Yaratılışa Doğru Yaklaşım Arayıcı Değil Görücü Olmak

Kısa Özet

Konuşmacı önce ikili ilişkilerde ihtiyaç-beklenti ile yapabilirlik alanlarının nasıl çakıştığını ve gerçek huzurun ilişkilerde değil başka bir yerde aranması gerektiğini anlatıyor. Ardından Kur'an kıssalarının (Hz. Yûnus'un nefis balığı, Âdem'in yaratılış ağacına yaklaşımı) geçmişte olup bitmiş değil her an yeniden yaşanan evrensel kanunlar olduğunu izah ediyor. Âdem'in "yaklaşma" denilen ağaca yanlış yaklaşımını, insanın dünyadan ve ilişkilerden mutluluk "arayarak" benlik tuzağına düşmesi olarak yorumluyor; doğru olanın dünyayı ve olayları "arayan" değil "müşahede eden/gören" bir bilinçle karşılamak olduğunu, bunun en güzel örneğinin de Hz. Yûsuf'un en mutlu anında ettiği dua olduğunu anlatıyor. Son olarak Bediüzzaman'ın "dünyanın üç yüzü" tarifinden ve gerçek sohbetin ne olduğundan bahsediyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Kur'an'daki her kıssa, geçmişte yaşanıp bitmiş bir olay değil, her an yeniden yaşanan evrensel bir kanundur; Hz. Yûnus'un balığı nefsi, atıldığı deniz de dünyayı temsil eder.
  • Dünyadan ya da insanlardan mutluluk "aramak" temel yanılgıdır; asıl doğru tutum, âlemi yaratıcının bir sergisi gibi müşahede etmektir — arayıcı olan hazmedemez, nefret eder, dışlar; görücü olan anlamaya çalışır.
  • Hz. Yûsuf'un duası ("Beni Müslüman olarak vefat ettir") en mutlu, en itibarlı anında söylenmiştir; bu, onun bir "arayıcı" değil "görücü" olduğunu gösterir.
  • Bediüzzaman'a göre dünyanın üç yüzü vardır: Allah'ın isimlerini gösteren yüzü, âhiretin tarlası olan insana bakan yüzü ve nefsaniyetin oyuncağı olan yüzü; dünyanın kendisi değil, ona yaklaşım biçimimiz problemlidir.

İkili İlişkilerde Dört Alan ve Gerçek Huzurun Kaynağı

Parantez içinde, belki daha önce de bahsetmiştim: Hayatta bütün ilişkiler, yani ikili ilişkiler olarak ifade edelim; bu evlilik olabilir, arkadaşlık, dostluk ilişkileri olabilir... İnsan bu süreçte, her bir kişi kendi içinde iki dinamiğe sahiptir, veyahut da iki alana sahiptir diyelim, daha güzel bir ifadeyle. Bir tanesi, onun ihtiyaçları ve beklentileri alanıdır. İkincisi ise yapabildikleri ve yapabileceklerinin alanıdır.

Bunu kişinin muhatap olduğu kişiyle ilişkisi açısından da ortaya koyarsak, ortada aslında dört tane alan görürüz. Bir tarafın ihtiyaç ve beklentileri ile yapabildikleri, karşı tarafın ihtiyaç ve beklentileri ile yapabildikleri. Bunlar birbiriyle çapraz bir etkileşim içindedir. Yani mesela benim ihtiyaç ve beklentilerim, muhatabımın yapabildikleri ve yapabilecekleriyle karşılaşır. Orada ne kadar fazla uyum varsa, ne kadar ortak alan varsa, o kadar iyi uyuşuruz. Ne kadar az örtüşen şey varsa, o kadar zor anlaşırız. Birbirine zıtsa veya birbiriyle negatif bir etkileşim yaşıyorsanız da düşman olursunuz.

Mesela diyelim ki siz takdir ve ilgi bekliyorsunuz, karşıdaki sizi küçümsüyor. Ne oldu burada? Zıt bir ilişki vuku buldu. Orada ilk anda oluşan şey nedir? Zıtlaşma ve def'etmedir. Ama diyelim ki siz ilgi ve takdir bekliyorsunuz, karşıdaki ilgi ve takdir göstermiyor ama küçümsemiyor da, aşağılamıyor da, tamamen umursamaz da davranmıyor; ama ihtiyaç duyduğunuz oranda ve ölçüde ilgi ve takdir görmüyorsunuz. O zaman ne olur? Problem olur.

Bu, hayattaki bütün ilişkilerin oturduğu konsepttir. İlgililere söylüyorum. Belki arkadaşlık vesaire ilişkilerinde bu tercih edilebilir bir şey ama ailede ya da eş seçiminde bu olmuşsa, ondan sonra gerçek bir çözüm meselesi ayrı bir analiz konusudur.

Eğer kişi "ben tamamen psikolojik duyarlılıklarıma odaklıyım ve bu çerçevede olaya bakıyorum" derse, dersin ki: Bak, senin bu ilişkideki psikolojik tatmin oranın yüz üzerinden diyelim ki kırktır. Kabul et ya da etme. Ama ruhsal bir dönüşüm ihtiyacı hissediyorsan -yani geçenlerde birine söylediğim gibi- senin mutluluğun ne evliliğini devam ettirmende, ne de boşanmandadır. Ama sen diyorsan ki "benim mutluluğum psikolojik düzeyde yaşamaktır ve onun dışında başka bir şeyle ilgilenemem", o zaman o ilişkinin parametreleri ve haritası budur; buna göre karar verirsin.

Ama bütüncül düzeyde baktığımızda şunu her zaman bilmeliyiz: Mutluluğumuz ve huzurumuz, özünde ilişkilerimizde değildir; insanlarla veya dünyayla olan ilişkimizde değildir. İnsan bunu anladığı oranda zaten ruhsal bir dönüşüm ve gelişim imkânı bulur.

Mesela hep verdiğimiz örnek: Firavun'un karısı Hazreti Âsiye mutlu muydu? Mutluydu, huzurluydu. Ama kocası Firavun'du. Peygamber kocası yoktu; Hz. Âsiye, Peygamberimizin ifadesiyle cennet kadınlarının efendilerinden biri. Kâmil, kemale ermiş, mutlu, huzurlu -ama kocası Firavun. Bak, bu onu engellememiş. Peki bu neye bağlı? Başka bir bakış açısına bağlı. Ama kişi hayatına psikolojik düzeyde bakacaksa, o zaman onun ölçüleri ve parametreleri farklı olur.

Kur'an Kıssalarının Evrensel Anlamı

Şimdi, kutsal kitapların bize anlattığı bütün veriler aslında her insanın hayat içinde yaşadığı ve yaşaya geldiği şeylerdir. Bir Sûfî'nin ifadesiyle, kutsal kitaplardaki hiçbir kıssa yoktur ki -manası, özü, işaret ettiği gerçeklik itibariyle- kıyamete kadar yaşanacak olmasın. Mutlaka yaşanır. Nûh kıssası, Hz. Yûsuf, Hz. Yûnus... bütün kıssalar aslında hepimizin hayatında bir anlamı, bir yeri, bir gerçekliği olan şeylerdir.

Bunu Bediüzzaman'ın diliyle ifade edersek: Kur'an'da anlatılan her bir hikâye -özel anlamıyla hikâye değil- genel ve evrensel bir kanunun ucudur. O kanun geneldir, evrenseldir, bütün hayat boyunca işler. Yani Hz. Yûsuf'un yaşadığı ve bizim okuyup anlamaya çalıştığımız kıssa, aslında genel bir kanundur. Bu kanun kıyamete kadar evrensel olarak işler. Sen de bu işleyiş içinde ya Yûsuf gibi olursun ya da olamazsın. Bu, yaşanmış ve bitmiş bir hadise değildir; sürekli yaşanagelen ama anlamı, içeriği itibariyle aynı olan bir şeydir.

Hz. Yûnus ve Nefis Balığı

Mesela Bediüzzaman diyor ki Hazreti Yûnus'un balığı nefistir. Eğer sen nefis tarafından yutulursan, balığın karnındaki Yûnus'a benzersin. Her yer karanlıktır, hiç kimse seni anlamıyordur; ne deniz -o uçsuz bucaksız dalgalı deniz- seni anlar, ne balık seni anlar, ne de kimse senden haberdardır. Biz bunu yaşamıyor muyuz? Bazen oluyor işte; o nefis balığı seni yuttuğunda hayatı o şekilde algılıyorsun. Ama o manevi farkındalığı ve arayışı gerçekleştirdiğinde Hazreti Yûnus balığın karnından kurtuluyor ve her şeyi olduğu gibi algılayan, idrak eden bir noktaya geliyor. Bunu daha önce bir derste işlediğimiz için şimdi ayrıntısına girmiyorum; ama işte "o balık nefistir" diye başlıyor.

O atıldığı deniz dünyadır; dünya hayatının çalkantılı ve sürekli değişken yapısıdır. Hiç düşünüyor muyuz mesela, tamamen ve sürekli dalgasız bir deniz olacağını tahayyül ediyor muyuz? Etmiyoruz, değil mi? Ama dünyanın böyle stabil olmasını istiyoruz. "Ne güzel hayatımı kurdum, bozulmasın" diyoruz. Öyle dalgasız bir deniz yok. Ara sıra öyle bir an olabilir ama yapı itibariyle böyledir. Demek ki değişim üzerine oturan bir âlemde, hadiselerin tamamen senin ihtiyaçlarına uygun şekilde stabilite kazanmasını aramak boşuna olur. Böyle bir şey mümkün değildir.

"Karanlık içinde kaldı" denildiğinde, o karanlığın aslında istikbal olduğunu söyleyelim. İstikbalimiz nedir mesela? Benlik nazarıyla baktığımız için karanlıktır: "Kim bilir ne olacak?" diye düşünürüz.

Benliğin Karanlığından Bakmak mı, Tanrı Bilinciyle Bakmak mı?

Mesela diyorum ya, ama neyle bakıyorum buna? Benliğim nazarıyla bakıyorum. Demiyorum ki "Ya Allah, ben kendimin farkında değilken beni yaratmış." Ben göz nedir, kulak nedir, ayak nedir, el nedir bilmezken bunları bana vermiş. Şimdi ben nasıl diyebilirim ki "kim bilir ne olacak benim halim?" Yoksa diyeceğim ki "bakalım Allah benimle ne yapacak" mı diyeceğim?

İşte birisi benlik nazarıyla, benliğin karanlığı içinden hayata bakmak; öbürü yaratıcının farkındalığı üzerinden kendine bakmak. Hazreti İsa'nın deyimiyle, bir çömlekçi bile eliyle ürettiği bir çömleği fırlatıp atmaz. Sen, Allah'ın kendi eliyle yarattığı bir varlığı nasıl göz ardı edip kendi haline bırakacağını düşünüyorsun? Böyle bir şey olmaz.

Ama ben böyle hissettiğimde ne olmuş oluyor? Kendi benliğimin içine düşmüşüm ve onun perspektifiyle bakıyorum: "Ne olacak benim halim?" Öyle diyeceğime diyeceğim ki: "Ya Rabbi, benimle ne yapacaksın, ne yapmayı düşünüyorsun? İnşallah iyi şeyler yaparsın." Bunu bir duaya da dönüştürebilirim: "Ya Rabbi, beni razı olduğun hâle eriştir ve beni razı olduğun işlerde kullan."

Bu nasıl bir bakış açısı? Bu, farkındalık içeren ve Tanrı bilincine sahip bir anlayışın ifadesidir. Ama öbür türlü ben ne olacağım? Anne karnındaki çocuk "ben ne olacağım" diye soruyor mu? Sormuyor. Sormadığı için de adam gibi gelişiyor orada. "Bakalım Allah beni ne yapacak" diyor; hâlbuki elinde değil. Dolayısıyla ben de bu bilince sahip olmalıyım. İşte aslında Kur'an'da anlatılan bütün olaylar bir hakikatin, evrensel bir kanunun tarifidir ve onu bize anlatır. Kur'an'da anlatılmasının esprisi budur.

Hatta ne güzel olurdu: Kur'an kıssalarının taşıdığı evrensel kanunları -gerek toplumsal hayata, gerek kişisel hayata, gerek kişinin Allah'la ilişkisine, gerek kişinin dünya hayatıyla ve başkalarıyla ilişkisine bakan bütün yönleriyle- açsak, o zaman onları gerçekten anlamış, deşifre etmiş olurduk. Bunu en iyi anlayanlar sûfilerdir; biz buna işârî yorum diyoruz.

Âdem Kıssası: Yaratılış Ağacına Yanlış ve Doğru Yaklaşım

Şimdi Âdem kıssasında iki temel versiyon var: biri Kur'an'ın anlatımı, biri Tevrat'ın anlatımı. Bazen Tevrat'ın bazı anlatımlarına da değineceğiz. Kur'an'da bir ağaçtan bahsedilir; Tevrat'ta ise iki ağaçtan bahsedilir. Tevrat'ta bahsedilen ağaçlardan biri bilgi ağacı, biri de yaşam ağacı.

Bunlar bize neyi ifade ediyor? Biz varlık olarak kendimizi nasıl algılamalıyız? Bu anlatının özünde aslında biz neyiz? Önce ruhsal olarak Tanrı'da var olan, O'nda olan bir yapıdayız; yani biz Tanrı'daydık, Tanrı'da vardık. Böyle bir aslî boyutumuz var -bu istisnasız hepimizin. Bu, tıpkı bir bebeğin anne karnında olması gibi, Tanrı'da olma hâlidir.

Daha sonra bir cennetî boyut yer alıyor; yani bir ayrılma var ama Tanrı'da olduğunun ve Tanrı ile olduğunun farkındalığı var. Biz buna cennet hayatımız diyoruz. Bunun bir yansıması aslında bebeğin ilk hâlidir; hiçbir negatiflik taşımadığı ilk günleridir, belki anne karnındaki dönemlerinin bir kısmıdır. Orada ne var? Her şeyiyle Allah'a dönük. O sürecin temel özelliği budur: her ne ihtiyaç hissediyorsa Allah'ta buluyor ve Allah'ta bulduğunun, bulacağının da farkında. Herhangi bir yerde bir arayışı yok; ne kendinde arıyor, ne de dışsal bir şeyde. Aradığı her şeyi Allah'ta buluyor ve Allah'ta bulacağının da farkında. Bu da aslında cennetî hayatımız.

Sonra büyük travma, büyük problem başlıyor. Allah ne diyor? "Şu ağaca yaklaşma." Demek ki bir ağaç var ve yaklaşılmaması tavsiye edilen bir ağaç var. Tevrat bunu biraz açıyor: yaşam ağacı ve bilgi ağacı. Bunlar aslında ne? İnsanın kendisini bireysel olarak ve Allah'tan ayrı olarak yaşadığını düşünmesi. Mesela ben "ben yaşayan bir canlıyım" diyorum, "ben yaşıyorum" diyorum -sanki bağımsız bir yaşayabilme imkânım varmış gibi, bağımsız bir canlıymışım gibi kendimi hissediyorum. İşte bu yaşam ağacı. Bir de göreceliliği analiz eden ve sınırlı açıdan bilen bir tabiatım var; bu da bilgi ağacı.

Peki bunlara yaklaşılmaması bize ne anlatıyor? Bunlara yaklaşıldığında, kişi neye yaklaştığını bilerek yaklaşmalıdır. Bu bilgiye sahip değilse yaklaşmamalıdır. Dikkat edin, burası büsbütün kötü bir şey değil; niteliği bilindiği oranda kendine ait değeri olan bir şeydir. Fakat bilinmediğinde -o bilinmediği hâl- şeytanın tavsiyesi veya tavrı olarak bize kutsal kitaplarda anlatılır.

Tevrat'taki anlatımda şeytan der ki: "Sen de Tanrı gibi olmayasın diye Tanrı bunu sana yasakladı." Şimdi dikkat edin, bu büsbütün yanlış bir şey değil. Mesela ben yaşıyorum, değil mi? İlmim var, irâdem var, kudretim var -bir açıdan Tanrı gibiyim. Hatta egom yüksekse "yaratırken Allah bana niye sormadı" bile diyorum; sanki ondan ayrı bir "ben" varmış gibi. Ne yaptım aslında? Bir "ben" var; onun irâdesi var, kudreti var, ilmi var, talepleri var, yapmak istedikleri var. Ne yapıyorsun aslında? Tanrı'nın sıfatlarını kazanıyorsun. Bu bilinç, bu hâl büsbütün kötü değil; ama bunları Tanrı'nın sıfatlarının yansımaları, gölgeleri olduğunu değil de kendinin sanıyorsun. Bu Tanrı gibi olduğunu zannetmek.

Ama bunların Tanrı'nın sıfatlarının bir yansıması, bir gölgesi olduğunu algılarsan, o zaman ağaca doğru bir şekilde yaklaşmış olursun. Benim ilmim O'nun ilminin bir yansıması; benim "ben" dediğim şey O'nun mutlak benliğinin bir yansıması; benim kudretim O'nun sonsuz kudretinin bir iz düşümü. Yanlış yaklaştığında ise ortaya çıkan ilk şey "ben ve Allah" ikiliğidir. İşte problem, trajedi oradan başlıyor.

İkincisi, göreceli âlemin bilgisini ediniyorsun ama mutlakın bilgisini, sonsuz ve mutlak olanın farkındalığını unutarak, sınırlı ve göreceli olanın bilgisini ediniyorsun. Bu da bilgi ağacına yanlış yaklaşmadır. Yoksa Tanrı, insanın cahil ya da bilgisiz kalmasını istemiyor; sen sınırlı ve göreceli olanın bilgisine eğilim gösteriyorsun ve orada bir yanılgıya düşüyorsun.

Zaten dikkat edin, Âdem ne zaman yeryüzüne iniyor? Benlik tuzağının içine düştüğü noktada. Çünkü ikilik oluştu. O ikilik insanın aslında trajedisidir. Sûfiler buna yetimlik diyorlar. Nasıl bir çocuk anne babasından ayrılırsa yetim, öksüz olur; geleneğimiz de buna yetimlik diyor. O'ndan ayrı olduğumuzu zannetmenin, O'nun sevgisinden kopuk, yakınlığından mahrum, sonsuz kuşatıcılığından uzak olduğumuzu zannetmenin meydana getirdiği yetimlik. Bu yetimlik bize bütün zorlukları, acıları, travmaları hediye ediyor.

Yetimlik, Arayış ve Aziz Bir Misafir Olmak

Dolayısıyla bir süre sonra ne yapıyorsun? O yetimliği telafi etme, giderme, kapatma ihtiyacı hissediyorsun. Neye ihtiyacın var mesela? Sevgiye, ilgiye, kimliğe, güvene, yaşamaya ihtiyacın var; bütün bunlardan mahrum olduğunu düşünüyorsun. Hâlbuki bunu düşündüğünde ve yanlış bir yerde arayışa girdiğinde, işte o kutsal metinlerdeki "yaklaşma" uyarısı devreye giriyor. Niye yaklaşma? Çünkü buna yaklaşabilmen için irfana sahip olman gerekir. İrfana sahip olmadığın müddetçe her yaklaşmanda elin kanayacak, acı yaşayacaksın; çünkü buna yanlış bir perspektifle yaklaşıyorsun.

Mesela dünyanın seni mutlu edeceğine inanarak yaklaşıyorsun: "Hayatta bir şeyi başaracağım, bu beni mutlu edecek, insanlar takdir edecek, 'ne güzel yapmış' diyecekler, ben de mutlu olacağım." Bak, nasıl yanlış yaklaşıyorsun; "bir şey yapacağım ve kendimi ispat edeceğim" diyorsun. Veya biyolojik hayatını devam ettirmek istiyorsun, "ne kadar uzun yaşayabilirim" diyorsun -yine yanlış yaklaşıyorsun. Bunların hepsi o ağaçla kastedilen şeydir: yaratılış ağacı. Yaratılış ağacına yanlış yaklaşıyorsun.

Ve çok ilginç bir şey var: aynı zamanda yaratılış ağacının üstünde bir de Âdem'in yaratılmamış tarafı var. Yani insanda deyim yerindeyse yaratılmamış bir taraf var -Kur'an'da "Tanrı'nın ruhundan üflenen" olarak tarif edilen bir taraf. Bir de yaratılmış bir tarafımız var. Yaratılmamış tarafımız Tanrı'ya döner, yaratılmış tarafımız yaratılış ağacına döner.

Mesela Hindular veya bir kısım gelenekler ölüyü yakıyor. Neden? Kül oluyor, değil mi? Çünkü zaten küldü. Senin o çok önemli gördüğün beden, ruhun bir aracı olma vasfından çıktığında topraktan başka bir şey değildir; bir küldür. Ve bu sana şunu gösteriyor: Beden itibariyle topraksın. Kendini bir beden olarak görüyorsan, yakılsa da böyledir, yakılmasa da topraktır; ama sen sadece bundan mı ibaretsin, yoksa bu bedeni kullanan daha üst düzeyde bir varoluşa mı sahipsin?

Dolayısıyla yaratılış ağacına yaklaşım tarzımız bizi hayatta zorlayan şeydir. Problem yaratılış ağacında değil, yaratılış ağacına yaklaşım biçimimizdedir. Biz ondan yaratılmamışlık özelliği istiyoruz aslında; yaratılmış olan bu âlemden mutlaklık ve mükemmellik bekliyoruz. Zaten şeytanın insanı yanılttığı, insanın da doğal olarak yanıldığı nokta budur: "Bu dünyadaki bir şeyi elde etmekle mükemmelleşeceksin, Kur'an'ın tarifiyle melek gibi olacaksın; bir de yıkımı olmayan bir mülke sahip olacaksın" diyor.

Ne kadar mükemmel bir şeye işaret ediyor bu ifadeler... Mesela "şöyle bir şey olsa mutlu olacağım" demiyor muyuz? Oradaki "melek"ten kastım saf mutluluk hâlini elde etmek. Ama dikkat edin, neyle? Evet, saf mutluluk ve huzur insanın doğasında var. Fakat o nerede? Kur'an'ın ifadesiyle Allah'ı hatırlamakta; yoksa hayatın içindeki olgularda, insanlarla ilişkilerimde değil.

İkincisi, "yıkımı olmayan bir mülke sahip olacaksın" diyor. Hâlbuki hiç kimse bu âlemde herhangi bir şeyi kalıcı bir şekilde mülk edinebilmiş midir? Rasyonel olarak düşünsek bile, kimse bu âlemde çakıl taşı kadar bir şeyi bile kalıcı olarak mülk edinememiştir. Geçici olarak, emaneten veriliyor; mülk değil. Ama şeytan "kalıcı bir mülke sahip olmayasın diye sana yaklaşma denildi" diyor. Buradaki temel mesele, yanlış bir şekilde yaklaşmamaktır; yoksa her hâlükârda biz bu âlem ağacına yaklaşacağız. Fakat buna yaklaşırken hangi motivasyonla, hangi anlayışla yaklaşıyorsun, mesele budur.

Mesela Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisinde en son "kendini gerçekleştirme" var, ya da "kimliğini bulma, kendin olma" deniyor. Neyle kendim olacağım? Kendim neyim ki, kendimi gerçekleştireceğim? Bu konuda bize bir izah veriliyor mu? Psikolojik düzeyde kendini gerçekleştirme: "Ben zeki bir insanım, zekamı ortaya koyan bir şey üreteceğim, zeki olduğum fark edilecek, kendi zekamla övüneceğim, o zaman kendimi gerçekleştirmiş olacağım." Ya da "beni seven, ilgi duyan, yakınlık hissettirecek, anlaşıldığımı hissedeceğim ilişkilerim olacak, kendimi gerçekleştirmiş olacağım." Peki kendin kim? "Kendimle" mi? İşte bu noktada insanın en büyük yanılgısı, Kur'an'ın ve bütün kutsal kitapların ifade ettiği "yaklaşma"dır.

Bize böyle ütopik, uzayın bir tarafında geçmiş bir hikâye mi anlatılıyor, yoksa tam da yaşadığımız bu hikâye mi anlatılıyor? Bize neden anlatılıyor "Âdem'in teki bir ağaca yaklaşmış, yaklaşmamış, elma ısırmış mı ısırmamış mı" hikâyesi? Böyle bir şey mi bu? Yoksa aslında bize deniyor ki: "Sen bir Âdem'sin ve böyle yaklaşma; çünkü böyle yaklaşırsan cennetten düşersin" -yani ruhsal ve manevi farkındalıktan ve onun huzurundan düşersin. Sonra da "Âdem yemeseydi biz dünyaya gelecek miydik gelmeyecek miydik", "Âdem'in yüzünden geldik, ne suçumuz var" tartışması yapıyoruz. Din böyle bir şey mi anlatıyor gerçekten? "Âdem'in biri elma yedi, biz de onun yüzünden" mü? Hayır, böyle bir şey yok. Biz her gün o hadiseyi yaşıyoruz. O zaman bakacağımız şey şu: Ben ağaca nasıl yaklaşıyorum? Allah'ın "yaklaşma" dediği tarzda mı, yoksa şeytanın önerdiği tarzda mı?

Arayıcı Değil Görücü Olmak

Dolayısıyla insan âlemde ne arar? Aslında insan âlemde hiçbir şey aramaz; ya da şöyle diyelim, insan âlemde Tanrı'nın ilminin, kudretinin -bir başka ifadeyle isim ve sıfatlarının- yansımalarını görür. Bakın, insan bir şey aramaz, bir şey görür âlemde. Ama ihtiyaç anlamında bir şey aramaz. Ârifler böyledir; âlemde bir şey aramazlar ama âlemi müşahede ederler, âlemde bir şeyler görürler. Onların arama alanı Tanrı'dır, ve Tanrı'dan gelen kendi özleridir. Onların aradığı budur.

Bu dünyada ne arıyorsun? Hiçbir şey aramıyorum; ama âlemde bir şeyleri görüyorum. Görecelilikleri görüyorum, farklılıkları görüyorum, farklı farklı yaratılış düzeylerini, algı düzeylerini, bilinç düzeylerini görüyorum ve onlarla hakiki bir insan olarak muhatap oluyorum.

Mesela bugün bir arkadaş dedi ki: "Vefasızlık yapan ya da kaba olan bir insan görünce rahatsız olmuyor musun, nefret etmiyor musun?" Yok. Ama niye etmiyorum? Çünkü bahsettiğin şeyin zıttını zaten aramıyorum. Nasıl ki insan ekmeğe ihtiyacı olduğunda ekmek arar, eline taş gelirse küfreder, bozuk bir ekmek gelirse kızar -peki sen âleme bir arayıcı nazarıyla mı yaklaşıyorsun, yoksa anlama nazarıyla mı? Bir insanı vefasız görürsün, dersin ki "sen burada yanlış hayatı algılıyorsun, yanlış yerden bakıyorsun, yanlış bir tutum içindesin." Ama hiçbir rahatsızlığın olmaz. Neden? Çünkü arayıcı değilsin, müşahede ediyorsun.

Daha doğrusu şu: Neyi göreceğini bilerek, âlemin ne olduğunu ve âlemde ne göreceğini bilerek âlemi o farkındalıkla görmek, o farkındalıkla yaklaşmak. Mesela ben bu âlemde Hz. Yûsuf'un gördüğü gibi haksızlığı da göreceğim, ihaneti de göreceğim, iftirayı da göreceğim; tam aksine takdiri de göreceğim, hürmeti de göreceğim, övgüyü de göreceğim, belki bir konuma layık görülmeyi de göreceğim -hepsini göreceğim.

Yûsuf nasıl bir görücüydü? Arayıcı değildi. Bir âlimin ifadesiyle, Yûsuf kıssasının sonuna baktığımızda Hazreti Yûsuf'un duasıyla karşılaşırız. Duası ne? "Ya Rab, beni bir Müslüman olarak vefat ettir -yani Sana tam teslim olmuş biri olarak- ve beni salihlerin arasına kat." Bunu ne zaman söylüyor? Kuyuya atıldığında değil, köle olarak satıldığında değil, iftiraya uğradığında değil, hapiste değil. Biz böyle bir şeyi ne zaman söyleriz? Mutsuz olduğumuzda, hayat zor olduğunda, hatta intihar etmek istediğimizde söyleriz.

Ama Bediüzzaman diyor ki, Hazreti Yûsuf bunu ne zaman söylemiş? Kardeşleri gelmiş, özür beyan etmişler; babasına, annesine kavuşmuş; Mısır'ın önemli bir mevkisini işgal etmiş; herkesin takdirini, övgüsünü kazanmış, herkes ona hürmet ediyor -tam o anda bunu söylüyor. Şimdi bu, dünyada bir şey arayan adamın sözü müdür, yoksa dünyada bir şeyleri görüp yoluna devam edecek bir insanın sözü müdür? Bir arayıcının sözü değil. Eğer arayıcı olsaydı derdi ki: "Ya Rabbi, yeni huzura kavuştum, yeni mutlu oldum, tam düzenimi kurdum; Senden talebim, biraz daha ömür ver de bunun tadını çıkarayım, daha yeni düzlüğe çıktık." Böyle bir şey yok. Çünkü arayıcı değil; buranın bir şey aramak için olmadığını biliyor.

Biz derdik ya, çok basit ama önemli sorular vardır: "Nereye geldin? Niye geldin? Kimsin?" Bak kimsin? Tanrı'nın iki eliyle yarattığı, özenerek yarattığı; yaratılmış olan tarafı ve yaratılmamış olan tarafı olan bir varlıksın. Necisin? Bediüzzaman'ın tabiriyle, aziz bir misafirsin. Sen burada bir misafirsin -bir misafir gelip "şu koltuğu çok beğendim, şu obje çok hoşuma gitti, bunu bir götüreyim" demez, "ben burada kalacağım" demez. Aziz bir misafir; gelir, oturur, görür, sohbet eder, sonra evine gider.

Biz burada neyiz? Aziz bir misafir diyeceğiz, olabilirsek. Nereye geliyoruz? Bir şeyleri göreceğimiz bir yere geliyoruz; bir şeyleri arayıp bulacağımız bir yere gelmiyoruz. Kim arayıp da bulmuş? Kim bulup da elinde tutmuş ki? Kim gençliğini elinde tutmuş, kim güzelliğini, yakışıklılığını, fiziksel gücünü sürekli elde edip devam ettirebilmiş? Öyle bir şey yok. O zaman biz burada bir şey aramıyoruz; burada bir şeyler görüyoruz ve göreceğiz. Gördüğümüz şeylere de ilahî temelli bir bilinçle yaklaşacağız. İşte o zaman Âdemlik gerçekleşmiş olacak. Eğer arayıcı olarak yaklaşırsan, cennetten düşeceksin -hem de çok kötü, sert, travmatik bir düşüşle.

Tabii burada bir başka açı daha var: Biz aslında psikolojik olarak aradığımız şeyleri, o yaratılış ağacında aramak yerine Tanrı'da bulduğumuzda, gerçek anlamda fıtrî dengemize dönmüş oluyoruz. Mesela Hazreti Yûsuf, "babamı kaybettim, keşke böyle bir baba yerine geçecek bir şey bulsam" dememiş; dünyadaki bir şeye, dünyadaki bir şeyle karşılık arama yanılgısına düşmemiş. Âmiyane tabirle, sevgilisinden ayrılan biri üzülür, "olsun, başka sevgili bulursun" denir -çözüm bu mu? Yeryüzünde kaybettiğin bir şeyi yine yeryüzünde başka bir şeyle geçici olarak ikame etmek mi? Hâlbuki "aradım, buldum, kaybettim, zaten bunun tadını aldım, bu dünyanın ne olduğunu anladım" diyebilmeliyiz.

Bir Hintli bilgenin dediği gibi: "Bir tencerede kaynayan pirinç tanelerinin pişip pişmediğini anlamak için bir iki tanesini yoklaman kâfidir; bütün tencerdeki taneleri teker teker yoklamana gerek yok." Dünyanın mahiyeti budur. Bunu anladığımızda dünyaya gerektiği değeri verebiliriz. Ama arayıcı olduğumuzda, aradığımızı bulamadığımız için rahatsız oluyoruz ve reaksiyoner tepki veriyoruz; "sen benim tam aradığım değilsin" diyerek toptan reddedebiliyoruz.

Ama görücü olsak, âlemi görmek anlayışıyla yaklaşsak, analiz ederiz, görürüz. Nasıl bazen bir sıvıyı laboratuvara verirsin, sana "şu kadarı su, şu kadarı magnezyum" diye sıralarlar -ama sen içme suyu arıyorsan ve tadı farklıysa "ne biçim su" deyip atarsın; oysa analiz edersin, arayıcı gibi dışlamaz, tepkisel ve reaksiyonel davranmazsın.

Mesela bugün bir garson kaba davrandı; biri hemen "bunun ne hakkı var, garsonluk yapıyorsa böyle davranamaz" der. Bense ilk aklıma "bu adam bunu niye yapıyor, acaba patronuyla mı kavga etti, memleketten kötü bir haber mi aldı, insanlar sabah sabah jiple gelip çay içip keyif yapıyor, biz de onlara mecburen hizmet ediyoruz -böyle mi hissediyor" diye gelir. Benim ihtiyacım orada anlamaktır; doğru bakış açısı anlamaktır. Arayıcı nazarıyla yaklaştığımda bunu anlayamam; aradığımı bulamadığımda o şeyi itiyorum, hazmedemiyorum, nefret ediyorum, dışlıyorum, suçluyorum ya da kırılıyorum.

Ama görücü olduğumda "bu nasıl bir şey acaba" diye anlamaya çalışırım. Ona bir fayda dokunsun diye bir şey yapmak ayrı bir alandır. Mesela adama gülümsersin, "bugün moralin bozuk görünüyor, ne derdin var" dersin, ya da sadece gülümser teşekkür edersin -belki o andaki negatif psikolojisini biraz hafifletirsin. Ama arayıcıysan bunu yapamazsın.

İşte Âdem'in "yaklaşma" ifadesiyle anlaşılması gereken şey budur. Allah bana bu âleme nasıl yaklaşmamı istiyor, ben şu an nasıl yaklaşıyorum -hepimizin hayatta her zaman kendimize sorması gereken şey budur. Âlemle, insanlarla, tabiatla ilişkilerimizde her zaman bu soruyu sormalıyız. Mesela hasta oldum, buna nasıl yaklaşıyorum? Yakında öleceğim, buna nasıl yaklaşıyorum? Diyelim ki bir yıllık ömrün var dense, buna nasıl yaklaşırız? Allah'ın yaklaşmamızı istediği noktadan mı, yoksa şeytanın "yaklaş" dediği noktadan mı?

Mesela "hayatım bitiyor, ölüyorum, niye ben, burada mı bitecekti" -bunların hepsi yanlış yaklaşımlar. Ama ben bu dünyaya Allah'ın ruhunu taşıyan bir varlık olarak, bir misafir olarak geldim. Muhtemelen misafirliğim şu zamanda bitecek; ben de "efendi efendi" gidiyorum. "Dünyaya güle güle" diyorum; kızmıyorum, nefret etmiyorum, kıyaslamıyorum, çekip gidiyorum. "Rabbim, Sen benim dostumsun, her zaman benimleydin ve benimlesin" diyorum ve Rabbime dönüyorum.

Ya da hayatta insanlarla olaylar yaşadım -mesela Hz. Yûsuf örneğindeki gibi, eşimle anlaşamıyorum, beni anlamıyor. "Ne kadar kötü kaderim var, bir insanı eşi bile anlamıyorsa bundan daha berbat ne olabilir" diyorum -bu iyi bir yaklaşım değil. Her gün bir tür elma yiyoruz; hem de çekirdeğine kadar. Âdem bir defa ısırmış, tadını almış, anlamış; biz dibine kadar yiyoruz, "belki başka bir şey buluruz" diye. Yok, başka bir şey yok; dünyanın mahiyeti bu.

O meşhur hikâyede olduğu gibi: Bir kimse için "Allah katında sevilen birisin, dua et de bize cennetten bir meyve göndersin" demişler. Gökten bir elma düşmüş, kesmişler, bakmışlar kurtlu. "Cennet meyvesi de kurtlu olur mu" demişler. "Dünyaya düştü" demiş, "o yüzden kurtlandı." Bu ne demek? Dünya, yani yaratılış ağacı sınırlıdır, görecelidir, kusurludur; tabiatı gereği böyledir.

Bunu müşahede eden bir anlayışla yaklaştığında ortada bir sorun yoktur. "Eşim, arkadaşım şu anda beni anlayabilecek bir durumda değil; çok şükür ki beni anlayan Rabbim var, elhamdülillah. O beni anlamıyor, ben onu anlayayım" dersin. Belki benim onu anlamam, onun kendini anlamasına yardımcı olur; onun kendini anlaması da belki beni anlamasına vesile olur. Ama derdim "beni anlasın, anlamazsa mutsuz olurum" değildir; öyle bir arayış değil.

Hayatta her zaman önümüze çıkan şey şudur: Bu yaratılış ağacına, kendi yaratılmış yönüne, bu âleme, insanların niteliklerine, tutumlarına nasıl yaklaşıyorsun? "Bir şey bulacağım ve mutlu olacağım" nazarıyla mı, yoksa "bu âlem yaratıcının bir sergisidir, ben bu sergiyi müşahede etmek için geldim" nazarıyla mı? İkincisiyse sıkıntı yok, doğru yaklaşmış oluyorsun.

Bazıları soruyor: "Cennette 'yaklaşma' denilen ağacın yeri ne? Cennet güzel bir yer değil mi, niye orada böyle bir ağaç var?" Güzel bir soru. O ağaç öyle bir şeydir ki, doğru bir biçimde bakar ve yaklaşırsan cennetî bir değere sahiptir; ama benlikle ve negatif bir nazarla yaklaşırsan yaklaşılmaması gereken bir şey olur. Onun kendi mahiyetinde bir negatiflik yok; senin bakışına göre değişiyor. Doğru bakarsan seni Allah'a götürür, sana Allah'ın sanatını, kudretini, sıfatlarını gösterir. Yanlış bakarsan "yaklaşma" denilen zararlı bir şey olarak görünür. Bu senin yaklaşım tarzınla ilişkilidir. O yüzden ârif âleme bakar, Tanrı'nın tecellilerini müşahede eder; gafil âleme bakar, "ne biçim dünya" der -ya da "ben bu dünyayı çok seviyorum" der, ama sevdiği dünyaya ertesi gün kızabilir. Neden? Çünkü mesele onunla ilgilidir; dünya olduğu yerde duruyor.

Bir ağaç düşünün: Biri altında sevgilisiyle oturup muhabbet ediyor, bir başkası meyvesinden yiyor, biri de o ağaca asılıyor. Ağaç aynı ağaç, ama nasıl muhatap olduğuna göre senin için anlamı değişiyor. Aslında ağaç tek ama kişiye göre değişiyor: biri "asıldığım ağaç" diyor, biri "meyvesini yediğim ağaç" diyor, biri "sevgilimle hoş sohbet ettiğim ağaç" diyor.

Dikkat edin, Hz. Yûsuf'a bakalım: "ne biçim dünya" der miydik biz onun yerinde olsak? Ama Hz. Yûsuf öyle bir şey demiyor. "Ya Rabbi, beni nefsimle baş başa bırakma; Senin rahmetin olmasa yanlış düşünürüm, yanlış değerlendiririm, yanlış bakarım; ama Senin rahmetin olduğunda bu dünyadan insan gibi gelir, insan gibi giderim" diyor. Dünyaya dair bir kötüleme yok.

Dünyanın Üç Yüzü

Dünyanın kötülenmesiyle ilgili metinlerdeki asıl neden, insanın çoğunlukla bu dünyaya nefsanî olarak bakışından kaynaklanıyor; yoksa dünya bizatihi kötü değil. Bediüzzaman "dünyanın üç yüzü vardır" der: Biri Allah'ın isimlerine bakar, O'nun isim ve sıfatlarını gösterir. Bir tanesi insana bakar -insanın fıtrî yönüne; bu dünya âhiretin tarlasıdır, sana verilen potansiyelle, tercih edebilme ve irade edebilme kabiliyetinle olumlu ya da olumsuzu tercih ederek bu dünyaya bir şey ekiyorsun, âhirette bunu biçeceksin. Bir de insanın nefsaniyetinin oyuncağı olan bir tarafı var; yani sen bu dünyayı seni tatmin edecek bir şey zannederek yaklaşıyorsun.

Çocuklar olur ya, küçük plastik doktor aletleri alır, doktorculuk oynar, onunla mutlu olur -sanki onu mutlu edecek bir şey nazarıyla bakar, "bana bu oyuncağı al, onu alınca mutlu olacağım" der. Bizim de nefsaniyetimizin oyuncağı olan bir tarafımız var. Aynı dünya, ama üç tane yüzü var; nereden baktığına, onunla nasıl bir temas içinde olduğuna göre değişiyor.

Sen oyun oynuyorsun, oyunun bozulunca dünyaya kızıyorsun, küfrediyorsun ya da küsüyorsun. Ama hata dünyada değil; dünya bunun için değil ki. Sen bir oyun kuracaksın, oyunu istediğin zamana kadar ve istediğin şekilde devam ettireceksin -yok öyle bir oyun. Oyunu kuran Allah'tır; O'nun takdiri ve hikmeti üzere işliyor. Sen doğru yerden yaklaşırsan, Allah bu dünya oyununu nasıl kurmuş olursa olsun, insan gibi yaklaştığın için ortada problem olmaz. Yûsuf gibi ihanete uğradığın dönem de olur, sadakatle muamele edildiğin bir durum da olabilir; ama her iki durumda da olaya insan olarak yaklaşırsın, negatif bir duygu ve düşünceyle değil. Neden? Çünkü arayıcı değiliz.

Şeytan -düşünün, modern dünyanın perspektifidir, insana dünyayı her şeymiş gibi gösteren anlayıştır, nefsimizin bir yönüdür- der ki: "Ne buldun ki bu dünyada?" Ne bulacaktın, ne arıyordun? Yine aynı noktaya geliyorsun: Bu arama algısı doğru muydu? Ben dünya neyse onu buldum; bütün renkleriyle onu buldum, bu kadar. O zaman problem yok. Ama "bulacağım ve mutlu olacağım" zannıyla yaklaşırsam genellikle iyi bir şey bulmuyorumdur. Bediüzzaman'ın deyimiyle, dünya bir üzüm yedirir, yüz tokat yedirir.

Allah doğru yaklaşmayı hepimize nasip etsin inşallah. İşte o zaman problemi dünyada değil, dünyadaki olaylarda değil, insanlarda değil, kendi yaklaşım biçimimizde göreceğiz. Nefis bize şöyle demesin: "İnsanlar o zaman hepsi mi doğru davranıyor?" Hayır; doğru davrandığı da olur, yanlış davrandığı da olur. İnişi var, çıkışı var; dünyanın gecesi var, gündüzü var. Ama sen nasıl yaklaştığına göre etkileniyorsun. Yaklaşım biçimin, senin etkileşimini ve onun neticesini belirliyor. Dolayısıyla ilk soracağımız şey şu olmalı: Hayatın süreci içinde, özellikle olumsuzluklar karşısında, şu anda nasıl bir yaklaşım içindeyim? Arayıcı mıyım, müşahede edici mi? Arayıcıysan dur, müşahede yönüne geç ve de ki: "Ben yanlış bir şekilde yaklaştığım için o yanlış yaklaşımın doğal sonucunu yaşıyorum."

Sohbetin Hakikati

İsmail Acarkan da Ankara'da buna çok benzer, güzel bir şey söylüyor: Kimine hâlvette, kimine celvette -açığa çıkan, görünürde olan hâlde- açığa çıkan mevlevîlerde ise sohbetle kazanırız, diye o mealde bir şey. Gerçek anlamda sohbet, hakikate, kendi özüne, Allah'a giden yolda arkadaşlık çerçevesi içinde birbiriyle paylaşımda bulunmaktır. Hedef ve gaye dünya olduğunda, zâhiren bir sohbet gibi görünse de o gerçek bir sohbet olmaz. Onun için tasavvufta bir adım da sohbettir. Sohbet edebilmek de belli bir anlayış ve farkındalık gerektiren bir şeydir.

Mesela dikkat edin, bazen oturuyoruz, güzel bir şeyden bahsedeceğiz derken bir bakıyoruz siyasete kaymışız, oraya buraya gidiyoruz. Neden? Çünkü o kıvamda değiliz, gereksiz şeylere dalıyoruz. Hâlbuki sohbet; hedefi, gayesi olan ve yolda olan insanların birbiriyle paylaşımda bulunması, birbirine hatırlatıcı olmasıdır. Gerçek anlamda sohbet ve arkadaşlık budur.

Bir arkadaş Risâle'den bir bölüm göndermişti; insanı odalara benzetiyor. Küçük odaya mahiyet itibariyle büyük olan şeyi yerleştirmiş; büyük olan yere de geçici, mahiyet itibariyle küçük olanı koymuş. Günlük hayatımızda siyasetle ya da başka şeylerle meşguliyetimize baktığımızda, bunlar hayatımızın büyük bir alanını kapsıyor; ama ilgilenmemiz gereken hakikat, ona kıyasla küçücük bir alanda yer tutuyor. Zâhiren küçük görünen dairede -yani insanın kendi varlık dairesinde- en büyük vazife vardır; zâhiren geniş görünen dairede -siyaset, dünyanın şu bu gidişatı- ise insanın en küçük vazifesi vardır. Gerçekten güzel bir şey bu.

İşle, güçle, siyasetle, başka işlerle bir sürü meşguliyetimiz var. Eylemden vazgeçmeyeceksin; ama eylemin meyvelerinden, sonuçlarından vazgeçeceksin. Yani eylemi niye yapıyorsun? Doğru olduğu için yapıyorsun; eylemsizlik değil, eylemin ürünlerinden ve sonuçlarından vazgeçmek. İnsana düşen budur.

Mesela Hazreti Yûsuf o süreci yaşarken, "bir gün benim iyi, dürüst bir adam olduğumu anlarlar, hak ettiğim yere getirirler" diye mi düşünüyordu, bu beklentiyle mi kendisine yakışan tutumu sergiliyordu? Hayır. Eylemlerinin, sözlerinin insaniyetine yakıştığı için onları yaptı, başka bir beklentisi yoktu. Güzel bir söz vardır, akılda kalsın diye söylenmiş: "İyilik yap, yanına kâr kalsın." İyilik yapıyorsan zaten bu en büyük kârdır; bir insanın fıtratına göre davranması kadar büyük bir kâr olabilir mi? "İyilik yap, iyilik bul" değil; iyilik hâli zaten bizatihi iyidir.

Mesela çocuğa bak, affediyor; arkadaşıyla kavga ediyor, beş dakika sonra unutuyor, affediyor. Neden? Fıtrî bir şey. "Affedeceğim, peki o da beni affeder mi?" diye sormuyor; eylemine yatay düzlemde bir amaç, bir gaye aramıyor. Affetmek senin doğandır. Peygamberimizin tavsiye ettiği bir duadır: "Allah affedicidir, affetmeyi sever." Bu, hem Tanrı'nın duası hem de senin doğan, senin fıtratındır. Allah affedicidir, üstelik affetmeyi de sever -zorlana zorlana affetmiyor; çünkü bu fıtrî bir şeydir.

Bir gün birisi Peygamberimize sert bir davranışta bulunuyor. Peygamberimiz "kısas yapacağım" diyor, adam "kabul etmiyorum, yapamazsın" diyor. Peygamberimiz gülümsüyor. "Niye böyle davrandın" diyor. Adam: "Çünkü sen affedici ve kerîm bir insansın; sana kötülük yapsam da bana karşılık vermezsin, biliyorum" diyor. İşte orada o kişi Peygamberde yaşanan fıtratı görüyor; kötüyle karşılaşsa bile kötülükle cevap vermeyen bir fıtrat aslında bizde de var. Biz onu tekrar keşfetmek durumundayız. Kötülük yapana kötülükle karşılık vermeyen bu tavır, tarihin derinliklerinde bir zamanda olup bitmiş bir şey değildir; her an olagelen, kıyamete kadar da olacak bir olgudur -evrensel bir ilke olarak göreceğiz. Elbette bunun daha birçok yorumu var; biz bir tek açıdan sınırlı değiliz.

Kur'an'da farklı yerlerde benzer ifadelerin tekrar tekrar geçtiği bir bağlam vardır. Her birinin farklı bir bağlamı olur; bir şeyin arkasından veya önünden gelir. Onu kendi bağlamı içinde değerlendirdiğinde, farklı bir açısına değinmiş olursun.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Sure/ayet numarası anlatıcı tarafından belirtilmemiştir. Âdem kıssasına (Kur'an ve Tevrat anlatımlarına), Hz. Yûnus kıssasına ve Hz. Yûsuf kıssasına (Yûsuf Sûresi) genel olarak atıfta bulunulmuş; Hz. Yûsuf'un duası mealen aktarılmıştır: "Beni bir Müslüman olarak vefat ettir ve beni salihlerin arasına kat." --- ---

İlgili Sohbetler

Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik

Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Nefsine Zulmetmek ve Fıtratın Sınırlarını Aşmak

Bu sohbette, ayette geçen üç farklı kulluk tutumu (nefsine zulmeden, iktisat eden, hayırlarda öncü olan) üzerinden günah, tövbe, kendine zulmetmek ve fıtratın sınırsız imkânları ele alınıyor. Konuşmacı, günahın insanın özsel bir niteliğiolmadığını, gerçek tövbenin yanlışı besleyen düşünce ve duyguyu fark edip terk etmek olduğunu, insanın çoğu zaman farkında olmadan kendine zulmettiğinianlatıyor. Ardından "iktisat" kavramının iki anlamını (ifrat-tefrit dengesi ve iyiile daha iyi arasındaki orta hal) Hazreti Yusuf, Hazreti Ebu Bekir, Buda kıssası ve Bediüzzaman örnekleriyle açıklayarak, insanın nefsinin koyduğu sübjektif sınırları (takat) aşıp fıtratının hakiki genişliğine (vüsat) doğru "üstün çaba" ile ilerlemesigerektiğini vurguluyor.