La İlahe İllallah'ın Hakikati

Kısa Özet

Sohbette önce "kurban kimliği" kavramı üzerinden, insanın kimseden bir şey "alacaklı" olmadığı, gerçek alışverişin yalnızca Yaradan ile olduğu anlatılıyor. Ardından la ilahe illallah hakikatinin, sevginin, değerin ve varoluşun tek kaynağının Allah olduğunu idrak etmek anlamına geldiği; ego/benlik algısının bu hakikatiperdelediği çeşitli örneklerle (güneş-yakamoz metaforu, kutuplardaki adam, Hz. Ali'nin "vermemekle bilme" idrakı, Ebu Süfyan'ın teklifi, Hz. Yunus'un balığı) açıklanıyor. Sohbet, insanın hissettiği "eksiklik" duygusunun sahte bir benlik algısından kaynaklandığı ve bu algıdan çıkılması gerektiği vurgusuyla kapanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Gerçek alışverişin yalnızca Yaradan ile olduğu; kimseden "alacaklı" olunmadığı, çünkü sevginin, değerin ve her güzelliğin tek kaynağının Allah olduğu.
  • La ilahe illallah'ın, insanı bugüne kadar esir eden tüm sahte benlik algılarından (kurban kimliği, eksiklik hissi, başkalarından beklenti vb.) kurtuluşun anahtarı olduğu.
  • Hz. Ali örneğinde olduğu gibi, Allah'ın istenen bir şeyi vermemesinin de büyük bir lütuf olabileceği; çünkü kişiyi doğrudan O'nun zatına yönlendirebileceği.

Kurban Kimliği ve Gerçek Alışveriş

Başlayalım. Eyvallah. Evet. Yine bir kitaptan bazı bölümleri okuyup üzerinde konuşmaya çalışacağız.

Hemen her ego er veya geç, az veya çok kurban kimliği diyebileceğimiz bir şeyiiçerir. Dediğimiz gibi kurban kimliği bunu daha önce de okuduk. Kurban kimliği bazen zalim olarak da gözükebilir. Aslında kurban kimliği nedir? "Siz benim hakkımı vermediniz.

Ve ben hayattan alacaklıyım." Düşünün, mesela her birimiz bir düşünelim: Bu hayattan alacağım yok yani. Hiçbir alacağım yok. Kimseden de alacağım yok. Diyebiliyor muyum yani? Böyle bir içsel netliğe, açıklığa sahip miyim?

Hiç kimseden bir alacağım yok. Ha, bu şu demek değil: kimse bana yanlış yapmadı, kimse bana kötü davranmadı, kimse bana haksızlık yapmadı — bu değil. Ama kimseden alacağım yok. Neden? Çünkü benim gerçek alışverişim Yaradan iledir. Ben Yaradan'a aidim, o da benim sahibim. Her şeyin kaynağı O'dur. Onun her şeyin kaynağı olmaklığından gelen tam bir itminanım var benim.

Ben şimdi kimden alacaklı olmaya çalışayım? Değil mi? Yani kimden alacaklı olabilirim ki? Ne almaya çalışıyor olabilirim? Yani Allah varken — Allah sonsuz sevginin, sonsuz kemalin, sonsuz sahiplenmenin, sonsuz kudretin, sonsuz yakınlığın sahibiyken — ben kimden ne tür bir alacak almaya çalışıyor olabilirim? Hani annemden mi, babamdan mı, kardeşlerimden mi, eşimden mi, yakınlarımdan mı, dostlarımdan mı? Ne tür bir alacak peşinde koşuyor olabilirim? Yani Allah'ın veremeyeceği bir şey var da oradan mı almaya çalışıyorum acaba?

Allah varken, hani güneş var ve sen diyorsun ki "ben senden iki mum alacaklıyım, işte yüz vat ampül alacaklıyım." Sonsuz güneş zaten her şeyi parlatıyor aslında, ama sen öyle bir yerde duruyorsun, öyle bir bilinç halindesin, karanlıkta olduğunu zannediyorsun ve diyorsun ki "senden iki mum alacaklıyım, senden yüz vatlık beş ampül alacaklıyım." Ne kadar saçma bir şey olur, değil mi?

Ben şimdi kimden alacaklı olabilirim? Allah her türlü kemalin, güzelliğin, hakikatin sahibiyken kimden ne alacağım olabilir ki? Alacağım varsa da kalsın derim yani. Birisana dese ki "sana beş tane mum borcum vardı" — "Sağ ol, teşekkür ederim, sen de kalsın" derim, değil mi? Neden? Güneş var yani. Sen güneşle muhatapsın. O yüzden bakın, nereden baktığımız ne kadar fark ediyor değil mi?

Sevginin ve Değerin Tek Kaynağı

Eğer hakikat noktasında hak ile muhatapsam, ben mesela kimden sevgi alacaklı olabilirim? "İşte annem, babam, eşim, arkadaşım beni sevmedi, yeterince sevmedi, alacaklıyım" diyebilirim. Allah sonsuz sevginin kaynağı ve sahibidir, ve onu sonsuzcasına, rahmetiyle rahimiyetiyle dağıtıyor. Senin kalbin de açıksa bunu hissedersin.

Şimdi ben böyle bir durumda "annem beni çok sevmedi, babam beni çok sevmedi, eşim beni çok sevmedi" diye düşünür müyüm? Düşünmüyor olman gerekir. Pekidüşünen kim? İşte o düşünen sahte bir benliktir. Hakkı göremeyen bir benlik algısıdır.

Kâmil insanlar insanlarla polemiğe girmezler, insanlarla ilgili bir problemleri yoktur. Sadece insanlara yanlış yaptıklarıyla ilgili bir şeyi hatırlatırlar: "Bak, böyle yapmasan iyi olur." Bu, kendilerini rahatsız ettiğiiçin değildir. Ben atıyorum diyelim ki annen veya baban: "Anneciğim, babacığım, siz biraz böyle sevgiyi hissedip bunu yansıtabilseniz güzel olur." Ama "beni sevmiyor olduğunuz için değil" veya "bana sevginizi yansıtmadığınız için değil" — ben zaten kaynaktan alıyorum yani. Kaynakla muhatabım. Onu Allah'a şükür idrak etmişim, ama bu sizin için önemli. Sizin kaynakla bağlantınız için önemli.

Ve eşine diyelim: "Bak, beni sevmemenle veya bana o sevgiyi göstermemenle ilgilisöylemiyorum. Sen sevgiden mahrum kalmayasın diye beni sev" diyorum. Bakın, bu ne kadar farklı bir şey, değil mi? Ama öbür türlü "işte beni sevmiyorsun, böyle bir söz vermiştin" falan diye hikaye üstüne hikaye üretirsiniz. Ama öbür türlü sizin insanlarla ilgili bir polemiğiniz yoktur, bir probleminiz yoktur. O problem varsa siz orada "bu problemi çıkaran kim" diye bulmaya çalışırsınız. Bu problem kim tarafından üretiliyor? Bir acınız varsa bu acı kim tarafından üretiliyor?

Dedim ya, görme bilincimizi, yani gören özneyi tartmalıyız. Yoksa "ben böyle görüyorum, böyle hissediyorum" — tamam da bunu kim görüyor, kim hissediyor? Bunu sorgulaman gerekmiyor mu? Bu kime göre bu kadar acı? Kime göre bu kadar acı hissediliyor? Kim bunu hissediyor? Eğer bunu sorgulamazsan, bugüne kadar taşıdığın benlik tarafından bir ömür daha eziyet göreceksin. Bir ömür daha çile çekeceksin, bir ömür daha musibet yaşayacaksın.

La İlahe İllallah'ın Hakikati

Bakın ne diyor peygamber? "La ilahe illallah deyin, kurtulun." E biz diyoruz kurtulamıyoruz. Problemlerde peygamber mi yanlıştır demek acaba? Yoksa "la ilahe illallah deyin kurtulun" dediğinde biz neyden kurtulacağımızı mı bilmiyoruz yani? "La ilahe illallah deyin kurtulun." E bak, kurtulmuyoruz. Çünkü mesela düşünün, bu hadisihiç düşündünüz mü? "La ilahe illallah deyin kurtulun." "Ama öyle olmuyor işte hocam." Doğru, öyle olmuyor, çünkü daha bu sözün ne demek olduğunu anlamamışız yani.

"La ilahe illallah de, kurtul." Yani seni bugüne kadar esir etmiş olan, bugüne kadar özdeşleşmiş olduğun, bugüne kadar kendin zannettiğin bütün o benlik algılarından kurtul yani. Bak, la ilahe illallah de. Yani Allah her güzelliğin kaynağıdır. Her kemalin kaynağıdır. Hakikatin kaynağıdır. Varlığın kaynağıdır. Değerin kaynağıdır. O zaman bak ne güzel: "Kendimi değersiz hissediyorum." Bak, la ilahe illallah de, kurtulursun. Doğru mu? Aslında doğru. Neden? Çünkü değerli olan, değerin kaynağı olan Allah'tır. La ilahe illallah — ve Allah'tan başka hakiki değerli kaynak yoktur.

"Ya ama işte ben eşimden, arkadaşımdan, dostumdan değer bekliyorum." Bak işte, la ilahe illallah de ve kurtul. Çünkü neden? La ilahe illallah nedir? Değerin kaynağı Allah'tır, hakiki değerli olan O'dur. E sen nesin? E sen de O'na aitsin. O zaman bak, her şey ne kadar güzel, ne kadar mükemmel bir tamamlanma hali. Bunu her şeye yayabilirsiniz.

"E kimse beni sevmiyor ama hocam mutsuzum. Gerçek sevgiyi bulamadım, ruhu bulamadım, onu bulamadım, bunu bulamadım." Ya, la ilahe illallah de kurtul. Neden?

Sevginin kaynağı Allah. Sevginin mutlak kaynağı Allah. La ilahe illallah dersem — hani Hazreti İsa'nın ifadesini kullanalım — "Tanrı sevgidir" diyor, "Tanrı aşktır." Bunu bazı sufiler de söylemişler. Ki hakikat aynı zamanda da budur: Allah sevgidir, sevginin kaynağıdır. O zaman la ilahe illallah, yani Allah'tan başka hakiki sevgili de yoktur, seven de yoktur. Dikkat edin buna.

Peki nasıl Allah'tan başka hakiki anlamda seven yoktur? Çünkü ben bir çocuk olarak, bir anne olarak, bir baba olarak, bir eş olarak, bir karınca olarak, bir kuş olarak, bir kelebek olarak — ne olarak düşünürseniz düşünün — nerede sevgi varsa, en küçük olanında bile... hani bazen olur ya, böyle su vardır ama nem halindedir; ama o nem de sudur değil mi? Düşünün, sevginin böyle nem hali gibi. Orada Allah vardır. O en zayıf olan sevginin de kaynağı O'dur. O yüzden "ey sevgili" derken bu sadece sizin sevdiğiniz anlamına gelmiyor. Bu alemde gördüğüm bütün sevgilerde — en sönük olanı da dahil — onun içinde hakkın sevgisi vardır. Ama o seyrelmiştir, bulandırılmıştır. Onun saf hali Allah'tandır. Ona aittir, ondan geliyor.

O zaman ben ne diyorum? La ilahe illallah — Allah'tan başka sevginin kaynağı yoktur. "Ama işte eşim eskiden beni seviyordu, şimdi sevmiyor." Canı sağ olsun. Ne olacak ki? Sevginin kaynağı kalıcı, ebedi. Bir gün eşine yansımış, bir gün çocuğuna yansımış. Çocuğun evlenmiş, eşini seviyor, seni unutmuş. Canı sağ olsun. Ama laf olsun diye değil, hakikaten öyle. Neden? Çünkü sen sevginin kaynağıyla muhatapsın, onunla bağlısın.

Bak ne güzel, la ilahe illallah diyen ne güzel kurtuluyor değil mi? Ama sen süreklitesbih çekiyorsun, "la ilahe illallah" — bir türlü kurtulamıyorsun. Çünkü la ilahe illallahın ne demek olduğunun farkında değilsin. Bu aslında ne manaya geliyor? La ilahe illallah — ne kadar muazzam bir şey. Bütün iyiliklerin, güzelliklerin, hayırların, bu alemde gördüğün hoşuna giden ne varsa — iyi adına, güzel adına, doğru adına ne varsa — kaynağı Allah'tır. Ve o kaynaktan zaten bu kadar yansıma var. Ama bakın, dikkat edin: la ilahe illallah, ondan başka yok yani.

"İşte bak, tabii Allah da seviyor ama eşim de sevsin istiyorum." Bak sen şimdi çok saçmalıyorsun ama. Ne diyebilirim başka, değil mi? En hafifi bu: saçmalıyorsun. "Allah seviyor ama eşim de sevsin." "E tamam, Allah seviyor ama çocuğum da benisevsin." "E tamam, Allah seviyor ama falan da beni sevsin." Ya bak, ben sana sevmesin demiyorum — zaten onun sevgisi de o kaynaktandır, eğer severse. Ama sen sanki Allah var, bir de eşim, arkadaşım, dostum, kardeşim, çocuğum, o, bu, şu diye kırk bin tane — bir de tırnak içinde söyleyeceğim — put üretmişsin aslında.

Ama ne anlamda bu put oluyor? Çünkü hepsini Allah'tan kopuk zannediyorsun.

Benim annem beni seviyorsa, o sevginin kaynağında Allah vardır. Annem sevgisinibulandırmış olabilir: "Beni sevmezsen seni sevmem oğlum" diyebilir bana — bulandırmıştır o sevgiyi. "Eskiden seni seviyordum ama şimdi sevmiyorum" diyebilir.

Çocuğun sana "anneciğim, babacığım, seni çok seviyorum" der, sonra işte evlenir gider: "Seviyorum da işte şimdi eşim öne geçti" falan filan. E ne oldu? Eğer sen o çocuğunun, arkadaşının, annenin, babanın, eşinin sevgisinin kaynağının Allah olduğunu unutursan, işte o kişinin sevgisi senin için puta dönmüş olur. "Bizi Allah'a yaklaştırsın diye o putları ediniyoruz" diyorlar ya — bizimkinin bunlardan ne farkı var? Senin putunun illa taş toprak olması mı lazım? Her put taş toprak değildir ki.

Dolayısıyla burada aslında gerçekten idrak etmemiz gereken tek hakikat la ilahe illallah'tır.

Peygamberlerin Ortak Mesajı: Tevhid

"La ilahe illallah deyin kurtulun." Tabii bu hemen zihnimize şu gelir: "Muhammedün Resulullah dememiz lazım değil mi hocam?" Ya, zaten o sana bunu söylüyor — sana bunu iletmek için söylüyor. Yoksa o kendini araya sokmak için mi söylüyor? Mesela sen desen ki "la ilahe illallah" — Hazreti Muhammed "arkasına beni de ekle" midiyecek mesela? La ilahe illallah'ı sana mesaj olarak ileten peygamberdir. Dolayısıyla hakikatin temeli, aslı ve tamamı la ilahe illallah'tır. Yoksa "Muhammedün Resulullah" dersem şöyle olur böyle olur hikayesine girmek abes bir şeydir.

Aynı zamanda İsa Ruhullah'tır. İsa'nın diliyle de "la ilahe illallah" mesajı iletilmiş.

Muhammed'in diliyle de "la ilahe illallah" mesajı iletilmiş. Musa'nın, Musa Kelimullah'ın diliyle de iletilmiş. Ama hiç dikkat ediyor musunuz? Hiçbir peygamber kendisini öne mi çıkarmış? Hayır. "La ilahe illallah" değil de "ben ve benden öncekibütün peygamberlerin, benden önceki bütün kardeşlerimin söylediği en mükemmel söz la ilahe illallah'tır" diyor peygamber. Yani şunu demek istiyor aslında: biz hepimiz bunu ifade ettik, bu mesajı size getirdik. Ama hakikaten bizim la ilahe illallah hakikatine dair idrakimiz çok zayıftır.

Allah Birdir: Güneş-Ay-Yakamoz Metaforu

Allah'tan başka ilah yok. Allah birdir. Ne demek Allah bir? Niye üç beş değil? Bak bakalım, Allah bir mi? Mesela "tek seven Allah'tır" diyebiliyor musun? Yani görüntüde seven çok ama hakikatte seven birdir diyebiliyor musun? Hayır, diyemiyorsun.

Nerede kaldı Allah bir? Bakın, Allah bir demek şu demek: "Belki beni annem de seviyor, babam da seviyor, kardeşim de seviyor, o da seviyor, bu da seviyor, bir de Allah da seviyor" — ne kadar çoğalttı yani. Nasıl Allah bir, nasıl burada? Allah bir ne demek? İyi, güzel, doğru adına gördüğün her ne varsa, onun kaynağı Allah'tır demek.

Mesela bakın, işte güneşe bir metafor olarak bakalım. Mesela ben gece İstanbul'da denizin kenarına oturdum. Ayın dördüncü gününde de ay var. Bakıyorum ne kadar güzel bir yakamoz var. Denizin üzerinde böyle parıl parıl parlıyor. Böyle mehtap falan, romantizm falan. Bakıyorsun, o parıltı nereden geliyor? Önce diyorsun ki "aydan geliyor gibi görünüyor." Tamam. Aydaki ışık nereden? Güneşten. Bak, kaynağına vardın değil mi? O zaman bak neyi algılarsın? Bütün o parlaklığın kaynağı güneştir. Ayınki de, denizin üzerindeki de. Tıpkı bunun gibi.

Yani ben işte "annem beni çok severdi, dedem beni aşırı böyle severdi, ilk torunuydum" falan filan — tamam, ben şimdi dedenle sen Allah arasında hakikianlamdaki o bağı kuramazsan ne olur? Dersin ki, "tamam Allah seviyor ama böyle dedenin sevgisini daha yakın hissediyorum." Bunu diyeceksin. Tıpkı o verdiğim örnek gibi. Ya tamam, güneşin adı var aklımda ama ben şimdi yakamozu görüyorum yani.

Benim için en yakın olan şey yakamozdaki parıltı mı diyeceksin, yoksa o yakamozdaki parıltının hakikatte güneşten geldiğini mi göreceksin? İdrak edeceksin.

Bakın, o yüzden "Allah bir" demek çok muazzam bir şeydir. La ilahe illallah demek çok muazzam bir şeydir. Altın değerindedir diyeceğim, altın bile zayıf kalır, kıymeti az

kalır. Paha biçilmez bir hazinedir. Allah bizi buna layık görmüş. Yani demiş ki siz la ilahe illallah ehli olun. Bu paha biçilmez bir kıymettedir. Bütün tezahürler, görünümler yıkılsa, ortadan kalksa, siz la ilahe illallah bilincine sahipseniz asla sarsılmazsınız. Asla.

Onun için bir bilgenin bir sözü var, der ki: "Güneşi göz bebeğinde taşıyan bir insana gece yoktur." Şimdi düşünün. Güneş göz bebeğinizde ise karanlık bir şey olabilir mi? Bir yer karanlık olabilir mi? Olamaz.

Nazlı Bir Varlık Olmak: Ego ile Hakikat Arasında

Şimdi sende la ilahe illallah şuuru senin kalbinin göz bebeğindeyse, senin için "kimse beni sevmiyor" veya "kimse bana değer vermiyor" veya "hayatta hiçbir şey beceremedim, kendimden nefret ediyorum" veya "kendimi böyle bomboş, saçma sapan biri gibi görüyorum" diyebilir misin? Sen la ilahe illallah hakikatini kalbinin göz bebeğinde taşı. Sen kendini ne olarak göreceksin? Allah'ın nazlı bir varlığı olarak göreceksin. Şu dünyadaki aziz bir misafiri olarak göreceksin.

Ama egon diyecek ki: "İsmail, ne başardın? Neyle kendini gösteriyorsun? Millete 'İsmail kimdir' diye sorduklarında ne göstereceksin? Hiçbir hal gösteremeyeceksin. O zaman sen boş bir insansın." Diyecek egon. Siz de eğer buna inanırsanız ne olmuş olacak? Hakikat perdelenmiş olacak. O zaman bak, la ilahe illallah seni, alemi ve bütün varoluşu dosdoğru bir şekilde anlatan bir hakikattir.

"Kimse sevmiyor, kimse değer vermiyor, kimse anlamıyor" — ilginç bir şey yani, ilginç bir durum, sadece o kadar. Allah anlıyor, seviyor, değer veriyor; o benim varlığımın kaynağı, o benim varlığımın kalbi. Ne kadar muazzam bir şey, ne kadar büyük bir hakikat. Allah seni böyle bir hakikatle ödüllendirmiş, ama sen ego düzeyinde "evim yok, arabam yok, işte sevgilim yok, eşim var ama beni sevmiyor, işte hayatta çok mücadele ettim ama bir türlü arzu ettiğim başarılara ulaşamadım, benim bu yaşta konumum bu mu olacaktı" falan — bak ne tür hikayelere takılıyorsun. Peki takılırsan bunlara ne olur?

Kutuplardaki Adam Metaforu ve Hissedememe

İşte kutuplardaki adamın güneşi algılamasına kapılmış olursun. Şimdi kutuplardakiadam güneşin hakikatini bilmese, güneşi şöyle algılar: "Gökyüzünde yuvarlak bir şey var ama pek bir ısısı falan yok, o kadar da sıcak değil." Neden? Çünkü sen kutuplardasın, güneşin hakiki niteliğiniidrak etmiyorsun oradan. Sen egonun kutuplarındasın yani. O sahte benliğin kutuplarında yaşıyorsun. Güneşi görsen bile diyorsun ki "çok üşüyorum." Değil mi? Neden? Çünkü o sahte benliğin içindesin. O sahte benliğin içinde olduğun için Allah'ın sevgisi sana gelmiyor gibi. Tabii, "seviyor diyorlar ama o kadar hissedemiyorum" — bir de hissedemiyorum hikayemiz var bizim.

E ne yapayım, şimdi sen kutuplardaysan ve güneşin hakiki sıcaklığını hissedemiyorsan ne yapayım yani? Güneşle ilgili hakikati mi değiştireyim, yoksa

senin konumunu değiştirmene mi yardımcı olayım? "Ben hissedemiyorum, güneşin sıcaklığını hissedemiyorum." Tamam, ne yapalım kardeşim, ne yapabiliriz, neyitavsiye ediyorsun bize? Güneşten mi vazgeçiyorsun, yoksa senin konumunu daha doğru bir yere mi getirelim? Bu mu uygun olan, biz ne yapalım?

"Ya, ben böyle kalacağım, Allah da bana sevgisini hissettirsin kardeşim." Böyle bir şey olmaz ki. Sen egonun içindesin, mesela diyorsun ki "Allah beni seviyorsa istediklerimi yapsın." Şimdi bu nasıl olur yani? "Ben kutuplarda kalmaya ısrar edeceğim, güneş de beni ısıtsın." Olmaz. Yani sen o kutuplarda kaldığın müddetçe güneşin hakiki ısısını almayacaksın.

Şimdi sen diyeceksin ki "ya bu dünyada benim istediğim olmuş, ne önemi var; olmamış, ne önemi var." O başka bir mevzu. Ben Allah'tan isterim, her şeyi de isteyebilirim. Ama olsa da hoş, olmasa da hoş. İşte sufi niye öyle diyor? "Kahrın da hoş, lütfun da hoş." Kahrını kahır olarak gördüğünden değil, zahiri nazarla. Kahır dediğin şey de hoştur, lütuf dediğin şey de hoştur. Bir bakarsın, ne istiyorsan Allah sana vermiyor — ne kadar hoş bir şey. Hakikaten ne kadar hoş bir şey. Dersin ki, Allah böyle beni kendi zatıyla o kadar meşgul etmek istiyor ki, "onu vermedim, bunu vermedim, bunları geç" diyor yani. "Beni bul" diyor. "Yakamozu bırak" diyor, "doğrudan doğruya güneşin sıcaklığını ve ışığını gör."

Sen diyorsun ki "Ya Rabbi, bana yakamoz göster." Gösterir göstermeyeceğinden değil — ama seni kendine muhatap kılmak istiyor, doğrudan doğruya kendine muhatap kılmak istiyor. Ama sen diyorsun ki "Ya Rabbi, beni bu dünyada bir seven yok mu, beni sevdir." Tamam mı, sevdirebilir yani. Ama sevdirmese o daha hoş aslında. Anlatabildim mi?

Vermek ve Vermemek: Hazreti Ali'nin İdrakı

İşte o yüzden Hazreti Ali diyor: "Rabbimi, istediklerimi vermemesiyle bildim." Ama biz onu da yanlış anlıyoruz — "bak, vermedi; demek ki veren oymuş, vermemiş, ben de Allah'ı öyle bildim" — o değil o. Hazreti Ali diyor ki: "Ben Rabbimden bir şeyler istedim ama onun vermemesi beni onun zatına ulaştırdı. Beni onun isim ve sıfatlarıyla meşgul olmaktan alıp zatına ulaştırdı."

"Ya Rabbi, bana" — atıyorum — "dünyada çocuk ver, işte şu ver." Hiçbirini vermedidiyelim. Ne için, niye vermedi? Doğrudan doğruya kendine muhatap etmek için. Bu şuna benzer: Dediğim gibi, bir çocuk düşünün, uzakta diyelim, babasından. Babasına diyor ki "baba bana para gönder." Baba göndermiyor. "Baba bana araba ver." Almıyor. "Baba bana şunu ver." Vermiyor. En son çocuk ne yapıyor? Babasına gidiyor, değil mi? Diyor ki "baba nasılsın?" Babayla muhatap oluyor — tırnak içinde — değil mi? Ama diyelim ki o baba, çocuğu bir şey istiyor veriyor, bir şey istiyor veriyor, veriyor, veriyor. Ne olacak? Verdikleriyle oyalanma ihtimali var, değil mi? Ama kâmil insan bir noktadan sonra verse de vermese de bu dünyada hiç oraya takılmaz. Verirse şükreder, vermezse Allah'ın zatıyla muhataptır. Ne kadar mükemmel bir şey.

O yüzden Allah'ın size istediklerinizi vermemesi de büyük bir lütuftur. Yani vermesi de lütuftur — ama tırnak içinde söylüyorum — vermemesi daha büyük bir lütuftur. İşte o yüzden Hazreti Ali yine diyor: "Rabbimi, istediklerimi gerçekleştirmemesiyle bildim."

Zat, Sıfat ve İsim Evliyası

Buna tasavvuf "zat evliyası" diyor. Bir de "sıfat evliyası" var, bir de "isim evliyası" var.

Zatının velisi olmak o ayrı bir şeydir. Yani doğrudan, mesela kimi evliya vardır: Allah'ın cömertliğinin velisidir. Allah cömerttir ona, mesela ne isterse vermiştir. O da der ki: "Rabbim ne kadar cömert" — cömertliğin velisidir. Kimi de Allah'ın Alim isminin velisidir; ona bazı haberler verir, bazı peygamberlerine, bazı velilerine rüyalarında bir şeyler göstermesi gibi — o, Alim isminin velisidir.

Bir de Allah'ın zatının velileri vardır. Bu şuna benzer: Mesela bir babaya çocuğunun bir bakışı vardır, eşinin bir bakışı vardır, arkadaşının bir bakışı vardır. Ama bütün o sıfatlardan bağımsız olarak o kişiye bir bakış vardır — o onun zatiyetidir, zatıdır, kendisidir. Yani eş olmaktan, anne-baba olmaktan, şu bu olmaktan bağımsız bir zatı vardır. Allah'ın zat ismi nedir? Aslında Hû'dur. Yani onun bir adı yoktur, Allah bile değildir; zatının adı yoktur. İşte hakiki kâmil insan o zatiyetin velisidir.

Ama biz bırakın Allah'ın sıfatının evliyası olmayı, isminin evliyası olmayı — tecellisinin bin perdeden geçmiş bir parıltısının evliyası olmaya çalışıyoruz. "Allah bana para verse ben onu çok severim." Sen Allah'ın cömertliğinin en minimum düzeydeki bir noktasına yakın olmaya çalışıyorsun. "Allah'tan şunu çok istedim, vermedi" — ne istedin? "Araba istedim." Sen Allah'ın cömertliğinin milyonlarca perdesinden geçmiş, minnacık bir şeyine yakın olmaya çalışıyorsun.

"Ben Allah'ı çok seviyorum" diyorum bazen. Niye diyorum? "Allah bana ev verdi, araba verdi, bilmem ne verdi" diye. Ben de içimden diyorum ki, "bunları mı verdi diye Allah'ı seviyorsun?" — sonra bunu içimden bile demiyorum, üzülüyorum yani. Neden? Çünkü Allah'ı bununla tanıyor — bu kadar tanıyor. "Araba vermiş, ev vermiş, eş vermiş, bilmem ne vermiş" diye böyle tanıyor. Sen nasıl bir Allah kulusun, değil mi? Bunlara dair bir farkındalığın var mı? Anlatabildim mi? Bunun gibi.

O yüzden la ilahe illallah çok mukaddes bir hakikattir. Ve onun hakikatiniidrak etseniz, bu dünyanın bütün kâinatının zenginliklerine değişmezsiniz. Hiçbir şeye değişmezsiniz.

Ebu Süfyan'ın Teklifi ve Peygamberin Cevabı

O yüzden bakın ne diyor Peygamber Efendimiz? Mekke'nin son dönemlerinde Ebu Süfyan geliyor, Peygamber'e diyor ki: "Bak, seninle bir uzlaşmaya varalım, gereksiz yere birbirimizi örselemeyelim. Sen eğer evlenmek istiyorsan sana yardımcı oluruz, bizim sözümüzü herkes dinler, sana en güzel düğünü de yaparız. Sen eğer ticaretimize ortak olmak istiyorsan — bak, belki baban sen doğmadan öldü, annen altı yaşındayken öldü, amcanın yanında kaldın, olabilir insanlık hali, belki maddiolarak böyle yükselme arzun olabilir değil mi?" — mesela psikolog gibi konuşuyor

mübarek değil mi — "işte ihtiyacın olabilir, içine işlemiş olabilir, böyle bir şeyim olsun; bu konuda sana destek olalım. Biz Mekke'nin en önde gelen tüccarlarıyız, seni de ortak ederiz." Başka ne teklif ediyorlar? Yönetime ortak olmak isteyebilirsin — çünkü insanda böyle muktedir olmak isteği var. "Tamam, seni Mekke'de idarenin içine bir yere koyarız, bakanlık veririz, bir şey veririz. O kadar zor bir şey değil, niye bu kadar birbirimizi örseliyoruz değil mi?" Mealen bunları söylüyor yani. Günümüzde olsa böyle diyecekti, değil mi?

Peki Peygamber ne diyor? Bak, işte biraz önce dediğimiz şeyi söylüyor. Diyor ki: "Bir elime güneşi, bir elime ayı verseniz, ben la ilahe illallahtan vazgeçmem." Bu ne kadar karizmatik bir söz, değil mi? Bu hakikatin ta kendisidir. Yani siz ne yapsanız, bana ne verseniz — değil bu dünyayı, güneşi verseniz — bu değiştirilebilecek bir şey değildir. Bırak böyle bu teklif ettiğin şeyleri; bir elinde dünya, bir elinde güneş ve ay olsa, ben la ilahe illallah hakikatinden vazgeçmem.

Bu kadar mı kıymetli la ilahe illallah? Evet, aslında kıymetli. Ama biz bugün neredeyse dinimizi, la ilahe illallah hakikatini nelere nelere değiştireceğiz yani. Bugün diyorlar işte "herkesin bir fiyatı var" değil mi? Evet, o hale getirmişler bizi. "Herkesin bir fiyatı var" haline getirmişler. Neden? Çünkü sana seni unutturmuş, sana kendihakikatini unutturmuş. Sana la ilahe illallah nedir, bunu unutturmuş. Sen onun kıymetini bilmiyorsun. Kendi varlığının hakikatini neye değiştirsen zaten beş para etmez, yani ucuza gitmiş olursun. Milyar dolarlar verseler de ucuza gitmiş olursun.

Konu rakam değil — beş basamaklı mı, yedi basamaklı mı, on basamaklı mı değil yani; trilyon basamaklı olsa da sen ucuza gidersin, o kafayla.

Şehadet ve Mahrumiyet

Ve dikkat edin, Allah bu dünyadaki hiçbir şeyin bu hakikate zarar vermeyeceğini de bize hatırlatıyor. Ne diyoruz biz? "Öldürülsek de, mahrum edilsek de biz la ilahe illallah'tan vazgeçmiyoruz" değil mi? Bir anlamda şehadet de budur. Şehadet niye kıymetlidir? Eğer bu anlamda şerhedersen bu şu demektir: "Ben bu dünyaya gerektiğinde beş kuruş bile ehemmiyet vermem. Ben la ilahe illallah'ı temsil ediyorum" — ve aynı zamanda dikkat edin, öldürülsem de, zahiren öldürülsem de, her şeyden mahrum da edilsem — ki bu en çok mahrum edileceğimiz şey gibigörünen şey nedir? Bu dünyadaki biyolojik hayatındır — sen "beni bundan da mahrum edecek olsan" desem, ben aslında kendimi herhangi bir eksiklik içinde olan biri gibi görmüyorum. Herhangi bir eksikliğim olmayacak benim, değil mi?

Hani düşünün, böyle "şu anda seni öldüreceğiz" desek hemen kafamızda ne olur değil mi? "İşte ne planlarım vardı, neler yapacaktım" — bir sürü hikaye, bütün bunlardan mahrum olacağım değil mi? Allah diyor ki: sen eğer la ilahe illallah'ı anlarsan hiçbir şeyden mahrum olmazsın. Beş yaşında bir çocuksun, seni öldürüyorlar mı? Sen mahrum değilsin. Bir aile, bir çocuksun; zalimler seni öldürüyor — sen mahrum musun? Hayır, değil.

Bakın, dikkat edin, bu çok önemlidir. Ama biz böyle bir bebek öldürülünce onu mahrum görüyoruz. Hayır. Onu öldüren mahrumiyet içindedir. Onu öldüren hakikatten mahrumdur. Onu öldüren Allah bilincinden mahrumdur. Onu öldüren kendiniidrak etmekten mahrumdur. O bir yaşında veya altı aylık veya kundakta öldürülen çocuk mahrum değil ki — çünkü o Allah'a ait ve ona bağlı. Sen onun mahrumiyetini düşüneceğine — Gazze'de öldürülüyor diye, bu düşünme anlamında değil; oradakibir bebeğin öldürülmesini bırak, orada küçük bir kedi, bir karınca bile haksız yere öldürülüyorsa onu da düşünmemiz gerekiyor, bunu kastetmiyorum — ama sen daha önce kendi mahrumiyetini düşün. Sen şu anda nelerden mahrumsun? Yani Allah'a çok şükür yiyoruz, içiyoruz falan — bu değil. Sen kendi hakikatinden mahrumsan, bundan daha büyük bir mahrumiyet olabilir mi? Sen dünyada yaşadığın küçük bir aksaklık yüzünden, herhangi bir problem yüzünden kalbini daraltıyorsun. Sen ne kadar mahrum bir insan pozisyonundasın, bunun farkında mısın? O yüzden Allah'ı bilen mahrum değildir. Ama hakikaten bilmemiz gerekir. Hakikaten bilirsek mahrum değiliz.

İşte hakikaten la ilahe illallah diyen kurtulur; kurtulamıyorsak, bazı şeyler var bana tutsaklık hissettiriyor demektir. O zaman bak onlardan kurtul. La ilahe illallah bilincinibütün hakikatiyle idrak et ve o tutsaklıktan, o özdeşleşmekten kurtul. Bütün dünya sana sırtını çevirse — işte Hazreti Peygamber'e Allah'ın dediği gibi, insanlar senin etrafından dağılabilir — "de ki Allah bana yeter." Bunu neyle söylüyor Peygamber?

Çünkü "la ilahe illallah" diyor, çünkü benim varlığımın tek ve hakiki kaynağı O'dur diyor.

Ama işte dostlar da olmayınca insan kendini eksik hissediyor. O zaman sen — tırnak içinde söylüyorum — "Müslümanlık nedir anlamamışsın" demektir. İnsan eşi dostu olmayınca kendini yalnız hissediyor. O zaman git, kendine başka bir din mi bulacaksın? Ne yapacaksın? Bir çare bul kendine yani. Yanlış bir yerde duruyorsun.

"Ha, hissediyorum." Tamam, kutuplardasın, iyi hissedemiyorsun; o zaman iyihissedeceğin bir yere git yani.

Eksiklik Hissi ve Hz. Yunus'un Balığı

"Kendimi eksik hissediyorum." Tamam, bak, bu sahte bir benliktir, bunu izale etmeye çalış. Ya bu his niye geliyor bana, bu hissin kaynağı ne? Ben hangi geçmiş hayatım içinde, hangi algılardan dolayı böyle bir şeye kapılmışım? İnsan dostlarıyla vardır, insan kendisini sevenlerle vardır, insan anlaşıldığı ölçüde vardır, insan değer gördüğü ölçüde vardır, insan faydalı olduğu ölçüde vardır. Allah seni bir tek başına, bir dağ başında, küçücük bir adada yaşatsa, kimseye faydan yok — ne olacak o zaman, hiçbir işe yaramıyor musun?

Hayır, bakın, bütün bu hikayelerden kurtulmak zorundayız. Bu, "insanlarla iletişimimiz olmasın, insanlarla güzel alışverişimiz olmasın, eşimiz, dostumuz, arkadaşımız olmasın" demek değil — bakın, dikkat edin buna. Benim varoluşumun tek kaynağı Allah'tır. Ben Allah tarafından tam olarak yaratılmışım. Şimdi diyeceksiniz ki "hocam bedenimiz, bak, havaya ihtiyacımız var" — ben sana bedeninden bahsetmiyorum ki.

Bak, en büyük tutsaklığımız üzerine bir ders yapmıştık değil mi? "Kalpler ancak Allah ile mutmain olur" diyor — bedenler Allah ile mutmain olur demiyor, kalpler Allah ile mutmain olur diyor. Bu ne demektir? Bu şu demektir: Allah seni tam olarak yaratmış, yani sana tamlık bilinci vermiş. Mutmain olmak budur. Bir eksiğin yok yani.

"Ama hocam bir eksiklik hissediyorum." Tamam mı, bak onu keşfet. O eksiklik hikayesi nereden geliyor? Ben de eksiklik hissettim, uzun zaman hep eksiklik hissederdim: "Bir şey yapayım, kendimi tamamlayayım; etkili olayım, kendimi tamamlayayım" diye bir hikayem vardı. Ama sonra baktım bu hikaye sahte bir hikaye. Kalpler ancak Allah ile mutmain olur, bunun hiçbir istisnası yoktur.

Ama insan hocam bazen bir eksiklik hissediyor. Tamam, onu hissettiğin an nereden baktığına dikkat edin. Hayatı nereden algılıyorsun, kendini nereden algılıyorsun, kendin dediğin şey nedir o anda? "Böyle eksik yani, işte biri olursa tamamlanırım; biribeni severse, anlarsa, değer verirse, kabullenirse o zaman tamamlanacağım" zanneden bir benlik var içinde. Bak onu gör, onu bırak, serbest bırak. O da özgürleşsin — sen ondan özgür ol, o da senden özgür olsun.

Ama sen onun tarafından yutuluyorsun. Hazreti Yunus'u hangi balık yutmuşsa, sen de öyle bir balık tarafından yutulmuşsun. Mesela "hep içimde bir eksiklik hissediyorum hocam" — tamam, eksiklik balığı tarafından yutulmuşsun. Hani diyorlar ya, Yunus hangi balık tarafından yutuldu diye — birçok balık var: eksiklik balığı var, başarısızlık balığı var, tamamlanamama balığı var, sevilmiyorum balığı var. O kadar çok balığımız var ki bunlar tarafından yutuluyoruz. Biri diyor ki "hocam ben hep eksiklik hissediyorum" — çünkü eksiklik balığı tarafından yutulmuşsun. "Kendimiyeterince güçlü hissedemiyorum" — neden, güçsüzlük balığı tarafından yutulmuşsun. Ya da "ben herkesten üstünüm" — kibir balığı tarafından yutulmuşsun.

Yoksa Yunus'u yutan hangi balıktı diye düşünmene gerek yok. Sen hangi balık tarafından yutulmuşsun, hangi balıklar tarafından yutulmuşuz, buna bakmalıyız. Onu gördüğümüzde — bakın ne güzel değil mi — o balığın içinde kalarak değil, o balıktan çıkarak Yunus olursun. Yoksa o balığın karnından bakarak bir yere varamazsın. O balığın karnından çıkman lazım. O zaman kurtulursun.

Sağ olun. Evet, bugün de bu kadar olsun.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde sure ve ayet numarası belirtilerek doğrudan alıntılanan bir ayet bulunmamaktadır. "Kalpler ancak Allah ile mutmain olur" ifadesi Ra'd Suresi 28. ayete telmih niteliğinde olabilir, ancak anlatıcı bunu açıkça bir ayet olarak isimlendirip kaynak göstermediğiiçin burada tahmini bir atıf eklenmemiştir.

İlgili Sohbetler

Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik

Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.

Tevhid ve Hasbiyallah Bilinci

Bu sohbette İsmail Acarkan, tevhidin özünün bütün referanslarımızı yalnızca Allah'a dayandırmak olduğunu anlatıyor; "Allah bana yeter" sözünün insanlara karşı bir meydan okuma değil, varlığın merkezinin Allah olduğunu idrak etmekten doğan derin bir dinginlik olduğunu vurguluyor. İçimizdeki sahte benliklerin (nefsin) bizi çevrenin, bedenin, ilişkilerin ve toplumsal onayın esiri kıldığını; Hz. Muhammed, Hz. Yusuf ve Hz. İbrahim örnekleriyle bu sahte benliklerden nasıl özgürleşilebileceğini anlatıyor.

Arzu ve Korku Ateşinde Yanmamak

İsmail Acarkan, Hz. İbrahim'in ateşe atılıp yanmaması kıssasını, insanın nefsinde arzu ve korku üzerinden kendi ürettiği "ateş"e işaret eden sembolik bir anlatı olarak yorumluyor. Bu ateşi yakanın da söndürenin de kişinin kendi bilinci olduğunu, dünyevi nimetlerle veya kayıplarla değil ancak Allah'a aidiyet bilinciyle bu ateşin sönümlendiğini; alışkanlık haline gelmiş duygu-düşünce kalıplarının insanı hakikatinden perdelediğini çeşitli kıssa ve örneklerle (Hz. Eyüp, sahabe kadının sabrı, Hz. Ebu Bekir, Hudeybiye Anlaşması) anlatıyor.