılan bir hikaye var. Adam demiş ki: "Allah nasıl olsa beni görüyor, biliyor, rızkımı da gönderir" diye evine kapanmış, hiç çıkmıyor. Komşuları merak ediyor. Bir gün, iki gün, üçüncü gün kapıyı çalmışlar, ses yok. Birisi bir yemek götürmüş, kapıyı çalmış: "Evde misin? Bir çorba getirdim, beraber içeriz" demiş. Adam bir hafta on gündür aç, gariban; eğer ses vermezse gidecekmiş. Tam gidecekken adam anlayıp "açın kardeşim" demiş.
Adam demiş ki: "Ya Rabbi, veriyorsun veriyorsun ama öğretmeden de vermiyorsun." Yani kardeşim, biraz anlatmaya çalış, anlasınlar. Eğer zeki ise, duyarlılığı güçlüyse anlasın; yoksa öyle bir şey yok. Bu tam dört-iki hikayesi.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde sure adı veya ayet numarası verilmeden, doğrudan alıntı yapılmaksızın bazı ayetlere telmihte bulunulmuştur (insanın "keremli/mükerrem" kılınmasına dair; Allah'ın geceyi ve gündüzü, zıtlıkları yaratmasına ve "Allah'a uçun/kaçın" çağrısına dair). Kesin sure adı/ayet numarası belirtilmediği için burada ayrıca yazılmamıştır. --- ---
İlgili Sohbetler
Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik
Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.
Benlik, Öz ve Kulluğun Hakikati
Sohbette önce insanın Allah'ın kendisine üflediği ruhu, yani hakiki özünü unutarak boş bir psikolojik benlikle (ego ile) özdeşleştiği, bu yüzden eleştiri, sevgisizlik, kayıp ve başarısızlık karşısında acı çektiği anlatılıyor. Ardından gerçek aidiyetin, izzetin ve mutluluğun yalnızca Allah'a olan bağı fark etmekten geçtiği; ihlaslı eylemin ise hiçbir karşılık beklemeden yapılan eylem olduğu vurgulanıyor. Son bölümde hac, kurban, dikişsiz elbise ve Kâbe'nin sembolik anlamları üzerinden, bu ibadetlerin özünde nefsi/benliği Allah'a teslim etme hakikati olduğu anlatılıyor.
Fıtrat ve Nefis-Ruh Dengesi
Sohbet, nefsin insanı sürekli tahrik etmesinin aslında anlayışın derinleşmesi için bir imkân olduğunun hatırlatılmasıyla başlıyor, ardından bir önceki derste yapılan "fıtrat nedir" müzakeresi özetleniyor. Fıtrat, ruh-nefs-beden üçlü katmanının doğru hiyerarşik dengesi olarak tanımlanıyor ve Bediüzzaman'ın 23. Söz'ünde anlattığı iki saray temsili üzerinden, nefsin ve hevanın insandaki üst kabiliyetleri (akıl, kalp, duygu) kendi emrine aldığında ortaya çıkan çöküş anlatılıyor. Sohbetin devamında nefsaniyet-ruhaniyet dengesi, içimizde "vesayet kuran" benlikler, dinin nefis tarafından yanlış algılanma biçimleri ve Hz. Asiye örneğiyle Allah'a bağlılığın gerçek huzurun kaynağı olduğu işleniyor.