Şeytanın Ayartmaları 1

Kısa Özet

İsmail hocanın bir önceki sohbette Ademiyet, cennetten düşüş ve dualite üzerine konuştuğu programın devamı niteliğinde olan bu bölümde, şeytanın mahiyeti, insanın ayartılmaya açık oluşu ve hayvanlarla insan arasındaki bu bakımdan farkı ele alınıyor. Sohbet; mükemmel olma ve ebedi/var olma arzusuyla ayartılma, gelecek kaygısı, nefs ile şeytanın sesini birbirinden ayırt etme ve cennet-cehennemin sadece ahirete ait değil bu dünyada da yaşanan bir bilinç hali olduğu fikirleri etrafında ilerliyor. Program, katılımcılardan gelen sorularla (benliğin vehimleri mi şeytanın fısıltıları mı, kendini korumakla nefsin tetiklenmesi arasındaki fark gibi) genişleyen bir soru-cevap akışıyla devam ediyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Hayvanlar kendi bilinç ve varoluş düzeylerinde oldukları için ayartılamazlar; ayartılma ihtimali yalnızca insana özgüdür. - Şeytan Kur’an’a göre zayıftır; sadece fısıldar ve davet eder, seçim ve tercih tamamen insana/nefse aittir. - Cennet ve cehennem yalnızca ahirete ait kavramlar değil, kalbin aldanıp aldanmama haline göre bu dünyada da yaşanan birer bilinç halidir.

Ayartılma Kavramı ve Şeytanın Mahiyeti

Bugünkü konumuz birkaç programdır işlediğimiz bir çizginin devamı. Ademiyet nedir, kutsal metinlerde anlatılan cennet ve cennetten düşüş kavramı üzerinde konuşuyorduk, dualite üzerinde durduk. Bu arada aslında şeytan kavramını biraz daha irdeleyebiliriz. Şeytanın mahiyeti aslında bize ne anlatılmak isteniyor? Bunu biraz açalım, birkaç örnek de verelim.

Kutsal metinlerde aslında şeytanın, insan cennetteyken ona bazı şeyler fısıldadığı, bazı vesveseler verdiği, onu ayartmaya çalıştığı ve insanın da bu ayartılmaya müsait/açık olduğu anlatılır. Dolayısıyla aslında ne var hayatta? Bizi ayartabilecek şeyler var ve biz bu ayartılmaya mağlup olduğumuzda bir düşüş yaşıyoruz. En net ve en temelde ifade edilen budur: bir ayartılma ihtimalimiz var, ve bu ayartılmaya mağlup olduğumuzda, buna aldandığımızda da bir düşüş ihtimalimiz var.

Hayvanlar ve İnsan Farkı

Burada şunu belki hatırlatmak önemli olacaktır: hayvanlar bu anlamda ayartılamazlar. Hayvanların kendilerine göre bir bilinci, bir spektrumu, kendilerine göre bir varoluş düzeyi vardır. Onların o düzeyinde bir ayartılmadan, bir kandırılmadan bahsedemeyiz. Örneğin hayatta hiçbir zaman bir aslanın bir köşede oturup “ben de neden aslan olmuyorum” diye düşündüğünü, ya da bir tavuğun “ben de neden kuş gibi uçamıyorum” dediğini göremezsiniz. Bunun ancak bir karikatür ya da rüya olabileceğini düşünürüz. Sabahtan akşama kadar bir tavuğa “sen uçamıyorsun” desek de onu bu sözle utandıramayız; bundan bir şey almaz, “bir daha kümesimden çıkmayacağım” demez. Dışarı çıktığında “insanlar uçabiliyor da ben uçamıyorum” diye bir algısı da yoktur. Yani hayvanlarda, kendi bilinç ve varoluş düzeyleri itibariyle bir ayartılma ihtimalinden bahsetmiyoruz.

Ama insana gelince, insan Kur’an’ın ve bütün kutsal metinlerin anlattığı gibi saf ve doğal bir bilince, saf ve doğal bir varoluşa sahiptir. Ama aynı zamanda aldanmaya, ayartılmaya da açıktır. Bütün kutsal metinler bu ihtimali bize hatırlatır ve bizi bu konuda uyarır. Ama bu uyarılar alınmadığında insan bu çerçevede ne düşünmeli? Ayartılmamalıyız; fakat neyin bizi ayarttığını veya nasıl ayartıldığımızı anlamazsak, o zaman bir farkındalık da oluşmuyor. “Evet, ben ayartılmak istemiyorum” deriz ama neyin beni ayarttığını bilmiyorsak, bilmediğimiz için de bunu gözlemleyemeyiz, farkına varamayız. Dolayısıyla önce neyle ya da nasıl ayartıldığımızı düşünmemiz gerekiyor.

Kur’ani ifadelere, kadim bilgeliklere baktığımızda şöyle ayartılabildiğimizi görürüz: bir şeyde mükemmel olma arzusuyla ayartılabiliriz. Ebedi olma, yani kendi kendine var olma sanısıyla ayartılabiliriz.

Gelecek Kaygısı ve Var Olma Arzusu

“Ben şimdi ne olurum, benim hayatım ne olacak?” diye düşünmeye başladığımızda aslında bir kaygı içine düşeriz. İnsan kendini iddialı yaptığında ileride ne olacağına dair bir kaygıya kapılır: “Ben ne olacağım, ne yapacağım?” der. Halbuki Yaratan’ın var etmesiyle zaten olmuşuzdur. “Ne olacağım?” dediği anda insan sanki olmamışlık halinden olmuşluk haline yol almak ister; sanki “ben var edilmemişim, varlığım değerli değil, olmamışım” diye düşünür. Ne yapmak ister? Var olmak ister, değerli olmak ister, olmak ister. Bunu dediği anda ne olur? Aslında bir uzağa düşme, bir düşüş yaşanmış olur. Halbuki ben varım, varlığım bir değer taşıyor ve zaten insan olmuşum. “İleride ne olacağım?” diye düşünmeme gerek yok, çünkü bunu düşünmekle elde edebileceğim bir şey değil; ben zamana, mekâna, varoluşa hükmedebilen bir varlık değilim ki.

“Gelecekte ne olacağım, ne yapacağım, ne edeceğim?” dediğimde bu sefer gelecek kaygısıyla yaşarım. Halbuki geçmişte, ezelde Yaradan zaten vardı; O’nun var etmesiyle var oldum. Gelecekte de O’nun varlığıyla var olacağım, O’nun iradesiyle hayatım şekillenecek. Peki ben ne yapacağım? Ben de fıtratıma göre davranacağım, insan olmaklığın değerlerine göre yaşayacağım. Bu kadar basit.

Cennet-Cehennem Bir Bilinç Hali

Bu da ne oluyor? O tuzağa düştüğümde bir nevi cehennemde oluyorum; o tuzaktan kurtulduğumda cennette oluyorum. Dolayısıyla cennet sadece ahirete ait değildir; bu dünyada da yaşayabileceğiniz bir bilinç halidir aynı zamanda. Yani kalbimiz aldandığında cehenneme dönüşür, aldanıştan kurtulduğunda cennete dönüşür. Kendimizde olduğumuzda cennetteyiz; kendimizi var etmeye çalışma tuzağına düştüğümüzde cehennemdeyiz.

Nefs ve Şeytan Ayrımı

*Soru:* Hocam bir şey soracağım. Bu benliğin vehimleri mi, şeytanın fısıltıları mı oluyor?

Bir taraftan benlik var; yani insanın o psikolojik düzeydeki ben algısı. Bir de buna aldatıcı düşüncelerle fısıldayan bir şeytan kavramı var. Burada ayrılması gereken unsur şu: yanlışı, hatayı, sahteyi temsil eden şeytan bir yanda; onun aldatmalarını fark edip etmemeyi, bu konuda tercih yapabilmeyi barındıran bir nefs öte yanda. Nefs aslında bu aldatmaları algılayabilen, bu konuda tercih yapabilen bir yapıdır; her koşulda aldatma yönünde bir tercih yapmak zorunda değildir, fıtratın sesine de kulak verebilir.

Dolayısıyla burada şunu ayırmak lazım: Kur’an’da ifade edildiği gibi şeytan aslında zayıftır. Şeytana, gerçekte sahip olduğundan daha fazla güç atfetmemek gerekir. Şeytan sadece fısıldar, deyim yerindeyse sadece konuşur; sadece yanlışı ve sahteyi sunar. Ama o sahteyi tercih edip etmemek insana aittir. O yüzden şeytan ancak davet eder, ancak seslenir; ama onu tercih edip etmemek insana bağlıdır. O yüzden Kur’an “şeytanın adımlarını izlemeyin” der; yani şeytan kendince bir iz bırakır. Aslında bunu hayatta çoğu zaman fark etmeden yaşarız.

Farkında olmadan birçoğumuz kendi içimizde birçok yanlış şeyi düşünür, söyleriz. Mesela dürüst olmaya çalışıyorsunuz ama “insanlar yeterince dürüst değil” diyerek bunu birine anlatıyorsunuz; o insan der ki: “Sen hangi devirde yaşıyorsun? Dürüstlüğü niye gösteriyorsun, sen aptal mısın? Herkes kendi işine bakıyor, samimiyete gerek yok, dürüstlüğe gerek yok.” Bunu derken aslında kendince iyi bir şey söylediğini sanıyor olabilir ama neyin sesini dillendirdiğinin farkında değildir. İnsan kendi söylediğinde şunu sormalı: “Ben mi bu sesi dillendiriyorum, yoksa şeytanın sesini mi dillendiriyorum? Karşımda konuşan insan bana fıtratının sesinden mi konuşuyor, yoksa şeytana mağlup olmuş nefsinin sesinden mi konuşuyor?”

Tabii bunu somutlaştırabiliriz. Mesela siz merhametten, şefkatli olmaktan, insanca yaşamanın erdeminden bahsedersiniz, “aslında en iyisi bu” dersiniz; karşınızdaki insan “sen hangi devirde yaşıyorsun, ne iyiliği ne merhameti” diyebilir. Aslında bu insan fıtratının sesini mi dillendiriyor, yoksa şeytana mağlup olmuş nefsinin sesini mi dillendiriyor?

Ya da diyelim ki kızmışım, biri benim canımı acıtmış. İçimden geçiriyorum: “Acı çekecek, affetmeyeceğim; bana yanlış yapanın yaptığını yüz katıyla ödetirim, affetmek de neymiş” diyorum. Bunu dediğimde aslında ben neyi seslendirmiş oluyorum? Fıtratımın sesini mi, yoksa şeytana mağlup olmuş nefsimin sesini mi?

Dualite ve Fıtratın Sesini Ayırt Etmek

Dikkat edin, Kur’an okurken hep şunu okuruz: şeytandan Allah’a sığının. Bu ne demek aslında? Bu, negatifliğin ve doğruluğun her yerde bir arada bulunduğu anlamına gelir. Yani insan, dualite içeren bir psikolojiye ve âleme sahip olduğunu hiç unutmamalı. Hayatta kendi psikolojimizde doğruluk da var, yanlışlık da var; fıtratın sesi de var, fıtrata aykırı olan sesler de var. O yüzden biz fıtratın iyi, doğru ve güzel olanını yapmaya çalışırken yanlışın da farkında olmak zorundayız. Yanlışın farkında olmayan insan doğru yolda sebat edemez. Çünkü yanlış ile doğruyu gerçek anlamda ayırt edemeyen, bu farkı göremeyen insan, eline bir durum/imkân geldiğinde negatif tetiklenmelerle yanlışa sürüklenebilir. Bu ayrımı yapabilmek için önce bu farkın var olduğunun bilincinde olmak gerekir.

Kendini Korumak ile Nefsin Tetiklenmesi Arasındaki Fark

*Soru:* Bizim mesela kendimizi korumak için bazı şeyler düşünüyoruz, kaygılarımız var, dünyada yaşıyoruz. Bu düşüncelerle mi tetikleniyoruz, yanlış bir noktada mı duruyoruz?

Dediğiniz gibi biz bazen bu farkı unutuyoruz. İkisi arasındaki farkı ayırt etmekte zorlanıyoruz. Yaşarken beslenmekle, kendimizi korumakla ilgili de bazı benlik dürtülerimiz çalışıyor. Bu iki tarafın arasındaki farkı ayıramıyoruz; hangisinin hangisi olduğunu anlayamıyoruz.

Bu fark nasıl ayırt edilecek? Yol ikiye ayrılıyorsa ve siz bu farkı göremeyen biriyseniz, o zaman ne olur? Bazen fasık yolların, yanlış yolların yönüne gidilir.

_(Bu noktada yayın bağlantısında ses kopmaları yaşandı; katılımcılar teknik aksaklığı bildirdi, bağlantı kısa süre içinde düzeltilerek yayına devam edildi ve program kısa bir süre sonra sonlandırıldı.)_

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Yok

İlgili Sohbetler

Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik

Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak

Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.