Servet, Miras ve Egonun Ebedileşme Tuzağı

Kısa Özet

Sohbette önce miras bırakmanın ve servet biriktirmenin İslami ölçüsü ele alınıyor; ihtiyaçtan fazlasını üretime veya hayra dönüştürmeden sadece biriktirmenin yanlışlığı örneklerle anlatılıyor. Ardından egonun malını sayarak kendini ebedileştirdiğini zannetmesinin en büyük tuzaklardan biri olduğu, insanın gerçek değerinin makam veya mal ile değil kulluk bilinciyle ölçüldüğü vurgulanıyor. Sohbet, batıl ideolojilerin de aslında bir hakikate işaret etmeye çalışırken yanlışa düştüğü tespitiyle devam edip insanın Allah'taki, cennetteki ve dünyadaki varoluş düzlemlerini ve Peygamberin hiç kimseye şahsen düşmanlık beslemeden yanlışla mücadele etme örnekliğiyle sona eriyor (kayıt burada kesiliyor).

Öne Çıkan Vurgular

  • İhtiyaçtan fazlasını sadece biriktirmek yerine üretime veya hayra dönüştürmek gerekir; miras bırakırken çocukları çalışmadan yaşar hale getirecek büyüklükte bir servet bırakmamak esastır.
  • Ego, malını sayıp çoğaltarak kendini ebedileştirdiğini zanneder; bu, insanın düşebileceği en büyük tuzaklardan biridir.
  • Gerçek ve asli makam "insanlık makamı"dır, yani kulluk bilincidir; peygamberlik bile geçici bir fonksiyondur.
  • Dünya kimseye kalıcı bir "tapu" vermez; insan bu dünyada Allah'ın aziz bir misafiridir.
  • Peygamber, kendisine yıllarca en ağır düşmanlığı yapanlara bile şahsen düşmanlık beslememiş, sadece yanlışla gerektiği ölçüde mücadele etmiştir.

Servet, Miras ve Egonun Ebedileşme Tuzağı

Miras ve Servet Biriktirme Üzerine

Bir birikimim olsa muhtemelen bunu çok da çocuklara bırakmam yani. Bırakırım az bir şey, böyle bir ev bırakırım ama onların çalışmayarak yaşamalarına sebep olacak derecede bir şey bırakmayı tercih etmem. Bir de bu kadar şeyi niye biriktiriyorum? Diyelim ki evet bir kapital birikebilir. O zaman o biriken kapitali hani üretime, bir faydaya, bir şeye dönüştürmen lazım. Orada böyle şeylerin devreye girmesi lazım. Yoksa öbür türlü şey, miras bırakan için de, miras alan için de çok faydalı değil. Zaten prensip olarak çok uygun değil. O tür olanların çoğunda, hani mirası alanların çoğunda bir problem yaşanıyor yani. Mutlak bir kural değil ama çoğunda o tür problemler var. Hani böyle hazır kalan mirası yiyen insanlarda çok fazla bir inkişaf, bir gelişme söz konusu olmuyor maalesef.

Yani aslında İslam'ın ruhuna baktığımızda o tür bir birikim yapacak bir anlayışa izin verilmiyor aslında. Yani kazandığınızda insanların payı vardır. Aslında o pay Kur'an'da çok net belirtilmemiştir. Hatta bir ayette "ihtiyacınızdan fazlası" diyor yani. Yani öyle bizde "kırkta bir" diye bilinen, Hazreti Ali'ye atfedilen bir söz vardır: "O, cimrilerin zekâtıdır." Onun için o konuda insaniyetin bütünlüğünü nazarı itibara alarak bakmak lazım.

Özellikle bugünkü kapitalist sistemde görüyoruz: bir kişinin bazen 30-40-50 milyar doları var. Bu belki Afrika'da veya herhangi bir Uzak Doğu Asya ülkesinde ya da 3-5 ülkenin gayri safi milli hasılasından daha fazla. Yani böyle bir şey, işte bunun son noktasıdır. Böyle bir araştırma da yapılmış; şu an ayrıntısını rakamsal olarak bilmiyorum ama dünyadaki servetin yüzde doksanı yaklaşık yüz bin kişinin elinde. Bu işte aslında insani ve rahmani olan anlayışın tam tersi bir yol tutturmanın geldiği son noktadır. Kur'an, servet belli kişilerin arasında dolaşan bir şey olmasın diyor. Şu an olan şey bu; servet hep belli kişilerin arasında dolaşan bir şey haline geldi.

Dolayısıyla gerçek anlamda insaniyetinin farkında olan bir insan, harcayamayacağı ve faydası olmayacak bir şeyi biriktirmez. Bunun bir manası yok. "Çocuklarıma bırakacağım" diyorsun; çocuklarından biri hastadır veya çalışamıyordur, o zaman onun hayatını şartlar içinde güvene alacak şekilde bir şey yapabilirsin. Mesela bir vakıf kurarsın. Çok çalışamıyorsa, herhangi bir problemi, sıkıntısı varsa, kendi geçimini temin edemeyecek bir noktadaysa, ona hayatiyetini normal şartlarda devam ettirecek kadarını bırakırsın. Gerisi o kadar. Gerisi yanlış bir şeydir. Onun için günümüzdeki o anlayış, birçok yanlış ve sahte benliğin bir tuzağıdır.

Alan açısından da mesela bazı kâmil zatlar vardır; kendilerine bırakılan mirası almamışlardır. Mahmut Sami Efendi için de böyle söylenir: mirası almamış. Dağıtmış mı, bırakmış mı bilmiyorum ama almamış. "Gerek yok, ben çalışabiliyorum" demiş anlayacağınız. Ya da diyelim ki mirası almış, "ben çalışabiliyorum, o kadar ihtiyacım yok; babam bunu düşünmemiş olabilir ama ben düşündüm, bunu hayırlı bir şeye harcayın" diyebilir, hatta demelidir.

Hoş geldiniz. Aradaki kısa bir sohbette, hazır bulunanlardan biri artık e-Devlet üzerinden insanların dava açmasının ne kadar kolaylaştığından bahsetti. Buna bağlı hatırlanan bir örnek de şuydu: altmış milyar dolarlık bir servete sahip bir adam var; tam da anlattığımızı yapmış. Çocuklarına, geçimlerini sağlayacak kadar, çok az bir kısmını bırakmış. Geri kalanını ise kurduğu vakıflara aktarmış, oradan insanlara yardımcı oluyor. Bunu bir yerde, bir tartışma ortamında okumuştum; katılımcıların büyük bir kısmı buna kendince şöyle tepki veriyordu: "Keşke benim babam da böyle yapsaydı." İşte orada da tabii ki egoların öyle büyük tuzakları var; bazısı böyle babasına kızıyor: "Bak onun babası ne bırakmış, sen bize ne bıraktın" diye. Ego devrede yani. Egonun tuzakları böyle çok büyüktür.

Dolayısıyla akıllı bir kişi bu konuda büyük ölçüde bir şey biriktirmez, ölünceye kadar bunu böyle devam ettirir. Miras alan açısından da eğer akıllıysa onu hayırlı ve faydalı bir şekilde insanlara kullanır. Doğrusu budur.

Egonun Ebedileşme Tuzağı

Burada tabii ki en temelde yatan şey, insan egosunun psikolojik düzeyde doyumsuzluğunun farkına varmasıdır. Bütün problem odur. Kur'an'daki bir ayette ifade edildiği gibi, insan malını sayar da sayar ve malının kendisini ebedileştireceğini zanneder. İnsan egosunun önemli bir tuzağıdır bu: kendisini ebedileştireceğini zannetmek. Bu, hayattaki en büyük tuzaktır. Bir şeylere sahip olarak varlığını arttırma zannı, hayattaki en güçlü tuzakların başındadır. "Daha çok varım, daha fazla var olabiliyorum" zannı... Bu tuzağı kendi kendine ören, malını sayıp çoğaltıp bununla çoğaldığını zanneden benliktir. Onun farkına varmadığımız müddetçe o döngü devam eder. Mesele, o yanlış algının içinde olan benliğin fark edilmesidir. O benlik fark edildiğinde bütün o tuzak da çözülmüş olur.

Kur'an buna çok işaret eder: malını sayar ve onun kendisini ebedileştireceğini zanneder; insana bir şey veririz, sonra onunla azar. Neden? Çünkü onun üzerinden kendini var zannediyor. Ben böyle bazı örnekler görmüşümdür. Kimi bu yanlışa devam etmiştir, kimisi de hızlıca uyanıp yanlışından vazgeçmiştir. Böyle maddi zorluklar yaşayan, ondan sonra Allah'ın kendisine çok rızık verdiği bazı insanlar görmüşümdür. Kimisi onun içinde kaybolup gidiyor, kibirleniyor, kendini bir şey zannediyor. Benim öyle bir arkadaşım vardı; biraz maddi imkâna kavuşunca iyi bir iş bulmuştu. Para kazanıyor, lüks araba aldı, şunu aldı, bunu aldı, insanlara biraz tepeden bakmaya başladı. Sonra bir durdu, "bu yanlış bir şey" dedi, sonra döndü. Ama bu dönüşü gerçekleştiremeyenler de var.

İşte burada psikolojik benliğin, kendini eksik ve yetersiz hissettiği için de bir şeylere sahip olunca kendini "güçlü" zannetme tuzağı var. Yani dünyada hiçbir şey insanın gerçek değerini düşürmez, hiçbir şey de yükseltmez.

Peygamberin Tevazuu ve Gerçek Makam

Peygamberimize gelen bazı dışarıdan insanlar, huzuruna çıkacakları için korkuyor, titriyorlardı. Peygamberimiz onlara "ben kuru et yiyen bir kadının oğluyum, rahat ol" diyordu. Şimdi bazıları kendilerine tırnak içinde küçük makamlar verildiği için uçuyorlar: "Ben hangi makamdayım, ne yapacağım bu makamı?" Sen makamın insanlık makamı! Daha kıymetli bir makam mı var? Yok. Peygamberlik bile bir makam değildir, çünkü o da geçicidir; peygamberlik geçici bir fonksiyondur. Asli olan insanlık makamıdır; o da kulluk bilinci, fıtrat hakikatini idrak etmektir. Bunun dışında başka bir şey yok.

İnsana ne eklendiğinde artar, ne çıkarıldığında eksilir; böyle bir şey yoktur. Bize eklendiğinde büyüyeceğimiz, bizden alındığında küçüleceğimiz hiçbir şey yoktur. Bütün bu hikâyeyi kurgulayan benliktir: kaç kişi seni tanıyor, kim seni biliyor, ne yaptın bu dünyada, neyi elde ettin, kim sana saygı duydu... Son zamanlarda bu iyice sanallaştı. İnsan bu tuzaklara düşüyor. O yüzden insan gerçek anlamda varlığının kıymetini bilmeli; ama o kıymeti bilmek için de gerçekten kendisinin ne olduğunu bilmelidir. Bir âlimin ifadesiyle "kulluk, sultanlığın ta kendisidir." Cüneyd-i Bağdadi der ki: eğer Allah'ın bize vermiş olduğu kıymeti ve saltanatı bu zamanın kralları görseydi, bütün ordularla üzerimize hücum ederlerdi. Ama işte o görünmez bir krallık, görülmez bir sultanlıktır.

Dünya Bize Bir Şey Vermez, Biz Misafiriz

İnsan yaratıcının aziz bir misafiri olduğunu unutunca dünyanın dilencisi haline geliyor. Sen Allah'ın aziz bir misafirisin; o misafirliği unutunca dünyadaki bir şeylere arzu duymaya başlıyorsun. Halbuki şunu anlamak lazım: biz bu dünyadan bir şey alıp gidecek değiliz. "Bir şey elde edeceğiz, bir şeye sahip olacağız, bu dünya bize bir şey verecek" — böyle bir şey yok. "Bu dünya bize mutluluk verecek, şöyle olursa mutlu, böyle olursa mutsuz olacağız" — dünyanın böyle bir fonksiyonu yok. Bu, uydurma bir hikâye ve onu uyduran bir benlik var. "Dünyada hiç mutlu olmadım" demek manasız bir şey. Peygambere dünya ne vermiş ki? Peygamber dünyadan bir şey mi istemiş acaba? Hiçbir şey.

"Kendini Allah'a veren, Allah'ı dünyaya verir" diye güzel bir söz vardır. Yani ne demek? Sen kendini o sonsuz ve mutlak olana bağlı bir varlık olarak algılarsan, dünyadan bir şey beklemez ve istemezsin; dünyaya o ilahi ışığı yansıtırsın, doğal olarak. İnsan Allah'a dönükse, yaratıcıdan gelen o ilahi ışığı dünyaya yansıtır; yoksa dünyadan ne bekleyeceksin, dünya ne verecek ki? Dünya kime ne vermiş, herkesi aldatmış: "Bu mal senin ve ebediyen sana ait" demiş, sonra adam gitmiş. Böyle bir şey yok. Dünya hiç kimseye bir tapu vermiyor aslında; tapu elden ele dolaşıyor.

Batıl Meslek de Bir Hakikat Arayışından Doğar

Bir sorudan hareketle: metafizik yok ama Marx'ın bize kattığı artı değer meselesi var ya... Tam da Marksist düşüncede şu var: ihtiyacın olandan fazlasını biriktirmeme fikri. Dünya açısından bakınca içinde metafizik yok ama bilimsel bakış açılarına göre güzel tespitler yapmışlar. Mesela sınır yok, milliyet yok. Bizim daha öze hitap eden şeyleri anlatmıyorlar ama milliyet yok, tabu yok, sınır yok. İşte onun için Bediüzzaman'ın güzel bir sözü vardır: "Her batıl meslek bir hakikat arayışından doğar." Ve bazen de bir hakikate dayanır ama onu tam idrak edemediği için hataya düşer. Burada temel olması gereken şey, hiçbir şeye muhtaç olmayana işaret eden bir fark olmalıdır.

Mesela komünizmin yaptığı şeye bakın: burada bir pasta var, herkes eşit bölüşsün, kimse kimsenin hakkını yemesin. Mantık bu. Ama pastanın ötesinde ne var? Bir şey yok, bir tek pasta var; onu da hiç olmazsa adam akıllı bölüşelim, kimse kimseye haksızlık yapmasın — böyle bir mantık. Dolayısıyla bu, büsbütün yadsınamaz; sosyalizm manasında hayatın içinde olan önemli bir noktaya işaret ediyor. Ama insanı dünya ötesi, madde ötesi, emek ötesi bir yere çağırmadığı ve götürmediği için insanlık adına gerçek anlamda bir ufuk olma kabiliyetine sahip değildir.

İnsanın Dört Varoluş Düzlemi

Normalde insanın özünde çatışma yoktur, öyle değil mi? İnsanın özünde yoktur. Peki hayattaki çatışma nerede ortaya çıkıyor? Şöyle ifade edelim: insanın farklı düzlemlerde bir varoluşu var aslında. Bunu dört adımda düşünebiliriz.

Birincisi, insanın Allah'ta olan varoluşu: Allah'ın sonsuz ilmindeki hâlimiz. Biz en nihayetinde oraya döneceğiz, o asli hâlimize. Onun bir bedeni yoktur, herhangi bir kısıtlılığı, sınırlılığı yoktur; o en asli hâlimizdir.

İkincisi, cennetteki varoluşumuz var. Kur'an'da çokça anlatılan o cennetteki varoluşta da bir çatışma yoktur; Kur'an'ın ifadesiyle ne acıkacaksınız ne susayacaksınız. Öyle bir varlık düzlemimiz, öyle bir içsel hâlimiz var ki, orada yaratılış var ama herhangi bir ikilem, mutsuzluk, çatışma, gerilim yok.

Sonra dünyaya iniş hâli var. Bu inişin de bir latif boyutu, bir de kesif (yoğun) boyutu vardır. Latif boyutumuz itibariyle orada da bir çatışma, bir gerilim, bir ikilem yoktur. İkilem, maddi ve bedensel boyutta ortaya çıkar; "yeryüzüne inin, sizi hayır ve şer ile muhatap kılacağız" denildiği üzere. Burada hayır ve şer ile muhatap kılınma, yani dualite ile muhatap kılınma sürecinde de inanan insan yine çatışmaz; sadece çatışmaları/dualiteyi yönetir. İnanan bir insan hayatta aslında hiçbir şeyle çatışmaz, sadece o asli varoluşunun tutumunu sergiler.

Mesela Peygamberi düşünün: Peygamberin aslında düşmanı yok, daha doğrusu düşmanlık ettiği kimse yok — yanlış anlaşılmasın diye böyle söylüyorum. Peygamberin düşmanlık ettiği bir kimse yok ama ona düşmanlık eden çok. Peygamber hiç kimseye düşmanlık etmemiş; ama ona düşmanlık edenlerle kendi insaniyetinin gereğince mücadele etmiştir. Ama onlarla bir çatışma mantığı içinde değildir. Bu çok önemli bir ayrımdır. Hani uzak doğu sporlarında olduğu gibi: maksat her zaman, zarar vermek isteyen rakibi boşa düşürmektir; maksat onu yok etmek değildir. Yani ona düşmanlık etmez, ama onun yanlış tutumunu boşa düşürür. Onun için "İslam barış dinidir" hep söylenir; ama bunun içinde nitelikli bir analiz barındırması gerekir. Evet, İslam barış dinidir, hiç kimseyle savaşmayı tercih etmez; fakat onunla savaşanlarla da fıtri bir şekilde mücadele eder. Buradaki incelik şudur.

Peygamberin Kimseye Şahsi Düşmanlığı Olmamıştır

Eğer düşman olsaydı, Ebu Cehil'in oğlu yirmi sene sonra geldiğinde onu o kadar kolay kabul etmezdi. Hazreti Hamza'nın kalbini çıkaran kadın geldiğinde, tanınmamak için yüzünü örtmeye çalışıyordu; Peygamberimiz "sen Hint değil misin?" dedi, o da "evet" dedi. Bakın, biz böyle büyük şeyleri bir yana bırakalım; edilen düşmanlıkları bile böyle kolayca affedebiliyorken, biz ufacık şeylerden dolayı birbirimize nasıl düşman oluyoruz? Bazen ağır beddualar ediyoruz, "gözüm görmesin, gözümde artık o yok" diyoruz. İçimizde ağır öfke ve nefret duyguları oluşuyor; ki ne olmuş, öyle büyük bir şey de değil yani. Halbuki Peygamber'le yirmi sene boyunca Ebu Cehil'in oğlu mücadele etmiş, hem de kıyasıya, öldüresiye mücadele etmiş. Ama burada dikkatimizden kaçan şey şu: Peygamber ona düşmanlık etmemiştir.

Mesela Peygambere sorsaydık "kime düşmansın?" diye, "ben hiç kimseye düşman değilim" derdi ve hakikaten düşman değildir. Ama yanlışla gerektiği ölçüde mücadele ediyor mu? Tabii ki edebilir. Peki niye düşman değil, biliyor musunuz? Çünkü hiçbir şey bizim asli ve hakiki varlığımıza zarar veremez. Düşmanlık eden kimdir? Egomuzdur. Peki niye düşmanlık ediyor? Zarar göreceğini düşünüyor. Düşmanlık etmemizin nedeni budur. Zarar görmekten korkan kimdir? Benlik. Zarar görmekten korktuğu için...

(Kayıt burada kesilmektedir.)

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde sure adı verilmeden anlatıcı tarafından bahsedilen/parafraze edilen bazı ayetler var: "ihtiyacınızdan fazlası" ile ilgili bir ayet; "malını sayar da sayar, malının kendisini ebedileştireceğini zanneder" mealinde bir ayet; "biz insana bir şey veririz, sonra onunla azar" mealinde bir ayet; "servet, belli kişiler arasında dolaşan bir şey olmasın" mealinde bir ayet. Bunların hiçbirinde sure adı/ayet numarası anlatıcı tarafından belirtilmemiştir, bu nedenle tahmini bir atıf eklenmemiştir. --- ---

İlgili Sohbetler

Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik

Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak

Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.