Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş
Kısa Özet
Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Kurban, bir hayvan kesmekten önce "bireysel benliğin Yaradan'ın iradesinde erimesi"dir; hayvan kesmek bunun yalnızca sembolüdür.
- Bediüzzaman'ın "bir buz parçası nevindeki benliğini büyük havuza bırak, orada erisin" metaforu, benliğin sonsuz varlıkta erimesini anlatır.
- Hz. İbrahim'in rüyası ve oğluyla diyaloğu, emredilenin boğazlamak değil, ikisinin de bireysel benliklerinden özgürleşerek kendilerini Rabbe teslim etmeleri olduğunu gösterir.
İkilik Algısı ve Kurbanın Hakikati
Manasını, mahiyetini ve niçin olduğunu anlamadığımızda ve o ikiliği asli bir şey, temel bir şey zannettiğimizde orada hataya düşmüş oluruz. Yani "ben varım, bir de Allah var. Benim iradem var, Allah'ın iradesi var. Benim gücüm var, Yaradan'ın gücü var" deriz. Dolayısıyla biz neyi yaşıyoruz bir süreç olarak? İkilik yaşıyoruz, doğal bir süreç itibariyle. Ama bu nihai ve hakiki nokta mıdır? Değildir. Bu ikiliğin, bu ayrılık ve farklılık tecrübesinin tekrar birliğe dönmesi gerekir.
İşte o ikilik ve ayrılık ve farklılık tecrübesinin tekrar birliğe dönüşünü sağlayan anlayış veya ibadet veya yaklaşım, kurban yaklaşımıdır, kurban hakikatidir. Eğer kurban olmasa biz o ikilikten hiçbir zaman kurtulamayız.
Pekiikilik nasıl ortadan kalkar? Yani "ben" dediğim izafi benlik mi ortadan kalkacak, yoksa Tanrı mı ortadan kalkacak? Herhalde Tanrı ortadan kalkmayacak. Benim izafibenliğimin ortadan kalkması lazım. Ama dikkat edin, burada ayrım yaptık: benim izafibenliğim bu; yoksa benim hakikatim Allah'ın hakikatinden bir yansımadır. O yüzden benim ölümüm aslında benim hakiki doğumumdur. Yani ben aslında bu dünyaya izafiolarak doğduğumda bir ikilik algısı üzere doğuyorum. Ve bir süre sonra annemden, babamdan, diğer insanlardan bir ayrışma yaşıyorum.
Bireyselleşme ve "Tanrı Bana Niye Sormadı?" Sorusu
Modern zihniyet ve özellikle de modernizm ve kısmen de felsefe, bu bireyselliği çok fazla kutsarlar, çok fazla yüceltirler. Hatta Jung'a atfedilen böyle bir kavram vardır: bireyselleşme. Bunu çok aşırı bir biçimde modernizm kutsamıştır ve bunu asli bir şey zannetmiştir.
Hatta günümüzde çokça görürüz: işte birey olmak mesela, değil mi? Hatta Tanrı'nın karşısında bile birey olman gerekir yani. Hani "sen varsan ben de varım" yani. Hatta ne diyoruz mesela, bunun daha ilkel bir varyasyonu olarak: "Tanrı beni yaratırken bana niye sormadı" diye böyle çok akıllıca görünen sorular sorarız. Kimse de öyle bir benliğe demez ki: Tanrı kime soracaktı acaba? Senin şu anki benliğine mi soracak? Şu anki benliğin zaten senin ürettiğin bir benlik. Yani bunu nasıl sana soracak? Sen kendin ne kadardır var, biliyor musun? İşte muhtemelen 3-4 yaşından itibaren var olduğunu biliyorsun. Ne zaman kendine "ben" dedin? İşte 3-5 yaşında dedin. Ona mı soracak? Yeni oluşmuş, 3-5 yaşında inşa ettiğin kurgusal benliğe mi soracak "seniyaratayım mı" diye? Yoksa Allah kendi sonsuz ilminde var olan senin hakikatine mimuhabbet ve kudretiyle lütufta bulunup yaratacak?
Ama insanda öyle bir sınırlı bireyleşme algısı o kadar katılaşıyor ve o kadar kristalize oluyor ki, insan Yaradan karşısında bile böyle bir benlik dağı haline gelip "Tanrı yaratırken bana niye sormadı, bana sordu mu ki" diye böyle koca koca laflar ediyoruz. Bir de bunu çok önemli felsefi bir soruymuş gibi zannediyoruz.
Ayrı Bir Benlik Algısı: Allah'ın Bize Bahşettiği Bir İmkân
Dolayısıyla arkadaşlar, Allah aslında bizi kendisinden ayrı bir "ben"miş gibi kendimizialgılayabilme imkânına -ve ne diyelim- ayrıcalığına muhatap kılmış. Sanki Allah der ki: "Bak, ben seni apayrı biri gibi algılayasın diye sana bir imkân da vereceğim. Diyeceksin ki 'ben'. Ve kendine ayrı bir benmiş gibi bakabileceksin. Sana böyle bir farkındalık da vereceğim. Ama sakın ha bunu hakiki bir şey zannetme. Bu benim sana lütfettiğim bir bilinç imkânıdır. Bunu eğer gerçek zannedersen, mesele bana muhalefet etmen değildir; kendi başını belaya sokarsın."
Yani kendini Benden apayrı bir varlık zannedersen, Allah diyor ki bu Bana bir zarar vermez, sen kendi başını belaya sokarsın. Mesela hepimiz bu başını belaya sokanlardanız, değil mi? En basitinden, "benim hayatım ne olacak" diyoruz; sankiböyle müstakil bir hayatın var da "benim hayatım ne olacak" diyorsun. Veya "isteklerim gerçekleşecek mi acaba" diye, sanki gerçekleşmese çok büyük bir problem olur zannediyoruz. Veya isteklerimize aşırı bir biçimde tutunuyoruz: "şu olursa mutlu olurum, ama şu olursa mutsuz olurum" diyoruz. Bak, başını belaya sokuyorsun; Yaradan'dan apayrı bir iradeye sahip olduğunu ve bunun peşinde koşman gerektiğini zannediyorsun.
Veya bazen bir hata yapıyorsun, diyorsun ki "Tanrı beni affeder mi acaba?" Mesela onun gereksiz hikâyelerine düşüyorsun. Ama hiçbir çocuk gördünüz mü, mesela bir buçuk-iki yaşında bir çocuk hata yaptığında "ben annemin veya babamın yüzüne nasıl bakacağım" desin? Öyle bir çocuk var mı? Yok. Neden? Çünkü anne babasından apayrı bir benlik hissi henüz yok. Örneğin, diyelim ki anneye çok bağlıysa, bir hata yaptığında böyle ağlayıp annesine koşar. Hatta annesi kızsa bile yine annesine koşar. Neden? Çünkü henüz o ayrılık hissi tam gerçekleşmemiş; o ayrılık algısı henüz şekillenmediğiiçin, hemen bir hata mı yaptı, hemen annesine koşuveriyor.
Biz bir hata yaptığımızda ne yapıyoruz? Oturup zihnimizde şunu geliştiriyoruz: "Allah beni affeder mi affetmez mi, acaba beni cezalandıracak mı, ya cezalandırırsa ne yapacağım, ama cezalandırılmaktan da korkuyorum" gibi bir sürü hikâye üretip sonra Allah'tan uzaklaşmaya başlıyoruz. Neden? Çünkü "ben ayrıyım" o ayrı hikâyesine tam olarak kapılmış durumdayız. Hâlbuki o ayrı, ben ayrı, aslında değilim. Ben ona aidim, sırlı bir şekilde ona aidim.
O yüzden kâmil insanların şöyle duaları vardır. Der ki: "Ya Rabbi, kırk sene sonra pişman olup senin kapına dönüyorum. Senden başka kapı yok. Senden başka kapı bilmiyorum. Eğer kabul etmezsen, bu kapıda durmaya devam ederim. Çünkü senden başka kapı bilmiyorum." Başka bir kapı bilmiyor ve o kapıda durmaya devam ediyor.
Allah o kapıyı ona ne zaman açsa açmasa bile, o ne küser ne darılır, "Allah benikabul etmiyorsa ben de vazgeçiyorum" demez. Çünkü başka bir kapı, başka bir yol, başka bir varlık yoktur ve sen ona aitsin.
Dolayısıyla ikilik algısı geçici olarak insana bazı şeyleri anlaması için verilmiş, ama nihai bir hakikat olmayan bir durumdur. Kurban bizi o ikilikten kurtarır.
Buz Parçası Metaforu
Bununla ilgili Bediüzzaman'ın güzel bir sözü vardır, der ki: bir buz parçası nevindekibenliğini o büyük havuza bırak, orada erisin. Dikkat edin, metafor çok güzel ve anlamlı. Bir buz parçasını suya atarsanız, kaybolan nedir, kalan nedir? Yani ne gider ne kalır. Giden şey ne olur, kalan şey ne olur?
Buz parçası aslında hiçbir yere gitmez; o su olur. Buz zaten sudandır. Ama buz kendini ayrı bir şey zannediyor. Bu bir metafordur, bunu bütün kadim öğretiler kullanır.
Yani buz dediğimiz şey sudan oluşan bir şeydir. Ama buz olduğunda o su ayrı, farklı, kendi başına bir şey gibi görünür. Hani mesela denizlerde, okyanuslarda buz dağları vardır değil mi? Ama aslında onlar sudurlar. Sadece bu hâlde ayrıymış gibi gözükürler. O ayrıymış gibi gözükmenin ortadan kalkması neye bağlıdır? Onların erimelerine bağlıdır. İşte kurban bunun gibi bir şeydir.
Kurban dediğimiz hakikat bir bilinç dönüşümüdür aslında. Kurban dediğimiz hakikat, bir şeyin dosdoğru olduğu gibi fark edilmesi durumudur.
İsteklerimiz Gerçekleşmediğinde: Kurbanla İkilikten Çıkış
Dolayısıyla biz bu dünyaya geldik, bir süre bir ikilik deneyimi yaşıyoruz. Hatta benliğimizde çok farklı düşünce ve duygular oluşur değil mi? Mesela bazen deriz ki"Allah benim isteğimi niye kabul etmiyor?" Ben şöyle diyemiyorum: "Ben Rabbimden bir şeyler istedim kiisteme bilincini de o vermişti; ama o istek onun hikmetine ve kudretine uygun gelmedi, dolayısıyla olmadı." Bir problem var mı? Hiçbir problem yok. Ama benliğiniz katılaşırsa ne olur? "İşte ben Allah'tan bir şeyler istedim ama olmadı" der. Hatta bazı insanlar derler ki "ne istiyorsam Allah vermiyor" mesela, sankiböyle Allah bana muhalefet ediyor, yani "hayatta ne istediysem olmadı" diye.
Bazen benliğimiz öyle katılaşır, öyle kendiiçinde sıkışır ki mutsuz oluruz. Yaniistekleri gerçekleşmemiş bir benle baş başa kalırım. Bu ne kadar rahatsız edici bir şeydir değil mi? Sen bir şey istiyorsun ve Allah da yapmıyor -tırnak içinde-, Allah'a kafa da tutamıyorsun, aranı da bozmak istemiyorsun; bir arada, bir derede kalıveriyorsun. Yani sanki böyle Allah seni daraltıyor gibi, Allah seni hep sıkıştırıyor gibi veya engelliyor gibi veya sınırlandırıyor gibi gelir. Bu rahatsız edici bir şeydir.
Buradan nasıl çıkabilirsiniz? Kurbanla çıkabilirsiniz. Hz. İsa'nın dediği gibi: "Benim iradem senin iraden olsun." Yani ben kendiirademi senin iradende eritiyorum, ben kendiirademi senin iradene teslim ediyorum. O zaman ikilik ne oldu? İkilik kalktı. Yine Hz. İsa'nın duasında bu mealde bir ifade geçer: "Benim isteğim değil, senin dileğin olsun" der. Ne yaptı? Kişisel iradesini ve tercihini kurban etti. Artık Allah ne istiyorsa o senin istediğindir; ikilik o durumda kalkmış oldu. İşte kurban böyle bir şeydir.
Yoksa kurban, "işte bu senede inek mi keseceğiz koyun mu keseceğiz, altı paya mı girdik yedi paya mı girdik, kemiklisi mi gelecek kemiksizi mi gelecek" gibi hikâyeler, maalesef bize dinin hakikatini unutmamıza neden olan ve süregelen bir cehalettir arkadaşlar. Bunu belki sert söylemiş gibiyim, ama maalesef böyledir.
Yani kurban dediğimiz şeyi, benim ikilik algısı içinde olma şuurumun biraz esnemesive ortadan kalkması manasında idrak etmiyorsam, ben hayatta hiçbir zaman kurban kesmiş olmam yani. Aslında kurban da kesmiyoruz yani; kurban bilincini varlığımızda inşa ediyoruz. O yüzden kurban denilince bu hakikati hatırlamaya ihtiyacımız var.
Kurban Bilinci ve Arif Sözleri
Bu hakikati bir daha hatırlayalım; birkaç tane Arif beytine işaret edelim ki din nedir, maneviyat nedir, biraz bunları tefekkür etmiş olalım.
"Canımı canan eğer isterse, minnettir canıma." Yani Allah benim canımı istiyor, bu bana minnettir; yani benim canımı istiyor. Bakın, biz bugün ölümden kaçıyoruz değil mi? Allah diyor ki "senin canını istiyorum" diyor, biz kaçıyoruz, hani saklanmaya çalışırız değil mi? Hâlbuki ne diyor, Fuzûlî'ye ait olduğunu düşünüyorum: "Eğer canımı canan isterse, minnettir canıma. Can nedir ki onu kurban etmeyeyim cananıma?" Bu can zaten onun bana hediyesi. "Can nedir ki onu kurban etmeyeyim cananıma?"
Şimdi kurban ritüelini, ibadetini yapıp da bunu hatırlayan var mı? Maalesef hatırlamıyoruz. Belki bütün bu kurban ritüelinin yapıldığı yerlere bunları yazmak gerekiyor.
Yine bir başka ifade _[ses kaydında tam olarak anlaşılamayan bir Arapça/Osmanlıca beyit]_ - yani "yâre kavuşma bayramı" anlamında. Bak, demek ki bayram ne bayramıymış? Yâre kavuşma bayramıymış. _[aynı beyit]_ - zibh-i azim odur, ona geleceğiz. Yani büyük kurbanlık, aşka kurbanlık odur. Her kim ruhunu aşk yolunda feda ederse, kim aşk şehidi olursa, kim ruhunu aşk üzere feda ederse, o büyük kurbanlık hakikatini yaşamış olur. Ve yâre kavuşma bayramı da odur. Kurban böyle bir şeydir.
Mesela bazen insan ne der? "İşte acı çektim." Peki acını feda edebiliyor musun? Bir isteğin gerçekleşmedi; isteğini feda edebiliyor musun? Hayatta çok istediğin bir şey olmadı; "ya olmadıysa olmadı, Allah var, yetmez mi" diyebiliyor musun? Yoksa "ya çok istiyordum ama olmadı ya" diyip o isteğin içinde sürekli ızdırap ve acı mı yaşıyorsun? Veya içinde böyle bir şey mi kanıyor: "ya işte çok istemiştim ama olmadı, neyse" mi diyorsun? Yoksa "çok istemiştim, olmadı, ama hiç ehemmiyeti yok, Allah var yeter" mi diyebiliyorsun? Ama gerçekten, hani lafın gelişi değil, İnstagram'a yazmak için değil; gerçekten bunu böyle idrak ediyor musun? Evet, hayatta bir şeyiçok istemiştim ama anladım ki Allah bana yeter.
İşte Bayezîd-i Bistâmî'ye soruyorlar ya, "ne istiyorsun?" Diyor ki: "İstememeyiistiyorum." İstememeyiistediğinde ve bunu gerçekleştirdiğinde, Allah'ın her istediğisenin istediğin gibi olmuş olur. "Allah ne istiyorsa onu istiyorum" - bak, o zaman ikiliğikaldırdım.
Allah da bazen sana der ki: "Ey kulum, sen ne istiyorsun, şimdi sen söyle." Sen kendini bütün o isteklerden, bütün o irade taleplerinden boşaltırsın. "Ya Rabbi" dersin, "sen ne istiyorsan o olsun." Bunu hakikaten gerçekleştirdiğinde, bazen Allah senin izafiiradeni kudretiyle tahakkuk ettirir. İşte bu nedir? Bu kurbandır. Bu birliğin tesisidir.
*Kurban: Dinin Temeli*
O yüzden kurban yoksa din de yoktur, bunu net olarak söylememiz gerekiyor. Kurban bilinci yoksa din bilinci de yoktur. O yüzden kurban -dikkat edin- hac ile kemal bulur. Hacca gittiğinizde kurban kesmeniz gerekir. Hac nedir? Allah'a vuslatın sembolüdür. Kurban olmanız gerekir.
Kurban nedir dediğimiz gibi öyle kesilmek, biçilmek değildir. Senin iradenin Yaradan'ın iradesinde erimesidir. Senin varlığının onun varlığında olduğunun idrak edilmesidir. "Allah beni niye öldürüyor" demezsin o zaman, "Allah niye canımızı alıyor" demezsin. Çünkü senin canınla onun canı arasında -tırnak içinde söylüyorum- bir ikilik yoktur ki.
Bakın ne diyor: "Can nedir ki onu kurban etmeyeyim Canan'ıma?" Yani benim canım zaten onun verdiği bir şey; ondan bir inayet, ondan bir lütuf, ondan bir ikram. Yani ne yapayım? Hani şey gibidir bu: bir buz parçası düşünün, ya onu suya bırakmalıyım değil mi, erimeli; ya da buharlaşıp elimden kayıp gidecek. Mesela ben canımı Hakk'a feda etmesem ne olur? Eğer bu can bana ait ve benim varlığımın ayrışık bir kimliğiolarak bende duruyorsa ne diyeceğim? Diyeceğim ki "ya işte ben elli, altmış, yetmiş, seksen, hadi doksan, hadi yüz oldum." Ne oğlum? Ölüp gideceksin. Bir şey kalacak mı sana? Hiçbir şey kalmayacak.
Bunu çok güzel bir biçimde ifade eden yine bir başka Arif vardır: "En bahtiyar odur ki, Kur'an'ın Kevserinden süzülen tatlı büyük bir havuzu kazanmak için, bir buz parçası nevindeki şahsiyetini ve enaniyetini o havuz içine atıp eritendir." Kevser suresini de bu bilinçle okumamız gerekiyor. Kevser -evet, bazıları der ki Kur'an'dan- kurban bayramı cumaya denk gelince bazen cuma hutbesinde Kevser suresi okunur. Kevser nedir? Allah'ın varlığında huzur bulmaktır, onun varlığıyla sonsuzluğu idrak etmektir.
Ve onu senin yaşaman için bir şart vardır; oradaki "venhar" aslında bir anlamda da kurbandır. Ama o kurban, bir hayvan kurban etme anlamında değildir. Yani kendiniona feda et, kendini ona teslim et. Eğer kendini ona teslim edersen Kevser'ikazanırsın, sonsuzluğu kazanırsın, nihayetsizliği kazanırsın. Sonlu biri olduğun zannından kurtulup sonsuz olana aidiyetiniidrak edersin. Kevser de budur.
O yüzden Bediüzzaman burada, "Kevser'i, Kur'an'dan süzülen tatlı büyük bir havuzu kazanmak istiyorsan" diyor, "enaniyetini, bir buz parçası nevindeki şahsiyetini, bireysel benlik algını orada erit; varlığını seni var edene feda et, karşılığında büyük bir şey alacaksın" diyor. O büyük şey nedir Kur'an'ın dilinde? Büyük kurbanlıktır. Buna Arapçada -biraz sonra ayete geçeceğiz- "zibh-i azim" deniyor.
Yine bir Arif'in daha açık bir ifadesine işaret edelim; bu da Yunus Emre'nin olsa gerek: "İsmail'im, Hak yoluna canımı kurban eylerim, çünkü bu can kurban sana; ben koç kurbanını neyleyim" diyor. "Ben koç kurbanını neyleyim?" Tabii burada bir tartışma yapmıyoruz, "kurban keselim mi kesmeyelim mi" mevzusu değil. O yüzden değerliarkadaşlar, dini, İslamiyeti, hakikati anlamak istiyorsak gerçekten arif insanların anladığı bu manaları keşfetmek durumundayız. Yoksa hayatımız kurban bayramını et bayramına çevirmekten başka bir yola çıkmaz.
Yola girmek, buna inisiyasyon deniyor. Yani bir yola girmek, intisap etmek, bir bakıma yeniden doğmaktır. Yola giren kişi kurbandır. Yani "ben dine giriyorum" dediğim anda, benim nihai noktam kurban olmaktır. Ona geleceğiz, ne demektir kurban? Kurban olacaksın. İslam'a mı girdin? Dine intisap mı ettin? Bir peygamberi kabul mü ettin?
Senin yolda ilerlerken alman gereken bir süreç var, bir merhalen var; bu merhalede kurban olman gerekiyor.
İşte İbrahim ve İsmail kıssası -ki orada İsmail'in adı geçmiyor, "İbrahim ve oğlu" kıssası- bunu anlatıyor. Bir dine mensup, sen kurban olacaksın. Henüz kurban değilsen, uzun bir yolun var demektir.
Yola giren kişi kurbandır. Kurban, kurban edenin kendisidir. Hani dedik ya, her dinde kurban ritüeli vardır; ama biz kurban mı kesiyoruz, kurban mı oluyoruz? Yani bu sene kurbanı kestik, "oh, elhamdülillah" - ne diyeceğim? "Bu sene kurban oldum, elhamdülillah" mı diyeceğim? O yüzden kadim öğretiler bize hep bunu hatırlatır: kurban eden aslında kurban edilendir. Kurban, kendini ona vermektir. Hani biraz önce bahsettiğimiz metafor gibi: bir buz parçası nevindeki benliğini ne yapıyorsun? Ona veriyorsun.
Kurban dediğimiz şey bu demektir yani, çok çetrefilli bir kavram değildir. Mesela benim iradem var, irademi ona veriyorum. "Ne istiyorsun ya Rabbi, sen neyi diliyorsan olsun" ama bana "sen ne istiyorsun" dersen de bir isteğimi söyleyebilirim; ama benim için senin isteğin, senin iraden asıldır. Mesela hayatta bir şey olmadı mı, üzülüyor muyum, acımı çekiyor muyum, mutsuz mu oluyorum, bakacağım oraya. İstediğim bir şey olmadı ve çok da meşru bir şey, günah da değil, kötü de değil, şer de değil, meşru helal bir şey ama olmadı; bakacağım üzülüyor muyum, acımı çekiyor muyum, kendimi kötü mü hissediyorum. Öyleyse benim bir ihtiyacım var. Nedir o? Kurban olmam gerekiyor, irademi ona teslim etmem gerekiyor. Olmadı mı?
Olmadıysa olmadı, hiç problem değil, Allah var ve yeter.
Kurban olduğunda ne olur? Çelişki biter, kurban olduğunda ikilik bitmiş olur. Yoksa on sene, yirmi sene, otuz sene içimde bir arzuyu, bir isteği, bir tutkuyu taşımaya devam ederim, bunu da matah bir şey zannederim; çünkü kurban nedir bilmiyorum. Allah'ın sonsuz âleminde yarattığı küçücük bir şeyin olup olmaması üzerinden kendimimutsuz ediyorum. Bu ne kadar büyük bir yanılgıdır değil mi? Mesela bir şey istedim, olmadı. Diyelim ki buraya geldim ve buranın sahibi dedi ki "artık burada sohbet yapmayacaksınız." Kabul etmiyorum, istemiyorum. Şimdi bir dakikalık bir üzüntü bende oluyorsa, benim hemen kurbanı hatırlamam gerekir. Olmuyorsa problem değil yani, çünkü Allah var; onun varlığı yanında şu şeyin veya bu şeyin olup olmaması beni nasıl mutsuz edebilir ki? Nasıl bana acı, keder, mutsuzluk hissettirebilir ki?
Bütün böyle rahatlık ve huzurla -rahatlık dediğimiz bir umursamazlıktan bahsetmiyoruz- diyelim ki çok sevdiğim biri vefat etti; "ona aidiz, ona dönüyoruz" diyebiliyor musun ama bütün kalbinin huzuruyla, mutmainliğiyle; yoksa yüzün mü asılıyor, yoksa ağır bir üzüntü mü yaşıyorsun, çok mutsuz mu oluyorsun, ağır bir yas sürecine mi giriyorsun? Şimdi bir de yeni bir şey çıkmış değil mi, modern psikolojide yas terapisi mesela, değil mi? Böyle "yas tutacağız, o kesin, oradan da çıkamayacağız, birileri de bizi terapi edecek" - neden bu kadar ağır bir şey? Çünkü çocuğun öldü, çok ağır bir şey. Annem dört çocuğunun vefatını yaşadı, hiç terapi
almadı mesela. Biz niye bugün bu kadar terapi alıyoruz, bu gibi konular üzerinden acaba diye sormamız gerekir değil mi? Neden? Çünkü kurban bilincine sahip değiliz.
Hz. İbrahim ve Oğlunun Kıssası: Rüya ve Tabiri
Şimdi geleceğiz, biraz hazırlıyorum zihinlerinizi ki Hz. İbrahim ve oğlu meselesine geleceğiz. Kurban ne demektir? İnsan kendini kurban etmediği sürece doğmamıştır; kurban etmek doğmaktır. Nerede doğacağız? Kurban ettiğimizde Hakk'ta doğacaksın, Hakk'ta varlığını idrak edeceksin. Gerçek doğuş odur, sen Hakk'ın varlığında varlığını hissedeceksin. Böyle bir doğumu yaşadık mı? Var mı aramızda yaşayan? İşte o zaman doğmuşuz demektir. Evet, kurban etmek doğmaktır. "Ben seninim" dediğimde Allah da der ki "ben de seninim." Ve orada ikilik kalkar, hatta "ben-sen" ikiliği bile kalkar. Psikofiziksel benlik, yüce benlik tarafından fethedilip yatıştırıldığında, o artık kurban edilmeye hazırdır.
Şimdi Kur'an'daki Hz. İbrahim ve oğlu kıssasına değinelim. Çünkü bu, benim kanaatimce yanlış üzerine yanlış anlaşılmakla üstü örtülen bir hakikattir, bir ayetler bütünüdür; özellikle 100. ve 105. ayetler arası bölüm, Saffat suresinin 100-105. ayetleri arasındaki bölüm, ya da 107'ye kadar devam edebilirsiniz.
Şöyle diyor arkadaşlar, buna geçmeden evvel, sufiler arasında hadis olarak kabul edilen fakat genel hadis kriterleri açısından pek güçlü görülmeyen bir hadis var. Bunu hadis olarak da algılamayabilirsiniz, bunu bir Evliyaullah'ın irfani bir idraki olarak da algılayabilirsiniz. Sufiler bunu bir kutsi hadis olarak naklediyor; yani mana Allah'a ait, kelimeler peygambere ait. Allah şöyle buyuruyor: "Beni bilen beniister. Beniisteyen beni bulur. Beni bulan beni sever. Beni seveni ben öldürürüm. Benim öldürdüğüm kimsenin diyeti bana düşer; onun diyeti bizzat ben olurum." Böyle bir ifade var. Bunu hadis olarak da kabul etmeyebilirsiniz, serbestsiniz. Ben sonuna kadar kabul ediyorum; bir kutsi hadis olarak ben şahsen kabul ediyorum.
Evet, şimdi ayete geçelim arkadaşlar. Saffat Suresi 100-107'ye kadar okumaya çalışacağız, zamanımız elverirse. İbrahim'in oğlu büyüyünce ve onunla birlikte vakit geçirmeye başladığında, İbrahim oğluna dedi ki: "Ey oğulcuğum, ben rüyamda seniöldürürken, seni keserken görüyorum" gibi bir ifade geçiyor. Bu nerede görülüyor arkadaşlar, dikkat edin: rüyada görülüyor. Şimdi bu tür rüyalar -dikkat edin, insan kesmek boğazlamak nedir, haramdır değil mi; bir insanı öldüremeyiz, savaş vesaire dışında bir insanı öldüremeyiz- peki İbrahim'in oğlu ne yapmış da İbrahim rüyasında onu keserken görüyor? Hiçbir şey yapmamış; bunu nesnel olarak yorumlamamız imkânsız bir şeydir.
Hani, diyelim ki bir düşmanın var, sen de düşmanını rüyanda öldürüyorsun; senin can düşmanın bir an evvel seni nasıl öldürsem diye düşünüyor, sen de onu rüyanda öldürüyorsun; bunu nesnel olarak yorumlayabiliriz, "demek ki Allah bana nasip edecek ki o beni öldürmeden ben onu öldüreceğim" diye. Mesela böyle bir rüya yorumu yapabiliriz böyle bir durumda. Mesela ben şimdi bir düşman figürünü rüyamda görsem öldürüyorum; derim ki "Allah bana nasip ederse, o da zulme devam
ederse, Allah da bana imkân verirse, onu bu zulümden çıkarmak adına onu öldürebilirim." Değil mi? Anlamlı bir rüya yorumu olabilir bu. Ama şimdi ben diyelim kiaranızda mesela samimi arkadaşlarım var, birinizi boğazlıyorum rüyada; ya ne yapılır böyle bir rüya? Tabir edilir. Rüya hakikatine doğru yorumlanır. Tabir demek arkadaşlar, bir şeyi manasına, kaynağına, hakikatine döndürmektir; onu hakikatine doğru götürmektir.
Mesela bakın buranın adı Abbara; "abbara" da aynı kökten geliyor, "tabir" kökünden geliyor, "geçiş" demek. Yani tabir, rüyada görülen şeyin manasına geçmektir, hakikatine geçiş yapmaktır. O yüzden rüya bu anlamda tabir edilir; böyle rüyalar tabir edilir. Hatta benzer, günümüzde de rüya görmüş insanlar vardır, birkaçını da ben tanıdım mesela. Diyor ki: "Birileri toplanmıştı, ben onların ortasındaydım. Peygamber Hazreti Ali'ye dedi ki 'onun kafasını kes' ve Hazreti Ali kılıcıyla kafamı kesti." Rüyada bu. Bunun tabiri nedir? Hâşâ, Hazreti Ali sana düşman mı, seni öldürmek miistiyor?
Hayır. Senin kendini kurban etmeye hazır hâle geldiğini söylüyor; ve artık "son noktayı koyabilirsin artık" diyor. Rüyanın manası odur.
Dolayısıyla Hazreti İbrahim de böyle bir rüya görüyor; yani oğlunu boğazladığını, seniböyle kesme hâlinde görüyor gibi bir rüya. Ve defalarca da bu rüyayı görüyor. Ve ne yapıyor? Bunu oğluna söylüyor. Ve diyor ki ona -bakın ne kadar irfani bir bilinç var ki, çocuğuna da diyor ki- "fenzur mâzâ terâ" (bir bak, bir düşün, bir nazar et, bir tefekkür et) "ne görüyorsun bu rüyada, bu rüya sana neyi gösteriyor, sana neyi anlatıyor?" Çünkü aslında dikkat edin, burada İbrahim de kurban olacak, İsmail de kurban olacak; burada iki kurban var, tek kurban yok. İbrahim de kurban, İsmail de kurban.
Bunun üzerine oğlu diyor ki, "Ey babacığım" -demiyor ki "baba, nasıl böyle bir rüya görürsün, sen şimdi beni kesecek misin" falan, böyle bir hikâye yok yani; bunu da yanlış anlıyoruz- "if'al mâ tu'mer" (emrolunduğun şeyi yap) diyor. Ve İbrahim'e de şunu hatırlatıyor: bunu oğluna da söyle, o da kendini kurban etsin. Emredilen şey boğazlamak falan değil, emredilen şey bıçak alıp iyice bileyleyip kesmek falan değil.
Emredilen şey: bireysel sınırlı benliğinden özgürleş, kendini Rabbine teslim et, Rab'de var olduğunu idrak et, kurban ol yani. Yani bireysel benliğini o sonsuz varlıkta ifna et; orada huzur budur. Bunu söylüyor: "emrolunduğun şeyi yap" diyor. Ve diyor: "beni sabırlı olanlardan bulacaksın."
Ayetlerin Derinlemesine Yorumu: Tel, Cebin, Sıdk
Yine biraz böyle ayeti yanlış anlamamıza sebep olan bir bölüm var, burasını okuyacağım: "Felemmâ eslemâ ve tellehu lil-cebîn." Bu daha çok şöyle yorumlanıyor: "teslim oldular ve İbrahim oğlunu yere yatırdı" - yani kesecek hesabı, şey böyle işliyor algı.
Değerli arkadaşlar, burada çok fazla kelime yorumuna girmek istemem, ama bu ayetinasıl çevirelim diye düşünecek olursak, "onu alnının üzerine uzattı" diye de çevrilebiliyor. Yani çok klasik çeviri odur. Aslında "telle" böyle tepelik, tümsek, toprak tümseğiifade eder; hatta bizim Mardin'den daha aşağıya, Urfa, Mardin o bölgelerde
mesela "tel" adı meşhurdur. Ondan sonra birçok, adı "tel" ile başlayan tümsekler vardır. "Tel", Araplar buna der; böyle bir tepeliktir, yüksekliktir. Hatta Göbeklitepe höyüğüne de bu yüzden "tel" diyorlar Urfalılar, eski Urfalılar. Yani "tel" bir şeyin uzatılması anlamına da geliyor, yükselti anlamına da geliyor.
Eğer ben kendi tercihimi kullanacak olsam, bu ayeti şöyle meallendiririm: "onu alnının üzerine yükseltti." Buradaki "cebin" kelimesi alnın iki yanını ifade eder; Araplar "taraf" anlamında kullanır. Yani alnımızın iki yanı "cebin"dir. Mesela "cübün" kelimesi de korkaklığı tarif etmek için Araplarca kullanılır; çünkü korku düşünsel bir şeydir. Mesela bir şeyden korktuğunuz zaman veya korku size hâkim olduğunda, alnınız böyle daralır; sanki buradan bir baskıya maruz kalmışsınızdır ve korku sizi daraltmış, içine almıştır gibi olur. O yüzden korku için "cübün" kelimesi kullanılır Araplarca.
Ben bu ayeti şöyle yorumlamayı tercih ediyorum: İbrahim oğlunu düşüncenin üzerine yükseltti, yani düşüncenin ötesine çıkardı. Çünkü dikkat edin, bizde ikilik algısı niye vardır? Düşünce nedeniyle vardır. Mesela düşünürsün: "ben ve Allah." Şimdi "ben Allah'ım" desen de olmaz, çünkü o da yanlış olur; ama "ben ve Allah" diye ikilik yaptığında da Allah diyor ki "nerede olursanız olun ben sizinleyim, nerede olursanız olun ben sizin yanınızdayım, size şah damarınızdan daha yakınım." Peki zihnim bunu algılıyor mu? Algılamıyor değil mi? Hani "biz size şah damarınızdan daha yakınız" - düşünsel olarak bunu kavrayabiliyor musunuz? Edemiyoruz, çünkü bu düşünsel bir şey değil; düşüncenin biraz dışına çıkmamız gerekir, biraz üstüne çıkmamız gerekir. İbrahim de oğlunu, kurban konusunda tam bir tahakkuk gerçekleştirmesiiçin, yani o olayın tam olarak gerçekleşmesiiçin, onu zihninin düşüncesinin üstüne yönlendiriyor, oraya yükseltiyor. Bunu böyle de anlayabiliriz.
Ve bu durumda arkadaşlar ne yapıyor? İbrahim de tam bir teslimiyet ve tam bir ikilikten kurtuluş bilinci hâline geçiyor, oğlu da o hâle geçiyor. O zaman ayet diyor ki: "rüyanı gerçekleştirdin, rüyanı gerçekleştirdin." Demek ki bu rüya doğru tabir edilip gerçekleştirilmesi gereken bir şeydi; ama gerçekleştirilmesi, hâşâ, İbrahim'in oğlunu bıçak alıp kesmesi değildir. Şimdi bazı yorumcular böyle, "bunlardan işte insan kurban etme geleneği vardı insanlar arasında, işte Allah bunu ortadan kaldırdı; işte İbrahim oğlunu kesecekti, tam kesecekti, 'yok kesme' dedi Allah ve gökten bir tane koç indirdi" diye yorumluyor. Böyle midir acaba? Yoksa işte biraz önce okuduğumuz gibi, Ariflerin dediği kurban nedir, "zibh-i azim" nedir, büyük kurbanlık nedir?
Çünkü bakın ayette devam ediyor: "sen rüyanı doğruladın, biz muhsin olanları böyle mükâfatlandırırız" - yani doğruladın, "seddakta" (hatırlarsanız sıdk ile ilgili bir ders de yapmıştık), yani sen Allah'a verdiğin sıdk üzere oldun. Sıdk nedir? Kendinin Allah'ta olduğunu bilinciyle yaşamaktır, ona sıdk diyoruz. Yani bir ikiliğin olmadığı durumdur; ikiliğin ortadan kalktığı durumda ancak biz sıdk üzere olabiliriz.
Bela Kavramı ve Zibh-i Azim
Ve ne oldu? Allah "kurban ol" dedi, İsmail de İbrahim de kurban oldu. O zaman "sen rüyanı tasdik ettin, sıdk üzere oldun; biz muhsinleri böyle mükâfatlandırırız" diyor
Allah. Yani sen bu konuda Allah'ın sana gösterdiği hakikati en güzel şekilde kabul ettin; hiçbir şey yapmadın, yan çizmedin. "Ya şimdi mi kurban olacağız, biraz gençliğimizi yaşasak olmaz mı acaba" falan demedin mesela; "niye ilk ben kurban oluyorum kardeşim, başka kurban yok mu" demedin.
İbrahim'in bir kendisinin kurban olması var, bir de Hazreti İsmail'le ilgili olarak kurban olması var, değil mi? Hani biraz önce dedim ya, çoğunuzun anne babası vardır veya sevdiğiniz insanlar vardır. Şu an bir haber alsanız telefonda, o en sevdiğiniz insan vefat etti, kaza geçirdi, vefat etti; bak bakalım içeride ne tür bir hikâye dönüyor. Mesela "kurban olsak ya" işte, "ama ben istemiyordum, gerçekten öldü mü, ama ben onunla daha birçok zaman geçirecektim" falan diyorsan, sen kurban olamamışsın demektir; sen kurban olma hakikatinden çok uzaktasın demektir. Neden? Çünkü bak ne diyorsun: "benim evladım" diyorsun, "benim eşim, benim çocuğum, benim arkadaşım, benim dostum, benim şuyum, benim buyum." Nereden senin? Çünkü diyorsun ki "benim." Hatta bazen ne deriz? "Allah onu benden daha çok sevdi." Yapma ya. Yani böyle Allah'a üçkâğıtçılık mı yapacağız? Kendi kendimizi mi manipüle edeceğiz? "Allah onu benden daha çok sevdi, o yüzden aldı." Yahu, senin sevgin onun sevgisinin bir yansıması değil mi ki zaten? Hani "benim sevgim, onun sevgisi" diye ayrım yapıyorsun. "Allah onu benden daha çok sevdi" - e sen daha çok sev, almasın değil mi? "Ya Rabbi senden daha çok seviyorum" falan de bakalım. Kendikendimizi mi kandıracağız, yoksa o ikilikten mi kurtulacağız?
Ya benim evladımı sevmem, benim eşimi sevmem, benim arkadaşımı, dostumu sevmem de Allah'ın sevgisinin bir yansımasıdır. Nereden çıkarıyorum "benim sevgim, onun sevgisi" diye bir ayrımı? Nereden çıkarıyorum? Çünkü kurban olmamışım; oradan çıkarıyorum. Kurban olsam o ikilik kalmayacak, o ikilikten kurtulacağım.
Şimdi düşünün, neler neler var değil mi, kurban olmamızı gerektiren ne kadar çok hikâyelerimiz var. Mesela Allah dese "ey kulum, bu sohbetten sonra kalp krizi geçirip öleceksin." Ha öyle mi? Ne güzel, elhamdülillah. Diyebiliyor musun? Hiç böyle şeysiz, kemiksiz, kılçıksız böyle; hiçbir şey yok, "hani şimdi mi, hani bugün kalsaydı" falan demiyorsun; anında olabilir, hiç rahatsız değilsin. Bir ikilik yok ya, Allah diyor ki"canını bana feda et"; zaten o can benim sana verdiğim bir şey, bir ikilik yok ki. "Ya şimdi mi öleceğiz, ya benim daha bir sürü hesabım vardı" - hiçbiri yok yani. Hepsinigeçmişsin, hiçbir hikâyenin içinde değilsin. O zaman sen kurbansın. Ama böyle yüzün asık da değil; "zaten yaşamak da istemiyordum, bıktım" falan hikâyesi de asla yok. Yani sen dünyanın en mutlu insanısın ve Allah sana diyor ki "bu dünyada ecelin beş dakika sonra geldi." Eyvallah, hiçbir pürüz yok, hiçbir problem yok; zihninde hiçbir hikâye oluşmuyor. Oluşsa bile sen o hikâyelerin parçası değilsin. İşte sen kurbansın, sen o zaman kurbansın.
"İşte biz muhsinleri, ihsan sahiplerini, ihsan ehlini böyle mükâfatlandırırız." Gene mühim bir ayete geldik; belamızı bulduğumuz bir ayet. Diyor ki ayette: "bu apaçık bir beladır." Bakın, "bela" bir şeyin bir şeyle etkileşmesi durumuna işaret eder. Mesela yolculuk yaptın veya bir elbiseyi giydin ve eskidi, yani etkileştin ve o elbise bir
değişime uğradı; Araplar buna "bela" diyorlar. Bizim Türkçeye geçmiş olan "bela" kelimesinin kaynağı budur. Yani bir şeyle, seni etkileyecek bir şekilde etkileşiyorsun; "bela" bu demektir.
Şimdi bakın, bu ayeti bu anlamda algılayın: "işte bu, apaçık bir beladır" - ne demek?
Ey İbrahim, sana bizim gösterdiğimiz ve etkileşmek durumunda kaldığın, etkileşip bambaşka bir hâle geldiğin bir durumdur. İşte bu ne güzel bir beladır. Hatta Bediüzzaman'ın çok hoşuma giden bir ifadesi aklıma geldi: "Eğer bela vereni buldunsa, bu büyük bir atadır, büyük bir lütuftur" diyor. Şimdi Allah İbrahim'e niye o rüyayı gördürdü? Çünkü Allah ona dedi ki "bak bu rüyayı gör ve bunun üzerinden bir etkileşim yaşa ve bunun üzerinden bir değişim geçireceksin, buna gayret et." İşte bela bu demektir. Yoksa bela böyle baskı, kötü musibet, yıkıcı bir şey demek değildir; o senin algına göre değişir.
Hani çok geçer ya, Mesnevi'de de geçer, tasavvufi metinlerde de geçer: mesela halıcı ne yapar, halıyı döver. Niye döver? O dövme neticesinde, o halının içinde taşıdığı tozlardan kurtulsun diye yapar bunu; o tozlardan kurtulup tertemiz olsun. Bela bu demektir. O yüzden bela berbat bir şey demek değildir. Hayatta bir zorluk mu yaşadın? Ne güzel bir şey; buradan senin değişerek dönüşeceğin bir durum var demektir. Bu etkileşimden sen orijinal hâline, aslına, hakikatine, tevhide, tekliğe, birliğe erişeceksin. Bela bu demektir.
Son ayet: "ve fedeynâhu bi-zibhin azîm" - "ona yüce, ulu bir kurbanlık" diye çeviriyoruz onu. Yani ona büyük yüce bir kurbanlık bedel olarak verdik. Bu nedir? Bu da önemli bir şey. Pekiinsan bahsettiğimiz manada kendini kurban ettiğinde ne oluyor? O zaman benliği semavileşiyor. Niçin "gökten geldiği" gibi böyle yorumlanmıştır? İşte "gökten bir koç indi" diyoruz değil mi mesela? Gökten koç inmiş, hatta bazı rivayetlerde -muhtemelen artık nereden geliyorsa- "o koç kırk sene cennette otlamış" gibi şeyler vardır. Hatta bunları mecazi ve metaforik olarak anlasak çok güzeldir. Ya bak, sen cennet ile, yani cennet irfanıyla beslenmiş bir hâldesin aslında; senin aslın o. Sen kurbanlık olunca sana o bilinç veriliyor; yani cennet irfanıyla beslenen bir bilinç sana veriliyor. İşte "zibh-i azim" budur, büyük kurbanlık budur. Yoksa koç falan değildir.
Kurbanın Alameti: Hayvan Örneği ve Gerçek Teslimiyet
Koyun, boyun falan değildir. Bizim kurban bayramı dediğimiz bayramda kestiğimiz hayvanlar da bahsettiğimiz hakikatin bir sembolüdür; bir ritüeldir, bir semboldür. Bunu böyle anlamazsak dini anlamamış oluruz. Ve millete cehaletini vermiş oluruz. Ne diyor bazı insanlar? "Kardeşim, hayvan kesmekle ibadet olur mu?" Doğru, hayvan kesmekle ibadet bence de olmaz; o bir sembolik ritüeldir, onun başka hikmetleri de vardır, o ayrı bir konu. Biz kurbanın hakikatiniidrak etmeliyiz.
Bak, sen bir hayvanı kestiğinde ne oluyor? Kestiğinde artık onun iradesi kalıyor mu? "Benim iradem" dediği bir şey oluyor mu? Olmuyor. Mesela hayvanın derisini güzel soymak için hava basıyorsun, şişiriyorsun; "beni şişirme" diyor mu? Demiyor. "Niye
kesiyorsun" diyor mu? Onu da demiyor. "Niye beni üzüyorsun" diyor mu? Onu da demiyor. Etini yiyorsun veya dağıtıyorsun, bir şey diyor mu? Demiyor. Neden? Çünkü kurban olmuş.
Şimdi sen kendine dön. Senin başına Allah bir şeyi takdir ediyor; "benim bu başıma niye geldi" diyorsun, "niye olmuyor" diyorsun; istiyorum diye itiraz ediyorsun. Bir şeyieksiltiyor; "Allah bunu benden niye aldı" diyorsun. Şimdi sen nasıl kurbansın o zaman? Nasıl kurbansın? Bak bakalım, o gariban hayvanı kesiyorsun, ona da kurban diyorsun; zaten o ezelin kurbanı zaten, hayvan zaten kendini Hakk'a teslim etmiş. Bak, yani zahirine bak: "ya bu bayramda da bizi öldürecekler kardeşim, biz bir vakıf dernek kuralım, böyle birleşelim, bir araya gelelim, sendikamız olsun" falan diyen var mı bir hayvan? Yok. Neden? Bireysel benlik algısı yok çünkü, ölüme dair bir algısı da yok; "ya biz yaşıyoruz öleceğiz, niye ölüyoruz kardeşim, bir de bu insanlar niye biziöldürüyor" gibi bir hikâye de yok. Neden? Çünkü bireysel algı yok. Sen, Allah'ın sana emaneten verdiği bir bilinç, bir bireysel varlık algısı; ama sen bunu nihai durum zannediyorsun. Diyorsun ki "ben varım, Allah var."
Ona teslimiyetimiz de nasıl arkadaşlar, bizim Allah'a teslimiyetimiz nasıl? Oturuyoruz masaya; bir tarafta Allah var, bir tarafta ben varım. Diyoruz ki "bak güzel bir anlaşma yapalım: ben sana ibadet edeyim, sen de böyle benim istediklerimi, dualarımı kabul et. Bak zaten milletin çoğu da sana ibadet etmiyor, biz olmazsak da kim sana ibadet edecek bilmiyorum ama, neyse sana da minnet etmeyeyim; bir anlaşalım yani, ben teslim oldum diyeyim, sen de benim istek ve beklentilerimi karşıla; güzel güzel geçinelim." Bizim teslimiyet algımız bu.
O yüzden bir Arif, böyle "ben çok teslimiyet içindeyim" diyen birine demiş ki: teslimiyet, nefsin Allah'a "teslim" anlaşması yapması değildir; yani nefisle Allah arasında yapılan bir anlaşma değildir. Nefsin bütünüyle Allah'a teslim edilmesidir. "Ya Rabbi, ben her şeyimle seninim" - teslimiyet bu demektir. Yoksa teslimiyet, "ben varım, Allah var, aramızda bir teslimiyet anlaşması yapıyoruz" değildir; bu teslimiyet değildir. "Her şeyimi ben ona teslim ediyorum" - teslimiyet bu demektir. Kurban da bu demektir. O zaman kurban olmuş oluruz, teslim olmuş oluruz. Ve bu çok mühim bir hakikattir.
Dediğim gibi, bakın, bir dinde kurban hakikati yoksa o din eksik kalmıştır; yani Allah eksik göndermemiştir, bir şey unutulmuş demektir. Bakın Hazreti İsa nedir? Tanrı'nın kuzusudur; en başından kendini Hakk'a feda etmiştir. Hakikattir, çünkü kurban büyük bir hakikattir; biziikilik algısından özgürleştirir.
O itiraz eden, "ben, benim" diyen, "benim isteklerim ne olacak" diyen, "niye benim isteklerim olmuyor" diyen, gizli veya açık Tanrı ile kavga eden; tabii kavgada büyük olanı yenemiyorsun. Sen ne oluyorsun? İsteğin gerçekleşmeyince mutsuz oluyorsun, suratını asıyorsun. Allah bilmiyor mu senin suratını asmandan dolayı teslimiyetten uzaklaştığını? Veya teslim olmadığın için suratını asıyorsun. Mesela bir çocuk düşün, çocuk senden bir şey istedi, anne babası olarak sen de dedin ki "hayır canım." Suratını assa, bu ne demektir? İkilik var demektir. Çocuk diyor ki "benim isteğim var ve sen benim isteğimi yapmadın," suratını asıyor veya bazen kızıyor, bağırıyor.
Biz Allah'a kızamıyoruz, kafa tutamıyoruz; küsüyoruz Allah'a. "Artık canım, hiçbir şey istemiyorum" diyor mesela kişi, "bugüne kadar çok şey istedim, istediğim hiçbir şey olmadı, artık ben de istemiyorum" diye küsüyoruz Allah'a. Neden? Çünkü ikilik tuzağındayız. Yâ, benim birçok istediğim olmadı ama hiç önemi yok; Allah ne dilerse o olur ve olsun, o ne istiyorsa ben de onu istiyorum. Ne kadar güzel bir şey. Bak, ikilik kalktı mı? Mutsuzluk var mı? Yok. Moral bozukluğu var mı? Yok. Küsmek var mı?
Yok. Alınganlık var mı? Yok. Neden? Çünkü ikilik yok artık. İşte kurban budur.
İnşallah bir gün böyle bir bayramı kutlarız. Teşekkür ederim. Tanrı ile kavga eden; tabii kavgada büyük olanı yenemiyorsun. Sen ne oluyorsun? İsteğin gerçekleşmeyince mutsuz oluyorsun, suratını asıyorsun. Allah bilmiyor mu senin suratını asmandan dolayı teslimiyetten uzaklaştığını? Veya teslim olmadığın için suratını asıyorsun. Mesela bir çocuk düşün, çocuk senden bir şey istedi, anne babası olarak sen de dedin ki "hayır canım." Suratını assa, bu ne demektir? İkilik var demektir. Çocuk diyor ki "benim isteğim var ve sen benim isteğimi yapmadın," suratını asıyor veya bazen kızıyor, bağırıyor.
Biz Allah'a kızamıyoruz, kafa tutamıyoruz; küsüyoruz Allah'a. "Artık canım, hiçbir şey istemiyorum" diyor mesela kişi, "bugüne kadar çok şey istedim, istediğim hiçbir şey olmadı, artık ben de istemiyorum" diye küsüyoruz Allah'a. Neden? Çünkü ikilik tuzağındayız. Yâ, benim birçok istediğim olmadı ama hiç önemi yok; Allah ne dilerse o olur ve olsun, o ne istiyorsa ben de onu istiyorum. Ne kadar güzel bir şey. Bak, ikilik kalktı mı? Mutsuzluk var mı? Yok. Moral bozukluğu var mı? Yok. Küsmek var mı?
Yok. Alınganlık var mı? Yok. Neden? Çünkü ikilik yok artık. İşte kurban budur.
İnşallah bir gün böyle bir bayramı kutlarız. Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Saffat Suresi 100-107. ayetler (İbrahim ve oğlunun rüya ve kurban kıssası bu ayetler üzerinden anlatılmıştır). Konuşmacı ayrıca "biz muhsinleri böyle mükâfatlandırırız" (Saffat, 110. ayete karşılık gelir) ve "bu apaçık bir beladır/imtihandır" (Saffat, 106. ayete karşılık gelir) ifadelerine değinmiştir, ancak bu ikisinin ayet numaralarını sözlü olarak ayrıca belirtmemiştir; bu nedenle bu iki atıf için numara net olarak teyit edilmemiştir. Ayrıca sufi çevrelerde hadis-i kudsi olarak nakledilen ancak konuşmacının da "genel hadis kriterleri açısından güçlü görülmediğini" belirttiği bir söz aktarılmıştır: "Beni bilen beniister, beniisteyen benibulur, beni bulan beni sever, beni seveni ben öldürürüm; öldürdüğüm kimsenin diyetibana düşer, onun diyeti bizzat ben olurum."
İlgili Sohbetler
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik
Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.
Sıdk Makamı ve Sahte Benlik Üzerine
Bu sohbette sıdk (doğruluk) ve kizb (yalan) kavramları üzerinden, insanın kendini yalnız, değersiz, sevilmemiş veya üstün hissetmesinin aslında farkında olmadan kendine söylediği bir yalan olduğu anlatılıyor. Konuşmacı, Zümer 33, Yunus 2 ve Kamer 55. ayetler bağlamında "sıdk/sadâkat makamı"nın insanın Allah'la olan hakiki yakınlığını idrak ettiği bilinç hâli olduğunu; bayram, Hz. Yusuf, Hz. Âsiye ve Peygamber'in Hudeybiye'de engellenmesi gibi örneklerle bu makamda durabilmenin ne anlama geldiğini açıklıyor. Son olarak "insan ötekiyle vardır" anlayışının bir yanılsama olduğunu, Allah'ın verdiğiimkânların insanı hiçbir şeye mahkûm etmediğini, sabrın da bu sıdk bilinciyle durabilmek olduğunu vurguluyor.