Sevilirsem Varım Yanılgısı

Kısa Özet

Sohbet, "insan niye başkasının ilgisine ihtiyaç duyar?" sorusundan yola çıkarak, Nasreddin Hoca'nın kuzu-koyun (ganem) meseli üzerinden insanın olgunluk derecelerinin farklı olduğunu anlatır. "Sevilirsem varım" hikayesinin, çocukluktan itibaren deneyimler üzerinden inşa edilen sahte bir benlik olduğu; oysa gerçek "ben"in doğrudan Allah'tan gelen "varlık" olduğu vurgulanır. Şeytanın Hz. Adem'idoğrudan bir teklifle değil, ona bir "hissettirme" yoluyla kandırdığı; bugün de aynı mekanizmanın "yok sayıldım", "vefasızlığa uğradım" gibi hislerde işlediği anlatılır.

Öne Çıkan Vurgular

  • İnsan "gereksiz" olamaz ama davranışları yanlış bulunabilir; hakikat izafileştirilemez, fakat bedensel mizaç gibi bazı düzeylerde göreceli farklılıklar olabilir — bu ikisini birbirine karıştırmamak gerekir.
  • Nasreddin Hoca'nın "hepsine büyüyünce ganem derler" sözü gibi, insan da olgunlaşma derecelerine göre değerlendirilmelidir; "sevilirsem varım" hikayesine sahip olmak insanlığın doğası değil, henüz olgunlaşmamış (kuzu) bir bilinç halidir.
  • Şeytan Hz. Adem'i doğrudan bir vaatle değil, ona bir eksiklik hissi "hissettirerek" kandırmıştır; bugün de "yok sayıldım", "vefasızlığa uğradım" gibi duygularımızın kaynağını sorgulamadan onlara inanmamız aynı tuzağın devamıdır.

"Gereksiz Bir İnsan" Kavramı ve Hakikat-İzafiyet Ayrımı

Evet, hoş geldiniz. Sorusu olan var mıydı? Hocam ben şöyle bir soru sorayım: özellikle bir insan, diğer bir insanın düşünceleri ve davranışlarını beğenmeyebilir ama "gereksiz bir insan" diyebilir mi bir insan için? Yani bu bir saygısızlık mı olur?

Allah yaratmışsa vardır bir hikmeti demek lazım, gereksiz dememek lazım; yanlış tabii. "Gereksiz bir insan" kavramı yanlış bir deyim olur, genelleyici bir yaklaşım olur. Dolayısıyla bir insan bir insanın davranışını yanlış bulabilir; "işte şu davranışı yanlış, şu tutumu yanlış" demek doğal bir şeydir. Yanlışa kim neye göre karar veriyor? Bu tabii ki uzun bir mevzu; orada her şey göreceli değildir ama herkesin kendine göre bir algısı vardır, orayı da doğru tanımlamak gerekir. Yani hakikat göreceli bir şey değildir ama izafi düzlemde bir şeyler göreceli olabilir. Mesela birisinin içtiği su ona çok soğuk gelir, öbürüne ılık gelir; neden? Çünkü algısı birbirinden farklıdır. Şimdi bu düzeydekidurumlar farklı bir konu ama hakikat dediğimiz şey farklı bir durum.

Dolayısıyla hani modern zamanlarda her şey izafileştirilmiş; artık "hakikat diye bir şey yok, algılar vardır, herkes neyi algılıyorsa bu ona göre doğrudur" deniyor. "Ona öyle geliyor" demek ayrı bir şey, "ona göre doğrudur" demek ayrı bir şey. Dolayısıyla burada hakikatiizafileştirmeden, ama izafi düzeyde de bir şeylerin olabileceğini — nasıl ki bazı insanların mizacına ekşi gıda iyi gelmez, öbürüne iyi gelir. Şimdi bu insan için "ekşi gıdalar iyi midir kötü müdür" diye bir şey diyemeyiz; neden? Çünkü işaret ettiğimiz konu izafi bir konu. Yaniişaret ettiğimiz şey insanın bedenidir; insanın farklı bedensel mizaçları, farklı kan grupları, farklı beden yapıları, farklı ten renklerivardır. Şimdi burada bir izafilik vardır. Ama mesela "insan mutlaka mı, insan mutlak diyeceğimiz bir zat tarafından mı var edilmiştir, insanın hakikati mutlaka mı dayanır, ya burası da görecelidir, kişiye göre değişir" diyemeyiz mesela; en azından biz demeyiz.

Böyle bir soruna "kendi adıma size göre hakikat var" — bu topluma göre de insanların sorunu; "bana göre bir hakikat yok, ben de böyle inanıyorum" diyemez ki.

"Ben gereksiz mi oluyorum?" Yok, o ayrı bir konu; "gereksiz" diyemeyiz. İnsanların algıları büsbütün yanlış da olabilir ama "bu insan gereksizdir" diyemeyiz, böyle bir şey söz konusu değil, o başka bir şey. Ancak şunu ifade etmek gerekir: her insanın kendiidraki düzeyinde hakikatten bir payı vardır, algılaması, idraki düzeyinde bir payı vardır. Bazen insan bir şeyi tamamen yok da sayabilir; o anlık durumu üzerinden de bir yargıda bulunamayız. Böyle bir şey söz konusu değil.

İnsan Neden Başkasının İlgisine İhtiyaç Duyar?

Evet, geçen hafta bir soru vardı, o soruya biraz kıyısından değinmiştik. Bir arkadaşımız sormuştu: "insan niye başkasının ilgisine ihtiyaç duyar?" diye bir soru vardı. Bu biraz bir soruya bakmak gerekir yani. "İnsan bir başkasının ilgisine, sevgisine ihtiyaç duyar" dediğimizde, insan dediğimiz böyle genel, standart bir özne var mıdır? Biraz buna bakmak lazım; insan derken her zaman bunu dikkate almak gerekir.

Hani kadim gelenekte her zaman hakikatiidrak eden insan, hakikate doğru yol almaya niyet eden insan ve hakikatten habersiz insan veya hakikate karşı ilgisiz insandan bahsedilir. En azından, üç aşağı beş yukarı böyle bir yaklaşımdan bahsediyoruz. Bu neyi anlatıyor aslında bize? Bilinç ve idrak düzeyinde ve varoluşu kavrama düzeyinde bir derecelenme olduğunu gösterir.

Hani Nasreddin Hoca'ya sormuşlar: "Arapça kuzuya ne derler?" "Bilmiyorum." "Kuzunun biraz büyüğüne ne derler?" "Bilmiyorum." En son demiş ki: "hepsine büyüyünce ganem derler" demiş. Aslında bu şu demek: aslında bir hakiki, deyim yerindeyse olgun, tam bir insan var. Yoksa anlatmak istediği koyun-kuzu hikayesideğil yani. Tabii ki, tırnak içinde söyleyelim, Allah'ı inkar eden de potansiyel olarak insandır, Allah'a küfreden de insandır, en büyük kötülükleri yapan da nihayetinde insandır. Hani derler ya, Hazreti Ömer işte peygamberi öldürmeye gelmiş yani; Hazreti Ömer insan değil miydi? İnsandı ama insan olmaklığının tam olarak farkında değildi, hatta bunun aksiistikamette bir algıya sahipti.

Dolayısıyla burada, o Nasreddin Hoca'nın hikayesinde anlatılan şey budur yani: hanibütün imkan ve kapasitesini gerçekleştirmiş, hakiki anlamda kemale ermiş, kemalinibulmuş, olgunlaşmış insana tam anlamıyla insan diyebiliriz. Diğerleri nedir? İşte onlar da büyüyünce insan olacaklar; Nasreddin Hoca'nın o hikayesindeki gibi. Kuzu da büyüyünce koyun olacak, ona da ganem derler demiş yani. Yoksa "kuzuya şu derler, ona bu derler, şuna şu derler buna gerek yok" demek istiyor; hepsine büyüyünce ganem derler.

İnsan Olmaklığın Dereceleri

Anlatabildim mi? Dolayısıyla aslında biz her zaman bu anlayışı referans almalıyız: benim gerçek insanlık kapasitem nedir ve ben bu kapasitenin neresindeyim? Buna dikkat etmem gerekir. Yoksa tırnak içinde mevcut durumumu referans alıp, bu durum üzerinden sanki asli bir nihai noktaymış gibi durumu değerlendirmem yanıltıcı olur.

Yani mesela "insan niye başkasının ilgisine, sevgisine ihtiyaç duyar?" Şimdi demek lazım ki bu nasıl insan? Bu insan olmaklığın hangi düzeyinde bulunuyor? Nerede bu insan? Hani tırnak içinde, anasından yeni doğmuş henüz iki günlük bir kuzu mu, atıyorum bir aylık bir kuzu mu, üç aylık bir kuzu mu, yoksa yetişkin bir koyun mu olmuş? Bunun gibi. Yani bir insanın başkalarının ilgi ve sevgisine ihtiyaç duyması — tabii bu ihtiyacın da dereceleri var, o da ne kadar kuzu veya koyun olduğunuza bağlı, tırnak içinde söylüyorum.

Mesela bazı insan vardır — hatta bunu bazı çocuklarda görürüz — mesela annesiolmasa ölür yani, böyle mahvolur, her an annesini görmek ister mesela, böyle aşırı neredeyse bağımlı çocuklar vardır. Bir de daha serbest çocuklar vardır, daha da farklı çocuklar vardır. Neden? Her birinin algısı birbirinden farklı. Mesela bazı insanlar hayatlarını bir hikaye ilişkisi üzerinden anlatır yani: "annem böyle yaptı, babam böyle yaptı, kız kardeşim böyle, ailede ben böyleyim, işte o böyle, bu böyle, bu bana şöyle davrandı, o bana böyle davrandı." Neden? Çünkü bu insan kendini, dikkat edin bakın,

ilişkiler üzerinden var olan biri zannediyor. Ki bunu bazen modern psikolojide de görebiliyoruz: "insan ilişkileriyle vardır, insan ilişkisel bir varlıktır." Ben şimdi "böyle değildir" desem çoğu insanın zihnine şu gelecektir: "hocam biz hiç kimseyle bir ilişki, iletişim kurmayalım mı?" Bunu kastetmiyoruz. Dikkat edin, o yüzden vurguladım: kendimiilişkiler üzerinden tanımlamak ayrı bir şeydir. Kendimi Yaradan'la tanımlayıp tam ve eksiksiz olduğumu idrak edip insanlarla ilişki kurmam ayrı bir konudur.

Sevilmek ile "Sevilirsem Varım" Hikayesi Arasındaki Fark

Dolayısıyla hangiinsandan bahsedeceğiz? Eğer ben kendimiilişkiler üzerinden var olan, yaniilişkilerimden aldığım geri bildirimler üzerinden var olan biri olarak algılıyorsam — biraz psikolojinin dilini kullanırsak — bir başkasının arzu nesnesiolmak istiyorsam, yani biri tarafından sevilmek. Bu sevilmek fiziksel referanslar üzerinden olabilir, başka referanslar üzerinden olabilir, bilgi üzerinden olabilir; mesela "insanlar beni çok bilgili olduğum için severler" da diyebilir bir insan. Yani bir insanın arzu nesnesi olmak istemesi çok geniş bir kavramdır. Hani mesela biri bir konferans verir, "beğenildim mi" diye düşünür; bunu söyleyen insanla bir podyumda mankenlik yapıp "beni beğendiler mi" diyen arasında temelde bir fark yoktur, sadece referans değişmektedir. Birisi konuşması üzerinden beğenildim mi sevildim mi diye soruyor, öbürü sergilediği bedeni üzerinden sevilip arzulanır olup olmadığını düşünüyor.

Dolayısıyla bir insan arzu nesnesi olmak isteyebilir; ama bu nasıl bir insandır? Bunu yargılama anlamında söylemiyorum, bu bir bilinç halidir. Mesela çocuklar belli bir yaşta, ilk yaşın içinde belli bir zamandan sonra bunu hissederler; ilk aylarında bu o kadar görülmez. Ama bir zaman sonra çocuk mesela annesinin sevgi nesnesi olmak ister. Tabii anne de bunu çok besler: "işte benim bir tanem, canım, yavrucuğum, bebeğim, aşkım" falan filan. Bunları kötülemiyorum, yanlış anlamayalım, sadece olan durumu izah ediyorum. Ne olur? Çocuk kendisini birinin arzuladığı, sevdiği, hoşuna giden biri olarak algılamaya başlar. "Aa, annem beni seviyor, annem beni çok seviyor, ben annem tarafından sevilen biriyim." Ve bu bana ne hissettiriyor? Tırnak içinde iyihissettiriyor. Biri beni seviyor, annem beni seviyor, babam da beni seviyor, çok güzel.

Bir zaman geçecek: "işte arkadaşım da beni seviyor mu, anaokulunda kim beniseviyor" — ilkokula gideceğim, o okulda kim seviyor? Neden? Çünkü o ilk "beniseviyor" hikayesi hoşuma gitmiştir. Yani seviliyor olmak hoş bir şeydir. Biri beniseviyor, biri beni arıyor, biri beniistiyor, biri bana hasret duyuyor, biri bensiz yapamıyor — bu daha yüksek bir seviye mesela, "biri bensiz yapamıyor" mesela. Kendimi ne kadar ego düzeyinde yüksek hissederim değil mi? Ve bu hoşuma gider, tırnak içinde. O zaman ben ne yapmaya başlarım? O hoşuma giden şeyi tekrar tekrar yaşamak isterim.

Bir Bağımlılık Örneği: Sigara Metaforu

Bu ne oluyor aslında? Bir bağımlılık bu. Yani bu madde bağımlılığı da böyle başlar. O maddeyiilk kullandığında — mesela bazı insanlar vardır, diyorum ki niye sigara içiyorsun? Diyor ki "bir gün moralim bozulmuştu, biri bana bir sigara verdi, biraz

rahatladım" diyor. İşte o rahatladığı için devamlı sigara içmeye çalışıyor, o hikayeyidevam ettiriyor. Ne zaman canı sıkılsa. Veyahut da bu olumlu bir şey üzerinden de olabilir: "işte yemek yiyorduk, arkadaş dedi ki 'yak bir cigara', bir cigara yaktım, böyle keyiflendim" — ondan sonra o keyfi devam ettirirsin. Bunun gibi.

Peki bu insan olmanın doğası mıdır? Yani sevilmek — dikkat edin, burada ince ayrımlar yapmaya çalışacağım — sevilmek doğal bir şey midir değil midir? Doğal bir şeydir. Ama sevilmeyi aramak, hele hele "sevilirsem varım" diye bir algıya sahip olmak doğal bir şey değildir. Sevginin kendisi doğaldır, sevginin akışı doğaldır, sevmek doğaldır, sevilmek doğaldır. Ama "sevilirsem varım, sevilmezsem yokum" hikayesi aldatıcı bir hikayedir.

Ben = Varlık: Gerçek Benlik Tanımı

Peki bu nereden kaynaklanıyor? Kısaca buna gireceğim, sonra devam edeceğiz. Aslında bu deneyimlerimizin üzerinden sahte benlik inşa etmemizden kaynaklanır.

Aslında Tanrı bize bir ben bilinci vermiştir; bunu neyin üzerinden vermiştir? Varlık üzerinden vermiştir. Yani aslında ben, bakın, "ben varım" kavramı bile yanlış anlaşılıyor. Ben varlığım aslında. Yani "ben" dediğim şey varlıktır. Bu da nereden gelir? Tanrı'dan gelir. Yani "sen varlıksın" diyor Allah; sana böyle bir imkan, böyle bir değer üzerinden bir donanım vermiş. Yani sen "ben" deyince aklına gelecek olan yegane şey ben varlığım. Şöyle de diyebilirsin: ben varlığın bir yansımasıyım, ben varlığın tecellisiyim. Ne derseniz deyin, insan varlığın bir yansımasıdır, onun bir tecellisidir; insan budur, daha doğrusu "ben" dediğimiz şey budur, hakikiinsan da budur. Nasreddin Hoca'nın dediği, "büyüyünce ganem derler" dediği bu yani: insan varlıktır ve o varlık da aslen mutlak olana bağlıdır.

Deneyimler Üzerinden Sahte Benlik İnşası

Peki biraz önce ne dedik? Deneyimler üzerinden benlik üretmeye başlıyoruz. Niye ben hep sahte benlikten bahsediyorum? Yani burada yıllardır sahte benlik üzerinden değerlendirmeler yapıyoruz değil mi? Neden? Çünkü bizim tırnak içinde baş belamız orası aslında; gerçek benimizi örtmüş bir şey. Mesela diyorum ki "ben başarılı olmazsam neyim ki? Ailem beni sevmiyorsa, ailem bana ilgi göstermiyorsa, 'işte benim canım oğlum' falan demiyorsa babam, 'canım bir tanem evladım' demiyorsa annem, ben neyim? Ben köksüz bir şeyim, benim bir yere tutunmam lazım." Kendimi— çok meşhur, günümüzde böyle "aidiyet hissetme" diye meşhur bir kavram üretmişler. Tabii kavram üretip üretip bir de onu yanlış yere bağlıyorlar. Doğru, aidiyet hissetmen gerekiyor ama neye? Aidiyet hissetmen gereken şey ait olduğun şeydir. Ait olduğun şey de Yaradan'dır. Kendimi başka bir yere ait hissetmem gerekmiyor, kendime sahte bir Kabe üretmem gerekmiyor deyim yerindeyse.

Dolayısıyla insan deneyim üzerinden benlik üretmeye başlıyor. Mesela diyelim kiçocukken, bebekken annemin sevgisini hissettim ve dedim ki "ben — ben neydi, ben varlıktı, o [sevgi]" — çevirdi ve ne oldu? Ben annem tarafından sevilen biriyim. Ne oldu ben varlığım? Güme gitti ya. Daha doğrusu güme gitmedi de örtüldü o artık; artık

sen "annemin sevdiği çocuğuyum" demeye başlıyorsun veya "annemin sevmediği bir çocuğum" demeye başlıyorsun.

Bakıyorsun birileri seviliyor; işte biri diyor ki "annem beni çok sever" — sen kendine bakıyorsun mesela, örnek kişisel olarak söylüyorum: mesela benim ailede kimse doğum günümü hayatta kutlamamış, anlatabildim mi? Kimse doğum günümü hatırlamamış. Şimdi ben bundan bir hikaye üretebilirim değil mi, sahte bir hikaye.

Veya "işte benim annem şöyle yapardı, babam böyle yapardı" deyince ego ne yapıyor? Hemen kıyaslamaya giriyor: "peki senin annen böyle yapar mıydı? Yok.

Babam böyle yapar mıydı?" Hiç ne alakası var? Mesela ben çok duyardım böyle: "işte babam bana ilkokulu pekiyle bitirince bisiklet aldı." Yok, şunu aldı bunu aldı; ben bakıyorum hiçbir şey alınmadı, karneme dahi bakan olmadı. Ama ben bundan bir hikaye ürettim mi? Allah'a şükür üretmedim. Üretebilir miydim? Eğer öyle bir kafa yapım olsaydı üretebilirdim, ki çoğumuz da üretmeye meyilliyiz yani. Peki ürettiğinde ne oluyor? İşte ürettiğinde zokayı yutmuş oluyorsun.

Hocam, o doğum günü dediğimiz şeyler de aslında sonradan üretilen şeyler. Tabiitabii, ya ben günümüzden örnek verdiğim için söylüyorum. Hani mesela ne oluyor?

"İşte benim annem beni çok sever, benim her doğum günümde böyle fevkalade bir hazırlık yapar" mesela, değil mi? Bundan 50-60 sene önce o yoktu da başka bir şey vardı; "işte annem düğünde bana bilmem ne takı takmıştı" — onun üzerinden hikaye döner. Yani hikaye mutlaka dönebilir yani, daha doğrusu herhangi bir deneyim size kendinizin biri tarafından sevilip sevilmediği hikayesine sizi düşürebilir. Yani atıyorum, "annem bana çok güzel kazak ördü" — benim annem ördü mü? Örmedi; al sana hikaye. Yoksa illa doğum günün olması gerekmiyor yani, ama bir şey olacak, bir kıyaslama yapacaksın ve o kıyaslama üzerinden bir benlik hikayesi üreteceksin.

Ruhundan Üfleme: Allah'ın İnsana Verdiği Asıl Tanım

Bakın benlik hikayesi ne demektir? Sahte olan ben hikayesidir. Allah bize benliğimizinasıl tanımlayacağımızı anlatmış: "sana ruhumdan üfledim ve ona secde edin dedim" — hürmet secdesi edin. Yani Allah ne diyor? Bu insan bana ait bir varlık, benim özenle yarattığım ve belli bir kemale erdirdikten sonra da ruhumdan üflediğim bir varlık. Sana böyle diyor. Ama sen kendine ne diyorsun? Sen kendine envai çeşit tanım getiriyorsun. "Benim acılarım çok büyük" diyorsun, "ben travmatize oldum" diyorsun, "kimse beni sevmiyor" diyorsun, "ailem bana gereken ilgiyi göstermiyor" diyorsun, "hayatta hiç istediğim bir şey olmadı ki" diyorsun. Mesela bakıyorsun işte hayatta her istediği olmuş biri, birden kendine dönüyorsun: senin hayatta istediklerin oldu mu, yüzde doksanı olmadı — al sana hikaye: "ben şanssız biriyim, herkes avantajlı, ben dezavantajlıyım."

Dikkat edin burada ne olmuş oluyor? Deneyim üzerinden, yani hayatta deneyimlediğimiz olgular üzerinden ben algısı üretmeye başlıyor. Peki o ürettiğim ben algısı nedir? İşte sahte ben algısıdır. O yüzden bir ermişin bir duası vardır, diyor ki"beni benden kendine al" diyor Allah'a. Duası bu: beni benden kendine al. Dolayısıyla kendimize her zaman sormamız gereken şey budur.

Sevginin Meyvesi: Karşılıksız mı, Beklentili mi?

Yani ben diyelim ki seviyorum — bir bak bakalım seven kim. Yani seven, sevgini bir analiz et: mesela bir beklentisi var mı, bir karşılık bekliyor mu, bir sonuç bekliyor mu, bir şeyden rahatsızlık duyuyor mu? Bir bak, o sevginin niteliğine bir bak. Sonra o sevginin kim tarafından hissediliyor, algılanıyor olduğuna bir bak. Yani tırnak içinde, Hazreti İsa'nın deyimiyle, ağacı meyvelerinden tanıyabilirsin. Önce o meyvelere bak, o meyvenin ağacına bak ondan sonra; yani dalına bak veya ağacına bak.

"Seni çok seviyorum, e senin de beni sevmeniistiyorum. Ben sana çok saygı gösteriyorum, e senin de bana saygı göstermeniistiyorum. Hatta bana saygı göstermen için ben sana saygı gösteriyorum; saygı göstermediğinde ben de sana saygı göstermeyeceğim" gibi bir hikayem mi var, yoksa gerçekten karşımdaki muhatabımın göstereceği geri bildirimden, karşılıktan bağımsız olarak mı sevgiduyuyorum, saygı duyuyorum, gereken ihtimamı gösteriyorum? Neye göre oluşuyor bu? Önce bir meyveye bak, ondan sonra meyvenin ağacına bakabilirsin. Gerçekten o sevgide bir saflık var mı? Veya saflık derecesi ne? Bir bak bakalım onun saflık derecesi ne.

Bakıyorsunuz diyor ki "ben çok seviyorum, karşılıksız seviyorum" diyor. "İyi" diyorum, "o zaman sorun ne" diyorum — "ama eşim beni sevmiyor." "Hani sen karşılıksız seviyordun ama o kadar da olmuyor hocam" diyor, bir yere kadar. O zaman sen bana başta yalan söylüyorsun, farkında değilsin. Diyorsun ki "ben karşılıksız seviyorum" ama bak sen farkında bile değilsin. "Aslında niye karşılıksız seviyorum diyorsun?" Çünkü aslında derin bilincinde karşılıksız sevmek fıtri sevgidir; aslında sen onu arıyorsun ama henüz o olmamışsın. Yani henüz kuzusun, ganem olmamışsın yani; henüz daha büyümemişsin, henüz daha beklentili bir sevgi algın var, henüz o beklentinin içinden geçememişsin, çıkamamışsın. Ama bir taraftan onu ararken, real olarak mevcut durumda da beklentilerin var.

Mesela diyorum "niye seviyorsun?" "Ne bileyim" diyor, "seviyorum işte" diyor, "insan sevdiğini seçmiyor ki." Yok, sen farkında değilsin, seçiyorsun; veya bir şey arıyorsun, bir beklentiye sahipsin. Dikkat et, o meyveyi gör; yani sevgi dediğin meyveyi gör, o hangi dalın meyvesi — o saf spiritüel özün sevgisi mi, yoksa psikolojik düzeyde bir benliğin sevgisi mi? Oraya bir bak; bu senin bencil olduğunu göstermiyor ama bir beklentisi var. "Benim hiçbir beklentim yok" diyorsa, ben senin ayağını öpmem lazım; gerçekten öyleyse, hiçbir beklentin yoksa, bu çok kıymetli bir şey, sevgin saflaşmış demektir. Zaten beklentin yoksa mevzu da tamamlanmış demektir. Ama hikayenin arkasına bakabildiğimizde, bir benliğimiz de var; benliğimizin olan durumunu da görmek istemiyor. "Ya hiçbir beklentim yok" diyor ama "çocuğum da biraz bana böyle saygı göstersin istiyorum, bana hürmet etsin, bana da desin ki 'anneciğim, babacığım'" demiyor, başkasına diyor — o zaman tatsız oluyor mevzu.

Bir Örnek: Evlat, "Mahdum" ve "Kerime" Kavramları

Bir bak bakalım baba dedi "ben bunların hepsini gördüm." Mesela diyelim ki teyze diyor, işte bilmem hala diyor falan, en son çocuk bir başka kadına "anne" dediğizaman, bu sefer annesi kızdı ona. E teyze deyince kızmıyordu, hala deyince de kızmıyordu ama anne deyince kızmaya başladı. Neden? "Ben senin annenim." E bırak, o öbürü annesi olsun; bak o çocuk da onu anne kabul ediyor. Olur mu? "Onu ben büyüttüm" diyor, "ben şunu yaptım, ben bunu yaptım." Bak ne yaptın? Yaptığın şeyde farkında değilsin, bir beklentin var. Yani şöyle düşünün: bir baba anne olarak bir çocuğu 20 yıl büyüttünüz, sonra bir başkasına anne veya baba dedi; ne hissedersiniz? Valla ben şahsen mutlu olurum mesela, gerçekten, tırnak içinde. Benden daha iyi anne, benden daha iyi baba bulmuşsa mutlu olmam lazım değil mi? Derim ki ya bak benden daha nitelikli, daha derinlikli, daha kıymetli bir insana anne veya baba diyor; ben de bir boşluk olursa orayı doldururum yani, sıkıntı yok, elhamdülillah ne güzel — diyebilir miyim? Diyemem kolay kolay.

Neden diyemem? Çünkü beklentim var: "çocuğu büyütmüşüm, emek harcamışım, işte bazı geceler sabahlamışım." Bak ne yaptın, bak sen nasıl bir insansın dikkat et. Sen bütün yaptıklarını kendine mal eden, kendinden bilen ve bundan dolayı farkında olan veya olmadan bir karşılık isteyen birisin. Sen demiyorsun ki "Allah bana imkan verdi, Allah'ın verdiğiimkanla ben bu çocuğu karnımda taşıdım, büyüttüm veya babalık yaptım, şu oldu bu oldu, bunlar hepsi Allah'ın sayesinde oldu." Hani bakın dikkat edin, eskiden mesela eski, tırnak içinde, İstanbul geleneğinde ne vardı: işte erkek çocuğunuz varsa bu kimdir? Mahdumdur yani — "kendisine hizmet edilen, kendisine hademelik yaptığım kişi" demek bu. Kız çocuğu olunca da "kerime" — "Allah'ın ikram ettiği bir varlık." Tabii konu kavram, kelime değil yani; bunu gerçekten idrak ediyor musun? Bu kız çocuğu Allah'ın ikram ettiği bir şey, Allah'a ait yani. Bu erkek çocukta hizmet ettiğimiz — Allah "şu çocuğa hizmet et" demiş diye sana ikram ettiği bir varlık yani. Bu bir işle misin? Yoksa "ben bakıyorum, ben büyütüyorum, ben şey yapıyorum" mu?

Hatta bazı kaynanalar vardır — kaynana değil de kadın yani, sonra kaynana oluyor, büyüyünce de ne oluyor bilmiyorum — ne yapıyor? E diyor "bak çocuğu büyütüyorsun, sonra işte yabancı bile alıp götürüyor, çocuğun da seni unutuyor. Eee sen kimsin ablacığım veya abiciğim? İşte bizde böyle hayat böyle işte yani, vefa yok, şey yok, besliyorsun, büyütüyorsun, bakıyorsun, ondan sonra uçup gidiyor. Sen yirmiyıl bakmışsın çocuğuna, bir anda anne siliniyor, bir anda baba siliniyor." Hatta Tevrat'ta geçer yani, işte erkek anne babasını unutup karısına odaklanacak diye bu mealde şeyler vardır.

Neyse. Şimdi o zaman neye dikkat etmem gerekiyor? Benim gerçek insan olma bilincine tekrar dönmem gerekiyor; aslında derinimde var olan bir şey ama ben onun yerine başka bir benlik algısını kendim zannediyorum. Yani gerçek kendiliğimi sahte başka bir kendilikle değiştirmişim, farkında bile değilim.

Kafka'nın Dönüşüm'ü ve Hamamböceğine Dönüşmek

Hani Kafka'nın mıydı, Camus'nün müydü — "Dönüşüm" diye bir kitabı var ya, bir adam uyanınca kendini hamamböceği olarak görüyor. Evet yani hepimiz hamamböceği olmuşuz yani, tırnak içinde; gerçek kendiliğimizi unutmuşuz. Yani ben varlığım, varlığım da Allah'tan geliyor. Bu ne kadar muazzam bir şey yani, sabah akşam her hatırladığımda sonsuz bir mutluluk, ne keyif duyacak bir durum yani. Millet atıyorum belediye başkanının, bilmem hangi başkanın kartvizitini taşımaktan, resminigöstermekten keyif alıyor değil mi? Senin Allah'la, tırnak içinde söylüyorum, resmin var yani deyim yerindeyse; senin Allah'la fotoğrafın var. Bundan daha büyük bir şey mi arıyor? Cumhurbaşkanı mı daha kıymetli, onunla fotoğrafın mı olması daha kıymetli, yoksa Allah'la mı? Kur'an'da Allah seninle olan fotoğrafının şeyini veriyor, kodlarını veriyor sana: "sana ruhumdan üfledim" diyor, "hatırlıyor musun bunu" diyor. Bu ne kadar fevkalade bir şey, ne kadar muazzam bir şey.

Ama bakın biz bunu unutmuşuz. Sabah bir kalkıyoruz suratımız asık yani; neden? Çünkü hamamböceğine dönüşmüşsün, farkında değilsin. Sabah kalkıyorsun: "kim beni seviyor, kim beni anlıyor, bugün ben neyi başaracağım, hesabımda ne kadar para var, millet parayı götürüyor, biz burada karın tokluğuna çalışıyoruz" falan filan, "millet neye biniyor, biz neye biniyoruz" — bir sürü hikaye üretiyorsun. Şimdi sen o orijinal insan mısın o andaki halinle, o anki bilincin orijinal insan olma bilinci mi? Değil. Sen dönüştürülmüşsün — kim tarafından? Kendin tarafından, tırnak içinde.

Dikkat etmen gerekiyor; onu tekrar aslına döndürmemiz lazım, yanıltıldığımız, kandırıldığımız yeri fark etmemiz gerekiyor.

Şeytanın Adem'i "Hissettirerek" Kandırması

Yoksa orayı referans alırsam, hakikaten ben niye insanların — bu eşim olur, arkadaşım olur, annem babam olur, fark etmez — sevgisine, ilgisine ihtiyaç duyuyorum? Aranmadığımda niye böyle bir moralim bozuluyor? Farz et ki çocuğun seni 5 senedir aramıyor, bir problem de yok, aramıyor çocuk. E tamam, "Allah selamet versin, inşallah mutludur" de. Sen arayabilirsin, sana dönerse konuşursun; dönmezse "Allah selamet verir" diyebiliyor musun? Diyemiyorsun. Çünkü zihnin çocuğun üzerinden de kendini tanımlıyor, onun üzerinden bir hikayen var, eşin üzerinden de. "Bugün eşim beni kaç defa aradı" — ne bileyim, belki hiç aramamıştır yani, aramasa ne olur? Aranmadığında ne hissediyorsun? Biraz o meyveyi aç yani, ne hissediyorum, orayı analiz et. Bakın ağacı meyvesinden tanırsınız; o meyveyi bir analiz edin, o meyveyi bir görün. Mesela eşim aramadığında ne hissediyorum, aç orayı; veya işte bilmem kim aramadığında ne hissediyorsan bir aç orayı, bir gör. Sonra onun bağlı olduğu benliği tanıyacaksın orada. O kendini bir ilişkinin üzerinden var kabul ediyor; ilişkisi öyle memnun olduğu bir ilişkisi yoksa, tırnak içinde, o bir eksiklik hissediyor. O eksikliğin üzerinden kendini tanımlıyor, sonra o eksiklik ona mutsuzluk veriyor, o mutsuzluk ondan sonra depresifliğe götürüyor, o depresiflik bazen karşıdakine kızma, alınma, gücenme, öfkelenme hikayesi üretiyor. Sonra da diyor ki "sevmesem öfkelenmezdim." Ya abicim sen nerede yaşıyorsun ya, bir işe bir yerinden başla ya. Sen öfkelenmeni sevgiye bağladın en son. Halbuki dikkat et, niye öfkelendin? Çünkü alındın, gücendin, üzüldün, mutsuz oldun. Niye mutsuz oldun?

Çünkü kendini eksik hissettin. Niye kendini eksik hissettin? Çünkü kendini bir ilişkiüzerinden var eden bir benlik o. O "ben" dediğin şey böyle bir benlik.

"O benim hocam" diyor, "ama" diyor. Ya ben de sana onu anlatıyorum, diyorum ki sen bunun tarafından hacklenmişsin yani, sen kendini bu zannediyorsun. Ama diyor ki"hocam öyle hissediyorum" diyor. Tamam, ben de onu diyorum sana işte: zaten öyle hissediyorsun.

Şeytan Adem'i nasıl kandırdı? Yazılı bir şey mi verdi de kandırdı? Ona öyle hissettirdi.

Dedi ki "niye o ağaca yaklaşma diyorlar biliyor musun?" "Yok, bilmiyorum" dedi. "Çünkü ebedi bir mülke sahip olmayasın diye böyle yapıldı" dedi. Bir durdu, bir daha durdu, bir daha bir takla attı — sahte bir benlik oluştu. "Hakikaten" dedi, "ya, niye benim ebedi bir mülküm yok? Ebedi bir mülküm olsun ya benim." Hani tırnak içinde derler ya, "şu yeryüzünde dikili bir ağacım olsun" böyle bir hikaye vardır. "Hakikaten yok ya, ebedi bir mülkün olsun istemez misin?" "İstiyorum ya." "Hissediyorsun bunu değil mi?" dedi. "Hissediyorum" dedi Adem. İyice hissettirdi ona; sonra da al başına belayı. Bir dur bak: hissettiğin şey, kimin hissi?

Vefasızlık Karşısında Gerçek Benin Tepkisi

Peki hocam, şimdiinsan duyguları olan bir canlı varlık — bugün yapay zekayı tartışırsak "duygu kazanabilir mi" diye. Bir insan mesela çocuğundan bir vefasızlık görürse bulunması gayet doğal gibi duruyor yani. Hiç doğal değildir yani, sıfır doğallık. Şimdi bakın dikkat edin, ben şuna dikkatinizi çekmek istiyorum: bakın bütün bu soruları soran kimdir, bunu sorun diyorum. Yoksa bana soru sormakla bir yere varamayız, tırnak içinde söylüyorum. Tabii soruları sorun yani onu kastetmiyorum, hepimiz soracağız yani, ama önce şunu soracağız: şu anda bu soruyu soran kim?

Yani şimdi Adem dese ki, "Ya Rabbi, şeytan dedi ki ebedi bir mülke sahip olmak istemezmişsin, ben de içimde bir baktım, böyle bir olmak isterim ya dedim" — şimdi Adem Allah'a dese ki "Ya Rabbi, sen bize bunu koydun yani, ebedi bir mülke sahip olma arzusu — bu fıtri midir" diyecek, yoksa "bu şeytanın benim kalbime attığı bir tuzak mı" diyecek?

Şimdi benim evladım vefasızlık yaptığında ortada, "ben evladıma neler neler yaptım" diyen bir ben yok ki rahatsız olsun. Evladım bana vefasızlık yapıyor göründüğünde ben ancak şunu düşünürüm: "ya bu benim evladım nimetin kaynağının nereden geldiğini bilmiyor. Ben bir aynayım yani, ben değilim aslında kaynak." Yani o bana vefasızlık yapmış gibi gözüküyor ama görünürde asıl vefasızlık kaynağa dair bir vefasızlık; ben ona üzülürüm, yoksa bana vefasızlık ettiğiiçin değil yani. O zaman bak, ben fıtratımda bir insanım; çocuğum vefasızlık yaptığında rahatsız olur muyum? Öyle bir "ben" yok ki yani. "Çocuk işte vefasız" — bunu diyecek kimse yok kiiçeride, öyle biri yok içeride, bilmem anlatabiliyor muyum, öyle biri yok.

E peki öyle biri niye bizde var diyeceksiniz? Çünkü onu üretmişsiniz, üretmişiz yani.

Ben de eskiden kırılırdım, alınırdım; şimdi alınmıyorum yani, alınmıyorum, kırılmıyorum. Neden? Çünkü içeride kırılanı buldum: kim kırılıyor, niye kırılıyor, kırılan

hangi benliğin bir meyvesi? O meyvenin dalını tanıdığın zaman, onun sahteliğinianladığın zaman, o zaman onu ortadan kaldırıyoruz; o zaten kendiliğinden ortadan kalkıyor. Ben şimdi nasıl bir insan bana vefasızlık yapıyor diyebilirim? Yani ben nimetin kaynağı değilim ki. Ben çocuğum olsun, eşim, arkadaşım, dostum olsun, "ben onun için neler yaptım" diyecek bir ben yok ki yani. Ne diyeyim ben şimdi, "ben sana çok emek harcadım, ben senin için neler neler yaptım" diyecek bir özne yok ortada.

Niye yok? Çünkü böyle bir şey gerçek değil. Ama biz sahte benlikle ne yapıyoruz?

"Ben senin için neler neler yaptım" diyoruz. Bu zokayı yuttun mu sen? Artık sen alınırsın da, gücenirsin de, sana vefasızlık yaptığını da düşünürsün, mutsuz da olursun, ömür boyu da mutsuz olursun.

Kolayca Akan Nimeti Kendine Mal Etmek

Bak ayette bunu izah ediyor — ayetin numarasını unuttum, meallendireyim: "Allah'tan kendilerine kolayca akan nimet nedeniyle sevinen ve yapmadıkları için övülmek, takdir edilmek isteyenlerin ebedi azaptan kurtulacaklarını zannetme" diyor. Bak şimdiben ne yaptım? Allah'tan bana bir şey kolayca akıyor. Bir anne şey mi yapıyor, oturuyor böyle? Ortada da çocuk olmuş, doğurmuş; bakıyor, inceliyor, düşünüyor, "ya neyse ben bunu biraz seveyim" mi diyor, "bu da bana bakar falan filan mı" diyor? Öyle mi? Anneler öyle mi davranıyor, yoksa doğal olarak o sevgi akıyor mu? O sevgisana geliyor değil mi? Çocuğuna sarılma arzusu, onun kokusunu alma, onu koruyup kollama — bak Allah'tan sana kolayca akıp gelen bir sevgi var, bir merhamet var, bir şefkat var, bir koruyup kollama güdüsü var. Bunlar sana kolayca geliyor değil mi? Sen oturup böyle "seveyim onu ya, yarın öbür gün biraz da şey yaparız, büyüyünce çalıştırırım" mı diyorsun? Öyle miişliyor hayat? Yok. Bak, Allah'tan akıp geliyor.

E şimdi sen Allah'tan akıp gelen şeye "ben seni seviyorum, ben sevmesem ne olacaktın" diyorsun. Dersen ne yapmış olursun? Zulmetmiş olursun, gasp etmiş olursun; Allah'tan geleni gasp etmiş olacaksın. E hadi gasp ettin, Allah gasp ettiğin için mi aslında sana o ayeti gönderiyor? Hayır. Diyor ki "bak sen benden sana gelenigasp ettin, bu gasp etmekle de kendini mutlu zannediyorsun ama aslında bu gasp ettiğin şey başına bela olacak." Neden? E ben sana baktım, büyüttüm, çocuk geliyor 20 yaşına, buluyor bir tane sevgili, evleniyor, seni taca atıyor. Güzel, sen ne yapıyorsun? Gasp etmiştin ya: "ben baktım, ben büyüttüm, ben sevdim, ben emek verdim." Gasp ettim bunları, al sana sonucunda acı meyvesi. Bak ne diyor Allah? "Bunların azaptan kurtulacağını zannetme" diyor. Aslında bu ayet bize nedir? Hem bir uyarıdır hem bir müjdedir. Uyarıdır: bak diyor, dikkat et, çektiğin acının nedenini gör.

Bir müjdedir: eğer bunları gasp etmezsen, bunları kendine mal etmezsen, hiç azap çekmezsin.

Yok Sayılma / Eksik Hissetme Benliği

Biri sana vefasızlık mı etmiş gibi görünüyor? Senin öyle bir algın yok. Biri seni yok saymış mı gözüküyor? Problem değil, senin böyle bir problemin yok. Neden? Çünkü "beni yok saydılar" diyen bir benlik yok. Mesela bazı insanlar bana der ki "hocam" diyor, atıyorum "eşim veya kim falan filan beni yok sayıyor." Tamam diyorum, "burada

benim için sorun yok, sorun şurada" diyorum: "beni yok sayıyor diyen kim" diyorum.

Anlamıyor da, "benim hocam" diyor. Ya onu ben de biliyorum; demek istediğim şu: "beni yok sayıyor" dediğin, bunu diyen ve bundan rahatsız olan nasıl bir ben, bunu bir incele. "Hocam çok kötü hissediyorum" diyor. Niye kötü hissediyorsun, yok musun diyorum? "E varım hocam" diyor. E varsan niye kötü hissediyorsun o zaman? Bak çelişkiyi görüyor musun? "Beni yok sayıyor" diyor, "e" diyorum, "ne var bunda?" "Ama bu çok kötü" diyor — işte o kötü hissedene bak, o nasıl bir şey, birinin yok saymasından dolayı kendini ne hissediyor: eksik, yarım. Birisi onu var görünce mitamamlanıyor, birisi ona "varsın" deyince mi rahatlıyor? Bu böyle bir ben mi? Bak Allah böyle bir ben vermedi sana, Allah böyle bir ben de yaratmadı. Bu senin kurgun, bu senin kuruntun. Anlatabildim mi? Yani şeytan sizi ümniyeleriyle aldatır, vehimleriyle size tuzak kurar.

Dolayısıyla ya "ben biri beni yok sayınca kendimi çok kötü hissediyorum" — bu nasıl bir kendilik ya? Kızmıyorum ben ona, alıyorum açıyorum onu; bu nasıl bir kendilik diyorum, "biri beni yok sayınca kendimi kötü hissediyorum." Tamam biraz burayı açayım: kötü hissetmek nasıl bir şey? Ne oluyor orada? Böyle yokmuşum gibihissediyorum, işte böyle biri beni dışlamış gibi hissediyorum — neyse yani aç onu, meyvelerini tanı yani. Bu nasıl bir ben? Sonra onun kaynağı olan — bak bu böyle bir ben; mesela gelindi, eksik mi, yarım mı hisseden, dışlanmış gibi hisseden, yok sayılmış gibi hisseden, kendini yokmuş gibi gören bir benlik bu. Peki Allah böyle miyarattı seni? Yok, öyle yaratmadı. O zaman bu sahte bir şey. Anlıyor musunuz neye sahte dediğimizi? Bakın deneyime sahte demiyorum, deneyimin üzerinden üretilmiş olan benliğe sahte diyorum. Yoksa biri seni yok sayabilir.

Ya ben hayatta bunların kat katını gördüm; ben böyle dağ başında yaşamadım yani.

20 yıllık, 10 yıllık arkadaşlarım bir anda yok saydılar, bir anda 180 derece ters döndüler; olabilir. Ben orada neye baktım? İçeriye baktım: bir eksiklik var mı? "İşte bana vefasızlık yaptı" — mesela ben çok duyuyorum böyle, son zamanlarda çok arttı böyle: "hocam artık insanlara işte şöyle davranacağım, böyle davranacağım, nazik davranmayacağım, hak etmiyorlar hocam." İçimden diyorum ki "ne saçmalıyorsun" — açıkça demiyorum yani, neden? "Sen beni anlamıyorsun" diye zaten bana şey yapacak yani.

"Ve sen de mi orayı tutuyorsun?" Ya ben seni tutuyorum, ama seni tutmaya çalışıyorum, sen yanlış bir yeri tutuyorsun. Sen diyorum, kendiinsaniyetine bak. Allah sana bir nezaket mi vermiş? Evet, sen nezaketlisin. Ama "hocam nezaketli davranınca aciz zannediyorlar." Ya bırak aciz zannediyorsa da etsin. Aciz zannedince sen ne hissediyorsun? Ha, karşındaki sen nazik davranıyorsun, o da seni aciz zannediyor diye senin hakkını hukukunu yemeye kalkıyorsa, onu yedirme; biz sana "git onu yedir" demiyoruz ki, ama sen nezaketle davran, sen insaniyetinin fıtratına göre, kodlarına göre hareket et. Allah seni böyle donatmış yani. İnsanlar ne migörecekler? Ne görmesiniistiyorsan yani, şunu kendinize sorun: insanlar size baktığında ne görsün istersiniz?

Peygamberin Örnekliği: Darbe Yiyen Ama Huzurlu Kalan

Mesela ben bazen insanlara bakıyorum, şunu görüyorum: birilerinden darbe yemiş, kendini katı hale getirmiş, kendini öfkeli, agresif, sert yapmış, böyle yüzüne de yansıyor ama aslında içi mahvolmuş, ama güçlü görünüyor. Diyorum ki bu — haniaraba alırken "vuruk var mı" diyoruz ya, herkes vuruk yani, herkes 10, 20, 30, 40 kaza geçirmiş, şekli şemaili değişmiş. Böyle mi olacağız? Yoksa bak işte bu insan Allah'ın kulu, bu insan Allah'ın fıtratı, ona verdiği fıtrat üzere yaşıyor mu?

Mesela peygambere baktığımızda ne görüyoruz? Ya işte insanlardan darbe yemiş, işte 13 yıl Mekke'de ezilmiş; böyle moral bozuk, canı sıkkın öyle mi bir insan görüyoruz? Veya insanlar ona yüz çevirdiğinde mutsuz, morali bozuk bir insan mı görüyoruz? Ya da işte babasını doğmadan evvel kaybetmiş, annesi de 6 yaşında vefat etmiş, böyle yetim, öksüz bir insan mı görüyoruz? Yok. Ne görüyoruz?

Muhammedü'r-Resulullah görüyorsun, Abdullah görüyorsun, Allah'ın kulunu görüyorsun; Allah'la olan bağını idrak etmiş, bunu hiçbir zaman unutmamış birinigörüyorsun.

İnsanlar bize bakınca ne görüyor? "İşte şundan darbe yemiş, atıyorum sevgilisi terk etmiş, eşi tarafından bırakılmış, şu olmuş bu olmuş, işte arkadaşlarından darbe yemiş, işte parayı bulmak istemiş ama bir türlü bulamamış, borsaya da girmiş orada da çökmüş" falan böyle — mutsuz, kızgın, hayata öfkeli birini mi görüyorsun? Pekibunu Allah mı yarattı? Allah böyle bir model mi yarattı? Yok, böyle bir model yok yani. O yüzden fark et: bu sahte benlikleri bırak, onlar gerçek değil. İşte "çocuğum vefasız davrandı, mutsuz oldum." Ya "insan mutsuz oluyor ya hocam" — bak oraya "insan"ı katma. Ne diyor Nasreddin Hoca? Onlara bir şey demezler diyor; yani kuzuya ne der Araplar? Bir şey demezler, büyüyünce ganem derler. Yani sen o durumundasın; evet, sen de koyun adayısın ama henüz bunun farkında değilsin. O yüzden diyorum, kendinize "insan" dememiz lazım değil; yani o sahte benlikler üzerinden insan olduğumuz yanılgısına düşmemeliyiz.

Modern Psikolojiile Kadim Bilgelik: İstatistik mi, Fıtrat mı?

Yoksa o türlü sürekliişte toplumun sorduğu soruları sorarız: insanın fıtratı nedir? Neye göre peki, insanın fıtratı nedir? Cevap: bir Hintli bilgenin bir sözü var, diyor kikadim bilgeliklerde psikolojiilkelere ve yaratılışın prensiplerine dayanır. Yaniinsan nedir, insanın psikolojisi nasıldır dediğimizde, bu ilahiilke ve prensipler üzerinden, onları referans alarak bunu tanımlarız, bu soruya cevap veririz. Ama diyor, modern psikolojiistatistiklere göre insan psikolojisini tanımlar. Bakın bu çok önemli bir ayrımdır. "İnsanlar vefasızlık karşısında nasıl hareket eder hocam?" E bakın istatistiklere, değil mi? Zaten psikolojinin elinde en büyük argüman nedir? Envanter. Ver bir envanter değil mi, millete ver bir envanter. Mesela de ki, atıyorum, "30 yıllık eşiniz sizi bir gün terk etti, ne hissedersiniz?" Hangi hanım evladı yazacak "Allah yolunu açık etsin inşallah güzel şeylerle karşılaşır" diyebilir misin? Diyemezsin. Herkes der ki "işte kendimi kötü hissederim, şöyle hissederim, böyleydi" — en son psikolog der ki "işte insan psikolojisi budur." Değil mi? Bakın ne demek? Modern

psikolojiinsanı istatistiklere göre tanımlar; en temel argümanı budur. "Mesela insan nedir, bakalım abi" diyor, "istatistik var" diyor, "istatistik diye bir bilim var" diyor bir de — o da bilim, tırnak içinde. O bilime göre insanı tanımlayacağız.

Peki kadim bilgelik öyle mi diyor? Hayır. Kadim bilgelik öyle demiyor; kadim bilgelik diyor ki, tırnak içinde, deyim yerindeyse, insanın doğal psikolojisini Allah tanımlar.

Bak ne diyor Allah? "Bütün insanlar etrafından dağılsa de ki Allah bana yeter." Yaz bakalım, yapsınlar bir test: "bütün insanlar etrafından dağıldığında ne hissedersin, ne düşünürsün?" Yapalım böyle bir test, öyle bir envanter — ne çıkacak cevap değil mi?

Çıkacak cevap, berbat bir cevap çıkacak. Belki bir kişi bile o Kur'an'ın cevabını vermeyecek; Müslümanı bile belki vermeyecek. Müslümanı derken çok çok Kur'an okuyan, sabah akşam sürekli Kur'an okuyup ayda bir hatim indiren bile aklına o ayet gelmeyecek yani: "bütün insanlar etrafından dağıldığında de ki Allah bana yeter." Çünkü onu peygambere postalamış, o ayet peygamberiilgilendirir; öbürü Yusuf'u ilgilendirir, öbürü Yunus'u ilgilendirir. Peki kardeşlerim, seniilgilendiren ayet ne ya?

Hangi ayet seniilgilendiriyor? Seniilgilendiren hangi ayet var? E ne yazacaksın buraya? "Bütün insanlar etrafından dağıldı." Bunu kendinize sorun; bunu niye kendinize sorun? Nerede olduğunuzu anlamak için sorun. Fıtratınızda mısınız, fıtratınızdan ne kadar uzaktasınız?

Ya ben hakikaten böyle önce bir dağılırım — tamam, o zaman o dağılan benliği bir incele: niye dağılıyor acaba, bu ne ki dağılıyor? "Ya hocam ama insan öyle değil ya" diyor. Hangiinsan abicim? Sen bana istatistikten gene bahsediyorsun. Allah insandan bahsetmiyor mu, Allah neyden bahsediyor?

Kapanış: Doğduğun Ev Kaderin Değildir

O zaman, bakın, burada kendimizi eleştirme değil, kendimizi kendimiz olmayan şeylerden temizlemeye çalışacağız. Bizim işimiz bu. Yoksa "ben ne kadar berbat biriyim, böyle Müslümanım diyorum da hiç alakam yok" falan filan — bu kendinizidövmeniz için bunları konuşmuyoruz. Kendinizi sahte kendiliklerden özgürleştirmek için bunu konuşuyoruz. Hepimizin ihtiyacı bu: kendini, kendini olmayan sahte şeylerden temizle. Yaşadığın hiçbir deneyim sende sahte bir kimlik üretmesin. Bir bakıyorsun bir olay yaşıyor, "abi ben bundan sonra kimseye iyilik yapmayacağım" diyor. Gene diyorum, "ne oldu, hayırdır?" Yani bak gene bir benlik üretiyorsun yani; biri sana bir kazık atmış, bundan sonra kimseye iyilik yapmayacaksın. Niye böyle diyorsun ya, Allah sana böyle mi dedi? Bak, bir deneyim seni bozabilecek bir raddeye getirmiş, dikkat et, o sahte bir ben; oraya dikkat etmek durumundasın.

Bak seni Allah mı terbiye ediyor, insanlar mı, alem mi terbiye ediyor? Hani seni alem mi terbiye ediyor, alemlerin Rabbi mi terbiye ediyor? Ama her gün "elhamdülillahi Rabbil Alemin" diyorsun ama fiiliyatta "benim Rabbim alemdir" diyorsun; insanına göre diyorsun, "bana kaba davranınca ben de kaba davranıyorum" — nerede kaldı Rabbil Alemin? Seni alem terbiye ediyor, alem de zaten şeyi belli, geldiği nokta belli.

O zaman sen neye dikkat edeceksin? Nasıl bir aleme geldiğine değil; önce kaynağına bakacaksın. Kaynağını idrak ettikten sonra nasıl bir aleme iniş yaptığına

bakacaksın: hangi aleme, hangi zamanda iniş yaptığına dair temel bir referansa sahip misin? Yoksa sen bu alemin çocuğu musun, bu alemin beslediği bir çocuk musun, yoksa Allah'ın beslediği bir varlık mısın, Allah'ın mesajıyla, vahyin mesajıyla beslenen biri misin? Yoksa "işte bu bana üçkağıtçılık yaptı, bu bana yalan söyledi, bu bana şunu yaptı, e ben de böyle oldum" mu diyen birisin? Bu sorunun cevabını vermek durumundasın.

O yüzden, tırnak içinde söylüyorum, doğduğun ev kaderin falan değildir. Asla, asla ve asla insan coğrafyanın parçası da değildir. İnsan Allah'a aittir ve onun ışığında var olmuştur; onun var olmaya devam edebilecek bir nitelikte yaratılmıştır. Senin kaderin Allah'tır. Bunu ben laf olsun diye söylemiyorum. Doğduğun ev kaderin olsaydı, o zaman Allah diyecekti ki "başınıza bir musibet geldiğinde doğduğunuz ev kaderinizdir, kusura bakmayın." Öyle mi diyor Allah? Yok, öyle demiyor. Diyor ki "başınıza bir musibet geldiğinde de ki ben Allah'a aidim ve ona döneceğim." Ne anlatıyor bu sana?

"Doğduğun ev kaderindir" mi anlatıyor? Senin kaderin, benden — bana dönmektir; bunu mu anlatıyor? Bunu eğer ayırt etmezsek böyle havalı cümlelere kendimizikaptırırız, "insan yaşadığı çağın ürünüdür" hikayelerine kendimizi kaptırırız.

Evet, teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Konuşmacı bir ayete mealen değinmiş ancak kendisi açıkça "ayetin numarasını unuttum" demiştir (kolayca kendilerine akan nimetle sevinen ve yapmadıkları şey için övülmek isteyenlerin azaptan kurtulacağını zannetmemesigerektiğine dair, Âl-i İmrân sûresi'ndeki bir ayetin mealine yakın bir ifadeyle). Ayrıca "bütün insanlar etrafından dağıldığında de ki Allah bana yeter" şeklinde bir ayete daha atıfta bulunmuş, bunun özellikle bir peygambere (bağlamdan muhtemelen Hz. Peygamber'e) hitaben indiğini belirtmiştir. Her iki durumda da sure adı veya kesin ayet numarası verilmediğiiçin bu bölümde kesin bir atıf listelenmemiştir.

İlgili Sohbetler

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Musa'nın Asası ve Nefsin Yılanlaşması

Sohbette Hz. Musa'nın asası kıssası, insana verilen beden, duygu ve düşünce merkezlerinin bir sembolü olarak yorumlanıyor. Bu merkezlerin doğal hallerinde birer hizmetkâr, yanlış kullanıldıklarında ise insanı zehirleyen birer "yılan"a dönüştüğü anlatılıyor. Konuşmacı bu çerçeveyi Hz. Nuh ve Hz. Yunus kıssalarıyla da destekleyerek, mutsuzluğun, kaygının ve değersizlik hissinin kaynağının bu merkezlerle kurulan yanlış özdeşleşim olduğunu vurguluyor.

Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci

Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.