Özdeşleşme ve Kutsal Oyun
Kısa Özet
Sohbette, geçen haftaki Hz. Yunus kıssası konusuna devam edilerek insanın kendini bedeniyle, duygularıyla, ilişkileriyle, mesleğiyle ve başarılarıyla özdeşleştirme eğiliminin nasıl bir “tuzak” oluşturduğu anlatılıyor. Çocuğun oyun bilinci -ciddiyetle oynayıp oyunu gerçek zannetmemesi- örnek alınarak dünya hayatının da böyle “kutsal bir oyun” olduğu, olayların bizi tanımlamadığı vurgulanıyor. Soru-cevap bölümünde Hz. Yusuf’un kıssası, şeytanın rolü, koşulsuz sevgi, ölüm ve yokluk korkusu gibi konular; insanın ancak Allah’ı hatırlamakla mutmain olabileceği fikri etrafında derinleştiriliyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Duygular ve düşünceler, arabanın gösterge paneli gibi enstrümanlardır; kendimizi onlarla özdeşleştirmemiz gerekmez. - Çocuk oyunu ciddiyetle oynar ama gerçek zannetmez; dünya hayatına da böyle, ciddiyetle fakat “gerçek” zannetmeden bakmak gerekir. - İnsan ancak Allah’ı hatırlamakla mutmain olur; dışsal hiçbir şey (para, sevgi, statü) kalıcı bir tatmin sağlamaz.
Geçen Haftanın Hatırlatması: Enstrüman Olarak Duygular
Evet, hoş geldiniz arkadaşlar. Geçen hafta benliklerin insanı yutan balıklar gibi olduğunu konuşmuştuk, Hz. Yunus’un kıssası üzerinden kısaca böyle bir konuya değinmiştik. Biraz o konuyu daha geniş bir şekilde irdeleyelim istedim.
Aslında buradaki algımızı şöyle tarif edebiliriz: İnsan psikolojik düzeyde birçok düşünce ve duygu yaşar ve aynı zamanda da kendi varlığı olarak tanımladığı bedenini korumaya, o bedenin devamını sağlamaya çalışır. Aslında bunlar insana verilmiş enstrümanlardır. Yani mesela insan psikolojisinde hiç korku duygusu olmasaydı, diyelim ki 10. kattan atlamaya dair içimizde bir korku hissetmezdik ve atlayabilirdik. Ne olurdu? Bedenimiz ölürdü. Çok özel bir şey olmaz ama bedene dair bir problem ortaya çıkardı. Dolayısıyla arzu dediğimiz ve korku dediğimiz unsurlar -ve buna bağlı olarak diğer duyguları da düşünebilirsiniz- bunlar kendimizi onlarla özdeş kılmak için, yani “ben korkuyorum, ben arzu ediyorum” şeklinde hissetmek için değil, biyolojik hayatı ve bu dünyadaki süreci sağlıklı bir şekilde yönetmek için verilmiş enstrümanlar gibidir.
Nasıl ki bir şoför dikiz aynalarını kullanır, bir araçtaki bazı göstergelere dikkat eder -işte arabanın suyu tam mı, balans ayarları düzgün mü, yakıtı var mı, azalmış mı vesaire- nasıl bunları göstergeler üzerinden değerlendirir ve sağlıklı bir yolculuk yapar, sağlıklı bir şekilde o aracı kullanır, ama kendini araba zannetmez. Yani arabanın yakıtı bittiğinde kendisinin yakıtının bittiğini düşünmez.
Dilin Özdeşleşmeye Eğilimi
Ama bakın, bu gibi örneklerde bile aslında insanın dili özdeşleşmeye eğilimli şekilde işliyor. Hani cep telefonunuzun şarjı bitince “şarjım bitti” diyorsunuz ve aslında ilginç bir zihinsel ve düşünsel özdeşim cümlesi kuruyoruz. Tabii ki hiç kimse telefon olduğunu zannetmiyor ama kullandığımız dil aslında bu bahsettiğimiz şeye çok iyi uyuyor. Hani araba eskidiğinde “arabam eskidi” diyoruz.
Ama bir insan düşünün, kullandığı arabanın bütün unsurlarını kendisine dair bir olgu olarak tanımlasaydı -burada büyük bir özdeşim olduğundan bahsedecektik- işte “kullandığım araba eskidi” diyeceği yerde “ben eskidim” deseydi… Dikkat edin, bazen eskiyen arabası yenilendiğinde kendisinin de yenilendiğini zanneden insanlar vardır. Bu kendimiz de olabiliriz. Yani burada neyi kastediyoruz? İnsanda çok garip bir özdeşleşme eğilimi var. Bir mekanizma, bizi birçok şeyle kendimizi tanımlama tuzağına düşürüyor.
Hani burada çok maddi ve dışsal örnekler verdim, biraz anlaşılsın diye. Aslında bu gibi özdeşleşmelerin farklı türlerini çokça yaşıyoruz ama artık onları birer özdeşleşme olarak algılamıyoruz. Hani bir insan “arabam eskidi” diyor, “ben eskidim” demiyor, ama bedeni yaşlandığında “ben çok yaşlandım” diyor ve bundan hiç şüphe etmiyor. Sokakta “ben yaşlandım” diyen bir insana “sen özdeşleşiyorsun” denildiğinde, “ne alakası var, bedenin yaşlandı demen gerekir” dediğimizde şöyle hafif bir afallıyoruz. Yani neden afallıyoruz? Çünkü özdeşim var: İlişkilerimiz üzerinden özdeşim var, mesleklerimiz üzerinden özdeşim var, bir şeyi bilmek üzerinden -“ben çok bilgili biriyim” veya “ben bilgisiz biriyim”- özdeşim var. Burada olumlu veya olumsuz durumlar arasında bir özdeşleşme farkı yoktur; olumlu bir şeyle de özdeşleşebiliriz, olumsuz bir şeyle de özdeşleşebiliriz. Yaptığınız veya yapmadığınız bir şey üzerinden de özdeşleşebilirsiniz.
Eleştiri Karşısında Özdeşleşme
Mesela bir insan sizi eleştirdiğinde, eğer bir özdeşleşiminiz varsa o eleştiriyi doğal bir şey olarak dinleyemezsiniz. Yine bir güncel örnek vereyim: Bazı insanlar vardır, işte yemek yapar, kek yapar veya diyelim ki bir eşya üretir. Onunla o kadar özdeştir ki, o eşyayı çok fazla onaylamamanız veya o kişinin yaptığı yemeği çok fazla beğenilir bulmamanız, onu beğenmemişsiniz anlamına gelebilir ve o bunu öyle hissedebilir. Halbuki aslında söylediğiniz şey, diyelim ki o yemeğin sizin damak tadınıza uymadığıdır, bu kadar. Ama o kişi yaptığı yemekle veya yaptığı bir işle kendini çok özdeş gördüğü için, o noktada bu olayı kendisiyle ilgili olarak değerlendirecektir.
O yüzden mesela bir eleştiriyi nereden yorumluyorsunuz, buna baktığınız zaman aslında eleştiri konusunda çok büyük bir özdeşleşme yaşadığımızı da görebiliriz. Yani birisi bir şeyi eleştiriyor -diyelim ki yazmış olduğunuz bir yazıyı eleştiriyor veya yaptığınız bir işi eleştiriyor- ama siz onu kendiniz olarak algıladığınız için o sizi eleştiriyor gibi gelir. Siz o yazıya, o işe kendinizden bağımsız bir şekilde, gerçek kendilikten bağımsız bir şekilde bakamazsınız.
Hatta işte insanlar birbirinin fiziksel yapılarına bakıp “beni beğeniyor musun” veya “onu çok beğendim” dediğinde, emin olun ben bunu çok garipsiyorum. Diyorum, bu insan ciddi mi söylüyor acaba, “seni çok beğendim”, neyi beğendin acaba, çok güzelsin veya değil vesaire -bu nedir aslında? Bu çok yaygın ve çok aldatıcı bir özdeşleşim. Ama o kadar yaygın ki bundan şüphe edesimiz gelmiyor. Hatta bedenimizle o kadar doğal bir şekilde özdeşleşmişiz ki, bunu sorgulamak akla bile gelmiyor. “Bu kadar derin konulara girmeye gerek yok, felsefe yapmamak lazım” vesaire gibi bir tampon devreye sokuluyor.
Özdeşleşimlerden Ayrışmanın Önemi
O yüzden insanoğlunun bu dünyadaki en önemli çabası özdeşleşimlerin farkına varmak ve bunlardan ayrışmaktır. Bu sizin milletiniz olabilir, aileniz olabilir, yaptığınız iş olabilir; yani bunlar gibi dışsal unsurlar da olabilir. Daha da önemlisi psikolojik düzeyde ortaya çıkan düşünce ve duygular da olabilir. Buraya daha özgür bir yerden bakabiliyor muyum? Örneğin seni kıyasıya eleştiren birini sakince dinleyebiliyor muyum, “bu insan ne diyor” diye? Yoksa içeride hemen bir reaksiyon mu oluşuyor, hemen bir tepki, hemen bir kendini savunma güdüsü mü oluşuyor? Veya bir insan sizi dinlemediğinde bu nasıl içeride bir “kendimi ifade edemedim” hikayesine dönüşüyor?
Bunlar aslında günlük hayatta yaşadığımız güçlü özdeşleşimlerdir ve bunlar hayatımızı o kadar işgal eder ki, o kadar zamanımızı, enerjimizi sömürür ki, bunlardan kurtulsak aslında ne kadar büyük bir yükün altına girdiğimizi fark edebiliriz. Bu ağır bir yüktür. Bedeninizin hikayesini kendi hikayeniz zannetmek; insanların sizi ne kadar anlayıp anlamadığı üzerinden kendinizi mutlu veya mutsuz hissetmek; bir şey yapıp yapamamak üzerinden mutluluk veya mutsuzluk üretmek -gerçekten insan için çok ağır bir yüktür. Ve bu yük kendi zihnimiz, bilincimiz tarafından oluşturulmuştur.
Olabildiğince, örneğin mutsuz olduğunuzu hissettiğiniz durumlara bakın. O mutsuzluk duygusu sizi bütünüyle içine alıyor mu? Bir insan aslında bir mutsuzluk duygusuyla öyle bir özdeşleşir ki kendini o an mutsuzluktan ibaret görür. Yani bu bir toz zerresinin bir insanı yıkması gibi bir şeydir aslında. Hani bunu bir benzetmeyle anlatacak olsak, bir duygunun bizi yıkması, bize çarpan bir toz zerresinin bedenimizi yıkması gibi bir şeydir. Bu çok garip bir şey değil mi? “Bana bir toz zerresi çarptı ve yere düştüm” dense, “ne anlatıyorsun, sen nasıl birisin” denir değil mi? Garip bir şeydir, akıl almaz bir şeydir. Ama dikkat edin, bazen bir insanın bir sözü sizi yıkabiliyor. Niye yıkıyor acaba?
Ben böyle çok dramatik durumlar görmüşümdür. Hatta “böyle bir söz yüzünden kala kaldım, yıkıldım, ondan sonra işte şu hastalık bende başladı” diyen insanlar vardır. Neden? Çok basit: Bir şeyle özdeşleşmişsindir. O özdeşleştiğin şey senin üzerinde artık güç ve tahakküm sahibidir. Artık sen o olaya doğal bir yerden bakamazsın.
Mesela şöyle düşünün: Diyelim ki bir şey yazdınız ve beğenilmedi, buna nasıl bakabiliyorsunuz, bu durumu nasıl algılıyorsunuz? Veya çok beğenildi, bu durumu nasıl algılıyorsunuz? Nerede kim yorumluyorsa “takdir edildi, ay mutlu oldum” -takdir edilmediğinizde o zaman “çok mutsuz oldum” hikayesine dönecek. Yani bu bir sopanın iki ucu gibi bir şeydir. Ve siz sürekli olarak sopanın pozitif ucunda kalmak istiyorsunuz. Halbuki elinizdeki sopanın iki ucu vardır ve siz bundan asla hiçbir zaman kurtulamazsınız, eğer onun üzerinden kendinizi yorumluyorsanız.
“Seviliyorsam, anlaşılıyorsam, değer görüyorsam, istediklerimi yapabiliyorsam, istediğim şeyleri alabiliyorsam çok iyiyim. Ama sevilmiyorsam, onaylanmıyorsam, dikkate alınmıyorsam, istediğim şeyleri yapamıyorsam, alamıyorsam çok kötü olurum” dediğinizde, aslında siz bütün bunlarla teker teker özdeşleşmişsiniz demektir. Özdeşleşim aslında nedir? Bir insanın kendisini gerçek dışı bir şeye feda etmesidir. Gerçek dışı bir şeye kendimizi feda ederiz, bunu yaptığımız zaman aslında kendimize kıymış oluruz. Bir insan bir olay nedeniyle yıkıldığında aslında kendine kıymış olur. O yüzden hadiselerle etkileşim içinde olan bir varlık mısınız? Hadiselerin çarpıp düşürdüğü bir varlık mısınız?
Soru: Özdeşleşme Eğiliminin Bir Faydası Var mı?
*Soru:* Az önce dediniz ki özdeşleşme eğilimiyle doğuyoruz. Bunun farklı bir gerekçesi de olması lazım, bir nedeni, bir faydası var bize.
*Cevap:* Evet. Bu sınırlı ve göreceli şeyleri tam olarak idrak etmek için var olan bir eğilimdir. Bunu her zaman hatırlattığım gibi çocuğun oyun bilinciyle yorumlayabilirsiniz. Çocuğun oyun bilinci çok önemli bir şeydir ve çocuk bunu öğretilerek edinmez, yapısında vardır. Nasıl ki insanoğlunun dil öğrenme potansiyeli vardır, insanoğlu bir dili öğrenebilme potansiyeliyle doğar, insanoğlu oyun oynayabilme potansiyeliyle de doğar. Fakat oyun -bakın çok önemli bir şeydir- hem oyun oynar hem oyuna ciddiyetle bakar ama oyunu gerçek olarak algılamaz. Bakın ciddiyetle gerçeklik arasında bir fark vardır. Bir çocuk oyunu ciddiyetle oynar, ciddi ciddi oynar ama oyuna gerçek gözüyle bakmaz.
Hatta ben bunu bir çocukta merakımdan denedim; “acaba gerçekten böyle mi böyle” diye, bir arkadaşımın evine gitmiştim, çocuk mutfak eşyaları -oyuncaktan- işte o an yemek yapıyordu. “Bana da bir çorba yapar mısın” dedim, kendince çorba yaptı, bir şeyler katıyor falan. Ondan sonra “al” dedi. Ben “bunun içinde çorba var mı” dedim -gerçek mi bu demek istedim, bilincini gözlemlemek istedim. Şöyle bir tabağa baktı, bir bana baktı: “İç, iç” dedi. Anlatabildim mi? Yani aslında bu çok fevkalade mucizevi bir şeydir. Fakat biz, o oyun bir alıştırmadır, bir şeyleri yorumlama, anlama, anlamlandırmanın bir parçasıdır. Ama oyun ne zaman tehlikeli hale gelir? Gerçek zannettiğimizde tehlikeli hale gelir.
Mesela bir insanın “beni yok sayma oyunu” olabilir. Bir insanın “beni çok yüceltme oyunu” -işte atıyorum ama bazen oluyor- “sen kral ol, tamam, hadi kral olayım, sen de hizmetçi ol, tamam olalım” dersin. Ne yaparsın? O oyunun içinde kral olmanın durumları deneyimlenir, öbürü hizmetçi olma durumlarını deneyimler. Orada bir kısım duygu ve düşünceler ortaya çıkar ama o oyunu oynayan çocuklar veya yetişkinler bunu “işte bu gerçektir, bu hakikattir” diye ele almazlar. Ama o oyun oynanırken de bir şeyler fark edilir, bir şeyler deneyimlenir.
İşte özdeşleşme eğilimimiz aslında bir şeyi çok güçlü bir şekilde, sanki gerçekmiş gibi -ama gerçek değil- deneyimleme sürecimizin, bir süre sonra gerçek olarak algılanmasının bir başka adıdır aslında.
*Katılımcı:* Sorunun cevabını çok güzel aldım. Yani o tiyatro oyununda herkesin rolünü oynayabilmesi için gerekli olan bir mekanizma, özdeşleşme. Ama özdeşleşerek özdeşleşmeyi gerçek olarak değil bir deneyim olarak algılamak.
Soru: Peygamberler Oyunun Farkında mıydı? Hz. Yusuf Örneği
*Soru:* Hocam, dünya hayatında oyun bir ilaç oluşuyor. Peygamberler o zaman gerçekten bunun bu kadar farkında ki, Yusuf Peygamber o kuyudan -bu bir oyun, sonraki yaşanacaklar da oyun ama gerçek değil- hiç satılması, ne başına gelenler, ne iftiralar… Sanırım şu şekilde baktığımızda gerçek olarak algılamadıkları için sabırlı olabilmişler.
*Cevap:* Tabii, yani çünkü “bu hayatta gerçek değil” derken burayı iyi anlamamız gerekiyor arkadaşlar. Oyun derken de iyi anlamamız gerekiyor. Oyun demek “saçma sapan bana oyun oynama” falan anlamında böyle bir dalga geçmek değil. Onun için dedim ya, çocuk oyun oynar ama ciddi oynar, ama o oyundaki olguların gerçek olmadığını da bilir. Bu çok fevkalade bir bilinç düzeyidir. İşte bunun aslında yetişkin olarak farkındalığına ihtiyacımız var. Çünkü biz büyüdüğümüz zaman bu süreci, bu anlamda oyunu -yani bu aslında kutsal bir oyundur, deyim yerindeyse, anlamlı bir oyundur- unutuyoruz. Yoksa saçma sapan manasında bir oyun değil; işte oyun kurmak, tuzak kurmak anlamında saçma sapan bir oyun değil. Tanrısal bir oyundur, kutsal bir temeli olan bir oyundur. Ama siz ona gerçek diye yapışırsanız yanılmış olursunuz.
Bu şuna benzer: Bir tiyatro seyrediyorsunuz, orada kral var, kraliçe var, vezir var vesaire. Ve sonra siz oyun bitince o kral rolünü oynayana “kralım, ne yapacağız” falan diyorsunuz. Bunu derseniz, o oyunun bilincinde olan insanlar sizin şaşkın olduğunuzu en azından düşünürler.
Dolayısıyla hayatta olumlu olumsuz birçok şeyle karşılaşırız. Bizden istenen şey o süreçlerin içinde fıtratımızın doğasıyla hareket etmektir; yaşadığımız hiçbir şeyin bizi tanımlamayacağının bilincinde olarak, yaşadığımız hiçbir şeyin ne bizi var edeceği ne de bizi yok edeceği, bizi kötü bir noktaya getireceği tuzağına, algısına düşmeden. İşte o Yunus’un ifadesiyle, “ne varlığa sevinirim ne yokluğa yerinirim.” Ama işte seviniyormuş gibi görünürüz, ama gerçekten seviniyorsan orada biraz durup düşünmen gerekir. Hani maddi, dünyevi bir zenginliğe, bir imkana böyle gerçekten, dolu dolu seviniyorsan, orada bir problem var demektir. Veya bir kayba, bir eksikliğe, bir mahrumiyete böyle dolu dolu üzülüyorsan -tırnak içinde kendini zavallı, çok kötü, mahrum, mağdur, “herkes mutlu, ben mutsuz, herkes istediğine ulaşmış, bir ben ulaşamamışım” gibi bir algıyla yaklaşıyorsan- orada gerçekten büyük bir tuzak var ve gerçekten kendinizi kurtarmaya ihtiyacınız var. Hiç kimse siz istemedikçe, siz farkına varmadıkça sizi o tuzaktan kurtaramayacaktır. Hiçbir zaman bundan kurtulma çaresi ve çözümü dışarıdan gelmeyecektir. Bu sizin fark etmenize bağlıdır.
Dünya Hayatı: Kutsal Bir Oyun
O yüzden bu dünya hayatının ne anlama geldiğini anlamak durumundayız. Burada kutsal bir oyun oynanıyor. Dediğim gibi buradaki oyunu basit anlamıyla almayın; ciddi bir oyun oynanıyor ama burası gerçek değildir, burası hakiki değildir. İşte bakın dünyaya gönderiliyoruz, bize bir beden veriliyor, onun bir biyolojik süreci var. Sonra o beden eğer belli bir yaşa gelirse yaşlanmaya başlıyor, sonra hastalıklar vesaire, ondan sonra da geldiği yere bırakılıyor. Şimdi “ne anlamı var bunun, ne kötü bir şey, acı verici bir şey; işte böyle gençsin, güçlüsün, niye ihtiyarlıyorsun, insan niye ihtiyarlıyor ki, niye hasta oluyoruz, niye ölüyoruz, toprak olup gitmek çok kötü bir şey” gibi bir hikayeye kapılıyorsanız, çok kötü bir hikayedir kendi adınıza.
*Katılımcı:* Öyle demediniz mi? Dünya hayatı bir okul, bu okulda öğrenenler var, bir de öğrenmeyenler var. 100 sene yaşasa hiçbir şey öğrenmeden bundan küçük gidiyor, birisi de öğreniyor.
*Cevap:* Tabii, doğal olarak hangimiz daha fıtratının kodlarıyla yaşayacak, hangimiz o fıtratını unutmuş olarak yaşayacak, bunu ayırt etmek… Ama şunu asla unutmayın, insan özü itibariyle bu dünyaya tam olarak gelir. Bakın neyin tam olarak geldiğini, neyin tekamüle sahip olduğunu, neyin geliştiğini, neyin gelişebileceğini, neyin de gelişmeye ihtiyacı olmadığını ayırt etmek durumundayız. Yani biz öz varlığımız itibariyle gelişmeye ihtiyaç duymayan varlıklarız. O bizim çekirdeğimiz, o bizim öz varlığımız, onun gelişmeye ihtiyacı yok.
Modernizmin Tamamlanmamışlık Tuzağı ve Kâmil İnsan
O yüzden modernizmin çok önemli bir tuzağı vardır. İnsanoğlunu bir yarış ve hengamenin içine sokmuştur. “İşte şu olacak, şu olacak, o zaman tamamlanmış olacaksın, şunu da bilmelisin, bunu da bilmelisin, onu da bilmelisin” -sürekli böyle bir tamamlanmamışlık hissini bize aşılıyorlar.
*Soru:* Peki hocam, o zaman mesela İslam tasavvufunda veya tasavvuf öğretisinde “kâmil insan” diyor. O zaman kâmil insan kim oluyor?
*Cevap:* Kâmil insan, özünün kemalini idrak eden insandır.
*Soru:* Peki tekamül denilen şey o psikolojik benliğin bir yukarılara çıkartılmaya çalışması mı?
*Cevap:* Tekamül dediğim şey, mesela bedenin kendine göre bir tekamülü vardır değil mi? İşte besleniyoruz, bir bebek olarak dünyaya geliyoruz, onun bir tekamülü vardır. Psikolojik düzeyin de kendine göre bir tekamülü vardır ve buradaki tekamül bir anlamda izafiliğin, yani göreceliliğin, aynı zamanda da dualitenin, artı-eksinin, olumlu-olumsuzun deneyimlenmesi sürecidir. Onun kendine göre bir tamamlanma süreci vardır ama biz öz varlığımız itibariyle tamız, eksik değiliz.
O yüzden ben çokça düşünmüşümdür: Neden bu kadar huzursuzuz yani? Böyle bir huzursuzluk var, hep bir yere bir koşturma -hatta bazı ülkelerde bizim kadar yok böyle bir şey demiyorum, tabii dünyanın her yerinde bu var, sadece has bir anlam demiyorum, fakat bu tetiklenmiş bir şey. Kimisi için mesela maddi bir zenginlik, zengin olma hayali; kimisi için işte eğitim konusunda böyle bir yere gelme arzusu; kimimiz için başka bir hikaye. Böyle sürekli “tamamlanmamışsın ve tamamlanmak için bir şeyi elde etme arzusu” istikametinde işleyen içeride güçlü bir dinamo var, güçlü bir motor işliyor. Bir türlü huzur bulamıyorsun. Hatta bir meditasyon veya bir şeyle ufacık geçici bir huzur bulduğunda bile, o benlik hemen devreye giriyor: “Şimdi ne yapacağız? İlla bir şey yapacak.” İlla bir aktivite, bir hareket, bir şey yapmak, bir şey elde etmek, bir şey öğrenmek gibi bir hikaye var.
Soru: Huzuru Arayan da Sahte Olamaz mı?
*Soru:* Huzuru arayan da sahte olamaz mı?
*Cevap:* Huzuru arayan sahtedir zaten. Ama huzur gerçektir, orası önemli. Kastettiğimiz huzur, aranan bir şey değil, kendimizin bir başka adıdır. Allah insana ne diyor ayette? Darüsselam’a çağırıyor. Yani ikiliğin olmadığı -buna bazı ezoterik metinlerde “semavi kudüs” denilir. Maalesef günümüzdeki Kudüs çok karmaşık ama semavi kudüs denir. Bu ne demektir? Bu aslında hiçbir dualitenin, çelişkinin, negativitenin, göreceliliğin olmadığı, sadece ve sadece varlığın olduğu durum demektir. Bakın bir yer değil yani.
O yüzden biz zihnimizde her şeyi ya zamanla ya da yerle tanımlıyoruz. Cennet nerede? Cennet hiçbir yerde, aynı zamanda her yerde. Cennet senin Allah’la bir ve beraber olduğunu idrak ettiğin yerdedir, O’nunla olan yakınlığını idrak ettiğin yerdedir. Yoksa cennet bir yerde değil. Sen cennete bu bilinçle -yani özdeşleşmiş benliklerle- gidersen cennet de bozulur, Kabe’de bile kavga edersin. Değil mi, edilmiyor mu?
Hatta bizde böyle o yolculukları (hac/umre) organize edenler uyarır: “Bakın orada şeytan çok sizinle oyun oynar.” Ya ne şeytanı kardeşim, sen kendi mekanizmanla, benliklerinle, arzularınla, korkularınla, özdeşimlerinle gidiyorsun. Şeytan olmasa da orada bir hikaye dönecek. Hatta denir ya işte Ramazan’da şeytanlar bağlanıyor -yine bir problem var; şeytanı şeytana bırak, kendini koru, ama mevzu o değil. Mevzu şeytan sana nereden kanca takabiliyor?
Şeytanın Fonksiyonu ve Zeminin Sahteliği
O yüzden bakın kutsal metin bizi bu konuda uyarır: Şeytanın ihlasa erdirilmiş kullar üzerinde bir etkisi yoktur. O yüzden bizim problemimiz şeytan değil. Allah şeytanı niye yarattı? Şeytan da Allah’ın yaratım sanatında yeri olan bir varlık. Senin problemin şeytanla değil ki. Senin problemin, şeytanın olumsuz anlamda oyun oynayabileceği bir alanı ona veriyor olman. Senin zihninde kıyaslayan bir hikaye var: “Ben niye böyleyim, ben niye şanslıyım, niye şanssızım, niye şu oldu, niye bu olmadı, keşke şu olsaydı, bak onun şartları benden daha iyi, daha kötü” -senin böyle bir zihnin olduğunda sen şeytana geniş bir oyun alanı vermiş oluyorsun.
*Soru:* Peki şeytanın burada senin için fonksiyonu ne?
*Cevap:* Nimet, lütuf, rahmet. Neden? Çünkü sen böyle bir durumu yaşadığında şunu anlamalısın: Benim verdiğim boş bir alan var, sahte bir alan var, aldatıcı bir alan var. Adem nasıl kandırıldı? Sahtelikle kandırıldı, gerçekle kandırılmadı ki -sahte bir şeyle kandırıldı. Örneğin bir insan “ya ben şu arabayı alsam çok mutlu olurum” diyorsa sahte bir şeyle aldanıyor demektir; gerçek bir şey yok orada, o gerçek değil. Yani senin bir arabayla veya bir eşyayla -“işte perdelerimi, mobilyalarımı değiştireyim” üzerinden- mutlu olman gibi bir durum söz konusu değil. Ama içindeki bir hikaye sana bunu anlatıyor. Peki bu gerçek mi? Değil. O zaman bu sana ne anlatmalı? Sen gerçek olmayan bir zeminde duruyorsun. Ve birisi o gerçek olmayan zemini çektiği zaman düşüyorsun. O zemini çekene mi dikkat etmen gerekir, yoksa “ben niye böyle bir zeminde bulunuyorum, ben niye böyle bir zeminde oturuyorum” mu demen gerekir?
Hz. Yusuf Örneği: Hak Etmediğim Bir Şey Yaşıyorum Hikayesi
Birisi seni sevmediğinde, birisi seni umursamadığında mutsuz oluyorsan, ondan sonra da “ya işte bana niye bunu yapıyor, ben bunu hak ediyor muyum” diye bir hikayenin içine giriyorsan, sen sana öyle davranan insanla mı uğraşmalısın, yoksa “bende niye böyle bir hikaye dönüp duruyor, bu hikaye nereden çıktı” mı demelisin?
Mesela bana gelindiğinde böyle şeylerle önce garipsiyorum, sonra diyorum ki “tamam, hak etmiyorsun.” “Sorun ne, ben bunu hak etmiyorum.” “Tamam, doğru, hak etmiyorsun.” “E sonra?” “Beni mutsuz ediyor, şöyle oluyor, böyle oluyor, kendimi kötü hissediyorum, allak bullak oluyorum.” Bak burada hikaye başka bir şey. Bana desen ki “ben bunu hak ediyor muyum” -hak etmiyorsun. Hz. Yusuf bize gelse dese ki “ben kardeşlerimin yaptığını hak ediyor muyum?” Biz de diyeceğiz: Sen hak etmiyorsun. Problem var mı? Yok. Hazreti Yusuf için problem var mı? Onun için de yok. Zaten olmadığı için rahattı, huzurluydu.
Ama bizim kafamızı ona verseydik, ya mutsuz olurdu ya travma olup psikiyatristlere giderdi. “Ağır travmam var.” “Neyin var abi?” “11 kardeşim beni kuyuya attı.” Çok duyarlı bir psikolog veya psikiyatrist de diyecekti ki bu çok büyük bir travma. Tabii ben bunu eleştiri için söylemiyorum, anlayışımızı yükseltmek için söylüyorum; burada eleştirimiz modern insana değil, bundan uyanmak ihtimalimiz ve imkanımız olduğunu söylemek istiyorum. Bundan ben uyanabilirim: 11 kardeşim de beni kuyuya atsa, ondan sonra Kur’an’ın deyimiyle az bir pahaya da satılmış olsam, “işte bana verdikleri kıymeti biliyor musun, kaça sattılar beni biliyor musun” -ya ben bununla ilgilenmiyorum desem duyarsız olacağım değil mi?
Veya geçen bir arkadaş dedi ki “çok vicdansız gibi davranıp konuşuyorsunuz, vicdansız olmadığınızı biliyorum ama vicdansız gibi görünüyor.” Evet öyle görünüyor ama ben vicdansız değilim. Vicdansız bir benlik tarafından sömürülüyoruz, bunu anlatmaya çalışıyorum. Çok vicdansız benliklerimiz var, sabahtan akşama kadar bizi böyle dövüyorlar, bizi alt ediyorlar, bizi sömürüyorlar, enerjimizi bitiriyorlar. Sonra ben bunu açık etmeye çalıştığımda vicdansız mı oluyorum, yoksa vicdansızları mı açığa çıkarmaya çalışıyorum? Neden böyle bir şeyin içinde kalalım ki? Niye böyle olalım? Kardeşlerim beni anlamasa, işte beni çekemiyor olsalar, haset ediyor olsalar, ben niye mutsuz oluyorum acaba, mutsuz olmaktan başka bir çarem yok mu, bu benim için bir travma mı olmalı acaba?
*Katılımcı:* Ama çok zor hocam değil mi, insan tatmin olmak istiyor bir şekilde.
*Cevap:* O tatmin olmak isteyen insanı şöyle ortaya koy: Bir bak, o kimdir? O sen misin? Bak çok uyanır.
“İnsan Tatmin Olmak İstiyor” Cümlesinin Analizi
O benlikler bize bıçağı böyle bir cümle kullanır: “İnsan tatmin olmak istiyor.” Özne kim? Özne insan. İtiraz edebilir miyiz? Edemeyiz. “İnsan bu çünkü, Allah yaratmış.” Halbuki bu insan değil, bu sahte bir benlik. Sahte bir benlik bize “neyle tatmin olursun” der: “İyi para bulursan, bir sevgilin olursa, bir eşin olursa, bir çocuğun olursa, anlaşılabilirsen, işte yapıp ettiklerin kıymet bulursa” -bir sürü hikaye. Kim bu? “İnsan tatmin olmak istiyor” -doğru, çok güzel. Ben de cevabını vereyim o zaman, kutsal metnin ifadesiyle: İnsan ancak Allah’ı hatırlamakla mutmain olur. Peki içerideki öyle diyor mu? İçerideki üçkağıtçı öyle demiyor. Ama güzel bir cümleyle başlıyor: “İnsan tatmin olmak istiyor, mutmain olmak istiyor.” Çok güzel, evet tabii ki insan mutmain olmak istiyor. Ama insan neyle mutmain olur? İnsan varlıkla mutmain olur, hakiki varlıkla mutmain olur. Allah’ı hatırlamak dediğimiz şey budur, yoksa dilin “Allah” demesi değildir. Varlık seni mutmain eder. Nasıl varlık? Zamana, mekana, değişime tabi olmayan varlık, hakiki varlık.
Biz niye Allah’a inanmayı değer olarak görüyoruz, önemli buluyoruz? Hani bütün kelimelerden daha kıymetli bir kelime kullanmak isterdim ama bulamıyorum. Allah’a inanmak her şeyin üstündedir. Neden? Çünkü O hakiki vardır ve sen O’na aitsin, mucizevi bir şekilde O’na aitsin, O’nun kalbindesin. Bu ne kadar kıymetli bir şeydir. İşte o zaman insan mutmain olur.
*Soru:* Yoksa insan tanımı biyolojik bir varlık mı, sonuçta etten kemikten; aslında mutlu olan kim yani?
*Cevap:* Evet işte onu demek istiyorum: Et kemik midir oradaki? Mesela ben et kemik miyim? Tamam, hadi değilim, bunu biraz anladık. Hani bir insan size “ben seni çok seviyorum, sen benim her şeyimsin” dediğinde et kemik mi mutmain oluyor? Bazı modern beyin araştırmacıları “işte o anda dopamin salgısı çıkıyor, bilmem ne çıkıyor” der. O öyle bir mekanizma niye işliyor? O bedenin hikayesi. Orada psikolojik boyutumuz bir hikayenin içine düşüyor. Ama o hikayeyi kim oluşturmuş? İnsanoğlu oluşturmuş, insanın kendisi oluşturmuş. Ve onun üzerinden bir tatminsizlik veya tatmin olmuşluk hissediyor.
Matrix Benzetmesi ve İllüzyon
Ve sen bu hikayeye inandığın an, yani bir hipnozun içinde olduğunda, o zaman sen onun içinde yaşayan, onun içinde evrilen birine dönüyorsun. Hani Matrix filminde böyle tüplerin içinde insanlar vardı. Biz şu an böyleyiz; her birimizin bir yaşam tüpü var. Dikkat edin, o tüpte yaşayan bizlerin -tırnak içinde- sahte kimliklerin işte arzuları var, korkuları var. Arzuları tatmin olunca büyüyorlar, korkuları tetiklenince bir şeyler yaşıyorlar. Biz aslında böyle tüplerde yaşıyoruz. İşte bahsettiğimiz özdeşleşme, o arzu ve korku tüplerinin içinde yaşayan bir durumu ifade ediyor. Hani o matriksin dışından biri ne yapmaya çalışıyor? Aslında oradaki insanları kurtarmaya çalışıyor değil mi?
Mesela biz daha çocukluğumuzdan itibaren ister istemez bir tür matrikse giriyoruz: anne baba, eğitim, sosyal çevre, kültür vesaire. Hani kimse bize “bak bu dünya seni tatmin edecek bir dünya değil, bu dünya bir deneyim, sen doğana uygun davran, sonra bu dünyadaki süreç bitince de yolculuğun devam edecek” demedi. Müslüman olduğumuz halde böyle bir şey duymadık yani. Değil mi? Bir Müslüman toplumdayız ama gerçekten bunu bilinçli söyleyen insanlara rastlamadık. Çünkü annemiz de babamız da veya çevremizdeki insanlar da bir şeylerle mutlu olan, bir şeylerle mutsuz olan, bir şeyler olduğunda kendini iyi hisseden, olmadığında kötü hisseden bir durumu yaşıyorlardı.
O yüzden içinde bulunduğumuz illüzyonu çözmek durumundayız. Çözersek kurtulabiliriz. Yoksa hiçbir şey -ister şuna inanın ister buna inanın, “ben dine inanıyorum”, öbürü “ben dine inanmıyorum”- ikisi de aynı psikolojik süreçlerde yaşıyor, ufak tefek farklılıklarla. O zaman biz gerçekten inanmanın veya inanmamanın farkını nerede bulacağız? Arada nasıl bir fark var?
Soru: Kıyamet Senaryosu ve Zihnin Sınanması
Mesela 10 dakika sonra burada büyük bir felaket olacağını duysak, 10 dakika sonra burada hiç kimse kalmayacak, herkes ölüp gidecek -sen ne kadar sakin dinleyebilirsin bu konuşmayı? Zihin neler tarafından işgal edilir? Bir bilgenin bir sözü var, der ki: Kâinat bir bomba olup patlasa… Yani biraz daha zihnimize yaklaştıralım; hani görsen ki bir kuyruklu yıldız veya büyük bir asteroid yeryüzüne yaklaşıyor, ölçmüşler, işte atıyorum 10 gün, 20 saat, 30 saniye sonra dünyaya çarpacak. “Nasıl çarpacak acaba, ne kadar ilginç bir şey” -bunu gözlemlemek güzel bir şeydir. Huzur içinde, sükunet içinde, hiçbir şeyin eksik kalmadığı şuuru içinde… Yoksa “şimdi mi bitiyor, işte evlenecektim, nişan tarihini belirlemiştik, çocuğum şuraya gelecekti, şöyle olacaktı, onun mürüvvetini görecektim” -bakın neler, nasıl bir illüzyon işlerdi değil mi?
Halbuki doğal insan, gerçek insan, hiçbir illüzyonun olmadığı, “evet, tahminen eğer büyük bir değişiklik olmazsa şu kadar gün, şu kadar saat, şu kadar saniye sonra işte o gök cismi dünyaya çarpacak, muhtemelen dünya epey parça parça olup buradaki biyolojik hayat bitecek” -ne kadar fevkalade ilginç bir tecelli değil mi? Ki mesela dünyada da bunların küçük örnekleri olmuş. Ama bakın bu huzuru, bu dinginliği, bu berrak bilinci engelleyen neler var? Yoksa “cebimde şu kadar para var, bari bunu hemen harcayayım, boşa gitmesin” mi diyeceksiniz? Neler çıkacak acaba?
Soru: Bilinmezlikten Rahatsız Olan Kim?
Peki bu bilinmezlikten rahatsız olanına hiç baktın mı? Bu kimin için bilinmez ve o bilinmezlikten rahatsız olan nasıl bir varoluş bilincine sahip? Benlik var. O benlik cennet veya cehennemin olamayacağını düşünüyor, “ya cehenneme gidersem” diye -her ne kadar dini bir inancı olmasa da bu insanı tırsatıyor. Ne kadar üçkağıtçı bir benlik değil mi? Hem dini inancı yok hem de tırsatıyor. Hani neresinden tutsan aslında bir çelişkisi var değil mi? Hem diyor ki “inanmayayım, tamam, rahat bir yerdeyim” ama diğer taraftan da “ya bir tanesi doğru çıkarsa ne yapacağım” falan diye iki arada bir derede kalıyor. Aslında ne kadar karışık bir hâl.
Peki şu soruyu sorsak nasıl olur? Hani varlık tanımına girmeden -hani varlık diye bir şey var, ne olduğunu bilmesek de, madde midir, bu gördüğümüz bir şey midir, yoksa bunun ardındaki veya özdeki bir şey midir, buraya girmeden- mesela şunu sorsam: Varlık diye bir şey var, ben de o varlığın içindeyim, niye yok olmaktan korkayım ki? Yokluktan nasıl korkabilirim ki aslında? Ama bak o benliğin hikayesi her şeyi üretebiliyor.
Varlıktan Varlığa Gitmek
Tamam, ben de onu diyorum: Zaten yok olmayacaksın, merak etme. Yani diyorum ki aslında senin şahit olduğun şey varlık, yokluk onun zihinsel bir karşıtı. Dolayısıyla varlıktan gelip varlığa gidiyorsun. Hani meşhurdur ya, Mevlana’ya atfedilir veya birçok bilgeye atfedilir: “Sen varlıktan gelmişsin ve ona gidiyorsun, niye yok olmaktan korkuyorsun, işte hangi tohum yok olmuş, bak tohum ekiliyor, oradan çıkıyor.” Tabii ki bu bir metafordur. Dikkat et, hep varlık işliyor hayatta, varlığın sürekli bir inkişafı, kendini ortaya koyması var. Ama zihin mesela yokluk korkusu duyuyor. Aslında “yokluk nedir” desen gene onu anlamayacak, çünkü yokluğu tırnak içinde hayal bile edemeyiz gerçek anlamda. Mesela yokluğu hayal etsen, yokluğu hayal eden var; hep bir şey var. O zaman sen varlıktan varlığa doğru gidiyorsun. Hani bir kaptan başka bir kaba, bir varlık kabından başka bir varlık kabına giriyorsun. Bir yokluk söz konusu değil.
Burada insan olmaklığınızı da çok fazla tutunacak bir yer olarak görmeyin. İnsan olmak da varoluşun bir formudur. Mesela çok insan düşünür: Ahirette böyle insan olarak mı kalacağız? Ben böyle kendimi İsmail olarak veya işte Ahmet, Ayşe, Fatma olarak bilecek miyim? Ben bazen demek istemiyorum da şunu demek istiyorum: Çok mu istiyorsun yani, çok mu lazım? Burada insan olmaklığı denedin, belki orada daha farklı bir varlık halini deneyimleyeceksin. Niye böyle insan olmaklığa bu kadar yapıştın ki? İşte korkuları var. Bir ikincisi, bakın, varlık birçok sürecin içinden geçse de, ona -hakiki anlamdaki varlığa- aslında bir şey olmaz.
Beden ve Zihinle Özdeşleşmeme: “Ben Kimim?”
O yüzden kendinizi bir beden ve zihin mekanizması olarak tanımlama tuzağına dikkat etmenizi öneririm. Yani “ben neyim?” Biraz bu soruyu sorun ama cevap vermeyin buna hemen. Ben neyim? Hemen ego cevap veriyor: “Bedenim, duygularım” falan filan, hemen bir cevap yetiştiriyor size. Cevap vermeyin, soru sorun ve onun cevaplarına da inanmayın. O zaman bir şeyleri fark etme imkanına daha açık olursunuz.
Ama zihniniz soruyor: “Peki ben kimim?” Buna beş dakika bile dayanamıyoruz, hemen arkasından cevap yapıştırmaya çalışıyoruz değil mi? Bunu zihnimiz yapmaya çalışıyor. Ama zihnimizin cevaplarına biraz mesafeyle bakalım, dursun oradaki cevaplar. Çok onlarla çatışmana gerek yok, onlarla kavga etmene de gerek yok. “Kendimi arıyorum” demeniz yeterli aslında. Bedenine gelince, evet, beden toprağa karışacak, hani bedenin çürümese de netice itibariyle bir atom yığınından ibaret. O zaman bir bak kendine: Beden miyim yoksa değil miyim? “Bir bedeni kullanıyorum” -o ayrı bir hikaye. Beden olmadığımı bilmek, bedeni küçümsemek, tahkir etmek, ona zulmetmek demek değil. Sadece basit bir şey: Beden olmadığımı biliyorum. Ve duyguların da değilsin, duyguların da gelip geçen şeyler. Bütün bunlardan bağımsız bir şey. Ama orada acele etmemek gerekiyor çünkü zihin sürekli bize cevap yetiştirmeye çalışıyor.
Hani bazı çocuklar vardır, işte beş şıklı bir soru sorarsın: “A mı hocam, A değil mi, B mi hocam, C mi hocam” -biraz bir dur, bir dur, bir çöz, bir sakin ol, değil mi? Sürekli hemen cevap bulmaya çalışıyor. Belki beşi de yanlış, belki soruyu soran da yanlış sormuş, değil mi? Bazı öyle yanlış sorular oluyor.
Eylemsizlik Yanılgısı
*Katılımcı:* Evet buyurun hocam, hani dedik ya soruyu deniyorum, dedik ya biz aslında bir şey eklememize de gerek yok, bunu düşünmek gerçekten bir insan için çok zor. Ve sürekli bizim yaşadığımız zaman diliminde “bir şey yapması, bir şey başarılması” eylemine itiriliyoruz. Ondan sıyrılıp “ben aklımı tamamen hiçbir şey eklememe gerek yok” beni bir noktada -o zaman insan eylemsizliğe, hiçbir şey yapmamaya mı geçiyor?
*Cevap:* O zaman gerek yok ki, zaten sana da göstermez mi bunu kim diyor? O beni kenara koy ve varlığınla mutlu olarak yaşa. O varlığın sana yapman gereken şeyleri söyleyecektir, hissedeceksin onu. Ama bak bir benlik diyor ki “tamam o zaman bir şey yapmayacağım.” Ve “şu an tam değilim, o zaman sürekli bir şey yapacağım.” Peki tamam ve bir şeyler yapmaya da açığım -niye böyle bir cevabım yok? Çünkü o zihnin öyle bir alternatifi yok: Ya tamsın, hiçbir şey yapmayacaksın; ya da eksiksin, sürekli bir şey yapacaksın. Seni bu ikisi arasında tutuyor o benlik. Anlatabildim mi? Tam değilsin, o zaman tam olmak için sürekli oku, şunu yap, bunu yap. Tam olunca da -hatta bazı insanlar “ben tam olmak da istemiyorum çünkü o zaman tembelleşeceğim” diyor- başka bir cevabımız yok mu acaba? Evet, o zihnin başka bir cevabı yok.
İşte Tanrı’yı düşünün: Tanrı eksik miydi de yarattı? Değil mi? Tanrı yaratır, bu O’nun varlığının açılımıdır, taşmasıdır, ne derseniz deyin. Ama Tanrı eksik olduğu için değildir bu. Aslında sana da böyle bir bilinç vermiş: Tam bir şekilde bir şeyler yapabilme özgürlüğü. “Bunu niye yapıyorum” ama içeride zihinde bir mekanizma var: “Bunu niye yapıyorsun, şunun için yapıyorsun, şu olursa bunu yapacaksın, olmazsa yapmayacaksın.” İşte birine iltifatta bulunuyorum, yakınlık gösteriyorum, işini kolaylaştırıyorum -neden? O da beni sevsin istiyorum. Sevmesini istemesem niye yapayım? Bakın bir şey bizi sürekli iki şey arasında tutuyor. O yüzden denir ki nefsin erdemi yoktur. O yüzden diyoruz ki nefis üzerinden ilişkiler problemli şeylerdir; çünkü nefis dediğim, burada psikolojik benlik üzerinden ilişkiler.
Al-Ver Dengesi ve Koşulsuz Sevgi
Bir de meşhur “al-ver dengesi” ne demektir? Bütün bu üçkağıtçılıklar. Yani ne demek al-ver dengesi? Belki sevdiğim insanın benden çok şey alma ihtiyacı var, benim ondan hiçbir şey almama halim var. Ne yapacağız, bu ilişki olmaz mı?
Mesela arkadaşlar burada bir sınırlandırılmanın içinden bakıyoruz olaylara. Mesela “ihtiyacım olmasa niye seveyim” değil mi? Çok insan altta bunu düşünüyor. Ama herkes böyle “sevgi, birbirimizi çok seviyoruz” falan -hepsi üçkağıtçılık. Açık söylüyorum, bunu iyi analiz edin. Gerçek özgür sevgiye ulaşmamız için düşük düzeydeki sevgileri gözlemlemek zorundayız. O yüzden bir kişi diyor ki önce hayvanları sevin. Ben bir derece daha temele iniyorum, diyorum ki önce cansız şeyleri sevin. Duvarı sev mesela: “Ne güzel bir duvar.” Çünkü duvar sana “öyle mi, çok teşekkür ederim, çok mutlu oldum, ben de seni çok seviyorum” demeyecek. Duvarı sevebilir misin, taşı sevebilir misin, boşluğu sevebilir misin? İşte var olsan sevebilirsin.
Hayvanı severken bile hayvan sana daha çok ilgi gösteriyor -“işte ben eve gelince hep böyle beni bekliyor.” Ondan bile beklentin var. Doğal olarak öyle; çünkü psikolojik benlik bir şey bekliyor. En azından “böyle minnettar bakıyor”, “en azından insanlar gibi kötülük yapmıyor” diyor. Bakın bunlar nedir? Psikolojik benlik üzerinden sevgidir. Ama biz buna mecbur ve mahkum değiliz. Bu sevginin daha alt varoluş ve bilinç düzeylerinde yaşanma durumu -bunu da tecrübe edeceğiz, bunda bir mahzur yok- ama nihayet şeyin bu olduğunu düşünmeyeceğiz.
Bunu şöyle değerlendirin: Birisi Hindistan cevizini alıyor, onunla oyun oynuyor, top gibi oynuyor veya bir biblo gibi koyuyor. Onu bir dekoratif malzeme olarak kullanabilirsin, demiyorum. Bu Hindistan cevizinin içinde beyaz, gıda değeri yüksek bir şey var, bir de içinde Hindistan cevizi suyu var. Sen hiç onlara temas etmiyorsun ve diyorsun ki “benim bir Hindistan cevizim var.” Evet Hindistan cevizin var ama sen kabuğundasın, sevginin kabuğundasın. Hiç beklentisiz bir şekilde bir şeyi sevebildin mi mesela? Bir oraya bak. Ama bak, “ben beklentisiz seviyorum” diye de etraftan onay almak için değil, doğal bir şekilde. Hiç kimseye bahsetmeyeceksin bundan, hatta kendine bile bahsetmeyeceksin: “Ben karşılıksız seviyorum” -bu üçkağıtçıların hepsi karşılık için seviyorlar gibi bir hikaye de olmayacak içeride. İşte o zaman sevginin tadına varmış olabileceksin. Ama bak zihin sana hiçbir zaman böyle bir ihtimali söylemeyecek, çünkü benlik zaten bunu bilmiyor.
Evet, işte biz de diyoruz ki biraz benliğe aranızı hafif bir açık tutun, bir boşluk bırakın. O sizi sarıp sarmalamış, siz de onu sarıp sarmalamışsınız, arada boşluk yok. Buna ihtiyacımız var: Bir durayım, “sevgi hep karşılıklı mıdır”, bir durayım, acele etmeyin, gözlemleyeyim bunu. Burada en büyük dikkat edeceğiniz şey, olgu bize hep hakikatmiş gibi yansıtılıyor. Hani biz böyle şeylerden bahsedildiğini duyduğumuzda aklımıza ilk önce ne geliyor? “Bana öyle bir karşılık sevgi gösterebilir misin?” Gösteremezsen ne olacak? Yok olduğu anlamına mı geliyor? Her şey gösterilerek mi kanıtlanacak?
Soru: Duygular Nereye Ait?
*Soru:* Peki bu hisler, duygular nereye ait?
*Cevap:* Hangi hisler, duygular? Mesela gerçek insan diye tanımladığımız insanın hisleri nereye ait, duygular nereden geliyor, kendimizi tanımlarken ruhsal öze mi ait?
Eğer orada “duygular” diye bir kavram üzerinden yola çıkarsak şunu söyleyebiliriz: Ruhsal özde duygusal dualite yoktur. Mesela ruhsal düzeyde nefret yoktur, ruhsal düzeyde kin yoktur, ruhsal düzeyde küçümseme yoktur. Orada zıttı olmayan teklik hali vardır -mesela sevgi vardır, hatta seven ve sevilen ikilemi bile yoktur. Ama dualite içeren bir şey o geçici olana aittir, değişken olana aittir.
Tanrı’nın Sıfatları ve “Vardır” Kavramı
Hatta son olarak şöyle bir cümle de kullanayım: Tanrı’nın bazı sıfatları bile asli değildir, yaratım durumunda ortaya çıkan bir şeydir. Mesela “Allah intikam sahibidir” deriz. Ve bazılarımız bunu anlamlandıramaz, bazı ateist kardeşlerimiz de “işte İslam’ın tanrısı intikamcıdır” bilmem ne der. Güzel kardeşim, yaratım sürecinde yaratılan varlıkların birbiriyle ilişkisi oluyor, bu ilişkilerde bazen adalet işliyor bazen zulüm işliyor; zulmedilenin hakkını Tanrı alır, bu demektir. Yoksa Allah böyle intikam ateşiyle yanıp tutuşan, “ben size göstereceğim” falan diyen bir tanrı yok. Bu, yaratmanın gerektirdiği geçici bir durum.
Tanrı nedir? Tanrı vardır, nokta. Hatta “var” kelimesi bile bizim zihnimizi yanıltan bir şey. Neden biz “var” diyoruz? Bu mikrofon da var, ben de varım, o da var, herkes var, Tanrı da var -olmasa mı eksik olur? Eğer bir varlık algısı varsa da eksik olmaz. Ama “Allah vardır” demek, O’nun dışında hiçbir şey var değildir demektir aslında aynı zamanda. O vardır ve senin var olarak algıladığın her şey O’nun varlığı sayesinde vardır. Yoksa hani “şu da var, o da var, bu da var, Tanrı da var” -biri de diyor ki “ya olmayıversin, ne olacak, ben diğer varlıklarla mutlu ve mutmainim.” Allah böyle bir “var” değil aslında.
Bakın bunlar bile üzerinde idrakimizi geliştirmemiz gereken şeyler. Mesela “la ilahe illallah” demek, “Allah vardır, başka bir şey yoktur” demektir. Bütün o “diğer varlık” dediğin şeyler, O’nun varlığından -deyim yerindeyse- beslenen ve o sayede var gibi görünen şeylerdir. O yüzden modern zihniyetin daraltıcı ve indirgeyici anlayışına karşı uyanık olmamız gerekir. Bunu ne kadar yapabilirsek o kadar hem kendimizi hem kaynağımız olan Yaradan’ı idrak etmiş oluruz.
Kapanış: “La” ile Başlamak
*Soru:* Hocam, “la ilahe illallah”ı doğru anlamak için kelime anlamına bakmamız daha doğru olmaz mı? En başta çünkü “la ilahe” diyor, “ilah yoktur” diyor. Orada bir şifre olabilir mi acaba? Yani önce ilahın olmadığını anlamamız mı gerekiyor?
*Cevap:* Tamam, işte ben de oradan başladım. Dedim ki sahte benlikleri bırakın, gerçek kendinizi bulabilirsiniz, gerçek varlığı idrak edebilirsiniz. Ben de “la”dan başladım. Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - (Yusuf Suresi: 20) — Hz. Yusuf’un “az bir pahaya” satılması - (Yunus Suresi: 25) — Allah’ın “Darüsselam’a” çağırması - (Ra’d Suresi: 28) — “İnsan ancak Allah’ı hatırlamakla mutmain olur” mealindeki ayete atıf
İlgili Sohbetler
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş
Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.
İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik
Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.