Tekamül Bireyseldir - Gerçek Kılavuzluk ve Kıymetin Kaynağı

Kısa Özet

Konuşmacı, manevi olgunlaşmanın bir gruba, cemaate ya da hocaya bağlı olarak değil, bireyin kendi iradesi, gayreti ve Allah'la kurduğu bağ üzerinden gerçekleştiğini; bir topluluktan ya da tekkeden ayrıldığında kişinin gerçek hâlinin ortaya çıkacağını anlatıyor. Peygamberin sahabelerine "talebelerim" değil "arkadaşlarım" demesinden yola çıkarak, gerçek kılavuzluk ilişkisinin hiyerarşik bir hoca-talebe ilişkisi değil bir dostluk/yoldaşlık ilişkisi olduğunu; asıl öğretenin ve asıl kıymet verenin Allah olduğunu, dolayısıyla hiçbir öğreticinin öğrettiğinden dolayı kendine pay çıkaramayacağını anlatıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Tekâmül bireyseldir; bir grup veya cemaatle birlikte olmak kişiyi kendiliğinden olgunlaştırmaz, o topluluğun dışına çıkınca kişinin gerçek hâli ortaya çıkar.
  • Gelişimde üç hat vardır: kişinin kendi iradesi ve gayreti (en önemlisi), yoldaşlarla etkileşim, ve Allah'ın lütfu; birinci hat olmadan diğer ikisi sağlıklı işlemez.
  • Peygamber sahabelerine "talebelerim" değil "arkadaşlarım" demiştir; gerçek kılavuzluk ilişkisi hiyerarşik değil, yoldaşlık ilişkisidir ve mürit mürşidini geçebilir.
  • Hakikatte öğreten ve kıymet veren Allah'tır; hiç kimse öğrettiği veya iyilik ettiği bir şeyden dolayı kendine pay ya da alacak çıkaramaz.

Tekâmül Bireyseldir

Kendimizin o tuzağa düşmemesi için gayret göstermemiz gerekir; önce ona dikkat etmek lazım. Yani "hep beraber kurtulalım arkadaşlar" diye bir şey yok. Tekâmül bireyseldir. "Hep birlikte şey yapalım" -ben hiçbir zaman öyle bir şey... Ben sizinle birlikte yol almıyorum şahsen, kimseyle birlikte yol almıyorum. O beraberliğin getirdiği bir şey var ama beraber yol alamayız yani. Ben kendi yolumu anlatırım, bu konudaki birikimimi anlatırım, müzakere ederiz; herkes kendi yolunu bulur. Şimdi siz birey olarak yol almazsanız, buraya gelip gitmek bizatihi size yol aldırır mı? Aldırmaz. Yani siz o yolu almayı gerekli göreceksiniz, o konuda gayret edeceksiniz; o zaman yol alınır. Yoksa "hep birlikte tekâmül edelim" diye bir şey yok.

Gelişimin Üç Hattı

İnsanın gelişim sürecinde şunlar vardır: Bir, insanın kendi kendine etkinliği. İkincisi, aynı süreci yaşayan insanlarla etkileşimi. Bir de ilahi planda bir lütuf ve ikramın sonucu olan bir etkileşim. Yani üç tane hat işler gelişiminde. Bir tanesi insanın kendi iradesine, kendi gayretine, çabasına yönelik hat. İkincisi, aynı yolda gittiğin insanlarla etkileşim yaptığın hat. Üçüncüsü de, Yaratıcı ile senin aranda oluşan, O'nun sana lütfettiği etkileşim hattı.

Şunu insan derse yanılır: "ben birileriyle birlikte olayım, olgunlaşırım." Yok, öyle bir şey yok. Görünürde olgunlaşırsın; bir cemaatte olursun, bir grupta olursun, sosyal bir organizasyonda olursun, o sosyal organizasyonun, grubun, cemaatin atmosferine uygun şekilde hareket edersin, iyi de bir adam olursun. Ama çıktığında neyle baş başa kalırsın? Kendi başına ne olduğuna baş başa kalırsın. Sen nesin? O organizasyon dağıldı diyelim, o cemaat, o grup, o sosyal arkadaşlık grubu dağıldı diyelim -benim de vardır, 25-30 yıl önce Avcılar'dayken bir arkadaş grubum vardı, dağıldık bir kısmıyla- ne kalır geriye? Her birey olarak nasıl bir bilinçtesin ve nasıl yol alıyorsun? Yoksa "o zamanlar çok güzel günlerdi, keşke öyle olsa yine" -hayır, olabilir, bu ayrı bir konudur da. Birinci hat eğer göz ardı edilirse, diğer iki hat zaten doğru düzgün işlemez. Onun için tabii ki böyle bir sosyal organizasyon, bir grup her zaman faydalıdır; ama o olmadığında sen nesin, neredesin, ne yapıyorsun, motivasyonun ne? Gerçek ölçü budur.

Hoca-Talebe Değil, Dostluk İlişkisi

Bu yüzden ben mesela hayatta şahsen, bence bir insanla bir hoca-talebe ilişkim olmamıştır. Hayatta hiç öyle bir kavramı kullanmadım, biz burada da kullanmıyoruz. Ben mesela bir arkadaşım, bir dostum; kendi yolunda giderim, o arkadaşlığın, o dostluğun gerektirdiği şekilde bir paylaşımda bulunurum, bu kadar. Bir hoca-talebe ilişkisi değildir aslında gerçekten. Bir mürşit-mürit arasındaki ilişki bile öyle değildir. Biz öyle zannederiz; o da aslında bir arkadaşlık, deyim yerindeyse. Daha doğrusu, biraz daha temellendirirsek, bir yoldaşlık ilişkisi aslında o.

Hiç düşündünüz mü, peygamber niçin o insanlara "ashabım" demiş, değil mi? Niye "talebem" dememiş? Onlar peygamberin talebeleridir ama bakın, "sahabe" diyor, "benim arkadaşlarım" diyor. Çünkü öyle değil yani; "hep ben sana öğreteceğim, sen talebe olacaksın, ben hoca olacağım" şeklinde değil. Belki bir gün öyle bir noktaya gelinir ki -çünkü aynı zamanda ilahi etkileşim de var- bazen bir mürit mürşidini geçebilir. Siz çok güzel bir şey kullanmışsınız, bu mümkün olan bir şey; demiştiniz ki mürşit, insanın içindeki mürşidi uyandırandır. Nihai olarak ortaya çıkan da odur; asıl olan odur yani. O, iç kılavuzunu uyandırır.

Mesela ilginçti, Bediüzzaman -bu benim daha sonraki kendimce yorumumdur- diyor ki "Risale-i Nur talebeleri", Bediüzzaman'ın talebeleri değil yani, "talep eden, talep eden." Yoksa Bediüzzaman "ben hocayım, siz de benim talebelerimsiniz" demiyor, böyle değil. Bediüzzaman da talebeleri de, yani Risale-i Nur'un talebesidir; Bediüzzaman da Risale-i Nur'un talebesidir. "Hocam" değil, zaten yazışmalarda "kardeşlerim" der -tabii tabii- kardeşlerimdir, dostlarımdır, "bu yolda benim ders arkadaşlarım" der; çok önemli, dikkat edilmesi gereken bir vurgudur bu. "Çok mütevaziymiş" denir, öyle zannedilir; mütevazilikten değil, aslında o ilişkinin mahiyetini ifade ediyor.

Mürşit: Kılavuzdur, Hedef Değildir

Bu şunu da sağlar: aslında bir mürşit, bir peygamber, senin hep sürekli önünde olması gereken biri demek değildir. Yani "o olmazsa sen olamazsın" gibi bir şey değildir. O bir kılavuzdur, seni bir yere götürür. O yüzden Hristiyanlıkta Papa -sanırım onların kullandığı kelime "pontifex" olması lazım- köprü demek. Yani papa aslında hakikatle, Yaratıcı ile talip arasında bağ kurandır; köprü olan, kendisine çağırmaz. Bir mürşit kendisine çağırıyorsa orada cehalet vardır. Bir peygamber dahi kendisine çağırmaz. Mesela "eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin" -bana uyun, çünkü onu Allah terbiye etmiş, ona uyuyorsun. Yoksa peygambere biz gitmiyoruz değil mi? Yolumuz ne? Allah'adır, peygambere değildir mesela; peygamber de Allah'adır, sen de Allah'asın.

O yüzden bahsettiğimiz insan üç hattı dikkate almalıdır. Tekrar edeyim: birinci hat, kişinin kendi iradesinin, gayretinin, çabasının şekillendirdiği bir yoldur. Dünyada hiçbir insan olmasa sen o yolu devam ettirebilirsin; o yol bir kimseye bağlı değil, sana ve Allah'a bağlı. Ama sen gayret etmezsen Allah zaten o hattı işletmez. Hiçbir arkadaşın, dostun olmasa, sohbet grubun, beraber paylaşımda bulunduğun insanlar olmasa da bu yol işlemeye devam eder; bu sana bağlı. İkincisi, o yolda arkadaşların olabilir, dostların olabilir, birbirlerine o anlamda destekleyici olurlar, işte o kadarı. O olabilir, hayatta olmayabilir; her zaman mutlaka olacak diye bir şey yok. Olursa pozitif anlamda değerlendirirsin, olmazsa problem yok, değerlenecek bir şey değil. Üçüncüsü, ilahi tesirle etkileşim yaşarsın; o da birinci yolun Allah'a bakan yönüdür. Orada da insan şunu düşünecek: Allah her zaman sana dönüktür. Eğer o hat işlemiyorsa, senin ona dönüklüğünde bir zafiyet vardır; çünkü O her zaman daim ve faaldir. Üçüncü hatta ilahi lütfun, kerem'in işlediği hat -o da Allah tarafından sürekli işleyen bir hattır.

Dikkat edersiniz, burada en önemli hat birincidir. Birinci alan, ki bundan hiçbir zaman gaflette olma; bunun nedeni şu: yalnız da olsan, eğer bir yolu doğru biliyorsan o yolda devam edersin. Böylelikle bütün insanlar başka bir tarafa gitse de sen o yolda devam edersin. Eğer senin idrak ve farkındalığın belli bir noktaya gelmişse, senin kiminle yol aldığın, kimin seninle yoldaş olduğu, temelde çok da önemli bir şey değildir. O yüzden insan bu birinci hattı her zaman nazarı itibara alır. Birileri öyle kabul ediyor diye de, birileri Müslüman olduğu için de değil; sen Müslüman mısın, yoksa gerçekten İslamiyet'in hakikat olduğuna dair idrakin var mı? Varsa, diyelim ki yalnız kaldın bile olsa doğruya doğrudur; madem doğrudur, onu yaşamaya, idrak etmeye, kavramaya devam edersin.

Öyleyse insan, bırakın herhangi bir âlim, hoca, guru vesaireyi, peygamber dahi hedef değildir. Zaten biz peygamberi hedef kabul etsek o bunu kabul etmez; çünkü onun da nihai hedefi Mutlak Olan'dır. Onun için ben şahsi olarak hiçbir zaman "biz bir grup olalım, bir şey yapalım" gibi bir şey yapmadım. Hayatta bu konuda bir yanılgım olmadı; 15 yaşımdan beri hep böyle diyebilirim. Dediğim gibi, bir insan tek başına da kalsa, dünyada doğru ve hak ne ise onun peşinde olsun. O zaman kıvama gelir, maya tutmuş olur; öbür türlü maya tutmamış olur. O mayanın tutması için bir süreç gerekebilir, bu ayrı bir konu ama -hani yoğurt mayalanırken bir ortam gerekir, biraz tuttuktan sonra artık şartlar şöyle de böyle de olsa o yoğurt olur artık- o maya tutmuştur. İnsan öyle olmaz; benim hakikate dair idrakim kendi merkezlidir yani. "Gerçekten bunun doğru olduğuna kani miyim?" diye insan kendine sormalı ve onu güçlendirmeli; bu güçlenmezse insan sürekli çevresine, bir sosyal organizasyona, bir grubun devamına mahkûm olur.

Kendi Testin: Topluluğun Dışına Çıkınca Ne Kalır?

Bununla ilgili mesela bir örnek vereyim; hatta bazılarınız okullarda seyretmişsinizdir. Çok eskiden Kung Fu diye bir dizi vardı; hocası ona "Çekirge" derdi mesela, hatta bu bile konu oluşturuyor. Orada bir Budist rahibinden eğitim alıyor, bir süreç yaşıyor manastırda. Sonra hocası ona "şimdi git" diyor. O artık toplumun içinde birçok olay yaşıyor, bir sürü şey yaşanıyor; bu sürecin içinde pişiyor yani, bir kıvama geliyor. İşte gerçek durumun, olgunlaşma ve gelişim ölçüsü orada belli olur.

Ya da işte bir dini cemaattesin, bir gruptasın; toplanıyorsunuz, bir kitap okuyorsunuz, güzel şeylerden bahsediyorsunuz. Peki toplanmasanız ne olacak? Toplanmasanız da sen kendi iç yolculuğunu devam ettirecek misin, edemeyecek misin? Bu temel bir şey. Benim bir arkadaşım var, birkaç kez şöyle olur: bir retreate, bir dergâha gider -diyelim 15 günlüğüne gidelim- en sonunda çıkar oradan ama kendi meselesini bir türlü halledemez. Neyin gerekli olduğunu anlamak lazım. Yoksa biz şimdi çok iyi insanların olduğu bir ortama gitsek, muhtemelen -çok şeytani bir şeyimiz yoksa- biz de iyi oluruz; herkes bize saygı gösterir, böyle yapar, herkes böyle olur değil mi, herkes derviş gibi olur. Tekkede herkes derviş gibi olur, eğer çok fitne fesat değilse. Ama tekkenin dışına çıkınca bakalım, derviş mi oluyorsun, başka bir şey mi oluyorsun? Odur senin kıvamını ortaya koyan.

Orada kendine bakacaksın: "ben çıkınca biraz değişiyorum, nerede değişiyorum, hangi noktalarda farklılaşıyorum, belki ben o konularda daha fazla çalışmam lazım." Yoksa tek başına herkes boyun büküyor, herkes "estağfurullah efendim" falan der; karşında sokakta biri olacak, "kimsin ulan" deyince sen orada hürmetkâr olabiliyor musun? İnsaniyetine hürmetkâr ol; sonra "Allah'ın kuluyum" demeyi biliyor musun? Yoksa tek kere herkes birbirine boyun büküyor, herkes birbirine sevgiyle, şefkatle bakıyor. Mühim olan şey, sen orada gördüğün veya kazandığını düşündüğün şeyi dışarı çıktığında devam ettirebiliyor musun, ettiremiyor musun? Mesele budur.

Mesela ne yaparlar bakın: hayvanlar, normal şartlarda iyi anne hayvanlar yavrularına bir süre bakar, onu yetiştirir. Mesela bir aslan yavrusuna annesi avlanmayı öğretir. Anlatabildim mi? Yani onu hayata hazırlar. Bir aslan yavrusu anasının kuyruğu olarak yetişmez, öyle bir şey yok hayatta. Ya da işte hocasının gölgesinden çıkamayan bir talebe -böyle bir şey yok yani.

Öğretici Olan, Öğrencisini Gölgesinde Tutmamalı

O yüzden öğretici pozisyondaki insan da bunu bilmeli; kendi gölgesinde sürekli yaşayacak bir insan yetiştirme niyetinde olmamalı. Öyle bir öğretici, öğretmenin ruhuna aykırı davranıyor demektir: "hep benim gölgemde kalsın, beni geçmesin, benden iyi olmasın, her zaman bana ihtiyacı olsun, benden talep etsin" -böyle bir şey yapmamalı. Eğer bir gün kendisinden daha kavrayışlı biri çıkarsa, hatta bir gün gelip ondan öğrenilirse, bunu düşünen o bilginin taliplisi de gerçek anlamda kendi fıtratının kemale ermesine çalışır. O zaman öğrenme ve öğretme süreci amacına ulaşmış olur.

Peygamberin de sahabelere karşı yaptığı şey de buydu. O yüzden ben çok sonra bazı şeyler okuduğumda dikkatimi çekmişti; mesela peygamber "talebe" demiyor, "arkadaşlarım" diyor. Peygamberin talebesi yok maalesef; sahabileri var, yani arkadaşları var. Neden? Çünkü öz itibariyle aynı mahiyeti taşıyorlar; ama birisi daha önce o yolu kat etmeye başlamış, sadece o kadar, kılavuzluk görevini yapıyor. Yoksa kendisine bağlamıyor, kendisine tabi kılma gibi bir şey söz konusu değil yani.

Hatta ilginçtir, bakın ne kadar ince bir hedeftir: peygamber "bana tabi olun" demiyor. "De ki" diyor Allah, ona; "de ki: Allah'ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin" -kendisi böyle bir şey söylemiyor, Allah ona söyletiyor. "Madem ki onlar Allah'ı seviyorlar, sen de benim rızamın en mükemmel örneğisin, sana tabi olsunlar" diyor. O zaman şey tamamlanmış olur.

Mesela peygamber bir gün yoldalar, bir yerde konaklıyorlar. Hemen bir iş bölümü yapıyorlar: biri "ben koyunu keseceğim" diyor, biri "ben yüzeceğim" diyor, biri "ben pişireceğim" diyor. Peygamber diyor ki "ben de odun toplayacağım." Sahabeler "ya Resulallah, sen otur, biz senin işini de yaparız" gibi bir şey söylerler ama peygamber kendisi gidip odun topluyor. Neden? Çünkü "bana bir de hizmet edilsin, bana bir şey öğretti diye bana saygı duyulsun" diye bir beklenti içinde değil. O mu yaptırıyor bunu insana? Yani "kör Çekirge" misali -hocası her şeyi kendisi yapan, kendini ayrıcalıklı görmeyen biri.

Hakikatte Öğreten Allah'tır

O noktada âlim olan, hakikatte âlim olan Allah'tır. Ve hiçbir kişi, bir şeyin öğrenilmesine vesile olursa, ondan kendisine bir pay çıkaramaz; öyle bir şey yoktur, peygamber dahi çıkarmaz. Siz de sahabe olsaydınız aynısını yaşardınız, siz de öğrenirdiniz. Burası belli: âlim Allah'tır, Rahim Allah'tır. Bütün o güzellikler Allah'ın bir yansımasıdır aynada. O yüzden insan hiçbir zaman kendine bir pay, bir alacak çıkarmamalı; öyle bir şey yok. Alacak çıkaran kendine yük yapar. "Ben sizi bir daha hiç görmesem" -bir düşünmez ki, "bak ne kadar vefasızım, hiç arayan yok, soran yok" diye; aklımdan bile geçmez. Geçenlerde kendimi eleştirdim, dedim ki: sen bir şeyi öğrettiğini mi düşünüyordun da, bundan dolayı bir alacak mı hissediyorsun ki böyle düşünüyorsun? Bu bendeki çözümlenmesi, sıfırlanması gereken bir egodur yani.

Yoksa öyle bir tuzak var; öğretici değil, hatırlatıcı olarak görmek lazım. Zahiren öğretiyor, görünen, öğreten peygamberdir; ama hakikatte öğreten Allah'tır. Bunu öğrenen de, öğreten de bilmelidir. Zahiren tabii ki biz bir şey anlatmış oluruz, birbirimizi severiz, birbirimize karşı şefkat gösteririz, merhamet ederiz, yardım ederiz; görülen kimdir? Biziz. Ama hakikatte bütün güzelliklerin, hayırların kaynağı Allah'tır. Niye Kur'an "iyilikler Allah'tandır, olumsuzluklar kendi nefsinizdendir" diyor -bir ayet var ya. Demek ki insan iyiliği kendine mal etmemeli; insan sadece iyiliğin taşıyıcısı, iyiliğin yansıtıcısıdır. O taşıyıcılık ve yansıtıcılıktan sen şükür vazifesi çıkaracaksın. Allah başkasıyla da onu taşıyabilirdi, başkasıyla da onu yansıtabilirdi; seni istihdam etmiş. Sen bu yüzden Allah'a müteşekkir olmalısın. Yoksa bundan dolayı Allah'ın kullarına karşı minnet beklemek, bir şey beklemek çok büyük bir benlik problemidir ve bu insana yük olur.

Kıymetin Kaynağı Allah'tır

Hayatta düşünün, insanların ekseriyetinin temel şeyi birilerinin vefasızlığı, birilerinin kadir bilmezliğidir, değil mi? Anne çocuktan, kadın kocasından, erkek karısından şikâyet eder, hep böyle: "işte benim kıymetimi bilmiyor" der. Senin ne kıymetin var ki? Senin kıymetin, ilahi kıymeti taşıyor olmandır. Ondan da şükret, daha ne istiyorsun? Kimden ne kıymet bekliyorsun, değil mi? Mesela ne kadar acı verici bir durum: "kıymetimi bilmiyorlar" diyor. Aslında derinden bakarsan, o kendi kıymetini bilmiyor; kıymetini bir yerlerden arıyor, aslında en başından tuzağa düşmüş oluyor.

"Senin kıymetini bilmiyorlar" -Allah senin kıymetini biliyor ama sana bu yetmiyor mu? Sen öyle bir kıymet telakkisine sahip değilsin; ondan daha büyük bir kıymet mi var? Seni kendisine muhatap kılıyor, kendisinin yeryüzünde isimlerinin, sıfatlarının yansıdığı bir aynasın. Daha kıymetli ne olabilir? Eşinin, arkadaşının sana kıymet vermesi mi? Yok. Hakiki kıymeti kaybettiğimiz için biz başkalarından kıymet almaya çalışıyoruz. Geçen hafta bir dersimiz biraz bununla ilgiliydi, hatırlarsınız; biz bazı şeyleri kaybettiğimiz için bazı şeylerin tuzağına düşüyoruz.

Hakiki kıymetini bilen bir insan "benim kıymetimi bilmiyorlar" der mi, insanlardan bir şey bekler mi? Kıymetini bu kadar ucuzlaştırır mı? Evet, senin kıymetin insanların vereceği bir teşekküre, bir takdire, bir övgüye bağlıysa ve sen oradan kıymet alıyorsan, otur bir düşün: kıymetini sen biliyor musun?

Evet.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde sure adı belirtilmeden mealen değinilen ayetler: "Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin" (mealen); "İyilikler Allah'tandır, [kötülükler ise] kendi nefsinizdendir" (mealen, sure adı belirtilmemiş). --- ---

İlgili Sohbetler

Şeytan ve İblis Kavramları Üzerine

Bu sohbette şeytan ve iblis kelimelerinin birer isim değil sıfat olduğu, şeytanın "uzaklaşma", iblisin ise "ümitsizleşme" anlamına geldiği anlatılıyor. Konuşmacı, insanın öfke, haset, korku ve aşırı arzu gibi duygular üzerinden kendiözünden ve hakikatinden nasıl uzaklaşabildiğini; Hz. Âdem'in kıssası, Hz. Peygamber'in "şeytanımı Müslüman ettim" sözü ve kişisel bir korku deneyimiüzerinden örneklendiriyor. Son olarak Araf Suresi 201. ayet bağlamında takva ve "kendini hatırlama" bilincinin, şeytanın zayıf olan tuzağına karşı nasıl bir koruma sağladığını; Bediüzzaman'ın sözü ve bir Budist rahibin örneğiyle açıklıyor.

Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik

Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.

Asâ Yı Musa ve Yanlış Dayanaklar

Önceki haftalarda başlanan Musa'nın asası konusuna devam eden bu sohbet, Hz. Musa'nın "ben ona dayanırım" ifadesinden yola çıkarak insanın kendine dayanak edindiği yanılgıları ele alıyor. Beden imgesiyle özdeşleşmenin ölüm ve hastalık korkusunu doğurduğu, olumlu ya da olumsuz benlik hikâyelerinin ("beceriksizim", "kimse kıymetimi bilmiyor") birer yılan gibi kişiyi zehirlediği anlatılıyor. Sonuçta insanın kendini yaşadığı olaylar, statüler veya ilişkiler üzerinden değil, Allah'a nispetle — Abdullah olarak — tanımlaması ve ihlasla yaşaması gerektiğivurgulanıyor.