Nefs-i Emmare Kendini Nasıl Gizler
Kısa Özet
Sohbette, kutsal metinlerin insana bildiği ama unuttuğu şeyleri "hatırlattığı" fikrinden yola çıkılarak, insanın küçük yaşlardan itibaren oluşan düşünce, duygu ve davranış kalıplarını "kendisi" zannettiği ve bu yüzden bunların üzerindekihakimiyetini fark edemediği anlatılıyor. Bu kalıplara Kur'ani bir tabirle "nefs-i emmare" (emreden benlik) deniyor; hırsızlık veya zulüm gibi açık kötülüklerle sınırlı olmayıp, "eleştirilince üzülmek", "haksızlığa uğrayınca kendini mağdur hissetmek" gibi görünüşte doğal sayılan tepkileri de kapsadığı vurgulanıyor. Hz. Yunus'un kavmine kızıp onları terk etmesiile Hz. Muhammed'in Mekke'de on üç yıl boyunca hiç kızgınlık göstermemesi karşılaştırılıyor; Hz. Yusuf'un kardeşlerinin haksızlığına rağmen kendini mağdur hissetmemesi örnek gösteriliyor. Sohbet, nefs-i emmarenin kendininasıl "avukat gibi" savunduğu, "benden adam olmaz" gibi ümitsizlik tuzakları kurduğu ve tövbe kapısının her zaman açık olduğu vurgusuyla sona eriyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Nefs-i emmare sadece hırsızlık, zulüm gibi açık kötülükler değildir; "eleştirilince üzülmek", "hak ettiğim ilgiyi görmeyince alınmak" gibi doğal sayılan tepkiler de birer nefs-i emmare kalıbıdır — bunları fark edememenin nedeni onlarla tam özdeşleşmiş olmamızdır.
- Hz. Yunus'un kavmine kızıp onları izinsiz terk etmesiile Hz. Muhammed'in Mekke'de on üç yıl boyunca hiçbir kızgınlık emaresi göstermemesi arasındaki fark, "fıtrata göre" davranmakla "nefs-i emmareye göre" davranmak arasındaki farkı gösterir.
- Hz. Yusuf'un kardeşlerinin haksızlığını kabul etmesi ama bundan dolayı kendini mağdur ve ümitsiz hissetmemesi, hakkını sakin biçimde savunmakla mağduriyete gömülmek arasındaki ayrımı örnekler; "beni anladın mı" tuzağı nefs-i emmarenin en büyük hilelerinden biridir.
Giriş: Unutma ve Hatırlama — Kur'an'ın Zikir Olarak Tanımlanması
Bugün aslında hepimizin az çok yaşadığı bir duruma değineceğiz. Bu da aslında duyduğumuz, okuduğumuz, hatta çok güçlü bir şekilde doğruluğuna inandığımız şeyleri unutuyoruz. Ve bir şey sanki bize onu unutturuyor gibi. O yüzden de aslında bütün kutsal metinler kendilerini hatırlatıcı olarak tanımlarlar. Kur'an mesela bir zikir olarak kendini tanımlıyor. Bu, hatırlama, hatırlatan şey anlamına geliyor. Aslında bu neye işaret ediyor? Unutuyoruz. Yani hatırlamanın zıttı nedir? Unutmaktır. Mesela birine deriz ki, "bunu unuttun mu, bak sana hatırlatayım."
Hatırlamak aslında aynı zamanda şuna da işaret ediyor — bu da bize önemli bir müjde: aslında bir şey hatırlatılıyorsa demek ki sen onu biliyorsun aslında. Yaniderinde, senin varlığında hatırlatılan şeye dair bir bilgi var. Bu da bizim için çok önemli bir değer. Dolayısıyla aslında biz buradan şunu anlayabiliriz: işte Kur'an olsun, kamil insanların yaklaşımları, tavsiyeleri, ifadeleri olsun, en başta kutsal metinler, aslında bize bir şeyi hatırlatıyorlar. En derinde bize hatırlatılan bir şey var. Bu demektir ki aslında sen en derinde bunu biliyorsun.
Kutsal Bilinç Dışı: Freud, Jung ve Kadim Öğretiler
Hani buna bazen bazı bilgeler bu bilinç dışı kavramını irdelerken buna "kutsal bilinç dışı" diyorlar. Yani bizde o spiritüel varlığımıza, o ruhsal varlığımıza, özümüze dair, şu anda bilincimizde olmasa bile, yani bilincimizin dışında kalmış gibi görünse bile var olan bir şey var. Bu senin kutsal bilinç dışındır. Hani modern psikolojiyi okuyanlar az çok bilir: bir "kişisel bilinç dışı"ndan bahsedilir, bunu daha çok Freud bahseder. Bir de Jung'un "kollektif bilinç dışı" dediği, daha böyle toplumsal bir nevi bilinç dışımız, bütün insanlığın psikolojik düzeydeki bir nevi kollektif hafızası gibi bir bilinç dışından bahsedilir. Kadim öğretiler buna daha önemli bir katkıda bulunur: kutsal bilinç dışı.
İçimizdeki Bilgiye Rağmen Reddetme: Ego'nun Direnci
Hatta bazı kutsal metinlerde şu var: insan nefsi bir şeyi reddetse bile aslında içinde buna dair bir bilgelik vardır ama ego orada devreye girer ve reddeder. Hatta bazen bunun küçük yansımalarını psikolojik düzeyde de bazen görüyoruz. İşte bazen diyoruz ki "aslında doğru söylüyor ama işte inat nedeniyle, veya başka nedenlerle, bazen kibir nedeniyle, bazen korkaklık nedeniyle, bazen kendimizi yetersiz hissetmemiz nedeniyle ben bunu kabul etmiyorum" diyor. Çünkü kabul etsek bize zor gelen bir değişimin içine gireceğiz. Ama onu da göze alamıyoruz, korkuyoruz, hatta yapamayacağımızı zannediyoruz. Diyoruz ki "ben sana inanmıyorum." Ben bir insanın, hiç kimse sevmese de, hiç kimse ona "değerlisin" demese de yaşayabileceğine inanmıyorum. Aslında niye inanmıyorum? Çünkü yapamayacağımı zannediyorum. Bana sanki yapamayacakmışım gibi geliyor.
Ama bir yerden de böyle bir bakarken, "ya evet, yani hiç kimse seni sevdiğinisöylemese de, sana değerli olduğunu söylemese de, ya aslında sen varsın yani" —
bir taraftan da bilincimizin bir yanı bize aslında "insanlardan bağımsız olarak varsın, varlığın ve değerin insanlara bağlı değil" der. Ama o an zayıf gibi kalan, "bu da asla yok" diyemeyeceğimiz bir şey hissederiz. Ama ne olur, o ağır basana odaklanırız ve o ağır basan sanki daha gerçek gibi gelir.
Halı ve Zemin Metaforu: Fark Edilmeyen Kalıplar
İşte bu noktada aslında biz şunu görmeliyiz, konumuzun başına dönelim.
Unutmaktan ve hatırlamaktan bahsettik. Aslında bizde oluşmuş olan bir beden ve psikolojik mekanizmanın içinde oluşmuş kalıplaşmış bir şey var. Bu, küçük yaşlardan itibaren o psikolojik mekanizmanın mizacımıza, yaşadığımız olaylara, içinde bulunduğumuz topluma, kültüre, sosyal dokuya, yaşadığımız olayların bizde meydana getirdiği algılara, yargılara bağlı olarak bir kalıp oluşuyor. Bu düşünce dünyamızda bir kalıp oluşturuyor, duygu dünyamızda bir kalıp oluşturuyor, eylem tarafımızda, davranış tarzımızda bir kalıp oluşturuyor. Ve biz bir zaman sonra bu kalıbı kendimiz olarak algılıyoruz.
Hani o tembelin meşhur fıkrasında olduğu gibi, doktora gidecek biraz aşırı ve sağlıksız besleniyor. Ama o beslenme tarzına o kadar alışık ki, doktorun dediklerini"yemekten sonra mı yiyeceğim, yemekten önce mi yiyeceğim" diye soruyor. Aslında bu çok anlamlı bir şey. Bizde de böyle bir taraf var. Sanki bende bir kalıp var, bir "ben" varım. Biri de bana bir konuda tavsiyede bulunuyor, o tavsiyeleri de yerine getirmeye çalışıyorum, fena da değil o tavsiyeler gibi. Ama bendeki kalıbı görmüyorum, o kalıbın farkında bile değilim. O sanki benim temel — diyelim ki bir ev düşünün, evin zemininde halı var, o halının altında bir taş döşeme var, ince bir taş döşeme veya bir marley var veya başka bir ahşap döşeme var. Ama ben onu zemin olarak kabul ediyorum. Hadi halıyı kaldırıyorum, halı biraz hareketli gibi duruyor, kaldırıyorum ama diğeri sağlam duruyor yani, zemin gibi duruyor. Ve sen o zeminden hiç şüphelenmiyorsun.
Olumlu ve Olumsuz Görünen Kalıplar
Mesela bu bazen böyle olumlu gibi görünen davranış ve tutumlarımız, düşüncelerimiz, duygularımız içinde olabiliyor, olumsuz gibi görünen de olabiliyor.
Mesela olumsuz görünen nedir? "Ben tembelim, ben dikkatsizim, ben beceriksizim, ben hiçbir şeyi doğru düşünemem" gibi olumsuz kalıplar da olabiliyor. Bazen de böyle olumlu gibi görünen ama aslında hayatın gerçekliğiyle tam örtüşmeyen kalıplar da olabiliyor. İşte "ben çok sevgi doluyum ama insanlar çok acımasız" gibi. "İşte ben çok samimiyim ama insanlar çok samimiyetsiz, o yüzden de bir türlü kendimi rahat hissedemiyorum." Ve öyle bir şey oluyor ki sanki senin kendini rahat hissetmen için insanların sana karşı samimi davranmaları lazım. Bundan hiç şüphe etmiyorsun. Yanisamimi davranmasalar bile sen rahat ve huzurlu olamaz mısın? Bu o kalıba hiç düşünülesi bir şey gibi gelmiyor. Ve o kalıptan hiç şüphe etmiyorsun. Hiç şüphe etmediğin için de aslında senin üzerinde hakimiyet kuran bir şeye dönüşüyor bu. Ama
sen onu "benim üzerimde hakimiyet kuruyor" gibi algılamıyorsun. Onu kendin olarak algılıyorsun.
Nefs-i Emmare Nedir? "Emreden Benlik"
"Yetersizim" diyorsun ve o sana hakimiyet kuruyor. Bir şey yapacaksın, oradan diyor ki "sen yetersizsin, beceremezsin, bırak, yüzüne gözüne bulaştıracaksın, bırak, mecbur değilsen uğraşma, yapamazsın, bir de rezil mi olacaksın." Niye "nefs-iemmare" diye bir tabir kullanılır? Aslında bu Kur'ani bir tabirdir. Sadece tasavvufa özgü bir şey değil. Evet, "emreden nefs" demek, yani "emreden benlik" demek, daha Türkçeleştirirsek. Pekibu emreden benlik nereden çıkıyor? Aslında o fıtri olmayan kalıplardan çıkıyor. Fıtriolmayan bir kısım kalıplar bizde "ben" olarak algılanmaya başlıyor. "Ben" olarak algılamaya başlayınca sen onu tatbik ediyorsun — düşünce olarak, davranış olarak, duygu olarak tatbik ediyorsun.
Eleştiriye Üzülmek de Nefs-i Emmaredir
İşte biri beni eleştirdiğinde ne yapayım, çok üzülüyorum. Şimdi ben de sanki bu nefs-iemmaredir demiyorum, sanki öyle değilmiş gibi geliyor. Ne de "nefs-i emmare" deyince işte hırsızlık, arsızlık, hakaret etmek, nefret etmek, zulmetmek, kötülük yapmak — biz nefs-i emmare deyince sadece bunlara deniyor zannediyoruz. Halbukisenin eleştiren birine karşı duyduğun üzüntü ve bu üzüntüyle ayrışamaman, "birieleştirdi miinsan üzülür yani, ister istemez üzülüyorsun" deyip ne yapıyorsun aslında? O kalıbı doğal kabul ediyorsun. Ve aslında o kalıp sana emrediyor: "eleştiriyor, seni sevmiyor, seni çekemiyor, seni ötekileştiriyor, seni dışlıyor, sevseydieleştirmezdi, o zaman sevmiyor." Deyip ne yapıyorsun aslında? O benliğin, o düşüncenin, o duygunun emrinde hareket ediyorsun. İşte biz o yüzden buna "nefs-iemmare" demişiz geleneğimizde. Yani bir şey sana kendin gibi geliyor ve o sana emrediyor tırnak içinde, ama sen onu kendin gibi algıladığın için ondan hiç şüphe etmiyorsun.
Biri seni eleştiriyor, diyelim ki senin nefs-i emmaren eleştiriye karşı öfke duyuyor: "sen kimsin beni eleştirecek" diye bir kalıp işliyor. Bunu kim yapıyor? "Nefs-i emmare" diyorsun. "Ya ne nefs-i emmaren, bu benim ya" diyor. Aslında o işte emreden benlik.
Çünkü onda öyle bir kalıp oluşmuş: "bak seni biri eleştirdi mi hemen reaksiyon ver, yoksa tepene biner, yoksa seni ezer." Belki çocukluğunda ebeveynin seni eleştirdi ve sen ona karşı mizacın nedeniyle reaksiyon verdin — önce vermedin, daha üstüne gelince belki tip 8'sin veya tip 1'sin veya başka bir tipsindir — orada eleştiriye karşı direnç koymazsan, kendini hemen savunmazsan, hatta saldırmazsan senin üzerine daha çok gelirler.
İnkar Eden Arkadaş Örneği: Kalıbı Savunma
Ve bunu, "içimde böyle bir şey var, bana emrediyor" diye algılamıyorsun. "Bu normal bir şey tabii ki" diyorsun. "Biri seni eleştirirse öyle sakin sakin dinlersen, hele ona haklı olsa bile birazcık hak verirsen senin tepene biner, o zaman ne yapacaksın, karşı
koyacaksın, yok öyle bir şey diyeceksin." Hatta benim böyle bir arkadaşım vardı — mizacını söylemeyeyim — işte biri eleştirince ben sürekliinkar ederdim, "böyle bir şey yok, sana öyle geliyor, sen öylesin aslında" diye hemen itiraz ederdi. O anda kimse, bana haklı olsa bile, bir şeyi kabul ettirmez. Kendini bu şekilde savunabileceğine inanıyor. "Çünkü eğer kabullenirsem ne olur" diyor: "kendimi çok ezik, çok yetersiz, beceriksiz, birilerinin küçümsediği biri gibi hissediyorum, bunu hissetmek de istemiyorum." O zaman ne yapıyor? İnkar ediyor, "yok öyle bir şey" diyor.
Peki bunu diyen kim? Sankiişte o kişi diyoruz. Nerede nefsi? Emreden nefs nerede? Öyle bir şey yok gibi gözüküyor. Neden öyle bir şey yok gibi gözüküyor? Çünkü onu kendin gibi, kendin olarak algılıyorsun. Kendin olarak algıladığın için aslında onun sana emrettiğini görmezsin, "hiç ne alakası var" dersin. Hatta benim bir arkadaşım vardı, derdim ki "bak sende de öyle bir nefs-i emmare var". "Yok, hiç bana kimse emredemez, ben kendimi istiyorum" diye savunurdu. İşte o yüzden nefs-i emmareyi görmek zordur. Neden?
Çünkü onunla özdeşsin. Kendini o zannediyorsun. O düşüncelere sahip olan, o düşünceleri düşünen benim, o duyguları hisseden benim, o duygular benim tırnak içinde özgür irademle hissediliyor, o davranışları sergileyen benim gibi bir yerden bakıyorsun. Öyle bakınca nerede emreden?
Influencer ve Piercing Örneği: İçselleştirilmiş Baskı
Hani derler ya, en mükemmel şekilde insanları yönetmek istiyorsanız onlara bir şeyizorla, baskıyla, tahakküm ederek değil — o biraz zor bir süreç, tamam gücün varsa ezersin, tahakküm edersin ama en iyisi yaptırmak istediğin şeyleri onların kendiistekleriymiş gibi hissettirmen, "ben bunu istiyorum" dedirtmen. Öyle yapabilirsen çok ucuza bu işi kurtarırsın, öyle tahakküm etmeyen, polis zoruna, asker baskısına gerek yok, o isteyecek. Ben şimdi bundan otuz sene evvel deseydim ki "arkadaşlar bundan sonra herkes kulağına, göbeğine, kaşlarına piercing takacak" falan, "ne münasebet ya" denirdi değil mi? Hele biraz zorlasaydım, gücüm olsa, biraz etkili olurdum ama herkes de "bu baskıdan kurtulunca asla bunu yapmayacağız" derdi. Ama bakıyorsunuz şimdi öyle bir şekilde özendirmişler tırnak içinde, öyle bir şekilde içselleştiriyorlar ki, bunu bazen bir artistin, bir sanatçının, meşhur birinin, bir youtuberın, bir "influencer"ın — neyse, bunlar arkadaşlar biliyorsunuz — bak ne güzel "influenza," yani seni etkileyen biri aslında, anladın mı, grip virüsünün de adı influenza'dır, anladın mı, yani seni öyle bir etkiliyor ki sen onu kendi arzun zannediyorsun.
Mesela çok böyle popüler, yakışıklı, etkili bir erkek figür üzerinden binlerce erkeğietkileyebilirsin değil mi? Onun saçı gibiinsanlar saçlarını uzatır, onun yaptığı dövme gibi dövme yapar, onun gibi giyinir, onun gibi trip atar, onun gibi bir harekette bulunur.
Bir zaman çok meşhur bir diziydi, yıllarca devam etti böyle — oradaki başroldekiadam gibi böyle yürüyüş tarzı vardı, bir tane omuz daha yukarıda, böyle gençler vardı. Veya işte böyle onun gibi uzun pardesü giymek falan filan. Aslında ne
yapıyorsun sen orada? Bir şeyiiçselleştiriyorsun. Yani kişinin psikolojik bünyesine zerk ediyorsun. Aslında ne yapıyorsun, tamamen psikolojik bir etkileşimle karşındakine diyorsun ki "bak böyle giyin, böyle davran, böyle konuş, böyle hareket et." Veya işte bir kadın üzerinden, genç bir müzik topluluğu üzerinden, bugün 12, 13, 14, 15, 20 yaşlarında genç kızlar nasıl etkileniyorlar değil mi? Bunu bir araştırıp inceleseniz çok daha gerçekten hayret verici, bazen dehşet verici sonuçlara gidebilirsiniz.
"Canım İstiyor" Diyen Arzunun Kökenini Sorgulamak
Peki bu neyle yapılıyor? Birileri onlara baskı mı yapıyor? Diyorsun ki "niye yaptın, niye piercing takıyorsun?" "Canım istiyor" diyor. Veya "niye yırtık pantolon giyiyorsun?" "Canım istiyor." Hakikaten doğru, canı istiyor ama bu nasıl oluşmuş hiç düşündün mü? Yani senin canın niye istedi böyle bir şeyi, hiç düşündün mü mesela? Bunun üzerinde hiçbir değerlendirme yaptın mı? İlk nerede gördün? Nasıl etkilendin?
Zihninden ne geçti? "İşte ben de onun gibi olacağım" ne zaman dedin? Nasıl geliştibu süreç? Biraz dikkat etse aslında bir insan, tırnak içinde söylüyorum, zokayı nerede yuttuğunu belki hatırlayabilir. Dolayısıyla ne olmuş oluyor? Aslında biz nefs-i emmare dediğimiz şeyi bu yüzden göremiyoruz. Çünkü onu kendimiz olarak tanımlıyoruz: üzülen benim, alınan benim, öfkelenen benim, bu böyle olacak diyen benim, bu böyle olmayacak diyen benim.
Hz. Yunus'un Kızgınlığı: Toplumu Terk Etmesi
Toplum düzelmeli deyip öfkelenen benim, toplum düzelmediğinde Hazreti Yunus gibikızıp "bunlardan adam olmaz" diyen de benim. Niye Allah Hazreti Yunus'a tırnak içinde bir hatırlatmada bulundu? Çünkü o da bir nefs-i emmaredir. Oraya dikkat et. Niye topluma kızdın, niye kızıp terk ettin? Aslında orada mevzu toplumu terk etmek değil, biz daha çok oraya bakıyoruz. Halbuki orada o toplumu terk etmesine sebep olan şey, o duyguydu — kızdı toplumuna. Dedi ki: "ben bunca yıl sizin içinizdeyim, bu kadar zaman size örnek olmaya çalıştım, günümüz tabiriyle rol model olmaya çalıştım, elinden geleni yaptım, kendimi düşünmedim, sizden bir menfaat beklemedim, bir çıkar gözetmedim, ama siz anlamıyorsunuz, dinlemiyorsunuz, onaylamıyorsunuz" deyip kızdı. Bakın bir toplumu terk de edebilirsiniz, bakarsınız olmuyordur, dersiniz ki onların sürecini bırakabilirsiniz. Orada bir temel problemianlayabiliyor musunuz? Kızdı orada yani. Halbuki kızgınlık göstermeni gerektirecek bir durum yok. Sen orada onlarla savaşmıyorsun ki. Muhatap olduğun, tebliğ ettiğin toplum anlamıyor, hatta seni aptallıkla suçluyor. Tabii bazen ego şey der: "ya tamam kabul etmiyorsunuz da biraz saygı gösterin yani." Ama işte onunla alay da etmişler, dışlamaya da çalışmışlar gibi bir sürü hikaye var.
Hz. Muhammed'in Mekke'de Kızgınlık Göstermemesi
Ama bakın dikkat edin, Hz. Muhammed 12-13 yıl Mekke'de peygamberlik döneminde kalıyor. Bir kızgınlık emaresi yok. Bu o toplumu onaylıyor anlamına gelmiyor ama bir kızgınlık yok. O fıtratına göre davranıyor, fıtratına göre konuşuyor, fıtratına göre
kendisine tabi olanlara yol gösteriyor. Ve yine fıtratına göre kendisine muhalefet edenlere mukabelede bulunuyor. Ama neye göre? Fıtratına göre. Şunu demiyor: "insanı da çok kızdırıyorlar." Demiyor: "bunlar beni çok üzüyorlar." "Ben onlara ne yaptım ki, kötülük mü yaptım, bunlar beni tanımıyorlar, ben bunca yıl emin biri, güvenilir biri dediler, birçok noktada hakem tayin ettiler, hiçbir zaman yalan söylediğimi görmediler, hiçbir zaman yalan söylemedim, şimdi mi yalan söyleyeceğim, bunlar ne biçim insanlar" gibi bir hikaye yok yani.
Peygamberin Örnekliği Bize Neden "Hitap Etmiyor" Hissi Verir?
Bir dinleyici sordu: "o zaman bunu Peygamber Efendimiz başından beri hiç özdeşleşmediğiiçin korunmuş vaziyette değil mi, o ego sürecine hiç özdeşleşmemiş yani." Şunu düşündüm, bu cevabın bize bir faydası var mı diye baktım. Aslında bize bir faydası var mı? Pek yok aslında. Muhtemelen öyle de olabilir ama bunun bize bakan bir tarafı yok. Bunun altında "ego" kavramı akla geliyor. Ego da başından berikorunmuş, arınmış zaten [diyebiliriz]. Dolayısıyla çok bize hitap etmiyor. Tırnak içinde, o kuş cinsinden, biz sürüngen cinsindeniz. Kuş güzel de yani, bir kertenkele bir kuşa bakar ama bir kuş gibi de hareket edemez gibi bir tuzağa bizi düşürmemeli, çünkü biz bu tuzağa çok düşüyoruz.
Şunu söyleyebiliriz: Peygamber o anlamda tırnak içinde söylüyorum böyle korunmamıştır bu anlamda. Şöyle bir örnek kullanalım: öyle bir bedene sahip değil ki, diyelim ki hiçbir zaman grip olmaz, nezle olmaz, başı ağrımaz — çünkü onun bedenihastalıklara karşı korunmuş vaziyetteydi. Peygamberin durumu böyle bir şey değil. Fakat güçlü bir farkındalık var. Ne yönde bir korunmuşluk var? Yanlış yapma durumu kendiiçinde olduğunda veya davranışına yansıma durumu olduğunda Allah onu uyarıyordu. Bunun nedeni örnek olması gereken bir ümmetin olması. Ama şu yok yani: "ben seni her türlü yanlış düşünceden, duygudan, davranıştan koruyacağım, zaten istesen de yapamazsın" — böyle bir koruma yok bu anlamda. O zaman onun içinde vicdan mekanizması çok gelişmiş vaziyette değil mi. Fıtratına en yakın hal, yani o fıtratın en doğal haliniyaşıyor aslında, fıtratının dilini çok iyi duyan, fıtratının değerlerine tam olarak uyumlu bir durumda.
Peygamberin Oğlunun Ölümü: Hüzün ile Yıkılma Arasındaki Fark
Çocuğu öldüğünde, vefat ettiğinde ağırlığından yaşlar geliyor. YouTube'daki ses kayıtlarında bahsedilmişti. Eğer korunmuş olsaydı gözü yaşarmazdı. Şöyle anlatalım: dedik ki aslında orada da fıtratın bir yansıması var. Ben olabildiğince "insan" kavramını bazen kullanmıyorum çünkü insan kavramı çok farklı algılanıyor, "ne yapayım insanım" gibi. Fıtratında bir ebeveyn olarak çocuğun vefat ettiğinde nasıl davranırsın? Sende ne olur? Geçici bir ayrılığın hüznüyle gözü yaşarıyor ama böyle bir vaveylâ koparmıyor, çökmüyor, "işte hayat benim için bitti, ben ne yapacağım, niye öldü, ölmemeliydi" gibi bir hikaye yok, ama geçici bir ayrılığın hüznüyle gözü yaşarıyor.
Buna bağlı olarak geçici bir ayrılığın hüznü oluşuyor kalbinde ama hiçbir tepkisellik, öfke, kızgınlık, üzüntü, acı ve kederin içine gömülme gibi bir durum söz konusu değil.
Aslında orada gösterilen şey, fıtri olarak bir ebeveynin bile çocuğunun ölümüne yaklaşımı. Aslında orada kendi çocuğu olarak da görmüyor, o Rabbine ait, Rabbi onu bir süre emanet etmişti ve o emaneti alıyor. Ama işte onunla bir vakit geçirmişsin, onun getirdiği bir ünsiyet var, bir yakınlık var, ve artık o fiziksel yakınlığı yaşayamayacaksın. Dolayısıyla geçici bir ayrılığın bir hüznü ve o hüzne bağlı bir gözyaşı var. Ama o duygunun içine gömülmek var mı? Yok. O duyguyu yaşar ama o duygunun içinde gömülmez. Anlatabiliyor muyum? Yaniiçinde gömülmeden, o duyguyu illa susturmak olarak değil, o duygunun içinde kaybolmadan yaşamak.
Bu üzüntü de olabilir bazen, bir başka duygu da olabilir; o duygudan ibaret olmadığını bilerek, olmadığının bilinciyle. Mesela bazı insanlar görürsünüz böyle bir korkuya kapılmışlardır, her şeye korkuyla bakar — o nedir? Sen korku duygusunun içinde kaybolmuşsun. Öbürü öyle bir üzgündür ki üzüntü duygusunun içinde kaybolmuştur. Hani hep örnek veririm: diyelim ki bir çocuk çikolata veya şeker istedi, almadın, öyle bir ağlar ki bazı çocuklar, o duygunun içine gömülüverir. "Gitmiyorum eve, hiçbir şey yapmak istemiyorum, ölmek istiyorum, yaşamak istemiyorum, sen benim annem babam değilsin" — öyle bir haldedir ki aslında şunu hisseder bir ebeveyn o durumda: "ya bu çocuk o duygunun içine gömüldü yani, onun içinde kayboldu, onun içinde öldü yani." Artık o çocuk o anda aklı yok, bilinci yok, farkındalığı yok, neyin ne olduğuna dair ayırt etme kabiliyeti yok, o duygunun içinde kayboldu. İşte peygamberde bunu görmüyoruz, hiç görmüyoruz. Ama ne var? Bir duyguyu doğal olarak yaşama — bazen hüzün olur, bazen gözler yaşarır ama bakın hüzün de iki çeşittir.
İki Tür Hüzün: Ebedi Kayıp ve Geçici Ayrılık
Bir şeyi ebediyen kaybetmenin bir hüznü vardır, bir de geçici olarak bir ayrılığın getirdiği bir hüzün vardır. O yüzden böyle hüznü de tek bir kaleme indirgeyemeyiz.
Hicret Sahnesi: "Hüzünlenme, Allah Bizimledir" Ayeti
Mesela peygamber hicret ettiğinde Hz. Ebu Bekir ile müşrikler onları takip ediyorlar. Onlar da bir küçük mağaraya sığınıyorlar ve orada Hazreti Ebu Bekir, peygamberin müşrikler tarafından yakalanıp ona zarar verileceğini ve öldürüleceğini düşünerek hüzünlenir. Orada ayet ne diyor? "Lâ tahzen, hüzünlenme, innallâhe meanâ" — Allah bizimledir. Yani tabii ki tedbirli ol, bu ayrı bir şeydir. Ama "yakalanırsak, müşrikler biziyakalarsa her şey bitti" dersen bu çok yanlış olur.
"Her Şey Bitti" Cümlesinin Yanlışlığı
Biz günümüzde böyle günlük dilde çok kullanıyoruz bu tarz şeyleri. "Bir şey olacak, her şey bitti" gibi oluyor. Atıyorum bir sınava girdin, kazanamadın, sanki her şey bitti.
Bir hastalık oluyor, sanki her şey bitti. Ya ölürken bile her şey bitmiyor ya. Sen dünyadaki hangi olay için böyle "her şey bitti, ben bittim" diyebilirsin? Nasıl sen bitebilirsin ya? Diyelim ki bir ilişkin bittiğinde nasıl sen bitebilirsin? Bir işin yolunda
gitmediğinde sen nasıl her şey bitti diyebilirsin? Bir deprem oldu, evin yıkıldı, nasıl her şey bitti diyebilirsin? Çok yanlış bir şey ama işte o içinizdeki sahte benlikler öyle hissedebiliyor. Bu nedir? Bu mesela nefs-i emmaredir. Niye nefs-i emmaredir? Çünkü bak bir şeyle sen özdeşleşmişsin ve o özdeşleştiğin duygu düşünce sana böyle diyor ve sen de bunu kabul ediyorsun. Ama bu senin fıtratına aykırı olan bir şey.
Dolayısıyla aslında senin fıtratına rağmen sana bir şeyi dayatıyor aslında.
Nefs-i Emmareyi Fark Etmemenin Nedeni: Özdeşleşme
Ama o dayatmayı sen neden hissetmiyorsun peki? Haniinsana desek ki "bak sende nefs-i emmare var, o sana dayatmada bulunuyor," o insan diyecek ki: "ne dayatması ya, bana hiç dayatan bir şey yok, ben hissediyorum, ben düşünüyorum, ben böyle davranmayı tercih ediyorum". Ama hakikatte nedir? O şey sende bir kalıba dönmüş. O düşünce, duygu ve davranış kalıbını kendinin düşünce, duygu ve davranışı olarak algılıyorsun. Ama o aslında senin fıtratını örten ve fıtratına rağmen sana tahakküm eden bir şey. Ama sen onunla özdeşleştiğin, yani onu kendi düşünce, duygu ve davranışın kabul ettiğin için, o tahakkümü fark etmediğin bir durum yaşıyorsun.
Bir Hafta Kızmama, Alınmama Deneyi
Bu illüzyonu, bu tahakkümü fark etmek çok önemli bir şey. O yüzden haniişte nefs-iemmaresini bilen ona aldanmamaya çalışır. Ama ben nefs-i emmaremin nefs-iemmare olduğunu algılamıyorum ki, onu kendim, "ya benim doğal halim bu" diyorum, "ben doğal olarak böyleyim" diyorum, hiç şüphe etmiyorum ondan. O yüzden manevigeleneklerde şöyle denir: bir şeyin tersini, aksini yap. Mesela çok özdeş olduğun bir şeyin aksini yapmaya çalış, bir bakacaksın ki yapamıyorsun. Kolay yapamıyor.
Hemen diyorsun "ya ben böyle bilinçli olarak yapıyorum." "E tamam o zaman bir hafta yapma."
Diyelim ki "ben bilinçli olarak öfkeleniyorum, ben bilinçli olarak kızıyorum, neye kızdığımı biliyorum, kızdığımın da farkındayım, bilinçli olarak kızıyorum." Tamam senden bir şey rica edeceğiz — senin için büyük bir kayıp değil, ekonomik, maddiveya canına zarar gelecek bir şey de önermiyoruz — bir hafta kimseye kızma, bak bakalım yapabiliyor musun? Yapamayacağını göreceksin. İşte o zaman "Allah Allah, içeride bir şey kızıyor ve ben ona kolayca söz geçiremiyorum" — o kadar. Veya söz geçirmeye çalışırken bir mücadele ediyorsun. İşte bak, şimdi nefs-i emmare ne demek anladın mı?
Mesela "ben alınıyorum, çok alıngan biriyim, hak ettiğim anlayışı, samimiyeti, dürüstlüğü, sevgiyi, takdiri göremediğimde alınıyorum, alınmayı da doğru buluyorum." Tamam, bunu sen mi yapıyorsun, bunu sen bilinçli olarak mı yapıyorsun, tercih olarak, irade olarak mı yapıyorsun? "Evet" diyor. "Tamam o zaman bir hafta hiç kimseye alınma bakalım, bir dene yani, yapabilecek misin?" Yapamayacaksın. O beklemediğin durumlar olunca içinde bir alınganlık oluşacak. Ve alınmayayım desen bile içeride o seni sürekli dürtecek, sana çok mantıklı argümanlar da sunacak.
Nefs-i Emmarenin Avukat Gibi Savunma Yapması
Bak bu sefer onu savunmaya başlayacaksın. Bununla ilgili bilgeler şu cümleyisöylerler: nefs-i emmarenin bir avukat gibi savunma yapması. Atıyorum: "öfkeliyim, haklıyım. Alınıyorum, haklıyım. Kızıyorum, haklıyım." Çünkü nefs-i emmare, tırnak içinde söylüyorum, aptal da değil yani. Hani böyle çok aptal bir mekanizma değil, bazen çok aptal tarafları da var ama tam aptal bir mekanizma da değil, kendince argümanları var. "Haksız mıyım" diyor.
Arkadaşın İntihar Düşüncesi: "Haklı Bir Neden" Arayışı
Böyle bir tanıdığım bir arkadaş vardı, çok yakınından çok çok büyük bir darbe yemiş.
"Ne biçim bir dünyada yaşıyorum" diyor, haniintihar etmeyi düşünüyor. Ama şunu söylüyor: "işte falanın bana yaptığının nedenini, veyahut da ben ne yaptım ki ona bunu yapıyor, bunun cevabını versem rahatlayacağım" diyor. "Diyeceğim ki ben de bunu yaptım ama bulamıyorum" diyor. Onun böyle yapmasını haklı kılacak bir şey bulamayınca, "intihardan başka bir yol görmedim" diyor. Çünkü bulsam, ufak bir emare bulsam, diyeceğim ki "sen de bunu yapmıştın, onun yaptığı çok ağır bir şey ama sen de bunu yapıp onun damarına basmıştın" desem, kafam biraz rahatlayacak yani. Ama bulamadım diyor, bulamadım ve intihar edeceğim.
Şimdi bakın çok mantıklı bir argüman gibi değil mi? Hani mesela işte Hazreti Yusuf diyelim; Hazreti Yusuf da dese ki "ya ben babama çok tatlılık yapıyordum, beni daha çok sevsin istiyordum, e ben de biraz abartıya kaçtım ve kardeşlerim de kıskançlık duydular, haset ettiler, yani tamam yanlış yaptılar ama benim de yaptığım o kadar doğru değil" diye kendince bir makul sebep bulsa, bazen o nefs-i emmare kendince bir nedene bağlayıp oradan bir şekilde devam edebilir. Ama mesela bulamayınca ne oluyor? "Olmaz" diyor yani. Nefs-i emmarenin de tırnak içinde bir aklı mantığı var, bir duygu dünyası var, kendine göre bir şeyi argümanlarla daha böyle doğruymuş, gerçekmiş diye sunma eğilimi var. O yüzden böyle nefs-i emmareyi hafife almayın.
Hani fark edince "hemen düzeltiriz" demiyoruz. Fark ediyorsun ama diyor "tamam da seni ezerler, atıyorum işte eleştirildiğinde 'haklısın' desen onu hep kullanacak." Veya "sen biraz sakin yaklaşırsan seni ezik görecek." Bir sürü hikaye sana anlatır. Ve sen farkında değilsen hepsine böyle çok tatlı bir şekilde inanırsın. "Haksız mıyım" falan demeye başlarsın. Her türlü haksızsın aslında, tırnak içinde söylüyorum. Ne anlamda haksızsın? Olaya o nefs-i emmarenin perspektifinden bakmamız nedeniyle haksızız.
Yoksa karşındakiinsan objektif olarak haksızlık yapmış olabilir, senin hiç hak etmediğin bir davranışta bulunabilir. Ama sen de bu nefs-i emmarenin penceresinden bakarak aslında haksızlık yapıyorsun. Peki kime karşı haksızlık yapıyorsun? Kendine karşı haksızlık yapıyorsun. Belki hiç başkalarına hiçbir haksızlığın olmasın, ama nefs-i emmarenin bu yaklaşımına onay verdiğin için kendine karşı haksızsın.
Bir dinleyici benzer bir örnek verdi: "biriiyilik yaptığını sanıyor, yardım ettiğinde tamam artık, kendine nefs-i emmare üzerinden bak dediğinizde 'ne nefs-i emmaresikardeşim, ben iyi davrandım, destek oldum, yardım etmeseydim iyiydi o zaman,
bundan sonra etmeyeceğim' diyor." Bakın nefs-i emmarenin bu tür uydurmaları vardır: "ben de bundan sonra yardım etmeyeceğim, ben de bundan sonra sert davranacağım, ben de bundan sonra soğuk davranacağım, ben de bundan sonra kendimi düşüneceğim." İşte niye bizim peygambere, bu noktada fıtratında olan insanlara ihtiyacımız var? Böyle onları tırnak içinde kör körüne dinleyelim diye değil. Yani "peygamber böyle davran dediyse biz de tamamen öyle davranacağız" değil. O sana fıtratla nefs-i emmare farkını gösteriyor aslında.
Hz. Yusuf Örneği: Haksızlığa Uğramak ile Kendine Haksızlık Etmek
Yani diyor ki bak senin fıtratın bu ama sen kendini bunlarla algılıyorsun. Hani hep söylerim, nefs-i emmarenin en büyük tuzaklarından birisi "beni anlamıyorsunuz" tuzağıdır. Çünkü kendisinin onaylanmasını ister — "sen haklısın abicim, doğru, sen hiç ona yanlış yapmadın." Şimdi Hazreti Yusuf örneği üzerinden verelim ki daha nesnel olsun. Yusuf dese ki "ya ben onlara ne yaptım ki böyle yapıyorlar, ben onlara o kadar kardeşlik yaptım" falan filan böyle anlatıp üzülse, kendini kahretse ve sonra dese ki "haksız mıyım?" Diyeceğiz ki: "ona haksızsın." "Beni anlamıyorsunuz" dese ne diyeceğiz? Diyeceğiz ki: "bak konu seni anlamak değil, biz seni anlıyoruz ama sen yanlış bir yerden bakıyorsun." Halbuki bizim ona "seni anlıyorum, haklısın" dememiz onun varlığına haksızlıktır, onun fıtratına haksızlıktır. Başkasının, kardeşin bile olsa, yaptığı yanlışlıktan dolayı sen niye kendine kahrediyorsun? Niye bu kadar üzgün, mutsuz, ümitsiz ve karamsar oluyorsun ki? Çünkü nefs-i emmare der ki: "benim onlarla muamelem ile onların bana muamelesini karşılaştırdığımda burada büyük bir haksızlık var." Buraya kadar doğru.
Bakın nefs-i emmare bazen çok doğru bir yerden başlar, o yüzden buraya dikkat edeceksiniz. Nefs-i emmarenin her dediği yanlıştır değil, dikkat edeceksiniz. Nerede sizin ayağınızı kaydırıyor? "Benim onunla muamelem, onların benle muamelesinikarşılaştırdığım zaman, onların yaptığı büyük yanlış" — Yusuf'un kardeşlerinin Yusuf'a yaptığı büyük yanlış — buraya kadar doğru. "Ben bunu hak ettim mi?" Bu da dikkat etmeniz gereken bir cümle. "Ben bunu hak ettim mi?" E hak etmedin, buraya kadar problem yok. Burada problem var: "peki hak etmediysen niye yaptılar?" İşte bu senin ayağının kayacağı nokta.
Hakkını Sakin Biçimde Savunmak, Mağduriyete Gömülmemek
Hak etmediysek en azından karşı tarafa bir tavır almamız gerektiği düşüncesi biraz salakça oluyor sanki, "bir yanağına vurulursa öbür yanağını da sen çevir" gibi bir şey mi kastediyoruz? Hayır, onu kastetmiyoruz. Dikkat et, bak zihin mesela "nefs-iemmare nereye gittin" dedik ya, bak "İsmail Hoca'nın söylediği bu sözler şuraya gidiyor, biri ensene vursun, biri şey yapsın" — dikkat et oraya, böyle bir şey demedik değil mi? Şu ana kadar dediğimiz gibi demedik. Sana kötülükle, düşmanlıkla, zarar veren biriyle "gel bir de boynumu vur" demene gerek yok. Ama onların yaptığı yanlışlıktan dolayı kendini kötü hissetmene, kendini aşırı mağdur hissetmene gerek yok.
Diyelim ki ben desem ki, en büyük kötülüğü görsem bile, hatta en yakınım bana kötülük yaptı ve bir saat sonra da öleceğim yani, beni yaraladı, öleceğim — desem ki"beni mahvetti, beni bitirdi," cahillik sergilemiş olurum. Bu nefs-i emmaredir. Benibitiremez, beni yok edemez ki, benim dünya hayatımdaki kullandığım bedene dair bir eylemde bulunmuş olur. Bunu sakince değerlendiririm. Atıyorum o anda telefon edip "kardeşim, işte polis 112" mi dersin, "Ya Rabbi beni bu vurdu, ben de ölüyorum, bunun adaletini sağlamaya çalışın" diyebilirsin. Bakın bu ayrı, bunları "hiçbir şey deme" diye kastetmiyoruz. Hakkımızı savunabiliriz ama sakin bir biçimde, doğal bir biçimde böyle hakkımızı elde etmeye çalışırız ama elde edemediğimizde de bunu bir problem olarak görmeyiz. Gören nefs-i emmareye kapılmıştır.
Hz. Yusuf'un Hapishane Kararı Karşısındaki Tavrı
Bak Hz. Yusuf, Züleyha ile ilgili durumu anlattı, hakemler baktılar gömleği arkadan yırtılmış ama karar veren mekanizma ne dedi? Şimdi Yusuf'u temize çıkarıp — yani Yusuf iffetli ve masum — kadını suçlasak bu da saray dengelerini bozuyor. O zaman ne yapacaklar? Diyecekler ki: "Yusuf, hapishane sana gerekiyor, sen bunu kabul et". Yusuf da dedi ki: "ben bunu kabul etmem ama hapishaneden başka bana gidecek bir yol da zaten tanımıyorsunuz." Ama ne yaptı? Bundan dolayı kendini kötü hissetmedi. "Hayatımı bitirdiler" demedi, "ne biçim bir dünyada yaşıyoruz" demedi. Nefs-i emmare orada bir tuzak olarak işliyor. O yüzden nefs-i emmareyi keşfetmek bile, onu anlamak bile çok büyük bir farkındalıktır.
Evliya Hikayelerini Dinleyip Taklit Etmeme Paradoksu
İşte bizim o en baştaki konumuza dönüyoruz: bizim aslında birçok şeyi dinlediğimiz, okuduğumuz birçok şeyi unutmamıza sebep olan şey nedir? O nefs-i emmarenin hakimiyetidir. O kadar hakim ki sen gelip burada bir saat sohbet dinliyorsun veya bir kitap okuyorsun, peygamberin hayatından bir şey okuyorsun, nefs-i emmare diyor ki"çok uyanık ol, o peygamber diyor" — hiçbir problem oluşmadan peygamberin hayatını kırk sene okusan bu nefs-i emmareyle bir adım ilerleyemezsin. Neden? "Ya peygamber ne kadar mükemmelmiş ama" diyip devam edersin, "biz onun gibiolamayız" dersin, "o peygamberdi" dersin. Kırk yıl evliya hikayesi dinlersin ama evliya bir tarafta, sen başka bir taraftasındır. Ama onları da çok seviyorsundur. Neden? Çünkü nefs-i emmare seni onlardan yalıtmak için çok mükemmel bir bariyer koymuş araya. Hani "iki denizi salıvermişiz, birbirlerine hiç karışmıyorlar" — hiçbirine karışmazlar.
Hatta "biz evliya mıyız, yok eşkıya mısın, ne olmak istiyorsunuz" — Allah "müminler Allah'ın velileridir" diyor. Ama bak öyle bir uyanık o nefs-i emmare ki evliya hikayelerini dinler, itiraz etmez, saygısı var, asla itiraz etmez, çok büyük hürmet eder.
Ama "onlar gibi olmak istiyor musun" dendiğinde "yok, üstü kalsın abi, sağ olun, teşekkür ederim." Neden? Çünkü nefs-i emmarenin işine gelmiyor ki. "Olamazsın" diyorlar. Hayır, olamazsından başka bir şey daha var: olmak istemiyor zaten. Neden?
Ya işte "böyle onların dünyası tatsız tutsuz, ben böyle mi yaşayacağım, kusura
bakma ben evliya değilim" gibi bir engel koyuyor önüne ama bunu çok uyanıkça koyuyor, hiç amacını hissettirmiyor, ve sen de o zokayı yutuyorsun.
Halbuki Kur'an'da o kadar ayet var ki "peygamberde sizin için örnekler vardır" diyor. "Peygamber sizi arındıran, temizleyen, kitabı ve hikmeti öğretendir" diyor, "sizin için güzel örnekler vardır" diyor. Peki nerede bunlar? "Evet doğru söylüyorsun ama" diyor nefs-i emmare, "buradan hızlıca bir U dönüşü yap, çok güzel, çok teşekkür ederiz, güzel bir sohbetti, çok memnun olduk" falan diye. Tamam böyle U dönüşü yaparsın, hiç de hissetmezsin bunu. "Ne güzel dinledin, takdir ettin" — adama da dedin ki "çok teşekkür ederiz, çok güzel bir ilminiz var, çok güzel anlatıyorsunuz," orayı da yıkadın, yağladın, parlattın. Nefs-i emmare "şimdi bizim biraz işimiz var" deyip oradan kendihikayesine devam eder. O yüzden çok uyanıktır nefs-i emmare.
"Benden Adam Olmaz" Tuzağı ve Bertolt Brecht'in Sözü
Siz daha uyanık olduğunuz zaman işte uyanık insan odur — o nefs-i emmaresine karşı uyanık olan uyanıktır. Yoksa nefs-i emmaresine mağlup olup bir de o nefs-iemmareyle başkalarına karşı uyanıklık yapan, uyanıklık değildir. O önce nefs-iemmaresinden zokayı yutmuş, onun tarafından uyutulmuş, sonra o nefs-i emmareyle başkalarına karşı uyanıklık yapmaya çalışıyor. O uyanıklık değil, o kendini aldatma, bir de başkasını aldatma. Ama umut var tabii, devam edilebilir, oradan da daha üstüne, daha üstüne — tabii kiişte o yolculuk, nefs-i emmareden tırnak içinde biraz şüphe etmekle başlar. Bana sürekli bir şey anlatıyor.
Mesela en güzel şeyi bile bazen görüştüğüm insanlar vardı — en güzel şeyi anlatırsın, yol gösterirsin falan, sonra bir bakarsın "tak" diyor: "benden bir şey olmaz ya, siz beni bırakın, benimle uğraşmayın ya, benden bir halt olmaz." Tırnak içinde size diyecek bir şey de bırakmıyor gibi oluyor, size muhalefet etmiyor, karşı durmuyor ama kendini gömerek şey yapıyor. Ve buna o nefs-i emmare seniinandırıyor, sen de bunu onaylıyorsun, "evet" diyorsun. "Benden adam olmaz, ben bu kadar kötülükler yaptım veya şu yanlışlıkları yaptım, belki de bana bunu defalarca söylediler ama bir türlü kendimi düzeltemedim, benden bir şey olmaz herhalde ya." Bakın bu da çok tatlı bir aldatma mesela. Veya "işte çok denedim ama bir türlü değişemedim, bir türlü olmadı, peki ne yapayım, bir türlü olmadıysa vazgeçeyim mi?" Niye vazgeçeyim kidiyemiyorsun orada, eğer dikkat etmezsen. On yıl mı mücadele ettin diyelim, ölünceye kadar mücadele et değil mi?
Hani mesela bazı hastalıklar vardır biyolojik. Denir ki bak bu virüs veya bu hastalığın sebebi olan şey senin vücudundan hiçbir zaman tam olarak çıkmayacak ama sen immün sistemini sağlıklı tutarsan, savunma reflekslerini canlı tutarsan, iyi beslenirsen, şuna şuna dikkat edersen, o seni etkilemez, o öyle kalır. Mesela bazı sarılık mikropları böyledir, vücudunda vardır ama seni etkilemez. Ne zaman etkiler? İmmün sistemin zayıfladığında. O yüzden nefs-i emmare ile ilgili bilincimizi asla ve asla kaybetmemeliyiz, hiçbir zaman ona kendimizi teslim etmemeliyiz, isterse on sene bir şeye yenilelim.
Hani bir komünist, zannediyorum solcu bir tiyatro yazarı var Bertolt Brecht diye. Hani"yenildin, tekrar yenildin, bir daha yenil, şimdi daha güzel yenil" diyor. "Ve sonra yeneceksin inşallah" — inşallah da reklam. Yani yenilebilirsin, gayret, defalarca yenilebilirsin, ne kadar yenilirsen yenil. Aslında ne demek istiyor? Asla yenilgiyi kabul etme. Çünkü o yenilgiyi kabul edeceğin bir durum değil yani, "ben nefs-i emmareye karşı hiçbir şey yapamam" — hayır, böyle bir şey yok.
Fıtrata Aykırı Olan Her Şey Nefs-i Emmare midir?
"Fıtratıma uymayan her şey benlik diyebilir miyiz?" Tabii doğal olarak öyledir. "O zaman basit formül kalıyor: o benlikleri yok etmenin nedeniilk önce tespit etmek, 'fıtratıma aykırı' diye bunu tespit edip 'aa o benim benliğim, bunu yapmayayım' diye düşünmeli." "Hayrı hikmet ediyorsa fıtrattan, şerri hikmet ediyorsa egodan mı oluyor?" Tabii, ama işte o hayrı ve şerri ayırt edebilecek fıtrat direnci de gerekiyor. Dolayısıyla asla ve asla nefs-i emmareye teslim olmamak gerekiyor.
Tövbe Kapısı ve Hatanı Savunmanın Hatadan Daha Büyük Olması
O yüzden dinde şu söylenir: yanlış, günah olduğunu bil, yapsan da bu seni yolda tutar. Neden? Çünkü bir tarafın diyor ki "bu yanlış," ama yapıyorsun, tamam, orada nefs-i emmarene mağlup oluyorsun. Ama "doğrudur" yanlışa "doğru" dersen orada kategorik olarak bir problem var. Ben diyeyim ki "işte ben öfkeliyim, bazen insanları kırıyorum" — "tamam bak bu fıtri değil, bunu kabul ediyorsun" — "evet ediyorum ama bir türlü engel olamıyorum" — "tamam bunun üzerinde devam et, yani bunu yenmeye çalışma konusunda devam et, yoksa yanlışı yapmaya devam et demek değil, mücadele et, belki hiçbir zaman kazanamıyorsun gibi gelecek ama asla yanlışı onaylama. Ve hiçbir zaman mücadele etmekten vazgeçme."
Çünkü bazen nefs-i emmarede şu vardır: "yaptığım yanlış" ama diyor bir taraftan da devam ediyor, bu "vazgeçmeye çalışıyorum" tarzında bir durum değil, aslında "vazgeçmek istemiyorum" diyor. Yani "tamam yanlış ama ben vazgeçmek de istemiyorum, yanlış olsun, benim de bu günahım olsun ya, milletin neyi var ki" diyor mesela. Şimdi bu nedir? Bu nefs-i emmarenin tuzağıdır. Ne demek "benim de bu günahım olsun"? Ama bakın ne kadar uyanıkça şeyleri var değil mi? O yüzden sakin ve dikkatli olun. Asla korkuya kapılmayın. Çünkü bakın nefs-i emmarenin bir tuzağı da korkudur — "ya ben daha olgunlaşayım, ya bu yaş geçmiş, bunlar bende o kadar güçlü ki değişmez gibi geliyor" diye size yumuşak, tatlı bir yerden gelebilir. Asla bunları onaylamayın, bilinçli olarak onaylamayın.
Bakın ne diyoruz geleneğimizde: son nefesine kadar tövbe kapısı açıktır. Bu ne demektir? Değişebilirsin. Çünkü tövbe günah işlememiş gibi kılar insanı. O yüzden nefs-i emmareye kanma, onu alt edemiyorsun diye ona inanma. O yüzden yine bizim geleneğimizde denir ki hatanı savunmak, hata yapmaktan daha büyük bir hatadır.
Neden? Çünkü hatanı savunuyorsun, onaylıyorsun onu, veya diyorsun ki "hata mı, haklıyım." Olmaz böyle. Bu sefer bir dolanıp tekrar onu doğru bulmuş oluyorsun.
Lafta "hatalıyım" diyorsun ama "yapacağım" diyorsun, "haklıyım" diyorsun. Kendine bir yerden bir malzeme bulup tekrar onu haklı bulma tuzağına düşüyoruz.
Hz. Adem'in "Nefsime Zulmettim" Sözü
Ama dikkat edin, bakın bütün bunları yaparken aslında en temelde kime haksızlık yapıyoruz? Kendimize yapıyoruz. İşte o yüzden İslam geleneğinde en başta Adem'e ne uyarı verilir? Daha doğrusu Adem'e bize ne uyarı verilir? "Ben nefsime zulmettim" diyor. Yoksa "ben Allah'a karşı büyük bir haksızlık yaptım" demiyor. Bak bunu böyle söylüyor yani. Allah zaten senin şu anki halini biliyor yani, burada kendini Allah'a beğendirme kaygısına da düşme. Veya işte "ben bu hatayı işledim, bu günahı işledim, Allah'ın yüzüne nasıl bakacağım, Allah beni sevecek mi, Allah ne der" — bu kaygıları bırak. Bunlar da nefs-i emmarenin bazen tuzağı olarak işliyor. Yani seni nefs-i emmare üzerinde çalışmaktan alıkoyuyor. "Allah beni affeder mi?" — bazı insanlar gördüm sürekli bunu soruyor, "Allah beni affeder mi?" Ya sen nefs-i emmaren üzerinde çalış, çalışınca zaten doğal olarak tövbe edeceksin, zaten doğal olarak affedileceksin yani. "Allah beni affeder mi" diye sürekli şey yapmana gerek yok ki.
Ümitsizlik: Allah'ı Değil Nefsi Unutmak
O yüzden nereye dikkat ediyoruz? Bu noktaya: yani benim çok özdeşleştiğim, içinde bir kalıp haline gelmiş ama bana ayak bağı olan, beni sürekli bir kısır döngü içinde dönüp durmaya götüren şey nedir, bunu fark etmeliyim. Bunu fark ettiğimde o zaman o kalıp kendim olmaz. İçeride "sen beceriksizsin, göreceksin yapamayacaksın" diyen bir ses, bir düşünce, bir duygu olabilir. "Kendimden hiç ümidim yok" — bir bakıyorsun kendinden hiç ümidin yok diyorsun, bu sana içten geliyormuş gibi, sanki sen söylüyormuşsun gibi geliyor: "kendimden hiç ümidim yok." Ama bu bir nefs-i emmare, değil mi?
Bunu göremezsen ne olur? Bir anda seni o ümitsizlik çukuruna düşürüyor. Niçin ümitsizlik büyük bir günahtır, veyahut da ne diyelim, ancak Allah'ı unuttuğunda ümitsiz olabilirsin. Neden biliyor musunuz? Bakın mesela "benim kendimden ümidim yok" diyenlere şunu hatırlatırım: "Allah'tan da mı ümidin yok" diyorum. Yani kendimden ümidim olmayabilir, tabii bu nefs-i emmareden ne ümidim olacak, ama Allah'tan ümidim var. Yusuf Suresi'nde [STT kaynaklı bir bozulmayla "Huzur Suresi" olarak geçmiştir; bağlamdan hareketle Yusuf Suresi 87. ayete işaret ettiği düşünülmektedir] Allah'ın rahmetinden ancak kafirlerin ümidini kestiğiifade eden bir ayet var. İşte o aslında oradaki küfürle nefs-i emmare senin fıtratına karşı senikörleştiriyor. Yani sen onu örtüyorsun. Orada küfür kavramını "örtmek" olarak tanımlarsak, nefs-i emmare senin fıtratını örtüyor. Dolayısıyla sen o fıtratındaki doğal imkanın olmadığını zannediyorsun, öyle bir şey yok gibi zannediyorsun. İki, Allah'ın sana her an yardım ettiğini ve edeceğini örtüyorsun. Neyle kalıyorsun? Ümitsiz bir nefs-i emmareyle kalıyorsun. O da en son diyor ki: "gel bana sen, gel sen bana, gel, sen en iyi dostun benim" diyor. Seni oradan uyutuyor bu sefer.
Evet, teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Belirtilmemiş — konuşmacı Tevbe Suresi 40. ayete ait olduğu bilinen "lâ tahzen, innallahe meana" (hüzünlenme, Allah bizimledir) ifadesini Arapça olarak doğrudan aktarmış ama sure adını anmamıştır; ayrıca "Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin" mealindeki ayete gönderme yaparken sure adını "Huzur Suresi" olarak telaffuz etmiştir — bu muhtemelen Yusuf Suresi'nin (12:87) STT kaynaklı bir bozulmasıdır ve metinde köşeli parantezle belirtilmiştir; ancak ayet numarası konuşmacı tarafından verilmediğinden üst bilgide bir ayet listelenmemiştir.
İlgili Sohbetler
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Musa'nın Asası ve Nefsin Yılanlaşması
Sohbette Hz. Musa'nın asası kıssası, insana verilen beden, duygu ve düşünce merkezlerinin bir sembolü olarak yorumlanıyor. Bu merkezlerin doğal hallerinde birer hizmetkâr, yanlış kullanıldıklarında ise insanı zehirleyen birer "yılan"a dönüştüğü anlatılıyor. Konuşmacı bu çerçeveyi Hz. Nuh ve Hz. Yunus kıssalarıyla da destekleyerek, mutsuzluğun, kaygının ve değersizlik hissinin kaynağının bu merkezlerle kurulan yanlış özdeşleşim olduğunu vurguluyor.
Sevilirsem Varım Yanılgısı
Sohbet, "insan niye başkasının ilgisine ihtiyaç duyar?" sorusundan yola çıkarak, Nasreddin Hoca'nın kuzu-koyun (ganem) meseli üzerinden insanın olgunluk derecelerinin farklı olduğunu anlatır. "Sevilirsem varım" hikayesinin, çocukluktan itibaren deneyimler üzerinden inşa edilen sahte bir benlik olduğu; oysa gerçek "ben"in doğrudan Allah'tan gelen "varlık" olduğu vurgulanır. Şeytanın Hz. Adem'idoğrudan bir teklifle değil, ona bir "hissettirme" yoluyla kandırdığı; bugün de aynı mekanizmanın "yok sayıldım", "vefasızlığa uğradım" gibi hislerde işlediği anlatılır.