Sahte Benlik ve Gerçek Mutluluk
Kısa Özet
Sohbet, insan ile huzur/mutluluk arasındaki tek engelin "sahte benlik" olduğu tespitiyle başlıyor; günlük hayattan (fiyat artışı örneği) yola çıkarak Hz. Peygamber'in Taif hadisesi, Safa-Merve sembolizmi, Hz. Yusuf'un kıssası ve Habil-Kabil kıssası üzerinden Allah'la kurulan "dikey" bağın (öz/varlık bilinci) ile dünyevi"yatay" olaylar arasındakiilişki anlatılıyor. Konuşmacı, mutsuzluğun kaynağının dış olaylar değil, bu dikey bağın unutulması olduğunu; gerçek doğumun bedenen değil ruhen kendiniidrak etmek olduğunu vurguluyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Mutsuzluğun sebebi dış olaylar değil, kişinin "ben" dediği düşünce ve duygularla (sahte benlikle) kendini özdeşleştirmesidir.
- Yaradanla kurulan "dikey" bağ farkındalığı, dünyadaki "yatay" olayların (kayıp, vefasızlık, ölüm) anlamını ve etkisini değiştirir; bu bağ olmadan yaşanan her olay anlamsızlığa veya mutsuzluğa götürür.
- Gerçek doğum, bedenen dünyaya gelmek değil, kişinin Allah'ın kendisine üflediği ruhtan geldiğiniidrak etmesidir; bu idrak gerçekleştiğinde hiçbir şey kişinin huzurunu bozamaz.
Giriş: Mutluluk ve Sahte Benlik
Hoş geldiniz arkadaşlar. Bir bilgenin sözüyle bugünkü sohbeti başlatalım. Şöyle diyor: bizimle huzur ve mutluluk arasındaki tek engel sahte benliktir. Yaniinsanla gerçek mutluluk ve huzur arasındaki tek engel, insanın "ben" diye tanımladığı, "ben" zannettiği düşünce ve duygulardır aslında. O bizim mutluluğumuzu, huzurumuzu engeller.
Bununla ilgili belki daha önce de ifade etmiştim. Bir arkadaşa 2-3 bin liralık bir alet aldıracaktım. "Bir bak" dedim, internetten o anlıyor bu işi. "Bir bak" dedim. Baktı, "ya" dedi, "işte 15 günde 300 lira artmış." Böyle bir mutsuz oldu. Aslında para benden çıkacak. Ama orada sanki bir mahrumiyet hissi, bir mağduriyet hissi... İşte 2000 liralık bir şey 2300 lira olmuş diyelim. Böyle baktım, yüzü bir asıldı, bir mutsuz oldu, daha ucuz arıyor falan filan. Ben de dedim ki ona: "Mutluluğunu 300 lirayla değiştiriyorsun" dedim. Değil mi? Aslında bir insan o anda bunu yapıyor.
Yani bir şeyin fiyatının artmış olması ve arttığı için alamamış olsak mesela — diyelim ki arttı ve alamıyoruz. Ben eğer bundan dolayı mutsuz oluyorsam, aslında mutlulukla aramıza ne girmiş oluyor? "Benim buna ihtiyacım var, keşke bunu 15 gün önce alsaydım, niye böyle pahalanıyor" diyen ve bunu kabul edemeyen bir benlik yüzünden ben mutluluğu kaybetmiş oluyorum. Ve mutluluk böyle bir benlik tarafından ortadan kaldırılıyor.
Şimdi bu küçük, basit gibi görünen bir hadise. Ama aslında bütün benliklerimiz öyledir. Hiçbir benliğin aslında bu bahsettiğimiz benlikten büyük bir farkı yoktur. Hiçbir şey senin o varlığındaki doğal mutluluğu ve huzuru bozamaz.
Taif Hadisesi ve Darüsselam
Mesela bakın, Peygamber'in Taif'te taşlanması durumunda söylediği çok önemli bir ifade var: "Eğer sen benden razıysan hiçbir şeyin ehemmiyeti yoktur" der. Bu aslında ne demektir? Hem benim merkezimde Allah var, hem de Allah benim varoluşumdan, şu anki varoluş halimden razı. Eğer bu böyleyse başka hiçbir şeyin mutlak bir değeriyoktur. Bu, "her şeyi boş ver, umursamaz ol" demek değildir. Bu, hakiki olanla geçiciolanı ayırt etme becerisidir.
Aslında dinin bir anlamı da budur. Din bir anlamda "anlaşma" kavramından da gelir.
Mesela borç anlaşması için de bazen kullanılır — daha sonra borç anlamına da indirgenmiştir o kavram, din kavramı. Biz aslında din ile Allah'la bir anlaşma yapmış oluyoruz, deyim yerindeyse. Veya aslında Allah bize "bak, bunu unutmayın, sizinle bu
konuda anlaşalım" diyor. Buradaki anlaşma bir alacak-verecek anlaşması değil; bir şeyin hatırlanmasına, bir şeyin unutulmamasına dair bir anlaşma.
Nedir bu anlaşma? Sen beni unutma, beni unutmadığın sürece bir problemin olmayacak — bunu unutma demektir aslında. Peki "Allah'ı unutmamak" demek, isim olarak "Allah" demek midir? Yani "beni unutma" derken hep "Allah" mı diyoruz? Bu değil aslında. Allah bir isimdir/kelimedir; asıl sen O'nunla varsın. Senin varlığın başka hiçbir şeyle artmaz ve eksilmez. Başka hiçbir şey senin varlığını var edip yok etme imkanına sahip değildir. Senin varlığın doğrudan doğruya yaratana bağlıdır ve hiçbir şey bu bağı ortadan kaldıramaz.
Hiçbir şey Allah'ın sana verdiği varlık bilincini — ki bu varlık bilinci aynı zamanda hakiki mutluluktur, aynı zamanda hakiki huzurdur, aynı zamanda hakiki barıştır — ortadan kaldıramaz. Hani "Allah sizi Darüsselam'a çağırır" der bir ayette. Yani sizibarış yurduna, aslında ikiliğin olmadığı, ikilemin olmadığı, çelişkinin olmadığı, çatışmanın olmadığı bir yere çağırıyor. Bu çağırdığı Darüsselam bir mekan değildir.
Darüsselam aslında kalbimizin merkezidir, ki o merkezde Allah vardır. O merkez, varlığın aynı zamanda merkezidir. Ve o hiçbir çelişki barındırmaz. O çelişkibarındırmayan alan veya varoluş diyelim, o Darüsselam'dır.
Ama dikkat edin, psikolojik düzey bizi sürekli nerelerde tutuyor? İşte "istediğim oldu mu, olmadı mı? Anlaşıldım mı, anlaşılmadım mı? Başardım mı, başaramadım mı?
Yapabildim mi, yapamadım mı? Kendimi ortaya koyabildim mi, koyamadım mı? Yanlış anlaşıldım mı, anlaşılmadım mı?" Sürekliiçeride bir hikaye dönüp duruyor. Biz de bu iki kutup arasında mekik dokuyoruz ve bir türlü Darüsselam'a ulaşamıyoruz. Ama Allah nereye çağırıyor? Darüsselam'a çağırıyor.
Safa ile Merve: Dualite Sembolü
Bakın çok ilginçtir. Bunun bence çok önemli bir sembolik karşılığı var. Kabe'de bildiğim gibi bir Kabe vardır, bir de iki küçük tepecik vardır — Safa ve Merve olarak tanımlanır. Çoğunuz duymuşunuzdur, gidenler de zaten görmüştür. İlginç bir şey vardır; ayet, Kur'an'da Safa ile Merve arasında gidip gelmenin farz olmadığını, bu konuda ne bir günah ne de bir sevap olmadığını söyler. Aslında bu şu demektir: bir anlamda Müslümanlar her zaman Safa ile Merve arasında gider gelir de, aslında burada şudur — Safa ve Merve dualiteyi temsil eder. Yani yaratılış düzlemindekiikiliği, dualiteyi, yaratılıştaki çift kutupluluğu; yukarı ve aşağı, eksi ve artı, olumlu-olumsuz, sıcak-soğuk... Bunu her şeye teşmil edebilirsiniz, genişletebilirsiniz.
İstediğimiz bir şeyin olması, olmaması; sevilmek, sevilmemek; onaylanmak, onaylanmamak — bu nedir aslında? Bu dualitedir.
Yani bu dualite arasında gidip gelmek kendi başına sevap da değildir, günah da değildir. Ayet böyle bir mana verir. Bunun bize anlattığı şey çok önemli: sen eğer Kabe'nin, yani merkezin, yani hakikatin, yani selam yurdunun, huzurun, saf mutluluğun bilincindeysen, dualite arasında gidip gelmende bir mahzur yoktur. Bir problem değildir. Başlı başına sevap da değildir, başlı başına bir günah da olmaz o
zaman. Yeter ki sen merkezinin farkında ol. Yeter ki sen varlığının bilincinde ol.
Varlığının bilincindeysen, o dualite arasında gidip gelmen senin o varlığına bir etkibırakmaz. Sen sadece "tırnak içinde" Safa ve Merve'yi deneyimlersin. Ne bir şeyin olmasından mutsuz olursun, ne de olmamasından; ne de bir şeyin olması seni mutlak derecede mutlu eder, ne de olmaması.
"Şu olmasın, çok mutlu olurum" — mesela atıyorum, ayrılık olmasın. Değil mi? Haniinsanların ilişkilerinde en büyük şey ayrılık olmasın. Niye olmasın ki? Rahat bırak burayı. Olur veya olmaz — illa olsun anlamında değil bakın. Ama ne yapıyor ego?
"Ayrılık olmasın" — oraya yapışıyor. Bu sefer ayrılığın olması durumunda ne hissedeceksin? Mutsuzluk hissedeceksin. "Ayrılık olmasın, olmazsa mutlu olurum, olursa mutsuz olacaksın." Bakın fark ediyor musunuz? Ego sürekli bizi dualitede, kutuplarda tutuyor. Yani olumlu kutupta olsan da bu sefer olumsuz kutbun korkusuyla seni korkutuyor: "Çok mutluyum ama mutluluğum bozulursa..."
Yani dualiteden kurtuluşunuz yoktur, eğer dualite alanında kalmaya devam ederseniz.
Peki dualiteden nasıl kurtuluruz? Dualite içermeyen özümüze dönmekle. Özünün idraki seni dualiteden özgür kılar. Bu, dualiteyi deneyimlemeni engellemez; ama senidualitenin gerginliklerinden özgür kılar — hangi şartla gerçek kendine dönebilirsen. O yüzden sizi sürekliikilemde tutan benliklere karşı dikkatli olmalısınız. Bunlar sizi ömür boyu iki kutup arasında mekik dokutan bir noktaya dönüştürür.
Dikey ve Yatay İplikler Meseli
Bunu şuna da benzeteyim, zihnime geldi: Şimdi halı dokumada bir dikey iplikler vardır değil mi? Önce o dikey iplikler konur, iyice sağlam tutulur, ondan sonra o dikey iplikler arasına yatay iplikler geçirilir. Dikey iplik olmasa yatay iplikler ne işe yarar? Bir iplik yumağına dönüşür değil mi? İşte bizim aslında yaşadığımız hayat böyle bir şey. Yaşıyoruz, yaşıyoruz, yaşıyoruz — bir yığın oluşuyor.
Halbuki yine Hazreti Yusuf'tan bu bağlamda örnek verelim. Hazreti Yusuf için hayat neydi? Allah onu yaratmıştı, anne-babasına emanet olarak vermişti; aynı zamanda kardeşleri vardı vesaire. Bir gün kardeşleri, nefislerindeki kıskançlığı ve çekememezliği onlara hoş gösterdi. Onlar da onu kuyuya attılar. Fakat Hz. Yusuf biliyor ki "ben Allah'a aidim." Birilerinin vefasızlığı veya hasedi benim mutsuz olmamı gerektirmez — bu kardeşlerim dahi olsa. Bakın, "tırnak içinde" dikey iplikler olduğu için yaşadığı her şey doğru bir anlama büründürülüyor.
Diyelim ki Allah'la — yani o dikey iplikler yaradanla bağımızı sembolize ediyor. Eğer yaradanla olan bağının farkında değilsen ne olur? Olumlu şeyler seni tatmin eder, "ne güzel" dersin, ama kalıcılığı da yoktur. Olumsuz şeyler de seni doğal olarak mutsuz eder. Ve senin sürekli hayatın böyle geçer: "Kim vefalı davrandı, kim vefasız davrandı? Kim dürüst oldu, kim yalan söyledi? Kim beni takdir etti, kim etmedi? Kim sevdi, kim sevmedi? Kim onayladı, kim onaylamadı? Kim eleştirdi, kim takdir etti?" Sürekli ömrün bununla geçer. Ve en sonda da "ya işte, ne bileyim, hayat üç günlüktü, geçti gitti" dersin.
[Ses kaydında bu noktada bir bölüm net anlaşılamamıştır — kısa bir örnek/mesel geçişi olduğu tahmin edilmektedir.] "O dikey iplikler olmadığında biz bu kadar şeyiniye yaşadık yani?" dersin. "Çok da anlam veremiyorum" dersin.
Halbuki sen, Allah'ın bu yeryüzüne aziz bir misafir olarak gönderdiği bir kişi olursan, senin ana bağlantın ve varlığının kaynağı kimdir? Yaratıcıdır. O sonsuzdur, mükemmeldir. O seni kendi sevgisiyle yaratmıştır. O senin hatalarını sen fark ettiğin ölçüde affeder. Onun verdiği fıtrat üzere doğru ve güzel davrandığında da sana kendinden bir lütufta bulunur.
Senin dikkatin sadece şudur: fıtratının doğal erdemleriiçinde yaşamaya çalışmak.
Birileri sana vefasız davranabilir, birileri vefalı davranabilir. Birileri sen samimi olduğun halde samimi olmayabilir, birisi senden daha samimi şekilde sana davranabilir. Ne yaparsın? Güzel şeyleri "bu Rabbimin bir lütfudur" dersin, o insandan gelen bir tecellidir şuuruyla bakarsın. Kötü bir şey olduğunda da "şeytana ve nefsine mağlup oldu" dersin. Orayı da doğru tanımlarsın.
Hazreti Yusuf'un Bilinç Düzeyi
Bundan dolayı Hazreti Yusuf bunu kendi üzerinden tanımlıyor. Şeytan "yaptığınız şeyisize hoş gösterdi" der. Yani "siz bana ne biçim bir insafsızlık yapmıştınız biliyor musunuz" diye bir hikayesi yok. Neden yok? Çünkü dikey iplikler üzerinden olaya bakıyor — yani yaratıcıyla olan bağı ve ona olan aidiyeti üzerinden bakıyor. Kardeşin sana vefasızlık yaptı diye Allah da vefasız değil ki, değil mi? Birileri seni haksız bir şekilde hapse attı diye "ben ne kadar büyük bir haksızlığa uğradım" diye yanıp yıkılmıyorsun ki — neden? Çünkü en büyük hakkın, Hakk ile olan bağlantın ve Hakk olan varlığındır. Orada bir problem olmuyor ki, orada herhangi bir eksiklik yok ki.
Haksız bir şekilde hapse atıldığında, seni hapse atan senin varlığını ortadan kaldırmıyor ki, senin varlığını azaltmıyor ki.
Bakın, o dikey iplikler olduğunda o yatay iplikler — iyisiyle kötüsüyle — sana sadece bir desen gösterir. O desenin pozitif tarafları da vardır, negatif tarafları da vardır. Ve dikkat edin, o yüzden Hz. Yusuf en son sahnede der ki: "Beni bir Müslüman olarak vefat ettir ve beni salihlerin arasına kat." Yani şöyle demiyor: "Ya neyse, işte bu dünyada epey sıkıntılar çektik, çok şanssızlıklar oldu, çok vefasızlıklar gördüm ama neyse." Öyle bir hikaye yok. Niye yok? Bir düşünün — bu nasıl bir bilinçtir? Nereden bakıyor burada Hazreti Yusuf?
Varlığın Örtülmesi: Sahte Benliğin Doğuşu
Ve ben şu an niye mutsuzum mesela? Dönüp kendinize bir projeksiyon yapın. "Ben şu an niye mutsuzum ya? Niye mutsuz olabilirim? Beni mutsuz kılan şu an ne?" Yanio varlığımın, gerçek varlığımın üzeri ne tarafından örtülüyor?
Hani bazen bir çocuk olur ya, böyle her şey çok güzeldir — yuvası vardır, ana-babası vesaire. Sonra diyelim ki bir şey ister — işte diyelim ki "baba, bana bir şapka al" veya "bana gelirken bir çikolata getir" — baba da unutur, getirmemiştir. Öyle bir mutsuz
olsa, aslında ne yapmış olur burada? O doğal mutluluğu küçücük bir şeyin olmamasından dolayı mutsuzluğa gömülür. Değil mi? Mutluluk gömülüyor bir şey tarafından. O yüzden aslında küfür işte o gerçekleşir — [ses kaydında bu geçiş net değildir, "küfür" kelimesinin bu bağlamda hangi anlamda kullanıldığı ses kaybı nedeniyle tam netleştirilememiştir].
Tek varlığımızın bir anlamda sahte benliklerimiz tarafından gömülmesini de anlatıyor.
Sen onu örtüyorsun; varlığını örtüyorsun, varlığının doğal huzurunu örtüyorsun. Ne olacak yani dünyada şu olmamış — en yakınların, on bir kardeşim beni kuyuya atmış, ne olacak ki yani? Değil mi Mustafa? Ne olur yani? Ama sen kendini kardeşlerin üzerinden tanımlıyorsan — "işte elhamdülillah, çok vefalı on bir kardeşim var, benim sırtım yere gelmez" diye onun üzerine kendini bina ediyorsan — ne olur? O zaman değil on bir kardeşim, bir kardeşin sana vefasızlık yapsa, sen yerlerde sürünürsün. Neden? Çünkü varlığını o an gömmüş oluyorsun. Varlığını örtmüş oluyorsun.
Varlığından habersiz olmuş oluyorsun.
O yüzden hep şunu hatırlayın: "Şu an beni ne mutsuz ediyor acaba? Mutsuz olmama sebep olan düşünce ve duygu nedir? Kendimle ilgili, hayatla ilgili, varoluşla ilgili nedir mesela?" Mesela bazı insanlar için "hayatta hiç kimse beni anlamadı" — mesela niye bu beni mutsuz etsin ki? Çünkü sen başta kendi varlığından ve aynı zamanda doğal olarak onun kaynağı olan yaratıcıdan gafilsin şu anda. Onları unutmuşsun, onların farkında değilsin. O yüzden merkez boş olduğu için o merkeze sürekli bir şey giriyor. Ve sen o boşalmış olan merkezin içindeki şeye "ben" diyorsun. "Ben nasıl diyebilirim, ben mutsuzum" dediğimde ne yapmış oluyorum ben? Gerçek beni unutmuş oluyorum. Gerçek ben unutuluyor, onun yerine isteği olmayan veya istemediği olan, arzu ettiği şey gerçekleşmeyen, beklentileri gerçekleşmeyen bir durumda oluşan duygu veya düşünce "ben" oluyor. "İstediğim olmadı, mutsuzum." Ne yapmış oluyorum ben?
Şimdi bazen insanlar diyor "Allah'ı inkar etmek çok büyük günahtır." Tabii günahtır da, yani Allah'ı inkar etmek sadece dille olmuyor ki. "Ben mutsuzum" dediğimde Allah'ı inkar ediyorum aslında — tırnak içinde söylüyorum bunu, itikadi olarak algılamayın. Yani ben böyle topyekün "mutsuzum" diye kendimi hissettiğimde, aslında Allah'ı o an unutuyorum. Bu bilinçli bir inkar değil, ama fiilen bir unutmuşluk. Nerede Allah orada?
"Hiç kimse beni anlamadı" deyip mutsuz oluyorsam, suratımı asıyorsam, acı çekiyorsam, ben aslında o an Allah'ı unutmuşum ve onun farkında değilim.
Filistin Örneği ve Ölümün Anlamı
Bakın Filistin'de bazı insanlar bu mücadelenin içinde — diyelim ki çocuğu ölüyor, yakını ölüyor — ne diyor? "Ben Allah'a tevekkül ediyorum" diyor, "o şehittir" diyor, "o Rabbinin huzuruna varmıştır" diyor. Bakın orada hâlâ o dikey ipliklerin işlediğinigörüyoruz; yani kişi Allah ile olan bağının farkındalığında. Bu çok önemli bir şeydir.
Neden önemli bir şeydir? Çünkü gerçek, hakiki varlığını unuttuğunda, burada yaşadığın şeylerin büyük bir kısmı ya anlamsızlığa ya mutsuzluğa götürür seni.
Bak orada bir çocuk, belkiiki aylık, bir aylık bir çocuk vefat ediyor — bombaların altında, mermilerin altında bedenen, zahiren, biyolojik canlılığı sonlanıyor. Bunu karıştırmamamız gerekir. Orada sonlanan şey o biyolojik canlılıktır. O çocuğun, o bebeğin özü, varlığı hiçbir mermiden etkilenmez, hiçbir mermi onun o bebeğin varlığını etkilemez, ona hiçbir zarar veremez. Bak biz bunu unuttuğumuz için bir hadise bize kabul edilemez veya kaldırılamaz gibi geliyor.
Düşünün, Peygamber Uhud'da kaç insan birilerinin gafletinden dolayı öldü, değil mi?
Yetmiş küsur insan vefat ediyor orada — başta Hazreti Hamza olmak üzere. Ama bakın bu nasıl okunuyor, nasıl tanımlanıyor, nasıl algılanıyor? Eğer bu noktaya dikkat etmezsek, yaşadığımız her hadise bize ya o anda ya sonrasında bir problem getirecektir.
Mesela bugün sevdiğim bir bebek, 15 sene sonra büyüdüğünde sana belki kafa tutacak. Halbuki sen 15 sene evvel o çocukla ne güzel oyun oynuyordun; sana en büyük mutluluğu veren bir çocuktu. Ama şimdi biraz kafa tutuyor, değil mi? Mutsuz olabilirsin. Ama bilinçli olarak baktığında ne olur? O çocuk Allah'a aittir, sen de ona aitsin. Sen o çocuğu bir yetişkin olarak, onu da bir bebek olarak tecrübe ediyorsun. Ona iyi ve güzel bir bilinçle yaklaşıyorsun. Diyelim ki 15 yaşına geldi, sana kafa tuttu — bu onun sorunudur, değil mi? Ama sen bunu kendi sorunun olarak algılarsan dersin ki "ne emekler verdik ama işte bak, bir de bize kafa tutuyor" demeye başlarsın; dikey bağlantını unuttun, yatay düzleme hapsoldun.
O yüzden Kur'an der: dünya hayatı sizi aldatmasın. Dünya hayatı nedir? Dünya hayatı aslında yatay düzlemin, dikey bilinç olmadan yaşanması halidir. Problem dünyadaki hayat değildir; sen aşağı düzeyde bir hayat yaşıyorsun — her şeyi kendisahte benliklerinle. Niye sahte benlik? Çünkü gerçek ben değil o. Mesela "ben üzgünüm" dediğinde o "ben" nedir? Nereden gelmiş, o hiç düşündün mü? "Ben anlaşılmadığım için mutsuzum" diyen ben nereden geldi? Veya istediği bir şeyialamadığında veya birisi onu yok saydığında mutsuz olan ben nereden geldi? Bu nasıl sende oluştu? Bu senin gerçek benin değildi. Sen doğarken böyle bir benlikle gelmedin. Bak, doğarken tatlı bir huzur ve gülümsemeyle dünyaya geldin. Hiçbir şeyitırnak içinde "takmıyordun."
Ama bir süre sonra takmaya başladım: kim seviyor, kim anlıyor, kim anlamıyor?
İnsanlara "vay be" dedirtebiliyor muyum? Ne yapayım ki, böyle insanlara vay be dedirteyim falan? Nereden geldi bu kadar abuk sabuk benlik? Nereden geldi bize acaba? Bunların hepsine "sahte" dememizin nedeni, bunların gerçek kendimiz olmamasıdır. Bakın, duygular ve düşünceler sadece duygular ve düşüncelerdir, bu kadar. Ama ona "ben" dediğinde başına büyük bir bela sarıyorsun. Ve yılanı küçükken de ezmediğin için o ejderhaya dönüşüyor. Diyorsun ki "o kadar otomatik oluyor ki kendimi öyle zannediyorum" — çünkü o ejderha seni yutmuş. Hepimiz bunu yaşıyoruz; bu hemen hemen hepimizin içinden geçtiği bir süreçtir.
Bu süreç bir bilinç farkındalığıyla dönüştürülmek durumundadır. Bunu dönüştürmezsek kendi kendimize en büyük haksızlığı yapmış oluruz. Bakın hayatta
hiçbir zaman şöyle düşünmeyin: "benim mutsuzluğumun nedeni falan şeydir, işte şu olaydır, insandır" diye.
Peygamberin Duygulara Yaklaşımı
Hatta Peygamber'in mutsuzluğunun nedeni bazen yanlış bir yerden tutmuş olmasıdır — ve hemen uyanıyor, değil mi? Uyanır ve der ki "ben Rabbime aidim" — işte örnek verdiğimiz Taif gibi. Taşlanırsın, önce bir benlikte bir şey olur: "Ya ben bunu hak edecek ne yaptım? İnsanlar niye beni taşlıyor? Ben onların kurtuluşu için bir mesaj getirdim, niye beni taşlıyorlar? Niye başka insanların manipülasyonuna kapılıp bana eziyet ediyorlar?" Önce böyle bir şey gelebilir. Peygamberimiz'in aslında en mühim noktalarından bir tanesi, bize benliğin hallerini de göstermesidir. Yani "bak, buna düşebilirsin" — Peygamber de o durumu düşünmüştür. Sadece o duruma düşündüğünde ne hissedileceğini bize çok iyi göstermiştir.
Bunun çok güzel bir örneği de bir alimin ifadeleridir. Mesela onun kitabını okuduğunuzda şöyle der: "Bir zaman çok sevdiğim bir dostum bana hayalime dahigelmeyen bir vefasızlık yaptı. Sonra bir an dünyadan bütün bütün bir soğuma geldi." Böyle anlatır. Sonra der ki "Kur'an'ın şu ayeti bana hakikati gösterdi: Hasbunallahu ve ni'mel vekil dedim — en güzel dost O'dur." Deyince diyor, bütün her şey değişti. "O zaman o dostuma da dua ettim" diyor mesela. Bakın bu aslında neyi bize gösteriyor?
Biziiçinde bulunduğumuz o sahte benlik düzeyinden alıp hakikate kadar yolculuğumuzu yaptırıyor.
İşte Peygamber'in de aslında bir fonksiyonu budur. Mesela çocuğu ölmüş; çocuğun ölünce çok üzülebilirsin, çok ağlayabilirsin, kendini şanssız hissedebilirsin. Ama neyigösteriyor? Bak, göze yaş gelir ama o bizim geçici bir ayrılığın hüznüdür — aşırı yas tutmana gerek yok. Sen ebedi bir ayrılıkla ayrılmıyorsun çocuktan; o da Allah'ın varlığı, bunu da anla. Sanki haşa "Allah bunu benim elimden aldı" demek de bir cehalettir. Allah belli bir vakte kadar bu dünyada birlikte olmamızı takdir etmiştir; şimdibirlikte olma süreci tamamlandı. Yoksa "Allah elimizden aldı" deyip orada kendiegonu rahatlatmana da gerek yok. Daha doğru bir yerden bak, daha üstten bir yerden bak, daha özde bir yerden bak: "Ben de ona aitim, çocuğum da ona ait, eşim de ona ait, bütün her şey ona ait. Allah neyi ne zaman diliyorsa, o zaman gerçekleşir. Biz de tam olarak kendimizi ona teslim ederiz." Bu ne kadar muazzam bir şey, bu ne kadar özgür bir yaşam, değil mi arkadaşlar?
Ama şimdi bakın — [dinleyici sorusu:] "Hocam, tam o anda, ilk geldiği anda o duyguları göstermekle orada bir duygusal tepki vermeyi karıştırıyoruz. Onu biraz açar mısınız? Peygamberimiz'le o anda mesela diyorlar, sahabe efendilerimiz 'sen de miya Resulallah' diye — orada o duyguları gösteriyor. Fakat o, duygusal tepki gibialgılanıyor sanki."
İşte aslında Peygamber o duyguya da kendi gerçekliği oranında, yani o duygunun değeri oranında ve insan varlığındaki yerine uygun ölçüde bir yer veriyor. Mesela şöyle düşünün: haşa Mevlana "ölüm bizim düğün gecemizdir, en mutlu anımızdır"
deyip "ağlamayın, üzülmeyin, gözyaşı dökmeyin, ben gidince arkamdan mutlu olun" derken, Hazreti Peygamber ondan daha mı geride kalmış? Hayır, aslında bunlar aynı şey. Peygamber neye işaret etmiş? Bak, duygunun değeri ve kıymeti bu — bunu bu şekilde yaşa ve bu ölçüde yaşa. Mevlana'nın gösterdiğine siz iyice batmışsınız oraya, çıkın oradan. Siz niye ölümü mutlak bir üzüntü, bir keder, bir kayıp olarak algılıyorsunuz? Aksine özde ona baktığınızda mutlu olmanız gerekir — sevineceğiniz bir şey. Rabbiniz sizi çağırıyor. Veya Rabbim başka bir insanı — eşimi, çocuğumu, arkadaşımı — benden önce çağırıyor. "Sadece ben, beraber gitsek hoş olurdu ama Rabbim takdiri böyle buyurmuşsa, baş göz üstüne, bütün kalbimle kabul ediyorum" diyebilmeliyim. Buna işaret ediyor.
O yüzden Peygamber'in buradaki bize gösterdiği misyon, "tırnak içinde" söylüyorum, bedenin de, duyguların da, düşüncenin de, eylemin de değerini vermek, onun değerini doğru bir şekilde takdir etmek, ölçüsünü doğru koymak; ancak bunun yanında gerçek özünün de bilincinde olmaktır. O yüzden zaten hatırlatıyor: "Göz yaşarır, kalp hüzünlenir ama Rabbimizin takdirine bizim en ufak bir şeyimiz, hoşnutsuzluğumuz olmaz. Biz bütün kalbimizle teslim olmuşuz." Neden? Çünkü doğumun da ne olduğunu biliyor, ölümün de ne olduğunu biliyor. Ama biz doğumu ölümü nasıl algılıyoruz? Doğum var olmaktır, ölüm yok olmaktır diye algılıyoruz. Halbuki doğum var olmak, ölüm de yok olmak değildir. Doğmak, ete kemiğe bürünüp bu dünyada görünmektir. Ölmek, eti kemiği bırakıp artık bu dünyada dünya gözüyle görünmemektir. Yoksa var olmak yok olmak değildir.
Doğum ve Gerçek Doğum Günü
O yüzden gerçek doğum gününüz nedir biliyor musunuz? Gerçek doğum gününüz kendi özünüzü idrak ettiğiniz gündür. O gün sizin doğum gününüzdür. Hani güzel bir şarkı var, "doğum günün bana geldiğin gündür" diyor — işte o kimin geldiği gün aslında, Allah'ın senin özünde olduğunu idrak ettiğin gün senin doğum günündür.
Yoksa bedenden doğmuşsun, tabii ki o da güzeldir, kötü bir şey değildir, ama bedenden doğmak bedenin doğumuyla ilgili bir şeydir. Bedenden beden doğar.
Hazreti İsa der bunu: "Bedenden doğdunuz" der, "ama ruhtan doğdunuz mu?" Yaniruhunuzdan gelen varlığınızı fark ettiniz mi demek istiyor. Annenizin bedeninden bir bedeniniz oluştu, Allah'ın takdiri üzere; ama Allah'ın üflediği ruhtan geldiğiniziidrak ettiniz mi — bu daha doğru bir ifade olur. Allah'ın üflediği ruhtan geldiğinizi fark ediyor musunuz? Bu ruhtan doğmaktır. "Ruhtan doğmadıkça, Tanrı'nın melekûtüne giremezsiniz" der — bu ifade Kur'an'a değil, İncil'e aittir. Allah'ın üflediği ruhtan geldiğiniziidrak edeceksiniz; o zaman bu sizin doğum gününüzdür. O doğum gününüzü kimsenin kutlamasına da gerek yoktur, pırlantaya da gerek yok, tek taşa da gerek yok, hiçbir şeye gerek yoktur. Sizin en büyük hediyeniz o ruhtan doğduğunuzu idrak etmenizdir. Hangi pırlanta, hangi zümrüt, hangi altın, hangi değer ona mukayese edilebilir?
Ama dikkat edin, biz beden doğduğumuzdan dolayı o kadar mutlu değiliz ki. Birilerinin bunu bize hatırlatması, kutlaması gerekiyor değil mi? "Doğum günümü kutlamadın."
Ne oldu kutlamadıysa ki? Niye üzülüyorsun? Sen doğum gününden dolayı mutlu değil misin? Falan gün doğdun diye mutlu değil misin? Ama değilsin, gerçeğisöylememiz gerekiyor.
Mutlu değiliz. Diyoruz ki "birileri benim doğduğumu hatırlasın, benim bugün doğduğumu hatırlasın ve bugünü kutlasın, o zaman mutlu olacağız." Neden? Çünkü sen doğduğundan mutlu değilsin; birileri sana "sen bugün doğdun ve ben bunu kutluyorum" desin istiyorsun — o da hepimiz birbirimize bir tür üçkağıtçılık yapıyoruz, onu da kenara koyuyorum. Aslında kendi kendimize teselli vermeye çalışıyoruz. Niye Hazreti Muhammed'in doğum gününü kutluyoruz diye kontra bir soru sorarsanız — çünkü O, ruhtan doğmuş bir varlıktır; dünyaya geldiği anda hem bedenden hem ruhtan doğmuş bir varlık olduğu için bizim için önemli olan şey ruhtan doğmaktır. YaniAllah'ın üflediği ruhtan geldiğiniidrak etmendir. Bunu idrak edersen, hiçbir şey senin mutluluğunu, huzurunu, dinginliğini örtemez. Hiçbir şey. Bunu idrak ettiğinde senin mutluluğunu hiç kimsenin elinden almasına imkan yoktur.
Habil ile Kabil Kıssası
Bakın bütün edebiyat, bütün hikayeler, romanlar aslında sahte benliklerimizden doğar. Nedir mesela? "Mutluluğumu çaldılar." Kim çalabilir mutluluğunu, ve sen kimsin ki biri senin mutluluğunu çalıyor? Kimsin, nasıl bir varlıksın ki mutluluk birileritarafından çalınabilir bir şey oluyor? Halbuki ben Allah'la varlığımın tamlığının farkındayım — bundan daha büyük bir mutluluk olamaz. Peki bu mutluluğu benden biri alabilir mi? Alamaz. Beni öldürebilir mi? Öldüremez. İşte Kur'an'da Hz. İsa için ifade edilen "onu öldürmediler, asmadılar, onlara öyle göründü" ifadesini bu anlamda alabilirsiniz. Yani bu şu demektir: birisi seni bedenen öldürebilir, ama o sen değilsin. Hiçbir varlık seni ruhen öldüremez. O yüzden kim kimi öldürdüm diye zannediyorsa, o bir cehaletin tuzağındadır.
Bakın bunu en güzel şekilde Habil-Kabil kıssasında da görüyoruz. Habil'i düşünün — mesela biri onu öldürmeye geliyor ve o diyor ki "sen beni öldürmek için elini kaldıracak olsan, ben sana elimi kaldıracak değilim." Böyle bir insanı nasıl tanımlarsınız mesela, bir düşünün — "kafayı mı yemiş, hap mı almış" değil mi, düşünebilirsiniz böyle bir şey. Ya da "dünyadan zaten bakmış, birisi beni öldürsün de kurtulayım" falan mı diyor. Bak aklımıza kırk tane böyle ihtimal gelebilir ama gelmeyen ihtimal nedir? Hakikattir. O şudur: Habil, öldürülemeyeceğini bilen bir bilinçteydi. Ölen, onun kullandığı biyolojik bedendi. Onun da bir hakkı hukuku var elbette; ama birisi senin kullandığın bedeni öldürüyor diye sen ölmüş olmuyorsun. İşte Habil bu bilinçteydi. O yüzden Kur'an der ki "Adem'in iki oğlunu tefekkür edin." O nedir? O ikiinsan değildir, iki bilinç düzeyidir. Birisi özünü idrak etmiş olan insanın bilinç düzeyi — yaradandan geldiğini bilen, onun sevgisiyle, kudretiyle, hikmetiyle yaratıldığını bilen ve onunla var olan, varlığı onunla devam eden ve başka hiçbir şey tarafından yok edilemeyen bilinç. Ancak Allah seniisterse yok eder. Allah seni var etmiş ve varlığını devam ettireceğini sana taahhüt etmiş. Habil böyle bir insandı; o yüzden hiçbir şeyi kaybetme korkusu duymuyordu.
Bu şu demek değildir: "ben şimdi şu elimdeki bardağı da muhafaza etmeye çalışmam" demek değil. O bir bardaktır, kendine göre bir kıymeti var, bir fonksiyonu var. Ama bardak kırıldığı zaman böyle "içim gidiyorsa," ben bardak olmuşum demektir — "o olmuşum" demektir. Her şeyi muhafaza ederim kıymetince ve gereğince, ama ben hiçbir şey değilim. İlişkilerime de özenle yaklaşırım, işime de özenle yaklaşırım, her bir şeye özenle yaklaşırım, bedenime de özenle yaklaşırım; ama bedenime bir zarar mı geldi, önleyemeyeceğim bir zarar mı geldi? O bedene gelmiş bir zarardır.
Ben niye onun derdini duyayım? Niye bundan dolayı mutsuz olayım? O benim mutluluğumu nasıl gölgeleyebilir ki?
Allah'ın Yakınlığı ve Panzehir
Hani bazı anneler vardır — mesela çocuk diyelim ki balonu patlamıştır, üzülür, ağlar.
Anne der ki "bak ben varım, canım bir tanem, bak ben varım" der değil mi? Aslında bu güzel bir şeydir; çocuğa neyi hatırlatır? Yani o balon geçici bir şey, sen bak varsın, ben de varım — onu hissettirmeye çalışır. Ve çocuk da hemen "tamam anneciğim" der veya mutlu olur.
Peki Allah bunu her zaman yapıyor ama sen farkında değilsin. Sen sürekli "balonum, balonum" diye ağlıyorsun — şu olmadı, bu niye böyle, şu niye şöyle, şu olsa böyle olurdu, bu olsa böyle olurdu. Allah diyor ki "ben varım, sen de varsın" diyor; sen bunu duymuyorsun bile. Allah her an bunu bize hatırlatıyor. Allah her durumda — mutsuz olduğumuz, sevilmediğimiz, umursanmadığımız, anlaşılmadığımız, başarılı olmadığımız, onaylanmadığımız her anda, yani mutsuzluk olarak algıladığımız her anda — aslında Allah bizim kalp kulağımıza fısıldıyor: "Ben varım, sen de varsın, merak etme." Ama bunu duyuyor muyuz? Duymadığımızda mutsuzluğumuz devam ediyor. Duyduğumuzda diyoruz ki "mutsuz olmaya gerek yok." O yüzden bizi neyin mutsuz ettiğini bildiğim an, benim herhangi bir "mutsuz olma" gibi bir defom yok.
Bakın bu bir defodur — insanın kendi kendini yaralamasıdır, kendi kendine zarar vermeye çalışmasıdır. Yani özle veremiyorsun da zahiren vermiş gibi oluyorsun, hep mutsuz oluyorsun.
Hatta ben bazen böyle insanlara sorarım: "Niye bu kadar mutsuz oluyorsun?" Diyor ki"mutlu olacak ne var ki" diyor. Şimdi ben ne diyeyim? Bir şey mi göstereyim? "Bak, mutlu olacak şu var bu var" mı diyeyim, yoksa "kendine bak" mı diyeyim aslında?
Kendine bak ve kendinden bir de Allah'a bak. Kendini bilen Rabbini bilir. Çünkü kendine baktığında kendinde göreceğin şey aynı zamanda Rabbindir. Yoksa ne diyeyim, "işte ne var ki mutlu olayım, sana başka bir şey mi göstereyim"? Diyelim kiterk edildiğinde veya unutulduğunda veya anlaşılmadığında "merak etme, senianlayacak biri mutlaka çıkar" mı diyeyim? Ben de yalana devam mı edeyim, değil mi?
İşte Allah bize bunu gösteriyor — yalana devam etmemeyi öğretiyor aslında. Sana gerçek mutluluğa, huzura giden en kısa yolu anlatıyor. Sen dolanmaya çalışıyorsun — tespih tanesi gibi. Aslında cennetten başlamışsın, böyle dolanıyorsun, 99 tane tespih. Halbuki oradan oraya geç, gene başa döneceksin. O yüzden tasavvuf başa
dönmektir — yaratılmadan önce, doğmadan evvelki haline dönmektir denir; tekrar aslına dönmektir. Çünkü mutlulukla aramızdaki en kısa yol budur.
Hep var ya kitaplar, "nasıl mutlu olunur" diye sürekli bize bir şeyler anlatırlar — "şöyle olursa mutlu olursun" falan filan, insanları ikna etme sanatı falan filan, bir sürü. Hepsiüçkağıtçılıktan ibarettir bu anlamda. Yoksa oradaki bir şeyi yapabilir miyiz — "şu işişu şekilde yaparsan iyi sonuç elde edersin" — bu ayrı bir konu, ama bu mutlu olma sanatı değildir. Bana kimse mutlu olma sanatını bu şekilde göstermemelidir; gösterebilirler, ben aldanmamalıyım. Kimseyi de suçlamamıza gerek yok.
Kapanış: Sahte Benlikten Kurtuluş
Mutlu olma sanatını sana öğreten bir Peygamber var. Ama bunu birilerinin öğrettiğigibi değil — "şu olursa mutlu olursun" değil. "La ilahe illallah deyin, kurtulun" diyor.
Nedir bu? Allah senin kurtuluşundur. Allah senin mutluluğundur. Allah senin huzurundur. Bakın Allah uzakta bir varlık değil aynı zamanda; Kur'an'ın deyimiyle sana şah damarından daha yakın olandır. Allah seninledir. Seninle olduğunu keşfettiğinde mutlusun. Seninle olduğunu idrak ettiğinde huzurlusun. Seninle olduğunu idrak ettiğinde mutsuz olmazsın. Allah'ı hatırlamak mutsuzluğun panzehiridir aynı zamanda. Mutsuz musun? Panzehiri kullan. Hani bazı zehirler vardır — işte bazı yılan zehirleri, akrep zehirleri — nedir kurtuluş? Onun panzehiridir.
Mutsuzluğun panzehiri nedir? Allah. Kendini yalnız ve yaralı hissetmenin panzehirinedir? Allah. Kendini huzursuz hissetmenin panzehiri nedir? Allah. Ve Allah sana şah damarından daha yakındır.
Yani, "tabi öyle ama işte Allah'ı da nerede bulacaksın, ara ki bulasın" — öyle bir şey değil. Allah sana şah damarından daha yakındır; "tırnak içinde" arayı bulmana bile gerek yok. Sadece eline tutuşturulmuş olan şeylere dikkat et, onları bırak, onları bırak ve varlığına dön — o sana şah damarından daha yakındır. O yüzden yaratılmış alemin içinde mutluluk arama senaryosuna ve serüvenine kapılmamak gerekiyor. Biz bu dünyanın işleyişiiçinde mutluluk aramıyoruz. Biz zaten mutluyuz. Mutlu olmak için ne yapıyorsun? Hiçbir şey. Mutluyum çünkü — ama bu mutluluk hani gülüp eğlenmek anlamında değil, o varlığındakiitminan, varlığındaki huzur, gerçek mutluluk, tamlığından gelen mutluluktur. Bir şey seni mutlu ediyor gibi geliyorsa, dikkat et — sen bir şeyi kendini mutlu etmenin şartı haline getiriyorsun. Allah da diyor ki bunlar sahte mutluluklardır, bunlar yanıltıcıdır; hatta senin kendisiyle mutlu olduğun şey bile benim sayemde var.
O yüzden bir alim der ki: kainattaki bütün sevgiler, şefkatler, incizaplar — yani o cezbedilmeler — bütün hepsiilahi sevginin bir parıltısıdır. Yani beni annem sevse de ben biliyorum ki Allah beni seviyor. Beni babam da sevse, Allah seviyor. Eşim de sevse, Allah seviyor. Çocuğum da beni sevse, seven Allah'tır. Beni seven çocuk ateist olsa da gene beni seven Allah'tır. Bunu karıştırmayın — o çocuk ateist olabilir veya eşim ateist olabilir, onun sevgisi de özü itibariyle Allah'tandır. Yani burada da o bilincin farkındalığına ihtiyacımız var.
Bir çiçeğin açması da ilahi bir selamdır sana. Güneşin doğması da sana Allah'ın bir selamıdır. Yağmurun yağması da sana Allah'ın rahmetinin bir uzantısıdır. O zaman bir bakarsın ki ben sonsuz sevgi, rahmet, merhamet tarafından kuşatılmışım. Ama öbür türlü bir gözünü kapıyorsun: "beni bu dünyada kim seviyor ki?" Hadi bakalım, hikaye başlıyor, sonra mutsuzluklar. "Seviyor musun, sevmiyor musun?" Papatya falı açmaya başlıyoruz. Halbuki o papatya falı açtığın papatya bile sana Allah'ın senisevdiğini söylüyor. O güzelliğiyle, o zarafetiyle Allah'ın sana olan teveccühünden bir mesaj veriyor. Ama sen "kim anlıyor, kim seviyor, kim takdir ediyor" — bunun hikayesindesin.
O zaman bir düşün: seninle mutluluğun arasındaki engel nedir? Sahte benliktir.
Teşekkür ediyorum
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - Speaker Kur'an'dan birkaç pasaja gönderme yapıyor, ancak sure adı ve ayet numarasını açıkça belirtmiyor; bu nedenle aşağıdakiler kesin atıf olarak değil, editöryel not olarak listelenmiştir: o"Allah sizi Darüsselam'a çağırır" ifadesi (olası karşılık: Yunus Suresi 25 — konuşmacı tarafından numarası belirtilmemiştir, teyit edilmemiştir). oSafa ile Merve arasında gidip gelmenin günah da sevap da olmadığına dair ayet (olası karşılık: Bakara Suresi 158 — numarası belirtilmemiştir). oHz. İsa'nın öldürülmediği, asılmadığı, "onlara öyle göründüğü" ifadesi (olası karşılık: Nisa Suresi 157 — numarası belirtilmemiştir). o"Habil ile Kabil kıssası" / "Adem'in iki oğlunu tefekkür edin" ifadesi (olası karşılık: Maide Suresi 27 — numarası belirtilmemiştir). o"Hasbunallahu ve ni'mel vekil" ifadesi konuşmacı tarafından bir alimin sözü aktarımı içinde anılmıştır (Kur'an'da geçen bir ifadedir, olası karşılık: Al-i İmran Suresi 173 — konuşmacı numara belirtmemiştir). - Kur'an dışı kaynak: Hz. İsa'ya atfedilen "ruhtan doğmadıkça Tanrı'nın melekûtüne giremezsiniz" ifadesi İncil kaynaklıdır (Yuhanna 3:3 ile örtüşür), Kur'an ayeti değildir; ayrı belirtilmiştir.
Tüm Ayet İndeksi →İlgili Sohbetler
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Musa'nın Asası ve Nefsin Yılanlaşması
Sohbette Hz. Musa'nın asası kıssası, insana verilen beden, duygu ve düşünce merkezlerinin bir sembolü olarak yorumlanıyor. Bu merkezlerin doğal hallerinde birer hizmetkâr, yanlış kullanıldıklarında ise insanı zehirleyen birer "yılan"a dönüştüğü anlatılıyor. Konuşmacı bu çerçeveyi Hz. Nuh ve Hz. Yunus kıssalarıyla da destekleyerek, mutsuzluğun, kaygının ve değersizlik hissinin kaynağının bu merkezlerle kurulan yanlış özdeşleşim olduğunu vurguluyor.
Sevilirsem Varım Yanılgısı
Sohbet, "insan niye başkasının ilgisine ihtiyaç duyar?" sorusundan yola çıkarak, Nasreddin Hoca'nın kuzu-koyun (ganem) meseli üzerinden insanın olgunluk derecelerinin farklı olduğunu anlatır. "Sevilirsem varım" hikayesinin, çocukluktan itibaren deneyimler üzerinden inşa edilen sahte bir benlik olduğu; oysa gerçek "ben"in doğrudan Allah'tan gelen "varlık" olduğu vurgulanır. Şeytanın Hz. Adem'idoğrudan bir teklifle değil, ona bir "hissettirme" yoluyla kandırdığı; bugün de aynı mekanizmanın "yok sayıldım", "vefasızlığa uğradım" gibi hislerde işlediği anlatılır.