Varlık Tecrübesi Fıtrat ve Nefis Terbiyesi

Kısa Özet

Sohbet, insanları anlamanın cinsiyetle değil kişilik tipi ve idrak seviyesiyle ilgili olduğunu vurgulayarak başlıyor. Ardından konuşmacı, dini bilginin salt zihinsel malumat düzeyinde kalmasıyla insanın varlığına işleyen gerçek manevi tecrübe arasındaki farkı, kendi yaşadığı uyanış tecrübelerinden örneklerle anlatıyor. Hazreti Yusuf kıssası; fıtri benliğin (Yusuf) kıskançlık ve nefsaniyet (kardeşler) karşısında satılıp yeniden bulunmasının sembolü olarak yorumlanıyor. Hicret, aldatılma, mahrumiyet gibi dünyevi tecrübelerin hepsinin insanı Allah'a olan asli ayrılığın idrakine ve O'na yönelişe çağırdığı; sohbetin ilerleyen kısmında ise dinleyicilerle karşılıklı soru-cevaplarla duygu merkezinin kontrolü, kırılganlık, özdeşleşme ve dünyadan doyma gibi konuların işlendiği bir sohbet.

Öne Çıkan Vurgular

  • Bilgi (malumat) ile o bilginin insanın varoluşuna işlemesi (varlık seviyesi) birbirinden farklı şeylerdir; iman ancak varoluş tecrübesiyle sarsılmaz hale gelir.
  • Hazreti Yusuf kıssası, kıskançlık ve nefsaniyet karşısında fıtri benliğin (Yusuf) satılmasının ve yeniden açığa çıkmasının bir sembolüdür.
  • Dünyada yaşanan her ayrılık, mahrumiyet ve acı, aslında insanın Allah'tan olan asli ayrılığının küçük bir izdüşümüdür; asıl mesele bu asli ayrılığı fark edip Allah'a yönelmektir.

İnsanları Anlamak: Cinsiyetle İlgili Olmayan Bir Mesele

Bir şey yok diyor, nasyonalite yok diyor. Ayakta bir yere baksın, görmeyelim; nerede gelsin bakalım nasyonalite. Gördüğü örnek üzerinden tabii yorum yapıyor, isterse. Burada anlaşılmayacak bir şey yok. Konu burada zaten kadın erkek konusu değil. Ben o zaman hep şunu söylüyorum: Kadınları anlamak zor, diyorlar. Hayır. Ne erkekleri anlamak zor ne de kadınları anlamak zor. Zor bir taraf yok; psişik düzeyde de zor bir taraf yok. Yani anlaşılmayacak bir şey yok. Analiz kabiliyetin, bilgin, idrakin, tecrüben güçlüyse anlaşılmayacak bir şey yoktur.

Ama tabii biz kafamızda standartlar oluşturuyoruz. Diyoruz ki "anlamıyorum." Gençken birazcık şanslı olunuyormuş güya; "gençken bayanlar seni almaz, ne şanslısın, keşke biz de senin yaşında böyle şanslı olsaydık" diye şeyler üretiyoruz; hâlbuki böyle şeylerin bir manası yok. Manası yok. Bazen arkadaşlar anlatıyor, "kadınları anlayamıyorum, anlaşılmazlar" diyor. Böyle bir şey yok. Zaten anlamaya da gerek yok, bir şey yok yani. Bu kadınlıkla da ilgili değil, erkeklikle de ilgili değil; mesele kişilik düzeyidir.

Dokuz tane farklı tip var. Kanatlarıyla yirmi yediye çıkıyor. Sağlıklı ve sağlıksız hâlleriyle seksen bire çıkıyor. Alt tiplerini de katarsan iki yüz kırk üçe çıkıyor. Şimdi iki yüz kırk üç tane versiyonu bilirsen, anlayamayacağın bir şey olmaz. Bu, insanların anlaşılamayacakları için anlaşılamadıkları anlamına gelmez. Bizim elimizde doğru anahtar ve doğru analiz yapabilecek idrak olursa anlaşılmayacak kimse yoktur; ne erkekler anlaşılmayacak bir şeydir ne de kadınlar.

Zaten meselenin kadın-erkek meselesi olmadığı şuradan da anlaşılıyor: Bazen bir kadın bir kadını anlamıyor, değil mi? Bir erkek bir erkeği anlamıyor. Oradan da anlamak lazım ki mesele kadın-erkek meselesi değil. Bir kadın dört kadını anlayabilir mi? Bence anlayamaz. Çünkü mesele zaten kadın-erkek meselesi değil. Aynı şekilde erkekler için de öyle: Bir erkek dört erkeği anlayabilir mi? Anlayamaz. Birini anlayabilir ama dördünü değil, kısmen. Dolayısıyla mesele, ortada anlaşılamaz bir şey olduğundan değil, bizim anlayacak perspektifimizin olmamasından veya zayıf olmasından kaynaklanıyor.

(Sohbet sırasında kısa bir ara: "Yasir, sana zahmet vereceğim ama hakkını helal et, bize bardak alabilecek misin?" — "Nereden alacağım?" — "Şu arada bir bakkal var." — "Kâğıt bardak alıyoruz, yüzlük elli lik fark ettik." gibi günlük bir rica konuşulup asıl konuya dönülüyor.)

Bilgi ile Varoluş Farkı: Sanat ve Kabiliyet Örnekleri

Bazı insanların, mesela sanat konularında büyük başarılar göstermesine rağmen, bunun kişinin imani ve ahlaki hayatında hiçbir etkisi, hiçbir eşitlik/karşılık oluşturmadığı görülür. Yani kişinin sahip olduğu bir kabiliyetin veya bilginin, onun hayatına gerçekten geçip geçmediğini, bunu nasıl açıklayabiliriz?

Şimdi burada sanattan neyi kastettiğimi bir misalle anlatayım: Bir "sekiz" tipi şair düşünün; şiirlerini okursunuz, yazdığı şiirler diyelim ki onun kendi içindeki masum "sekizlik"ten kaynaklanabilir, ama o hiç de öyle naif ve yumuşak biri değildir; çünkü o, içindeki bir masumluk damarıyla o şiirleri yazabilir. Veyahut mesela bir insan çok güzel resim yapabilir. Benim bir akrabam çok mükemmel resim yapıyor; kabiliyeti var. Ya da bilgili, mesela fazla bilgisi var. Ama mesela imani noktada ya da ahlaki noktada bu ona hiç etki etmiyor.

Şimdi burada bilgi, sadece adı üzerinde bir "bilgi"dir. İslami gelenekte buna daha çok "malumat" denir. Anlatabiliyor muyum? Yani ilmin, insanın varoluşunun temeline inmesi gerçekleşmiyor; o bunu bir bilgi olarak biliyor. Mesela ben, dinin merhametli olunması gerektiğini, şefkatli olunması gerektiğini, affedici olunması gerektiğini okuyabilirim. Peygamberin hayatından da örnekler okuyabilirim; evliyaullahın hayatından da merhametli olmaya, şefkatli olmaya, affedici olmaya dair örnekler okuyabilirim. Fakat bu bizi merhametli kılmaz.

Eskiden bu, iman yoluyla değil, bilim yoluyla, mesela iman noktalarını dağ gibi kurmaya çalışmışlar. Şimdi tam tersi bir noktadan yaklaşarak bir şeyler tutturmaya çalışıyor ama gene de çok bir etkisi olmuyor. O bilginin de çok etkisi olmuyor.

Bilgi Seviyesi ile Varlık Seviyesi Arasındaki Fark

Şimdi tarihte her zaman bu ikilik olmuştur: bilgi seviyesiyle varlık seviyesi arasındaki fark. Biz bir şeyi öğrenebiliriz fakat bu bilgi, bizim varoluşumuz hâline gelinceye kadar iğreti bir şey olarak kalır. İmani konulardaki bilgi de böyledir. Allah'ın varlığını anlatan bilgiler hiç fark etmez; Allah'ın varlığına dair rasyonel deliller vardır, rahat bir zamanında bunları kabul edersin; ama diyelim ki Allah'la aranın bozuk olduğu bir zamanda o rasyonel delillerin hiçbirisi elinde kalmaz.

Bu böyledir. Neden? Çünkü Allah'ın varlığının idraki, bir varoluş tecrübesiyle ilişkilidir. Varoluş tecrübesi, egonun sıfırlandığı, o benlikten kurtulunduğu belli bir andır. Şimdi bunu çok fazla yaşamayan bir insana tarif etmek çok zor bir şeydir. Ancak anlatmaya çalışırsak şudur: Senin benlik algının gerçekten silindiği ve soyut, saf, katışıksız bir varlık algısı hissettiğin bir durumdur. Çünkü gerçek varlık soyut ve metafizik olan bir şeydir. Sen onu tecrübe ettiğinde artık oradan geriye dönüş söz konusu olmaz.

Bakın dikkat edin, Kur'an aslında boşuna şunu söylemiyor: Eğer onlar dinlerinden dönerlerse, Allah öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı sever ve onlar dinlerinden dönmezler diyor (Maide Suresi: 54). Dinden dönmemeyi sevgiyle ilişkilendiriyor. Yani onlar Allah'ı sever, Allah da onları sever. Burada kastedilen duygusallık değil; burada kastedilen aşktır ve aşk, insana varlığını hissettiren bir idraktır — mecazi düzeyde dahil olmak üzere.

Çünkü gerçek varlığın, deyim yerindeyse, üç ayağı vardır. Birincisi bizatihi varlık idraki — "var" dersin ya, anlatabiliyorum, "var." İkincisi derin mutluluk. Üçüncüsü içsel bir bilinç, içsel bir idrak, içsel bir bilgi. Yani o bilgiyi bütün dünya toplansa, inkâr etse, reddetse, alay etse, senin o bilgini sarsmaz. Ama bu, rasyonalitenle analiz ettiğin, muhakeme ettiğin bir şey değildir.

Şimdi çok anlatmıyorum ama birkaç arkadaşa belki anlatmışımdır: Rasyonalite falan diğer şeylerin burada pek etkisi olmuyor zaman zaman. Yani rasyonaliteyi zayıf olan ya da çok fazla düşünmeyen bir insan bunun için daha az sebep değildir. Hatta rasyonalite temelli bir insan, o rasyonel delillere daha çok tutunuyor, olabiliyor. Mesela rasyonel temelli değilse, duygu temelliyse, negatif duyguları kabardığında rasyonalitenin esamesi okunmuyor. Bu, rasyonel temelli birinin daha imanlı, öbürünün daha imansız olduğunu göstermez.

Kişisel Bir Uyanış Tecrübesi ve Ölüm Metaforu

Ben mesela hayatımda iki defa bu idraktan uyanış tecrübesini yaşadım. Biri daha hafif, diğeri çok daha ağır ve derindi. Benim o tecrübem olduğu için bazı konularda açık ve net konuşurum, kesin konuşurum. Orada kitabi bir şey değil bu. Bu dünyanın gerçekten ama gerçekten derin bir rüya olduğunu, asli olmadığını, fani olduğunu, orada tecrübe ettim; ve ölmeyi tecrübe ediyorsun, aslında bu bilincin ölüyor. Biz "ölün" diyoruz ya, insan tabii o zamana kadar der ki "öleceğim, ne olacak? Ölünce hiçbir şey olmayacak, niye ölüyorum?" değil mi?

Hâlbuki orada, geçen bahsettiğimiz konuyla bağlantılandırarak söylüyorum: Rüya görüyorsun, rüyanda kendini görüyorsun; uyanınca rüyandaki kendin ölüyor mu? Ölüyor. Peki o ölünce ne var? O uykusundan uyanan var, değil mi? Hep böyle; ölümler gerçekleşe gerçekleşe en sonunda asli öze dönüyorsun. Dolayısıyla varlık seviyesi ayrıdır, bilgi seviyesi ayrıdır.

Bir insan ömrü boyu camiden çıkmayabilir, bir vakit namazı bile kaçırmamış olabilir; fakat herhangi bir durumda Allah'a isyan edebilir, inkâr edebilir. Bu mümkündür. Ama diyelim ki bir insan bir ruhsal tecrübe yaşamış olsun; o insan hiçbir şey okumamış olsa bile, o tecrübeyi yaşamışsa çok önemli bir bilgiye sahiptir. Ve o bilgi hiçbir şeyle sarsılmaz. Çünkü asli gerçeklikle bizatihi tecrübe oluyor orada; yüz yüze gelmek değil, bizatihi o şeyi yaşıyorsun. O mümkün, unutulmaz — o tecrübeler unutulmaz. Ekstrem bir şey olursa belki unutulur ama normalde onlar unutulmaz.

Ancak çok derinlemesine ve güçlü yaşamamışsa bazı insanlarda şöyle olur: "Acaba ben bir hayal mi yaşadım?" der. Bazen rüya görürüz ama gördüğümüz rüya çok güçlü değildir; "acaba rüya gördüm mü görmedim mi" dersin. Hatta iyice oturtmazsan hafızanda unutursun, iki saat sonra. Hâlbuki sen o rüyayı görmüşsündür ama güçlü görmemişsindir ya da sende güçlü bir iz bırakacak şekilde yaşanmamıştır. O zaman "gördüm mü görmedim mi, hayal miydi değil miydi" dersin. Ama güçlü yaşamışsan onu reddedemezsin, inkâr edemezsin. O mümkün değil, unutamazsın da.

Sahabinin İman Hakikatini Yaşaması

Bunun örneği şudur: Bir gün Peygamberimize bir sahabi geliyor. "Ya Resulullah" diyor, "Allah… ben imanın hakikatini yaşadım" diyor. "Anlat bakalım" diyor Peygamberimiz. "Şehadetini ifade et." O da söylüyor: "Cenneti ve cehennemi müşahede ettim, kader kaleminin cızırtılarını duydum." Aslında "kader kaleminin cızırtıları" demek, zamanı aşmış demektir; artık onun için geçmiş, şimdi ve gelecek birdir. Dolayısıyla o, bizim şu an için "gelecek" dediğimiz şeyi görüyor. Öyle deyince Peygamberimiz "doğrudur" diyor, "devam et" diyor.

İşte o, varlık seviyesinde imanı tecrübe etmiş. O varlık seviyesinde tecrübe edildiğinde artık oradan dönüş olmuyor zaten; çünkü sen bizatihi tecrübe ediyorsun. Bakın mesela biz neyi inkâr etmeyiz hiçbir zaman? Kendimizi inkâr edemeyiz. Bir insan "ben yokum" diyorsa gerçekten iyice sıyırmıştır. Neden? Çünkü bizim bu düzeyde en derinlemesine tecrübe ettiğimiz şey, kendi egosal varlığımızdır. Allah'ı inkâr edebilirsin, geçmişi inkâr edebilirsin, birçok şeyi inkâr edebiliriz; ama kendi varlığımızı bu düzeyde inkâr edemeyiz. Çünkü kendi varlığımız, bu düzeyin varlık zeminidir.

O yüzden mesela Allah, kendi varlığına Kur'an'da şehadet eder. Gerçek anlamda o varlığın şehadeti gerçekleştiğinde işte o zaman insan gerçek varlık şuurunu tecrübe eder. O varlık şuuru, Hint geleneğinde "sat, çit, ananda" diye ifade edilir. Bizim İslami gelenekteki karşılığı ise vücut, vicdan ve vecddir. Vücut, varlığın bizatihi kendisidir. Vicdan burada bilinç manasındadır — bizim Türkçedeki duygusallığı ifade etmez, varlığın bilincidir. Üçüncüsü vecddir; yani ruhani mutluluk ve huzurdur. Bunlar birbirinden kopmaz; bütündürler. Aslında tek bir şeyin farklı yüzleri olarak tanımlayabiliriz bunu.

Zikirden Yüz Çevirenin Dar Yaşamı

Şimdi bizim hayatta yaşadığımız hata ne? Kendi şu an bilincinde olduğumuz varlık düzeyinde merkez ne? Ben. Kim var? Ben varım. Ne biliyorum? Rasyonalitemin kavradığı şeyi biliyorum. Ne hissediyorum? O hoşnutluk ve hoşnutsuzluk üzerinden yaşadığım şeyleri. Bunlar ise asli değildir. Biz bunları yaşıyoruz ama asıl değiller. Bunları asıl yerine koyduğumuzda hayat bizim için bir ızdırap hâline gelir, kaos hâline gelir, dar bir şey olarak gelir.

Kur'an'da ilginç bir tabir var: "Bizim zikrimizden yüz çevirenlere dar bir geçim vardır" diyor (Taha Suresi: 124). Aslında bunu "dar bir yaşam" diye çevirmek daha güzel olur; "dar bir yaşamda onları bırakırız" diyor. Bu, bizi hatırlamayanı o asli varlığa idrakini hatırlamayanı dar bir yaşamın içinde bırakırız demek.

Yani o, Allah'ın verdiği bir ceza değil; sen kendini o dar yaşamın içinde tutuyorsun. Çünkü Allah diyor ki, "beni hatırlamadığında" — burada "Allah var mı yok mu" meselesi değil — "beni hatırlamadığında" demek, benim sonsuz, mutlak, ebedi, ezeli olduğumu ve böyle bir asli zemin olduğumu hatırlamadığında, kendi bireysel dar sınırına gömülürsün demektir. Onun yaşamı dardır ve sen o dar hayatın içine sıkışırsın.

Biraz o dar yaşamda hafif genişlikler olunca — bazen bir dere akar ya, bir yer biraz daha geniştir, orada ufak bir göl olur, sonra yine daralmaya devam eder — bizim hayatımızda da öyledir. Diyelim ki bir şey yaşarız, bir genişlik hissederiz; "dünya o kadar kötü değilmiş, güzelmiş bu dünya" deriz, "ne güzel" deriz. Sonra bir daralma olur; bir zorluk, bir acı, bir mahrumiyet, bir kayıp yaşarsın. "Dünya ne kadar dar, ben hiç sevmiyorum, hoşlanmıyorum, ne biçim bir dünya" deriz. Çünkü prensip olarak bu düzey, her türlü göreceliliğin ve her türlü kutupsallığın sınırları içindedir.

Bu böyledir. Yani bir kimse dünya hayatında mutluluk arıyorsa veya "dünya hayatı asıldır, başka bir şey yoktur" diyorsa, bazı Müslümanlar ona kızıyor: "İşte kâfir" veya "bilmem ne." Kardeşim, orada gerçekten "Allah yardımcın olsun" demen gereken bir insan var. Neyine kızıyorsun? "Dünyadan başka bir yaşam yok, bu benliğimden başka bir benliğim yok" diyen bir insana sen niye kızıyorsun? Bunu şöyle düşünün: Koskoca bir köşkten uzaklaşıp köşkü inkâr eden ve küçücük bir kümeste yaşamaya, bu kümesten başka aslında barınacağı bir yer olmadığına inanan bir insana sen neyine kızıyorsun? Kızan adam, kendisi de öbür hakikati bilmediği için kızıyor. Diyor ki "adam ne güzel dünyanın keyfini çıkarıyor, biz onu çıkaramıyoruz; haramı yok, helali yok, ne güzel yaşıyor; biz bir de hem mutlu değiliz hem de bu yasaklarla karşı karşıyayız." Hâlbuki bir insanın "dünyadaki yaşamdan başka bir şey yoktur" demesi, kendine kestiği büyük bir cezadır. Zaten adam kendine bir ceza kesmiş; sen bir de üstüne ne cezası kesiyorsun?

İşte varlık dediğimiz tecrübe, bize o darlığı hem fark ettiren hem de onun ötesine bizi çıkartan bir şeydir. O zaman deriz ki, Peygamberin dediği gibi: "Bir elime güneşi, bir elime ayı verseniz ben vazgeçmem" — çünkü o yalanlanamaz bir manevi tecrübedir. Diyelim ki bu tecrübeyi henüz yaşamadın, olsun; bu tecrübeye inan. İşte Hazreti Ebu Bekir'i "sıddık" yapan da budur; "tasdik ediyorum" diyor, "peygamber demişse, böyle bir şey" diyor "tasdik ediyorum." Bize de bu düşer: tasdik edeceksin, tasdik et ve devam et. Ne zaman tecrübe ettirirlerse ettirirler; onun zamanını, zeminini bırak, büyük patron halletsin. Hatta belki biz öyle bir tecrübeyi yaşarsak kaldıramayacağız; belki dünyadan tamamen soğuyacağız veyahut o tecrübeyi taşıyamayacağız. Hazır olduğumuzda, emin olun, onu veriyor; Allah verecek. Dolayısıyla biz onu tasdik edeceğiz.

Dünyevi Mahrumiyetler ve "Alemi Senin İçin, Seni Kendim İçin Yarattım" Hadisi

O zaman bakın, o tecrübeyi yaşadığımızda dünyadaki mahrumiyetlerden öyle etkilenmeyiz. Diyelim ki dünyanın her yerini gezsem, "bak daracık bir memlekete sıkışıp kalmışız, milletin parası var, ben 2-3 bin lira maaş alıyorum, keşke şu kadar kazansaydım, bütün dünyayı dolaşsaydım" diye bir mahrumiyet duyar bir insan; ego bunu tecrübe eder. Hâlbuki hayatta hiçbir eksiklik, hiçbir mahrumiyet yoktur. Bir insan kendini dünya düzeyinde herhangi bir şeyi — mesela anneliği tattım tatmadım gibi — bu kadar dar bir noktada boğuyor. Böyle bir dar noktaya boğuluyoruz ve sıkışıyoruz. Bunu da estetize ediyoruz: "Benim böyle bir mutluluğu yaşamaya hakkım yok mu?"

Hakikaten böyle bir mutluluğu yaşamaya hakkın yok; çünkü senin daha büyük şeylere hakkın var. Allah seni böyle küçük bir hakka layık görmüyor; daha büyük bir hakka layık gördüğü için bu küçük hakkı sana vermiyor. Yani hâşâ, Allah dünyada bir şeyden niye bizi mahrum etsin? Allah için o kadar basittir ki bu, bir insanı rüyasında saraylarda yaşatmak gibi bir şey. Allah için hepsi basit; Allah hepimize mutlu bir ilişki verebilir, zenginlik verebilir, hepsini verebilir. Ama hakikaten biz bunları hak etmiyoruz — şu anlamda değil, "imanlı ol, şöyle ol, hak eder" anlamında değil; biz daha büyük bir şeyi hak ediyoruz.

İşte o meşhur hadiste: "Alemi senin için yarattım, seni kendim için yarattım." Biz diyoruz ki, alemi ve alemdeki mahrumiyetleri mahrumiyet olarak algılıyoruz. Hâlbuki Allah seni alem için yaratmamış. Alem için yaratsaydı, emin ol, alemde ihtiyaç hissettiğin şeyi sana verecekti. Ama Allah seni kendi için yaratmış; o zaman Allah sana kendini vermek istiyor. Allah sana kendini vermek isterken sana niye dünyayı versin? Hani ahirette Allah'a hesap sorarsın: "Ya Rabbi, madem sen beni kendin için yaratmıştın, niye bu kadar alemi verip beni alemin gafletine düşürdün" diye belki hesap sorsak daha makul bir şeydir. Yoksa Allah'ın huzuruna çıkıp "Ya Rabbi, madem beni dünyaya gönderdin niye bunları vermedin" dersek, Allah "vah yavrum" der, "hâlâ anlamamışsın" der. Çünkü öyle bir şey değil ki; insanın bu dünyadaki serüveni, insan alemin efendisidir — mahkumu değil ki. Biz, bırakın alemin efendisi olmayı, alemin küçük bir noktasının kölesiyiz. Küçük bir şeye bakıyoruz; "aman bu elimden gitti" veya "böyle bir mahrumiyet yaşadım" veya "şöyle bir şey oldu" diyoruz, oraya sıkışmışız, takılmışız.

Mesela bir insan eğitim görememiş, köyde büyümüş, anne baba sevgisi almamış; veyahut güzel bir ilişkisi varmış da bozulmuş; veyahut evlenmiş ama çok kötü bir evlilik yapmış. Ne olacak? Bunu mu dert ediyorsun? Evlenirsin, evlenmezsin; zengin olursun, fakir olursun; hiçbir farkı yok — prensip itibarıyla özünde hiçbir farkı yok. Tabii ki bir fark var ama o kadar küçük bir fark ki. Küçücük bir şey. "Hangi acına, al bakalım" — tabii ki, eyvallah. İşte biz o büyük bir fark olduğu algısına aldanmayacağız. Diyeceğiz ki: "Evet, bana aslında çok büyük gözüküyor, hiç öyle küçük bir fark gibi değil, çok büyük gözüküyor ama ben doğru algılamıyorum."

Bunu şöyle düşünün: Bazen gözümüz bozuluyor, yazıyı doğru okuyamıyoruz. Ne diyoruz? "Gözüm bozulmuş" diyoruz; "yazı bozuk" demiyoruz, değil mi? Benim algımda bozukluk yok demiyoruz; "artık harfleri seçemiyorum" diyoruz, "harfler birbirine karışmış" demiyoruz. Ama biz bu psikolojik düzeyde ne diyoruz? "Harfler birbirine karışmış, kim bu harfleri bu kadar çarpık çarpık yazmış" diyoruz. Hâlbuki mesele benim algımdadır. Ne kadar gayret edersem edeyim gene harfler çarpık geliyorsa, o zaman gözlük takacaksın. Gözlük bulamadın, o zaman onları düzgün okuyan birine vereceksin, o okusun; sen de kabul edeceksin. "Yok, ben kabul etmiyorum, benim gördüğüm doğru" dersen, o zaman olmaz. Bu iş başka bir yol ister: inanacaksın.

Ben kimseye konuşmuyorum burada, Allah şahit, kendime konuşuyorum; hepsini yaşamışım, tecrübe etmişim, idrak etmişim, kendime anlatıyorum, ilk muhatabı bu dersin benim. İşte bunu anlamak: Ben çarpık okuyorum, değil mi, ama mesela peygamber diyor ki, Kur'an diyor ki: Dünyada bir yaprak dahi ilahi irade olmadan, tesadüfen kaotik bir şekilde düşmez. Ama bana öyle düşmüyormuş gibi gözüküyor; bırak bir yaprağı, adamlar altıncı kattan düşüyor mesela, değil mi? Evet, bana çarpık geliyor, bana garip geliyor, bana saçma geliyor. Ama bunun böyle olmadığını görmüş, tecrübe etmiş insanlar var. O zaman ben onlara güveneceğim ve dua edeceğim ki Allah bana da onların gördüğü gibi göstersin. Ama ben "şu an ben öyle görmüyorum, öyleyse benim gördüğüm gibidir, söylenen gibi değildir" diye bir iddiada bulunursam, orada sıkışmış olurum, oraya takılmış olurum; kendine zulmeden, kendi zulmünün sonucunu yaşar.

Öğretmen-Öğrenci Analojisi: Peygamberlere Güven

Ben bazen hayatta böyle bir şey görüyorum. Bunu anlamanız için bir örnek üzerinden söyleyeyim: Bazen öyle bir çocuk olur; mesela okulda bir öğretmenle, bir şeyden dolayı tartışmışlar; anlatırlar, dersin ki "bunun için mi tartıştınız, mevzu bu mu?" Ama diyemezsiniz, çünkü onların gözüne o kadar büyük gözüküyor ki. Ama siz hakikaten küçük olduğunu görüyorsunuz. "Gel anlat" değil mi? Hâlbuki orada çocuğun neye güvenmesi lazım? "Hocam, siz ne diyorsunuz bu konuda?" demeli. "Evladım, tamam, size büyük gözüküyor bu şeyler ama yarın öbür gün bunları gülümseyerek hatırlayacaksınız, tatlı bir okul hatırası olarak kalacak, bu kadar takmayın" dese ve o çocuk da "hocam, biz şu an böyle hissetmiyoruz ama size itimat ediyoruz" dese, akıllı bir öğrenci olmuş olur. Öbür türlü, ona koskoca bir şey gibi gözüküyor.

Şimdi alemin öğretmenleri işte peygamberler ve velilerdir. Bize diyorlar ki: "Buna mı üzülüyorsun, dert etme, bu da geçer" — İbrahim Hakkı'nın dediği gibi. Biz diyoruz ki "geçiyor ama delip de geçiyor." Kardeşim, yok bir şey, yok bir şey, hiçbir şey yok, bu da geçer, rahat ol. Onlar bunu görmüş, tecrübe etmiş; bu alem rüyasından uyanmış, bu dünyanın ne olduğunu anlamış ve bütün o düzeyleri tecrübe etmiş; bize diyorlar ki bu düzeyde atıyorum.

Kabus Metaforu ve Bediüzzaman'ın Sözü

Biz ne diyoruz mesela kâbus gören bir kişiye? "Bak, rüyaydı, tamam, rahat et" diyoruz. Ama şimdi kişi diyor ki "ben hâlâ uyanmadığım için kabul etmiyorum." Tamam, uyanmadın ama uyanık olanlara biraz kulak ver. İşte biz peygamberlere niye kulak veriyoruz? Bir evliyaya niye kulak veriyoruz? Çünkü onlar uyanmış. Biz şu anda türlü türlü kâbus görüyoruz: evlilik kâbusu görüyoruz, maddi sıkıntı kâbusu görüyoruz, kırk bin türlü kâbus görüyoruz. Hepsi kâbus.

Geçen bir velinin bir sözünü okudum: "Alemin kendisi kâbustur" diyor, mutlaka görür. En güzel hâli bile — Bediüzzaman'ın ifadesiyle söylersek — dünyanın bin yıllık mesudane hayatı, cennetin bir dakikasına mukabil gelmez; cennetin bin sene mesudane hayatı, cemal-i ilahiyi bir an görmeye mukabil gelmez. O kadar kategori farkı var. Yani şu dünyada bin sene kesintisiz, deliksiz bir mutluluk hayatı yaşayan bir insanı Allah alıp cennete bir dakika koysa, "Ya Rabbi, niye bin sene beni o dünyada tuttun" diyecek mesela. Bin sene cennette yaşayan bir adamı alıp Allah cemaline bir an koysa, "Ya Rabbi, niye beni bin sene cennette tuttun" diyecek.

Şimdi böyle bir varoluş içindeyiz; bu gözle bakacağız. Diyeceğiz ki dünya güzeldir ama mutlak değildir. O zaman güzelliğine de şükredeceğiz, mahrumiyetlerine de sabredeceğiz; takmayacağız. "Ne kötü bir kaderim varmış" demeyeceğiz. Bizim kaderimiz insanlarla, bu dünyayla ilgili kesilmiş bir şey değil; bizim kaderimiz Allah tarafında, Allah'a doğru olan bir şeydir. Bizim hepimizin kaderi budur: Allah'tan geldin, ona dönüyorsun. Bundan daha güzel kader olabilir mi? Gidip gelirken ayağın taşa çarpmış, bir ara çukura düşmüşsün, şu olmuş bu olmuş — işte bunlar teferruattır.

Kader ve Hazreti Yusuf Kıssası

Hazreti Yusuf değil mi? Kardeşleri kuyuya atmış, ihanet etmiş, kıskanmış, köle diye satılmış; doğru olduğu hâlde yalan ve ahlaksızlıkla suçlanmış. Olur. Ama o biliyor ki "ben Allah'tan geldim, tekrar ona dönüyorum." Tamam, o zaman problem değil. Kuyuya mı atılmışım, hapse mi girmişim — o da hayatın sürecidir. Yoksa "ne kötü kaderim var" dememiş. Çünkü kaderi o değildir. Çok şükür ki bu anlamda insan olarak yaratılmışız ve ilahi muhataplığa sahibiz. Biz psikolojide muhatap ilişkilerinin güzel olduğunu söyleriz ama bir de O'nunla muhatap olmak var; asıl muhatap ilişkisi O'nunladır. O zaman bakacağız ki hayat, bütün zorluklarıyla ve kolaylıklarıyla güzel bir tecrübedir. Bazen sıkıntılı tecrübeler, bazen ferahlı tecrübeler; ama geçip giden, başı sonu olan tecrübeler. Başı ve sonu olan hiçbir şeyden korkmayın — bu bir ilkedir. Başı ve sonu olan hiçbir şeyden korkulmaz. Allah evveldir ve ahirdir, baş ve sondur; onun dışındaki şeylerin önemi yok.

Dolayısıyla peygamber niye "kıssaların en güzeli Hazreti Yusuf kıssasıdır" diyor? Bu, Hazreti Yusuf'un maddi güzelliğinden değil. O kadar güzel bir kıssa ki, ama görünürde o kıssanın içinde ne kadar büyük bir trajedi var, zahiren değil mi? Peki güzelliği nerede? Hazreti Yusuf'un güzelliği aslında kalbindedir. Öyle bir güzellik taşıyor ki, o yaşadığı hiçbir hadise onun yüzünü buruşturmamış, onun yüzünü düşürmemiş; güzelliği orada. Mesela Kur'an'da Hazreti Yusuf'la ilgili böyle bir serzeniş hiçbir yerde yok. Mesela nispeten Hazreti Nuh'ta var, Hazreti Yunus'ta bazen bir kızgınlık var — "ya bu insanlar neye inanmıyorlar" gibi. Ama mesela Hazreti Yusuf'ta yok. Üstelik hakikaten bir benlik açısından bakarsak, hakikaten zor şeyler yaşanmış; biz onları yaşasak, tam bir travma hikâyesi olurdu.

(Bu noktada bir dinleyicinin — Osman Ağabey'in — sorusu üzerine devam ediliyor: acıları hissedecek düzeyde olmak, mümkündür.) Şimdi bakın, şimdi orada bir ruhsal uyanıklık var; fakat benlik de tecrübe ediliyor orada — benlik de var, fakat ruhsal bir farkındalık da var. Yani onun da bizim gibi acı çeken bir tarafı var, fakat o bizim gibi acı çekmiyor. Bu, geçen derste bahsettiğimiz, bir rüya görenin gördüğü şeyin rüya olduğunu bilmesi gibi bir şey: o rüyayı gene tecrübe edersin ama bunu bilmeyen kadar etkilenmezsin.

Mesela peygamberlerde bu farklı farklı tecelli ediyor. Hazreti Yusuf'ta daha küçüklükten beri o şey var; ruhani farkındalık küçüklükten beri açığa çıkartılmış. Her peygamberde öyle değil. Mesela çocukluğunda bile kardeşleri onu kuyuya attığında onlara dua etmiş; menkıbelerde anlatılır. Tabii şimdi onun işari bir yorumunu — parantez açarak söyleyeyim — işari bir tefsir olarak, o kardeşler bizim psikolojik mekanizmalarımızı temsil ediyor; Yusuf orada fıtri ve ruhani idraki temsil ediyor, fıtratı temsil ediyor.

Fıtratı Satmak: Yusuf ve Yakup Sembolizmi

Biz fıtri fıtratımızı kıskançlıklar uğruna, öfkeler uğruna ne yapıyoruz? Satıyoruz aslında. Üç kuruşa satıyoruz. Diyelim ki bir menfaat veya bir canımın istediği bir şey var, onu elde etmek için hırs ve kıskançlık yapıyorum; aslında ben onu yaptığımda ne oluyor? Fıtratımı çok ucuz bir şeye satmış oluyorum. Yusuf'u satmış oluyorsun. Biz şimdi oturup üzülürüz: "ne kadar ayıp etmiş bu kardeşler, Yusuf'u satmışlar." Sen kendi Yusuf'unu satmadın mı? Hepimiz kendi Yusuf'umuzu bir düzeyde satmışız veya satıyoruz — her gün Yusuf'u satıyoruz.

Yusuf, fıtri nefsi temsil ediyor; hiç ayarı bozulmamış fıtri benliği temsil ediyor. Yakup ise daha ruhani bir düzeyi temsil ediyor. Burada şunu tefekkür edin: Bizim bir fıtratımız var, o Hazreti Yusuf gibi tertemiz, saf. Diyelim ki bir dünya menfaati için veyahut küçük bir arzu veya beklentin için öfkelenmişsin, kıskanmışsın, hırs göstermişsin, kıyas yapmışsın, kibir göstermişsin, kırılmışsın, üzülmüşsün — sen o fıtratı, o dünyada arzu ettiğin basit şey karşılığında aslında satmış oluyorsun. Fıtratta kıskançlık yoktur.

Fıtratı, daha neredeyse bir yaşından itibaren kaybetmeye başlarız. Fıtratı kaybedişimiz büyük yaşlarda değil, ergenlik yaşıyla veyahut iradeyle ilişkili değil; daha çok erken yaşlarda, hatta daha geriye götürürsek doğumdan itibaren kopmaya başlıyoruz. Fakat o ilk bir yaşta bu çok minimal olduğu için o kadar belli olmaz.

Fıtratın Kaybı ve Hristiyan Aslî Günah Anlayışıyla Karşılaştırma

Daha önce de bahsettiğimiz, Hristiyanların "biz günahla doğuyoruz" dediği şey de budur. Biz mevzuyu anlamadan onlar da mevzuyu anlamadan konuşuyorlar; biz de anlaşılmayan bir meseleye anlaşılmadık bir reaksiyon gösteriyoruz. Onların, daha doğrusu Hristiyan teolojisinin anlattığı şey şudur: Diyor ki, biz dünyaya geldiğimiz andan itibaren fıtrattan uzaklaşmaya, fıtratı dejenere edecek veya onu sattıracak etkilere maruz kalıyoruz — "ben" demeye başladığın andan itibaren fıtrattan uzaklaşıyorsun. Bu, fıtri bir günahtır.

Hristiyanların anlamadığı şey ne? Bu iradi bir günah değildir. İslami gelenekte deniyor ki, "sen yanlış konuşuyorsun, bu çocuğun ne günahı olabilir?" Ben Hristiyanlarla tartışırken onlar şunu söylerdi: "Peki, iki yaşında bir çocuk kıskanıyor, bu nereden çıkıyor? Madem çocuk masumdur?" Doğru söylüyor, tabii ki; çünkü kıskançlık fıtri bir şey değil. Dolayısıyla onların hatası şu: Sanki biz iradeyle böyle bir günahı tercih etmişiz gibi anlatıyorlar. O da değil. Bu, fıtri olarak deneyimleyeceğimiz bir şeydir. Günah denilmesinin sebebi, Hristiyan teolojisinde iyi ve mükemmelden kopuş ve bir nevi nispi bir uzaklaşma olduğundan dolayı günah olarak tanımlanıyor; bizim bildiğimiz anlamda irade odaklı bir günah değil, fıtri bir günah — tırnak içinde söylüyorum — tecrübe edilmesi mukadder bir günah.

O yüzden Rabiatül Adeviye'ye bir adam geliyor; yetmiş küsur yıldır münzevi yaşamış, sürekli namaz, ibadet falan yapmış; "bana bir tavsiyen var mı" deyince, "senin varlığın olarak yeter, git onu temizle" demiş. Bu tabii bir süreç. Burada hayatımızı da germeye gerek yok, sakin sakin götüreceğiz bu yolculuğu. Bilmemiz bile bir lütuf; bu bilgiyi kulaklarımızın duyması bile başlı başına bir lütuftur ve oradan insan sürece devam etmelidir. Dolayısıyla biz aslında o orijinal fıtrata döndüğümüzde hayatı doğru bir şekilde okuruz; o zaman okuyuşumuz doğru bir okuyuş olur.

Benlik Üzerinde Çalışmak: İbrahim ve İsmail Kıssası

Bu çalışmak ayrı bir bahis. Orada insan adım adım, her biri üzerinde sakin bir şekilde çalışacak; bunu gözlemleyecek. Önce iyice fotoğraflarını çekecek: "ben nasıl tetikleniyorum, bende tetiklenen nasıl bir şey" — bunu idrak edecek, ne tür sahiplenmeler hissediyor, ne tür özdeşimler yaşıyor, ne tür yanlış bağımlılıklar yaşıyor, bunları göre göre bunların üzerinde çalışacak. İşte o zaman o bağımlılıklarını, o benliklerini — Hazreti İbrahim'in İsmail'i kurban etmesinde anlatıldığı gibi — tek tek kurban edecek. O zaman fıtri benlik tekrar dönecek.

Aldatılma Örneği Üzerinden Benlik Analizi

Biz bazen çok ekstrem bir örnek üzerinden anlatıyoruz. Şimdiki bir erkek veya bayanın "aldatılma" dediği mesele: Ben bir erkek olarak söylüyorum, böyle bir şey olsa hiç rahatsız olmam — büyük konuşuyorum, öyle değilim belki ama bunu bir iddia olarak söylemiyorum; çünkü o benim meselem değil, onu benim meselem olarak gören çarpıtılmış bir benliktir. Kendimi aldatılmış olarak algılamam. Hâlbuki ben aldatılmış olmuyorum; muhatabım olan kişi kendi kendini aldatıyor. Ben nereden çıkarıyorum "ben aldatıldım" diye? Bu bir saçmalık. Ama bunu üreten bir benlik var: "O benim" diyorsun, "bana söz verdi" diyorsun, "sözleştik" diyorsun. Sana söz veren hangi iradeye sahip ki verdiği sözü tutacağını zannediyorsun? O kadar işin içinde cehalet, özdeşleşme var ki bu bahsettiğimiz konuda.

Ben ne ilgilendiririm? Ben kendime bakan bir şeye sahibim: bir irade, insaniyet, sadakat. Muhatabımın yaptığı kendimle ilgili bir şey değil. Ben niye bunu dert ediniyorum, veya kendimi aşağılanmış hissediyorum? Git o aşağılanmış olan benliğine sor: gerçek bir benlik mi acaba? Böyle bir hadiseden dolayı aşağılanan benliğin aslında ne kadar aşağıda olduğunu gör, oradan çıkıver, değil mi? Ve karşındaki insana elinden geliyorsa elini uzat, yardımcı ol. İlla ben kendimi aldatacağım diyorsa, "Allah selamet versin, yolun açık olsun, inşallah bir an evvel uyanırsın; benim yapacağım bir şey varsa yapayım" — bu kadar. Hadise çok berrak, çok net ve açık; ama özdeşlikler devreye giriyor.

Özdeşleşme ve Şeytanın Secde Talebi

Şimdi düşünün: Galatasaray-Fenerbahçe maçında millet birbirini döner bıçağıyla — o abartı ama birbirine küfrediyor. Bir hakem bir hata yaptığı için ertesi gün üç gün konuşuyorlar. Bunlar nasıl benlikler? Nasıl özdeşimler yaşıyorlar? Bizim de başka türlü özdeşleşen benliklerimiz var. Bunları görerek, bunların üzerinde çalışarak kişi o fıtri idrake erişir; işte o zaman Hazreti Yusuf gibi o fıtrat, her şeyin bir anlamda secde ettiği bir hâl olur. Bir sarsıntı yok, bir ezilme yok; ne kadar ulvi bir şey.

Aslında şeytan, hürmet edeceği insanı arar. Zannedilir ki şeytan sırf gıcıklık olsun diye kötülük yapıyor; hâlbuki şeytan der ki: "Kardeşim, sana secde edeceğim ama o hâle gel de ben de secde edeyim; yoksa böyle küçücük bir mevzudan dolayı yerlere seriliyorsan ben seni neyle secde edeyim?" O zaman şeytanın oradaki asli talebi şudur: "O ilahi nefayı taşıyan insan ol, ben secde edeyim sana." Nitekim Peygamberimiz'e (şeytan): "Ya Resulallah, hakikaten sana secde etmek bana şeref verir" diyor ve secde ediyor, teslim oluyor. Ama bize teslim olmaz; çünkü biz aleme teslim olmuşuz. Şeytan aleme teslim olana hem çektirir hem secde etmez. Ama aleme teslim olmayan, Allah'a emanet olur — Allahü Ekber, secde edin.

Darkavi'nin Cevabı: "Seni Alt Eden Kendi Nefsindir"

Şimdi işte burada bakın, bu iki hadise ayrı ayrı iki hadisedir: Benim egolarımın, benliklerimin tahrik olma hâli — bu ayrı bir alan. Muhatabımın egoları, benlik durumları, nefsaniyetleri — ayrı bir alan. Büyük mürşid Darkavi'ye biri geliyor, "hanımım beni alt etti" diyor. O da diyor ki, "vallahi hayır, senin nefsin seni alt etti." Yani sen gerçek fıtratında olmadığın için, onun nefsi senin nefsini, onun benlikleri senin benliklerini tahrik ediyor. Ve diyorsun ki "beni çileden çıkardı." Hâlbuki seni çileden çıkaran senin nefsindir. Onun hataları, yanlışları onunla ilgilidir; o ayrı bir alan. Benim benliklerim, nefsaniyetlerim ayrı bir şey.

Ama biz şunu diyoruz: "Öyle bir insanla muhatap olayım ki, benim hiçbir benliğimi tahrik etmesin, ne güzel geçiniriz" — o da öyle diyor, "benim hiçbir benliğimi tahrik etmesin, benim istediğim gibi olsun, ne güzel gül gibi geçiniriz" diyor. Öyle bir şans yok. Ama ne var? İki tane ego kümesi var, birbirlerini yiyorlar. İki taraf da birbirini suçlu görüyor.

Hicret Örneği: Dış Etkenler Fıtratı Zedeleyemez

Bir şeye dikkat edin: Hicret ne zaman olmuş? Vahiy geldikten on iki on üç sene sonra hicret olmuş. Yani şunu düşünebiliriz: "Bu Mekkelilerin bize yaptıklarına dayanamayız, hemen Habeşistan'a gidelim." Aslında bu bize bir şey anlatıyor: Sonra İslamiyet'in, hakikatin, vahyin başka insanlara taşınması lazım geldiği için hicret edilmiş. Müslümanlar aslında İslamiyet'i yaşamak için hicret etmemişler; çünkü on üç sene o Mekke'de İslam yaşandı. "Bunlar İslamiyeti yaşatmıyorlar" diye hicret edilmedi. İslamiyeti yaşayamadıkları için değil. Orada Mekkeliler artık o kadar ileri gittiler ki, Müslümanların İslamiyeti kendi aralarında yaşamalarına bile müsaade etmediler; "sizi ya öldüreceğiz ya da bu dinden vazgeçeceksiniz" dediler. O zaman Müslümanlar da "biz o zaman hicret edelim" dediler. Yoksa "biz İslamiyet'i yaşayamıyoruz" diye hicret edilmedi.

Hicret etmelerindeki temel etken, karşı tarafın yaptıklarının Müslümanların öz varlıklarını etkilemeye başlamasıydı. Yani tamam, geldi üstlerine sürekli baskı ile geldi ama onlar bir süre bunun kendi öz varlıklarını etkilemesine izin vermediler; o Mekkelilerin yapıp ettikleri onların öz varlıklarını etkilemiyordu. O seviyeye gelinceye kadar da peygamber hicret ettirmedi onlara; Allah hicret emri vermedi. Çünkü aslında bize şunu öğretiyor: Dıştaki etkenler ne kadar negatif olursa olsun, bu sizin fıtratınızı zedelemez, fıtratınıza halel getirmez, fıtratınızın yaşamasına zarar veremez. Ancak senin hayatiyetini ortadan kaldırmaya azmettiklerinde o zaman hicret vakti gelir. Çünkü o zamana kadar Mekkeliler ne yaparlarsa yapsınlar, ne İslam'dan döndürebildiler ne de onların yaşamalarına engel olabildiler. O zaman Mekkeliler "biz bunları öldürelim" dediler; o kadar ileri gittiler ki "öldürelim" deyince Allah hicret emri verdi.

Buradan bizim anlayacağımız şudur: Evet, biz insanların negatifliklerinden çokça etkileniyorsak, bu bizim kendimiz üzerinde çalışmamız gereken şeyler olduğu anlamına gelir. Aslolan budur: bunları görmek, bunların üzerinde çalışmak. Bu, muhataplarımızın yanlışlık yapıyor oluşundan bağımsız bir olgudur. Bu, onları ne meşru kılar ne de masum eder — bu ayrı bir şey. Kendimizin denetleyemediğimiz veya farkına vardığımız, gördüğümüz ama birdenbire ortaya çıkan bir takım eksikliklerimiz vardır. İşte bunları önce müşahede etmek, gözlemlemek ve bunların üzerinde doğru çalışabilmek gerekir.

Burada şu söz konusudur: Her bir olay alınır ve analiz edilir. Bizim orada yanlış düşüncemiz, yanlış duygulanımımız ve yanlış algılamalarımız vardır; onların üzerinde çalışılır.

Küçük Meselelere Takılmamak: Tepeden Bakma ve Para Örnekleri

Mesela örnek: Diyelim ki birisi bize tepeden bakıyor. "Kimsenin bana tepeden bakma hakkı yok" diyebilirim ve bu beni rahatsız edebilir, diyelim ki bana tepeden bakılması. Ama ben şunu diyebilirim: "Evet, bakması onun meselesi. Benim, kimsenin bana tepeden bakma hakkı yok demem manasız bir cümle." Bakabilir, bu onunla ilgili bir süreç. Benim de bunu önemsememem ve bunun anlamsız olduğunu algılamam doğru bir şeydir.

Mesela geçen bir arkadaş vardı, "bu zamanda insanları parasıyla değerlendiriyorlar, paran varsa kıymetlisin" dedi. Dedim, "sorun nerede? Bunu niye sorun ediyorsun?" Benlik var, değil mi? İşte onu analiz etmek, onu gözlemlemek gerekir.

Hak Etmek mi, İmtihan mı? Yusuf Örneği Üzerinden

Veyahut diyelim ki "ben bunları hak etmiyorum" — nereden çıkıyor böyle bir şey? "Hak ediyorum, hak etmiyorum" derken, biri sana bir şey verdi diye mi bunları hak ediyorsun ya da etmiyorsun? Sen bunları yaşamayı hak ediyorsun; çünkü bunların üzerine çıkabilecek bir idrakin var, bunun için hak ediyorsun. İşte Hazreti Yusuf, bütün o yaşadıklarını asla hak etmemişti; çünkü onların üstesinden gelebilecek bir idrake potansiyel olarak sahipti, o da o potansiyeli açığa çıkardı. Yani aslında bu, hak etmekle ilgili değil. Herkesin bazen öyle düşünerek rahatladığı bir şey vardır: herkesin yaşaması gereken bir takdiri vardır ve siz dediğiniz kadarıyla iyi olun; bazen o imtihanı yaşamanız gerekiyor gibi.

Yusuf Aleyhisselam'ın kuyuya düşmesi, onun hak ettiği ya da o muameleyi hak ettiği için değildir. Kişi fıtri hâldeyken egosu, nefsi yine de yaşar; "yaşatılıyor" denilebilir. Sen şunu idrak edeceksin: Onun üstüne çıkabilecek, onu dosdoğru idrak edebilecek bir fıtrat potansiyeline sahipsin. Yaşadığın şey kaçırılmaz bir sondur — herkesin bir imtihanı vardır. Zaten biz onun için dua edeceğiz; onun bir şeyin üstüne çıkabilmesi için dua edeceğiz.

Burada biz yanlış bir şekilde "ben bunu hak edecek ne yaptım?" diye sorarız; böyle bir zemin yok ki. Sen yanlış bir zemin üzerinden düşünüyorsun. İnsanın günaha girme gibi bir hâli zaten zaten yaşanacaktı. "Benim kendi iradem olduğu bir durumda, kendi iradem ölçüsünde sorumluyum." Ama diyelim ki biri bana haksızlık yapmış — Hazreti Yusuf örneği: kardeşlerim kıskançlıktan dolayı beni kuyuya atmış. Ben kuyuya düşerim, orada Allah'la beraber olmaya çalışırım, dert etmem. Kardeşlerimin kendi hesabını Allah bilir, o beni ilgilendirmez. Ben orada kendi idrakim çerçevesinde o süreci ilahi bir anlayışla, fıtri bir anlayışla tecrübe ederim.

Mesela bir adam zina ediyor — onu kastetmiyoruz, o bizim konumuz değil. Burada konuştuğumuz şey, mesela karşı taraf tarafından aldatılan birinin "ben bunu hak etmemiştim" demesi meselesi. Erkek de kadın da fark etmez; erkekler de aldatılıyor. "Ben bunu hak etmemiştim, seninle alakası yok" — sen böyle bir atmosferde, böyle bir sahne içinde bu deneyimi yaşıyorsun. "Sen bunu hak ettin" diye bir şey yok. Hak etme meselesi değil. Kişinin tercih ettiği veya seçtiği bir şey değil bu; sizin tercih etmediğiniz bir rahatsızlık gibi düşünün.

Orada şunu diyoruz: "Ben niye buna hak ettim ki" gibi bir soru yersizdir. Ben etkilenen durumda oluyorum, etkilenmek zorunda değilim. Orada etkilendiysen, şunu anlayacaksın: Ben böyle negatif bir şekilde etkileniyorsam, bu benim algımın biraz alt seviyede olduğunu gösterir. O zaman ben gayret edip bunun üstüne çıkacağım; benim oradan alacağım mesaj bu olacak.

Duygu Merkezinin Kontrolü ve Öfke Örneği

Duygu merkezinin kontrolü ve analizi en zor merkezdir. Zihin merkezi sürekli öğrenmeye, aksiyona alışkındır, o da öyle etkilenir. Ama duygu merkezi, zihin merkezinden kat kat daha hızlı ve güçlü bir kontrol ister; bir anda mevzu olup bitiyor gibi gelir insana, öyle yaşanıyor. O yüzden bu geleneksel öğretilerde her zaman söylenir: Duygu merkezi en hızlı merkezdir ve onu kontrol etmek gerçekten zordur. İşte insan dua ederek, tefekkür ederek, Allah'ın yardımını talep ederek gayret edecek. Ama ilke şu: "Ben böyle hissediyorum ama bunu onaylamıyorum" diyebilmek. İşin belki sırrı budur. Allah bir noktada bizi o hâlden önemli ölçüde çıkarabiliyor. Bakıyorsunuz ne kadar büyük bir özgürlük o — kendini sürekli dayatan ve "ben, işte ben duyguyum, duygu senin varlığındır" diyen şeye karşı artık o kadar hâkim olamıyor bize.

Mesela öfke, duyguya yakın bir hızda çıkar; çok güçlüdür ve hızlı çıkar. Kendi serüvenim olarak en bariz şekilde çalıştığım şey odur. Şimdi o öfke bende ne o hızda çıkıyor ne öyle çıkıyor; sadece artık minik bir şekilde, ince bir tonda, bazen ince bir dalgada çıkıyor. Ben de bakıyorum, "sana güle güle" diyorum; ona kapılmıyorum, olmamaya gayret ediyorum ve Allah'ın izniyle de olmuyor. Ama eskiden denseydi ki "böyle bir şey mümkün mü?" derdim ki imkânsız bir şey. Öyle derdim. Ama insan tecrübe edince görüyor ki mümkün. Allah için her şey mümkün. Bizim için şu an bulunduğumuz noktada zor, ama kesinlikle Allah için mümkün ve Allah için kolay. Yeter ki biz kendimizi O'na açalım.

(Bu noktada bir arkadaşın kendi tecrübesini anlatması üzerine devam ediliyor: Bazı ağlamaların derin merkezlerden, daha empatik ve rahmani bir yerden geldiği, bazılarının ise egosal bir durumdan kaynaklandığı; egonun bazen güzel bir durumu çok çirkin bir şekilde sunabildiği konuşuluyor.)

Sami Ramazanoğlu'nun Sözü: "Ne Kır Ne Kırıl"

Geleneksel psikolojiye, bilgeliğe göre bunlar benlik durumlarıdır; sınırlı, düşük benlik durumlarıdır. O yüzden meşhurdur Sami Efendi'nin — Sami Ramazanoğlu'nun — bir sözü: "Ne kır ne kırıl." Ama "evladım" demiş, "kırmamak kolay, kırılmamak epey zordur." Kırmamayı becerebilirsin, kimseye bir şey söylemezsin ama kırılmamak zor işte, onun üzerinde çalış. "Ben çok hassasım, kırılıyorum" — bu değil işte mesele. Evet, hassassın, kırılıyorsun ama bu bir psikolojik düzeydir; bunu aşacaksın. Bu kötüdür demiyoruz ama eksik bir durumdur ve sen ömür boyu buna mahkûm değilsin. "Ne yapalım, Allah bizi böyle yaratmış, hassasız, çabuk kırılıyoruz" demek, kendimizi o sınırların içinde tutmak hatasına sebep olur.

Hassasiyet, Kırılganlık ve Sahte Merhamet

Bazı durumlarda bu hâl o kadar belirgin ki, hakikaten öyle görünüyor ama içinde sinsi bir durum var; bizi aldatabiliyor. Kişi kendi de yoruluyor; çok yorulunca insan "dün o çocuk dedi ya…" diye anlatmaya başlıyor. Bazıları bunu bir insani değer olarak düşünebiliyorlar, düşünenleri var; ama bütün duygu merkezleri öyle düşünmüyor. Bunu görüp "bu çok da doğru bir şey değil" diyenler de var. Öbürü, "ben çok merhametli olduğum için, çok şefkatli olduğum için böyle oluyorum" diyorsa yanılıyor. Mesela "ben insanların vefasızlığına karşı veyahut beni arayıp sormamalarına karşı çok hassasım, çok üzülüyorum; çünkü ben dostluğa, sevgiye çok önem veriyorum" diyorsa, bir an önce buna bir "U dönüşü" yapmak gerekir. Çünkü orası bir çıkmaz sokak. Sen sevgiyi yaşa — evet, merhamet, sevgi, şefkat çok yüce değerlerdir. Ama onları beklemek, bulamadığında da kırılmak, bunu bir hak gibi görmek, bunlar yanlış şeylerdir.

Mesela dün bir yerde otuz yaşlarında bir arkadaş, "dünyada en güzel şey sevgidir" diyor; ama onun altını biraz deşseniz, "kimse bu kadar duyarlı değil, insanlar hassas değil, birbirlerini kırıyorlar" diye başlıyor. Biraz daha giderse insanlardan nefret bile edebilir. İşte bu, dikkatlice gözlenmesi gereken bir benlik durumudur.

Film Örneğiyle Duygusal Özdeşleşme

Bir örnek: Bir film seyrederken — "Mutlu Bahar" filmi, dün seyredilmiş — oradaki kadınla, anne ile kızı arasındaki ilişki ve kanser olan bir kadının hikâyesi; oradaki sözlü şiddet birden kendi üzerinde hissedilip o kadının hâline çok üzülünmüş, aşırı derecede etkilenilmiş. Ama güzel bir noktaya geldiğinde bir takım şeyler yaşatılmış, o zamanda bir takım şeylerle özdeşleşiliyor. Belki her filmde, her şeyde değil ama sizin için, sizin de kendinizin bir ölçüde kıyısından köşesinden yaşadığınız bir şey olabilir. Duygu merkezi hemen özdeşim kurar. Mesela aldatılmış bir kadın, aldatılmışlıkla ilgili bir film seyretmekten veya aldatılmış bir kadını dinlemekten hemen etkilenir. Herkesin hassas noktaları farklıdır; mesela "sekiz" tipi, böyle bir zayıfın, mağdurun, mazlumun ezilmesine karşı çok reaksiyonerdir. Böyle bir film görse veya bir olay işitse hemen tepesi atar, orada reaksiyoner olur. Her birimizin duyarlı olduğu şeyler farklıdır.

Ayrılık Şarkısı ve Aslî Ayrılık Kavramı

Biraz önce paylaşmıştım: Bir yerde fotokopi çekilirken orada bir sanat müziği çalıyordu; "yüzün güldü mü" diyordu şarkı. Bunu yirmi beş sene evvel duysam, "evet, yüzün güldü mü" diye duygusal senaryolar kurardım. Ama bunu dinler dinlemez dedim ki "evet ya Rabbi, senden ayrıldık ayrılalı hiç yüzümüz gülmedi, gülmez de." Hakiki anlamda gülmez. Bu dünyada güzel şeyler olur, güleriz ama o, O'nunla tekrar vuslata erdiğimizdeki sevinçle mukayese edildiğinde, buradaki gülmelerimizin gerçekten gülme bile olmadığını göreceğiz.

O ayrılık, yani hayatta zahiren yaşadığımız her ayrılık, o asli ayrılığın bir izdüşümüdür. Asıl biz o ayrılığa odaklanmalıyız. O yüzden Hristiyan azizlerinden Thomas Aquinas der ki: "Birbirinden ayrılan ve üzülen iki sevgiliye üzülürüz, fakat Tanrı'dan ayrılan kendi özümüze, kendi fıtratımıza, Tanrı'dan ayrılan benliğimize üzülmeyiz."

(Bir dinleyicinin, ayrılıktan çok etkilenen bir mizacı olduğunu paylaşmasıyla sohbet devam ediyor: Özdeşim kurulan bir nesnenin, maddi değeri olmasa bile, ondan ayrılmanın büyük bir acı verebileceği, bunun aslında insanın bir güven ihtiyacıyla ilgili olabileceği konuşuluyor.)

Aslında bir şeyle özdeşleşmemiz, o şeye duyduğumuz ihtiyaç yüzündendir; o şeyin bize verdiği bir şeye duyduğumuz ihtiyaçtır — anlamlı bir atıflar örgüsü oluşturmak ihtiyacıdır. Farkında olmadan öyküsel bir hayat kurarız; her şey birbirine bağıntılı gibi görünür. İşte orada, hayatta yaşadığımız, psikik düzeyde yaşadığımız gölge duygularını ve düşüncelerini asıllarına döndürmek durumundayız. O şarkıda aslında ne var? Bir ayrılık var; "ayrıldık ayrılalı hiç yüzün güldü mü" diyor. Tabii normalde gülmez, gülmemesi lazım. Peki bu neyi anlatıyor? İki insanın duygusal bir ayrılığını mı, yoksa aslında senin ontolojik düzeyde bir ayrılığının oluştuğunu mu? Aslında bütün ayrılıklardan yaşadığımız acı, o derin anlamdaki asli ayrılıktan yaşadığımız acının yansımalarıdır. Bunu anlamak, bunu idrak etmek gerekir. O asli ayrılık çözümlenmediğinde, buradaki ayrılıklar bize o asli ayrılık kadar ağır gelecektir; bu sefer buradakiler onun yerini alacak.

Hatta Kur'an'da buna yakın bir mana taşıyan bir ayet vardır (En'am Suresi: 59 olduğu değerlendiriliyor — "yerde bir yaprak dahi düşmez ki Allah onu bilmesin" ayetine yakın bir içerikle, tam ayet lafzı burada hatırlanamamıştır): Kişi bütünleştiği bir şeyden ayrılınca eksiklik hisseder. Ama şunu düşünmekte fayda var: "Benim annem öğretmendi, ben altı aylıkken annemden ayrılmışım, altı yaşına kadar başka biri tarafından büyütülmüşüm. Ben hep onunla bir bağlantı kurarak o duyguyu çözmeye çalıştım." Bu, bir bağlanma problemidir; erken yaşta sağlıksız bir kopma yaşanmıştır. Hayatta hepimiz bir şekilde sağlıksız kopuşlar yaşıyoruz, ister istemez. Bunu daha derinlemesine analiz edip duygusal odaklı mı yoksa zihinsel odaklı bir mesele mi olduğunu anlamak gerekir. Mesela bazı tiplerde güven kavramı vardır, ama bunların renkleri, tonları farklıdır.

Peygamber Kıssalarının Anlatılma Amacı

Burada gerçek anlamdaki bütünleşme sağlandığında, hayatı doğru olarak okuma şansına sahip oluruz. Şu anda biz hayatı tam olarak doğru okuma şansına sahip değiliz, çünkü bütün hikâyenin bir bütün olarak farkında değiliz; parçasal olarak okuyoruz. Hem parça olarak okuyoruz hem de kendi bilincimiz burada sınırlı; kendi bilincimiz sınırlı olduğu için mesela Hazreti Yusuf bizim yaptığımız gibi bir okuma yapmıyor. Niye yapmıyor? Çünkü ego düzleminden bakmıyor.

Peygamberlerin vahiy alması, Cebrail'le ilişkisi gibi konular anlatılmaz; çünkü bunlarla bizim fazla alakamız yok, o başka bir alan, peygamberlik alanı. Peki bize niye peygamber kıssaları anlatılıyor? Bir yerde peygamber kıssası anlatılıyorsa, sen orada bir şeyi anlamalısın; sana anlatılan bir şey var. Yoksa orada peygamberin kendisi anlatılmıyor; Hazreti Yusuf anlatılmıyor, Hazreti Yunus anlatılmıyor. Orada sana bir şey anlatılıyor. Yoksa "Hazreti Muhammed'e böyle vahiy gönderirim, ona böyle böyle" diye bir şey anlatılmaz Kur'an'da. Hazreti Yusuf'un Allah'la olan ilişkisi de tam olarak anlatılmaz; çünkü o onun peygamberliğiyle ilgilidir, bizimle alakalı değildir.

(Bir dinleyicinin, Hazreti Yusuf'un yaşadıklarının arkasındaki "saf, arı duru sevgi"nin ne olduğunu sorması üzerine devam ediliyor.)

Zâtî Sevgi ve Duygusal Sevginin Farkı

Oradaki sevgi, fıtri olan bir şeydir; asli bir şey, aşkın ve sevginin bizatihi kendisi — benlik üstü, benlik ötesi bir sevgi. O, duran bir şey; olmaya mecbur değil ama olmayabiliyor da. O, varlığın bizatihi kendi içindeki bir şeydir — güneşin ışığı gibi, kendisinde olan bir şey. Kendi ayağı sabitesinde var olan; biz ona İslami gelenekte zâtî sevgi diyoruz. Duygusal merkezin sevgisi, o zâtî sevginin gölgesidir ancak, aslı değil. Gerçek sevgi kırılmaz, gücenmez, küsmez, alınmaz; onda bunlar yok.

Acı: Uzaklığa İşaret Eden Bir Nimet

O zaman en büyük ayrılıklarda, ayrılık acısını en çok yaşadığınız an, aslında o uzaklığı en çok hissettiğiniz ve aynı zamanda O'na en yakın olduğunuz andır. Her acı, her keder bize aslında şunu anlatmalı: Şu an Allah'a dönmelisin, çünkü ondan nispeten uzaksın. Bize onu anlatmalı; yoksa "ben niye bu acıyı yaşıyorum, niye bu insanlar bana acı yaşatıyor" değil. Benim acı yaşıyor olmam — bunu daha önce de bir noktada ifade etmiştik — nasıl biz bedensel olarak acı hissettiğimizde, mesela bir yerimizde bir sancı olduğunda "bir şey var bende" deriz de "niye böyle bir hastalık" demeyiz; aslında bedensel acı neye işaret eder? Vücudumuzda doğru gitmeyen bir şeye işaret eder. Psikolojik acılar da kendi varoluşumuzda yönelmemiz gereken bir şeye işaret eder; "sen epey uzaklaşmışsın" der bize. Dolayısıyla aslında bizi yakınlığa çağırır. Ama biz gideriz, olur olmaz figürlerle, öznelerle kavga ederiz. Bu değil ki mesele.

Aslında bu bir nimettir. Çünkü mesela ben eğer o uzaklık duygusunu hissetmesem — şu örnekten çektim: Bir adam çok başarılı olabilecekken çok kötü yaşıyor; aşama aşama "daha iyisini yapabilirim, daha iyisini yapabilirim" diye ilerlese, sonra bir anda "bunu yapabilirdim" dese, ne kadar acı çeker, değil mi? Ama farkındalığı yoksa öylece yaşar gider; farkındalık olması daha iyidir. Biraz örtük olsun, yavaş yavaş gelsin — bir anda müşahede etse, belki adam ölür. O yüzden tasavvufi gelenekte şöyle bir söz vardır: "Hâlâ dünyayla mutlu olabileceğini düşünüyorsan, git bir dolaş, sonra gel." Dünyayla mutlu olabilirim diyorsan, o zaman bir dolaş, bir bak, iyice araştır; olabileceksen ol. Olamayacağına ikna olduğunda, o zaman bu kapının eşiğinden girmen daha uygun olur.

Biz tabii dünyanın sillesini yedikçe kapının eşiğinden giriyoruz; sonra yine diyoruz ki "biraz rahatladım," yine bir bakayım dünyada bir şey kapabilir miyim diye çıkıyoruz, bir dayak daha yiyoruz, gene dönüyoruz. Bunu eleştirmek için değil, bir analiz olarak söylüyorum; süreç böyledir, böyle oluyor. Zor anlıyoruz; biraz rahatlıyoruz, "şu an iyiyim" diyoruz, bir dolaşıyoruz dünyada, bir şeyler bulabilir miyiz diye; bir tokat daha yiyoruz. Bu dünyada hayır yok.

Ego ve Öğretmenlik Taslama: Bir Kitapçı Örneği

İnsanın dışarıda öğretmenlik yapmaya kalkması, egosunun yüksek olduğunun bir işaretidir — "yüksek" dersek belki biraz haksızlık olur, yanlış bir şey demek daha doğru. Bir örnek vereceğim; birkaç arkadaşa anlatmıştım, tekrar olursa kusura bakmasınlar. Bir yerde bir kitapçıdaydım. Biri diyordu ki, "şöyle eksik olanları isteyin, söyleyin." Ben de kulak misafiri oldum; böyle kendini beğenmiş bir hâlde, sanki profesör, doçent olan biri gibi biraz…

(Kayıt burada, konuşmacının anlattığı kitapçı örneğinin ortasında sona ermektedir.)

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - (Maide Suresi: 54) — dinden dönenlerin yerine Allah'ın sevdiği ve kendisini seven, dinden dönmeyecek bir topluluk getireceğine dair ayete atıfla. - (Taha Suresi: 124) — Allah'ın zikrinden yüz çevirene dar/sıkıntılı bir yaşam (maişet-i dank) vereceğine dair ayete atıfla. - (En'am Suresi: 59 olduğu değerlendirilmektedir) — "yerde bir yaprak dahi düşmez ki Allah onu bilmesin" mealindeki ayete, sure adı zikredilmeden içerik olarak değinilmiştir. --- ---

İlgili Sohbetler

Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik

Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak

Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.