Nefs-i Emmarenin Farklı Suretleri

Kısa Özet

Nefs-i emmare kavramının yalnızca büyük günahlarla, zalimlik ve kötülükle ilişkilendirilmesinin eksik bir anlayış olduğu; kaygı, kendini suçlama, müdahalecilik, güvensizlik, zorlayıcılık, mahrumiyet hissi ve yanlış anlaşılma korkusu gibi çok daha "masum" ve "tatlı" görünen benliklerin de aslında birer nefs-i emmare olduğu anlatılır. Bu benliklerin ortak özelliği kişiyi fark ettirmeden tahakküm altına alması ve kendini faydalı, koruyucu ya da haklı göstererek meşrulaştırmasıdır. Sonuç olarak, asıl çalışma alanının bu ince ve tatlı görünen benlikleri fark edip onlardan sakin bir şekilde ayrışmak olduğu vurgulanır.

Öne Çıkan Vurgular

  • Nefs-i emmare sadece büyük günahlar işleyen kişilerde değil; kaygılı, kendini suçlayan, sürekli müdahale eden, kimseye güvenmeyen veya kendini mükemmelliğe zorlayan benliklerde de kendini gösterir; bunlar genellikle "kendini koruyormuş" gibi göründüğü için fark edilmesi daha zordur.
  • Nefs-i emmarenin en tipik tuzaklarından biri, bir uca çekildiğinizde hemen tam zıt ucu göstererek sizi tekrar kendi kucağına düşürmesidir (örneğin "hiç tedbirli olmayalım mı" veya "hiç eleştirmeyecek miyiz" gibi).
  • Kişiyi kendine dair "ben çok mağdurum, ben hiç anlaşılmadım" gibi sabit bir hikayeye hapseden mahrumiyet hisseden benlikler, hikayelerindeki bazı unsurlar gerçek olsa bile, kişinin gerçek kendiliğini örten en incelikli nefs-i emmare kalıplarındandır.

Giriş: Nefs-i Emmare Yanlış Anlaşılan Bir Kavramdır

Evet, yaklaşık iki haftadır çok planlı olmamakla birlikte benlik üzerine, özellikle İslam geleneğinde gerek Kur'an'da olsun, gerek tasavvuf yaklaşımında olsun, nefs-iemmare olarak tarif edilen, bizim zorlayıcı benlik, emredici benlik, baskın ve

tahakküm eden benlik olarak da tarif edebileceğimiz bir benliği anlamaya çalışıyorduk. Çünkü bu bizim geleneğimizde biraz eksik anlaşılan bir şey. Hep büyük günahlarla ilişkili bir benlik gibi algılanıyor. Bir insan çok zalimse, çok kötülükler yapan, zulümler işleyen, büyük günahları işleyen — yalan, iftira gibi vesaire — büyük günahları işleyen kişilerin benliklerini tanımlamak için kullanılan bir şey gibi tanımlıyoruz. Bu eksik bir tanımlama, hem de çok eksik bir tanımlama. Bunun üzerinde konuşmaya çalışmıştık, bugün biraz bunu daha açmaya çalışalım diye düşündüm.

Kaygılı Benlik de Bir Nefs-i Emmaredir

Mesela kaygılı bir benliğin de nefs-i emmare olduğu hiç aklımıza gelir mi? Sürekliolumsuzluklardan yana kaygı duyan, "ya kötü bir şey olursa" diyen, sürekli olumsuz ihtimallere odaklanıp o olumsuz şeylerin olmasına dair kaygı duyan bir benliği pek nefs-i emmare gibi zannetmeyiz. Halbuki o insanı o kaygılı benlik tahakküm altına almıştır. Her bir şeyde "bak dikkat et, bir yerde bir şey olabilir, dikkat et gözünü kaçırma, her şeye tam bir dikkatle bak, her an bir problem olabilir" diye aslında size tahakküm eden bir benliktir bu. Sürekli olarak olumsuz ihtimallerin nerelerden çıkabileceğini size güya düşündüren, "bak buna dikkat et, problem olabilir, tedbirliolmak lazım" diyen, bunu olumlu bir kısım kavramlarla da meşrulaştıran ama sürekliolarak olumsuz ihtimalleri zihninde canlı tutan bir benlik aslında bu. Ve bu bir nefs-iemmaredir, yani size tahakküm eder. Sürekli olarak size olumsuz ihtimallerin olabileceğine dair fısıltılarda bulunur: "Aman dikkat ettin mi, gaz ocağını kapattın mı, elektriklere baktın mı, onu yaptın mı, bunu yaptın mı, bir daha kontrol et."

Bunun biraz daha ilerlemesi durumunda psikiyatride ne olur? Obsesif kompülsif bozukluk diye bir tanım getirecek kadar sizin hayatınızı olumsuz yönde etkileyebilir.

Aslında bu nedir? Bir emredici, baskı kuran, tahakküm eden bir benliğin sizin üzerinizdeki etkisini anlatır. Dolayısıyla nefs-i emmare dediğimiz benlikler çok farklı şekillerde görünürler, hiç tahmin etmezsiniz. Bir tanesi mesela söylediğimiz gibikaygılı bir benliktir. Bir tanesi mesela kendini suçlayan bir benliktir.

Suçlayıcı Benlik ile Analiz Etmek Arasındaki Fark

Şimdi diyeceksiniz ki kendini suçlamak niye kötü olsun? İnsan kendini düzeltmiş olur. Hayır. Kendini suçlamakla bir insan kendini düzeltemez. Bununla ilgili de aldatıcı bir algımız vardır. Kritik yapmak, analiz etmek başka bir şeydir. Suçlamak başka bir şeydir.

Mesela Uhud Savaşı'nda ok tepesini terk edenlere dair Kur'an bir analizde bulunur: Kiminiz dünyayı arzuluyordu, kiminiz ahireti arzuluyordu; bir kısmınız deyim yerindeyse ganimetlerden pay alma arzusuyla peygamberin dediğini unuttunuz.

Bakın burada ne var? Bir suçlama yok. "Siz ne biçim insansınız, peygamberi niye dinlemiyorsunuz, size söylemedi mi" gibi bir suçlama yok. Ne var? Bir analiz var. Bir şeyi niye yaptım? Bir şeyi yapmamın altında yatan nedir? Bir korku mudur, bir arzu

mudur, bir beklenti midir, bir heves midir, nedir? Onu analiz etmek ayrı bir şeydir. Bu, biraz önce bahsettiğimiz suçlayan benlikle hiçbir ilişkisi olmayan bir şeydir.

En büyük günahı da işlesen, eğer biraz analiz edersen: "Ben bunu niye yapıyorum, bana bunu yaptıran benlik hangi motivasyonlarla bunu yaptırıyor, bende hangi boşluk var, hangi yanlış algı var, düşünce var, korku var" diye oraya bakabildiğinizde, orayı gözlemleyip çözümleyebilirsiniz. Buna dair değiştirebileceğiniz ne varsa onu değiştirebilirsiniz. O yüzden bunu suçlayıcı benlikle karıştırmamak gerekir. Suçlayıcı benlik sizi toptan suçlar: "Sen kötü birisin, sen beceriksiz birisin, sen çok kıskanç birisin, sen çok çekilmez birisin, sen çok yetersiz birisin" diye böyle total bir şekilde, komple sizi genelleyerek tırnak içinde yerin dibine sokar. Suçlayan o benlik sizde ayağa kalkacak bir mecal de bırakmaz. Ya sizi kendi kendinize öfkenin içine sokar veyahut da derin bir ümitsizlik, bir karamsarlık çukuruna sokar. İkisi de sizi daha derin çukurlara atmaya yöneliktir. O yüzden suçlayıcı benlik de bir nefs-i emmaredir. Yanigörünürde güzel gibi, "işte bak nasıl kendini suçluyor, Allah beni kahretsin diyecek kadar ben ne kadar kötü biriyim, nasıl bunu yaptım" — hayır, o bir nefs-i emmare tuzağıdır. Neden? Çünkü size ne bir farkındalık kazandırıyor, ne bir çıkış yolu kazandırıyor, ne de sizde olumlu bir taraf olduğu bilinciyle sizi dönüşüm için hazırlıyor. Hiçbiri yok bunların.

Dolayısıyla siz o benlik tarafından suçlandığınızda ne oluyorsunuz? Ya "yerin dibine geçeyim" ya "Allah beni kahretsin" ya da onun arkasından büyük bir korku — Allah'ın cezalandırma korkusu. Bu sefer suçlayıcı benlikle Allah'ın cezalandırıcılığı birleşir; tabii siz bunu kendi zihninizde birleştiriyorsunuz, bir bakarsınız ki bir çıkar yokmuş gibi. "Ben çok kötüyüm, çok berbat biriyim ve Allah da beni cezalandıracak." Var mı bir çıkış? Yok. Ya sizi "boş ver gitsin" diye bütün günahlara, hatalara yönlendirir; "sen zaten batmışsın" der. Mesela bazı insanlar vardır, zamanın birinde böyle bir suçlayıcı benlik üzerinden kendilerinden ümitlerini kesmişlerdir ve boş verirler; "battı balık yan gider" düşüncesiyle boş verirler. Ve bu en başta o suçlayıcı nefs-i emmarenin bir yansımasıdır.

Suçlayıcı Benliğin Çıkmazı ve Soru-Cevap: İnanmayan Biri Kendini Suçlayabilir mi?

Peki hocam, Tanrı inancı olmayan bir insan yaptığı bir hareketin doğru olmadığını düşünebilir mi? Düşünülebilir. Onu düzeltme yöntemi olarak kendince bir yol geliştirebilir, illa korkudan değil. Tanrı inancı olan korkabilir ama Tanrı inancı olmayan kendini suçlar, gider intihar eder mesela. Onu da yapmayabilir de; o nefs-i emmarenin, yani o suçlayıcı benlikten kurtulup biraz analiz yapabilir: "Tamam, insan hata yapabilir ama ben bu hatayı niye yaptım, beni buna götüren neydi? Dürtü müdür, arzu mudur, korku mudur, hırs mıdır, öfke midir?" Neyse onu görür, analiz eder ve kendini değiştirebilir.

Burada konumuz zaten dindar olmak veya olmamak değil, örnek olarak bunları görüyoruz. Bir kişi kendini aşırı suçluyorsa, bu ister dindar olsun ister ateist olsun ister başka bir şey olsun hiç fark etmez, o kendini suçlayan benliğin tahakkümü

altında eziliyordur. Oradan çıkabildiğinde o kişi kendi üzerinde düşünebilir, otokritiğiniyapabilir, hatalarının analizini yapabilir ve değişime kapı açabilir. Ama suçlayıcı benlikle hiçbir yere varamazsınız ve o sizi sürekli takip eder, eğer onu kabul ederseniz — ki kendisini kabul ettirme konusunda da ustadır.

Nefs-i Emmarenin Tuzağı: Her Zaman Zıt Ucu Gösterir

Ne yapacağız o zaman, kendini suçlamayacak mıyız? Çünkü dikkat edin, nefs-iemmarenin en önemli tuzaklarından biri, hangisi olursa olsun size hep tam zıttını gösterir. Mesela "bak bu kadar tedbirli olma" — e hiç tedbirli olmayalım mı o zaman?

Hemen işi çıkmaza sokar. "İşte kendini suçlama" — o zaman hiç hatalarımızı değerlendirmeyecek miyiz, bir ders almayacak mıyız, hatalarımızı görmeyecek miyiz diye size tam zıttını gösterip tekrar sizi kendi kucağına düşürür.

Veya kaygı der ki: "Bak, kaygı beni biraz koruyor, kaygılanmasam hata ederim." Orada da aslında ne yapıyor? Kendini çok faydalı gösteriyor. O benlik size kendisiniçok iyi gösterir: "Bak ben senin yardımcınım, ben olmasam kim bilir hangi hatalara düşecektim, kim bilir hangi tehlikelere saplanıp kalacaktım, bak kaygı seni koruyor, ben seni koruyorum" diye kendisini çok güzel süsleyip püslüyor. O yüzden insan nefs-i emmarenin tuzaklarını anlayamadığı durumlarda onların meşrulaştırıcı yaklaşımlarına mahkum olur. Ya kendisini "durmuş saat günde iki defa doğruyu gösterir" misali bu şekilde legalize eder, meşrulaştırır; veyahut da tam zıttını göstererek bu sefer başka bir uca çekip sizi kendi sıtmasına razı eder.

Müdahaleci Benlik: İyi Niyet mi, Tahakküm mü?

Mesela bazı benlikler var, bunlar da çok aldatıcıdır ama çok iyi görünürler. Mesela müdahale etmek: "Yanlışı gördüğümde müdahale etmem lazım." Ne kadar makul, değil mi? Gayet akılcı görünüyor. Hatta bunun tam zıttı nedir? "Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın" mı diyeceğiz, böyle kayıtsız umursamaz mı olacağız? Tabii kimüdahale edeceğiz. Peki sen bilinçli, farkındalıklı olayı ve muhatabını iyi değerlendiren bir noktadan mı müdahale ediyorsun, yoksa içinde sürekli seni dürten bir müdahaleci benlik mi var? Müdahale etme zorunluluğu hissettiren bir benlik mivar, hiç dikkat ettin mi buna? O müdahale eden benliğe karşı özgür müsün, müdahale eden sen misin yoksa o benlik mi?

Kim müdahale ediyor, her şeyi objektif bir şekilde gören, değerlendiren; "değiştirebilir miyim, değiştiremez miyim, bu değiştirilebilir bir şey midir, benim alanım mıdır, benim sınırlarım mıdır, muhatabımın sınırı mıdır, ben ona ne kadar müdahale etmeliyim" diye bu analizi yapıyor musun? Yapmıyorsan orada bir müdahaleci benlik var ve sana tahakküm ediyor: "Müdahale et. Olmaz, olmaz, düzeltmesi gerekir, ben onun iyiliğinidüşünüyorum." Bir bakarsınız iyi niyetle yaptığınız müdahale, o benlik tarafından manipüle edildiğiiçin karşıdaki tarafta rahatsızlık uyandırır. Neden? Çünkü siz sakin, doğal, olması gereken ölçüde, olması gereken zamanda, olması uygun olan üslupta müdahale etmiyorsunuz; içeride sizi sürekli tahakkümüyle zorlayan bir "müdahale et,

bak olmaz, bak böyle olmaz, böyle yapmaması lazım, o senin çocuğun, o senin eşin" sesi var.

Bir dur, bir dur bakalım: Kim sana bu müdahaleleri yaptırıyor? Hiç dikkat ettin mi?

Müdahale etmen gereken bir durum mu bu? Karşındaki senin müdahale etmenianlayabilecek, bundan istifade edebilecek bir durumda mı? Senin müdahale ediciliğin nasıl bir yerden müdahale ediyor? Tamam, müdahale etmek doğru da, nasıl müdahale ediyorsun, hiç dikkat ediyor musun? Müdahale eden benliğinin farkında mısın? O nasıl bir halde — öfkeli mi, gergin mi, kaygılı mı?

Kaygılı Müdahalecilik ve Bulaşan Endişe

Mesela bazı insanlar vardır, böyle müdahale eder ama kaygılı bir müdahaleciliklerivardır. Size eğer dikkat etmezseniz size de kaygısını bulaştırır: "Aman bak dikkat et, düşmesin." Benim böyle bir tanıdığım var, artık birlikte şakalaşıyoruz. "Düşer değil mi" diyorum mesela, "işte kırılır değil mi" diyorum, artık gülüyor. Neden? Çünkü ona bak, öyle bir otomatik kalıbı var ki her şeye "düşer, kırılır, ölür, yaralanır, bozulur, çürür" der. Tansiyon aletiyle ölçüyorum, "tansiyonum yüksek değil mi" diyor. "Yok" diyorum. Yani bir dur, bak, zihninde bir şey mekanik bir şekilde, müdahaleci bir şekilde, sürekli uyarıcı bir şekilde seni yönetiyor. Ama hiç de böyle garipsenecek bir benlik gibi durmuyor, çok masum bir şey gibi duruyor. Halbuki bu tam bir nefs-iemmarenin bir yüzüdür. Seni rahat bırakmıyor, sürekli tahakkümüyle seni yönetiyor.

Eleştiren Benlik: Ona Tatil Verebilir misiniz?

Yine buna bağlı olan bir başka benlik nedir? Mesela eleştiren benlik. Eleştirmeden duramıyor. Desen ki bir hafta eleştirme, zaten yapamayacak. Hatta içinizde böyle eleştiren bir benlik varsa bir deneyin, mesela deyin ki "bir hafta eleştiri yapmayacağım." O benlik hemen sizi şöyle alır: "Ya tabii, doğru aslında öyle yapmamak lazım ama ben onu biliyorum, aslında o kadar eleştirici olmamam lazım, biliyorum bunun farkındayım" der. Yarım saat sonra eleştirmeye devam eder. Bunu hakikaten deneyin bakın. İçinizde böyle benlikler varsa bunlara bir üç gün tatil verin, bakalım tatile çıkacaklar mı. Dikkat edin, çıkmayacaklardır. Ya da üç gün verirsiniz, böyle zorlar kendini: "Bak senin için üç gün yapıyorum ama ondan sonra olmaz" der. Neden? İşte o yüzden diyoruz nefs-i emmaredir. Onu tatile çıkartamazsınız öyle sakin bir şekilde. O size tahakküm etmeye alışmış, siz de ona alışmışsınız farkında olmadan.

Bir evcil hayvan örneği gibi düşünün: "Bahçede duracaksın" dersiniz, o bir çıkar, sonra bakarsın miyavlar, bir şey yapar, tekrar girmeye çalışır. Nefs-i emmare de buna benzer. Mesela karar verirsiniz, "artık kimseyi eleştirmeyeceğim, bu benim alanım değil, eleştirmeme gerek yok" dersiniz. "Tamam ya, hakikaten, niye o kadar eleştiriyorum ki" — sonra on beş dakika sonra bir şey görürsünüz, hemen o devreye girer.

Nefs-i Emmarenin Tatlı Suretleri Daha Tehlikelidir

Her şey bozuluyor. Bir de size öyle bir tatlı bir yerden gelir ki siz tekrar zokayı yutarsınız, "gel gel içeri" falan dersiniz mesela. Neden? Çünkü onun sahte olduğunu anlamıyorsunuz, o size çok tanıdık. Hatta nefs-i emmarelerin çoğunda şu söylem vardır: Onlar size şunu söyletirler, daha doğrusu — "ben kendimi bildim bileli öyleyim." Bu, nefs-i emmarelerin çok güzel bir aldatmacasıdır: "Aslında ben öyleyim, ne nefs-i emmaresi, ben ben, o o benim yani." Bazen bir arkadaşım var, böyle bu konuda hep tatlı tatlı takılırım; bir şey yapar, "bunu hangi benliğin yapıyor" diyorum, "bütün benliklerin" diyor mesela, "hepsi toplanmışlar birlikte karar veriyorlar" — çünkü çok özdeş onlarla. Onu kendi zannediyor, onu kendi gibi görüyor.

Bu nefs-i emmare böyle kenarda durmuyor, "ben nefs-i emmareyim" diye yaklaşmıyor size; size sureti haktan görünüyor. İşte Kur'an'da geçen "insan acelecidir, insan çok cimridir, insan tartışmayı sever, hakkı dinlemez" denilen şeyler aslında nefs-i emmarenin farklı yönleridir bir taraftan. Kimi benlikler sizi hayatta olumlu birkaç etkileriyle kandırırlar: "İşte bak ben olmasaydım ne yapacaktım" der. Mesela kimseye güvenmeyen benlik. Hiç düşünür müsünüz, nasıl bir nefs-i emmaredir bu? Hayatta kimseye güvenmiyor, hatta Allah'a bile tam güvenmiyor. Orada bile "nedir kimdir bilemiyorsun, sana da bir kazık atabilir" diyor. O yüzden tam da Allah'a güvenmemesigerektiğini, "Allah sana da bir şeyler vermiş" diye oradan bir şeyler çıkarmaya çalışır.

Güvenmeyen Benlik: "Ben Senin Bodyguard'ınım"

Sürekli size "ben iyiyim, benden şüphe etme, şüphe edeceksen dışarıdakilerden şüphe et, bak ben seni koruyorum, ben niye şüphe ediyorum, niye kolay kolay güvenmiyorum? Seni korumak için, ben senin bodyguard'ınım" diyor. Siz de diyorsunuz "evet ya hakikaten," farkında değilsiniz. O otomatik olarak kimseye güvenmiyor; bir kriteri yok, bir ölçüsü yok.

Hatta böyle bir karı koca hatırlıyorum, ikisi de çok kaygılı benlikleri olan kişilerdi, kolay kolay kimseye güvenmiyorlardı. Adam karısına dedi ki: "Sen bana güvenmiyor musun?" Evlilikleri de altı yedi yıl olmuş. "Güvenmiyorum tabii" dedi. "Niye güvenmiyorsun, daha seni tanımıyorum mu diyorsun ya" dedi. "Ben aileme güveniyorum, henüz sana güvenmedim" dedi. Adam da "bak görüyor musun, iyi kigüvenmemişim" diye şey yaptı — anlatabildim mi? Bu otomatik bir şey aslında, orada otomatik bir güvenmeyen benlik var. Sürekli, bazı öyle güvenmeyen benlikler vardır kikendine bile güvenmez, der ki "ben kimseye güvenmiyorum, kendime bile güvenmiyorum" — o kadar güvensizlik içine işlemiştir ama hiç farkında değildir. Bu bir nefs-i emmaredir ve sürekli sana tahakküm ediyor.

Tabii böyle bir benlik karşısında biraz dik durmaya çalışırsanız hemen size şöyle der: "Ne yani, herkese güvenelim mi yani, herkes iyi mi yani, valla yemin ederim öyle oldu şimdi." Bak ben onları çok iyi tanıyorum, o yüzden şaşırma, bu normal bir şey, cevabı kendin verdiğine inanmazsan biraz onu kenarda tutarsan, "bak sen şurada dur, bir gözlemleyeyim seni" dersen, hemen de kovmayın, iyi tanıyın; hemen kovarsanız iyitanımazsınız, başka bir surette görünür size, başka bir şekilde yaklaşımda bulunur.

Siz böyle bir kenara atarsınız, on dakika sonra hatta otuz saniye sonra geri verir

böyle. "Ama insanlar güvenilir mi ki güveneceksin" der, siz de "evet ya haklısın, gel gel, biz iyi anlaşıyoruz, birbirimizi koruyoruz" diye hemen onu tekrar kucaklarsınız ve hiç şüphe etmezsiniz. Hep "ben" diye konuşursunuz onunla ilgili: "Ben kolay kolay insanlara güvenmem, haklıyım da, tabii ki güvenmeyeceksin, ne insanlar var." Böyle size bir edebiyat parçalar, siz de yutarsınız.

Evet, bugün böyle beş dakika oturdum, dedim bu nefs-i emmare hangi suretlere bürünüyor diye. Baktım böyle iki küçük sayfa doldu. O yüzden nefs-i emmarenin bu tatlı suretlerini anlamak çok önemli. Böyle tatlı görünür veya sizi koruyormuş gibigörünür, sizin içinmiş gibi görünür. Zaten en problemli olanları da budur böyle. Çok kaba, büyük günahlar işleyen nefs-i emmarenin yönlerini anlamak daha kolaydır: "İşte yalan söylüyorsun, bak yalan söylemek kötü bir şey, işte çok haset bir tarafın var, yapma, haset iyi değil" — bunları görmek kolay. Peki güvenmeyen benlik? "O iyi, o beni koruyor." Müdahaleci benlik? "E tabii müdahale edeceksin, zaten müdahale edilmediğiiçin her şey bozuluyor."

Bir bakarsınız çocuğunuza öyle bir müdahale edersiniz ki çocuğunuzla artık iletişiminiz kalmaz. Ama siz ne yapmışsınız? İyi bir ebeveyn olmaya çalışmışsınız, müdahale ediyorsunuz, düzeltmeye çalışıyorsunuz; kötü bir şey mi yapıyorsunuz? Hiç de kötü gibi görünmüyor. "Biz büyüklerimizden öyle öğrendik, bize dinlerdik, bak bunlar dinlemiyor" dersiniz. Oradan bir bakarsınız çocuğunuzla veya arkadaşınızla veya eşinizle sürekli tartışma yapıyorsunuz. Bunu kim size yaptırıyor onu da görmezsiniz. Halbuki orada müdahaleci bir benlik vardır ve siz onun tahakkümü altındasınızdır. Size bir hafta çocuğunuza veya eşinize hiç müdahale etme dense bunu yapmakta zorlanırsınız. Neden zorlanırsınız? Çünkü içeride bir şey size tahakküm ediyor.

Zorlayıcı Benlik: Mükemmeliyetçilik ve İnsan-ı Kamil Olma Baskısı

Evet, kimi benlikler zorlayıcıdır. Sizi sürekli bir konuda zorlar; işte yetersiz olmak üzerinden zorlayabilir, kendini geliştirmek üzerinden zorlayabilir. Ve bu zorlayıcı benlikler hiçbir zaman tatmin olmazlar, hiçbir zaman yüzünüz gülmez. Neden? Çünkü bir benlik sizi sürekli mükemmel olmaya, en iyi olmaya, tam olmaya, eksiksiz olmaya, tırnak içinde "insan-ı kâmil" olmaya zorlar. Ne biçim bir insan-ı kâmilsin, suratından düşen bin parça, böyle insan-ı kâmil olur mu? Olmaz ama içeride öyle bir benlik var ki, insan-ı kâmil kavramını da almış, siziinsan-ı kâmil olmaya zorluyor. Sürekli elinde kırbaç: "İnsan-ı kâmil ol." Zaten bunun sürecinde de en son şöyle bir patlak verecektir: "Ya yeter artık, biz evliya değiliz" diye bırakırsınız. Neden? Çünkü zorlayıcı bir benlik var.

Ne güzel bir şey insan-ı kâmil olmak, fıtratında olmak, hakikaten ne kadar hoş bir şey, olmaya çalışayım, gayret edeyim. Mesela ben bazen çok şaşırdığım bir şeydir: Benim en çok kullandığım kavramlardan biri "gözlemle ve özdeşleşmemeye çalış." Bunu kullandığım bazı insanlar benim onları zorladığımı düşünürler. Halbuki ben zorlamıyorum, kendimi de zorlamıyorum, karşımdakini de zorlamıyorum, sadece hatırlatıyorum. Ama o bunu zorlayıcı bir benlik üzerinden algılıyor: "İşte ayrışmalısın,

ayrışmalısın, ayrışmalı mı, Allah belanı versin." Böyle bir şey yok ki. Burada bir baskı söz konusu olmamalı, bir baskıya gerek yok. Ama ego onu zorlayıcı bir şeymiş gibi"ayrış, ayrış, ayrış" diye gösterir. Böyle bir şeyle insan ayrışabilir mi? Biz ne yapmış oluyoruz aslında doğal halde? Ayrışmaya çalışıyoruz.

Aşırı Sıkı Tövbe Anlayışı ve Nefsin Terbiyesi

Hani Mevlana'ya atfedilen sözle: "Bin kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel." Yanitövbeni bozdun diye seni Allah dergâhının kapısından kovmuyor ki. Bakın hep söylerim, Allah'ın tövbeyle ilgili hiçbir sınırı yoktur. "Beş kere tövbe ettin, altıncı kusura bakma" ya da "Allah'ın hakkı üçtür" diye halk arasında bir şey vardır — öyle bir şey yok. Tövbeni bozmuş olabilirsin; bu, tövbe etmeyi bir umursamazlığa dönüştürmek anlamına gelmiyor. Ama insan benliğidir, on defa da aynı hatayı yapar, yüz defa da yapabilir, bunun bir sınırı yok.

Mesela bir de böyle bir benlik vardır: "Bundan sonra şu hatayı yapmayacaksın, hadibir daha bak tamam ama bundan sonra asla yapmayacaksın." Bu bir nefs-i emmaredir mesela. Sizi böyle zorlar, tahakküm eder ve sizi hata yapma korkusuna götürür, sizde en son patlamaya sebep olur: "Yeter artık, bu kadar gerginlik be." Bir gün bir arkadaş vardı, böyle işte Kur'an öğreniyor, hafızlık yapıyor, bilmem ne uzun hikaye — ama gittiği kurumda öyle bir baskı, işte günahlara karşı o kadar korkutmuşlar ki en son "yeter" demiş, "artık bıraktım, o bütün hepsini bıraktım, rahatladım" diyor mesela. Halbuki burada ne var? Bir şeyi ölçüsüz bir şekilde, dengesiz bir şekilde yapmaya çalışırsan veya bir şeyden sakınmaya çalışırsan, o gitgide zıddına inkılap eder. "Ben yalan söylemeyeyim" — tamam ne güzel bir şey; ama "asla yalan söylememeliyim, bir yalan söyledim mi bitti" derseniz, bir yalan senigötürür. Bir de böyle öğrendiğimiz "her günahta küfre giden bir yol var" gibi şeyler vardır, oradan da gideriz, sonra kendimizi kötü hissederiz.

Peki nefsin terbiyesi nedir o zaman, nasıl bir yol izleyeceğiz? Böyle gülümseyerek terbiye edin onu; kırbaçlayarak, tahakküm ederek, "bir daha yapmayacaksın, yaparsan bittin" gibi değil. Tabii ki terbiye ederiz, bir şeyin eksiklikleri olur, hataları olur, yanlışları olur; şefkatle, farkındalıkla, doğal bir dikkatle yaparız. O zaman nefisle bir denge kurulabilir. Ama tahakküm ederseniz olmaz, zorlarsanız olmaz, aşırı baskı kurarsanız olmaz, korkutarak terbiye etmeye çalışırsanız o da olmaz. Aşırı rahat bırakarak da olmaz. Benlik sürekli bizi bir uçtan bir uca götürebiliyor: "O kadar zorlama, o kadar baskı kurma, ne yapacağız, rahat bırakacağız" — yok, öyle bir şey de değil. Sakin ol, gözlemle, bir bak: Bir hatayı niye yapıyor o benlik? Eğer sakince bakarsanız onun arkasındaki tuzağı da görebilirsiniz; arkasında yatan farkına varmadığın bir boşluğu, bir kompleksi, bir öfkeyi, bir korkuyu görebilirsiniz. Ama sakince bakman gerekir; korkuyla, kaygıyla değil. O sakinlikte baktığın zaman zaten o şey sana kendini daha çok açmış olacak.

Doktor Metaforu: Hatayı Yargılamadan Anlamak

O zaman orada ters giden bir şey varsa mesela şöyle düşünün: Diyelim ki kötü beslenmeden veya dikkatsizlikten dolayı ayağı burkulmuş veya kırılmış. "Niye böyle yaptın, niye ayağını kırdın" diyen bir doktora gider misiniz? Gidilmez, değil mi? En iyidoktor bile olsa bu doktor anlamıyor demektir. Ne demek "niye ayağını kırdın," kırdın işte; ister dikkatsizlik, ister şu ister bu. En fazla, gerçekten bilinçliyse, "bunu nasıl kırdın" der, "ne oldu, biraz anlat" der; bir analiz yapar ama bunu yaparken sakindir, doğal bakar, çözümlemeye çalışır, nasıl oldu diye anlamaya çalışır. Sonra da orada kırık varsa, çatlak varsa, burkulma varsa onu tedavi eder. "Bak bir daha kırarsan bakmam" der mi? Siz o zaman nasıl yürürsünüz o durumda? Çok zor yürürsünüz, değil mi, tedirgin yürürsünüz, kaygılı yürürsünüz. Neden? Çünkü bir daha kırarsanız hiçbir doktor size bakmayacak. Ama "bak dikkat et, kırmamaya dikkat et, biraz daha dikkatli yürü veya uygun ayakkabı giy" diye hatırlatmalarda bulunsa müteşekkir olursunuz, "teşekkür ederim, sağ ol" dersiniz. Ama "bir daha öyle ortopediye gelirsen sana bakmam" derseniz tedirginlik üretirsiniz. O insana daha iyi yürümeyi değil, daha kaygılı yürümeyi telkin etmiş olursunuz.

Evet, o yüzden içinizde sizi zorlayan bir şey varsa ona mutlaka dikkat edin: Mükemmel olmaya kendini zorlamak, özel biri olmaya kendini zorlamak, iyi bilen biriolmaya kendini zorlamak, bir konuda en iyi kişi olmaya kendini zorlamak — bakın bütün bunlar o zorlayıcı benliklerin farklı yansımalarıdır. O zorlayıcı benlik sizin tepenizde boza pişirir, sizi sürekli kırbaçlar. Gayretli olmak ayrı bir şeydir, süreklikendini zorlamak ayrı bir şeydir.

Mahrumiyet Hisseden Benlik: "Sen Hiç Böyle Bir Şey Görmedin"

Bir başka sahte benlik, bir başka emredici benlik mesela mahrumiyet hissettiren benliklerdir. Bunlar en yumuşak gibi görünen benlikler: "Ya sen de anne baba mı gördün, sen de doğru düzgün koca mı gördün, sen de doğru düzgün bir eş, bir kadın mı gördün, hiçbirinden şansın olmadı" falan. Böyle alttan alta sizi tatlı tatlı pişirir. Siz de mesela bir sigara içiyorsanız bir sigara alırsınız, çünkü o da lazım o belleğe; şöyle uzaklara baka baka, derinlere baka baka düşünürsünüz. Hiç size garip gelmez değil mi, ne alakası var nefs-i emmareyle bunun?

Halbuki bir bakarsınız böyle ikide bir, en küçük bir hadiseyle bir şey uyandığında hemen sizi o benlik alır götürür — işte balkon köşesine, veya salonda bir köşeniz vardır, bir ritüeliniz vardır, bir sigara vardır veya böyle bir hüzün, eşlik eden bir duygu vardır. Bir bakarsınız siz o moda girivermişsiniz; ne mutluluğunuz kalmış ne huzurunuz kalmış ne Allah'ın rahmeti kalmış aklınızda. Mesela o benliğe "bak Allah'ın rahmet eserlerine bak" dediğinizde bakabilir mi o benlik? Hayır. O benlik "ben ne acılar çektim" diye bakar. Neden? Çünkü onun başka bir hikayesi yoktur ve o size kendisini çok meşru bir şekilde sunar: "Ebeveynin seninle ilgilendi mi, haksız mısın?" diye bir giriş yapar; tatlı bir aranameden sonra siz tekrar "işte kimse de beni anlamıyor zaten" der hale gelirsiniz. "Mesela İsmail Acarkan seni anlar mı? Asla anlamaz." Öyle bir benliğim olsa asla onun tuzağına düşmemeye çalışırım.

Ne kadar kendince haklı sebepler öne sürse de, "sen şu zorluğu yaşadın, şu sıkıntıyı yaşadın, şu problemi yaşadın" dese de derim ki: Olabilir, hiç problem değil, çok şükür, ben şu an çok iyiyim, her anda çok iyiyim. Neden? Çünkü Yaradan'la bağlı biriyim, bundan daha güzel ne olabilir ki? Ne yaşamışsam yaşamışım.

Peygamberin Veda Hutbesi ve Vazifeyi Tamamlamak

Bununla ilgili peygamberin güzel bir sözü vardır. Der ki: Dünyada çok büyük sıkıntılar yaşamış bir mümin, cennete bir an girdiğinde — Allah onu bir an cennete koyup çıkarsa — dünyada yaşadığı hiçbir mahrumiyet, hiçbir zorluk, sıkıntı onun gözüne gelmez, hepsini unutuverir, hepsini bırakıverir. Burada ne anlatılıyor? Bir züğürt tesellisi mi anlatıyor peygamber bize? Yoksa dikkat edin, hangi benlik olursa olsun, elinde haklı gibi görünen sebepler olursa olsun, hiçbir benliğin sizi mutsuz etme hakkı yoktur. Sizin de ona inanmama özgürlüğünüz vardır. Ne olmuş olabilir, hayatımda şu zorluklar oldu, şu sıkıntılar oldu, kimse beni anlamadı — ne olur yani, ne olabilir? Bunu niye bu kadar büyük bir mahrumiyet olarak görüyorum ki? Değişken, geçici olan bir alemde yaşadığım olumsuzlukları içimde büyüten bir benlik var. Ona inanmak zorunda mıyım?

"Ama çok büyük hocam" diye başlayan bir benlik, sizi kıyaslama üzerinden bir hikayeye götürecektir: "Niye sen falan gibi olamadın, niye annen baban veya işte yakınların, arkadaşların, eşin dostun sana bunlar gibi davranmadı, davransalar kötü mü olurdu?" Bak ne güzel, kötü mü olurdu, yok çok güzel olurdu da, sen bunun arkasından bir hikaye anlatmaya çalışıyorsun. Nereye gelmek istiyorsun? "Sen çok mağdursun, sen çok sıkıntılar çektin, çok acılar çektin, çok mağdur oldun, çok yaralısın, birinin seni anlaması lazım ama kimse anlamıyor, senin hayatın hep böyle mi geçecek" diye sizi kendi karanlık vadisine götürür ve sizi hipnotize eder. O durumda hiç kimse sizi mutlu edemez, Allah bile mutlu edemez — çünkü o anda Allah bile sizi anlamıyormuş, zaten anlasa size böyle bir hayat vermezdi diye düşündürür o benlik sizi.

Halbuki Allah demiyor mu ki: Biz ölümü ve hayatı yarattık. Yani bir dünyaya gönderiyoruz ama böyle dünyaya fırlatmıyoruz sizi; önce ölümü yaratıyoruz, yani bu dünyanın bir sonu var, bu dünya, bu dualite âlemi kalıcı bir şey değil. Çok şükür kiöleceğiz, o yüzden ölüm bize müjde olarak verilmiş. Yani Allah diyor ki bak ölümü yarattım — çünkü deseydi ki "doğumu yarattım," biz hep böyle bu dünyada mı kalacağız diye düşünürdük. Yok, kalsak da problem yok da, bu dünya yaratılış âleminin en alt birimlerinden biri, çok matah bir düzey değil ama biz dünyayla yaşamıyoruz, Allah ile dünyada yaşıyoruz. Dünya ile yaşamıyoruz, Allah ile dünyada yaşıyoruz. Ve Allah diyor ki bu dünya hayatı, bu dünya hayatındaki deneyiminiz kalıcı değil, sonu var, ölüm barındırıyor. Ölüm sizin sonunuz değil, ölüm bu hayat kalıbının sonu, sizin hayatınızın sonu değil. O yüzden çok şükür diyoruz.

Bu dünyada korktuk diye, ya da dünya sevmedi diye, ya da dünya kaybettirdi diye böyle üzülmeyi çok büyütmeyelim. Bu düzeydeki deneyim nitelik olarak çok yüksek bir nitelik taşımıyor. Bunu biliyoruz, bunun farkındayız. O yüzden diyoruz ki, tıpkı

peygamberin dediği gibi — bizim veda hutbesi dediğimiz, Arafat'taki o tek vakfesinde ne diyor? İnsanlara diyor ki: Sizi tebliğ ettim mi? Ettim. "Ya Rabbi" diyor, "eğer vazifem bittiyse beni huzuruna al." Zaten hakikatte de bu dünyada da huzurda ama buranın, bu dünya mekanizmasının bir kısım şartları var; bedenin acıkıyor, yemek yiyorsun vs., yani kullandığın bu hayat formunun kendine göre bir kısım artıları eksileri var. Diyor ki: "Ya Rabbi, eğer vazifemi yaptıysam bir dakika bile kalmayı düşünmüyorum." Ama bütün zorluk ve sıkıntılara rağmen de asla "yeter artık bıktım, yaşamak istemiyorum" demiyor. Ama vazifesi bittiyse bu dünyada bir gözü yok. "İşte mürüvvetimi göreyim" gibi, "işte emekli olduk, biraz emekliliğin keyfini çıkaralım" gibibir hikayesi yok.

Dolayısıyla mahrumiyet hisseden benliklere karşı uyanık olmak zorundayız; bunlar bizim doğal huzur ve mutluluğumuzu yiyip bitiren en önemli nefs-i emmare kalıplarından biridir. Tatlı gelirler, hiç kötü bir şey gibi değil: "Hakikaten sen zorluk çektin, sıkıntılar çektin, doğru düzgün ebeveyn sevgisi görmedin, seni anlamadılar, öğretmenin sana şöyle baskı kurdu veya asla senin sıkıntılarını görmedi, kimse senianlamadı" — bir sürü hikaye anlatır. Böyle sizi tatlı tatlı bir mahrumiyet kuyusuna atar. Bunları Yusuf'u kuyuya atan kardeşler olarak da görebilirsiniz; çünkü bunların her biribizi kuyuya atarlar. Hatta bazen böyle üç beşi toplanır, toptan kuyuya atar, üzerinize de toprak koyarlar, gömerler sizi. Bir türlü mutlu olamazsınız, bir türlü huzurlu olamazsınız; çünkü birinden kurtulursunuz öbürü gelir, öbüründen kurtulursunuz bir üçüncüsü gelir. Sizi sürekli olarak kendi hikayelerine inandırırlar.

Hikayelerin Gerçek Unsurları Olsa da Kendiniz Değildir

Ama dikkat edin, hikayelerinin bir kısım unsurları gerçektir. Bazı unsurlarının gerçek olması onların gerçek olduğu anlamına gelmiyor. Ben birçok mahrumiyet deneyimiyaşadım ama ben mahrum biri değilim. Bu inceliği ayırt edemezseniz çok kandırılırsınız. Ben birçok mahrumiyet deneyimi yaşadım; babam beni asla anlamış biri değildi, öfkeli agresif biriydi, Allah rahmet eylesin. Annem sıkıntılar içinde yaşayan biri. Kimse "dur evladım seninle bir konuşalım, muhabbet edelim, seni anlayayım" demedi. Şimdi böyle ergeni anlamak, çocuğu anlamak yok — bizim hayatımızda böyle bir şey yoktu. Şimdi ben o gözle bu hikayeyi anlatsam size çok dramatik bir hikaye gibi görünür, maddi sıkıntılar vesaire. Ama ben kendime bir dakika bile "İsmail, sen çok mağduriyet yaşadın, mağdur oldun, sen çok mağdursun, kimse seni anlamadı" diye bir cümleye başlarsam kendi kendimi bitirmiş olurum. Allah'ın bana verdiği o doğal fıtratı örtmüş olurum. Bu nefs-i emmareler niye bizim için problemdir?

Çünkü bizim fıtratımızı bizden gizliyorlar. Sana doğal bir mutluluk, huzur, dinginlik imkanı tanımıyorlar.

Mesela bir nefs-i emmare de odur: Size, "bak şunu bir yaşasam mutlu olacağım," bunun kendine göre bir versiyonu vardır. Birisi der ki: "Arabayı alsam, başımı sokacak bir yuvam olsa, kenarda birikmiş param olsa..." size sürekli bir şey anlatır, sizde olmadığı için bir şeyi sürekli önünüze koyar: "Bak şunu bir elde etsen ya, ne kadar mutlu olacağım biliyor musun?" O sizin tırnak içinde kızıl elmanızdır, siz sürekli

koşturursunuz, sürekli onun hayaliyle mutlu olacağınızı zannedersiniz. Ulaşırsınız, der ki "bak bu değil, tamam bu fena değil de asıl bu" — bitmez, sizi oyalamanın en mükemmel oyunlarını oynar.

Halbuki mutluluk, huzur, dinginlik, fıtrat şimdi ve buradadır. Mutluluğumuz bir şeyden sonra olacak değildir. Huzur ya şu anda idrak edilen bir şeydir ya da sen nefs-iemmaredesin, bu kadar basit. Huzursuzsan bu elde edemediğin, sahip olamadığın, mahrum olduğun bir şey nedeniyle değildir; huzursuzsan bir şeylerin üzerinden senihuzursuz eden bir benlik yüzündendir. Sen o benliği fark etmelisin. Hangi benlik senihuzurlu olmaktan alıkoyuyor? "Tabii huzur güzel de işte evlatlar var, o var, bu var, veya bekârız, evleneceğiz, mutlu olacağız" diye sana hemen bir hikaye uydurur ve hemen mutluluğunu, huzurunu öteler.

Hayır, bak kardeşim, ben şimdi mutluyum, şimdi huzurluyum aslında. Bunu engelleyen ne, bunu örten ne, şimdiki huzurumu örten ne? Geçmiş ve gelecek.

Geçmiş ve gelecek üzerinden üretilen hikayelerimiz bizi bu doğal huzurumuzdan alıkoyuyor. İşte bunlar da nefs-i emmarelerin farklı yüzleridir. Mesela bazı anne babalar var, çocukları için sürekli koşturur, koşturur; "çocuklar bir evlenip barklansınlar, kendilerine gelsinler, sonra huzur bulacağım" der. Bu bir nefs-i emmare değil mi, tam dibi. Ve çocuklar onu sonra huzur evine verir, o ayrı, orada da ayrı bir nefs-i emmare çıkar: "İşte bu dünya yalan dünyaymış" falan; bir de o türküyü sana ölünceye kadar söyletir. Bak, gene seni huzursuz etti.

O yüzden fıtratın, hakikatin, o öz varlığımızın dışında gerçek bir şey yoktur. Hayatta ne yaşarsanız yaşayın, hiçbir hadiseyi, hiçbir olayı kendinizi tanımlayacak bir cümleye dönüştürmeyin. "Ben şanssız biriyim, ben çok haksızlığa uğramış biriyim, ben çok mağdur biriyim, ben çok mahrumiyetler yaşamış biriyim, ben çok acılar çekmiş biriyim" — hayır. Allah'ın huzuruna çıktığınız zaman "çok şükür" değil mi, "bir derdin var mıydı dünyada?" "Yok ya Rabbi." "Tamam geç o zaman." Bir derdin mi var, tamam. Arkadaşa ne derdi varsa yardımcı olun derler, olurlar.

Mesela bir Arap geliyor peygambere, diyor ki: "Ya Resulallah, cennette güzel atlar var mı?" "Var" diyor. "Böyle asil atlar var mı?" "Vardır" diyor. Tabii değil mi, Allah senin için senin dünyanda at yaratamaz mı? Yaratır. Şimdi sen dersen ki "ya Rabbi, ben dünyada kulluk ettim ama böyle ufak tefek eksikliklerim vardı, şöyle hayatımda bir hayalim vardı, böyle asil bir ata bineyim, coşkulu coşkulu dolu dizgin gideyim" — arkadaşa bir asil at verin derler, merhamet eder Allah verir. Yani bu Allah rahmetinden uzak bir şey değil. Ama aslında peygamber orada o Arap Bedevî'nin ne istediğinisoruyor: Senin hayalin, senin mutluluk hikayen bu mu yani? Allah senin öyle bir mutluluk hikayen varsa vermekten aciz değildir. Ama Allah'ın huzuruna gittiğin zaman aklına hiçbir şey gelmeyecek, dünyada ne yaşamış olursan ol, hiç fark etmez, Allah'ın sonsuz selamını işitirsin, onun huzur yurduna varmış olursun. Ne sıkıntı olmuş olursa olsun, hiçbirinin kıymeti ve ehemmiyeti yoktur. Hakikaten yoktur. Eğer gerçek kendinizi hatırlarsanız bunu fark edersiniz. Gerçek kendinizi hatırladığınız an, dünyada her gün sıkıntı zorluk yaşamış olsanız bile hiçbiri sizi etkilemez. Neden

biliyor musunuz? Çünkü hiçbir şey o sizin özünüze tesir etmemiştir, hiçbir şey sizin özünüzü bozmaz, hiçbir şey sizin özünüze gölge düşürmez. Öz böyle bir şeydir. Onu idrak ettiğiniz, gerçek anlamda kendinizi fark ettiğiniz zaman bir bakarsınız kiyaşadığınız hiçbir sıkıntının ehemmiyeti yok, yaşadığınız olumlu şeylerin de size eklediği bir şey yok. Bu çok büyük bir özgürlük bilincidir. O zaman bu dünyada özgür olmuş olursunuz.

"Biri Beni Sevse, Biri Beni Anlasa" Benliği ve Namazın Anlamı

Bazı benliklerden daha bahsedelim, eksik kalmasın; zaten bu konu bitmez arkadaşlar. Mesela işte "biri beni sevse, biri beni anlasa" — bu tür çok tatlı benlikler vardır. İnsan egosu şeyler... kötü mü yani, biri seni sevse kötü mü, biri seni anlasa kötü mü, biri "sen benim her şeyimsin" dese kötü mü olur? Ben de diyorum kötü değil. Ama bak, bir benlik sana sürekli böyle bir arayış sunuyor; "bu önemli, bu çok önemli, bu çok önemli" diye sürekli seni peşinden koşturuyor, bu kötü. Yoksa tabii kiAllah insanları yaratmış, Kur'an'da diyor: Biz aranıza bir sevgi, bir meveddet koyduk.

Ama "ben böyle, biri beni sevse, biri beni anlasa" böyle bir varlık değilim ki, Allah böyle yaratmamış kiinsanı. Onu deneyim diyebilirsin, o sevgiyi, o şefkati, seniiyianlayan biriyle olan bir ilişkini deneyim diyebilirsin, güzel bir şeydir. Ama olmadığında mahrumiyet hissediyorsan seni sahte bir benlik kandırıyor demektir. Olsa güzel, olmasa problem değil, ama bunu samimi olarak.

Yoksa biz niye kötüleyelim, Allah diyor ki aranıza sevgi koymuştur, şefkat koymuştur, ebeveynle çocuk arasında, kadınla erkek arasında bu kötü bir şey değil ki. Ama sen bunu "olursa mutlu olurum, olmazsa mutsuz olurum" diye, bir deneyimi, hayattaki bir tecrübeyi, varlığınızın tamamlayıcısı veya mutsuzluğunuzun nedeni olarak görüyorsanız sahte bir benlik tarafından kandırılıyorsunuz demektir.

Bakın biz her namazda ne demiş oluyoruz? "Ya Rabbi, hiçbir eksiğim yok, ben senin kulunum, sen de benim Rabbimsin, hiçbir eksikliğim yok." Namaz nedir aslında? İnsanın her an, o namaza durduğu her anında bütün nefs-i emmarelerin döküldüğü bir durumdur. Hepsi dökülüverir. Ne diyorsun? "Elhamdülillahi Rabbil Âlemin" diyorsun: Sen mükemmelsin, eksiksizsin, ben de sana aidim. Ama mutsuz mutsuz namaz kılıyorsan o zaman konu problem kalır.

Kendi Adına Üzülmek ile Başkası Adına Üzülmek Arasındaki Fark

Şimdi hocam, Peygamber Efendimiz, hidayetine vesile olmasını istediği amcasının hidayeti olmayınca üzülüyor. Yani Allah da onun şahsında bizi terbiye ediyor. Ona diyor ki: Sen üzerine düşeni yaptın, seni tebliğ etmekle mükellefsin. Biz de o kadar uğraşıyoruz ama zafer elde edemiyoruz veya başarı elde edemiyoruz, çocuğumuza uzak kalıyoruz. Ondan sonra Peygamber Efendimiz o durumdan kurtuluyor, değil mi?

Aslında Peygamber, benim kanaatim, amcasının namına üzülüyor. Şimdi bir insanın kendi adına üzülmesiyle muhatabı adına üzülmesi arasında bir fark var. Mesela şöyle düşünün: Bir insan kendini çok mutsuz hissediyor, "ya şu sıkıntıları çektim, şu mahrumiyetleri yaşadım, eşim beni unuttu, terk etti veya genç yaşta öldü, sevgilim

beni terk etti" diyor. Şimdi bakıyorsunuz üzülüyor. Ben öyle insanları görünce ben de onun adına üzülüyorum ama ben kendi adıma böyle bir durumda üzülmem. Onun üzülmesine üzülebilirim, "niye böyle kendini mağdur ediyor, niye kendine bu kadar sıkıntı veriyor" diye. Bakın bu çok ince bir şeydir.

Bir ebeveynin çocuğunun diyelim ki gafletine, cehaletine, kendi kendine zarar vermesine, onun namına üzülebilir; kendi nefsiiçin istediğini kardeşiiçin de doğal olarak ister, aslında o insanın kendi nefsine zulmetmesine üzülüyor. Yoksa "benim amcam iman ederse ben de mutlu olurum, iman etmezse ben acı çekerim" gibi bir şey söz konusu değil. Kim olursa olsun, burada da biz şunu unutuyoruz: Allah herkesin Rabbidir ve hiçbir insan hiçbir insanla bir bağımlılık ilişkisine sahip değildir.

Ama biz bağımlılık ilişkisi üretebiliyoruz. Senin çocuğunun günahkâr olmasıyla bir başka insanın çocuğunun günahkâr olması arasında hakikatte ne fark var? Hiçbir fark yoktur. Fark görüyorsan biraz o cehaletin üzerinde çalışman lazım. O zahiren senin biyolojik olarak çocuğundur, ona karşı sorumluluğun daha fazla olabilir doğal olarak; ama kendi çocuğum da yanlış yapsa, bir başkasının da çocuğu yanlış yapsa, kendiçocuğuma üzülüp başkasının çocuğuna üzülmemezlik halinde olamam, aynı duyarlılıkla bakmam gerekir. Bunu kazanmak kolay bir şey değildir.

Sadece şu ayrıntı olabilir: Kendimizi ve ehlimizi yaptığımız insanlar için birinci dereceden sorumlu olduğumuz için, ama herkesten de sorumluyuz. Bazen diyelim kien yakının, sen bütün vazifelerini sorumluluklarını yerine getirmişsindir, o isyan etmiştir, reddetmiştir. Sen derece derece diğer insanlara dair sorumluluklarını yerine getirirsin. Yoksa "benim biriiman etmedi, o zaman ben hiç ilgilenmem" ya da "ben onun derdiyle sürekli muzdaribim" diye bir halin içine girmene gerek yoktur. O yüzden buraya dikkat etmek gerekiyor.

Yanlış Anlaşılmaktan Kaçan Benlik ve Kapanış: Güneş Tutulması Metaforu

Evet arkadaşlar, bu nefs-i emmarelerin sahtelikleri ve çeşitleri bitmez. Böyle çok değinmediğimiz mesela yanlış anlaşılmaktan kaçan benlik var. Ne kadar masum bir benlik değil mi? Ama sürekli bakıyorsunuz biri "acaba yanlış anlaşıldın mı, beni yanlış anlamadın değil mi" diye bir şey yapar, "lütfen yanlış anlama" der. Niye böyle bir benliğe ihtiyacın var? Sen kendi vicdanında, niyetinde iyi niyetlisin, davran doğru bir şekilde. Ama bir benlik var, sürekli "ya yanlış anlarsa" diye. Bırak, yanlış anlıyorsa anlasın, o onun alanı. Niye seni bir benlik bu kadar "aman yanlış anlaşılmayayım, yanlış anlaşılmayayım" diye zorluyor? O benliğe bir bak, o benliği sakince tatile çıkar, ebedi tatil. Hiç ona bulaşmana gerek yok. Bu, insanları umursamamak değildir.

Dolayısıyla böyle birçok benlik aslında bizim için, bizim hayatımızı daraltmış, karartmış, gölgelemiş benliklerdir. Ve aslında üzerinde en çok çalışmamız gereken nefs-i emmare kalıpları aslında bunlardır. Ama biz bunlara nefs-i emmare nazarıyla bakmadığımız için bunlardan pek kaçmıyoruz; bunlar böyle çok yakın arkadaşlarımız, çok iyi muhabbetimiz var bunlarla. Halbuki bunlar en büyük enerji kaçıran, en büyük huzur, mutluluk gölgeleyen benliklerdir. Bunlardan ayrıştığımızda gerçekten Allah'ın bizim kalplerimize koymuş olduğu o sekineti, huzuru, dinginliği fark edeceğiz.

Ve onunla aramda hiç engel yok, sadece bu benlikler var. Bu benlikler, işte ay gibi; güneşle aramıza ay girince ne diyoruz? İşte güneş tutuldu deriz. Aslında güneş tutulmadı, güneş yerinde duruyor, hiç sönmedi, hiç kararmadı. Ama senin baktığın yerden bir şey seninle hakikatin arasına giriyor; aslında senin özünle senin arana giriyor ve senin özünü idrak etmeni baltalıyor. Sen mutsuz mutsuz dolaşıyorsun, huzursuz dolaşıyorsun veya sürekli hüzünlü dolaşıyorsun, sanki çok büyük bir mahrumiyet yaşamışsın, ömrün boyunca boynun bükük. Niye, neden, kim böyle yaptırıyor sana? Bunu fark ettiğin an, işte o an, ve ondan ayrıştığında sen özgürsün demektir.

Teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde sure adı ve ayet numarası belirtilerek doğrudan alıntılanan bir ayet bulunmamaktadır. Konuşmacı Uhud Savaşı'ndaki bir Kur'anî analize, "insan acelecidir / insan tartışmayı sever" gibi genel Kur'an temalarına, Allah'ın "ölümü ve hayatı yarattık" ifadesine ve "aranıza bir sevgi (meveddet) koyduk" ayetine ismen sure/ayet belirtmeden atıfta bulunmuştur; bu nedenle başlıkta ayet olarak listelenmemiştir.

İlgili Sohbetler

Musa'nın Asası ve Nefsin Yılanlaşması

Sohbette Hz. Musa'nın asası kıssası, insana verilen beden, duygu ve düşünce merkezlerinin bir sembolü olarak yorumlanıyor. Bu merkezlerin doğal hallerinde birer hizmetkâr, yanlış kullanıldıklarında ise insanı zehirleyen birer "yılan"a dönüştüğü anlatılıyor. Konuşmacı bu çerçeveyi Hz. Nuh ve Hz. Yunus kıssalarıyla da destekleyerek, mutsuzluğun, kaygının ve değersizlik hissinin kaynağının bu merkezlerle kurulan yanlış özdeşleşim olduğunu vurguluyor.

Nefs-i Emmare, Fitne ve Fıtrata Çağrı

Sohbet, nefs-i emmarenin sadece açık günahlar değil, özdeşleştiğimiz her düşünce, duygu ve davranış kalıbı olabileceğini; "geç kaldım" gibi masum görünen bir düşüncenin bile kişiyi zamana bağlı bir varlık zannettirerek nasıl bir ömür boyu süren bir tuzağa dönüşebileceğini anlatıyor. Beden ile kendini karıştırma (araba metaforu), musibet ayetinin kadere ait olanla bize ait olanı ayırması, tevhidin sadece Allah'ı birlemek değil kendini de birlik içinde hissetmek olduğu, fitne kavramının mal-evlat-beden-ilişkiler üzerinden özdeşleşmeyiifade ettiği, Hazreti Yusuf örneği ve "beni değerli hissettirecek biri" aldanışı işleniyor. Sohbet, Rum Suresi 30. ayetin fıtrata çağrısıyla ve modern insanın özsüzleştirilerek nasıl kolayca manipüle edildiğivurgusuyla tamamlanıyor.

Kaynak Bilinci ve Beklentisizlik

Sohbette, insanın kendisini iyilik ve güzelliklerin kaynağı zannetmesinin nasıl bir "beklenti" ve "gurur" tuzağına yol açtığı anlatılıyor. Kedi örneği ve Peygamberimiz'in Ensar'a hitabı üzerinden, fıtratına uygun yaşayan "kâmil insan"ın hiçbir karşılık beklemediği; çünkü elindeki her güzelliğin Allah'tan geldiğinin (lîveçhillâh) farkında olduğu vurgulanıyor. Sohbet, "hangi arşivi tutuyoruz" sorusuyla, insanlardan beklenti arşivi yerine Allah'ın nimetlerinin arşivini tutmaya çağırarak sona eriyor.