İnsanın Sahte Kendiliği ve Sahiplenme Yanılgısı

Kısa Özet

Sohbette insanın doğal/fıtri halini unuttuğunda kendini ve çevresinialdatan bir varlığa dönüştüğü, bu unutuşun ardından kendisine verilen niteliklerle (güzellik, mal, bilgi, beden, hayat) kendini tanımlamaya ve bunları sahiplenmeye başladığı anlatılıyor. Ali İmran suresi 188. ayet üzerinden hem "kendilerine verilenle ferahlanma" hem de "yapmadıkları şeyle övülmeyi sevme" halleri; Hz. Yusuf, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Fatıma örnekleriyle birlikte işleniyor. Sohbet, insanın hiçbir şeyin gerçek sahibi olmadığı, sadece emanet bir kullanım imkânına sahip olduğu, kaynağa (Yaradan'a) dönük yaşamanın ise özgürlük ve huzur getirdiği vurgusuyla ilerliyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • İnsan kendi gerçek doğasını unuttuğunda önce kendini, sonra çevresini aldatan bir varlık haline gelir; kendini aldatmadan başkasını aldatamaz.
  • Bize verilen hiçbir şeyin (güzellik, mal, bilgi, beden, hayat) gerçek sahibi değiliz; sadece emanet bir kullanım imkânına sahibiz — sahiplenme girişimi azabın kaynağıdır.
  • Yapılan iyiliği kendine mal etmek yerine kaynağa (Allah'a) izafe etmek — Hz. Fatıma örneğinde olduğu gibi — hem kişiyi ego tuzağından hem karşısındakini yanlış bağlanmadan korur.

Giriş: İnsanın Fıtri Hali ve Kur'an'daki Tasviri

Evet arkadaşlar, hepiniz hoş geldiniz. İnsan nedir diye çok sorulur. Tabiiinsanı doğal, fıtri, deyim yerindeyse gerçekten nasıl yaratılmışsa öyle tanımlama durumumuz var.

Bir de öyle olamadığında veya bunu unuttuğunda o gerçek öz doğasını fark edemediğinde farklı tanımlamaları var. Mesela insan, işte Kur'an'da çoğunlukla o insanın gerçek doğal fıtri halini unuttuğunda, gerçek doğasının farkındalığını yitirdiğinde nasıl davranacağıyla ilgili birçok metin vardır. İnsan acelecidir, insan aldanır, insan gururludur, insan tartışmacıdır, mücadelecidir. İnsan kendi kendine yettiğini zanneder, kibirlidir, mücadelecidir, çatışmacıdır tarzında birçok ifadeye rastlarız. Bu aslında bizde bazen kutsal metinle olan değerlendirmemizle ilgili bazen

bizi yanılgıya düşürür. Yani yaratıcı insanı böyle tanımlıyor gibi gözükür. Hakikaten de insanla ilgili eğer Kur'an'da insanla ilgili tırnak içinde tanımlar diye veya Kur'an'da insan hangi cümlelerle tarif ediliyor diye bakılsa çoğunlukla bu tür şeyler ortaya çıkacaktır. Bakabilirsiniz İbrahim [suresine] — internet gücü zayıf olabilir.

Hatta bu konuda insanlar hep tartışırlar. İnsanın doğası iyi midir, kötü müdür şeklinde birçok tartışma olur. İnsanın zihninde de bu vardır. Yaniinsan hakikaten kötü mü bir varlık, iyi bir varlık mı? Bu da çok insan zihnini meşgul eder. Hatta tanıdığım Kur'an üzerinde çalışan bir arkadaş vardı. Şöyle derdi böyle: Kur'an'da insan hiçbir değeriolmayan bir varlık diye böyle bir değerlendirme yapardı. Biraz da öfkeli bir arkadaştı.

"%90 ifade Kur'an'da insanla ilgili, %90 ifade neredeyse olumsuz olarak tanımlanmıştır" derdi.

Pekiinsan bu noktada nasıl tanımlanmalı? Kötü bir varlık mıdır, iyi bir varlık mıdır? Peki bunu neyin üzerinden veya hangi referans üzerinden değerlendirebiliriz? İşte bu önemli bir nokta. Bu anlamda dediğimiz gibiinsanın o fıtri en doğal hali var, bir de onun unutulma durumunda ortaya çıkan problemler var.

Çocuk Örneği: Doğal Benlik Henüz Hikaye Kurmaz

Her zaman hatırlattığım bir şey vardır. Bir çocuğun emeklemeden yürümeye geçiş sürecinde zihin, duygu, düşünce ve eylem daha doğal işler. Mesela bir bebek emeklemeden yürümeye geçme sürecinde kaç defa düştüğünü saymaz. Kendiyle ilgili bir tanım da yapmaz: "Ben cesaretim yok, ben beceremem, iki defa kalktım, denemeyeyim, en iyisi, bir de etrafa rezil oluyoruz" gibi bir hikayeler yoktur. Çocuk doğal olarak fiziksel olarak belli bir kıvama geldiğinde ve gücünü hissettikçe ne yapar? Ayağa kalkıp yürümeye çalışır. Ve hiçbir düşüşünden dolayı — dikkat edin bu çok önemli — kendiyle ilgili bir tanıma girmez. Yani zihin kendiyle ilgili bir tanım yapmaz. Yani "sen herhalde yapamazsın" gibi mi geliyor, "sen beceriksizsin" gibi migeliyor, "bak öbürleri yürüyecek, hatta bak herkes de yürüyor, bir sen yürüyemiyorsun" gibi bir sürü hikaye döndürebilir ama bunların hiçbiri o bebeklik çağında dönmez. Böyle bir hikaye, böyle bir tanımlama o bebeğin zihninde meydana gelmez. Aynı zamanda o bebeğin zihninde kaç defa düştüğü de kaydedilmez. "İşte bak sen kaç defa düştün, üç defa düştün veya işte birileri sana bakıyordu, sen de yürümeye çalıştın, düştün, rezil oldun" gibi bir hikaye yoktur. Neden? Çünkü henüz çocuğun zihni doğaldır. Doğal olarak işlemektedir.

Fakat bu doğallığı biz tırnak içinde büyüdükçe kaybetmeye başlarız. Hatta işte ne yaparız, diyelim ki bir şeyi yapabiliyorsak bunu etrafa lanse etmeye çalışırız. "Bakın ben nasıl yürüyorum" gibi, değil mi? Dolayısıyla aslında şuna işaret etmek istiyorum: aslında bizim şu anda unuttuğumuz doğal bir halimiz vardı ve bu unuttuğumuz doğal hal unutulduğu için artık hatırlanmıyor bile. Ve çoğumuz ne deriz? Kendimizi mevcut durumumuz üzerinden veya işte hatırladığımız kadarıyla çocukluğumuzdan bugüne geliş sürecimiz üzerinden tanımlamaya başlarız. Ve çoğunlukla şunu deriz: "Ben kendimi bildim bileli böyleyim." Ben kendimi bildim bileli aceleciyim, ben kendimibildim bileli böyle sessiz duran biriyim, kendimiifade etmekten kaçınan biriyim veya

ben kendimi bildim bileli çok duygusalım, çok çabuk fevri hareket ediyorum, birisibana şöyle davrandığında ben alınıyorum, güceniyorum veya öfkeleniyorum veya o anda çok tepkisel davranıyorum, veya biri beni eleştirdiğinde buna katlanamıyorum ve "ben kendimi bildim bileli böyleyim" gibi yaklaşımlar sergileriz.

Sahte Kendiliğin Oluşumu

Aslında bu unuttuğumuz şeyden sonra bizde ortaya çıkan düşünce, duygu ve davranış alışkanlıklarının toplamının artık kendimiz gibi kendimiz olarak algılanması tuzağıdır. O yüzden konuşmamın başına şöyle bir cümleyle girmek istiyordum, önce bu girizgahı yaptım: İnsan kendini unuttuğunda kendini aldatan ve aynı zamanda çevresini de aldatan bir varlıktır. Ama en başta insan kendini unuttuğunda kendinialdatan, kendini yanıltan, kendi kendine tuzak kuran, kendi kendini mahvedebilen bir varlıktır — böyle de tarif edebiliriz. Ama hangi şartla? Kendini unuttuğunda, gerçek anlamda kendini unuttuğunda o gerçek kendinin yerine aldatıcı bir kendilik girer.

O kendilik neyle tanımlanmaya başlar? İlişkileriyle tanımlanır, yapıp ettikleriyle tanımlanır, ilişkilerinde aldığı geri bildirimlerle tanımlanır. Ve bilebildiği veya bilemediğişeyler üzerinden tanımlanır. İşte "ben çok bilgiliyim, ben işte kendimi yetiştiriyorum" gibi bir hikaye de oluşturabilirsiniz. Ya "ben hiçbir şey bilmiyorum, bir türlü kendimigeliştiremedim" diye bir hikayeye de kapılabilirsiniz. Ya "insanlar beni çok severler, bana hürmet ederler, işte herkes bana saygı gösterir, işte nerede İsmail Bey nasıldır dense güzel şeyler konuşulur" deyip kendinizi mutlu da edebilirsiniz. Ya da "kimsenin bende görmediği kadar etkileyici, karizmatik, hayranlık uyandıran biri" deyip kendikendinize böyle bir hikaye de kurabilirsiniz.

Veyahut da eylemsel unsurlar üzerinden, işte "ben şunu yapan biriyim, bunu gerçekleştiren biriyim, şunu elde etmiş biriyim, şuna sahip olmuş biriyim" gibi bir hikayeniz de olabilir. "Ben hayatta hiçbir şey yapamadım" [diyen de olabilir]. Hatta benim çok yakın bir tanıdığım, genç, böyle 17-18 yaşında bir kız iken şöyle demiştibana: "Ya dedi, benim böyle işte bunu da ben yaptım diyeceğim hiçbir şey yok. Ben kendimi nasıl insanlara hayran bırakacağım? Nasıl etkileyeceğim insanları? İnsanlar beni görünce ne diyecekler?" Gibi böyle üzgün, mutsuz, sanki büyük acı çekiyor gibibir hikaye üzerinden bu ifadeyi kullanmıştı.

Aslında bütün bunlar bize ne anlatıyor? Gerçek kendini unuttuğunda sen en başta kendini aldatırsın. Bir insanın kendini aldatmadan başkalarını aldatma ihtimali de yoktur. Mutlaka kendini aldatmak durumundasın. Kendini aldattıktan sonra başkalarını aldatabilirsin. Başkalarını manipüle edebilirsin. Ama önce kendinimanipüle etmek zorundasın. Kendini manipüle etmeden başkasını edemez.

Ali İmran 188. Ayet: Sahiplenme ve Ferahlanma

Bu açıklamalardan sonra şöyle bir kutsal metinde şöyle bir ifade var: Ali İmran suresi188. ayette, kendilerine verilen veya kendilerine gelen şeylerle ferahlanan, böyle kendini çok iyi hisseden — bugünkü dille aktarırsak biraz meali — yani kendilerine

verilen şeylerle, kendilerine gelen şeylerle böyle bir övünen, böyle içi ferahlayan ve yapmadıkları şeyler ile övülmeyi sevenlerin, dikkat edin, yapmadıkları şeyler ile övülmeyi sevenlerin azaptan kurtulacaklarını zannetme. Bu aslında çoğunlukla meallerde böyle ahiret azabı üzerinden dillendirilir. Ama aslında bu mevcut olan bir durumla da ilişkidir.

Yani tekrar ifade ediyorum: kendilerine verilen veya kendilerine gelen şeyler üzerinden böyle ferahlanan, böyle kendini çok iyi hisseden. Bazen olur ya böyle çocuklar biraz büyüyünce işte ona "çok güzelsin" denir, işte "benim yakışıklı oğlum" denir falan. O da böyle bir aynaya gider. Daha bu küçük yaşlardan itibaren bir süredir görebiliyoruz bunları değil mi? Daha çocuk 3-5 yaşında işte "ben güzelim değil mi" diye böyle aynaya bakıp böyle süslenir bir şey yapar ve onunla içi açılır. Böyle bir genişlik hisseder. İşte ayet bunu ifade ediyor. Yani kendilerine verilenle veya kendilerine Tanrı'dan gelen ile böyle içleri aydınlanan, içleri böyle genişleyen kişiler.

Bu bir ifade, sonra öbür ifadeye de geçeceğiz. Şimdi niye böyle insanlar azaptan kurtulamaz? Kısmen öyle ama o sınırlı bir açıklama olur. Evet, kibirlenme ihtimali var.

Aslında burada dikkat edersek bir şeyi sahipleniyoruz. Yani bize verilen bir şeyle, Tanrı'dan bize gelen bir şeyle biz ne yapıyoruz? Onu kendimize ait görüp onunla kendimizi tanımlıyoruz. Yani "bu bana ait." Mesela "çok güzelim." Peki, en zahiriörneği vereyim: diyelim ki yaşlandığında nerede kaldı o güzellik? Değil mi? Mesela işte dünyanın en güzel kadınlarının 60-70-80 yaşlarındaki hallerine bakın. Nerede kaldı o güzellik? Nerede kaldı o tazelik?

Asıl buradaki tuzak ne? Kendine, sana verilen — hani burada verdiğim şey — mesela bedenle tanımlayıp sana verilen beden üzerinden bir övünme, bir gururlanma, kendini çok çok iyi hatta bazen üstün hissetme. "Ya işte gururlanmıyorum ama, işte kimseyle kıyaslamıyorum ama ne yapayım güzelim yani, Allah da vermiş." Allah da vermiş ama egonun orada neyi var? "Ama bana vermiş" yani, hani bak "sana değil bana vermiş, niye vermiş, bir bildiği var herhalde" diye. Ne yapıyor ego? Onu sahipleniyor, onu kendine ait görüyor. Peki bu ego şöyle diyor: "Ne var bunda ki, çok da hoşuma gidiyor" diyor değil mi aslında?

Peki niye "onların azaptan kurtulacaklarını zannetme" deniyor? Bir, kendine ait gibigördüğü şeyi korumaya çalışacaksın, sürekli onu koruyacaksın. İki, başkalarıyla kıyaslayarak geriye düşmemeye çalışacaksın. Üç, elinden bir gün gidecek olan şeyikoruyamayacağın için üzgün olacaksın, kendini geriye düşmüş hissedeceksin ve mevcut durumu sürekli koruma refleksine gireceksin.

Hint ve Sufi Metinlerinde Sahiplik Yanılgısı

O yüzden bir Hint metninde bu konuyla ilgili şöyle denir: İnsanoğlunun en büyük trajedisi şudur ki, gerçekte hiçbir zaman sahip olamayacağı bir şeye sahip olduğunu zanneder, sonra da sahip olduğunu düşündüğü şeyi korumaya çalışır. Bu aslında insanoğlu için gerçekten trajik bir şeydir. Yani aslında hiçbir zaman sahip olamayacağın bir şey ama, elinden alınmadığı için sahip olduğunu zannediyorsun.

Bir de sana bir şey emanet edilmiştir. Sen de işte "benimdir" dersin. Onu senden sahibi alıncaya kadar "benimdir" diye kendini avutabilirsin veya böyle kendini tırnak içinde gösterebilirsin. Ne zamana kadar? Sahibi gelip onu alıncaya kadar. Sonra büyük bir mahrumiyet ve keder hissedersin.

O yüzden bir sufi metninde der ki: hakiki bir sufi hiçbir şeye sahip değildir, hiçbir şey de ona sahip değildir. O yüzden bunu bütün kadim öğretilerde bulabilirsiniz. İnsan hiçbir şeyin sahibi değildir. Yani bizim sahipliğimiz mecazi bir sahipliktir. "Bunun sahibibenim" falan deriz ama o gerçek anlamda bir sahiplik değil.

Eğer onu gerçek anlamda bir sahiplik zannederseniz işte Yunus Emre'nin yine meşhur bir ifadesini hatırlamalısınız: "Mal da yalan, mülk de yalan, var biraz da sen oyalan." Yani nedir? Aslında hani "benim malım, benim mülküm" manasında bir hikaye üretirsin ama aslında bu yalandır. Yani malın kendisi yalan değil, mülkün kendisi yalan değil. Senin "bu mal benim, bu mülk benim" demen yalandır. Ama sadece sen kendini "bu mal benim, bu mülk benim" diye oyalarsın. İşte mal sahibimülk sahibi — hani bunun ilk sahibi demesi gibi — aynı şeyi bir başka dille ifade ediyor. Sen "mal sahibiyim" diyorsun, "mülk sahibiyim" diyorsun; hani bunun zahiren ilk sebebine bak, ilk sahibine bak, nerede? İstanbul'un sahibi nerede? Yüzyıl evvel bu arsanın, bu evin, bu bölgenin sahibi kimdi? Peki neredeler, nerede sahipleri?

İşte deyim yerindeyse yine bir bilgenin ifadesiyle: ya o "benimdir" dediğin mal ve mülk seni bırakır ya da sen onu bırakmak durumunda kalırsın. Yani ya dünyadayken elinden çıkar ya da mal mülk kalır ama sen gidersin. Dolayısıyla aslında ayet bize şunu ifade ediyor: sana gelen hiçbir şeyi sahiplenme. Onunla kendini varmış gibi, büyümüş gibi, varlığı artmış gibi zannetme.

Beden ve Varlığın Emanet Oluşu

Hani benim çok kulağıma tırmalayıcı gelen bir ifade vardı: "İşte falan kişi çok varlıklı." Nasıl bir varlığı var ki acaba? Çok varlıklı. Eğer öz varlığından bahsetse çok güzel bir şey, o da yaradana ait. "Ben onun varlığıyla varım" diyebiliyorsan sen varlıklı birisin.

Ama işte "benim çok malım, mülküm, tapularım, şuyum buyum var, ben çok varlıklı biriyim" — veya sen o insana bakıp "ya bu çok varlıklı biri, çok varlıklı bir aile" diyorsan sen de aynı cehaletin tuzağına düşmüşsün demektir.

Bu dünyada varlıklı hiç kimse yoktur. Sadece hepimizin emaneten bir kullanım hakkımız vardır — veya kullanım hakkı da demeyelim, kullanım imkânı bize verilmiştir. Çünkü o bir hak değildir. O hak ettiğimiz veya hak ederek elde ettiğimiz bir şey değildir. O bize lütfedilmiş, emanet edilmiş bir niteliktir. Beden bana emanet edilmiş. Ben işte boylu poslu biri olsam, bununla övünsem cahillik sergilemiş olurum. İşte bir kadın olarak yaradan güzel bir beden vermiş olsa ve ben bununla övünsem, bir de övünüp siz de beni övün diye çaba göstersem, hani artık bir şeyin karesi miküpü mü, artık cehalet üstü cehalet birikmeye başlar. Hem bir şeyi kendim zannediyorum, hem kendim bununla var olduğumu düşünüyorum, hem de sizin bunun üzerinden beni takdir etmenizi, bana övgü ve takdirde bulunmanızı istiyorum.

Bulunmadığınızda da ya sizi nankörlükle suçluyorum, ya kıskançlıkla suçluyorum, ya da hak ettiğim değeri görmemekle üzülüyorum. Anladınız mı? Azap niye kat kat büyük bir azap?

Ve ondan sonra diyorsun ki hayat çok acı. Neden acı? Çünkü sahip olma zehiriyle zehirlenmişsin. "Sahibim" diye yapışmışsın ama sahip olamadığın, olamayacağın da bir şey gerçek anlamda. Ve o şeye sürekli sahip olmaya çalışmak, onu korumaya çalışmak değil mi? Bugün insanlar niye sürekli genç kalmaya çalışıyorlar? Niye sürekli güzel olmaya çalışıyorlar tırnak içinde? Niye sürekliişte yakışıklı, etkileyici, karizmatik, hayranlık uyandıran, bir ortama girdiğinde havasıyla cazibesiyle etkili olan ve olamadığında da ya "işte sönük biriyim" deyip üzgün olan, kendini kötü hisseden, "ah bende o güzellik olacaktı ki, ben de öyle yakışıklı olacaktım ki ama işte kadere bak" deyip üzülen bir noktada oluyorsanız aslında bunun nedeni nedir? Bunun nedeni olaylar, olgular, durumlar değildir. Sizin size verilen bir şey, size gelen bir şey üzerinden kendinizi tanımlamanızdır.

Peki ne yapacağız, böyle kös kös oturacak mıyız, "benim bir şeyim yok, gerizekalının bileyim" falan gibi böyle suratı asık, mutsuz bir şey mi yapacağız? "Hani öl gitsin o zaman" mı demek istiyorsunuz? Hayır. Size bu nereden geliyor? Size verileni kim veriyor? Baktığınız zaman, o zaman önünüzde sonsuzluk ufku açılmış olur. Yanimesela bu gençliği kim veriyor? Bu hayatı kim veriyor? Bu imkânı kim veriyor? Her şey, bütün sonsuz imkânlar kendisinde olan bunu veriyor. O zaman ben verilenle mi, bana gelenle mi ferahlayayım, mutlu olayım, tatmin olayım, yoksa bana onu verenle mi mutlu olayım?

Güneş ve Yakamoz Metaforu

Kur'an'da denir ki onlar kendilerine verilenle sevinsinler; ama bir başka ayette peygamber için der ki sen Allah'la sevin. Allah'la sen mutlu ol, sen kaynakla mutlu ol.

Hatta bununla ilgili güzel bir örnek vardır: mesela güneş bir çiçeğe vurduğunda çiçeğin o renkleri ortaya çıkar ve çiçek eğer kendi renkleriyle övünürse geçici olarak bir tatmin hisseder ama o çiçek solduğunda ne olur? Üzülür. Ama sana o rengi veren kim? Sana o parıltıyı veren kim? Güneş. Eğer dikkatin kaynağı güneşe dönerse o zaman sen güneşle sevinirsin.

Tıpkı bunun gibi bize verilen her bir şeyin kaynağı nedir? Kaynak sonsuz olandır. Ve sen aslında "ben bir şeye sahibim" demekle kaynağından da kopuyorsun. Düşünün, elinizden bir şey gittiğinde "ya ne ehemmiyeti var, Rabbimiz var" diyemiyorsunuz, giden bir şeyin arkasına bakıyorsunuz: "elimdeydi, benimdi ama kaybettim" diyorsunuz. Neden? Çünkü bir şeye sahip olma tuzağına düşmüşsünüz ve aslında ne kadar "yaradan var, şu bu" deseniz de kaynağınızdan bilinç olarak bir kopukluk yaşıyorsunuz.

Mesela niye ihtiyarlamaktan korkuyorsunuz? Niye yaşınızı söylemekten kaçınıyorsunuz, değil mi? Niye söylemeyelim ya? Benim yaşım mesela 57. 56'ya girdim, yeni girdim yeni çıktım. Bu kadar hikayeye ne gerek var? Niye bu kadar

kendini azap ediyorsun ki acaba? "Ya işte kırk beşim ama o kadar göstermiyorum" değil mi? Niye bu derdi yaşıyorsun? Bu azabın içine niye kendini sokuyorsun ki? Sen beden değilsin. İki, bedenin geçiciliğinin farkında değilsin. Sürekli bedeni ayakta tutmaya, onu genç, güzel, yakışıklı halde tutmaya, yaşını dondurmaya çalışıyorsun. Çünkü kendini beden zannediyorsun. Ve onu da sahipleniyorsun: "benim bedenim." İşte "yaşım ya" — insan ne yapacaksın, yaş ilerliyor. "Ya insan hangi yaşta hissediyorsa o yaşlıdır" falan gibi böyle uyduruk felsefeler üretip hikayelerin içinde kayboluyorsun. Peki bu kadar eziyeti niye çekiyorsun acaba? Hiç düşündün mü? Bu kadar azabı niye çekiyorsun? Sürekli kendini güzelleştirmekle, gençleştirmekle, yakışıklı kılmakla niye bu kadar uğraşıyorsun? Çünkü kendini hem ona indirgemişsin hem bedenine indirgemişsin hem onun sahibi olduğunu zannediyorsun. Ve sahibiolduğu şeyi de sürekli muhafaza etmen lazım.

Varlık Yükü ve "Var Olma Savaşı"

O yüzden yine bir bilge der ki: varlık yükü ağırdır, sen bu yükü taşıyamazsın. Bakın varlık yükü ağırdır, sen bu yükü taşıyamazsın. Haniinsanlar diyor "var olma savaşı veriyoruz." Ne savaşı veriyoruz kardeşim? Yani sen var olmak için bir savaş mı verdin ki? Bak varsın. Bir savaşla mı var oldun? Hayır. Peki sen niye şimdi bir savaş yapıyorsun? "Var olma savaşı veriyorum." Niye bu savaşı veriyorsun? Gerek mi var?

Kim sana böyle bir savaşı verdiriyor acaba? Neden? Çünkü varlığı da sahipleniyorsun. "Ben varım" diyorsun. Hayattaki en büyük cahillik: "ben varım." Görürsünüz, "ben var mıyım yok muyum" — peki ne demeliyiz? "Ben, beni var edenle varım. Varlığımın taşıyanı odur, varlık odur; zaten ben o yükü taşıyamam ki, ben kendimi nasıl var edebilirim?" Bakın varlık bana verilmiş; ne yapıyorum, "bu benim" diyorum, sonra da "ben varım" diyorum, ondan sonra da onun eziyetini var etmeye çalışıyorum. Varlığımı fark ediyorsunuz değil mi arkadaşlar? Bu sefer varlığımı tırnak içinde pazarlamaya çalışıyorum. Pazarlayamasam da üzülüyorum.

"Reel Hayat" Tartışması ve Yaradan Adına Hareket Etmek

Örneğin hocam, mesela biraz önce şey dediniz: "ben hayat mücadelesi veriyorum, real hayatla mesela." Bak "real hayat" diye bir hayat yok, öyle dersen öyle başlarsan. Kadının 3 bin lira kirasını ev sahibi 20 bin lira yaptı, sonra da sokağa koydu. Burada tavrımız ne olacak? "Tamam sizin anlattığınızı ben anlıyorum da ama bir de hayatın gerçekleri yok mu yani?" O zaman ben hayatın gerçeklerini anlatmıyorum, ben hayalianlatıyorum demiş olurum, o hâle gelir. Peki, güzel, çok güzel.

İşte oradaki şey bakın: ben yaradanın verdiğiimkân ve kabiliyetlerle hareket ediyorum. Ama onları kendime mal etmiyorum. Bakın hep verdiğim örnektir: bir kedi4-5 yavru doğurur, onlara bakar değil mi? Ama onları sahiplenir mi? Sahiplenmez.

Peki "sahiplenmiyorum diye, boşver o zaman ben sahibi değilim zaten umurumda değil" diye bırakır mı? Hayır. Ne adına yapar bunu? Tanrı adına yapar. Peki bilincinde midir? Değildir. Senin farkın ne? Sen hem Tanrı adına yaşayabilirsin hem de bunun bilincinde olabilirsin. Kötülükle mücadele edebilirsin, haksızlıkla mücadele edebilirsin,

yanlışlarla mücadele edebilirsin ama kim adına? Tanrı adına yaparsın. Tanrı adına yaptığın zaman sen sadece sana verilen imkânları kullanırsın.

Peki bu mücadeleyi yaptın diyelim, tırnak içinde kardeşimizin kullandığı tabirikullanalım: "reel hayatta yenildin." Mutsuz olur musun? Hayır. Bir mücadelede yenildin. Ev sahibi hukuki olarak çok güçlü çıktı, hâkimi de ayarlamış, seni evden çıkardı. Ne yapacaksın? Allah'ın verdiğiimkânlarla bir yer arayacaksın. Bulursan bulmuş olursun, bulamazsan nerede yaşayabiliyorsan orada yaşarsın. Bakın bunu kendi adınıza yapmaya kalkarsanız yorulursunuz, eziyet çekersiniz, kıyaslama yaparsınız, birçok hikaye orada döner. Ama ben Tanrı'nın bana verdikleriyle doğru, dengeli, ölçülü ve meşru bir şekilde yaşıyorum. Ben zaten onun var etmesiyle varım.

Hiçbir şeyin sahibi değilim. Hiçbir şeyin sahibi değilim ve şunu da unutmayın, hiç kimse de hiçbir şeyin sahibi değil. Ben hiçbir şeyin sahibi değilim ama millet her şeyisahiplenmiş, malı götürüyor — öyle bir şey de yok, o da ayrı bir cehalettir.

Zaten sizin anlattığınız hocam, eğer insanlar dediğiniz bilinç noktasına gelse bu arada dünya cennet olur zaten. Ama işte dünyadaki sorunlarla ilgili de insanların bir şey yapması lazım, birinin iki bin tane konusu varken. Sizi anlıyorum ben. Ben burada bir şey yapmamakla ilgili bir şey söyleyebilir miyim? Ben dedim mi çözüm üretmeyelim dedim mi? Demediniz, öyleyse. Ama çözümü nasıl üreteceğiz? Önemliolan bu, dedim ya biraz önce: yaradanın sana verdiğiimkânlarla — bu akıldır, bedendir, düşüncedir, imkândır — o imkânları kullanarak hukuku gerçekleştirebiliyorsan gerçekleştirirsin.

Hz. Yusuf Örneği: Meşru Mücadele

Bakın en bariz örneği nedir? İşte Hz. Yusuf'tur değil mi? Kendisi meşru, iyi, doğru ve güzel bir hayat yaşadığı halde bir kadın ondan gayri meşru bir talepte bulunduğunda o da uzaklaşmayı, kaçmayı tercih ettiğinde kadın onun gömleğini arkadan yırttı ve o anda da kapı açıldı ve herkes bu sahneyi gördü. Tabii kadın orada durumu manipüle edip Hazreti Yusuf'un kendisine saldırdığını söyledi.

Peki Hazreti Yusuf orada ne yapıyor? Kendisine verilen imkânla kendiniifade ediyor. "Durum böyle değil, şöyledir" diyor. Neyse, oradaki büyük olarak tanımlanan kişiler durumu analiz ediyorlar, hakem olarak tayin ediliyorlar ve diyorlar ki: Yusuf'un gömleği arkadan yırtılmışsa kadın hatalıdır, önden yırtılmışsa Yusuf hatalıdır.

Bakıyorlar, gömlek arkadan yırtılmış. Ve anlıyorlar ki Yusuf suçsuz. Ama buna rağmen yine Yusuf içeri giriyor. Peki Hz. Yusuf bunun derdini duyuyor mu? Haklı olduğu bilindiği halde hapse atılmaktan dolayı bir sorun olduğu düşüncesine sahip mi? Değil. Peki hakkını da mevcut şartlar içinde savunuyor mu? Savunuyor. Bizim burada bahsettiğimiz şey böyle eziklik, aptallık, cehalet, pasiflik değildir arkadaşlar.

Bedeni Sahiplenmeme: Alim ve Sinek Örneği

Ama biz çok ezberlere alışmışız. Yani "ben bir şeyin sahibi değilsem o zaman bırakırım. Ben bu bedenin sahibi değilsem o zaman ben niye bu bedeni besleyeyim

ya?" gibi bir şey aklımıza geliyor. Neden? "Çünkü niye kendi bedenimi besliyorum, e sahibiyim ya." "E sahibi değilsin o zaman bırakacağım."

Bir alim bununla ilgili şöyle bir şey aktarır. Diyor ki: bir gün bu ayeti okudum, dedim kibu beden de bana ait değil, hiçbir şey bana ait değil, bana verilmiş, bana verilmiş, yaradan tarafından bana verilmiş, beden de bana ait değil. Diyor ki o zaman egon dedi ki: "o zaman bu bedene ben de bakmayacağım, niye bakayım, benim olmayan şeye niye bakayım?" diye itiraz etti. Sonra baktım diyor, karşımda bir sinek, bir küçük kara sinek kendisine verilen baş, el, ayaklarını temizliyor. Sanki böyle bir asker olur ya, askerin elindeki her şey kime aittir? Devlete aittir değil mi? Silah vesaire, ama ne yapar asker? Devletin verdiği silaha iyi bakar değil mi, onu temizler, kullanır ve iyibakar. İşte diyor, o sinek bana öğretmen oldu diyor. Ben de Rabbimin bana verdiğibedeni Rabbimin bir emaneti olarak en güzel şekilde kullanmaya ve onu doğru iyi bir şekilde beslemeye, işte hastalanırsa mümkün olan imkânlar ölçüsünde tedavi etmeye çalıştım. Ama kim adına? Onun adına, yaradan adına bunu yapıyorum.

Çünkü bakın öbüründe ne olur? Siz bir süre kendi adınıza o bedenin sahibi olduğunuzu zannedip keyif sürersiniz ya, ama sonra ne olur, sonra yükünü taşımaya başlarsınız. İşte hasta oldum, ne yapacağım? "Bana ne kardeşim" — hasta oldun diyelim, daha doğrusu beden hasta oldu, bakarız yaradanın verdiği o anda imkân ve şartlar içinde var olan bir tedaviimkânı varsa ederiz, yoksa mal sahibinindir değil mi, sahibine teslim ederiz. Anlatabildim mi? Ama "benimdir" dediğiniz zaman başınızı belaya sokarsınız, çünkü bir de onu koruyamazsanız bir de kendi kendinizi yiyip bitirirsiniz.

İkinci İfade: Yapmadıkları Şeyler ile Övülmeyi Sevenler

İkinci cümle: yapmadıkları şeyler ile övülmeyi sevenler. Bu ne demek? Bu daha çok hani yapmamış da yapıyor gibi görünen veya işte yapmamış ama yapıyor diye kendini gösterenler diye zannediliyor. Aslında böyle değil. Aslında şu: sen bir şey yapıyorsun görünüyor, fiil senin elinden çıkıyor, öyle görünüyor ama bir şey iyi, doğru ve güzelse kime aittir, söylemiyor mu? İyilikler Allah'tandır. İyi, güzel olan, hayır olan şey Allah'tandır.

Ama sen Allah'ın sana verdiğiiyilik üzerinden, merhamet üzerinden, sorumluluk duygusu üzerinden bütün hepsini alıyorsun, bütün iyi ve güzel şeyleri alıyorsun. Bunların üzerinden yaptığın şeyleri sen kendine mal edip aslında kendinin yapmadığı şey ile övülmeyiistiyorsun. Övülmekten hoşlanıyorsun, övülmeyi seviyorsun. "Ya siz çok iyisiniz" falan denince gururlanıyorum o zaman. Halbuki ben iyi değilim. İşte sana Hazreti İsa "bana iyi deme, iyi olan Tanrı'dır" diyor. Biz zahiren iyiyiz, görünürde iyiyiz ama o iyiliğin kaynağı yaradandır. O zaman ben nasıl benim üzerimden fiili gözüken Allah'ın fiilini kendime mal edip bir de bundan dolayı "işte kimse beni takdir etmiyor" [derim]?

Takdir Bekleme ve Nankörlük

Bakın bizim en büyük şikayetlerimizden biri bu değil midir: kimse beni takdir etmiyor.

Neyinle takdir edecek seni? Sen nesin? Ne zannediyorsun kendini? Niye takdir bekliyorsun? Ya desen ki "ya Yaradan bana böyle bir lütufta bulunmuş, ben de onun lütfuyla fiilde bulunuyorum, merhamet ediyorum, sorumluluklarımı yerine getiriyorum, insanlarla iyi doğru ve güzel konuşuyorum, üzerime düşen görev ve sorumlulukları yapıyorum, koruyup kolluyorum" — bunların kaynağı ne, gerçek fail kim? İyi, güzel ve doğru da Allah; eğer onu doğru bir şekilde, sana verileni doğru bir şekilde kullanmazsan da ortaya çıkan kötülük de senden.

Ama ego bundan hiç hoşlanmıyor. Ne istiyor? İstiyor ki kötülük Allah'tan, iyilik benden. Ve istiyor ki "kim yaptı bunu" diyor. Senin için kim yaptı? Anne babasın.

Çocuğuna ne diyorsun? "Seni kim koruyup kolladı" diyorsun. "Seni kim besledibüyüttü, ben." Peki takdir ediyor musun, etmiyorsun. Kötü bir şey, nankör diye eleştiriyoruz. Ve takdir edilmeyi arzu ediyoruz, övülüp övülmeyi seviyoruz. "Biri beniövsün." Hatta bazen insanlar yalandan bile bir öv, "sen olmasan ben ne yapardım" falan de. Mesela ego nasıl da şişiyor değil mi böyle, "sen olmasan ne yapar." "Ya İsmail Bey bize çok güzel şeyler anlatıyorsunuz, iyi ki sizinle karşılaştım" deseniz, ben de böyle içeride bir egom varsa oradan bir memnuniyet hissedeceğim. Sonra da bir de "estağfurullah" diyeceğim ki o da hani kaymağı olsun diye bir de tevazu da göstermiş olacağım. Oh ne güzel. Ama sonra övülmeyince de "ya işte nankör insanlar böyle işte övüyorlar sonra da unutuyorlar" diye azap çekeceğim eğer egom varsa. Sonra da o çektiğim azabın nedeni olarak başkalarını göreceğim. İnsanları suçlayacağım çünkü. Neden? Çünkü beni takdir etmiyorlar, beni övmüyorlar, hiç takdir görmüyorum, hiç kıymetim bilinmiyor.

Benim böyle tanıdığım — Allah rahmet eylesin — bir profesör vardı. Dört beş dil bilirdi, epey de böyle araştırmalar falan. Böyle işte "bu memleket benim kıymetimibilmedi" diye üzüle üzüle gitti adamcağız. Şimdi bu azabın nedeni ne? Kıymet bilmeyen Türk milleti mi? Yoksa gerçek failin Allah olduğunu unutan o insan mı?

Gururla Nimeti Tahrip Etmek: Hz. Ebu Bekir Örneği

O yüzden bakın Allah bize azap çekmemenin yolunu gösteriyor. Egomuz ise bize azap nasıl çekilir onu gösteriyor, ama önce bir tatlı, bir şekerleme veriyor: "bak bunun sahibi sensin" diyor, değil mi? Küçük bir tatlı bir şey veriyor ya, insan da övülmekten hoşlanıyor diyor ya, güzel değil mi, hoş değil mi diyor, bak birileri seni övünce ne hissediyorsun, güzel hissetmiyor musun? Sana küçük bir şekerleme veriyor, sonra başını belaya sokuyor, ömür boyu bela çekiyorsun.

İşte insanlar böyle nankör. Halbuki asıl nankör sensin. Neden? Yine bu ayeti tefsir eden zatın ifadesiyle: sen diyor sana verilen bu nimetleri övünmenle noksanlaştırıyorsun. O sana tam gelecek, sen övünmenle onun doğal gelişini, doğal olarak akışını eksiltiyorsun. Yani gururunla tahrip ediyorsun. Burada gurur iki anlama da gelebilir. Birisi aldandığın için, aldanış içinde olduğun için tahrip ediyorsun. Mesela ne yapıyorsun? Sana biraz böyle kasten aşan biri bir laf söylemiştir, "bir daha ona yardım etmeyeceğim" diyorsun. Bunun örneği Kur'an'da vardır, Hz. Ebu Bekir'le ilgili

ayet gelmiştir. Böyle biraz özürlü olan bir akrabası vardır, ona elinden geldiğince Allah'ın verdiğiimkânlarla yardım eder. Bir zaman gelir, işte Hazreti Ayşe'ye iftira atılır, o yardım ettiği kişi o iftirayı en çok dedikoduyla büyütenlerin başında gelir. TabiiHazreti Ebu Bekir de biraz sabırlı biri ama bir gün gelir, öyle bir tırnak içinde canına tak ediyor gibi görünür ve der ki: "vallahi artık ona bir daha yardım etmeyeceğim." Ve ayet gelir: "Allah'ın lütfuyla yaptığınız iyilikleri yeminlerinizle engellemeyin." [Speaker doğrudan surenin adını zikretmediğiiçin bu ayet başlıktaki 'Geçen Ayetler' kısmına eklenmemiştir; muhtemel karşılığı Nur Suresi 22 olabilir, ancak bu bir tahmindir.]

Bakın ne oluyor? Gururunla tahrip ediyorsun. Bakın Allah nereden bakıyor, ego nereden bakıyor değil mi? "Küfranın"la iptal ediyorsun. Yani bazen görmeyerek. Mesela diyorsun ki "ben kimseyi sevemem artık" diyorsun. Neden? "Ya sevdim ama çok büyük darbe yedim." Ve diyelim ki kalbindeki o sevgi akışını, o ilahi sevginin aktığı kanalı tıkıyorsun. "Bundan sonra kimseyi sevmeyeceğim, bundan sonra kimseye güvenmeyeceğim, bundan sonra kimseye yardım etmeyeceğim" diyerek ne yapmış oluyorsun? Küfranınla tahrip ediyorsun.

Küfran ve Gasp Kavramı

Buradaki küfran bir şeyin örtülmesi demek. Yani sen yaradandan gelen o kanalı örtüyorsun artık. Ve ne yapmış oluyorsun? O kanaldan gelen lütfu, ikramı, nimetiiptal ediyorsun. Temellükle gasp ediyorsun. Yani onu kendine mal etmekle mesela diyorsun ki "ben olmasam sen ne yapacaktın, ben olmasam sen yoktun bile, ben senikorumasam seni çakallar yem yapacaktı." Ne yapıyorsun? Kendine mal etmekle gasp ediyorsun. Biliyorsunuz Türk ceza kanununda da vardır, en büyük suçlardan birigasptır, gasp çok büyük bir suçtur. Ne yapıyor ego, gasp ediyor. Veya işte "ben olmasam size bunları kim anlatacak arkadaşlar değil mi" falan diye eğer egoma mal etsem bu bilgiyi gasp etmiş olurum.

Eğer söylediğim doğru bir şeyse bu Allah'a aittir, yanlış bir şeyse bana aittir. Bakın bu çok önemli bir şey: işte burada iyi, doğru ve güzel bir şey yaradana aittir. Hata kusur varsa bana aittir, orada da tövbe istiğfar ederim. Ve benim vazifem, yani fıtratımın gereği övünmek değil şükürdür. Bu Allah'a ait bir şey, Allah lütfetti, ben de sana yardım ettim.

Hz. Fatıma Örneği: İyiliği Kendine Mal Etmemek

Hani hep söylerim, Hz. Fatıma'ya atfedilen bir şeydir: birine bir şey vereceği zaman, maddi bir şey, "Allah bunu sana vermem için bana verdi" der verirken. Hem kendiegosundan yana tam bir uzaklık hissediyor. Yani bu "benimdir"e dair hiçbir algı yok.

Hem de karşıdakine de, hani bak senin kaynak olarak dikkat edeceğin, kalbinivereceğin şey yaradandır. "Allah bunu sana vermem için bana verdi. Ben veriyor gözüküyorum ama aslında Allah bunu sana vermem için bana verdi." Ne kendisituzağın içine düşüyor ne de ifade edişinde karşındakinin tuzağa düşmesine yol açacak bir söz söylüyor. Bakın ne kadar büyük bir özgürlük.

Peki biz bu durumda ne oluyoruz? Biz yaradana dönük, onun sonsuzluğuyla, onun mükemmelliğiyle, onun her şeyin sahibi oluşuyla mutlu olan insanlarız. Bize verilenle değil, bize verilene şükrediyoruz ama asıl şükrettiğimiz odur, kaynaktır. Mesela ben demiyorum ki "ya benim hayatım, işte benim hayatım ne olacak, ben ne kadar yaşayacağım." Bu hayat bana verilen bir şey. Ben şu anda verilenle kendimi sınırlandırmıyorum. Bu hayat nereden geliyor? Sonsuz hay olan haktan geliyor. O zaman ben ona yöneliyorum, ben ona dönüyorum. Benim kalbim ona dönük, o sonsuz hayat sahibi. O zaman ben şu verilmiş olan küçücük bir hayat damlacığıyla kendimi sınırlamıyorum, sonsuz hayat sahibi olan yaradana kalbimi bağlıyorum. Bu daha büyük bir mutluluk huzur kaynağıdır. Yoksa işte "benim hayatım" deyip "kimse bana karışamaz, ben istediğim gibi yaşarım" demek mi bir farkındalık ve bilgeliktir?

Yakamoz Metaforu: Kaynağa Bağlanmak

Her şeyin kaynağı o. Bundan daha güzel ne olabilir? Hani biz bazen şey zannediyoruz, "bak Allah sadece seni kıskanıyor, elindekini de alıyor" falan. Ya böyle değil, böyle bir şey olabilir mi? Allah senin bir şeye sahip olma arzunu bırakmanı istiyor. "Bu sahip olma arzusunu bırak" diyor, "sen bir şeyin sahibi değilsin." Onun maksadı haşa kıskanç değildir, ya böyle işte Yunan tanrıları diye bir de abartırlar işte, mitolojide tanrılar insanları kıskandı falan filan diye böyle ballandıra ballandıra anlatırlar. Böyle değil. Allah senin o küçücük parıltının kaynağı olan kendisine seniçağırıyor. Sen bir parıltıda kayboluyorsun.

Yani bir benzetme kullanacak olursak: sen denizin üzerindeki o yakamozdaki parıltıya bütün her şeyini veriyorsun ve o denizin üzerindeki yakamoz parıltısına takılıyorsun ve onu tutmaya, ona sahip olmaya çalışıyorsun. Halbuki onun kaynağı ne? Ay gibigözüküyor, aslında o da kaynak değil. Onun kaynağı ne? Güneş. Sen kalbini o anlamda verdiğimiz metafor anlamında güneşe diksen o zaman hiçbir zaman karanlıkta kalmazsın. Sürekli yakamoz aramazsın: "erte bakalım gece mehtaba çıkalım, yakamoz var mı yok mu, mehtap var mı yok mu" derdine düşmezsin. Mehtap olsa da güneş var, mehtap olmasa da güneş var.

İşte yine o bilgenin ifadesiyle: bu manada güneşi kalbinin göz bebeğinde taşıyan insana gece yoktur. Eğer senin kalbinin göz bebeğinde o güneş varsa sen her yerde aydınlık içinde yaşarsın. Onun için bir insan Allah ile tam bir bağ sahipse ona yokluk yoktur, ölüm yoktur, acı yoktur, mutsuzluk yoktur, mahrumiyet yoktur, mağduriyet yoktur. O zaman o parıltıyı korumaya... Hatta fotoğrafını çekip duvara asarsın ama o sana güneşin sıcaklığını vermez, o sana güneşin parıltısını vermez, değil mi? Biz şimdi yakamozun resmini çeksek, sonra büyükçe duvara assak, bize ışık verir mi? Vermez. Ama o yakamozun, o parıltının kaynağı olan güneşi tanısak o zaman o mükemmel bir şeydir. Sen her zaman aydınlıkta olursun.

*Fidan Örneği: Bilinçli Eylem*

Ve bakın burada anlatılan şey haşa insanı pasifliğe götürmek, böyle kayıtsız umarsız bir hale getirmek değil, aksine tam bilinçli ve farkındalıklı hale getirmek. Peygamberin ifadesiyle: elinde bir fidan olduğunda kıyametin koptuğunu görsen de onu ekersin.

Neden? Çünkü sen egon namına ekmiyorsun ki. Egon sana diyecek "ya kıyamet kopuyor ne ekeceksin, meyvesini mi devşireceksin" falan der değil mi egon? Ama sen Allah namına o fidanı elinde tutuyorsun ve Allah namına da onu önünde bulunan toprağa ekersin. Neden? Çünkü o fidanın hakkı o an toprağa girmektir.

Ama sen kendi nefsin namına baktığın zaman, hani vardır ya, diyorsun ki mesela "bak merhametli ol, yardım et, ona karşı şefkatli ol." "Niye yapayım ki" diyor mesela.

E tabi ego başka ne diyecek yani, "niye yapayım" diyecek. E ona "Allah namına yaptım" diyemiyorsun çünkü Allah'ı o kadar tanımıyor. "O başka" diyor, "o ayrı bir konu" diyor, "hayatın gerçeği başka" diyor, "sen nerede yaşıyorsun" diyor. Dolayısıyla Allah bizi benliğin, egonun tuzaklarına düşmeden bu hayatı yaşamaya çağırıyor. Eğer o gözle yaşarsan acı yoktur, mağduriyet yoktur, kayıp yoktur, her ne yaşıyorsan yaşa, hiçbir durumda gereksiz yere karanlıkta kalmazsın, kendini mutsuz hissetmezsin.

Mutsuzluğun kaynağı olaylar değildir. Mutsuzluğun kaynağı hayata yanlış bakan benliğindir.

Sevgi ve Kaynağı

Birini seversin, biri seni sever. Kendi ego namına onu hissediyorsun ya, "ya bak beniseviyor, bana kendimi çok mutlu hissettiriyor" falan. Ondan sonra dersin ki "ya beniterk ederse" — al sana bela değil mi? Halbuki seven, dersin ki, o bilse de bilmese de onun sevgisi Allah'tan geliyor, sevilen de senin egon değildir, sevilen de Allah'ın sende var olan iyi ve güzel nitelikleridir. O zaman bakın ne kadar özgürce sevgiyiyaşarız değil mi? Ama öbüründe işte "o beni seviyor, ben seviliyorum, ya o beni yarın öbür gün sevmezse ne olacak, ya onun bende sevdiği şeyler azalırsa, işte güzelliğim giderse ne yapacağım, o yüzden iyi bakımlı olmam lazım" değil mi, o hikayeye girersin. Yani nereden baksan başına bela alırsın. Peki mecbur musun bu belayı almaya? Yok, aslında mecbur değilsin. Biraz dikkat et, biraz sakin ol.

Bana verilmişti, sonra bir kısmı alındı — ki bu bedenin ve bu maddi hayatın tabiatıdır. Kaynağı ne? Yaradan. O zaman ben ona aitsem, kendimi ona bağlı hissediyorsam kihakikat budur, o zaman ben neye üzüleyim ki? Üzüleceğim hiçbir şey yok. Her an mutluyum. Gençken de mutluyum, delikanlıyken de mutluyum, orta yaşta da mutluyum, yaşlıyken de mutluyum. Koşarken de mutluyum, otururken de mutluyum.

Sevinirken de mutluyum, birileri tarafından sevilmediğimde de mutluyum. Neden?

Çünkü sevginin kaynağı o. Sevginin aktığı bazı kanallar kurumuşsa kanallar kurumuştur, kanallarda problem vardır. Hiç kimse birbirini sevmiyor, olabilir, ne yapalım, sevgi kanalları kapanmış, bu onlarla ilgili bir sorun.

Ben kimse beni sevmiyor diye yaradan da mı beni sevmiyor? Zaten o sevenlerin sevgisinin kaynağı neydi ki? Bir anne severken nereden seviyor? Bir arkadaşın eşin dostu severken ne sayesinde seviyor? Eğer Yaradan'ın o sevgisi olmasa biz nasıl birbirimizi sevebiliriz? Sevemezdik ki. O zaman karşındaki Allah'ı tanısa da tanımasa

da bileceksin ki gelen sevgi Allah'tandır. Aslı itibariyle Allah'tandır. Ama onu maddeye, egoya mal edersen — egoyu kenara koy, o yaradandan gelen bir şeydir. O zaman işte gerçek tevhid budur, bahsettiğimiz aynı zamanda gerçek tevhiddir.

Sevginin iki kaynağı olmaz. Hem ben seviyorum hem Allah seviyor [olamaz].

Ego Gerçek Bir Varlık mıdır?

Peki hocam, [muhtemelen: "şeytandan"] gelen kötülük egodan mı geliyor? Evet, kötülük egodan geliyor. Yani benliğin böyle bir potansiyeli var. Mesela diyelim ki birini sevmişim, tırnak içinde beniincitmiş, yaralamış, terk etmiş, aldatmış, ne dersek diyelim, ve ben diyorum ki "bundan sonra kimseyi sevmeyeceğim." Bunu kim diyor? Ego diyor. Peki bu anlamda bir fonksiyon oluşuyor mu? Oluşuyor. Ben ne yapıyorum? Kalbimde sevgiile ilgili bütün kanalları kapatmış oluyorum. Bunun sorumlusu kim? Egon.

"Ego bir varlık mı hocam, yani ego diye bir varlık mı var?" Hayır, ego bir varlık değil ama var gibidir. Yani gerçek bir varlık değil ama var gibi görünüyor. Ve sana var gibigörünen bir şeyi kullanabilme imkânı da verilmiştir. Mesela biz kendimize bakalım, çocukluğumuza, gençliğimize falan; birçok böyle, belki de "ben böyleyim" dediğimiz şey vardır. Şimdi gülüp geçeriz değil mi mesela, bak var gibi görünen bir şey aslında.

Ve eğer onu yanlış kullanırsan başına bela açmış olursun. Onun sorumlusu da sen olmuş olursun.

Teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Ali İmran Suresi: 188

İlgili Sohbetler

Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci

Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.

Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik

Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.

La İlahe İllallah'ın Hakikati

Sohbette önce "kurban kimliği" kavramı üzerinden, insanın kimseden bir şey "alacaklı" olmadığı, gerçek alışverişin yalnızca Yaradan ile olduğu anlatılıyor. Ardından la ilahe illallah hakikatinin, sevginin, değerin ve varoluşun tek kaynağının Allah olduğunu idrak etmek anlamına geldiği; ego/benlik algısının bu hakikatiperdelediği çeşitli örneklerle (güneş-yakamoz metaforu, kutuplardaki adam, Hz. Ali'nin "vermemekle bilme" idrakı, Ebu Süfyan'ın teklifi, Hz. Yunus'un balığı) açıklanıyor. Sohbet, insanın hissettiği "eksiklik" duygusunun sahte bir benlik algısından kaynaklandığı ve bu algıdan çıkılması gerektiği vurgusuyla kapanıyor.