Tefekkür ve Psikolojik Benlikten Öze Uyanış
Kısa Özet
Sohbette önce tefekkürün ne olduğu, aklın ve bilimin sınırları, Hazreti Peygamber'in Hira'daki tefekkür süreci ele alınıyor. Ardından konuşma, insanın acılarının kaynağının psikolojik benliği (geçici, göreceli, ihtiyaç-arzu-korku temelli benlik) gerçek öz benliğin yerine koymak olduğu fikrine odaklanıyor; zikir, ibadet, uyku, oyalanma ve içki gibi şeylerin bu benliğin yükünden geçici kaçış yolları olduğu anlatılıyor. Son bölümde ihlaslı amel, tevhid-i ef'al, Bediüzzaman'ın "hakikate giden üç yol" tasnifi, Hazreti Yunus kıssası ve Zünnun duası üzerinden, gerçek mutmainliğin ancak psikolojik benlikten sıyrılıp öze/ruha dönmekle mümkün olduğu vurgulanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Tefekkür yaratılmış (izafi) alemle sınırlıdır; mutlak/sonsuz olan tefekkür edilemez, ancak "tezekkür" (kendini hatırlama) ile idrak edilir.
- İnsanın yaşadığı bütün acı, hoşnutsuzluk ve gerilimlerin altında yatan şey, psikolojik benliği gerçek öz benliğin yerine koymaktır.
- İhlaslı eylem, arzu-korku-haz motivasyonu olmadan, tıpkı suyun önündeki eğimden dolayı akması gibi kendiliğinden gerçekleşen eylemdir; "bunu niye yaptın" sorusunun cevabı yoktur.
Tefekkür Nedir? Hikem'den Bir Söz
Şimdi mesela, hakiki ârif düşünmez. Hakikat de düşünülen bir şey değildir, veya düşünülerek ulaşılan bir şey değildir. O yüzden ben ilk okuduğumda garipsemiştim, sonra anladım. İbn Atâullah İskenderî'nin Hikem'inde var: "Tefekkür, kalbin ayar meydanlarında dolaşması değildir." Bu, tefekkürü küçümsemek veyahut onu yanlışlamak anlamına gelmiyor; fonksiyonunu ve yerini tanımlamak anlamında yani. Senin tefekkür dediğin şey, yaratılmış olan -yani "ayar" dediği o- yaratılmış âlem üzerinde, yaratılmış şeyler üzerinde bir anlama çabandır.
Mesela bu, çok iki tarafı keskin bir bıçak gibi bir mevzu. Biz geçen Mehmet'le de konuştuk, felsefe, bilgi, bilim mevzularında da. Hani bu sefer bu taraf da tabii ki manaya göre çok süslü bir şey ama bu tarafı da çok ıskalatan bir şey var, yanlış yönlendirmesi var sanki.
"Bu tarafı derken?"
Mesela tefekkür, bu dünyada yaşayan bizler için önemli bir şeydir. Üçüncüsü, düşünce sürekli; felsefede, bilimde, gündemde de. Tabii bunu özün yerine koymadan bir araç olarak, ama bu sefer bu taraf çok ıskalanıyor, çok göz ardı ediliyor. Sanki çok değersiz bir şeymiş gibi algılatılıyor. Yok, değil. İşte hani zaten, orada ayar kaçıyor bu sefer. Mesela "ayar" dediğin zaman bu sefer "vay, namussuz düşünüyormuş" filan diye akla geliyor. İşte o ayar mutlaka nispetli bir ayardır; bu şerhleri de iyi yapmak lazım.
Tabii, tabii. İşte onun için o noktada her bir şeyin kendine mahsus bir değeri var, bir misyonu var, bir fonksiyonu var. Yani mesela işte akıl, rasyonel anlamıyla akıl bir fenerdir. Sana görünür olan alem konusunda belli kestirimlerde, yorumlarda, değerlendirmelerde bulunmanı sağlar. Ama aklınla metafizik olanı anlamaya çalışırsan o zaman onun misyonunu, onun niteliğini, onun değerini çarpıtmış olursun. Yani bu haddleri, bu sınırları iyi anlatmak lazım.
Aynen. Her bir şeyin o haddini, sınırını, değerini doğru tanımak lazım. Özellikle bizimki bir ifrat-tefrit toplumu.
Akıl, Bilim ve Aşırılıklar
Tabii, tabii. İşte mesela zaten, diyelim ki Batı'nın aşırılığı nedir? Her şeyin merkezine o rasyonel aklı veya hisleri, duyuları, duyguları koymasıdır. Felsefe bu anlamda aklı merkeze koyuyor ve onunla her şeyi kavramaya çalışıyor.
Mesela geçen bir arkadaşımla öyle bir şey oldu. Dedi ki bu bilimsel değildir. "Olabilir" dedim, "bilimsel olmayabilir ama bu bilimsel değildir diye doğru değildir diyemezsin" yani. Şimdi bilimsel çünkü nedir? Bilimsellik, belli bir kısım sistemi olan bir bilgi edinme, bir bilgiye ulaşma biçimidir. Söylenen şey o sınırların içine girmeyebilir yani. Anlatabildim mi? Dolayısıyla burada hani her bir şeyin doğru bir çerçevede... Yani onu söyleyen adam zaten bilimle pek bir alakası yoktu. Tabii, zaten orada işin bilim felsefesine girip orada meseleler var ama demek istediğim, mesela bilimi, bilimsel düşünceyi yadsımak mümkün müdür? Yok, değildir. Ama o bilimsel düşünceyi ve bilimsel bilgiyi her şeyin merkezine oturtmak, onunla her şeyi mukayese etmek, onunla her şeyi ölçmek de bir aşırılıktır.
Zaten insanoğlunun tarihi aşırılıklar tarihidir. İnsanlık tarihi aşırılıklar tarihidir. Her konuda, her alanda ve her insanda görülebilen bir şeydir. Yani o modernitenin hep rasyonel aklını çıkartması bize de çok tezahür etmiş. Kendi üzerimden baktığım zaman mesela hep böyle her şeyi akılla izah etmeye gayret etme çabası oluyor.
Akılla İzah Edilemeyen Hadiseler
Orada ne yapmak gerekir? Bazı mevzular var, arkadaşlarım şimdi okuyoruz, hadiseler anlatılıyor, nasıl izah edilir? Bakarsın, buna dair ulaşılabilecek bir yazılı metin olur, bir insan olur, başka artık hangi bilgi kümeleri varsa bakarsın. Yoksa dersin ki ben bu mesele konusunda bir şey diyemeyeceğim, bir şey diyecek yeterli bilgim olmadı, algım yok.
İnsan şunu da anlamalı: bir şeye ulaşma konusunda yeterli bir bilgin yoksa illa ona "yanlıştır" demek gerekmez. İnsanoğlunda öyle bir şey var, ya yanlış ya doğru diyecek. Üçüncü bir şık var: dersin ki bilmiyorum, ben müşahede etmedim. O yüzden konuda bir şey söylemem.
Tabii. Durumları çok da öz alanına indiremezsin. Ortada olmuş bir şey var; akılla izahı çok fazla mümkün olmayan bazı hadiseler var. Neticede bunu yaşadığını iddia eden insanlar var. Bizim yaşamadığımız, bunun yaşanmayacağı anlamına gelmez ya da olmayacağı anlamına gelmez. O yüzden orada hemen yine akıl devreye giriyor, diyor ki "bu akla uygun değil, o yüzden olmaz, imkânsız" diye. Değil.
Ben şunu soracaktım: şimdi o tefekkür bahsinden yola çıkıyorum. Hazreti Peygamber'in tefekkür süreci tam olarak ne? Yani oradaki tefekkürden kasıt ne? Yani uzun tefekkür dönemleri, işte Hira, tam olarak neyin tefekkürü? Nasıl bir tefekkür hali? Yani akılla bir şeyler mi arama? Başka bir şey mi var? Oradaki süreç mesela benim çok kafamı kurcalayan şeylerden birisi olmuş.
Hazreti Peygamber'in Tefekkürü ve Tezekkür
Onun bir kısmı bahsettiğimiz akli anlamda tefekkürdür. Bir noktadan sonrası, o "tezekkür" dediğimiz, kendini hatırlama, kendini bilme noktası oluşmuştur. O noktaya geldiğinde ise tefekkür örtülür, o kalmaz.
Yani tefekkür, yaratılmış olgularla -yani madde, zaman, mekân- bunlarla bağlantılı bir alanla ilişkilidir. Bu konularda biz tefekkür edebiliriz. Zaman, mekân, madde ötesi olanı, mutlak olanı tefekkür etme imkânımız yoktur. Onun için mesela insan sonsuzluğu tefekkür edemez. Dolayısıyla tefekkürün hem alanı hem de onunla ilişkili meleke ayrıdır. Kullandığım meleke duygu ve düşünce melekesidir; psikolojik yapımızdaki duygu ve düşünce melekemizdir.
Mesela biz psikolojik düzeyde deriz ki "ya bu olay çok acı." Ama neye göre acı? Psikolojik mekanizmana göre acıdır. Ama onun ötesindeki bilincin, onun ötesindeki varlığın açısından acı mıdır? Olmayabilir. Anlatabildim mi? Yani mesela işte onlar için diyelim, Kur'an'da ifade edilen korku ve hüzün yoktur denir. Yoksa onlar için mi, mesela diyelim ki Kabil-Habil kıssasında, Kabil, Habil'i öldürmeye çalışıyor, "öldüreceğim" diyor. Öldürme eylemini gerçekleştirme sürecindeyken Habil'de bir korku ve üzüntü emaresi yok, değil mi? Demek ki orada başka bir varoluş ve bilinç düzeyi var.
Psikolojik Benlik ile Öz Benlik Arasındaki Fark
İnsanın en temel meselesi, içinde iki şey olduğunu fark etmemesidir. Yani psikolojik yapım ile özün arasındaki farkı anlayamamandır, diyor birisi, ve çok önemli bir şeydir. Bugün insanoğlunun bunu yitirdiğinden dolayı büyük sıkıntı yaşadığı mesele budur: psikolojik benlik ile öz benlik arasındaki farkı anlayamamak. Bu anlama gelir ki insan, psikolojisinin esiridir; onun dışında herhangi bir imkândan da haberi olmadığı, veya buna dair bir perspektifi de olmadığı bir durumdadır.
Psikolojik mekanizma ise dar bir varoluş mekanizmasıdır. Seni her zaman sürekli belli ikilemlerin içinde tutar. Arzu et, arzuna ulaştığında mutlusun, arzu ettiğine ulaşamadığında mutsuzsun; bildiğinde rahatlıyorsun, bilmediğinde kaygı duyuyorsun gibi. Dolayısıyla ne var? Hep psikolojik mekanizma dualite üzerine kuruludur. Her zaman iki kutbu vardır ve o iki kutup arasında gider gelir. Ve ona sen "gerçek ben"in olarak baktığın zaman zaten en büyük yanılgıyı oluşturmuş oluyorsun; onun dışına çıkma şansını da yitiriyorsun.
İnsanların bütün memnuniyetsizliklerinin, acılarının, hoşnutsuzluklarının, gerilimlerinin altında yatan şey, psikolojik benliği öz benliğinin yerine koymaktır. Tabii ki burada insan şunu der: "Tamam, koymayalım, ne yapacağız?" Koymadığında düşünce olarak hemen öz benliğine mi dönüyorsun? Hemen dönemeyebilirsin. Ama bu süreçte peki ne olacak? Onun da özgeleşmeme çabası içinde olup, onun meydana getirdiği katılığı ve örtüyü inceltme, onu daha latif hale getirme çabası söz konusu olacaktır. Bu çaba olduğunda o zaman insan dönüşür. Mutlaka, kesinlikle. Bu dönüşüm meydana gelir ve bu insanoğlunun tabii halidir.
Kabuk ve Çekirdek Meseli
Ama biz özdeşleştiğimiz için -bu şuna benzer- sen bir kabukla özdeşleşirsen onun içinde olan tohumu göremezsin, o kabuktan içerideki çekirdeğe, öze gidemezsin. Anlatabildim mi? Hani bir çocuğa bir ceviz verirsin, o onu oyuncak olarak kabul eder, bir misket gibi oynayabilir, değil mi? Ama bir çiftçiye verirsen onu toprağa eker, değil mi? O topraktan bir ceviz filizi çıkar ve bir ceviz ağacı olur. O çocuğun oynadığı cevizle o kocaman ceviz ağacı arasında özde bir fark yoktur. Ama kişi özdeşleştiği için o tuzağa düşmektedir.
O yüzden insan hiçbir olumsuz durum karşısında hissettiği, yaşadığı şeyle özdeşleşmemelidir. Deyim yerindeyse bu geçici bir şeydir; "böyle bir şeyi psikolojik olarak deneyimledim, bu geçici bir şeydir, ben bu his ile özdeşleşmiyorum" demesini bilmelidir. Eğer demezse hem o durumla kendini tanımlar hem de o durumdan kurtulamaz; o durumun etkisini sürekli yaşamak zorunda kalır.
Kendini Bilmek: Felsefenin "Kendini Bil" Sözü
O yüzden işte hani felsefede de söyleniyor ama ne kadar fark ediliyor: "Kendini bil." Değil mi? Felsefenin veyahut da kadim Yunan'ın önemli bir ifadesi: kendini bil. Evet, işte bu aslında başka bir şey yok. Kendini bil. Kendini bilmek ruhunu bilmektir.
Kendini bil dediğimizde bu, kendi psikolojini -ben nasıl davranıyorum, ne hissediyorum, ne düşünüyorum, ne gibi yeteneklerim var, boyum, kilom, bedensel özelliklerim, kariyerim, siciyim- bu değil yani. Kendini bilmek bu değil. Kendini bilmek ruhunu bilmektir. O yüzden özün geçmişi yoktur; öz geçmiş üretmeye gerek yok. Geçmişi de yok, geleceği de yok. Psikolojik geçmişten bahsedebilirim ama [öz bunun dışındadır].
"İnsan o yanılgıya düşmüyor mu?"
"Bir şey oluyor tabii, orada da sloganikleşiyor birazcık, yine mana kaçıyor."
Ben şey diyeceğim abi, az önceki mevzuda şöyle bir şey geldi aklıma. Mesela ibadet de burada böyle bir şey sağlaması için var olduğunu şeyden anlayamıyorum. Şimdi niçin zikir yapılıyor? O zikirler niçin var? Bir yerden sonra zikir amaç haline gelmesin diye değil. Gerçekten ibadet, zikir, ondan sonra Kur'an'la meşguliyet, birbirine bağlı olarak sonra insanın dünyaya olan ilgisini azaltıyor. Yani dünyevi olan şeylere karşı ilgisini azaltıyor. Çünkü orada farklı bir manevi lezzet veriliyor. Ondan sonra yavaş yavaş oradan bir kopma başlıyor.
İbadet, Zikir ve Tekrarın İşlevi
Belki hani zikri bu yüzden şey diyordu Mahmut Ali Okuduş bir konferansta: "Madde âleminde mananın tezahürü tekrar ile mümkün oluyor" diye bir şey söylemişti. Mesela zikri bununla açıklıyor. Yani biraz belki o akıldan da sıyrılabilmek için bunlar özellikle tavsiye ediliyor. Öyle değil mi?
Tabii tabii. Bunlar yöntemler olarak kabul edilebilir. Bir zaman bunlar mutlaklaştırılamaz. Yani "şu yöntemden başka bir yol yoktur" veya "mutlaka bu yöntem olmalıdır" değil. Bir kısım yöntemler var, o yöntemler o şey için; hani aslında mesela işte Hintliler bir kısım sözleri tekrar ederler. Aslında belli bir ritim içinde ve belli bir tekrar, aslında bizim zihnimizdeki karmaşıklığı nötrlüyor. Anlatabildim mi? Yani başka bir şey düşünmüyorsun. Çünkü dediğimiz gibi düşünmek bir şeyle bağlantılı olarak değerlidir. Nedir? Görünür alemdeki bir kısım olgusal durumları, maddi, nesnel durumları analiz etmek içindir.
Ama kendini bilmek için tefekkür yetmez. Kendinin ne olduğunu bilmek için değil, ne olmadığını bilmen için tefekkür edebilirsin. Dersin ki, ben neyim? Ben bir beden miyim mesela? Ben zayıflıyorum, şişmanlıyorum, doğarken 3-4 kiloydum, şu an buradayım, yaşlanacağım vs., bu ben miyim? Yoksa aslında ben bundan farklı bir şey miyim? Ben yaşadıklarım mıyım mesela? Bu bir tefekkür alanı olabilir. Ama ne olduğunu bilmek tefekkür değil, bir tezekkürdür; bir hatırlama noktasıdır. Hatırladığın şey, tefekkürle elde ettiğin ve hatırladığın bir şey değildir.
"Nasıl olacak?" İşte yine soru ne yapıyor? Nasıl olacak, ne zaman olacak, ne yaparsam olacak; bunlar hep zihnin, rasyonalitenin kullandığı şeyler. O anlamda bunun bir nasılı, bir ne zamanı, bir usulü yok. Çünkü o var olan bir şey.
Balık-Deniz Meseli
Anlatabildim mi? Yani işte o derler ya, işte balık denizdedir ama suyu sorarmış: "Su nerededir?" diye. Nasıl bulacak bunu, değil mi? Kaybetmemiş ki bulsun aslında; sadece fark edecek. Bir anda fark edecek, o kadar.
Fark etmemi engelleyen şeyler nelerdir diye insan şunu sorabilir. Çünkü fark etmemizi sağlayacak bir şey yok, ama fark etmemizi engelleyen şeyler var. Fark etmemizi engelleyen şeyler nedir? Bizim beden ve zihinle özdeşleşmemizdir. Çünkü biz şu anda ne yapıyorsak yapalım, temelde psikolojik mekanizmamızla yapıyoruz.
Psikolojik Benliğin Perdesi: Uyku, Oyalanma, İçki
Psikolojik mekanizmamızla yaptığımız her şey aslında bizim özle aramıza belli bir perde koyan şeylerdir. Dolayısıyla o hatırlama ancak psikolojik benliğin nötrlendiği bir anda zuhur eder. İşte o tasavvufi geleneklerde, ezoterik sistemlerde anlatılan "benliğin aşılması" denen benlik, işte bu psikolojik benliktir. Çünkü bu sınırlı ve göreceli bir şeyken gerçek zannedilir hale gelmiş.
Mesela düşünün, hani uyuduğun zaman hangi arzum, hangi hevesin, hangi acın kalıyor? Hatta insan niye uyumak ister? Düşünün. Unutuyorsun. Psikolojik benliğin yükünden kurtuluyorsun yani. Rahatlıyorsun. Uyanınca o da uyanıyor, o da uyanıp seni tekrar şeye sokuyor. Dolayısıyla uyku bir dinlenmedir; neyden dinlenmedir aslında? Psikolojik benliğin oluşturduğu yorgunluktan bir dinlenmedir.
Bu yüzden kafayı çekiyor, değil mi? Kafayı niye çekiyor mesela? Niye mesela insanlar ağırlıklı olarak içerler mesela? Çünkü aslında psikolojik benliğin oluşturduğu o gerilimi, yükü, hoşnutsuzluğu, acıyı unutmak için yapıyor yani. Başka türlü üstesinden gelemiyor. Bütün yükü oluşturan şey o psikolojik benliktir. Psikolojik benlik en fazla hayata daha dengeli ve daha objektif şekilde bakabilir, fakat bu sınırlı bir bakıştır nihayetinde; her zaman sağlıksızlığa penceresi açık bir şeydir.
Şimdi içenler diyordun ama aslında mesela içmeyenler olarak bizler de başka şekilde uyuşturma yöntemleri kullanıyoruz. Özellikle o an çok boş bir şeyle vakit geçirerek konuşuyoruz, sinemaya takılıyoruz. Hani deyim yerindeyse daha az zararlı bir şeyle üzerini örtebilirsin, o kadar iyi; daha zarar verici, başka noktalara da yansıyabilecek zararlı bir şeyle sen bir başka zararı ortadan kaldırmaya çalıştığında o zaman daha büyük bir karmaşa doğuyor.
Yoksa aslında insanoğlu, psikolojik mekanizmasında meydana gelen gerilimi sürekli boşaltmak ister. Bütün ihtiyaç odur. Ama boşalınca çözüm olmuyor. Tabii ne yapıyorsun? Geçici olarak boşalttığın bir gerilim oluyor. O gerilimin kaynağına dönmüyorsun, o gerilimi üreten kaynağın analizini, çözümlemesini yapmıyorsun; dolayısıyla en fazla oluşan gerilimi boşaltma çabasına giriyorsun. O nihai olarak bir çözüm değildir.
Mesela hani şey yapıyorsun bazen, böyle bir şey söylüyorsun, rahatlıyorsun; aslında işte orada başka bir şekilde bir rahatlama olmuş oluyor. Yine esas rahatlayacak şey değil aslında. Mesela ben çok kızdım, bir şey söyledim, bir türlü içimde şey yapamadım, onu bir şekilde sana ifade etmem lazım; en sonunda ifade ediyorum, belki patlayarak ifade ediyorum ama o beni neticesinde rahatlatıyor. Zaten o anlık bir şey. Evet. Kafam bozuluyor, adamı bıçaklamak istersen bıçaklarsın, böyle üç saniye rahatlarsın, onun gibi. Herkes şaşkınlıkla mı bakar, Bilal falan? Evet. Ama çok geçici bir şey, aslında hayatında seni hiçbir şeyden kurtarmamış olur.
Bir mesele, psikolojinin insandaki etkilerinin fark edilme ihtiyacıdır. Ve bizi hayatta sürekli bir noktaya doğru motive eden ekseriyetle psikolojik benliktir. Burada şu ayrımı yapmak lazım: insanların en çok problemini yaşadığı şey şudur, psikolojik benlik devreden çıkınca sanki hiçbir eylem, hiçbir hareket, hiçbir çaba olmayacakmış gibi düşünülür. Anlatabildim mi?
"Ey Örtüsüne Bürünen, Kalk ve Uyar": İlahi Emirle Hareket Etmek
Hatta hani bir yorum yapalım, tamamen o anlamda demiyorum, mesela peygamberimizin o Hira'dan döndüğünde üzerini örtmesi, "beni örtün" demesi ve orada uyuması, sonra ayetin "ey örtüsüne bürünen, kalk ve uyar" demesi. Şimdi aslında ne var?
Evet, öz aslında hiçbir eyleme içsel olarak ihtiyaç duymaz. Hiçbir şey yapmasa hiçbir zarar meydana gelmez, hiçbir şey yapmasa hiçbir eksiklik oluşmaz. Fakat aynı zamanda insan, bulunduğu şu alem itibariyle eylemde bulunabilir. Fakat bu sefer eylemde nasıl bulunur? Bakın, o ilahi emirle bulunuyorsun bu sefer. Yani orada peygambere "kalk ve uyar, ey örtüsüne bürünen, kalk ve uyar" deniyor. Yani sen ilahi bir anlayış ve motivasyonla bu sefer hareket ediyorsun. Anlatabildim mi? Yani aradaki temel fark odur. Bir ârif de eylemde bulunur ama o ortalama insanın psikolojisinin ihtiyaç duyduğu şekilde ve o motivasyonla eylemde bulunmaz. Aradaki temel fark budur.
Ama şimdi mesela bu gibi bilgileri dinleyince insan psikolojik olarak "tamam" diyor: "O zaman sen benim psikolojik benliğimin gerçek olmadığını söylüyorsun, hadi ben bunu kabul ettim, o zaman psikolojim iptal olacak, onu sıfırladım, nötr hale geldim, eylem yok, arzu yok, istek yok, hiçbir şey yok, ne olacak?"
Bir kere, "ne olacak?" dediğinde zaten sen henüz özde değilsin. Bu hâlâ psikolojinin itirazı. Sen eğer özünün farkına varmışsan, hiçbir şey yapma ihtiyacı duymayacaksın. O bir gerçek: öz, hiçbir şey yapma ihtiyacı duymaz. İhtiyacı yoktur. Hiçbir şey yapmasa bir eksiklik söz konusu olmaz, hiçbir şey yapmasa onun varoluşunda herhangi bir eksiklik, mahrumiyet söz konusu olmaz.
Peki böyle bir insan bir şey yapmaz mı? Yapar, yapabilir ve yapar. Peki nasıl yapar? Ruhun farkındalığı içinde bulunduğu alemin gerektirdiği faaliyeti yapar. Ama bunu bir ihtiyaç algısıyla, bir ihtiyaç motivasyonuyla, bir kendini gerçekleştirme hikâyesiyle, bir kendini bulma motivasyonuyla, eksikliğini giderme algısıyla, mutlu olma arzusuyla, mutsuzluktan kaçma düşüncesiyle yapmaz. Şunun gibi: su akar. Neden? Bir yokuş ortaya çıktığı için akar. Ama akmasa yine sudur. Anlatabiliyor muyum? Diyelim ki önüne bir eğim geldi, akar. Ama akması "kendimi var edeceğim, mutlu olacağım, inşa edeceğim, kendimi bulacağım" böyle bir şeyle ilgili değildir.
Gaflet, Motivasyon Kaynakları ve İyiliğin Bedeli
Onun için Mevlana'nın bir sözü vardır, der ki: "Dünya gafletle ayakta duruyor." Gaflet olmasa insanlar bu kadar hareket etmez. Bu şu demek değil, peki hiçbir hareket olmaz mı? Gaflet olmasa da olabilir ama bütün motivasyon, bütün algı bundan farklı olur.
Mevcut durumda insanları motive eden şey nedir? Gaflettir. Gaflet sayesinde bu kadar hareket var: bunu yapacağım, bunu edeceğim, şunu başaracağım, insanlara göstereceğim, bir sürü şey yapıyorsun. Bunu ya psikolojik benlikle yaparsın ya da ruhsal bir idrak ile yaparsın. Psikolojik benlikle yaptığında dualite içinde gidip gelirsin; ulaşmak istediğin hedefe ulaştığında izafi bir mutluluk duyarsın, ulaşamadığında rahatsızlık duyarsın.
Bir kitap yazarsın, o kitap çok kişi tarafından okunduğunda veya gelip "kitabımı imzalatayım, bu kitap çok faydalı oldu" dendiğinde, psikolojik mekanizman itibariyle mutluluk duyarsın. Okunmadığında "kıymetim bilinmedi" dersin, "iyi tanıtılmadı" dersin, kırk tane hikâye uydurursun, "bu millet kaliteli şeyleri hak etmiyor" dersin; aslında popüler yazarsan satarsın gibi üretirsin. Hepsi psikolojik. Öbür türlü yazarsın, orada diyelim ki bir gereklilik görürsün, yazarsın. Senin için herhangi bir ihtiyaç, beklenti, arzu, heves, onunla mutlu olma söz konusu değildir. Öyle bir derdin yoktur.
Dolayısıyla bütün mesele insandaki bu iki düzeyin farkına varma meselesidir. Psikolojik düzey her zaman göreceli motivasyonlarla hareket eder; ya arzularla, ya korkularla ya da hazlarla hareket eder. Psikolojik mekanizmanın temelde üç tane motivasyon kaynağı vardır: biri zevkler, birisi arzular, birisi korkular. Bunlar üzerinden hareket edersin diye yaptığın her şey yanlış mıdır? Yok, değildir; illa yanlış olacak diye bir şey yok. Yanlış olan bir şey varsa o da şudur: bunları psikolojik benliğin motivasyonlarıyla yapmak yanlıştır. Bunun sonuçlarıyla da hayatta karşılaşırsın, ister istemez.
Diyelim ki sen bir iyilik yaparsın. İyiliği niye yaparsın? Bu bir korkuya bağlı olabilir; kötü bir şey meydana gelmesin diye yapıyor olabilirsin. Veyahut diyelim ki bir şeye ulaşma arzusuyla, birine iyilik yaparsın, o insan sana teşekkür eder, minnet duyar vesaire. Şimdi yaptığın bu iyiliğin öznesi psikolojik benliktir, motivasyonun psikolojik benliğin motivasyonudur. Ve bu şekilde sen bir iyilik yaparsın; bu iyiliğin, onun öznesi olan psikolojik benlikten bağımsız olarak orada bir iyilik olabilir. Ama sen bunu niye yaptın? Psikolojik bir kısım motivasyonlarla yaptın. O zaman o motivasyonların sonuçlarına mahkûmsun, neyse onun sonuçları.
Onun için hayatta "böyle iyilik yaptım, doğru davrandım, insanlara karşı samimi ve dürüst olmaya çalıştım ama hep olumsuz şeylerle karşılaştım, mutsuzum" vesaire demek hatalı, yanlış şeylerdir. Bunu bir kere insan kabul edecek. İyilikten, samimiyetten, dürüstlükten, merhametli olmaktan dolayı olumsuzluk tezahür edemez. Ama sen bunların içinde bir benlik taşıyorsan o zaman bir kısım olumsuz sonuçlar oluşabilir.
Ya işte mesela dersin ki "ben durumum iyiyken herkes etrafımdaydı, şimdi durumum kötü oldu, beni kimse aramıyor." Ne çıkaracağız bundan? "Dünya ne kadar kötüymüş"? Alakası yok, sen kötüsün. Benliğe en ufak bir alan tanımayacaksın. En küçük bir alan onu semirtir ve büyütür.
Sen, diyelim ki şu veya bu nedenle insanlar senin etrafında arıyorlar, soruyorlar, seni önemsiyorlar, takdir ediyorlar, ilgi gösteriyorlar, değer veriyorlar. Şimdi sen o süreçleri benliğinle yaşıyorsan, yani o süreçleri benliğinle tecrübe ettiysen sıkıntı yaşayabilirsin. Neden? Çünkü bu değişebilir. Değiştiği zaman o zaman benlik büyük bir mahrumiyet, bir acı, hoşnutsuzluk, rahatsızlık yaşayacak. Bunun nedeni ne? O insanların tutumları değil, senin o süreçleri benliğinle yaşıyor olman.
Esfel-i Safilîn ile Alâ-yı İlliyyîn Arasında
"Ama insan böyle değil mi?" Hayır, insan böyle değil. Bütün bu şeyler yanlıştır. Veya eğer insan böyleyse o zaman biz insan olmak istemiyoruz, bunu söylemek durumundayız. İki ihtimal var, burada kavram önemli değil: eğer psikolojik benlikle yaşamaya "insan olmak" diyorsak o zaman biz insan olmaya çalışmayacağız, onu olmaya çalışanlara bırakacağız, sonuçlarını zaten görüyoruz. Ben öyle bir insan olmak istemem. Buna çok erken yaşlarda karar verdim; dedim ki, hep meşhur bir söz vardır ya "işte insanız, ne yapalım," dedim ki eğer insan olmak buysa ben insan olmak istemiyorum.
"Ama insanlığın tanımının içinde mi yok mu?" Esfel-i Safilîn ile Alâ-yı İlliyyîn arasında nefsen sen gidip gelebilirsin. Bu insanın... Tabii, gidip gelebilirsin ama insan böyledir, aynı zamanda böyledir de. Ağırlıklı olarak bizde, toplumda böyle telaffuz edilen şey nedir? Mesela bir insan seni hayal kırıklığına uğrattığında üzülmen, acı çekmen, mutsuz olman normaldir; bunu kastediyorum. İmkân olarak, tabii ki insan psikolojik mekanizması itibariyle iki ucu açık bir niteliğe sahiptir. Bakın, Esfel-i Safilîn ile Alâ-yı İlliyyîn arasında aslında geniş bir aralık var ve bu aralık aslında psikolojik aralıktır. Ruh bunlardan bağımsızdır, ruh bunlardan bağımsız bir şekilde vardır.
Dolayısıyla o zaman ben o psikolojik mekanizmanın içinde kendimi kaybetmemeye çalışacağım. O psikolojik mekanizma bende var ama ben kendimi o psikolojik mekanizma olarak görmüyorum. Anlatabildim mi? Gösterdiği reaksiyonlardır. Ona "ben" demeyeceğim ama onu gözlemleyeceğim, onun farkına varacağım.
Olumlu tarafını mazur göreceğim, olumsuz tarafını nötralize edeceğim. Olumlu tarafı nedir? İnsanlar seni sevdi, takdir etti, bir şey yaptın, beğendiler; psikolojik mekanizman da bundan hoşlandı. "İyi" diyeceksin, "canın sağ olsun, sana da böyle bir rüşvet yaraşır, sıkıntı yok." Ama o gelip seni yakandan tutup, "yaptığın beğenilmedi" veya "insanlar niye bana ilgi, değer, sevgi vermiyor" diye yakana yapışıp "ben mutsuzum" dediğinde ona kapılmayacaksın. Onu onaylamayacaksın, onu meşru görmeyeceksin, ona "ben" demek tuzağına düşmeyeceksin. Bütün mesele budur. Hayatta insanoğlunun yapıp etmesi gereken en temel çalışma alanı budur.
Sükûnet mi, Mutmainlik mi?
Bakın, Kur'an'da Allah hiçbir zaman "işte şunu vererek, bunu vererek, onu vererek mutlu edeceğim" demez. Fakat biz ne deriz? Şu olursa mutlu olurum, bu olursa mutlu olurum, şunu elde edersem mutlu olurum, buna sahip olursam mutlu olurum. Ama kutsal kitapta böyle bir şey görmüyoruz. Allah acaba bizim mutluluğumuza düşman mıdır? Ya da bizim nasıl mutlu olacağımızı bilmiyor mu? Bir de bunu bilmiyor olabilir diye dua edip de istiyoruz, vermiyor. Allah'ın insanla alıp veremediği nedir, böyle bir şey mi vardır acaba?
Mesela bize deseler ki bütün imkânlar elinizde, bizim ilk yapacağımız şey insanları mutlu etmektir, değil mi, herkese ne istiyorsa veririz. Bizim mi kafamız çalışıyor yoksa kutsal metinler mi başka bir perspektife sahiptirler? Dikkat edin, düşünün, böyle var mı Kur'an-ı Kerim'de? Hatta "mal, evlat bir fitnedir" diyor, "imtihandır" diyor, "dikkat et" diyor. Yani ne demek? Buradaki fitne kavramı senin ayrışmana, yani sende bir ayrışma meydana gelmesine hizmet eden bir fonksiyon icra eder demek. Yani mal evlat fitnedir demek, sende belli bir ayrışmayı meydana getirebilecek bir unsurdur anlamında; iyi kötü değil buradaki fitne kavramı.
Sen ne yapıyorsun? Ya özdeşleşirsin: eşim, çocuğum, malım, mülküm, başarılarım, madalyalarım vesaire. Ya da dersin ki bunlar dünya hayatının geçici ve sınırlı deneyimleridir, bunları böyle anlıyorum ve böyle kabul ediyorum. Bak, ne oldu? Ayrıştırdı seni. Ama bak şimdi, mal mülk evlat vesaire olunca mutlaka bir şey diyeceksin, bir tanım koyacaksın oraya. Şimdi o çocuk senin mi değil mi? Bir şey diyeceksin. Bir mal var, senin mi değil mi, bir şey diyeceksin. Bak, bir fitne yani; fitne ayrıştırıcı işlem demek, iki şeyi birbirinden ayrıştıran işlem demek. Şimdi sen o işlemde ne yana doğru evriliyorsun? O yüzden mal, evlat gibi şeyler bir fitne olarak tanımlanmış.
İşte burada insan şunu düşünecek: dönersek meseleye, gerçek mutluluk nedir? Bakın mesela ayette diyor ki "biz onlara sükûn bulacakları eşler veririz" diyor, ama "kalpler ancak Allah'ı zikretmekle mutmain olur" diyor. Şimdi demek ki sükûnet bulmakla mutmain olmak arasında da bir fark var. Yani bu şu demektir: senin psikolojini sükûnete kavuşturacak şeyler vardır. Bu eştir, iyi bir arkadaş olabilir, iyi bir dostun olabilir, işin olabilir, sana verilen bir mal mülk olabilir, biraz seni sakinleştirir. Belli bir sükûnete kavuşturur ama o bir arayıştır, bir tatminsizlik noktasıdır -belli bir sükûnete kavuşturur- ama kalpler ancak Allah ile mutmain olur. O zaman bizim gerçek arayış noktamızın ne olduğunu anlamaya ihtiyacımız var.
Peygamberlerin Getirdiği: Formül Değil, Kendini Bilmek
Yani yaratıcı ve ilahi metinler bu konuda insana apaçık net bir bilgi verirler. Dikkat edin, hiçbir peygamber dünyayı, deyim yerindeyse, insanların psikolojik anlamda mutlu olmaları için geliştirmek üzere gelmemiştir. Böyle bir şey yok. Zaten eğer öyle olsaydı, Allah her peygambere bir fizik-kimya formülü veya eline bir teknolojik buluş verirdi, değil mi? Böyle bir şey yok.
Yani Allah niye peygamberlere gelirken bu gibi bir şey vermiyor -teknolojik bir buluş, bir formül? Newton'u niye bekledik, Einstein'ı niye bekliyorsun? Allah bu kadar madem insanları düşünüyor, peygamberlerin ellerine bir formül tutuştursa, hem de dikkat edin bu insanlar için -ama hangi insanlar için, onu size bırakıyorum- iyi bir inandırıcı delil de olur yani. "Bak adama bak, izafiyet teorisini, formülünü verdi" falan. "İşte şu formülü getirdi, bir sürü buluş oldu, sanayi ve teknoloji gelişti." Yani ateistler bile peygamberleri takdir edecek o zaman. Ama hiç buna dair böyle bir şey yok peygamberlik tarihinde. Peygamberlerin temel verdikleri mesaj "kendini bil." Başka formül yok orada. O zaman ya bu formül çok değerli bir şey, veya bu cümlenin altında yatan çok önemli bir şey var, veyahut da haşa yanılıyorlar; daha değerli bir şey sundukları için onunla.
Mesela şey derler, bazen böyle yorumlarda karşılaştığım oluyor: bir veli, evliyaullahtan birisi aslında istese bunlara çok da uzak değil, Allah bunları da kalbine indirir diyor. Bediüzzaman'a da bununla ilgili herhalde birkaç şey var. Fakat işin asli tarafı değil, insanlığa katkısı açısından değerlendiriyor. İnsanlara olumlu katkılar sunacak gibi görünen şeyler var ama aslında öyle olmayabiliyor ki neticesinde biz görüyoruz da. O, insanlık tarihinin maddi ve dünyevi gelişim sürecidir; o asıl olan bir mesele değildir. O yüzden hiçbir peygamber buna dair özel bir katkıyla gelmemiştir. O, insanlık tarihinin kendi doğası içindeki bir gelişim sürecidir. Yaratıcının insana hatırlattığı şey bununla ilgili değildir. Yaratıcının insana hatırlattığı şey, "sen burada hangi bilinçle yaşıyorsun, ne olarak yaşıyorsun, bu dünyada nasıl bir varlık bilinciyle yaşıyorsun" sorusudur.
Anket Örneği ve Hazreti Asiye
Bugün insanlara sorsak, bir anket yapsak, "ne olursa mutlu olursunuz?" diye sorsak, ne çıkacak? Değişiyor ama: önce ev var, sonra aile geliyor, para dördüncü sırada falan, direkt aile-para diye geliyor. Yahu kardeşim, bunlarda kendini bilmek yok, zaten mesele o. Yani ne çıkarsa çıksın, kendini bilmeyi çıkarmıyor. Eğer doğru bir anlayışa sahipse insan, "ne istiyorsun" denildiğinde "kendimi bilmek istiyorum" cevabını vermeliydi. Ama sıralama değişmiş: mutlu bir yuva arıyorum, birisi çok para arıyorum, birisi başarı arıyorum; arada hiçbir fark yok. Böyle deyince de "hadi canım sen de" diyemezsin.
Psikolojinin ne istediği önemli değil. Anlatabildim mi? Birisi on milyar dolar ister, birisi küçük pembe panjurlu bir ev ister; bir fark yok bunlar arasında. Bunu önce bir anlamak lazım. Nisbi bir derece farkı var; on milyar dolar isteyeceğine küçücük pembe panjurlu ev istesen nisbeten daha makuldür ama aralarında bir fark yok, aynı hormonlar salgılanıyor, hatta belki de yerine daha fazla salgılanıyor; aynı benlik katmanının, aynı benlik bilincinin istekleri. Doğru olan "kendimi bilmek istiyorum"dur. Kendini bildiğinde, bu dünyada nasıl yaşarsan yaşa, hangi şartlar içinde yaşarsan yaşa problem değildir.
Hani hep deriz, mesela Hazreti Asiye kendini bilmiş bir kadın; Firavun'un sarayında bir derdi yok. Mutlu bir yuva, beni anlayan bir eş, hayırlı evlat; hakikaten daha ötesi yok herhalde. "Kocan ne çekiyor, Firavun." Yani, işte nasıl bilinçli bir şeyse.
Süreç Yaşamanın Anlamı
"Allah'ın bizden istediği, esas olan şeyi bulmaktan ziyade bulma sürecinin bütün aşamalarını evreyle yaşamamız herhalde değil mi? Yani biz direkt sonucu istiyoruz, yaşama çok önemli değil benim için, kendini bilsem de olur. Ama Allah bizden o aşamaları yaşamamızı istiyor. Direkt bildirmiyor, Newton'un bulmasını istiyor, peygamberle göndermiyor."
Evet, o insanlığın bir sürecidir yani. Buradaki şey ne? Fark ne, Allah tarafından bakınca? Benim için fark şu: ben o süreci yaşıyorum, o süreçte mutlu oluyorum, üzülüyorum; belki isteyerek, belki istemeyerek, zorunlu olarak bu süreci yaşıyorum, yaşatılıyorum. Allah tarafından bakınca, bizden istenen odur.
"O, haz demeyen de kendince kutsal bir lezzet mi arıyor bundan? Biz bu süreci yaşadık, bunu öğrendiğimiz zaman, öğrettiğimiz zaman." Hayır, öyle bir şey yok. Niye direkt vermiyor? Neden direkt sonuca ulaşmıyoruz? Bu, insanın deneyimleyebileceği bir süreçtir. Yani biz, mutlakın farkındalığının yanında, kendimizdeki mutlakın idrakinin yanında, izafi olanın da farkına varıp o izafi benlik bilincinden de olayları algılamak arzusu duyuyoruz. Ve onun o algılamanın neticesinde oluşan bir bilgi ve deneyim var.
Yani ziplenmiş olarak Hazreti Peygamber'e verildi bu dosya; aynı süreci biz on bin yıl yaşayıp o sürece ulaşamıyoruz, onun ulaştığı noktaya. Neden o ziplenmiş dosya her birimize verilmiyor? Aynı süreç altmış üç yıl içerisinde bana da verilebilirdi. Allah açısından, kudreti ilahi açısından bakıyoruz, çok kolay bir iş, herkeste de var. Yani esas olan o sürece ulaşmaksa, Muhammed'e hakikate varmaksa, bu herkes ulaşabilirdi, verebilirdi, ve altmış üç yılda bu iş biterdi. Neden on bin yıl boyunca bir meyve çıkıyor, bir kişi çıkıyor? Yani Allah'ın bizden temel olarak istediği şey nedir, hepimizin var olması mı? Yani tek Muhammed'i istemiyor aslında, hepimizi istiyor; kâfiri de istiyor, beni de istiyor. Esma tecellisi midir esas olan? Hayır diyemeyiz.
Çokluk, Birlik ve Rüya Metaforu
Şimdi aslında herkes, tabii ki burada iş biraz daha derin bir noktaya gelecek ama toparlayayım, fazla dağıtmayayım. Şöyle: çokluk algısı izafi düzeyde vardır, birlik ve teklik algısı metafizik düzeyde vardır. Mesela metafizik düzeyde ikinci bir insan yoktur. Herkes özü itibariyle tek ve bir olduğu için aslında var olan sadece odur. Diyelim ki şunu diyebiliriz: aslında bizim geleneğimize göre var olan sadece hakiki insandır ve o tektir. Biz İslami gelenek olarak ona Hazreti Muhammed diyebiliriz, Hristiyanlar Hazreti İsa diyebilir. O tektir.
İzafi düzeyde ise birçok insan var. Şimdi o izafi düzeydeki varoluşunun sen farkında olursan ve onunla özdeşleşmezsen zaten o tek olduğunu fark edersin. Ama bunu idrak etmezsen işte Ahmet, Mehmet, Ayşe, Fatma olduğunu düşünürsün. Şimdi bunun üzerinden sorulan soruların gerçek anlamda bir değeri yok. "Bu durumla aynı mıdır, aslında olmayan fakat olduğunu zannettiğimiz bu şey, işte her şeye gücü yeten birinin hiçbir gücün oynatamadığı bir kayayı yerinden oynatabilme ihtimaliyle sorusuyla aynı düzeyde bir şey midir?" Aslında o da yoktur, bu da yoktur. Fakat biz onu idrak edemediğimizde o soru gerçekliği hiçbir zaman yok. Fakat bu süreci biz yaşıyoruz ve hissediyoruz; yani hayal bile olsa o hayal bir hakikattir aslında, sonsuzluğun içerisinde olduğu için ve hissedilebildiği için, tecrübe edilebildiği için, kendine göre bir gerçekliği var. Nasıl ki uyuduğunda rüya görürsün, rüyanda kendini bir şekilde görürsün, onun kendine göre bir gerçekliği var, mutlak gerçeklik değil.
İnsanın psikolojik düzeyde yaşadığı hayat bir rüyadır; rüyadan uyandığında ikilik ortadan kalkar. Ama şimdi biz buraya girmeyelim, bu de bir problem. "Sen bunu niye dert ediyorsun?" Burada bakın, çünkü burada mesele bir felsefi çözümleme değildir. "Senin için niye problem ki bu mesele?" Evet, yani bunun üzerinden üretilen soruların gerçek anlamda bir soru değeri yoktur; izafi bir değeri vardır.
O yüzden insan şunu anlayacak: sen ne kadar psikolojik benliğinle özdeşleşmeyebiliyorsun. Özdeşleşmenin tam olarak ortadan kalktığı anda sen erersin. Erdiğinde bu sorular ortadan kalkar. Aslında kadim geleneklerde insanlara verilen bir kısım cevaplar hakiki cevaplar değildir. Ne anlamda hakiki cevaplar değildir? Sen şimdi psikolojik benlikle yaşıyorsun, o psikolojik benliğin bir kısım soruları var, o sorulara ihtiyaca binaen cevap verilir ama o cevaplar hakiki, gerçek cevaplar değildir, gerek de yoktur.
Hani biz bazen mesela deriz ya, psikolojik benlik: "dünyada ben birçok musibet yaşadım, ne olacak?" "Allah sana ahirette bir şeyler verecek." Verir, çok istiyorsan verir. Sen bir rüyadan çıkıp öbür rüyaya girmek istiyorsan verir. Fakat sen bu rüyadan uyanmak istiyor musun? Yani bu soruları sana sorduran benlik rüyasından uyanmak istiyor musun? Uyanırsan yaşadığın hiçbir şey sana musibet gelmez, yaşadığın hiçbir şey sana mağduriyet ve mahrumiyet olarak gelmez. Sen demezsin ki "annem niye böyle, babam niye böyle, kardeşim bana niye böyle yaptı, ben hayatta niye böyle bir mağduriyet yaşadım." Böyle bir şey demezsin. "Niye ben şu zorluklara açık bir ortamda yaşadım" da falan böyle bir şey demem.
Ölü Benlikler, Kelebek Rüyası ve Tutmamak
Bunu üreten kim? Bakın, psikolojik benlik. "E peki bu psikolojik benliğe cevap verilmiyor mu?" Veriliyor. Fakat insan şunu düşünecek: bu psikolojik benliğe mi cevap arıyorsun, bunun sorularına mı cevap arıyorsun, yoksa her türlü sorunun ve cevabın ortadan kalktığı bir noktaya mı gelmek istiyorsun? Bir kedinin sorusu var mıdır mesela? Bak, yaşıyor, tabii olarak yaşıyor ama. İnsan ne ile soru üretiyor? Psikolojik benlikle soru üretiyor. Psikolojik benlik sorar: "bu kadar musibeti niye yaşıyoruz?" sorar, ona da cevap verilir. Birileri der ki bir kısım musibetler günahlarından dolayıdır. Bir kısmına da bakarsın ki çocuk doğmuş kardeşim, bir günahı yok değil mi, annesi onu çöpe atıyor. Şimdi bu kimin için musibet? Bak, o bebek için bile musibet değil. Büyüyünce psikolojik benlik gelişiyor, "annem beni çöpe attı" diyor. Bak, hangi "ben"i çöpe attı? Psikolojik "ben"i çöpe attı. Hazreti İsa ahırda doğmuş, senin gibi beş yıldızlı hastanede doğmuyor, değil mi? Musibet kime göre?
O zaman bakacaksın: psikolojik benliğin sürekli sorularıyla mı meşgul olacaksın? Ki bakın onun bütün soruları ve bütün cevapları bir yere kadardır, bir yere kadar anlamlıdır. Uykudan uyandığında hepsi boştur. Bu neye benzer? Çocuk oyuncaklarıyla oynar, belli bir yaşa gelince hepsi boştur. Neden? Psikolojik düzeyde bilinç biraz değişti, o yüzden boşa düştü onlar. Artık diyelim ki yirmi yaşında bir kişi o oyuncaklarla oynamıyor.
Şimdi insan şunu soracak kendine: psikolojik benliğin rüyasında mı yaşamaya devam edeceksin, yoksa bu rüyanın içindeyken bile önce o rüyayı yönetmek, ondan sonra o rüyadan uyanmak mı? İnsan hemen o psikolojik benliğin rüyasından uyanmıyor, önce o rüyayı yöneteceksin. Ne demek yöneteceksin? Hani bazen insan rüyada olur, böyle diyelim ki korkunç bir şey görür, sonra daha uykusundayken, yani rüyasındayken der ki "aslında bu bir rüya," ve onun etkisi o rüyadayken bile azalır mesela. Bu nedir? Rüyandayken rüyayı yönetiyorsun. Yani psikolojik düzeydeyken bile biz çok negatif benliklerle özdeşleşmeyerek rüyayı yönetebiliriz kısmen. Ama gerçek hedef tam uyanıştır. Rüyandan uyandığında, bakın o zaman bir rüya görmüş olursun.
Onun için bir Çinli bilgenin bir sözü vardır. Rüyasında bir kelebek olduğunu görür, sonra uyanır ve şöyle bir soru sorar -aslında soru çok ilginç bir sorudur- der ki: "Ben gerçekte kendini bir kelebek olarak gören Çuang Çu muyum, yoksa ben gerçekte kendini Çuang Çu olarak gören bir kelebek miyim?" Tabii insanlar bu soruya cevap arıyorlar, diyorlar ki "sen kendini kelebek olarak gören Çuang Çu'sun." Aslında adamın sorusu şu: sen Çuang Çu'da değilsin, kelebek de değilsin; kelebekleri âlimden bakar yani, kendini kelebek olarak da görebildiğin bir deneyim sürecin var, kendini bir olarak da görebildiğin bir deneyim sürecin var.
Hatta René Guénon'un bir eserinde geçer, diyor ki modern insanlar bu insan haline "human state" diyor, yani insan haline çok büyük değer atfediyorlar diyor, bunu çok önemli bir varoluş düzeyi olarak görüyorlar diyor. Halbuki bu, diyor, binlerce varoluş düzeyinden bir tanesidir.
Şimdi biz oralara kadar gitmeden neye bakacağız? Psikolojik benlik rüyasındayken bile bu rüyayı en azından önce bir doğru yönet. Yani gördüğün çok olumsuz olguların abartısının tuzağına düşme. "Çok mutsuzum" öyle deme. "Psikolojik bir benlik damarının mutsuzluğunu tecrübe ediyorum" de, "ve onu deneyimledim, şimdi fişini çekiyorum, geçip gitsin." Bakın, o şeylere "ben" dediğiniz anda onlar hayatiyet kazanıyorlar. Anlatabildim mi? Onu bir kimlik haline getiriyorsun, bir varoluş haline getiriyorsun, ve onunla kendini tanımlıyorsun. Halbuki oldu geçti, bir deneyim yani o, tıpkı rüya gibi.
Düşünün, biz rüyada neler neler olmuşuzdur, hangi insan "ben böyleyim" diyor? Rüyasında gördüğü özneyle kim kendini tanımlıyor? Tanımlamıyor kimse. Hatta biri öyle tanımlamaya kalksa, "rüyanda uçtum, rüyamda uçtum, şimdi de uçayım" mesela desen, bir beşinci kattan atlamayı denesen. Tıpkı bunun gibi: psikolojik benlik damarlarından bir tanesi bir hoşnutsuzluk, bir acı, bir hayal kırıklığı, bir kaygı, bir güvensizlik yaşadı; "denedin mi?" "Denedim." "E tamam, bırak gitsin artık, niye tutuyorsun? Hâlâ ben çok büyük bir acı yaşadım, ben çok büyük bir güvensizlik yaşadım, ben çok büyük bir hayal kırıklığı yaşadım, niye tutuyorsun ya?" Bunları niye tutuyorsun? Tutmak zorunda değilsin. Tuttukça zaten ona gömülüyorsun, tuttukça onun tarafından tutuklanıyorsun. "Denedin mi?" "Denedim." "Bırak gitsin."
Ya bir de yaşamasan bile olabilecek şeylerden bir kaygı yaratıp ona tutsak olursun. O da başka bir benlik, bak; o da yaşayabileceği ihtimaller üzerinden bir benlik üretiyor. "Ya ben böyle bir şey yaşarsam?" Bu da insanoğlunun daha ilginç bir tarafı: olmamış, olması muhtemel geleceğe dair bir benliğin inşa olduğu bir durumda yaşanan bir süreç bu. "Ya ben şöyle bir şey yaşarsam?" "Yaşadın mı?" "Yaşamadım." "E onu da o zaman bırak, ona da gerek yok."
Aslında insanoğlu ölmüş benliklerin toplamı olarak yaşıyor. Mesela biz bugün "ben" dediğimiz şeylere bakın, değil mi, ya geleceğe dair hayaller ya da geçmişe dair hatıralar. Hepsi ölü. Ve sen bunları toplamışsın, bir demet haline getirmişsin, buna da "ben" demişsin. Gerek var mı? Yok. Onun için insan ölü benliklerle yaşamaya çalışıyor. Bir olay yaşadın, kaç sene önce? Üç sene önce, beş sene, yirmi sene, otuz sene önce, ve hâlâ ona "ben" diyorsun. O ölü bir şey, diriltemiyorsun, tutmaya tutmaya, yok ki.
Onun için bir ârif kendini hiçbir durumla tanımlamaz; hiçbir deneyimiyle tanımlamaz, hiçbir deneyim onun kendiliğini tanımlamaz ve onun kendiliğini inşa etmez. Hatta işte peygambere atfedilen bir söz vardır: "Benim öyle bir halim vardır ki oraya mukarreb melek bile giremez." Yani bu şu demek: orada yaratılmış olan hiçbir şey yoktur. Şimdi siz düşünün, yaratılmış olan her şeyi bir kenara atın, ne kalacak? Bakın, hepsi yaratılmış ve geçici olan bir şey; ondan daha öte olan bir şey var. En azından buna kapını açık tut.
Şimdi insan diyor ki, "e tamam böyle düşünce ne olacak?" Bir şey olmayacak, sakin ol ama tutunma onlara, o zaman olacak olanı görürsün. Çünkü "peki ne olacak" diyen de zaten izafi benlik; bırak, soruyu da bırak, gelen düşünceleri de bırak. Ama düşünün, yaşadığımız her şey zaman ve mekânın içinde olan bir şey. Mesela bakın, cennette insanlar birbiriyle karşılıklı oturur, müzakere ederler; peki Allah'ın huzurunda ne tefekkür var ne müzakere var, bir şey yok. Hani bir Kızılderiliye sormuşlar, adam böyle mütebessim bir halde duruyor, herkes duasını bitirmiş giderken ona soruyorlar, "niye sen bitirmedin?" "Yok" diyor, "ben bitirdim." "E şimdi ne yapıyorsun?" Diyor ki "o bana bakıyor, ben de ona bakıyorum" diyor. Yani yaratılmışlığın aşıldığı bir nokta var. Kendindeki o özü bul. İşte o "Allah'ı hatırlamak" dediğimiz şey bu. "Allah'ın farkında olmak" dediğimiz şey de bu.
İhlas ve Tevhid-i Ef'al
Yoksa şimdi ben "Allah'a inanıyorum" ama psikolojik benliğim benim hayatımın yüzde 99,99'unu işgal etmiş, Allah'a yer yok ki. Allah da düşüncelerimden bir tanesi, sonra diyoruz ki "kalpler ancak Allah'ı hatırlamakla mutmain olur," e olmuyor. Eğer Allah'ı kabul etmekse ayetin maksadı ve Allah'ın varlığına inanmaksa, o tatmin olmuyor. Demek ki ayetin kastettiği başka bir şey var. Ve eline bir tesbih alıp da Allah'ın isimlerini zikretmek de değil, o da değil ayetin kastettiği. İçimizdeki Allah özüne ya da cevherine inmek bir nevi. Onu hatırlamak. O zaman hayat, ihtiyaçların, arzuların, korkuların tetiklediği ve harekete geçirdiği bir hayat olmaktan çıkar; işte halis eylem o zaman gerçekleşir. Ancak bir veli ihlaslı amelde bulunabilir. İhlaslı amel, içinde psikolojik dinamiklerin olmadığı ameldir. Böyle bir ifade kullanalım.
Aslı bu. Kadim geleneğin bilgileri ile bugün modern zihnimiz arasında büyük bir uzaklık var. "İhlaslı olmak, Allah için yapmak." Allah için yapmak ne demek? Bir yere oturmaya, "Allah için yaptım" diyor. "Allah için yaptım" ama "bir teşekkür daha etme" diyor. "Ben Allah için yaptım" diyor. Sistem bozulmuş, değil mi? "Allah için yaptım" demek ne demek? Ne demek yani "Allah için yaptım"? "Allah istedi diye yaptım"dır. Allah istedi, yaptım ama yapmayabilirdim. Artık Allah'la mı psikolojik alışverişe girişiyor? O da ayrı bir konu. Hani bak "senin için yaptım, sen de benim için bir şey yap" gibi bir şey mi? Şimdi nerede ihlas? Tabii ki böyle bir şeyde ihlas olmaz.
O zaman ihlaslı eylem nedir? Psikolojik benliğin dahil olmadığı eylemdir. Peki ne kaldı geriye? Öz kaldı. O kedide de bu var mesela, değil mi? O yavrusunu korur, emzirir, kendini feda eder, büyüyünce de akışına bırakır, göndermez de, akışına bırakıyor, o yavru da akışında. Anlatabildim mi?
Yani tasavvufta "tevhid-i ef'al" diye bir kavram var. Nedir o tevhid-i ef'al? Yapan tektir, birdir. Bak, o zaman hani yapanın sen olmadığını idrak ettiğin, yani "sen" derken psikolojik benlik olmadığını idrak ettiğinde, o ihlaslı amelde bulunabilmiş oluyorsun. O zaman bir kâmil insan için "bunu niye yaptın" sorusunun cevabı yoktur. Yani bu anlamda "bunu niye yaptın," olgu bunu gerektiriyordu onun için. Hani su niye aktı? Çünkü önünde bir eğim ortaya çıktı ve aktı; herhangi bir amaç, bir gaye, bir hedef, bir ihtiyaç, bir korku, bir sonuç için değil. Bakın, eğer öyle olduğunda iyilik insanı yormaz, değil mi? Ama bizde ne var, mesela "iyilik yapmaktan yoruldum." İyilik yapmaktan yoruldun mu, kim yoruldu? İşte kim ise onu bulup kulağından çekip senin hayat hakkını yok kardeşim. İyilikten yorulan bir benliğe benim ihtiyacım yok. İyilikten yorulmak gibi bir şey söz konusu değil.
Bakın, insanoğlu olarak bizim birçok kavramımız, zeminimiz gerçekliğe dayanmayan bir zemindir. Onun için peygamberler, ermişler, gerçek anlamda psikolojik benliğin sorunlarını çözmek için değil, bizatihi sorunun kaynağı olan psikolojik benliği nötralize etmek için gelmiştir. Sorunun kaynağı zaten o psikolojik benliktir. Eğer kişi bunu göremiyorsa o zaman o psikolojik benliğe izafi çözümler sunmuşlardır; bu çözümler de sunulmuştur ama nihai şey bu değildir.
Bediüzzaman'ın Üç Yolu
Bakın mesela Bediüzzaman'ın Yirmi Dördüncü Söz'ünün ikinci dalında üç tane yoldan bahseder; hakikate giden üç yol vardır der, veya daha doğrusu hakikate giden üç yol yok da hakikate gitmeye çalışan insanların tuttukları üç yol var, bence, çünkü hakikate giden tek bir yol var. Bu üçüncü yol bahsettiği, orada yani benliğin aşıldığı yol. Diğer iki yol seni, diyor, bir yere kadar getirir; sen o ikilemlerden, o dualiteden tamamıyla kurtulamazsın, bu ahirette de böyle olacak, değil mi? Ebediyen o ikiliği yaşayacağız aslında, bulamadıysak burada; yok, orada da yol devam eder, orada da bulunabilir o izafi yol.
İzafi Yol: Ahirette Verilecek Olan
İzafi bir yoldur. Ne yapıyor? Kabul ediyorsun, teslim oluyorsun, "öyledir" diyorsun. "Allah bana bu dünyada vermedi, ahirette verecek" diyorsun. Neden? Çünkü Allah sana kendini vermiş, onu görmüyorsun; "bir şey verecek" diyorsun. Anlatabildim mi? Kendini vermiş olduğunu görsen zaten bir şey istemeyeceksin o anlamda. Ama onu görmeyince sürekli bir şey istiyorsun, vermeyince de "ahirette verecek" diyorsun. Peki vermez mi? Verir. Allah'ın alemleri çok. Bazen insan bu dünya, şu görünür uyanıklık halinde yaşamadığı bir şeyi bazen rüyasında yaşıyor, değil mi? Bir şey içiyorsun, bir şey yiyorsun veya bir yere gidiyorsun, uyanınca da rahatlamış halde uyanıyorsun. Allah veriyor yani, illa bu uyanıklık halinde verecek değil. Allah'ın ahiret denen bir alemi de var, o da izafi bir alem, orada verir.
Ama sen, bütün ihtiyaçların ve bütün vermelerin kalktığı bir düzeye ermek istemez misin? Bak, o daha güzel bir şey. Mesela hiçbir şey istemiyorsan Allah'tan, çünkü Allah sende, yani onun varlığının idrakinde, tecrübesindesin, o zaman bir şey istemezsin, ne isteyeceksin ki zaten, isteyecek bir şey yok zaten, ihtiyaç hissiyatı yok. "Tabii yok, çünkü burada temel şey [nedir], değil mi?" Tabii yok öyle bir şey. "Böyle bir ihtiyaç hissiyatı var yani, ona ihtiyacın var." İşte neden ihtiyaç hissediyor? Psikolojik benlik. Kim ihtiyaç hissediyor? Önce ona cevap vermek lazım, cevabı psikolojik benlik. Neden ihtiyaç hissediyor? Çünkü hiçbir şey yok; ihtiyaçlar üzere bina edilmiş, korkular, ihtiyaçlar ve hazlar. Bunun ötesinde de bir varlığın var, özün var; onu idrak ettiğinde işte orada hiçbir şey istemiyorsun. İşte peygamberlerin insanlara hatırlatmak istediği şey budur.
"Allah Bizimledir" ve Din Algısı
Düşünün hangi teknoloji, hangi gelişmişlik, hangi medeniyet insanı hakikaten bu anlamda mutmain kılar? Hiçbiri. Çünkü olan her şey, yaratılmış olan her şey izafidir. O yüzden hiçbir peygamber yeryüzünde insanlara o izafi mutluluğu, psikolojik benliğin mutluluğunu teklif etmemiştir. Buna dair bir yönlendirmede bulunmamıştır. Bu mesajı zaten almış olan insanlar o zaman inanmışlardır o dönemlerden. Çünkü peygamber psikolojik olarak bir şey sunmuyor insanlara.
Mesela düşünün, derler ya işte "eşim Müslüman olsun o zaman beni aldatmaz," "çocuğum dindar olsun bana hürmetkâr olur," değil mi? Şimdi neye dair bir din vurgusu var bir kısım insanlarda? Dünyaya dair bir din vurgusu var. Yani din, kişiyi dünyevi olarak rahatlatmak için var zannediliyor. O yüzden biz bugün tırnak içinde Müslüman olduğumuz halde mutsuz olabiliyoruz, Müslüman olduğumuz halde yaşadığımız süreçlerden rahatsız oluyoruz. Halbuki düşünün, Allah'ın şahitliğinin kendisine kâfi olduğunu peygamber biliyor. Hicret sırasında Hazreti Ebu Bekir'in kaygı ve kederlenmesine sebep olan şey söz konusu olunca, peygamber diyor ki "Allah bizimledir, hüzünlenme," diyor, "Allah bizimledir." Bu neye işaret ediyor? Hazreti İsa'nın bir adı da İmmanuel'dir; yani Allah bizimle. Aslında İsa'nın yeryüzüne inmesi o saf ruhaniyeti temsil ettiği için "Tanrı bizimle" demiş o zaman insanlar.
Yani din, Allah'ın sende olduğunu idrak etme sürecine inanmandır. Din bu anlamda bütün sevapların vesairenin aslında izafi olduğunu da ifade eder, bütün onların sınırlı ve göreceli olduğunu ifade eder. Hatta işte Bediüzzaman der, "Allah'ın halis bir kulu cenneti bile amelinin bir sebebi olarak görmez." Cennete girmek için bir şey yapmaz yani, veya bir şey yaptığında maksadı cennete girmek değildir. Bütün odaklanma kişinin kendini bilmesine dayalıdır. Bütün gelenekler de böyledir. Bu gerçekleştiğinde o zaman gerçek anlamdaki tatmin o zaman vuku bulur. İşte o zaman o insan gerçek anlamda hareket eder, gerçek anlamda merhamet eder, gerçek anlamda şefkat eder.
"Sizden Hiçbir Şey İstemeyen Resul'e Tabi Olun"
İşte mesela dikkat edin, Kur'an'da peygamberi tanıtırken ne diyor? "Sizden hiçbir şey istemeyen Resul'e tabi olun" diyor. "Sizden hiçbir şey istemeyen Nebi'ye tabi olun." Niye hiçbir şey istemiyor? Bunu şimdi çevirip söyleyeyim: "sizden hiçbir şey istemeyen özünüze tabi olun." Sizden sürekli bir şey isteyen psikolojik benliğinize de tabi olmayın yani. Bunun enfüsi yorumunu da öyle yapalım. Şimdi düşünün, psikolojik benliğiniz sizden sürekli bir şey istiyor, ona tabi olmayın. Bu bakın hiçbir şey yapmamak, hiçbir eylemde, harekette bulunmamak değil. O öz üzerinden eylemde bulunmayın demiyor, ona tabi olmayın diyor. Sizden sürekli bir şey istiyor; şunu sorun, kim istiyor, niye istiyor? Onu nötralize ettiğinde eylemde bulunabilirsiniz, bunda bir mahsur yoktur. Kişi eylemde bulunabilir ama dediğim gibi o ihtiyaç, beklenti, korku, kendini var etme arzusu temelinde eylemde bulunmaz. Mesele eylemde bulunmak veya bulunmamak değil, o eylemin arkasında yatan öz nedir, meselesi.
Hazreti Yunus Kıssası ve Benlik Damarı
Bakın Hazreti Yunus tebliğ ediyor, az bir şey psikolojik benliği karışıyor. Senelerce tebliğ ettiği halde inanmıyorlar, kızıyor onlara, kızıp bırakıyor. Peygamber -Allah- onu alıyor, "böyle olmaz" diyor, "böyle olmaz" diyor. Bakın, onun gittiği kavme dair bir eleştiri yok Kur'an'da, peygambere var. Diyor ki "sen niye kızdın?" "E biz olsak, derin inanmalarını istiyordum ki." "Bak, biz yanlış yerden baktık, anlamalı yani, ben onlara hayat kurtaracağım şeyi anlatıyorum." "E anlat, derdin ne?" "Ama anlamıyorlar." "E tamam, dert ne, problem ne? Seninle ilgili problem ne yani, seninle ilgili ortaya çıkan problem ne?" "Neye kızdın, kızan kimdi?" Orada ortaya çıkan en ufak bir benlik damarı nedeniyle Hazreti Yunus, Allah'ın o noktadaki uyarısına muhatap oluyor. Gördünüz mü? Burada mevzu, diyelim ki "tebliğ edeyim mi etmeyeyim mi?" değil. Tabii biz başka yerden, bu sefer böyle bir süreçte sarkacın tam ters yönüne gidip "bir daha kimseye bir şey anlatmayacağım, ne halleri varsa görsünler, aman bana mı düştü" böyle de değil, gene psikolojik bir reaksiyon. Sen sadece hayatın doğal süreci içinde anlat. Kimse dinlemek istemiyorsa sıkıntı yok, dinliyor, umursamıyor, onun meselesi, seninle ilgili bir sıkıntı yok. Bütün dert, bütün problem, psikolojik benlikle mi yapıyorsun onun dışında mı yapıyorsun meselesidir. Bakın bir şey yapılırken psikolojik benlik de kendine göre bir deneyim yaşar, bu ayrı bir konu, ama sen o psikolojik benliğe göre davranmıyorsun, onun referansıyla davranmıyorsun.
Sen diyelim ki tam ihlaslı olarak tebliğ yaptın, birine bir şey anlattın, kabul etti; psikolojik benliğin oradan mutlu olabilir ama sen o olmadığını bileceksin. Veya kabul etmedi, mutsuz olabilir, gene sen o olmadığını bileceksin. Ama biz ne diyoruz, "insan sevinmez mi böyle bir şeye, insan buna üzülmez mi?" İşte o zaman dediğim gibi, insan nedir, ona karar vermek lazım. Gerçek insan nedir? O yüzden bütün öğretilerde "hakiki insan" veya bizim geleneğimizde "insan-ı kâmil" ifadesi kullanılmıştır; tam insan, veya uzak doğu geleneklerinde gerçek insan, hakiki insan, kadim insan kavramları kullanılmıştır. Dolayısıyla o noktanın ne olduğunu kavramaya ihtiyacımız var. Toplumdaki yedi milyar insanın ortalamasını alarak insan tanımı yapamayız, veya içinde bulunduğumuz toplumun ortalamasını alarak "biz iyi miyiz, kötü müyüz" veya "insan mıyız değil miyiz" bunu yapamayız. Böyle bir şey asla bir ölçü olamaz. Ölçü almak istiyorsan hakiki insanı ölçü alacaksın; yoksa var olan, içinde bulunduğun toplumun ortalamasını almaya kalkarsan o ortalama her zaman değişir.
Yani ruhsal öz, istemenin de istememenin de ötesindedir; kavramların, dualitenin son bulduğu noktadır ruhsal cevher. Vahdet-i kesret. Evet, sağın solun, yukarının aşağının, pozitifin negatifin son bulduğu bir noktadır.
"Bir soru sorabilir miyim? Yunus'tan bahsettiniz ya, o ruhsal insan, ruhsal bütünlüğe ermişti Yunus, ama sonra benlik damarı nasıl yakaladı; benliklerinden sıyrılmamış mıydı, tadı ki karda düştü, size anlatınca yani, bir de neden soru üretti?"
Evet, yani o ruhsallığa geçtiği zaman bu tarafa geçiş olmaması gerekiyor gibi, ya da orada da seviyeler mi var?
Tabii orada da seviyeler var. İnsan nübüvvet makamında birisi olsa dahi, o noktada da izafi ve çok küçük de olsa bir benlik damarına mağlup olma hali vardır. Tabii burada o bizim gibi bir benlik damarı değil. İşte nedir? Mesela kavminin o kadar aşırı bir biçimde yüz çevirmesine, gelen mesajı küçümsemesine, yok saymasına karşı "ben de sizi bırakıyorum" hali. O da tam işte bir şey kaybetti, ayrılmasıdır.
Bartimeus'a helâk haberi gelmiş; ertesi gün ya da iki gün sonra helak gelecek. O da bunu bildiği için zaten helakte yazılmış, "lânet olsun, iki gün daha uğraş, gençliğin ne diye" -itinasını onlara da devam ediyor. Her ne olursa olsun, orada Allah'ın onaylamadığı izafi bir durum var yani.
Dediğim gibi insan her zaman kendisiyle meşgul. Şöyle, şu an duasını biraz anlatabilirsiniz, sanki o duası var ya, o videoyu da eksik bıraktı. Şimdi şudur aslında bakın: psikolojik benlik her zaman gölgeleyebilir o özü, yani o potansiyel vardır. Anlatabildim mi? O benliğin gölgeleme ihtimali vardır.
Zünnun Duası: "Lâ İlâhe İllâ Ente"
Şimdi oradaki duada duanın üç kısmı var diyor Bediüzzaman. Bir tanesi "Lâ ilâhe illâ ente." Yani bu şu demektir: senden başka mutlak yoktur, varlık tektir ve sensin, senden başka aslında hiçbir şey yoktur. Ama biz aynı zamanda yaratılmış ve izafi bir alemde yaşıyoruz ve izafi olmaklığından kaynaklanan bir nisbi kötülük de var bu alemde.
Orada duanın devamında ne diyor? "Sübhâneke" diyor. Yani bu izafi ve göreceli alemdeki negatiflikler, olumsuzluklar, kötülükler senin mutlak ve her türlü eksiklikten münezzeh olmana halel getirmez. Bu izafi varoluş düzeyinde böyle görünmektedir, dolayısıyla sen sübhansın, sen her türlü eksiklikten, her türlü negatiflikten münezzehsin. Ve ben de sana bağlıyım aynı zamanda.
Sonra "innî küntü minez zâlimîn": eğer bir karanlık, bir negatiflik, bir olumsuzluk söz konusu olursa, bu benim kendi izafi karanlığımda kalmaklığımdan dolayıdır. Dolayısıyla ben izafi olarak karanlıkta kaldığımı gördüğümde o zaman işte bu duayı edeceğim. Yani senden başka mutlak varlık yoktur, sen her türlü eksiklikten, kusurdan, negatiflikten münezzehsin, ve eğer ben herhangi bir mutsuzluk, negatiflik, olumsuzluk, karamsarlık, ümitsizlik yaşarsam bu benim kendimdeki izafi benliktendir. İnsan bunu hatırlayacak. Onun için işte mesela bu dua, bir insan için böyle üzüldüğü, öldüğü, karamsar olduğu, kendini sıkışmış hissettiği durumlarda okuması tavsiye edilmiş bir duadır.
Eyvallah.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - "Ey örtüsüne bürünen, kalk ve uyar." (Müddessir Suresi: 1-2) - "Kalpler ancak Allah'ı zikretmekle mutmain olur." (Ra'd Suresi: 28) - "Sizden hiçbir şey (ücret) istemeyen Resul'e / Nebi'ye tabi olun." (Yasin Suresi: 21 - anlam olarak aktarılmış) - "Biz onlara sükûn bulacakları eşler veririz." (Rum Suresi: 21 - anlam olarak aktarılmış) - "Mal ve evlatlarınız sizin için bir fitnedir (imtihandır)." (Metinde sure/ayet numarası belirtilmemiş, doğrudan alıntı değil) - Zünnun (Yunus) duası: "Lâ ilâhe illâ ente, sübhâneke, innî küntü minez zâlimîn." (Enbiya Suresi: 87) --- ---
İlgili Sohbetler
Şeytan ve İblis Kavramları Üzerine
Bu sohbette şeytan ve iblis kelimelerinin birer isim değil sıfat olduğu, şeytanın "uzaklaşma", iblisin ise "ümitsizleşme" anlamına geldiği anlatılıyor. Konuşmacı, insanın öfke, haset, korku ve aşırı arzu gibi duygular üzerinden kendiözünden ve hakikatinden nasıl uzaklaşabildiğini; Hz. Âdem'in kıssası, Hz. Peygamber'in "şeytanımı Müslüman ettim" sözü ve kişisel bir korku deneyimiüzerinden örneklendiriyor. Son olarak Araf Suresi 201. ayet bağlamında takva ve "kendini hatırlama" bilincinin, şeytanın zayıf olan tuzağına karşı nasıl bir koruma sağladığını; Bediüzzaman'ın sözü ve bir Budist rahibin örneğiyle açıklıyor.
Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik
Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.
Asâ Yı Musa ve Yanlış Dayanaklar
Önceki haftalarda başlanan Musa'nın asası konusuna devam eden bu sohbet, Hz. Musa'nın "ben ona dayanırım" ifadesinden yola çıkarak insanın kendine dayanak edindiği yanılgıları ele alıyor. Beden imgesiyle özdeşleşmenin ölüm ve hastalık korkusunu doğurduğu, olumlu ya da olumsuz benlik hikâyelerinin ("beceriksizim", "kimse kıymetimi bilmiyor") birer yılan gibi kişiyi zehirlediği anlatılıyor. Sonuçta insanın kendini yaşadığı olaylar, statüler veya ilişkiler üzerinden değil, Allah'a nispetle — Abdullah olarak — tanımlaması ve ihlasla yaşaması gerektiğivurgulanıyor.