Z Kuşağı - İnsan ve Yaşadığı Çağ
Kısa Özet
Sohbet, “Z kuşağı” gibi Amerika merkezli nesil kavramlarının aslında çok yerel ve göreceli olduğu, oysa her çağda yaşlıların gençleri “artık söz dinlemiyor” diye eleştirdiği (MÖ 200 yılından bir mektup örneğiyle) tespitiyle açılıyor. Ardından “insanın mahiyeti mi değişiyor, yoksa sadece görünüşü ve yaşam koşulları mı değişiyor” sorusu tartışılıyor; hastalık, yaşlılık, ölüm gibi insanın temel gerçekliklerinin hiç değişmediği, acının kaynağının olaylar değil kıyaslama ve beden-zihinle özdeşleşme olduğu anlatılıyor. Sohbetin ikinci yarısında sosyal medya, algoritmalar, “beğeni” ekonomisi, kapitalizm-komünizm eleştirisi, postmodern görecelilik (“her şey izafidir” söylemi) ve insanın kendi fıtratının çağında yaşaması gerektiği fikri işleniyor; sohbet Hz. İsa ile şeytanın imtihanına geçilirken kayıt kaybı nedeniyle yarıda kesiliyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Nesil etiketleri (X, Y, Z kuşağı) yerel ve göreceli sosyolojik kurgulardır; her çağda yaşlı nesiller gençleri aynı şekilde eleştirmiştir, bu yeni bir olgu değildir. - İnsanın “mahiyeti” (fıtratı) değişmez: hastalık, yaşlılık, ölüm, sevgi, vefa gibi temel gerçeklikler aynı kalır; değişen sadece dış görünüş ve yaşam koşullarıdır. - Acının kaynağı olaylar değil, insanın kendini beden ve zihinle özdeşleştirip başkalarıyla kıyaslama yapmasıdır; sosyal medyanın beğeni ekonomisi bu kıyaslama eğilimini alabildiğine körüklemektedir.
Z Kuşağı - İnsan ve Yaşadığı Çağ
Z Kuşağı Kavramı ve Nesil Etiketleri
Arkadaşlar herkese selam. Bu hafta da canlı yayını açtık. Bu hafta aklımda olan soru şu: İnsan tarifi çok açık bir kavram; herkes kendi yaşantısı, tecrübesi, gördüğü, denk geldiği ya da kendini bildiği kadarıyla bir insan tarifinde bulunuyor. Tabii son dönemde, sağ olsun, hem sosyal bilimler hem teknoloji bize insanlara yönelik bazı kavramlar kazandırdı. Bunlardan biri, benim dikkatimi çeken bir kavram: Z kuşağı. Tabii bunun Z’si varsa X’i, Y’si de var. Çoğu zaman insan “ben acaba hangisine denk geliyorum, bu ne demek” diye düşünüyor. Sonra bu kuşakların aslında Amerika’nın kendi sosyolojisine göre, teknolojik ilerlemeye göre ayarlanıp bölündüğünü görüyoruz. Akabinde teknoloji ve bilgi o merkezden yayıldığı için diğer ülkelerin de benzer şekilde kendi sosyolojilerindeki gençleri böyle isimlendirmeye, bunlara benzetmeye çalıştığını görüyoruz. Hâlbuki mesela ben Güngören’de oturuyorum, hâlâ konfeksiyona çalışan bir sürü çocuk var; ben bizim orada çok fazla “Z kuşağı çocuk” görmedim. Bu, sanki çok genel bir kuralmış, bir kaideymiş gibi söyleniyor, anlatılıyor. Z kuşağı hakkında konuşuluyor, siyasetçi konuşuyor, öğretmenler “Z kuşağına nasıl yaklaşmalı” diye teoriler, makaleler yazıyor. Bu bana komik geliyor.
Komik gelmesinin sebeplerinden biri şu: Milattan önce 200 yılında yazılmış bir mektubu arkadaşlar paylaşmıştı. Orada yaşlı bir dedemiz, kendi yaşındaki bir arkadaşına mektup yazıyor; bu mektupta gençlerin artık hiç söz dinlemediğini, kendi zamanlarında büyüklerin sözlerinin dinlendiğini, artık dünyanın sonunun yaklaştığını, kıyametin kopmasına çok az bir vakit kaldığını, “biz kıyametten önceki son nesiliz” gibi sözlerle yaşıtı olan arkadaşına dert yanıyor.
— Abi hoş geldiniz. — Hoş bulduk, teşekkür ederim.
Bu mektubu yazan kişi, kendi kuşağıyla yeni kuşaklar arasındaki uçurumu anlatıyor, aktarıyor ve en sonunda “kıyametten önceki son nesil biziz, ahlaki çöküş son noktasına kadar geldi” gibi sözlerle bitiriyor. Bizden önceki kuşağın çok daha farklı olduğunu düşünüyoruz; biz de kendimizden sonraki kuşağın bizden çok farklı olduğunu düşünüyoruz. Aslında her çağda ihtiyarla genç arasında hep böyle bir fark algısı olmuştur; bugün bu sanki çok yeni bir kavrammış gibi sunuluyor.
Değişen Nedir: İnsanın Mahiyeti mi, Görünüşü mü?
İlk olarak insanın temel arzularının, korkularının, ihtiyaç olarak gördüğü şeylerin değişip değişmediğini sormak istiyorum size. Tabii aslında değişim her zaman vuku bulan bir şeydir, ama bu değişim dışsal bir değişim mi, içsel bir değişim mi, mahiyetteki bir değişim mi, yoksa görünürdeki bir değişim mi? Bunu ayırt etmemiz gerekiyor. Tabii ki 100 sene öncesine göre, tırnak içinde söylüyorum, “dünya çok değişti”, “insan çok değişti”, “yaşam koşullarımız çok değişti” diyoruz. Doğru mu? Evet doğru, epey değişiklik var, gerçekten büyük değişiklikler var. Ama dediğimiz gibi, bu insanın mahiyetindeki bir değişiklik mi, yoksa görünürdeki bir değişiklik mi, bunu ayırt etmeye ihtiyacımız var.
Yaklaşık 80 sene evvel bir bilgeye sormuşlar; demiş ki: “Benliğimi dinlediğimde benliğim şöyle diyor: Zaman geçti, asır başkalaştı, yeni bir çağda yaşıyoruz, uzay çağında yaşıyoruz, üstün bir çağda yaşıyoruz, herkes bu dünyadaki hayatına odaklanmış, ben de buna odaklanacağım, artık eskisi gibi olmaz.” Ama nefsinde bunu hissedip sorduğunda görüyor ki, insanın hayatın önemli noktalarına karşı duyduğu açlık aslında değişmiyor. İzlediğiniz için teşekkür ederim.
_(Kayıtta bu noktada uzun bir kesinti var; birkaç cümle anlaşılamayacak kadar kayıp.)_
Yol aldığımızı iddia etsek de, eskiden bir ay yolculukla, yürüyerek, atla ya da deveyle ulaşabileceğimiz bir yere şimdi iki saatte ulaşıyoruz. Rahatlık içinde, can sıkıntımızı gidermek için bir sürü imkânımız var; ama unutmayalım, vefa olduğu gibi, sevgi olduğu gibi, insanın mahiyetine dair bir değişim yok. Sadece görünüşte ve yaşam koşullarında bir değişim var. Bu değişim bize sanki her şey değişmiş gibi hissettiriyor; sanki artık ölüm yok, sanki artık hastalık yok, sanki artık yaşlanma yok zannediyoruz. Hayır.
Sarayda Büyüyen Çocuk: Acıdan Korunmuş Bir Hayat
İşte bir hükümdarın hayatını anlatan bir biyografi var, çok özetle ifade edecek olursak: Bir hükümdarın çocuğu olduğunda, onu dünyanın mahiyetine, insan hayatının sürecine dair hususlardan — hastalık, yaşlılık gibi şeylerden — korumaya çalışıyor. Büyük bir kalenin içinde sarayı var; oğlunu o saraydan, o kaleden dışarı çıkarmıyor. Sarayda, kalenin içinde hiç yaşlı yok; en küçük bir hastalığa yakalanan hemen kalenin dışına çıkarılıyor, hasta bekleyen kimse yok; yaşlandıklarında hizmet edenler, çalışanlar değiştiriliyor.
— Bu tasvir için teşekkür ederim.
Bu değiştirilebilir mi? Hayır, bu değiştirilemez. “Ben de bir gün hasta olacağım, yaşlanacağım” diye bir gerçekle her anlamda yüzleşmek kaçınılmazdır; unutulmaması gereken şey şu: İnsanın maddi bir yönü, bedeni var; psikolojik bir yapısı var; bir de bunların ötesinde, hiçbir zaman değişmeyen bir özü var. Yani insan biyopsikososyal bir varlık: bedeni var, psikolojisi var, ve bunlar zamanla değişir; ama buna dair farkındalık düzeyimiz de değişkendir.
Yaşam Koşulları Değişiyor, İnsanın Mahiyeti Değişmiyor
Demek ki insanların mahiyeti asla değişmiyor; yaşam koşullarımızın değişmesi bizi yanıltıyor. İşte bu noktada insan, o büyük resmi göremediğinde kendini haklı çıkarmaya çalışıyor: “İnsanın mahiyeti değişiyor, insanların sizinle aynı fikirde olması gerekmiyor” diyor. Adaletten, gözükten, adil olmaktan, kendiniz kadar başkasını düşünmekten, hırslı olmamaktan, kanaat etmekten bahsettiğimizde çevremizdeki bazı insanlar, ya da kendi iç sesimiz, şunu söylüyor: “Onlar çok geçmişte kaldı, yeni bir çağda yaşıyoruz.” Sen nerede kalmışsın, hangi çağda yaşıyorsun? Ölenler hangi çağda yaşadıysa, doğanlar hangi çağda yaşıyorsa, ben de o çağda yaşıyorum. Dolayısıyla burada insanın olaya bütüncül bakması, resmin tamamını okuması ve insanın mahiyetinin aslında değişmediğini, sadece koşulların değiştiğini anlaması gerekiyor.
Bununla ilgili bir hikâye: Benim geçenlerde bir arkadaşım vardı; “küresel ısınma var, ekonomik krizler var, savaşlar var, ben çocuğuma nasıl davranayım, çocuğumu nasıl koruyayım” diyordu; sanki çocuğunu zihninde bir saraya kapatıp bu “çölde” ölmesin diye korumaya çalışıyordu. Acının nedeni olaylar değil; acının nedeni insanın kendini sınırlı görmesidir. İnsanın kendini bedenle ve zihinle bir tutmaktan kurtulması, acının aşılacağı tek noktadır. Olayları değiştiremeyiz, olaylar her zaman yaşanacak. Acı veren şey, bir olayı yaşarken içinde bulunduğumuz bilinç durumudur.
Acının Gerçek Kaynağı: Kıyaslama
İnsan psikolojik düzeye indiğinde kıyaslamalar yapar; kıyaslamalar üzerinden acı üretir, beklentileri üzerinden acı üretir; kendini sevilmeyen, değersiz, anlaşılmayan, yok sayılan olarak algılar.
Bir insan sizinle arkadaşlığını bitirebilir; niye acı çekiyorsun? Bir iş yapmaya çalıştın, hedeflediğin sonuca ulaşamadın; niye acı çekiyorsun? Başka bir insan senden daha çok seviliyorsa, niye acı çekiyorsun? Çünkü kendini bir beden ve zihin olarak algılıyorsun, kıyaslama yapıyorsun. Neden yanı başındaki yaprağını döken bir ağaçla kendini kıyaslamıyorsun da nefsinin bir çiçeği solunca insanlarla kendini kıyaslıyorsun? Çünkü zihin tuzağına düşmüş oluyorsun. Peki bizim zihnimiz mecbur mu acı çekmeye? Hayır. Sen bunu aydınlıkla, farkındalıkla yönetebilirsen, o zaman zihin senin için acı üretmekten çıkar, sana hizmet eder.
Biz benlik algımızı zihne ve bedene indirgeriz. “Ben” dediğimizde, bunu düşünce ve bedene indirgeyerek hissederiz. Tırnak içinde çok basit bir örnek: “Ben niye güzel değilim” diye üzülürüz. Her insan güzeldir; hiçbir insanın “ben güzel değilim” demesi gerçek anlamda mümkün müdür? Değildir. Ama bunu böyle hissettiren şey, insanın kendini bedenle bir tutmasıdır. Ya da “o bunu yapabiliyor, ben niye yapamıyorum, Allah kahretsin, ben beceriksizim” diye düşünürüz. Bunun sebebi, kendimizi beden, duygu ve düşüncelerden ibaret sanmamızdır.
Nefis: Huzurla Aramızdaki Tek Engel
O yüzden huzurla, dinginlikle aramızdaki tek engel, tırnak içinde söylüyorum, eski geleneksel ifadeyle nefsimizdir, yani psikolojik benliğimizdir. Hepiniz bunu duymuşsunuzdur ama biz hâlâ bu anlamı tam kavrayamıyoruz. Evet, gerçek durumda dengeyle, dinginlikle aramızdaki tek engel nefsimizdir; yani kendimizi sadece bir beden ve bir psikolojiden, duygulardan, düşüncelerden ibaret görmemizdir. Bizi temelde yanıltan, bizi acılara, değersizlik hissine götüren şey bundan ibarettir.
Dolayısıyla insanın mahiyeti değişmiyor. Bugün uçaklara binsek, internet üzerinden dünyanın bir ucundan öbür ucuna bir saniyede ulaşsak da insanın mahiyeti değişmiyor. İnsanlar internette ne arıyor? Sevgiyi, merhameti, yalnızlığını gidermeyi, öğrenmeyi aramıyorlar mı? İnsanlar yaşadıkları süreçte hastalanmıyorlar mı? Hastalanıyorlar. Ölmüyorlar mı? Ölüyorlar. Dolayısıyla insanın mahiyeti değişmiyor.
“Bu Çağ Kendisine Uyulmayı Hak Etseydi…”
Bir bilgeye sormuşlar: “Neden bu çağa ayak uydurmuyorsun?” Onun söylediği çok güzel bir söz var, demiş ki: “Bu çağ kendisine uyulmayı hak etseydi, ben de uyardım.” Burada kastedilen zaman değildir; zaman nötr bir şeydir, dünya nötr bir şeydir.
Mesele budur: yaşanan çağın içindeki hâkim değer ve tutumlardır. Kişi başkalarına muhtaç hâle gelmiş bir konumdadır; “karşımda birileri olmasa benim size ihtiyacım yok” diyebilecek bir kimse olamadan, sürekli başkasına mesaj gönderme, pozitif ya da negatif geri bildirim bekleme üzerinden hayatını, kendi varoluşunu tanımlayan bir noktaya düşmüşüz.
“Milyon Dolarlık Adam”: Bir Bilgenin Şaşkınlığı
Evet, çok doğru; yaşadığımız çağın iyi tanımlanması gerekiyor. Bu noktada çok rölativist (görecelilik içeren) bir çağ yaşıyoruz; insanın yaşam tarzı para kazancı üzerinden ölçülmeye çalışılıyor. Bir bilge, 1940’larda yazdığı bir kitapta şöyle diyor —inşallah doğru değildir ama diyor ki—: “Amerika’da bazı insanlar başka insanları sahip oldukları parayla ölçüyorlar; ‘milyon dolarlık adam’ ifadesi bana çok garip geldi. İnsanın parayla tanımlanıyor olması gerçekten beni şaşırttı.” Dilerim doğru değildir ama eğer öyleyse, bu ne büyük bir düşüştür; kendimize bakalım, ne kadar bu döngünün içine düşmüşüz, ne kadar kazandığımız üzerinden kendimizi tanımlıyoruz.
Diyelim ki ben daha çok kazanıyorum; benden daha iyi mi yaşıyorum? Daha çok kazanmak, daha iyi yaşamak demek değildir. “Yaşamak” dediğimiz şey nedir? Yaşamın mahiyetine dair bir şey; “kaliteli yaşam” diyoruz.
Peygamberimiz Zamanında Zenginlik Ölçüsü
Eğer bir insanın yıllık gelirine bakarak yaşam kalitesini tanımlayacak olsak, muhtemelen Peygamberimiz döneminde insanların gelir ölçüsü bugünün standartlarına göre çok düşük bir gelire karşılık gelirdi. Peki o insanlar kötü mü yaşıyordu? Bu, gelirle yaşam kalitesini eş tutmanın çok büyük bir yanılgı olduğunu gösteriyor. Şimdi biz yaşadığımız çağın kodlarını iyi tahlil etmezsek, çok güçlü yanıltıcılara maruz kalırız; sağdan, soldan, üstten, alttan her yerden mesaj yüklemesi alıyoruz. Bugün insanlara beyinlerine çip takmaya gerek yok; Instagram, Facebook, internet zaten seni sürekli yüklüyor, yüklemek için çipe gerek yok. Bu algıyı zaten kabullenmişiz, onaylamışız; çünkü sana o üzerinden gelen bütün mesajları doğal olarak alıyorsun. Beğeni (like) sayısına göre, takipçi sayısına göre kendini mutlu ya da mutsuz hissediyorsan, sana ayrıca bir çip yüklenmesine gerek yok, sen zaten o çipe sahipsin.
Tabii her asrın hâkim kodları, hâkim değerleri vardır; işte buna karşı dikkatli olmalıyız. İnsan yaşadığı çağın ne tür mesajlar verdiğine dikkat etmelidir. Her çağın doğru mesajları da vardır, yanlış mesajları da; günümüzde yanlış mesajlar çok fazla.
Bugün küresel ısınmadan bahsediyoruz; peki psikolojik ısınmaya ne diyoruz? Hepimiz psikolojik olarak aşırı ısınmış insanlarız: problemler, dertler, sıkıntılar, öfkeler, kırgınlıklar, umutsuzluklar, değersizlik hisleri… Ruhsal ve psikolojik açıdan kaçımızda gerçek bir huzur, gerçek bir dinginlik var? Kaçımız şükür hâlinde kalabiliyor, kaçımız olumsuz bir olayla karşılaştığında soğukkanlılığını, dengesini, huzurunu koruyabiliyor?
İmam-ı Âzam’ın “Elhamdülillah”ı
İmam-ı Âzam, hem bir ilim insanı hem de ticaret yapan biriydi. Birileri gelmiş demiş ki: “Kervanın soyuldu, malların gitti.” “Olur, elhamdülillah, Allah rezzaktır” demiş. Sonra iki saat sonra bir haber geliyor: yanlış haber, o kervan onun değilmiş. Buna da “elhamdülillah” demiş. Sormuşlar: “İkisine de neden elhamdülillah dedin?” Demiş ki: “İlk haberde gönlüme, kalbime baktım, herhangi bir eksiklik, herhangi bir mahrumiyet hissetmedim, elhamdülillah dedim. İkinci haber geldiğinde de bundan dolayı ekstra bir sevinç duymadığımı, dengemin bozulmadığını gördüm, yine elhamdülillah dedim.”
Kazanç yükselince mutlu oluyoruz, düşünce mutsuz oluyoruz. Dolayısıyla stratejimiz, varoluş grafiğimiz, huzur grafiğimiz, dinginlik grafiğimiz neye göre değişiyor? Manevi kazanımlarımıza göre mi, yoksa maddi kazanç ya da kayıplarımıza göre mi? Yaşadığımız asrın önemli bir hastalığı, insanların “yeni” olan şeyleri temel bir değer olarak görmesidir; insan bu yüzden asrına köle olmuş. Burada temel bir paradigma kaybı, temel bir eksen kayması var; balans ayarımız bozulmuş, onu düzeltmeye ihtiyacımız var.
“Maneviyat Para Etmiyor” mu?
Herkes bana geliyor: “Hocam tamam, ben sizi dinliyorum, sohbete geldim, bunları duyuyorum, bana iyi geliyor, ama sonra kafamı kaldırıp baktığımda anlattıklarınız çok para etmiyor” diyor. Bir gün biri bana bahsederken “maneviyat para etmiyor” dedi. Ben de dedim ki: “Para eden şey zaten maneviyat değildir. Maneviyat para eden bir şey değildir. Sen para arıyorsan maneviyata bakmayacaksın, başka yerde arayacaksın parayı.” Bakın, burada hepimize güçlü bir tuzak kurulmuş. Peki bu tuzağa düşmek zorunda mıyız? Değiliz. Bu tuzağı güçlü kılan, bizim bilinçsizliğimizdir; bizim bilinçsizliğimiz tuzağı güçlü hâle getiriyor.
Sosyal Medya, Algoritmalar ve Manipülasyon
O yüzden diyorum ki insanlar bugün çok güçlü bir şekilde “çip”lerle uğraşıyorlar: takılacak mı takılmayacak mı? Zaten takılmış durumdayız; bunu çıkarabilir misin? Evet, elindeki takılı çipi bırakabilirsin, buna dair çözümler var; ama bunlar kısa vadeli çözümler. Şöyle bir sosyalizm eleştirisi yapmak istemiyorum ama kapitalizmde insanların korkusuna göre şekillenen bir para dengesizliği var; buna tepki olarak “parayı eşit dağıtalım” deniyor. Peki bundan ne umuyorsun? “Acı böylece ortadan kalkacak, sosyal ve ekonomik eşitliği sağlayabilirsem acı ortadan kalkacak” diye düşünüyorsun; acının temelinin para olduğunu zannediyorsun. Burada olaya, hayata bir bütün olarak bakmak lazım. Tabii ki gelir adaletsizliği önemsiz değil; bir gelir adaletsizliği varsa, bunu düzeltme imkânımız varsa, bunun için çaba gösteririz. Ama insanı bedenden ibaret sayıp gelir eşitliğini sağlarsak insan, insan olmuş olmaz; çünkü insanın mahiyeti bundan ibaret değildir.
Kapitalizm ve Komünizm: Aynı Madalyonun İki Yüzü
O yüzden gerek kapitalizm gerek komünizm, aslında meseleye aynı yerden bakıyor; sadece aynı çizginin biri bir ucundan, diğeri öbür ucundan bakıyor.
_(Bağlantı kopuyor arada.)_
— Geri geldi mi, ses geliyor mu? — Şu an geliyor. Kapitalizm hırsı körüklüyor dediniz.
Evet, kapitalizm hırsı körüklüyor; “ne kadar çok kazanırsan o kadar iyi, o kadar mutlu olursun” diyerek ipin bir ucunu tutuyor. Komünizmde ise “hayır, herkes eşit kazanmalı, maddi ve ekonomik olarak kimse kimseden bir adım önde ya da geride olmamalı” deniyor; ikisi de insanı sadece mideden, sadece bedenden ibaret sayıyor. Burada insan bütünüyle ele alınmıyor. O yüzden insanın gerçek anlamda kendi bütünlüğünü fark etmesi önemlidir. Çünkü kendi bütünlüğünü fark eden insan manipülasyonlara gelmez, aldatılmaz, kandırılmaz. Ama eğer kendi varoluşunun bütünlüğünü —bedenini, psikolojisini ve spiritüel varlığının bütünlüğünü— idrak edemezse, o zaman bu bütünlüğü bazen bedende arar, bazen başka bir yerde arar; o zaman manipülasyona açık bir hâl alır.
İnsanlara önce şöyle derler: “Ne kadar çok görülüyorsan, ne kadar çok fark ediliyorsan, ne kadar çok takdir ediliyorsan o kadar değerlisin.” Sonra bunu Instagram’da, Facebook’ta manipüle ederler; herkeste bir sitem var, herkesin bir şikâyeti var. Huzur var mı? Yok. Neden? Çünkü huzuru bulacağın yerde aramıyorsun. Mesela dikkat edin, bugün YouTuber dediğimiz gençler var, hatta çocuklar var; bu çocuklar aslında her biri psikolojik olarak bir problemin içinde bulunuyor, aynı zamanda o süreç içinde psikolojileri de bozuluyor. Düşünün, her gün bir şey paylaşmak zorunda olduğunu hisseden, paylaştığı şeyin ne kadar beğenileceğini merak eden bir insan ne kadar huzurlu olabilir?
Doğan Cüceloğlu’nun Sözü: Kendini Dışarıdan Görme Çabası
Rahmetli Doğan Cüceloğlu’nun güzel bir sözü var: İnsan çevresinde insanlar görmek ister, ama aynı zamanda kendisinin de görülmesini, anlaşılmasını ister. Yani bizler içimizdeki kendimizi görmek yerine sürekli dışarıda, başkalarının gözünden kendimizi görmeye çalışıyoruz; insanların algısından, sevgisinden, bilgisinden yana bir ölçeğimiz var. Kaldı ki bu insanların değerlendirmesi ne kadar objektif? Abuk sabuk bir şey yayınlıyorsunuz, milyonlarca beğeni geliyor; çok garip bir şey. Yüz sene önce böyle bir şeyi paylaşsaydınız insanlar en hafif tabiriyle “Allah yardımcısı olsun, bir hastalığı var” derlerdi. Şimdi abuk sabuk bir şey paylaşıyorsunuz ve bir milyon beğeni geliyor; bunları kim beğeniyor acaba? Beğenen insanlara da bir yükleme yapılmış oluyor. Bugün dikkat edin: kimin yerinde olmak istiyoruz? Kendimize şunu soralım: neye özeniyoruz, kimin yerinde olmak istedik? Bunu biraz kendimize sormamız gerekiyor; oradan ne kadar etkilendiğimizi, ne kadar bize otomatik yüklemeler yapılabildiğini anlayabiliriz.
Bu “ilaç” her dönem başka bir şekilde ortaya çıkıyor, tedavisi de her seferinde yeniden bulunmuyor; kolay bir çare bulunamıyor. Mesela psikolojik hastalıklarımız ortada. Biraz gerçekten bilinçli, ama uçlara savrulmadan, dünyanın içine gömülmeden bunun farkına varmış ya da bu zihniyetten kurtulmuş insanlara bakmaya çalışıyoruz. Gerçekten insan olmak, insani değerleri hatırlamak, onların farkında olmak; onların mesajına ihtiyacımız var — ego arzularını ve korkularını tetikleyenlerin, bizi tatmin etmek isteyenlerin mesajına değil.
“Mutlu olmak istemez misin?” “İsterim, ne yapayım?” “İnsanlara kendini beğendir, bir şeyler öğren ve bunu satmayı bil.” “Sen iyi bir satıcı değilsin.” “Ben iyi satıcı olmak istemiyorum” diyebilmek — işte iyi satıcı olmayan, kendini bilen, insan olan insanlar var ama biz insan olmayı tam olarak gösteremiyoruz. Bu, insanın değer algısının modern çağdan ne kadar etkilendiğine bağlı. Biz yaşadığımız modern çağı fıtratın gözüyle bakarak tanımlıyoruz.
Gerçek Bir Şahit Olabilmek
İnsan, fıtratının, korkularının ya da salt aklının penceresinden değil, gerçek bir şahit olarak hayata bakabilmelidir. Neyin yanlış neyin doğru olduğunu gören, fıtrata uygun olanı onaylayan, fıtrata aykırı olanı tercih etmeyen, ona karşı uyanık olan, bu konuda asla bahane üretmeyen bir şahit olma noktasında olmalıyız.
Benim çok zihnimde kalmış bir hatıram var. Bir gün, insanın hakikati, kadim bilgi nedir diye konuştuğum bir arkadaşım bana şunu sormuştu: “Senin gibi kaç kişi böyle düşünüyor?” Ben şaşırmıştım, “niye soruyor acaba” dedim, çünkü bu benim aklıma hiç gelmeyen bir soruydu. Çünkü ben bir şeyin doğru mu yanlış mı olduğuna bakarım, söylediğim şeyin doğru olduğuna inanır ve bunu ifade ederim; “kaç kişi benim inandığımı, benim kabul ettiğim doğruyu kabul ediyor” diye bir soru hiç aklıma gelmemişti. Sonra anladım, niye böyle sordu: çünkü yaşadığı çağın zehirli bir mesajıyla zehirlenmişti aslında — doğruyu, onu kabul edenlerin sayısıyla ölçme eğilimiyle. Sanki etrafımızda çok insan varsa, aşağı yukarı doğru yolda olduğumuzu zannediyoruz. Hâlbuki, tırnak içinde söylüyorum, hepimiz yanlış da olabiliriz; doğrunun ölçüsü kalabalık değildir, sayısal bir şey değildir. Doğru olan şey bize afiyet verir, onu kabul edenlerin sayısına bağlamak yanlış olur.
Dürüstlük Kalabalığa Bağlı Değildir
Şimdi düşünelim: gerçekten biz hangi noktadayız? Kendimizi ele alalım, herhangi bir noktada. Bugün doğru olduğuna inandığımız bir şey var diyelim: “İnsanlık dürüst olmalı.” Biz de bunu düşünüyoruz, dürüst olmalıyız. Ama baktık ki bütün insanlar üçkâğıtçı, üçkâğıtçılıklarıyla birbirlerini kandırıp para kazanıyorlar. Bu durumda ne yapacağım? “Allah kahretsin, niye dürüst olduk, boşuna mı dürüst olduk” mu diyeceğim? Hayır. Dürüst bir insanın yeri kaybolmaz. Bütün dünya yalancı olsa bile, ben dürüstlükten vazgeçmem; çünkü bu, kendi varlığımın, insani varlığımın ayrılmaz bir hazinesidir. Bana bir dünya verilse, bu dürüstlükten, bu samimiyetten vazgeçmem. Bu çok önemli bir duruş, bir yaşayış biçimidir.
Postmodern Görecelilik ve Fıtratın İnkârı
Bu yaşadığımız asırda büyük bir tuzak var; bu tuzak nedir diye soruluyor. Çok kısaca ifade edecek olursak: bu tuzak, her değerin göreceli olduğu düşüncesidir. Çok meşhur bir söylem var, hemen orada kullanılıyor —tabii ki bazı yerlerde kullanılması doğru olabilir— ama şu: “Her şey izafidir, her şey görecelidir.” Tırnak içinde söylüyorum, insan sanki bir sabitesi yokmuş gibi bir noktaya götürülmek isteniyor; yani insanın bir özü, bir sabitesi yokmuş, İslami literatürde ifade edecek olursak bir fıtratı yokmuş, bunu insan kendi istediği gibi belirlermiş gibi bir algı oluşturuluyor. Hatta garip bir şekilde: “Doğumumu ben belirlemedim ama ölümümü ben belirleyebilirim” diyerek bunu sanki bir özgürlük, bir tercih alanı gibi gören bazı insanlar var. Bu, kötülükle ilgili değil ama bir aldatılmışlıktır; insanın özgürlüğü yanlış bir yere yönlendirilmiş.
İnsanın bir fıtratı var, insanın bir özgürlüğü var. Bir domatesin bir tabiatı var, değil mi? Peki ne yapıyoruz? Onu bozuyoruz, genetiğini değiştiriyoruz. Aslında aynı şey insan için de gerçekleşiyor; genetiği değiştirilmiş bitkiler olduğu gibi, insanın psikolojik “genetiği” de değiştirilmeye çalışılıyor. Bu insanlık sürecinde, insanın sabit değerleri, tabii değerleri göreceleştiriliyor, zahirleştiriliyor; “her şey olabilir”, cinsiyet dahil her şey akışkanlaştırılabiliyor gibi söylemlerin hepsini buna dahil edebilirsiniz. Yani insan, sanki Yaradan’ın kendisine verdiği yaratılış ayarından bilinçli bir şekilde bozulmaya çalışılıyor. Bunu sizi korkutmak amacıyla söylemiyorum; sadece uyanık olalım diye söylüyorum. Çünkü bu bir hipnoz gibidir; bizi kendi hakikatimizden unutturmaya çalışıyorlar, dizilerle unutturmaya çalışıyorlar.
“Biri Bizi Gözetliyor”: Mahremiyetin Normalleşmesi
Biraz ileri yaşta olanlar hatırlayacaktır, bunlar muhtemelen 20 küsur sene önceydi: “Biri Bizi Gözetliyor” diye bir program vardı, insanlar buna harıl harıl koşuyordu. Ne vardı orada? On beş tane genç insan, kameralar yerleştirilmiş bir evde; ne konuşuyorlar, dedikodu mu yapıyorlar, ayaklarını nasıl uzatıyorlar, birbirlerine nasıl laf atıyorlar, bunları izlettiler. Bu, insanlık haysiyetiyle alay eden bir şey değil midir? Bakın nasıl bir toplumsal körelmeyle bugüne gelmişiz: başkasının evini gözetlemek, başkasının özel alanına göz dikmek — oradan nereye geldik? Birbirleriyle kavga eden insanların reyting alması üzerinden bir programın başarılı ya da başarısız olduğuna karar verilir hâle geldi. Bu, böyle yumuşak, tatlı bir şekilde normalleştirildi. Bugün dudak dolgusu yaptıran insanlara bakıp, “yüz sene önce böyle bir şey yapılsaydı bunun psikolojik bir hastalık olduğu düşünülürdü” diye düşünüyorum, değil mi? Ama bugün normalleşmiş, sıradanlaşmış.
İnsanın mahiyetinin unutulmasına ve bozulmasına dikkat etmemiz gerekiyor; bu hastalıklar da çok kolay bulaşıyor. Babanın kuşağının hastalığını genç kapabiliyor, gencin hastalığını yaşlı kapabiliyor; sosyal medyaya sonradan giren yaşça büyük akrabalarımız, tanıdıklarımız da bir anda hiçbir koruması yokmuş gibi bunun içine giriyor, bunu fark ediyorsun. “Bizim zamanımızda çocukluk değerliydi” falan diyorlar ama kendileri de anında bu çarkın içine giriyorlar. Burada asıl önemli olan şu: eğer bilinçli değilseniz, bu çarkların içine çok kolay düşersiniz. Mesela diyelim ki köyden ya da Anadolu’nun küçük bir kasabasından gelen bir insan, İstanbul’da altı ay sonra tamamen değişmiş, dünyası, şekli şemali çok farklılaşmış olabiliyor.
Bu Asrın Bataklığından Çıkmak
Bu asrı böyle geçirmemek için, ancak içsel bir farkındalıkla bu asrın bozucu etkilerine karşı kendimizi koruyabiliriz. Dolayısıyla, gerçekten yaşadıklarımızın üstünde durabilen, fıtrat gözlüğüyle bakabilen, fıtratının farkında olan, yaşadığımız bu asrın bataklığına bulaşsa da kendini temizlemeyi bilen insanları bulun, onlara kulak verin. Yoksa aksi takdirde bataklığın içindeki insanlar aynı bataklığa düşmüş oluruz. Ben kimseyi kırmak için söylemiyorum bunu; çünkü yaşadığımız bu asırda insanlık problemli bir süreçten geçiyor. Hepimiz bu asrın çamuruna bir şekilde bulaştık; ben de bahsettiğim bu çamurdan, kirden azade değilim. Ama şunu fark etmemiz lazım: bu bir bataklık. Ben olabildiğince kısa zamanda bu bataklıktan çıkmak istiyorum, üzerimdeki çamuru temizlemek istiyorum. Çünkü bu, benim insanlığıma layık değil; ben insan olarak bundan daha iyisini hak ediyorum. Beni parayla, statüyle, Instagram hesabımdaki takipçi sayısıyla değerlendiren bir çağı ben onaylamıyorum, tasvip etmiyorum. Kavga ve gürültüye gerek yok; sadece daha fazla oyuna gelmemek gerekiyor. Bırak onlar kendi daldıkları oyunlarla oyalansın. Bazı insanların bize ihtiyacı var; biz de kendimize karşı bu konuda sorumluyuz. Bu tiyatronun içinde oyun oynamak istemiyoruz — bu trajik bir tiyatro, insanlık adına çok trajik bir tiyatro. Dolayısıyla ben bu oyunda yer almak istemiyorum. Ben yaşadığım çağın hâkim anlayışına ters bir bakış açım olduğu için bazen kavga etmek zorunda kalabiliyorum. Ama eğer bilinçliyseniz, içinde bulunduğunuz asrın olumsuz mesajlarından o kadar etkilenmeyebilirsiniz.
Fıtratın Çağında Yaşamak
Şimdi biz kendi yaşadığımız çağda şunu soruyoruz: Bu bilinç, bu çağa karşı değildir. “Benim başka çarem yok, ne yapayım, ben de bu çağda yaşıyorum” demek kendimize haksızlık etmek olur. Biz fıtratımızın çağında yaşamalıyız. Ben bugünün takvim yılında değil, fıtratımın çağında yaşıyorum. O çağ hiç geçmiyor.
— Peki mesela Peygamber zamanındaki gibi giyinmemiz, sakal bırakmamız gerekiyor mu? Burada benim kılık kıyafetimi değiştirmem tam olarak gerekmiyor değil mi abi?
— Tabii ki. Bakın, dedik ya, bir şeyin mahiyetine bakmak lazım. Denir ki, “yaşadığımız çağ çok değişti, yüz sene evveline göre çok değişti.” Evet, zahiren değişti ama mahiyet olarak önemli olan şey, Peygamberimizin giyim kuşamını taklit etmek değil; mahiyet olarak Peygamberimizin duruşunu yakalamaktır. Birisi sana “değerli insanlar ipekler, Mercedesler, BMW’ler içinde yaşar” dediğinde, sen “benim hayatım böyle geçiyor” dediğinde, Peygamberimizin Hazreti Ömer’e verdiği bilinen cevabı hatırlarsın: mesele bu değildir, mesele Yaradan’la olan farkındalık ve kendi fıtratını hatırlamaktır. Önemli olan budur: Peygamber kendi değerini nerede tanımlıyor? Sen kendi değerini nerede tanımlıyorsun?
İzlediğiniz için teşekkür ederim. Orada sana onlarca düşmanlık yaparlar; siz yine de rahat olun, ben sizden herhangi bir hesap sormuyorum. Ölüm döşeğindeyken elindeki maddi imkânı hemen hak sahiplerine dağıtıp “şimdi daha rahatladım” diyebiliyor musun? Neyle huzurlu olduğun, önemli olan bunlardır. Dolayısıyla, inanan her insan fıtratının çağını yaşar, çünkü fıtratı, yaşadığı takvim çağına yansıtır. Yoksa biz yaşadığımız çağın insanı değiliz. Eğer yaşadığımız çağın insanı olursak, bu çağın hâkim zihniyetine uymak zorunda kalırız. Bunlar da yeni değil; mesela Hz. İsa ile şeytanın…
_(Kayıt burada uzun bir kesintiye uğruyor; devamındaki uzun bölüm anlaşılamayacak kadar bozulmuş/kayıp olduğu için transkripte yer almamaktadır.)_
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde anlatıcı tarafından doğrudan alıntılanan veya sure adı/ayet numarasıyla anılan bir ayet bulunmamaktadır. Kural gereği bu bölüme herhangi bir ayet eklenmemiştir.
İlgili Sohbetler
Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci
Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.
Arzu ve Korku Ateşinde Yanmamak
İsmail Acarkan, Hz. İbrahim'in ateşe atılıp yanmaması kıssasını, insanın nefsinde arzu ve korku üzerinden kendi ürettiği "ateş"e işaret eden sembolik bir anlatı olarak yorumluyor. Bu ateşi yakanın da söndürenin de kişinin kendi bilinci olduğunu, dünyevi nimetlerle veya kayıplarla değil ancak Allah'a aidiyet bilinciyle bu ateşin sönümlendiğini; alışkanlık haline gelmiş duygu-düşünce kalıplarının insanı hakikatinden perdelediğini çeşitli kıssa ve örneklerle (Hz. Eyüp, sahabe kadının sabrı, Hz. Ebu Bekir, Hudeybiye Anlaşması) anlatıyor.
Nefis ile Ruh Arasındaki Fark
Sohbette, yaşadığımız olaylar karşısında dikkatimizin genellikle dışarıya (doğru mu yanlış mı, haklı mı haksız mı) yöneldiği; oysa asıl sorulması gereken sorunun “içeride ne oluyor, ben ne hissediyorum” olduğu anlatılıyor. Nasreddin Hoca ve eşeği, Ashab-ı Kehf’in köpeği ve at-kovboy metaforlarıyla nefsin (psikolojik benliğin) ruhaniyete tabi kılınması gerektiği; dinin özünün psikolojik düzeyle spiritüel/hakiki düzeyi ayırt etmek olduğu vurgulanıyor. Çocuklukta oluşan sahte kimliklerin (örneğin “sevilmedim” hissi) yaşanan olaydan ayrı, zihnin sonradan ürettiği bir hikaye olduğu; bu kalıpların kavga edilerek değil, usulca ve bilinçli bir şekilde bırakılması gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.