Teslimiyet, Benlik ve Faniliğin Hakikati

Kısa Özet

Sohbette önce fani olan güzelliklere (Boğaz manzarası, gençlik vb.) "kalıcıymış gibi" değil, ardındaki ebedî kaynağın bir yansıması olarak bakmanın gerekliliği anlatılıyor; ardından irade, tevekkül ve teslimiyetin mertebeleri (nefsin çıkarı için teslim olmaktan, ikiliğin ortadan kalktığı hakiki teslimiyete kadar) ele alınıyor. Orta bölümde hata ve günah karşısında kendini yargılamadan pozitif olana yönelmenin, kendini hiçbir zaman savunmamanın ve karşımızdaki insanın niyetiyle değil söylediği sözün özüyle ilgilenmenin (bir ton topraktaki iki gram altını almak) önemi; kendine acımamak ve insanların niyetini sorgulamamak şeklindeki iki temel prensip anlatılıyor. Son bölümde ölüm bilinci, benliğin (heva) yanlış bir ölçü birimi olduğu, merkezde kalıp yayılmamanın gücü, ego düzeyindeki sevgiyle ruhsal aşk arasındaki fark ve cehennemin aslında hakiki olanı sahte olandan arındıran bir rahmet mekanizması olduğu tartışılıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Fani olan bir şeyi severken onu "kalıcıymış gibi" değil, ardındaki ebedî ve baki olan kaynağın (Allah'ın) bir yansıması olarak sevmek; kalbi o kaynağa bağlayanın faniliğin gidişinden travma yaşamayacağı.
  • Kendini asla savunmamak: Ego kendini savunduğunda aslında hiçbir şey kazanmaz (monopoly parası örneği); insanın kendini savunmadığında kaybedeceği bir şey yoktur, kazanacağı ise kendi asıl varlığıdır.
  • Bir eleştiriyle/uyarıyla muhatap olurken iki şeye dikkat etmek gerekir: kendi benliğimizi nötrleyebilmek ve karşımızdakinin niyetiyle ilgilenmeden, söylenende alınabilecek bir "altın" (doğru bir pay) varsa onu alabilmek.
  • Cehennemin hakikati bir işkence değil, hakiki olanı sahte/vehmi olandan arındıran bir rahmet ve lütuf mekanizmasıdır; tıpkı kömürün elmasa dönüşmesi veya meyve suyunun içindeki katkı maddelerinden arındırılması gibi.

Faniliğin İçinde Ebedî Olanı Görmek

Yani o nazarla, mükemmelin bir eseri olarak severiz. Mükemmelin bir eseri olarak temas edebiliriz; bunu bilerek temas edebiliriz. Öyle temas ettiğimizde bu bir yanılgı olmaktan çıkar. Yani fani olanı, fani olduğunu bilerek müşahede etmek. Tıpkı ne gibi? Mesela gece bakarsın, ay ışığından deniz üzerinde bir parıltı çıkmış. Ama bilirsin, bu sabah gidecek. Ayın pozisyonu değiştiğinde o denizin yüzeyindeki parıltı gidecek. Ama "nasıl olsa gidecek" diye o zaman ona hiç bakmamak da olmaz.

Stoacıların stres altındayken yaptığı bazı şeyler de böyledir: "Nasıl olsa geçecek, nasıl olsa acı yaşayacağım, öyleyse her şeyden vazgeçiyorum" gibi. Bu yanlış bir telakki. Ama öbür telakki de yanlış; yani fani olana kalıcıymış gibi bakmak da yanlış, o da bu sefer hayal kırıklığına sebep olur. Yani o şey geçtiğinde, bittiğinde... Mesela gençlik, yaşanan bir durum ama faal bir durumdur. "Biz nasıl olsa ihtiyarlayacağız, öyleyse gençliğimizi boş verelim" diyemezsin. Onun doğası gereği, olması gereken şeyi yaşarsın. Ama hep genç kalacakmış gibi bir yanılgı da olmaz. Olursa da olur, hoş geldin; olmazsa ne olmuş olursun ki zaten.

Dolayısıyla her şeyin üzerindeki faniliğin damgasını görmek, fakat her şeyin de haktan bir iz olduğunu bilmek gerekir. Mesela diyelim ki Boğaz'a baktınız; evet, hakikaten güzel. Estetik olarak, his olarak, manzara olarak, insicamı itibariyle güzel bir şey. Boğaz manzarası güzel bir şey, ama ebedî değildir. Aynen öyle düşünüyorum: İsmail abi'nin evinden Boğaz görünüyor, gelenler çok seviyorlar, ben de çok seviyorum, akşamları özellikle seyretmek güzel. Ama sonra diyorum ki: buradan çıkacağım, başka bir eve gideceğim, belki daha farklı olacak; buna bağlanma, asıl olan bu değil, bu çok da önemli değil. Kendime sürekli bu telkini veriyorum. Ama gelenler diyor ki: sakın buradan çıkma, burası çok güzel, ne kadar şanslısın, bilmem ne. Belki istemeden çıkmak zorunda kalırsın. Tabii ki o anlamda kendime bunu telkin ediyorum. Ne olacak? Güzeldi, ilahi güzelliği hatırlatan bir eserdi.

Kaynak ebedî ise, o zaman fani olandan, faniliğinden dolayı üzülmeye gerek yok. Bediüzzaman'ın deyimiyle, meyve bitse de o meyvenin kaynağı olan ağaç var. Veyahut güneşin ışınları bir ırmağın yüzeyinde geçip giderler, ama güneşin kendisi kalıcıdır. Dolayısıyla biz bir şeyin faniliğini tecrübe edip yaşadığımızda, "eyvah gitti" demekten ziyade, "şu anda o faniydi zaten ve fani oldu, fakat onun kaynaklandığı ebedî ve baki bir mutlak varlık var, kalbimi ona bağlamalıyım" demeliyiz. Kalbimizi ona bağladıktan sonra fani olanı deneyimlemek kolay bir program olur.

Bu şuna benzer — belki güzel bir benzetme olmayabilir ama — bungee jumping'e. Atlıyorsun, neyle atlıyorsun? Bir iple atlıyorsun, öyle her türlü atlamıyorsun. Tam suya değecek anda ip seni çekiyor. Peki o ip olmasa ne olur? Suya çakılırsın. Şimdi aslında ebediyet bilinci de böyle bir şey. Fani olan elimizden gittiği zaman, o bizim için bir travma noktası olur, değil mi? Fakat o baki olanın ipine bağlıysak, kalbimiz o ebedî olana bağlıysa, tam o travmayı yaşayacağımız an ne olur? Yaşamayız. Tam suya değecekken ip seni yukarı çeker.

İstemekten Azade Olmak ve Teslimiyetin Mertebeleri

Bir dinleyici sordu: "Hocam, şunu bana söyleyeyim; ben bakayım, burası bana biraz şey yapmıyor bir anlamda. Tabii ki bize bir takım şeyleri söyledi..." Cevap: Yok, sırf süreç meselesi değil bu; aslında son nihai noktada istemenin bile ortadan kalktığı bir durum var. Tabii biz bazen çok asli bir seviyede bir değerlendirme yapıyoruz; ama daha sonra orada "biz" yokuz. Bizim geçici ve fani bir tarafımız var, o da tabii ki isteyecek. Ama nihai noktada fıtrî varlığımız hiçbir şey istemez. Mesela bir bebek gibi düşünün; bebek hiçbir şey istemez, sanki her şey onda varmış gibidir, istekten azade bir hâldedir. İkiliğin ortadan kalktığı durumda istemek de kalkar. Çünkü sen ve Tanrı birsin; bir olduğunu idrak ettiğinde istemek kalkar. Asıl mesele ve maksat da budur.

Bir başka soru geldi: "Hocam, pardon, tövbe sorusunu unuttum; orada, karıştıranlar için dua etmenin bir anlamı vardı." Yani dua bir isteme şeklidir. "Şunu istiyorum, bunu istiyorum" demek maddi bir istektir. Peki "özümle buluşmak istiyorum" demek de bir istek midir? Bunun tartışılması ayrı bir mesele. Burada istemekten azade olunan bir düzey olduğu ifade edildi, ama her düzeyin kendine göre bir gerçekliği vardır; bunu kaybetmemek, kaçırmamak lazım.

Salih Hanım şöyle demişti: "Bizim irademiz özgür bir irade değil, o zaman hiçbir şey istemeyiz." Ama şu an zaten öyle yapamayız. Peki karar almayacak mıyız? Karar alıyoruz, gene alacağız. Bizim aldığımız kararlar netice itibarıyla korkularımıza, arzularımıza, beklentilerimize bağlı; yani gerçek anlamda özgürce karar alamıyoruz. Peki o zaman karar almayacak mıyız? Alacağız yine, almamazlık edemeyiz. "Bugün karar aldım, hiçbir kuvvet beni evden çıkartamaz" dersin; çıkarsın. Nasıl? Hiç beklemediğin bir şekilde. Bir keresinde "bugün hiçbir kuvvet beni evden çıkartamaz, evde dinleneceğim" dedim; sonra gelen bir telefonla kendimi hastanede buldum.

Bir başka soru: "Hocam bir şey çok merak ediyorum, bu iradeyi bırakmak gündelik hayatta nasıl olacak? Allah'ın iradesine tam teslimiyet nasıl gerçekleşecek?" Cevap: Kardeşim, tek bir şeymiş gibi düşünüyorum ama sizin tevekkülle ilgili sohbetimizde üç aşamalı bir tevekkülden bahsetmiştim. Üçüncü tevekkül gerçekten insanı bu dünyada cenneti yaşatacak derecede bir tevekküldür; her şeyi bırakırsın, tabiri caizse ölü gibi olursun. Nasıl ölü yıkanır, hiçbir tepki göstermezse, orada hayatı sadece deneyimlersin; Cenab-ı Hakk'ın onun üzerinde neler gösterdiğidir mesele.

Şöyle söyleyeyim: Türkçedeki "irade" kelimesi işi karıştırıyor, benim algımı karıştırıyor. Bir şey yaparken "ben yapıyormuşum" gibi hissediyorum. Halbuki Arapçadaki irade, istemek demek; belki benim kalbimden geçirdiğim bir niyet oluyor ve Allah onu ihsan ediyor. O istemeyi hep "ben yaptım" gibi algılıyoruz. Sonra da "yapmam gereken daha var, ben yapmadım, sorumluyum" anlayışı oluşuyor ve bu insanı yoruyor.

Bununla ilgili bir kitap tavsiye edebilirim: Menazilü's-Sairin. Orada hep bu düzeylerden bahsedilir; üç düzeyli bir kavramsallaştırma var. Mesela der ki: avama göre sabır böyledir, havassa göre böyledir, havassü'l-havassa göre böyledir. Şimdi gerçek teslimiyet, teslim olanla teslim olunan arasındaki ikiliğin ortadan kalktığı bir şeydir. Bu bir nevi ana rahmindeki çocuk gibidir. Zahiren bir ikilik var, anne var ve onun yavrusu var ana rahminde; ama ikilik de bir anlamda yok gibi. Bir yönden var, bir yönden yok; çocuk anne rahminin içinde ama bir açıdan da "anne ve yavrusu" diyoruz.

Hakiki anlamdaki teslimiyet, benim ayrı bir varlık olduğum, Tanrı'nın da ayrı bir varlık olduğu, benim iradem olduğu, onun iradesi olduğu ve benim iradeimin onun iradesine teslim olduğu düzeyin ötesindedir; o ikiliğin de ortadan kalktığı bir durumdur. İşte istemekten kurtulmak da böyledir. Bazen biz öyle bir halde olmasak bile o hali taklit edebiliriz. Ama burada maksat taklit değildir; nasıl çocuk evli değildir ama evcilik oynar, o evcilik oynamanın kendince bir tadı vardır — bu basit bir taklit değildir. O taklidin içinde, gönülde, bir nevi o şeyi hafiften yaşar gibi olursun, ama tam hakikatiyle yaşamazsın.

Bazen şöyle demek lazım: "Ya Rabbi, hiçbir şey istemiyorum." Bu bir isteksizlik anlamında negatif bir durum değil; "istemiyorum ve mutluyum" demektir. "Hiçbir şey istemiyorum, sen ne istiyorsan o çok güzel olur" diyebilmek. Dikkat edin, bunu dediğimiz an bile, en zahiri olarak dese bile, gerçekten kendini teslim etmiş olursun: "Bütün isteklerimden vazgeçiyorum, şu an çok iyiyim, sen ne istiyorsan o olsun, onu da kendi isteğim gibi istiyorum." Peki acı bir şey olursa? Elbette zihne bazen böyle bir şey gelir; gelince bu hali bozar. Ama bunu düşünmek bile insanı rahatlatan bir şeydir; zihin aşırı karışıp bozmadıkça gerçek şey o noktaya gelmektir, ve bu bizim için doğal bir imkândır — fevkalade bir şey değildir. Evliyalık ekstra bir şey değil, insanın doğal gerçekliğidir. O bilince geldiğinde insan hiçbir şey istemez; teslimiyet kavramı onun için çok başkadır, çünkü orada ikilik kalkar.

Bir velinin teslimiyetiyle bizim teslimiyetimiz ayrıdır. Bizim teslimiyetimiz ilk düzeyde şöyledir: "Ben bir şey istiyorum ama gücüm yok, kontrol edemiyorum, tamam" diyorum, "o zaman Allah ne dilediyse olsun, ben de kabul ediyorum." Bu kötü bir şey mi? Tabii ki değil. Ama asli teslimiyet böyle değildir; bu ikilik içinde her zaman hafif bir hoşnutsuzluk, az veya çok, vardır. Hatta bazı insanlar "ben Allah'a çok teslim oldum ama bak yaşadığım şeye" der. Anladığım yok denilecek gibi olur; bu doğal bir şeydir, bunu yargılamıyorum.

Bu, şuna benzer: Bir hastam var, doktora "sana güveniyorum" diyorum. Doktor "öldü" deyince "nasıl öldü, hani bana güveniyordun, hastayı sana teslim etmiştim" diyorsam, bu yalandan bir teslimiyettir. Ne şartla teslim ediyoruz? "İyileşmesi şart" demiyorsak, işte o gerçek bir teslimiyettir. Bu da doğal bir şeydir; çünkü ego düzeyinde bizim korkularımız, arzularımız, beklentilerimiz vardır. Aslında arzularımızı gerçekleştirsin, korkularımızdan emin kılsın, beklentilerimizi karşılasın diye Allah'a teslim oluyoruz ilk düzeyde — tabiri caizse kendi çıkarımız için. Ego kendi ihtiyaçları, kendi korkuları, kendi arzuları, beklentileri adına teslim olur. Bu da doğal bir şeydir, bu düzeyin doğası budur.

Ama insan şunu anlamalı: gerçek teslimiyet, bu en alt basamaktır. Şöyle düşünün: otuz basamaklı bir merdiven var; beşinci basamağına çıktığınızda da merdivendesiniz, ama yirminci basamağa çıkmak gibi değildir o. İnsanın kemali de buna benzer. Diyelim ki iman ve İslamiyet merdivenindeyiz; ama kaçıncı basamaktayız? Bu bir süreçtir, bunu anlamak lazım. Öyle bir teslimiyet noktası vardır ki, artık "Allah'a teslim oldum" demekten bile kurtulursun; çünkü artık senin o bireysel benlik adına bir hüviyetin, bir bağımsızlığının olmadığını, böyle olmanın gerekmediğini tecrübe edersin. Bu şuna benzer: bir arkadaşla bir yere gidiyorsunuz, "tamam sen ne diyorsan o olsun" diyorsunuz, ama içinizde "şuraya gitsek daha iyi olur" diye bir şey vardır. İçinizde bir arzu, bir temenni vardır. Bir de düşünün ki hakikaten hiçbir arzu, hiçbir temenni yok — ne olumlu ne olumsuz; "şuraya gitmeyelim veya gidelim" yok, tamamen onun iradesine sınırsız bir teslimiyet var. İşte orada artık "teslimiyet" kavramı bile ortadan kalkmış olur.

Bediüzzaman'ın Sorumluluk Prensibi ve Hatayı Kabul Etmek

Bediüzzaman'ın anlattığı, meydana çıkan bir hayırda Cenab-ı Hakk'ın doksan dokuz iradesi varsa, senin belki bir tane iraden vardır; ama ortaya bir şer çıkıyorsa bunda bütün sorumluluk sanadır. Çünkü orada o hayrın olmasına engel olmuşsundur; sile sile o hayırların hepsini kat etmiş, kesmişsindir. Bunu düşündüğümde çok dehşete kapılıyorum, gerçekten. Bilmiyorum, abartıyorum kesin, farkındayım da. Gün içinde yaptığım her fiil — mesela televizyon izlemek, müzik dinlemek gibi şeyler — belki yapabileceğim daha hayırlı bir şey varken ben diğerini tercih ediyorum diye düşünüyorum, ve bu sefer hayatımın artı-eksilerle ilerlediğini, kötü olacağını, günahkâr olduğumu düşünüyorum.

Buradaki değerlendirme yorucu bir zihinsel ıskalanma anlamına gelir. Doğru olan şudur: yapman daha faydalı, daha güzel, daha verimli olan şeyleri yapacaksın. Onun dışında kendini rahatlatmak, biraz gevşemek için meşru olan şeyleri de yapabilirsin; yoksa hayatta her şey en mükemmel olmayacaktır. Nasıl nefes almak meşruysa, gevşemek de öyledir.

Bir yılda dört mevsim var; kış mevsiminde görünürde hiçbir faaliyet yok değil mi? Tabiat "niye ben dört mevsim vermiyorum" demiyor. Kışın bir dinlenmesi, bir kendini toparlaması, bir gevşeme durumu vardır. Bu gevşeme, meşru şeyler içinde olmalı; kötü, zararlı şeyler noktasında olmamalı. Vaktimizi gerçekten yapabileceğimiz, imkânımız olan ve verimli olan şeylerde kullanmak gerekir. Diyelim ki vaktini boşa harcadığını gördün; o zaman durup pozitif olana dönüş yapmak gerekir. Yoksa "bak işte boş şeyle uğraşıyorsun, niye uğraşıyorsun, bir de günah, bir de şu" demek gene zihinsel bir mekanizma içinde patinaj yapmaktır, seni bir yere de götürmez; zihin seni sıkıştırmış olur. Halbuki zihnin "sen şu an boş boş televizyon seyrediyorsun, faydası yok, bunu bırak, şunu da yapabilirsin, bu da iyi bir şey" demesi lazım. Yoksa zihnin gereksiz yere seni kötümser ve negatif düşüncelere götürmesi manasız bir şeydir.

Burada maalesef merkezler ayrı ayrı işliyor: zihin kendince yargılıyor, fakat eylem merkezi ve duygu merkezi yeterince motive olmadıkları için zihnin dediğini dinlemiyor; eylem merkezi bir şey yapıyor, duygu merkezi yaptığı şeyi yapmak istiyor, ama zihin diyor ki "bu yaptığın boş veya gereksiz veya yanlış." Bunları birleştirmek lazım. Yanlış bir şey yapıyorsa da insan şunu anlayacak: hayatta hiçbir yanlış bizim varlığımızda kalıcı bir iz bırakmaz. Hiçbir günah insanın öz varlığını lekelemez; güneşi ne kadar çamur atarsak atalım lekeleyemeyiz. Dolayısıyla zihnimizin gereksiz yere üzerimize negatif bir şekilde çullanmasına meydan vermemek lazım. Mühim olan, hatayı, eksiği, yanlışı gördüğün noktada onu kesintiye uğratıp pozitif olana yönelmektir.

Bediüzzaman'ın dediği o nokta daha temelde bir prensibe dayanıyor: bir iyiliğin gerçekleşmesi diyelim ki yüz şarta bağlıdır; senin onu istemen ve o konuda gayret etmen o yüz şarttan bir tanesidir. Sen iyiliği, güzelliği ve hayrı kendine mal edemezsin — belki en fazla o yüz faktörden bir tanesi sana aittir; hayır gerçekleştiğinde "bu benimdir" diyemezsin. Fakat kötülükte durum böyle değildir: doksan dokuz şart vuku bulmuş, sen üzerine düşen bir şartı yerine getirmediğin için netice kötü olmuşsa, bunun müsebbibi sensin.

Bunu bir uçak pilotuna benzetebiliriz: uçağın uçması için bir sürü şey gerekir — dünyanın yaratılışından tut, atmosfer yapısına, uçağın mekanik aksamına, elektroniğine, termodinamik kanunlarına kadar. Pilot olarak sen sadece bir direksiyon çevirir, düğmelere basarsın; sonra kalkıp "250 yolcuyu ben uçurdum" dersin — senin payın belki bir tanedir. Ama diyelim ki orada uyudun, uçağı düşürdün, veya kasıtlı bir şey yaptın, veya arkadaşınla konuşmaya daldın ve uçak düştü; şimdi "benim bunda yüzde bir hatam var" diyemezsin, oradaki bütün hata sana döner.

Peki yaptığımız hiçbir hata geri dönülmez değil mi? Tabii ki dönülür; burada zaten şu var: bir şey olduğu yerde kalmıştır, takılmayacaksın, o kadar. O yüzden tasavvufta şöyle bir şey vardır: tasavvuf nedir diye sorulduğunda iki farklı cevap verilir; biri "günahını hatırlamandır" der, diğeri tam tersine "günahını hatırlamamandır" der. Bunun sırrı şudur: günahını hatırlaman seni Allah'ın merhametine, benliğinin hiçliğine, Allah'ın lütfu ve inayeti olmadığında nefsinin ne kadar zavallı olduğuna götürüp seni Allah'ın kapısına yaklaştırıyorsa — "Ya Rabbi, sen olmadan yaşayamam, sen olmadan iyilik yapamam, sen olmadan günahtan kurtulamam" noktasına götürüyorsa — günahını hatırlaman iyidir. Ama seni karamsarlığa, kendini aşırı kötü görmeye götürüyorsa, o zaman günahını hatırlamayacaksın. Dolayısıyla tek bir cevap yoktur; hep orta yolla olmaya çalışılır. Burada bir şeyin nereye götürdüğü önemlidir. Bazen bir insana yaptığı hatayı hatırlatırsın, bu onda derin bir karamsarlık oluşturur — o zaman hatırlatmayacaksın, sadece değinip geçeceksin. Bazısına hatırlatırsın, o üzerinde tefekkür eder, kendi üzerinde daha çok durur, çalışır — o zaman içinde faydalı bir şeydir. Eskiler bu noktayı bildikleri için kişiye göre cevap vermişler.

İlkesel olan şudur: hiçbir hata, günah, kusur bizim asli varlığımıza leke getirmez. Ama günahını hatırlaman iyi midir kötü müdür, kişiye göre değişebilir. Ego çok şişmiş bir kimse için, hatırlaması iyi bir şeydir — niye yaptığını, nasıl yaptığını, hangi süreçlerde yaptığını, neyin onu tetiklediğini düşünüp bir öz eleştiri yapması, kendine bir çekidüzen verme konusunda bir azim ve kararlılığa gelmesi gerekir. Ama öbürünün de kendini çok kötü, berbat, yetersiz, karamsar hissetmemesi için o hatanın üzerinde çok durmaması lazım.

Şu bir ilkedir: bir insan bir günah işler, işler ve artık onun için yol kapanmıştır — böyle bir şey yoktur. Bununla ilgili hem birçok metinde hem Peygamberimizin hadislerinde çok şey var. En meşhuru doksan dokuz kişiyi öldüren adamın kıssasıdır.

Doksan Dokuz Kişiyi Öldüren Adamın Kıssası

Peygamberimiz'in bizzat anlattığı bu kıssada, adam doksan dokuz kişiyi öldürmüş, "acaba bir çıkar yol var mı" diye düşünmüş. Bir yere gitmiş, bir münzevi kişiye sormuş; adam ona "valla benim bildiğim bir çıkar yol yok, sen bitmişsin" demiş. Bunun üzerine onu da öldürüp sayıyı yüze tamamlamış. Bu, Allah'ın hem rahmetinin sonsuzluğunu hem de insanın öz varlığının hiçbir günahla kirlenmediğini gösterir; o öz varlık kirlenmez, günahla kirlenen bizim geçici tabiatımızdır, o da zaten asli olarak gerçek değildir.

Sonra adam duyar ki bir yerde birisi var, belki ona bir yol gösterebilir; oraya giderken yolda ölür. Yolda azap ve rahmet melekleri onun üzerinde münakaşa ederler: "bize mi aittir, size mi aittir" diye. Bir başka melek gelir, "ölçün, gideceği yere mi yakın, yola çıktığı yere mi yakın, hangisine yakınsa ona göre" der. Peygamberimiz tebessüm ederek "Allah yeri dürdü ve onu gideceği yere yakınlaştırdı" der. Çünkü niyeti "adam olabilir miyim, bu karanlıktan çıkabilir miyim" idi. Allah böyle bir kulunu "aklın şimdi mi başına geldi" diyerek zebani gibi karşılamaz; bu Allah'ın rahmetidir. Bu da insanın, asliyeti itibarıyla hiçbir şeyden kalıcı bir şekilde etkilenmediğini gösteren bir şeydir.

Bir dinleyici şöyle yorumladı: "Bu her şey insanın niyetine göre oluyor demek; Allah insanların niyetini biliyor, o zaman kimseyi uyarmak bize düşmüyor. Çünkü Allah isterse o niyet üzerine kişinin bütün günahını lehine çevirebiliyor. Bu örnekten, kalp kırmak yerine söylememenin daha evla olduğu anlaşılıyor; zaten yol almak isteyen bir kişiye Allah yardım ediyor, kimse yardım etmiyor. Ama insanlar kendi nefisleri üzerinden söylüyor, kendi rahatsız oldukları için söylüyorlar; karşıdakinin iyiliğini düşünerek söylemiyorlar çoğu zaman."

Bu doğru bir gözlem: genel olarak bizim uyarılarımız kendi rahatsızlıklarımıza odaklıdır. "Bir davranış beni rahatsız ediyor, ben kendi rahatsızlığım üzerinden dile getiriyorum" — ama sizin niyetinizin sahibi Allah'tır. Bazen de bir şeyi yargılıyoruz, "bu böyle olmamalı" diyoruz; aslında orada bireysel bir rahatsızlığımız olmasa da yargılayıcı bir zihne sahip olduğumuz için eleştiriyoruzdur. O zaman şunu sormak lazım: "Ben bunu söylerken kendim hangi rahatsızlık içindeyim, nasıl bir haldeyim?" Hiçbir etkilenmemiz yoksa, hakikaten minicik bir etkilenme bile yoksa, zaten o zaman iyi söylemeyiz — hiç söylemeyiz.

Burada şu var: en fıtri halimizde biz Allah'ın tezahürü oluruz; ben söylesem de aslında söyleyen orada Allah olmuş olur. Halk arasındaki "söyleyene değil, söyletene bak" sözü de bunu anlatır. Ama bunun için insanın tamamen bilinçsiz bir şekilde söylüyor olması lazım — bensiz, kendiliğinden dökülür gibi. Düşünüp hesaplayıp "dur bunu bir söyleyeyim, bir uyarayım" demek anlamsızdır.

Diyelim ki böyle bir durumla muhatap olsam, ben kendi payıma söylenen şeye bakarım; ne söyleniyor, ona bakarım. Bu benim basiretim olmalı. Bazen karşındaki kişinin niyeti iyi olmasa da, doğru bir şey söylenmiş olabilir. Karşıdaki seni incitmek için yanlışını söylese bile, burada bunu ayırt etmeyi bilmek gerekir.

Toprakta Altın Aramak: Eleştiride Feraset

Bu, madenciye benzer. Bir madenci bir dağa bakar, "burada altın var" der. Halbuki biz baksak toprak görürüz. Bir ton toprağın içindeki iki gram altını arındırır, çıkarır. Yüz ton toprak işler, içinden beş yüz gram altın çıkarır. Bu bize metaforik bir mana öğretiyor: sen bir şeyde en toprak — zahiren çok kıymetli olmayan bir şey — görsen bile, onun içindeki en kıymetli şeyi, varsa, süzüp alabilmelisin; toprağı da dağ bırakırsın. Bu, bizim oradaki feraset ve basiretimize bağlı bir şeydir. Bunu görebilmek için çok uyanık bir bilinç lazım — kurnaz değil, uyanık bir bilinç. Bu insanın feraset tarafıdır.

Diyelim ki biri seni kırmak için "sen çok kibirlisin" desin; aslında maksadı seni başkalarına karşı kötü göstermek, moralini bozmak olabilir. Ben onun nefsani payını ona bırakırım, ona dua ederim, niyetinin daha sahih bir hâle gelmesi için dua ederim, sonra kendime bakıp "bu topraktan alacağım şey nedir" derim. Orada iki gram altın varsa, o iki gramı alabilmeliyim. Bu çok ince bir feraset gerektiriyor, benliklere karşı çok uyanık bir hâl gerektiriyor; çünkü bize hücum eden o kadar çeşitli benlikler vardır ki, hepsine "dur, tamam seni anladım" deyip, meşru olmayanlara meşruiyet tanımadan, "bu söylenende alacağım bir şey var mı" diye bakmak gerekir.

Peygamberimizin bir sözü beni gerçekten aydınlatmıştı: Allah'ın en sevmediği sözlerden biri, kendisine bir şey söylendiğinde "sen kendine bak" denilmesidir; Allah bu sözden hoşlanmaz. Ne kadar önemli bir şey bu, ama biz bu hadisleri pek okumuyoruz, pek dillendirmiyoruz. Burada Allah'ın hoşlanmaması, "seni cezalandıracağım" anlamında değil; sen orada kendini kapatıyorsun, kendini karanlığa gömüyorsun demek. Sözün doğruluğunu haklamaktan ziyade, onu ayıracaksın — bütün egolardan, nefsani durumlardan, nefsani niyetlerden. Söyleyenin egosu kendi meselesi; sen alacağın bir şey var mı diye bakıp alacaksın.

Kendini Savunmamak

Peki insan kendini hakikaten objektif görebilir mi? Kimi zaman evet, kimi zaman kendinden yana eğri bir göz kullanır; bu yüzden onu görebilecek emin bir göze de ihtiyaç olabilir. Bir dinleyici sordu: "Bir rahatsızlık uyandırıldığında, 'kardeşim şu hareketin bende şu şekilde bir şey uyandırdı' demek, 'yaptığını değiştir' demeden sadece haberdar etmek olabilir mi?" Cevap: Hakikaten hiç rahatsız olmadan bir şey söyleyebiliyorsak bu daha verimli oluyor; ama her zaman böyle olmuyor. Verimli olması için, karşındaki insanı hakikaten seviyorsan ve ona faydalı olmak istiyorsan, senin çok rahat olman lazım. Bu kolay bir şey değil, genelde susmak daha iyidir. Nefsaneyi duyduğumda, onu söyleyen kişinin kendi nefsini de görüyorum ve o bende bir tetiklenmeye yol açıyor; onu ayırmak gerekir.

İnsan bir şeyleri zaten biliyorsa ve onun etrafında dönüyorsa, zaten bir yola girmek istiyordur; bunu bir yerden duyduğu anda egolar direkt devreye girer ve insanı daha da egosal hale getirir. Herkesin "ay, evet bende bunlar var" diyerek kabullenmesi beklenemez; insan psikolojisi böyle işlemiyor.

Şunu bilmeliyiz: ego düzeyinde kişi egosunu savunur ve mutlaka reaksiyon verir. Aslında biz niye kendimizi savunuyoruz biliyor musunuz? Çünkü en derinde mükemmel bir öz varlığımız var. Sana "kötüsün" denildiğinde, en derinde senin kötü olmadığına, özünün iyi olduğuna dair bir hakikatin çarpıtılmış bir versiyonu devreye girer. Kötü insan bile "ben iyiyim" der, ya da iyi olduğuna dair bir telakkiye sahiptir. Bu boş bir şey değil; çok derindeki öz varlığın iyiliği ego tarafından çarpıtılmış bir şekilde ortaya çıkıyor. Bunu görüp üzerinde çalışmalıyız: kendimizi hiçbir zaman savunmamak.

Biz zamanında bunun üzerinde çalıştık: bize denilen şey şuydu — "sana ne denirse densin, kendini savunma." Mesela bir matematik hocasısınız diyelim, öğrencinin biri "hocam siz anlamazsınız, iki kere iki beştir" dese, savunmayacaksınız; bunun ne kadar zor bir şey olduğunu düşünün. Savunma ve o içerideki mekanizmayı gör; neler işliyor orada, kendini savunmak isteyen o benliklerin sürekli başlarını çıkarmak istemesi.

Burada iki tane "kendlik" kullanılıyor: biri küçük kendlik, biri büyük kendlik. Bu ermişlerin bir sözüdür: "Kendini kazanmak istiyorsan kendini savunma." Asli kendini kazanmak istiyorsan, o izafi ve sınırlı kendliği savunma; çünkü onu savunursan gerçek anlamda o asli kendliği kaybedersin, kendini savunmazsan çok fazla bir şey kaybetmezsin. O meşhur bir sufi hikâyesinde her şeye "eyvallah" demek buna bağlıdır — savunma.

Kendimizi savunmaktan kazanacağımız en ufak bir şey yoktur; kazandığımız her şey boş bir şeydir, özünde yoktur. Ego kendince bir şeyler kazandığını düşünse bile o asli bir kazanç değildir. Bu, çocukların oynadığı monopoly oyununa benzer: bir sürü kartın üzerinde 500 lira, 1000 lira, 100 bin lira, 1 milyon yazıyor. Birisi kazanıyor, "ne kadar paran var" deniyor, "1.5 milyonun var" — halbuki öyle bir şey yok ortada, hayali bir şey. Ama oyunda "bu kadar kazandım" diyoruz. Egonun bütün kazançları bundan ibarettir; o 1.5-2 milyonluk fişlerle bir bardak su bile alamazsın. Egonun kazancı budur — hiçbir şey. Bunu anlamak lazım. O zaman prensip şudur: kendini savunma.

Bunun çok bariz bir örneğini yaşadım, belki bilenlerinize birkaç defa anlatmışımdır. Benden büyük bir arkadaş bir gün bana dedi ki: "Sen beni zehirliyorsun, yemeğime AIDS mikrobu kattın." Gerçek mi, şaka mı diye sordum kendime — hayır, savunmadım. Bu, yaklaşık yirmi üç-yirmi dört sene önceydi. Değişik bir adamdı — o kısmına girmiyorum, olguyla ilgili söylüyorum. Adam "sen beni kıskanıyorsun, senin bir doktor arkadaşın var, mikrobu o getirdi" dedi. Hakikaten doktor arkadaşım vardı ve eve gidip geliyordu; tam bir paranoyaydı, ama öyle çok aptal biri de değildi, bağlantılarını çok makul kuruyordu.

Kendimi savunacak mıydım? Gerek yoktu; ne yapmışım, ne yapmamışım biliyordum, böyle bir şey aklımdan bile geçmemişti. Benim için mevzu bitmişti. Sadece ona şunu dedim: "Abi, bak, sen bunu düşünmekten rahatsız oluyorsun, bu seni geriyor, zihnin sürekli bununla meşgul oluyor, bunun sana faydası yok; bana soruyorsan da ben yapmadım." İki üç günde bir beni karşısına alırdı; "İsmail, sana kızmayacağım, benim için önemli değil ama sen söyle" derdi, ben de "önemli değil, insanız, yapabiliriz" derdim, beni rahatlatırdı.

Sonra Bahadır'a da "sen ak birisin" demiş — çünkü savunma yapmamamı "eğer savunma yapsam ben çözerim" diye yorumluyordu, analiz edebilen bir tarafı vardı. Sonra her gün beni taciz etmeye başlayınca "abi, aynı evde kalmayalım, sen burada kal, ihtiyacın olan konuda rahat ol" dedim, ben ayrıldım — ama rahatsız olmadım. Herkes ona muhalefet etti, "sen nasıl böyle düşünürsün" diye kızdılar; o da etrafına anlatıyordu, sadece bana değil. Ben kendimi savunmadım; ne güzel oldu, ne kadar hoş bir şeydi. Bir şey de kaybetmedim; orada o kendini savunmak isteyen mekanizmaları gördüm.

Niye kendimizi savunuyoruz? Ne kazanacağız? Olsa olsa en çok mahkemede kendini savunursun — çünkü orada savunmazsan iftiraya uğrarsın; ama o da ceza almamak için değil, hakikati izah etmek içindir. Kendinizi savunmayın. Kendini savunursan kendini bulamazsın; egosal kendliği savunursan ruhsal kendliği bulamazsın. Söylenen şey doğruysa kendini dönüştürme fırsatıdır; yanlışsa zaten bir önemi yoktur.

Ama en duyarlı, en çok yaralanılan bir konu olduğunda durum değişebilir — mesela kişinin eşiyle ilgili ağır bir iftiraya maruz kalması gibi. Orada "savunmamak" mutlak bir kural değildir; dayanılacak kadar çok şeyin de bir sınırı vardır. Bundan iki-üç sene önce yaşadığım bir durumda ben de kendimi savunmuştum, çünkü o meseleyi henüz bilmiyordum; boşa kendimi savundum, gereksiz bir şey oldu. Sonra "ben zaten böyle değilim, niye kendimi savunayım" deyip alakayı kestim, meseleyi bitirdim. Bazen savunma mekanizması üzerine gitmek değil, geri çekilmektir; bu da bir savunma türüdür. Ama bazen insanlardan biraz uzak durmak, kendi sağlamlığınız açısından da daha iyi olabilir.

Bir insanın kaldırabileceği düzeyden fazlasını söylemek de bir insafsızlık olabilir; herkesin bir gücü, bir kapasitesi vardır, ona göre davranmak lazım — ilacı yavaş yavaş vermek gibi. Burada iki ayrı analiz gerekir: birincisi, muhatabımızın insafsız olabileceğine dair değerlendirmemiz gerçek de olabilir, yanlış da olabilir, yarı doğru da olabilir. Diyelim ki bir durumu kaldıramıyorum, zaten çok zorlanıyorum, üstüne biri de geliyor — "bunu ancak insafsız biri yapar" diye düşünebilirim; ama bu, o insanın varlığında böyle bir iz düşümü olduğu anlamına gelmez, sadece benim benliğimdeki bir yansımadır. Bunun için iki cevap verebilirim: ya o insanın içini gerçekten okuyorumdur (buna dair güçlü bir veri varsa), ya da "bilmiyorum" derim ve bunu bir kenara bırakırım. En fazla şunu diyebilirim: "Bunu bana söylemesi için uygun bir zaman değildi." Bu daha nötr bir benlik durumudur.

Rahatsız Olmamanın Gücü

Öfke aslında kendimize acımaktan ileri gelen bir çatışmadır; "ben bu rahatsızlığı, bu acıyı hak etmiyorum" demekten kaynaklanır. Burada iki temel prensip vardır: birincisi kendine acımayacaksın, ikincisi insanların niyetlerini sorgulamayacaksın. Kendine acımayacağım demek, kendini harap edeceğim, "sen berbat birisin" diyeceğim demek değil; "benim de zaaflarım var" diyerek kendine acımayacaksın demektir. Bir adamın güzel bir sözü var: "Siz kendinize acımayın, gerekirse ben size acırım." Ego kendine acıdığı andan itibaren kendini meşru ve olumlu görür; acımayacağız — ama acımamak, acımasız olmak demek de değildir. Ne acımasız ol ne acı; sadece acımayı gör.

Biz gerçekten sükûnet içinde ve kendi benliğimizi tamamen nötrleştirerek konuştuğumuzda, bu az veya çok mutlaka muhatap tarafından fark edilir ve daha çok alınır. Mesela diyelim ki eşin seni aldattı; "bu senin için verimli bir şey değil, problem değil, keyfine bak, ama emin ol buradan varacağın bir yer yok" desen — karşıdaki bunu daha çok düşünür, durur. Öbür türlü rahatsız olmuşsun, kendini kötü hissetmişsin, kızmışsın, kırılmışsın, alınmışsın; karşıdaki için bunun bir önemi yoktur, "rahatsız oldu" der geçer. Rahatsız olmamak çok önemli bir şeydir; emin ol, rahatsız olmadığında kişi kendine daha çok bakar.

Bu, bir hırsız evinize girdiğinde ona "kendine daha güzel bir iş bul, seni daha çok tatmin edecek, daha huzurlu olabileceğin bir iş bu, ama çok ihtiyacın varsa istediğini de alabilirsin" demeye benzer. Böyle bir hırsıza bunu deseniz, büyük ihtimalle %99 evden boş dönecektir. Fıtrat hiçbir zaman kaybolmaz ve yalan da söylemez; belki onu o an anlamayabilir, ama fıtrat kendine dokunulduğunda tepki verir.

Bana bakan şey, ben bir insanla muhatap olduğumda ona kendi rahatsızlıklarım veya yargılayıcı zihnim üzerinden reaksiyon vermemeli. Bu yanlış bir şey değil ama yapması çok zor bir şeydir. O yüzden tasavvufta bazen müritlere "kimseye bir şey söyleme" denir — "başkasını düzeltmeye kalkma" der, çünkü henüz başkasını düzeltebilecek hâlde değilsindir. Gerçek düzeltme, kendini düzeltir gibi bir düzeltmedir; hakiki idrakte bir başkasını düzeltme yoktur; o sen gibisindir ve sen aslında kendini düzeltiyorsundur — bir elin diğer eli yıkaması gibi.

Bir kişiye bir şey söylerken dikkat etmem gereken şey, benliğimi tamamen nötrleyebilmektir. Diyelim ki birisinin telkin, tavsiye, eleştiri değerlendirmesine muhatap oldum — orada da bana düşen şey aynıdır: kendime acımayacağım, karşımdakinin niyetiyle ilgilenmeyeceğim ve bir ton toprakta iki gram altın varsa onu alıp istifade edeceğim. Benim için tek çalışma alanı budur.

Bazen bir insanın kendi ait olmayan bir durumdan rahatsız olması söz konusu olabilir — hiç kimseye ait olmayan, çok küçük, minicik bir şey. Böyle durumlarda insan "hep kendine bak, hep kendine bak" der ama bakınca da bir şey göremez; öyle durumlarda insanlar yoruyor, o zaman almak istemezsin, ciddi ciddi alacak bir şey yoktur, bu savunma da değildir — orada rahatsız olmaman gerekir.

Kişinin nefsani bir durumunu hissettiğiniz anda size de dokunuyorsa, o nefsani durum ona ait olsa da bana dokunan taraf benim nefsimin dönüştürülmesi gereken bir tarafıdır; oradaki rahatsız olma durumu sadece bir incinmedir, incinmenin de üzerinde çalışılması gerekir. Mesela ben de hayatta bazı şeyler açısından eleştirilirim; eleştiriyi doğru bulmuyorsam rahatsız da olmam. Bir kişi her karşılaştığımızda aynı eleştiriyi tekrar eder, ben yine kendi bakış açımı söylerim, onun söylediğini de değerlendiririm — bazen tekrar tekrar değerlendiririm. Ama orada alacağım bir şey yoksa, onun perspektifi de öyle olduğu için "dinlerim, rahatsız da olmam, ama bana göre onun bir değeri yoktur, ona göre önemlidir" derim.

Örneğin bir yere her gittiğimde biri "kahve içer misin" diye sorsa, ben kahve içmediğim hâlde "teşekkür ederim, sağ ol" diyebilmeliyim; "bugün sen bilmiyor musun kahve içmediğimi, niye gene soruyorsun" dememe gerek yok — bu benim rahatsızlığım olur, "niye benim tercihimi dikkate almıyorsun" gibi bir şey. Burada rahatsız olmamı gerektirecek bir şey yoktur; ta ki zorla bana bir şey dayatılmadıkça. Dolayısıyla ben kendimdeki rahatsızlığa odaklanıp onun üzerinde çalışmalıyım. Bunun iki boyutu var: birincisi, birine bir şey söylerken benliğimizin orada nötr olması; ikincisi, muhatabımız ne kadar olumsuz veya art niyetli olsa da onun içinden alınabilecek bir şey varsa onu çıkarıp alabilmek. Bu gerçek bir idrak ve ferasettir; biz onu alamıyorsak, üzerinde çalışacağımız bir şey var demektir.

O AIDS mikrobu hadisesindeki adam daha sonra böyle bir şeyin olmadığını anladı; arkadaşlığımıza devam ettik. Halbuki mesele benimdi, muhatap da bendim, arkadaşlarım ise onunla çatıştı, bozuştu. Beni ne ilgilendirir? Niye kendimi savunayım, niye rahatsız olayım, niye çatışayım?

Benlikleri Fotoğraflamak: Gerçek Çalışma Alanı

Bir dinleyici şunu paylaştı: "İsmail abi, ben kendimde şunu fark ettim; 'birine karşılık vermek lazım' diye olaya yaklaştığımda içimde müthiş bir çatışma doğuyor. Zihnim 'nasıl davranmak gerekir' diye ego idareyi ele alıp bir sürü şey çıkarmaya başlıyor. Ama fark ettim ki, bir varlık hâli olduğu zaman — güzel bir ruh hâli yakaladığımda — o zaman ego zaten geri çekiliyor, gerilim çıkmadan, yağ gibi, kendinden doğuyor bu."

Cevap: Tabii, kendinden doğuyor, doğal oluyor. Benim anlattığım o hadisede ben aslında hiçbir zorluk çekmedim, çünkü daha öncesinde biraz çalışmıştık; bana ağır gelmedi. Ama bazen kötü bir durumda olabilirsin, gerilimle girmek istemezsin, egon "bu adamı yürüteceğim, lafımı söyleyeceğim" diyebilir. Bu ego, gerçek varlığa alaka duymuyor; onu muhatap alma. Ama o hâli de bastırmaya çalışma, daha kötü hâle gelir, daha yargılayıcı, daha suçlayıcı bir gerilim doğar. O alanın hakkını ver — sanki başka bir karakter gibi, "o top koştursun, o idare etsin biraz" de. Bazen o özdeşlikten kurtulabiliyorsak onu bırakabiliriz, bazen de vakit olduğunda onun üzerinde çalışırız, onu karşımıza alırız: "niye rahatsız oluyorsun, gel bakalım değerlendirme yapalım" — yaramaz bir çocuk gibi, niye huysuzlaştığını sorup onu da çözümleriz, yüksek bir bilinçle ikna ederiz. Çünkü her benliğin kendine ait bir mentalitesi, bir algılama tarzı, bir düşünce yapısı vardır; sen ondan özdeşleşmeden ayrılabilirsin, ona tabi olmayabilirsin, ama o zihniyet dursa da dikkatli olursan ona tabi olmazsın.

Benliğin gerçek bir merkezi yoktur, asli bir temeli de yoktur. Bunun önemli bir göstergesi şudur: sizi kırmış olan bir insan var diyelim, ama çok hayati bir şey değil; siz ölüm tehlikesi yaşasanız, içinizdeki bütün negatiflikler ortadan kalkar değil mi? "Boşver" dersiniz, çünkü gerçekliği zaten yoktur. Hepsi bir sabun köpüğü gibidir, fakat bize kendilerini çok güçlü gerçekler olarak sunarlar. Onların gerçek olmadığını ne kadar iyi anlayabilirsek, o zaman bize çok etkili gibi göründüklerinde "şu an çok etkili gibi görünüyor ama bu, benim kendilik farkındalığımın olmayışından kaynaklanıyor, hikmetten uzak oluşumdan güçlü görünüyor" deriz. O benliği güçlü kılan şey, o anda hakiki bilgiye ve hikmete sahip olmayışımızdır.

Ölüm Bilinci ve Faniliğin İzafiliği

Gerçekten üç günlük ömrünüz olduğunu düşündüğünüzde, kafanızdaki şu anki hangi sorun, hangi ilişki problemi kalır? Birçok şey sabun köpüğü gibi silinip gider, çünkü zaten gerçek değiller; ama bir şekilde kendilerini bize gerçek hissettiriyorlar. Ölüm rabıtası bu yüzden önemlidir; çünkü ölüm bize bu dünyanın izafi, geçici, asli olmadığını hissettirir. Bırakıp gidiyorsun, ettiğin kavgaların birçoğunun kıymeti kalmıyor.

Ölüm döşeğindeki bir adamın hikâyesi anlatılır: Adam ölürken "Süleyman burada mısın? Falanca burada mısın?" diye sorar, hepsi başında toplanınca "dükkânı kime bırakıyorsunuz" der. Eğer insan kendini fazla kaybetmemişse bunu görür, "önemli değil, çünkü gerçek değiller" der. Hakikaten gerçek değiller. Buna basit bir örnek: uzaya çıktığında yer çekimi diye bir şey kalmaz — sadece bu dünyaya ait bir şeydir, evrensel değildir. Atmosferden çıktığında yukarı-aşağı, sağ-sol, kuzey-güney diye bir şey kalmaz; bunlar sadece bu dünyanın sınırları içinde geçerlidir, izafi bir gerçekliktir. Bunu ayırt etmek gerekir. O yüzden Bediüzzaman "dünya kıymetli bir meta değil ki, tartışmaya değsin" der; "bütün dünya böyle olunca, dünyanın küçük meselelerini sen anla" der. Yani her şey izafidir.

İbadet, tefekkür, Allah'ı hatırlamak, ölümü hatırlamak — bunları ne kadar fark edersek, kuşatılmış olduğumuz şeyin asli olmadığını, sınırlı olduğunu o kadar anlarız. Ama bizi kuşattığında sanki ondan başka bir şey yokmuş gibi gelir; bizim tutsaklığımızın nedeni budur. Ölçmede her şey izafidir; bir şeye "büyük" ya da "küçük" dediğimizde aslında bir şey tarif etmiş olmayız, çünkü izafi bir şeydir. Bir karıncaya göre yarım ekmek dilimi büyüktür, bir ineğe göre bir lokmadır. "Bu büyük bir sorun" — neye göre büyük? "Bu büyük bir acı" — öyle bir şey yok, sadece "bu bir acı" de, büyük deme; büyük dediğin anda onu mutlaklaştırmış olursun. Dünyada önce bir ölçü birimi konur, sonra o birime göre ölçülür; bizim ölçü birimimiz egomuz olunca bozuluyor işte.

Ölçü Birimimiz: Heva ve Benliğin Yanlış Metresi

"Buna kimse tahammül edemez, bırak o kimseyi, kenarda dursun, olayı gör sadece." İçinde "buna dayanamıyorum" diyen bir ölçü koyan benlik vardır, bunu inkâr edemeyiz. O benlik "bu dayanılamaz bir şeydir, bu çok büyük bir şeydir" der; "onun elindeki ölçü ne" diye ona bakmak lazım. Bazen bir kişi "dayanılmaz bir şey, adamı öldürecek şekilde ızdırap veriyor" der; bu, o kişinin içindeki bir benliği öldürmesi için bir fırsat da olabilir. Kendi içindeki o benliği öldürüp bambaşka bir hâle geçebilir.

"Asıl sana dayanılmaz, sen kendini merkeze koyup 'buna dayanılmaz' diyorsun." Mesela birisi "bu arkadaşın yaptığı kabul edilemez bir şey" dese, bana göre o kadar basit bir şey ki; analiz ettiğinde o kişi bunu niye yapmış diye psikolojik analiz yaparım. "Sen neye göre konuşuyorsun" diye itiraz edilirse, "sen de bir şeye göre, ben de bir şeye göre konuşuyorum" diye cevap veririm.

Peki Kur'an'da ne diyor? Allah ve Resulü bir şeye karar verdiğinde, müminlere kendi görüşlerini öne sürmek yakışmaz — bu şu demektir: sen gerçek anlamda neyin ne olduğuna vakıf bir idrakte değilsin; Allah ve Resulü o objektif bilinçtir, objektif idraktir. Onlar bir şeye karar vermişse sen uyarsın, içindeki bir benlik buna uymak istemese de. Ama senin içindeki bir benlik kendine göre ölçüp biçer, hüküm verir. Kur'an'da "onlar heva ve heveslerini ilah edindiler" denilir — kendi ölçülerini ilah edinmişlerdir. "Bu bana dayanılmaz" derken, bunu diyen benim benliğimin hevasıdır, arzusudur. Heva derken küçük kaçık günahları veya arzuları düşünmeyin; heva senin algın, anlayışın ve bakış açındır. Sen onu ilahlaştırıyorsun, çünkü onun asli, temel ve vazgeçilmez olduğunu kabul ediyorsun.

Bunu şöyle düşünün: bir insan eline bir metre almış, ama o metre aslında tam metre değil, diyelim ki 65 santim; ölçtüğü her şey yanlış çıkıyor. Bizim benliklerimizin ölçme imkânı da böyle sübjektiftir; ölçtüğümüz çoğu şey yanlıştır — hepsi demeyelim, doğruya yakın da olabilir, sağlıklı, nispeten sağlıklı bir egoda nispeten doğrudur, ama bunun da aşılacağı bir düzey vardır. Evet, bende de bu durumu ölçen bir benlik var, bunu inkâr etmiyoruz, edemeyiz de, etmemeliyiz de. Ama senin ölçmene göre söylediğin şeyin sana göre doğru olduğunu kabul ediyorum; fakat bu objektif değil, dolayısıyla sen o ölçü biriminin üzerinde çalış. Bizim ölçü birimlerimiz benliklerimizdir; biz ölçü birimlerimiz üzerinde çalışmıyoruz, ölçtüğümüz şeyler üzerinde çalışıyoruz. Biri "bu metre sahih bir ölçü değil" derse, "bunun üzerinde durmayalım, sen bana benim istediğim ölçülerde bir şey getir" deriz — asıl üzerinde çalışılması gereken ölçü birimimizdir. İşte tasavvuf niye benlikler üzerinde, niye nefis üzerinde çalışır? Bunun için çalışır; çünkü öyle bir ölçü birimimiz var ki, her şeye olduğundan farklı bir ad veriyor, olduğundan farklı tanımlıyor — çok kıymetli bir şeye kıymetsiz, çok kıymetsiz bir şeye kıymetli hükmü veriyor.

İki-üç yeğenim var; birine "bak, bu sitede senin notun anlatılıyor, bir dinle" dedim, "amca kaç kişi bunu takip ediyor" dedi. "Bilmiyorum" dedim. Bu bir ölçü mü? Ona göre ölçü işte. Bunu inkâr mı edeyim? Etmiyorum, ama ölçü olarak kabul etmiyorum; olabilirse ona bir hatırlatmada bulunurum, önemi yok. Önemli olan, söylediğin şeyin veya bilginin doğru olması. Ama onun ölçüsü "kaç kişi takip ediyor" — bu ne kadar doğru? Biri buna dünyevi gerekçelerle çok güzel bir gerekçe bulabilir; ama biz bunun gerçek olmadığını nesnel olarak ispat edemesek de böyle diyebiliriz. Reyting alma, ünlü olma, çok takip edilmek güzel bir şey — kimin için? Ego için, o benlik durumu için güzel bir şey; peki bu objektif mi?

Bir benlik türü de der ki: "Bunlara ne olacak, biz olmasak her şey gri olacak." Belki de gri olmayacak. Bir arkadaş sordu: "Hakikaten mal olmayacağız değil mi?" — "Mal" derken Anadolu'da koyun, keçi, inek için kullanılan bir söz; "mal gibi olmak" demek. Yani ego der ki "biz gidersek sahne boş kalacak"; halbuki onlar gidince asıl öz sahneye çıkıyor, daha sağlam, daha sakin, daha derin.

Risale-i Nur'da bununla ilgili iki tane saray örneği verilir, 23. Söz'de. Der ki: "Rüyamda hayali bir vakada bir şehre girdim, bir saraya rastladım; sarayın önü şenlikli, tiyatro gibi, renkliydi — anladım ki sarayın içi boş. Başka bir saraya rastladım, dışarıdan gayet sakin, hiçbir albenisi olmayan bir sarayd; merak edip içine girdim, orada başka şeyler vardı, daha derin bir hakikat, daha derin bir varoluş düzeni." Bu, üniversite hayatındaki gençlerin coşkusuna benzer — dışarıdan bir canlılık var gibi görünür ama içinde iğrenç bir yapışkanlık, bomboşluk vardır, derinliğe inmez, zevk vermez. "Bir kaşık suda fırtına kopar" derler, aynen öyle — aslında bir kaşık su.

Bunu tecrübe ettikçe görüntünün aldatıcı olabileceğini, hakikatin her zaman daha soyutta olduğunu, somutun, zahirin ancak görünmez ve soyut olanın bir yansıması olduğunu anlarız. Dalga ancak denizden olur; gerçek bir deniz yoksa, dalga ne kadar yüksek olursa olsun deniz sığsa orada bir şey çıkmaz. Gerçek varlık görünmez olandır; görünür olan onun üzerine bina olur. O yüzden derine doğru bir yolculuk yapmalıyız — zahirde olanın kıymetini vererek, ama ona olduğundan fazla değer vermeden. Gerçek mutluluk kahkahalarda değildir; gerçek mutluluk içsel bir coşkudur, onun dışa yansıması çok neşeli, eğlenceli, haykırıp bağırmak değildir. En muazzam güç görünmeyen güçtür ve her şeyi hareket ettirir.

Merkezde Kalmak, Yayılmamak

"O hiçbir şey yapmaz, fakat hiçbir şey de yapılmadan bırakılmaz" — asli varlık görünmeden iş yapar, orada her şeyi yapan olur ama hiç gözükmez, elle tutulmaz, gözle görünmez; ama gerçek var odur. O yüzden maddi, zahiri olandan ne kadar uzaklaşırsa kişi o kadar asli varlığa yakınlaşır. Modern insan dışa yayılmıştır; sanki dışa yayıldıkça bir şey katılacak, hayatın bir parçası olunacak, var olunacak sanılır. Halbuki bir şey dışa yayıldıkça merkezi zayıflar — bu bir ilkedir. Bir fırtına ne kadar yayılırsa gücü zayıflar; ne kadar dar bir alanı işgal ediyorsa o kadar güçlüdür. Onun için yayılmak değil, merkezde olmak önemlidir; en güçlü şey merkezde olandır. Onun için kendinde kalmak, kendini bulmak esastır.

Hiçbir metin bize "âlemi bul, âleme sahip ol, âlemde meşhur ol, âlemi etkile" demez; bu modern bir paradigma. "Ne kadar etkilisin? Seni kaç kişi takip ediyor?" Allah bir peygambere böyle bir şey dememiş. Allah bir peygambere "ne kadar bendesin, ne kadar merkezindesin" demiştir; "kaç kişiyi etkiledin, kaç kişiyi imana getirdin" değil. Bunlar bile Müslüman olarak içimizde yer etmiş yanlış bir ölçüdür: "Ne kadar Allah'lasın, Allah senin ne kadar merkezinde, sen ne kadar O'nunla birsin" — bu esas sorudur, "ne kadar etkilisin, ne kadar yaygınsın" değil. Ama ego öyle değildir; o yayılmak ister, fark edilmek, bilinmek, kabul görmek, değer görmek ister. Bu onun tabiatıdır, bunu inkâr etmiyoruz; fakat biz o tabiata tabi değiliz.

Bunu bir atın üzerindeki süvariye benzetebiliriz. Atın derdi ottur; ata hikmetten bahsedecek hâlimiz yok, o ot bulduğunda rahat eder. Ama biz süvariyiz, gün boyu ot peşinde koşmayız. Nefsin de bir hakkı vardır, onun hakkını vermek gerekir, fakat nefis olmamak gerekir. Senin bir sürvarin var, seni taşıyor, onun kendine göre ihtiyaçları var — susadığında su verirsin, ama at iyice susuzluğunu giderip rehavete kapıldığında "kalk, hedefimiz var, yola devam edelim" dersin. Bir şeyi reddetmek yok, fakat sen neredesin? Sen merkezinde ol, çevrenin de farkında ol. Diyelim ki evin sahibisin, bahçende köpeğin, tavukların var, onların ihtiyaçlarını da karşılarsın, ama sen onlar değilsin.

Bizim hayattaki bütün gerginliğimizin nedeni, yukarı olanla aşağı olanın birbirine uyumsuzluğudur. Bir hayvana yiyeceğini, suyunu verirsin, rahatça mışıl mışıl uyur; çünkü onun için "yukarı" diye bir şey yoktur, sadece kendine dair ihtiyaçları vardır. Biz insan olarak hem ilahi olanın hem beşeri olanın ikisini bir arada taşıyoruz; bütün huzursuzluğumuz buradan kaynaklanıyor. Alttaki der ki "beni bırak, benim ihtiyaçlarım var, onları karşılayacağım"; ama ihtiyaçlarını karşılayınca da içinde yukarıdakinin bilinci olduğu için tatmin olmaz, çatışma çıkar.

İnsan Ne Meleğe Ne Hayvana Benzer

Bediüzzaman'ın bir sözü var: ehl-i dünyanın bir temsilcisi ona gelip "bizi bırak, biz böyle mutlu olacağız, yiyeceğiz, içeceğiz, eğleneceğiz, nefsimiz neyi isterse onu yapacağız, hayvanlıksa hayvanlık bu" der. Bediüzzaman ilginç bir şey söylüyor: "Sen istesen de hayvan gibi olamazsın." Çünkü insan öyle de olamaz; hayvan gibi de olamayız — o zaman ancak bir ucube oluruz, doğru adam olamayız. Bediüzzaman diyor ki: "Bir serçe kuşu bu kadar mutlu olamıyorsun; o yemeğini yer, tüneyecek bir dal bulur, ondan mutlusu yoktur. Bir kedinin aldığı mutluluk, huzurlu bir uykudan iyisi yoktur normalde. Ya adam olacaksın, ya ereceksin, ya da hayvandan daha aşağı olacaksın; başka şansın yok, bir yerde duramazsın." Çünkü o ruhani ve ilahi öz seni bırakmaz.

Bizdeki bütün gerilim buradan gelir: ego düzeyinde tam tatmin olmayız, sıkıntı yaşarız. Bazı dini argümanlar "bak günahtır" der; bazı modern psikanaliz ekolleri bunu rahatlatmaya çalışır, bir kuşun deneyimlediği zorluklardan kurtarmak için kanatlarını keser gibi bir yaklaşım sergiler. Ama uçamayan bir canlı uçma sürecinde zorluk yaşamaz; uçma imkânı olan, uçup uçamamanın zorluğunu yaşar — çünkü uçabilecek mahiyette yaratılmıştır, yerde yürümek için yaratılmamıştır. Bundan kurtulmanın iki yolu vardır: ya uçmak için çaba gösterip en sonunda uçarsın, ya da "benim kanadım manatım yok, bunlar dikkate alınmayacak şeyler" der, devam edersin — gerilim böyle de biter, ama mutlak hakikat bizi zorlar: "Sen bu dünya için yaratılmadın." O yüzden bizdeki gerilimi uçmak yönünde kullanacağız: "Benim asli ve vazgeçilmez hedefim uçmaktır. Uçma sürecinde belki birçok defa düşeceğim, ama benim kaderim uçmaktır." İnsanın kaderi Tanrı'dır aslında — inansa da odur, inanmasa da odur; ya o kader pozitif bir şekilde gelişecek ya da kişi acı yaşayacak.

Bizim bütün beşeri komplekslerimiz bir hakikatin idrak edilmemesinden ve egonun onu yanlış arzu etmesinden doğar. Mesela ölüm korkusu, ebedi yaşama arzusudur. Veya hiçbir kişisel niyet duyulmadan, hesapsız kitapsız sevilmek istemek — "biri beni her şeyimle sevse, hesapsız kitapsız sevse, ne kadar güzel olurdu" arzusu. Bu aslında ruhsal bir gerçektir, senin ruhunun idrak edeceği bir gerçek. Fakat ego bu gerçeği kendi düzleminde, kendi gözüyle yaşamak istediğinde travmalar oluşur; benlik der ki "ben hem bu ölçü içinde olacağım hem de arzu ettiğim şeyi elde edeceğim" — böyle bir şey yok. Bu, "uzay olmasın ama yıldızlar olsun" demeye benzer; hem uzay olmayacak hem yıldızlar olacak, böyle bir şey yok. Ego düzleminde yaşanan bütün sorunlar, açmazlar, arayışlar; ruhsal bir hakikatin ego tarafından hem çarpıtılmış hem de yanlış bir şekilde arzu edilmiş hâlidir.

"Beni herkes sevsin" diyor benlik — kardeşim, herkes seni nasıl sevebilir ki, hatta sevmemesi lazım zaten; çünkü sen o değilsin. Allah seni seviyor, ama sendeki kendini seviyor; senin "ben" dediğin şey zaten gerçek değildir. O yüzden "Allah kâfirleri sevmez" denir — çünkü kâfirin öyle bir gerçekliği yoktur, küfür zaten bir vehimdir. Allah kâfirdeki kendini seviyor; ama küfür bir örtüştür, gerçekliği yoktur. Biz çocukken bazen "ben şunu sevmiyorum, bunu sevmiyorum" deriz; şimdi o benlik hâli kalmış mıdır? Kalmamıştır. Bütün benlik durumları geçicidir, tecrübe edilir, bir vehimdir; o âlemi küçük bir çerçeveden gören benlik algısı da bir şeydir, gerçekliği yoktur. Allah "senin benliğini sevmiyorum" dese, bu aslında "zaten o yok" demektir — köpük gibi, bir görünümde var, gerçeklikte yok. Biz de benlik durumlarımızı fark edeceğiz ama onlara sanki asılmış gibi yapışmayacağız.

Buna daha anlaşılır bir örnek: bir arkadaş, kendisi de karşı taraf da genç yaşta, çok sevmiş, ailesinin karşı çıkmasına rağmen her şeyi göze alarak bütün gemileri yakarak evlenmiş. Sekiz-on sene sonra artık o duyguyu hissetmiyor, kendine şaşırıyor: "Ben nasıl bakıyordum, nasıl görüyordum onu o zaman, bu kadar şeyi nasıl göze aldım" diyor. Şimdi oradaki benlik nerede? On sene evvel o kız için canını dişine takan, ailesinin baskısına rağmen her şeyi göze alan o benlik nerede? Yoktur, bir yeri yoktur; bizim için gerçekliği yoktur. O zamanlar aşk hâlindeydi ve kendi dışında bir şeye yansıtma yapıyordu; şimdi öyle bir şey yapamadığı için o yansıtma da yok oluyor.

Ego Düzeyinde Sevgi ile Ruhsal Aşk Arasındaki Fark

Bunu kabullenip pozitif bir şekilde ilerlemek lazım; hepsi bir süreç ve hepsi fanidir. Bir dinleyici sordu: "Ben bir şeyin fani olduğunu bilsem de, onu istememdeki maksat o süreçte çalışmak, elde etme uğraşı vermek olabilir mi? Bir şeye 'full power' girmek, o modu yaşamak — aktive olmak — bu iyi bir şey değil mi?" Cevap: Aktive olurken kendini benlik olarak o aktive olan durumda mı konumlandırıyorsun, yoksa daha derin bir yerde mi? Eğer aktive olan durumda konumlandırırsan, aktive olamadığında acı yaşarsın. "Şu şey beni ateşliyor" diyorsan, sürekli ateşlenmek isteyen, enerji isteyen bir benliğin etkisindesindir; sürekli nesnelere odaklanır, merkezden uzaklaşırsın, çünkü o senin gerçek benliğin değildir — sürekli beslenmek isteyen bir canavar gibidir.

Bir başka itiraz geldi: "Ama sevgi de asıldır, öyle değil mi?" Tabii ki asıldır. "İnsanın sevginin bitmesini kabul etmesi bana zor geliyor." İnsan sevdiği bir şeyi bir süre sonra sevmeyi bırakabilir; nesne değişir ama öz itibarıyla bir fark yoktur. Platon şunu söyler: gerçek âşık senin ruhunu sevendir; o zaman o bitmez. Antiparantez şunu da eklemek lazım: gerçek âşık aynı zamanda ruhuyla sevendir — yani hem seni ruhuyla sever hem de senin ruhunu sever. O zaman herkes gerçek âşık değildir; bizim genelde yaşadığımız aşk, bu anlamda gerçek aşk değildir.

Ruhu sevmek demek, o ruhun yansımaları olan merhamet, yardımseverlik, iyilik gibi şeyleri hissederek sevmek midir? Yansıyabilir de, yansımayabilir de; fark etmez, çünkü sevmek için ruhsal bir düzeyde olmak gerekir. Gerçek âşıkta hiçbir beklenti yoktur; neyi bekleyeceksin ki, sen zaten bir ruhsun, muhatabın da bir ruh. Ruhsal bir bütünlük ve tamlık vardır; o tamlığı hem yaşarsın hem de karşındaki de o tamlık içinde ayrı olarak hissedilir — ayrılık da yoktur orada. Bu yüzden "gerçek âşık kendini sever" denir — bu Meister Eckhart'ın bir analizidir, doğrudur; ama bunu sıradan bir insana verirseniz bencilliğine malzeme yapar, yanlış anlar. Aşıkta "ötekini sevme" kavramı kalmaz. Ama biz ego düzeyinde ötekini severiz, ötekinden de sevilmek isteriz — doğal olarak; senin ihtiyaçların var, eksiğin var, karşındaki bir şekilde tamamlıyor, buna da sevgi diyoruz, ama bu ego bilinci düzeyinde bir sevgidir; kınamak için söylemiyoruz, sadece mahiyeti budur — biter, azalır, çoğalır, ilişkiye bağlıdır. Aşk ise ilişkiye, muhataba bağlı bir şey değildir. İki insan görünürde birbirine âşık olur ama hakikatte iki insan birbirine âşık olmaz; kendinden kendine bir şeydir.

Biri "seni seviyorum" dediğinde sormak gerekir: "Bende neyi seviyorsun?" Mesela "merhametini seviyorum" derse — "ne olarak seviyorsun, merhamete muhtaç biri olarak mı?" O zaman bunu iyice anlamak gerekir; oradaki merhamet bizim üzerimizden değil, onun tavırlarının başka noktalara yansıyan bir hâli olabilir — mesela bir hayvana gösterdiği merhameti görüp sevmek gibi. Bunun ölçüsü şudur: sana merhametsizlik gösterdiğinde "bu insan merhametsizdir" demiyorsan, ve "o her şeye merhamet edebilecek biri" diye sorguluyorsan — bana merhamet göstermediği hâlde merhametli bir insanı sevebilirim, ama bu illa ruhsal bir şey anlamına gelmez; "bu insan bu kadar merhametliyse, ben de ihtiyacım olduğunda bundan nasiplenirim" diye bir çıkar da olabilir.

Bir dinleyici sordu: "Kişi size merhametsizlik yaptığı halde onun merhametli olduğunu düşünmeye devam ediyorsanız, kızma boyutu olsa da sevgi boyutu devam ediyorsa, yine seviyorsunuz demektir, değil mi?" Cevap: Orada başka bir şeye dayalı bir sevgi olabilir. Kaybetme korkusu veya ayrılık kaygısından dolayı bir kızgınlık çıkıyor olabilir, ama yine de "sevdiğim nokta duruyor" diyorsanız — bu, sevgiyi yaşamadığınız anlamına gelmez; ego düzeyindeki sevginin ve ruhsal sevginin tabiatı farklıdır. Ego düzeyinde kişi tamamıyla kendine rağmen sevemez, tamamen beklentisiz olamaz. Kişilere göre bu az veya çok negatiflik içinde yaşanır, ama netice itibarıyla bir beklenti vardır; olumsuz tavırlardan bir hoşnutsuzluk duyulur, fakat kişi kaybetmek istemediği için, yaşadığı hatıralar için veya başka nedenlerle sevgisi devam edebilir — bazen kendisi bile bunun farkına varmaz, çünkü bazı şeyleri bilincimize getirmekten kaçınırız.

Bilincine getirsen bile, "evet burada benim de hatalarım var" desen de, hangi duygu ağır basıyorsa o öne çıkar; "sevgi duygusu ağır basıyor" dersen, bu tamamen egosal bir sevgi olmayabilir. Egosal beklenti içinde olsan "hakikaten bana uygun değil" der, sevgiyi bitirirsin; ama "yine de güzel durumlar vardı" diyorsan, o güzellikleri sevmişsindir ve sevgi ondan devam eder — mesela bir kediye, bir hayvana gösterdiği şefkati güzel bulmuşsundur, "bunu bana da göstersin" diye bir beklenti gütmeden.

Ama kişi bu ilişkiden gerçekten rahatsız olmuyorsa, ego düzleminin dışında olduğunu söyleyebiliriz. Bunu ayırt etmek kolay değil; ego derken kaba, basit menfaatçi bir egodan bahsetmiyoruz, egonun çok farklı düzlemleri var. Kişi bundan rahatsız olmuyorsa, ya da olmayıncaya kadar çaba göstermelidir. Rahatsız oluyorsa, orada nispeten iyi — diyelim ki yüzde altmış iyi olan — bir varlıkla ilişkili olma ihtiyacı vardır. Oysa aşkta ilişkili olma ihtiyacı yoktur.

Bu, Allah'la ilişkimiz için de geçerlidir. Allah'ın senden yüz çevirdiğini bildiğin anda sevgi devam etmiyorsa, bu da ego düzlemindedir. Bizim Allah'la ilişkimizin uzun bir süreci bu düzeydedir; en kabasından en ince sofistike olanına kadar, ikilik kalkıncaya kadar bu devam eder. Buna üzülecek bir şey yok; "eyvah Allah beni yakaladı, ben benliğimle onu seviyormuşum" diye düşünmeye gerek yok — Allah zaten biliyor. Çocuk babasına "sen bana çikolata getirdiğin için seni daha çok seviyorum" der, baba gülümseyip "biliyorum evladım" der; "beni çikolata için seviyorsun diye sana kızacak hâlim yok, çünkü senin sürecini biliyorum" der. Allah da bizim sürecimizi biliyor; biz farkına vara vara bir adım daha ileri gideriz, en sonunda benliği de feda edip "Sen varsın, Sen yetersin" deriz.

İnsanların Allah'ı sevmesi, Allah'a inanması ilk düzeyde nefis düzeyinden başlar — en basiti cennet kazanma arzusudur. Bir yere kadar Allah'la ilişkimiz nefis düzeylidir; bunu görmezden gelebiliriz, kendimize bile ifade edemeyebiliriz, ama bu doğaldır. Sonra dönüşür ve tamamlanır. Zaten Allah bize vermeden biz dönüşemeyiz; biz elimizden geleni yapıp kararda kalmaya çalışırız, nefsimiz coşmasın diye. Bir sevgide bir hoşnutsuzluk, bir rahatsızlık varsa orada ego vardır; bu böyledir. O egoyu tahlil etmek ayrı bir meseledir, bazen çok sofistike, bazen çok kabadır. Ama aşkta böyle bir şey yoktur. Aşk hâlindeki insanın nefsi tamamen ölmediği için bazen nefis başını çıkarıp rahatsızlık dile getirebilir; ama aşk hâlindeyken rahatsızlık, beklenti duyulmaz. Aşk hâli yirmi dört saat olmadığı için, kişi nefsine düştüğünde nefis şikâyet eder, ama aşk hâlinde şikâyet yoktur.

Bir Damla Su Bile Güneşin İzini Taşır

Bazen bir insan, muhatabıyla bir şeyler yaşamak istediği için sevgisinden vazgeçmez; sevgisini bitirirse muhtemel yaşayacağı mutluluğu da bitirmiş olacağı için sevgisini hiç kesmez. En çok da geçmişte yaşanan anıların hatırına, ileride tekrar yaşanabileceği umuduyla devam eder. Bir arkadaşıma "bir daha bunu yaşayamayacaksın, o dinamikler bir daha yakalanmayacak" dedim, ama bana inanmadığı için ilişkiyi sürdürdü — iki ay boyunca bulutlarda gezmişti, o iki ayı tekrar yaşayacağını umuyordu; "sanki benden başka kimse yok gibi bana bakıyordu" diyordu. O hâlin ona hissettirdiği bir şey vardı, bir psikolojik tatmin.

Bu çok mekanik bir analiz gibi görünse de, bunu yapıyoruz ki daha derin bir şeyin izini sürelim. Çünkü asıl olmasa, izafi düzeyde hiçbir şey olmaz; en nefsani sevgi bile ruhsal sevginin izini taşır, fakat çok indirgenmiştir. En katı şeyde bile eser miktarda su vardır deriz ya — karpuzun bile yüzde 98-99'u su olduğuna inanmak zor gelir. Bunun gibi, en nefsani olan bir şey bile ruhsal bir temele dayanır, ama indirgenmiş bir düzeyde. Tıpkı ayın denize vuran ışığının aslında güneşten olması gibi — ama "ayın ışığı güneştir" dersem hata ederim; "bu ışığın kaynağı denizdir" dersem de yanılmış olurum. Ama o ışık bile güneşten bir iz taşır. Meyve suları, aromalar da böyledir; bizim genelde tattığımız o haz, meyvenin kendi özünden gelen hazın bir yansımasıdır, ama arasına tatlandırıcı, katkı maddesi karışmıştır.

Ben şahsen bu analizleri kendime yapmışımdır — annemi, kardeşimi, arkadaşımı, dostumu sevdiğimde, nerede benliğimin devreye girdiğini görmüşümdür, sonra onu arındırmaya çalışmışımdır. Bunu sakince, inkâr etmeden yaparız. Ben hayatta kimsenin şeyiyle uğraşmadım; kendi içimdeki benlik düzeylerinin analizinin sonuçlarını konuşuyorum, çünkü kendim bunu bu kadar konuşmadan gelmez.

Bu, saf meyve suyu örneğine benzer: önüne bir meyve suyu geliyor, önce "bu meyve suyudur" dersin, sonra bakarsın ki tam meyve suyu değil, içine su, koruyucu madde katılmış; onları ayrıştırırsın, ta ki en asıl saf meyve suyuna varana kadar. En bencil sevginin içinde bile damıtırsak ruhsal olanı keşfederiz; ama benlik onu seyreltmiş, kırk türlü şey katmıştır. Arıtır arıtırsın, en son kalacak olan şey ruhsal olandır.

Cehennemin Hakikati: Bir Arındırma Süreci

Cehennem de zaten budur. Cehennem, bizde asli olmayanı asli olandan arıtan bir işlemdir. O yüzden evliyalar için "iyi ki cehennem var" denir — cehennem bir rahmettir. Bir şeyin aslı ile vehmi olanı, asıl olmayanı birbirinden ayırır. Cehennem bir lütuftur, bir arıtma işlemidir. Bu tabii dünyadaki durum için geçerli; çocuklar için cehennem yoktur, oraları birbirine karıştırmamak lazım. Bazen burada da, bu dünyada da cehennemi yaşadığımız durumlar olur.

Cehennem en basitiyle bir arındırma merkezidir; hakiki olanı sahte olandan arındırır. Kâfir olanı değil, kâfirin küfür bilincini, o küfür algısını, "ben kâfirim" diyen benlik algısını arındırır. O yüzden "yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten sakının" denilir — bizzat o arındırılıyor, ekstra odun falan yok. İnsanlar nispeten daha çabuk arınmaya eğilimli varlıklar, taş ise kalbi taş gibi olanlar; Kur'an'da "onların kalpleri taş gibidir, hatta daha da katıdır" denilir. Yakıtı insanlar ve taşlar olması bu manaya gelir. Taşın içinde de eser miktarda su vardır; o taş kısmı temizlenir, su kısmı kalır, sonra o kalan kısım varoluş mertebelerinde yol almaya devam eder. Cehennem ilahi lütfun bir başka tecelli yönüdür, o da bir rahmet ve lütuftur.

Aslında bu dünya ile öbür dünya, cehennem ile bu dünyadaki ızdırap ayrı şeyler değil — bir bütündür, ama anlatmak kolay olsun diye ayrılmış gibi anlatılır. Bir dinleyici sordu: "Bazı yerlerde kâfirlerin yok olacağı söyleniyor, doğru mu?" Cevap: Evet, yok olacak — cehennemden onlar ayrıştırılacak demek budur. "Yok olma" derken, o kâfir olan bilinç, o vehim gidecek demektir; o zaten yok, bir vehimdi. Nesin Rehberi'nde deniliyor ki, kendini yok olacakmış gibi tevehhüm edip yaşayan kişi ahirette de öyle bir cezayla karşılaşır. İşte zaten yok olacağını düşünen zaten yoktur — o ego, o bilinç zaten gerçekliği olmayan bir vehimdir; o vehim gidecek, kâfir gidecek.

Evliyaullah bu dünyada o cehennem sürecinden geçer; o vehimler, vehmi benlikler, bütün vehmi algılar yanıp gider — bazen aşk ateşinde, bazen irfan ateşinde. Aşk ateşi böyle bir şeydir: "içindeki madde-i kesife, nâr-ı aşk ile ateş alır, ziyâ ile nûra döner." O kesafet, o vehim, o kendini kesif zanneden şey, aşkın ateşiyle ateş alır, ziyâ ile nûra döner. Elmas da böyledir; anlatıldığına göre milyonlarca yıl belirli baskı ve basınçla oluşmuştur, ama zahiren kömürden farksızdır — mahiyet ve tabiat olarak aynı şeydir, fakat dönüştürülmüştür.

Bir soru: "İsmail abi, neden bu böyle (arındırma olarak) anlatılmıyor da, hep 'yanacaksın' diye korkutucu bir şekilde anlatılıyor?" Cevap: Bunların hepsi bir sembolik manaya işaret ediyor. Ateşin en bariz vasıflarından biri saflaştırmadır, temizleyen, arındıran bir şeydir. Bir cevheri ateşe atarsın, gerçek ölçüsüne dönüşür; demiri ateş şekle sokar. Ateşin dünyadaki her şeyin üst âlemlerdeki bir karşılığıyla ontolojik bir mana mütekabiliyeti vardır. Mesela aşk ateştir — hem ateşle sembolize edilir hem hakikaten ateş gibidir; aşkı hakikaten yaşayan bir insan içinde kor bir ateş varmış gibi hisseder. Bu boşuna değildir, çünkü ateş bütün egosal algıları, bütün o kabartıları temizler. Kur'an'da anlatılan cehennemle ilgili misaller de bu hakikate işaret eden bir sembolik mütekabiliyettir.

"Peki kâfirler girdiler mi bir daha çıkamayacaklar mı?" diye soruldu. Bunu zaten yukarıda anlattık: cehennemden ayrıştırılan aslında o vehmi bilinçtir, kalıcı bir işkence değil bir arınma sürecidir.

Kapanış: Hür Olmakla Özgürleşmek

Bu kadar açıklama gelince rahatladım, dendi; ikisi de bu konuda birbirine "tezgin" yapıyorlardı — hazmetmek lazım. Soru şuydu galiba: bunlar sembolik anlatımlar da neden böyle korkutucu bir şekilde anlatılıyor? Aslında sembolik anlatılmış, ama biz o sembolik anlatımı anlamadığımız için korkuyoruz.

Geçen dersimizin adı "Hür Olmakla Özgürleşmek" idi; bahsedilen "tutsaklık" da buydu. Hür olmak, asli benliğin tutsaklıktan kurtulmasıdır. Şaka yollu birisi "ben free takılayım" dedi; ona şöyle denildi: "Senin free takılmaya hakkın yok, çünkü sen bizatihi kendi kendinin tutsağısın; nasıl free takılacaksın? Ancak ruh free takılabilir. Bedenen istediğin kadar free takıl, onun sonu yok, sadece deneyimlersin." Egonun bütün o korku, kaygı ve beklentilerinden bağımsızlık kazanmak, sahilde kafayı dağıtmaya benzemez — kolay bir şey değildir.

Teşekkür ederim. Teşekkür ederim. Teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde sure adı ve ayet numarası anlatıcı tarafından açıkça belirtilmeden, mealen birkaç ayete telmihte bulunuluyor: "Allah ve Resulü bir şeye hükmettiğinde, mümin bir erkek ve kadına o işte kendi arzularına göre seçme hakkı kalmaz" meâlindeki ayete; "Kalpleri taş gibidir, hatta daha da katıdır" meâlindeki ayete; "Yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten sakının" meâlindeki ayete atıfta bulunuluyor. Sure adları anlatıcı tarafından zikredilmediği için burada da (Sure Adı: Ayet No) formatında belirtilmemiştir. --- ---

İlgili Sohbetler

Varlığın Farkında Olmak ve Takva

İsmail Acarkan, insanın çocukluktan bugüne edindiği psikolojik tortuları ikinci el araba metaforuyla anlatarak, bunları mağduriyet veya öfkeyle değil sakin bir gözlemle fark edip tahliye etmemiz gerektiğini anlatıyor. Freud'un insanı sınırlayan psikolojik indirgemeciliğini eleştirerek, Kur'an'ın mutluluğun dışsal şeylerde değil Allah'ı hatırlamakta olduğunu söylediğini vurguluyor. Hz. İsa'nın "evini kumun üzerine kurmak" temsili ve okyanus benzeri metaforlarla, insanın gerçek varlığını beden, ilişkive başarılara indirgeyip bir "varlık sancısı" (eksistansiyalizm) yaşadığını, hâlbukigerçek varlığın hiçbir şeyle örtülemeyeceğini anlatıyor. Sohbeti, takvanın "varlığın farkında olma bilinci" olduğunu, ölümün ve zorlukların bu farkındalıkla nasıl korkusuzca karşılanabileceğini örneklerle (Hz. Peygamber'in hicreti, şehitler, Bakara 177) açıklayarak tamamlıyor.

Kurban Kimliği ve Darüsselam'a Çağrı

İsmail Acarkan, Eckhart Tolle'nin "kurban kimliği" kavramını okuyarak, insanın yaşadığı haksızlıklar üzerinden "bana bu yapılmamalıydı" diyerek kendinialacaklı hissetmesinin ince bir tuzak olduğunu anlatıyor. "Haklısın ama alacağın yok" ilkesiyle, haklı olmanın bir kimliğe, bir hapishaneye dönüşmemesi gerektiğini; Hz. Yusuf'un yaşadığı büyük haksızlıklara rağmen hiçbir kurban kimliği taşımadığını örnek gösteriyor. Hz. İsa'nın "bana iyi deme, iyi olan Allah'tır" cevabı ve "kıymetim bilinmedi" cümlesinin sahteliği üzerinden, insanın değerinin şahidinin yalnızca Allah olduğunu, Allah'ın insanı her an Darüsselam'a (esenlik yurduna, kendi kalbine) çağırdığını anlatıyor. Sohbeti, Hz. Peygamber'in düşmanlarına dahi "canları cehenneme" demediğini, gerçek bir mümin ve Muhammed ümmeti olmanın bu bilinçle yaşamak olduğunu; önce nefsin temizlenmesi gerektiğini vurgulayarak tamamlıyor.

Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik

Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.