Gerçek Kendilik ve Sahte Kendilik Zincirleri
Kısa Özet
Sohbet, "kendimi kötü hissediyorum" gibi günlük cümlelerin aslında düşünce ve duyguları kendimiz zannetme tuzağını nasıl içerdiğini anlatarak başlıyor. Bir alıştırmayla geçmiş, ilişkiler, düşünceler ve beden olmadan geriye ne kaldığı sorgulanıyor; gerçek kendiliğin tanımlanamaz, hatırlanan ama üretilemeyen bir şey olduğu vurgulanıyor. Beden, ilişkiler, başarı, mal-mülk üzerinden kurulan "sahte kendilik zincirleri" örneklerle (kola, Mercedes, toplu taşıma, dostluk ilişkisi) somutlaştırılıyor. Hazreti Yusuf ve Habil-Kabil kıssaları, musibet ayeti ve cennette "gıllın" alınması ayetiyle, öz varlığın hiçbir şeyle zedelenemeyeceği anlatılıyor. Sohbet, gerçek CV'mizin boş bir sayfa ve üzerinde sadece "Abdullah" (Allah'a ait) yazması gerektiği vurgusuyla tamamlanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- "Kendini bil" ifadesi, düşüncelerini, duygularını, arzularını bilmek anlamında değildir; bunlar birer olgudur, gerçek kendilik bunlardan bağımsız, tanımlanamayan ama hatırlanabilen bir varlıktır.
- Kendimiziilişkiler, beden, başarı veya mal-mülk üzerinden tanımladığımızda kendimizi "zincirleriz"; bu zincirler eşimiz, çocuğumuz, anne-babamız değil, onlar üzerinden kendimizi tanımlama alışkanlığımızdır.
- Cennete girmeden önce Allah'ın kalplerden "gıll" (kin, kıyaslama, sahte benlik kalıntıları) alacağını bildiren ayet, bu dünyada bilinçli bir çabayla aynı arınmayı yaşamamız gerektiğine işaret eder.
"Kendimi Kötü Hissediyorum" Cümlesindeki Gizli Tuzak
Sorusu olan var mı arkadaşlar? Evet. İnsanın kendini algılayış hali veya kendilik olarak algıladığı şey birçok farklı düzeyde olabiliyor arkadaşlar. Bizim de aslında yıllardır konuştuğumuz şey bu. Yani "kendim" dediğimizde aynı kelimeyi kullanıyoruz ama işte "kendim, kendimi bildim bileli, ben kendimi şöyle hissediyorum, kendimiböyle hissediyorum, kendimi çok iyi hissediyorum, kendimi çok kötü hissediyorum" gibi, veya "bu bana çok kötü geliyor" dediğimiz birçok cümlede "kendim" ifadesinikullanırız. Aslında bu kendimiz olarak bir şeyi algılama halimizle ilgili bir şey. Kendimiz olarak bir şeyi tanımlıyoruz.
Mesela "kendimi çok kötü hissediyorum" dediğimizde muhtemelen o anda negatif, kötü bir duygu vardır. Olumsuz bir düşünce vardır. Örneğin beceriksiz olduğumuzu düşünüyoruzdur. Bir şeyi yapamamışızdır. Deriz ki "kendimi kötü hissediyorum." Veya birisi bizi biraz utandırmıştır, veyahut da sevilmediğimizi düşünüyoruzdur, anlaşılmadığımızı düşünüyoruzdur, yapayalnız olduğumuzu düşünüyoruzdur, istediğimiz şey gerçekleşmemiş diye düşünüyoruzdur ve deriz ki "kendimi kötü hissediyorum." Dolayısıyla aslında bu gibi şeylerle düştüğümüz temel tuzak, kendimiz dediğimiz ve kutsal bir şey olan aslında bir hakikati, düşüncelerimiz ve duygularımız zannederek örtmüş oluyoruz. Yani gerçek kendimiz dediğimiz şeyi biz şu anda bilmiyoruz.
Kendini Bilmek: Eski Yunan'ın Öğüdü ile Modern Psikolojinin Farkı
O yüzden kadim geleneklerde veya eski Yunan geleneğinde "kendini bil, kendini bul." Aslında "kendini bil" ifadesi gerçekten burada çok yerinde olan, çok kıymetli olan bir şey. Peki yani "kendini bil" dedikleri, bugün bazı modern psikologların veya bugünkü bazı modern düşünürlerin zannettiği gibi "düşüncelerini, duygularını, arzularını, beklentilerini bil, ben kendimi çok iyi biliyorum" diye kullanarak ifade ettiğimiz bir şey mi, yoksa daha başka bir şey mi? Tabii ki kesinlikle çok daha başka bir şey. Gerçek kendilik her insanın bir ölçüde unuttuğu fakat tekrar hatırlamaya ihtiyaç duyduğu bir şeydir. Hepimiz gerçek kendiliği unutuyoruz. Bir unutma — istersek buna dini literatürle gaflet diyebiliriz, daha modern bir literatürle düşüş diyebiliriz, daha farklı tabirler de kullanılabilir. Bazen buna uzak doğu geleneklerinde cehalet denir. Yanikendini bilememe hali, kendini bilmeme hali.
Tabii ki bu tür kavramlar — mesela kendini bilmek deyince, mesela bir insan bilincinikaybetmiş, geçici bir bayılma olabilir, bu bir bayılma olabilir, veya işte yoğun bir duygu durumu olabilir, aşırı bir reaksiyon vermiş olabilir. Ne deriz? İşte "kendine gel, kendinibilmiyor musun, biraz kendini bilerek hareket et." Bu günlük ifadelerde kullandığımız şeylerden bahsetmiyoruz. Ve bunu özellikle de hatırlatmak istiyorum. Bu noktada bahsedilen, işte "kendini bil, bilerek hareket et, düşünerek hareket et, kendine yakışacak şekilde davran" dediğimiz durumlarda aslında buradaki "kendi" ifadesibizim başta söylediğimiz o kendini bilmekle ilişkili değildir. Yani bunu çok net olarak ifade etmek istiyorum. Hiçbir ilgisi yoktur desem abartmış olmam.
Neden? Peki düşünceler, duygular, arzular, beklentiler, farklı düzeydekiihtiyaçlar nedir? Onlar bir olgudur. Mesela diyelim ki öfke, nefret, sevgi, şefkat bir duygudur. Ama bunları kendimiz diye algılayıp kendimizi anlatırken de bunları anlatmak aslında bir yanılgıdır. Tabii ki niye böyle yapıyoruz? Çünkü hani elimizde bundan başkası yok şu anda. Zahiren böyle. Zahiren ama böyle, gerçekte böyle değil.
Bir Alıştırma: Geriye Ne Kalıyor?
Hatta bu anlamda isterseniz sizinle şöyle küçük bir — ne diyelim — küçük bir alıştırma yapmış gibi olalım. Herkes böyle biraz kendine baksın, kendine dönsün. Gözünüzü kapatabilirsiniz, kapatmayabilirsiniz, ama kendinize dönün. Yani herhangibir dışsal şeyle meşgul olmayın, oraya dikkatinizi vermeyin. Ve geçmişiniz olmadan, bundan sonra sayacaklarım şeyler olmadan kendinizi tanımlamaya çalışın. Veya tanımlamayın — bunlar olmadan ne kalıyor geriye? Bir şey kalıyor mu? Kalan nedir? Buna bakalım.
Geçmişiniz olmadan düşünün. Düşünün, geçmişiniz olmadan, herhangi bir zaman kavramı olmadan, doğum olmadan, ölüm olmadan, arzularınız, düşünceleriniz, korkularınız, beklentileriniz, insanların sizinle ilgili düşünceleri, bu dünyada doğumdan itibaren yapıp ettikleriniz, bütün bunlar olmadan bir şey kalıyor mu geriye?
Bir bakın: ilişkileriniz olmadan, insanlarla olan iletişimleriniz, anne babanız, arkadaşlarınız, eşiniz, çocuğunuz, dostlarınız, onlarla ilişkileriniz olmadan baktığınızda kendinize geriye bir şey kalıyor mu? Hisleriniz olmadan, düşünceleriniz olmadan, yapıp ettikleriniz olmadan, size yapılıp edilen iyi veya kötü şeyler olmadan, kaygılarınız, travmalarınız — hatta bir şey daha ekleyelim, o da önemli — bedeninizle olmadan bir bakın. Bedeninizle olmadan geriye bir şey kalıyor mu? Kendiniz diyebileceğiniz bir şey kalıyor mu? Bunu hatta tavsiye ederim, böyle günde en azından birkaç dakika yapmaya çalışın.
Sorumuza gelirse, geriye bir şey kalıyor mu? Bir bakın.
— Mesela bir varlık hissi yok mu? Ben diyorum. Başkasında bilemem. — Aynen, evet. — Mesela geriye bir şey kalıyor ama aslında belki adını koyamıyoruz değil mi?
Hani bir... — Buyurun. — Bir varlık var. Dürüstlük kavramını da bırak, gene bir şey kalıyor mu?
Adını koyamadığımız, aslında ve varlık diyebileceğimiz aslında bir şey var. Yanidüşünceden, duygudan, yaşadığımız olaylardan, ilişkilerimizden, beklentilerimizden, korkularımızdan, şekerimizden bağımsız bir şey var aslında. Ve gerçek kendilik aslında o. Bu alıştırma aslında biraz o gerçek kendiliğe dair küçük bir hatırlama anlamında bize fayda sağlayabilecek bir şey. Ve dikkat ederseniz, eğer bunu biraz böyle gerçekten yoğun bir şekilde yaparsanız aslında böyle bir hafiflediğinizi, bir sakinleştiğinizi hissedersiniz. Böyle bir sakinlik. Sanki böyle hani beden de yok, düşünce de yok, duygu da yok, ilişkiler de yok. Ama bütün bu yoklara rağmen aslında bir şey var. İşte biz ona gerçek kendilik diyoruz aslında. Ama bunu tabii ki böyle bir alıştırmayla hemen kavradığınız anlamında söylemiyorum. Ama en azından şuna
işaret etmek istiyorum: zihnimiz "kendimiz" dediğinde aslında o kadar karmaşık, birbiriyle çelişik, o kadar çok şeye atıfla söylenen bir kavram ki.
Kendimiz Dediğimiz Şeyin Ne Kadar Çok Şeye Yapıştığı
Kendim deyince işte birinin evladı olarak kendim, birinin çocuğu olarak kendim, birinin eşi arkadaşı olarak kendim, işte çocukluğunda şöyle davranılmış olan kendim, böyle davranılmış olan kendim, işte çocukluğunda utandırılmış olan kendim, onaylanmamış olan kendim, çok sevilmiş olan kendim. Yani bu hikayeleri sadece olumsuz da algılamayın. Çocukluğunuzda çok sevilmiş bir kendiniz olabilir. "Annem babam beniçok severdi. Ama işte evlendim, eşim kıymetimi bilmedi" falan diye bir hikaye mesela, değil mi? Olabilir. Buralara bir dikkat edin ve şunu görmeye çalışın: ya ben ne kadar çok şeye "kendim" diyorum. Her şeye "kendim" diye bir şeyi yapıştırıveriyorum. Her şey kendim oluyor.
Diyelim ki eşim, arkadaşım, dostum veya otobüste bindiğimde karşımdaki bir yolcu veya yanımda oturan biri veya işte geçerken usturupsuz hareket eden, ona buna çarpan biri. Mesela onun üzerinden bir düşünce, bir duygu oluşuyor: "hemen kendimiçok kötü hissediyorum, işte bu insanları hiç sevmiyorum." Burada gizli özne var orada. Yani "kendim bu insanları sevmiyorum" diyorum. Birçok şey kullanıyorum. Ve şuna dikkat edin: ortaya çıkan her düşünce, duygu, ilişki, ilişkide hissettiğimiz tutumlar, durumlar, olgular — hepsine "kendim" diyoruz. Ve bunu yapmakla neye sebep oluyoruz? Gerçek kendimizi unutmaya sebep oluyoruz. Gerçek kendim diye bir şey kalmıyor. Bir duygu hissediyorum, kendim oluyor. Bir düşünce hissediyorum, kendim oluyor. Bir ilişkim oluyor, diyelim ki anneyim, oradan bir kendilik üretiyorum. İşte bazen insanlarda oluyor ya böyle: "ben anneyim, işte ben babayım, ben şuyum, ben buyum." Birçok olgu üzerinden kimlik inşa ediyoruz. Birçok olgu üzerinden kendilik inşa ediyoruz.
Ve bakın bunlar aslında o gerçek kendiliği kapatan, gizleyen, ortadan kaldırıyormuş gibi olan, ama aslında hiçbir zaman onu ortadan kaldırmayan şeylerdir. Bunu hiçbir zaman unutmayın arkadaşlar. Gerçek kendilik hatırlanan bir şeydir, üretilen bir şey değildir. O yüzden mesela bir çocuk o varlıkla doğar. O gerçek kendilik dediğimiz varlıkla doğar. O yüzden hep söylerim, yani CV'si yoktur, başarısı yoktur, unvanı yoktur ama doğal bir neşesi, doğal bir rahatlığı vardır. Sonra sonra böyle ilk birinciveya ikinci yaşlardan itibaren kendilik kalıpları üretmeye başlarız. Bakın bunların hepsi bir üretim haline gelir artık ondan sonra.
Bir Babanın Kızına "Ben Güzel miyim?" Sorusu: Bedenle Özdeşleşme
Mesela işte küçük bir çocukken bazen kendimizi bedenle özdeşleştiririz, yapıp ettiklerimizi de özdeşleştiririz. İşte "kendimi böyle çocukluktan beri beceriksiz görürdüm zaten," atıyorum işte annem veya babam da bana derdi ki "sen beceriksizsin" ve hemen oradan bir kendilik üretirim, beceriksiz kendilik, böyle bir üretim yaparım. Ve bunun gibi aslında hayatımız boyunca ve şu ana gelinceye kadar, yani aşağı yukarı bir yaşından bugüne kadar binlerce kendilik üretmişizdir.
Geçen bir arkadaş söyledi, böyle on üç on dört yaşında kızı var. Baba demiş, "ben güzel miyim? Bir erkek gözüyle baktığımda ben güzel miyim mesela?" Şimdi ne var burada aslında? Aslında — tırnak içinde söylüyorum, hani dramatize edeyim ama gerçek yani, abartmıyorum — aslında burada büyük bir trajedi var aslında. Ne trajedisi? Bir insanın kendini beden zannetme trajedisi var yani. Hani "ben güzel miyim" derken o "bene" ne sıkıştırılmış oluyor? O ben ne olmuş oluyor? Beden olmuş oluyor. Ve bir genç kız diyelim veya bir çocuk, ne dersek diyelim, on iki on üç on dört yaşında bir çocuk — bu erkek de olabilir. Erkek de der ki "işte baba ben yakışıklı mıyım?" İşte orta bir, orta iki öğrencisi bir bakar, yani kızlar onu beğeniyor mu, görünce etkileniyorlar mı falan filan. Sonra diğer erkeklerle kıyaslar. Kız kendini diğer kızlarla kıyaslar falan. Ne olur aslında? Kendini bedene indirgeyerek, yani bedene referanslı bir kendi üretir.
Hatta bazen bu kendi bazı kişilerde o kadar güçlü olur kiişte bir sivilcesi çıkar, hayat berbat olur onun için yani. Ne hayat bilgisi kalır, ne kimya kalır, ne fizik kalır. O yüzündeki sivilcedir her şeyden önemli olan. Veyahut da burnu biraz deyim yerindeyse benim öyle bir yeğenim var yani, Allah'tan o kadar takmıyor yani. Mesela oraya takarsın yani. Dersin ki "burnumu sevmiyorum" yani mesela. Hatta oradan "kendimi sevmiyorum"a gider. Ben bazı insanlar "kendimi sevmiyorum" diyor. Diyorum "kendin derken neyi kastediyorsun?" Diyor kiişte "kısa boyluyum." Veya işte bir gün biri de demişti ki bana, "uzun boyluyum" dedi, "kendimi sevmiyorum" dedi. Böyle on altı on yedi yaşında bir genç kızdı. "Kendimi sevmiyorum" dedi. Dedim niye, "kendim derken neyi kastediyorsun?" Dedi, "diğer kızlara göre çok uzunum" dedi. Şimdi mesela muhtemelen diğer kızlara göre biraz kısa olsaydı, ama aynı boyda olsa — bütün kızlar bir doksan, bu kişi bir seksen beş diyelim — o zaman ne diyecekti? "Kendimi sevmiyorum çünkü kısayım" diyecekti.
Aslında bütün bu hikayeler bize neyi gösteriyor? Kendimiz dediğimiz şeyi çok kısa bir zamanda bir şeylerle tanımlıyoruz. Mesela ufak çocukken kendini annenin babanın gözünde algılamaya çalışırsın. Mesela "beni seviyor mu? Babam beni seviyor mu? Babam benimle gurur duyuyor mu mesela?" İşte "beni onaylıyor mu, bir şey yaptığım zaman 'aferin kızım, aferin oğlum' diyor mu mesela," demiyorsa mesela, "babam hiç bizimle ilgilenmezdi" böyle — "hep biz kendimizi böyle babasız gibi hissettik" falan dersin. Kırk bin çeşit bu hikayeyi size burada anlatabilirim arkadaşlar. Aylarca anlatsam bu kendimizi özdeşleştirdiğimiz şeyler bitmez.
İbn-i Arabi'nin Şiiri ve Kelimelerin Sınırı
— Hocam, İbn-i Arabi'nin şiirinde sorduğu gibi, "kimsin sen, şüphesiz sen sen değilsin" buraya işaret eder mi? — Aynen, evet. Yani aslında bütün kadim öğretilerde hep şuna işaret edilir: senin şu an "ben" dediğin, "kendim" dediğin şey aslında kendin değil. Peki bundan dolayı kaygılanmamız gerekir mi? "Neyim ben o zaman falan, bu kadar yıl boşa mı geçti falan filan, o kadar da kitap okuduk." Bunun kitapla bir ilgisiyok arkadaşlar. Yani dünyanın en çok kitap okuyan insanı olabilirsiniz ama kendinizibilemeyebilirsiniz. Kendini bilmek, tabii ki hani bununla ilgili kitapları okursanız gene
kendinizi bilemezsiniz, onu da söyleyeyim; çünkü kendinizi kaleme dökemezsiniz yani, o kelimelere dökülen bir şey değildir. — Mesela hocam, "kendini bilen Rabbinibilir" tam kelime olarak söylüyoruz da... — Tabii. İşte diyelim ki İbn-i Arabi demiş kisen... — Aynen. — Çok doğru. Yani kelimeler aslında nedir? Bir şeyin sembolize edilmesidir. Mesela ben dedim kiişte bak buna kağıt deniyor. Mesela ben bunu gösteremesem ne olur? Size kağıt nedir anlatamam, değil mi? Mesela hani kağıtla ilgili hiçbir şeyiniz yok, bir bilginiz yok. Kağıtla benzeteceğim bir şey yok. Hatta benzeteceğim şeyler de tam benzemiyor. Hani derim ki "örtüye benziyor" falan filan, ama tam değil yani. Hele hele soyut şeyler, ruhani şeyler, metafizik şeyler, gerçek anlamda metafizik olan şeyler kelimelere dökülemezler. Bunu anlamaya ihtiyacımız var arkadaşlar. Çünkü modernizm bize her şeyin anlatılabileceğini, her şeyin gösterilebileceğini, her şeyin ifade edilebileceğini, her şeyin kelimelere, kavramlara dökülebileceğiniiddia etmiştir.
Bakın Allah bile son tahlilde kendini tanımlamaz. Çünkü o tanımlanamaz. Sıfatları yazılıdır — Allah rahmandır, rahimdir vs. Ama ne der? "Ben benim." İnneni enallah.
İnneni ene, muhakkak ki ben benim. Sonra "Allah'ım" diyor ve devam ediyor. Veya İhlas Suresi'ne baktığınız zaman "Hu, Hu" diye başlıyor. Yani O. Ne demek O? Hiçbir şey yok. Bir de bazıları çıkar mesela işte Allah'ı tanımlıyor. Kimse tanıyamaz. "Aslında Kur'an'da bile Allah'ın ne olduğu belli değil" falan filan, "çok düşündüm, kırk yılımı verdim ama bununla ilgili de bir şey bulamadım" falan diyen böyle biri. Ama o da bir açık oluşuyor. Yani cisim olarak şey yapamıyorum, kafamda bir şey oluşturamıyorum. Tabii zaten oluşturmaman da iyi olur. Ama insan ona ihtiyaç duyuyor biraz.
— Güzel, bir dakika. Acele etme. Yapay zeka gibi bir şey olabilir mi? — Acele etme. Bak sırayla gitmezsen egom seni çıkmaz bir sokağın en dibine kadar götürür. Ve en son dersin ki burada tıkandım. Önce bir yolun başına bakman lazım. Burası çıkmaz bir yol. Oradan gidilmez. Şimdi diyorsun ya, insan bunu tanımlamaya çalışıyor değil mi, düşünmeye çalışıyorsun. Hayır, o düşünceyle anlaşılacak bir şey değildir. O zamana mekana bağlı bir şekilde algılanacak bir şey değildir. Ve ne diyorsun? "Ama insan bunu istiyor." Oradan da çıkmazların çıkmazına giriyorsun. Neden? Çünkü kendini şu anki düşünce biçiminle tanımlıyorsun. Üstelik de bütün insanları da böyle tanımlıyorsun. Hani "insan başka bir şey yapamıyor" diyorsun. Acaba insanda başka bir meleke yok mu? Başka bir imkan yok mu? Değil mi? Ve ne diyoruz hemen? "İşte insan böyle yani, insan çaresiz kalıyor." Diye de ne yapıyoruz aslında? Hem o ankikendimiz zannettiğimiz bilinciinsan olarak tanımlıyoruz, hem de herkese üç aşağı beş yukarı aynı şekilde tanımlıyoruz. Sonra diyoruz ki "insan ne yapacak?" O yüzden nereden başladığınızda biraz dikkat etmeniz gerekir. Yani zihninizden geçenleri biraz teker teker, acele etmeden durup değerlendirmeniz gerekir.
"İnsan" Kime Denir? Tekamül Eden ve Etmeyen Yön
— Mesela hocam, bazı insanlar "ben de insanım" dedi mesela... — Bir bakın bakalım, insan derken neye insan diyoruz. Yani Hz. Muhammed de insan, "ben
hayatta keyif almaktan başka hiçbir değere inanmıyorum" diyen de bir insan değil mi? Zahiren öyle. Peki mesela insan dediğimiz zaman neye insan diyeceğiz? İnsan nedir dediğimiz zaman neye referansla bu sorunun cevabını vereceğiz? İstatistik miyapacağız mesela? — Olgusal bir şey değil ki hocam. Olgusal olarak bakamayız. — Bazı insanlar mesela çok sorumluluk istiyorlar hayatta, ilgilenirler. Yani Hz.
Muhammed'de köle olanlara, mazlum olanlara karşı peygamber olmadan önce de düşünceleri, hassasiyetleri vardı. Ama bunlar insan olmuyor ki. Yani karşımızda çok büyük bir insan var: insanlığın barışını, adaletiniisteyen. O anlamda. Bu olgulara "insan" diyemeyiz. İşte bu yüzden aslında daha önceki sohbetlerde de nadiren değinmişimdir: insanı tarif etmek için aslında hakiki anlamda kendinin bütün imkanlarını, bütün yönleriniidrak etmiş insana ancak "insan" diyebiliriz. Ve ondan yola çıkarak kendi durumumuzu tarif edebiliriz.
— Burada tekamül devreye girmiyor mu hocam? — İşte orada da şuna bakmak lazım: insandaki "insan" denen varlığın her şeyi tekamül ediyor mu? Yoksa tekamül eden tarafı var, bir de tekamül etmeye ihtiyacı olmayan bir tarafı mı var? Hep sözcüklerle ifadeler bulunuyor hocam, o yüzden sorularınıza açıyorum ama konuyu toparlamak için dağılmamak istiyorum. Mesela beden tekamül eder değil mi? Eğer insanı beden olarak tanımlarsam beden tekamül ediyor. Anne karnından itibaren tekamül etmeye başlıyor. Tek bir döllenmiş hücre önce sayısal olarak bölünerek çoğalıyor, daha sonra orada bir organ oluşumu oluyor, doğuyor. Doğduktan sonra da bir gelişimi, tekamülü var vs. değil mi? Peki yani bundan yola çıkarak "insan tekamül eder" diyebilir miyiz? Veya insanın böyle diyelim ki hani zahiren hiçbir şey bilmiyorsun — mesela dünyaya geldiğinde hiçbir şey bilmez olarak doğuyorsun. Peki hakikat itibariyle hiçbir şey bilmez olarak mı doğuyorsun? O da ayrı bir soru, oraya şimdigirmeyeyim. Ama zahiri olarak, yani psikolojik düzeyde bir şey bilmiyorsun; dil bilmiyorsun, ne yapacağını bilmiyorsun, neyin ne olduğunu bilmiyorsun, işte annenden, babandan, çevrenden, kültürden vs. öğreniyorsun. Mesela burası da tekamül ediyor. Peki şunu sorayım ve kapatayım orayı: Allah'ın üflediği ruh tekamül ediyor mu acaba? Değil mi? Bir de bunu mutlaka dikkate almamız gerekiyor.
Hiçbir Şeye "Kendim" Dememe Pratiği ve Niyazi Mısri
Şimdi ben temel konumuza dönüyorum. Aslında bizim ihtiyacımız olan şey şu: düşünceleri gör, duyguları gör, ilişkilerini gör. İçinde ortaya çıkan arzuları, korkuları, beklentileri gör. Kullandığın bedeni de gör. Ama hiçbirine "kendim" deme. İhtiyacımız olan — hani bazı insanlar sorar, "manevi olarak kendimizi bulmak için neye ihtiyacımız var" diye — ihtiyacımız olan tam da bu: ne olursa olsun hiçbir şeye "kendim" deme. Kitap oku ama "ben bilgili biriyim, kitap okuyan biriyim" bile deme. Bir kitap okuma durumu var, onunla özdeşleşmeden, yani ona "kendim" demeden, herhangi bir şeye "kendim" demeden bak hayata. Bu hem çok zor hem çok kolay, hem çok zevkli hem de bazı benlikler için çok tatsız bir şeydir.
Benliklerin elinden aslında bir alım oluyorsun. Yani benlik hiçbir tanımlama bulamıyor. Ne kalıyor? Hani tırnak içinde anadan üryan kalıyorsun, değil mi? Ama ne diyor
Niyazi Mısri? "Biz" diyor, "üzerimizden şalımızı indirdik. Üryan olan anlar bizi" diyor. Varlığından soyunup üryan olan anlar bizi diyor. İşte demek istediğim şey aslında bu. Yani hiçbir şeyle kendini tanımlamadığında, kalan bir şey var. İşte o sensin. Ve o hanideyim yerindeyse anadan üryan. Yani anandan doğmuş gibi. İşte bizim anadan doğmuş gibi öz varlığımızın farkına varmamız gerekiyor. O zaman hayatı yaşayabiliriz.
"Ben Kendim ve Kola": Gülünç Ama Evrensel Bir Örnek
— Şu kısmına takılıyorum: ben kolayı bırakamıyorum, kullanmak zorundayım orada. Bu kendimle alakalı bir şey değil mi? Ben kendim ve kola yani. Düşünün nasıl bir şey.
— Çıkartırım. Tabii tabii, işte yani hasta olurum, niye kendim diye lanse etmeyeceğim, insanlara söylemeyeceğim, zorla bir kolayı mı içeceğim yani? Hayır, şunu diyeceksin: şu fani bedenin kolaya ihtiyacı yok, veya şu fani bedene kola girdiğinde şeker metabolizması bozuluyor, anlatabildim yani. Ben yok yani. "Ben kendim ve kola" ya, bu nasıl bir şey yani ya, değil mi? Aslında bu hepimizin — tırnak içinde — aslında güzel ifade etti arkadaşım. Aslında gülünç bir şey değil mi? "Ben kendim ve kola" yani. Kendimi kola üzerinden, kolayı sevmem üzerinden tanımlamak, değil mi? Aslında bu hani gülünç bir şey değil mi? Evimize tebessüm ettiren bir şey.
Ama aslında bize tebessüm ettiren sadece bu değil yani. "Ben ne kadar kitap okudum biliyor musun? Ben şu yaşımdan beri kitap okuyorum. Ben şu yaşımdan berine sıkıntılar çektim, ne badireler çektim. İşte ben hep dürüst oldum, ilkeli oldum, samimi oldum ama insanlardan aynı samimiyeti bulamadım. O yüzden de kendimiçok kötü hissediyorum. Kendimi çok yabancı hissediyorum" dediğinizde de aynı gülünç hale düşürüyorsunuz kendinizi. Bu başkasına gülünçlük değil arkadaşlar, burada kafanızda bir başka kavram olmasın. Kendi kendinize gülünç hale getiriyorsunuz kendinizi.
Zincirler: Sahte Kendilik Bağları
Mesela hayatınızda ilişkiler üzerinden, işte atıyorum, "ya babam beni hiç sevmedi" falan. E ne yapayım, diyorum, bana bir olgu anlatıyorsun. Bir problem yok, yani bir sıkıntı yok. "Babam beni hiç sevmedi." Allah selamet versin yani, Allah yardımcısı olsun. Ama bak dersen ki "ben babası tarafından sevilmemiş biriyim, ben babası tarafından onaylanmamış biriyim, ben kendimi çocukluğumda bu yüzden çok kötü hissettim" — bak bunu dediğinde var ya, kendini hapsediyorsun. Kendini zincirliyorsun. Kur'an'da ayet var ya, cehenneme gidişi veya cehennemdekilerianlatan, onların diyor ayaklarında, kollarında, boyunlarında zincirler vardır. İşte cehennemin bir sureti budur aslında. Biz şu an cehennemdeyiz aslında. Neden?
Çünkü boynumuzda, kollarımızda, ayaklarımızda zincirler var. Ne zinciridir bunlar? Sahte kendilik zincirleri. Mesela bakıyorsunuz elli yaşına gelmişsiniz, on yaşında işte "babam sevmezdi, böyle küçümserdi" — mesela bak kırk yıllık bir zincir, hiç eskimemiş, paslanmamış, sağlam duruyor, çelikten yani. Bunlara da ne diyor modern psikoloji? Tabiiişte "travmalarımız" falan. Bir de onları böyle süslüyoruz, onlara güzel çiçeklendiriyoruz, onlara güzel isimler koyuyoruz. "Sen benim travmalarımı biliyor
musun" diyoruz. Oradan da bir şey yapıyoruz, onları böyle sahipleniyoruz, zincirlerimizi seviyoruz.
Ve bir bakıyoruz ki aslında biz de zincirlenmiş insanlarız. Mesela "çocukluğumdan beriistediğim hiçbir şey olmadı." Ne kadar güzel bir zincir değil mi? Yani geriye baktığımda, psikolojik olarak bazı isteklerimin gerçekleşmediğini görüyorum. Bak ne kadar temiz bir cümle değil mi? Hiç şey yok, bir tutuklanma yok, bir zincirlenme yok. Ne kadar temiz bir cümle olmuş oluyor. Ama desem ki "hayatta istediğim hiçbir şey olmadı, kendimi o kadar kötü hissediyorum ki yani." Bir de ekliyorum, "herkes mutlu sanki, bir ben mutsuzum, herkesin istediği bir şekilde oluyor, benim istediklerim hiç olmadı" falan. Ne yapmış oluyorum aslında? Kendimi kat kat zincirliyorum. Bunu kim yapıyor? Bunu kendi bilincimiz yapıyor. Neden yapıyor? Çünkü kendimizi yaşadığımız olaylarla, ilişkilerle, içimizde ortaya çıkan duygu ve düşüncelerle tanımlıyoruz.
Bir Dostluk Örneği: İlişki Üzerinden Kendini Zincirlemek
Mesela geçen bir arkadaş vardı böyle yirmi yirmi beş yıllık bir ilişkisini, yani bir dostuyla olan bir ilişkisini anlatıyor. "İşte o benim" diyor, "abim gibiydi, saygı duyardım, öyle giderdim ama işte beni aramıyor sormuyor" falan filan böyle bir mutsuz bir üzgün. Baktım böyle kendini aslında ne yapıyor? Zincirliyor. Kendini bir insanın sana olan tutumu üzerinden zincirliyorsun. "Ben bunu hak ediyor muyum" diyoruz mesela değil mi? Bir de süslüyoruz. Arabesk de zengin. Hepimiz aşağı yukarı böyleyiz. Bu sadece Türk toplumuna has değil. Dünyada nereye bakarsan bak, ilişkiler üzerinden — bu ikiliilişkiler olsun, ebeveyn çocuk ilişkisi olsun, arkadaşlık dostluk ilişkisi olsun — mesela hayattaki en büyük zincirlediğiniz, kendinizi zincirlediğiniz alanların başında bu gelir. Neden? Çünkü kendiniziilişki üzerinden tanımlıyorsunuz.
"Çok emek verdiğim çocuk vefasızlık yaptı, işte bir kız buldu sonra benim altınları da çaldı" mesela. Ne kadar dramatik bir hikaye oluyor değil mi mesela? Yıllarca baktığın çocuk bir ay evvel tanıştığı bir kızla kaçıyor ve senin altınları da götürüyor. Ne kadar dramatik bir hikaye. Şimdi onu sarsan ne kadar kapsamlı, köpüklü bir hikaye olur değil mi böyle? Ve ömür boyu da unutamazsın. Ve ömür boyu da bunu anlatsan senidinleyecek insan bulursun. Zaten bizim trajedimiz de bu. Hikayelerimizi anlattığımızda bizi haklı bulan çok insan var. Ben asla kimseyi bu konuda haklı bulmam.
"Haklı Mıyım Hocam?": Hazreti Yusuf Örneği
"Beni çok zorlarsa haklı değil miyim hocam, sen söyle, haklı değil miyim?" "Olabilir" diyorum mesela, "haklı" demiyorum ya. Niye demiyorum? Çünkü haksızsın. Ama başkasına karşı haksızsın değil. Kendine karşı haksızsın aslında. "Haksız mıyım hocam" diyor. Aslında demek istiyorum ki, yani dibine kadar haksızsın ama kendine haksızsın aslında. Anlatabiliyor musun? Kendine haksızsın. Neden? Çünkü kendinibir insanın tutumu, tavrı üzerinden tanımlıyorsun. "Ben bunu hak ettim mi" diyorsun.
"Ben bunu mu hak ediyorum" diyorsun. E hak etmiyorsun. E o zaman ne yapayım? "Bir insan üzülmez mi" diyor. Üzülmez demek istiyorum ama...
_[Bu noktada bir katılımcı ile aralarında geçen kısa ve karışık bir diyalog, ses kaydındaki bozulma nedeniyle tam olarak anlaşılamamıştır.]_
Yani şunu demek istiyorum: o benliklerimiz, o ilişkiler üzerinden bir kısım duygular, düşünceler üzerinden kurduğumuz kendilik algımız tabii ki olay bekliyor. Anlatabildim mi? Bakın bu da çok büyük bir tuzaktır. Hatta ben çok insanda görüyorum. "Ya biri de bana desin ki haklısın ya, herkes bana haksız diyordu." Mesela buradan travma üretiyor. Ve istiyor ki biri ona "haklısın" desin. Ya zaten tırnak içinde gerçekte haklıysan — şimdi mesela Hazreti Yusuf, kimse ona belki "haklısın" dememiştir, bilmiyoruz. Ama hani haklı mı? Haklı şey anlamında haklı. Yani ben kardeşlerime kötülük yapmadım, kardeşlerime zarar verecek bir şey yapmadım. Haklı mıyım bu yargımda, bu tanımda? Haklısın, sen onlara bir şey yapmadın. Ama dese ki "peki on bir kardeşim beni nasıl kuyuya atar? Bu büyük bir kötülük. Kendimi çok kötü hissettim. Kendimi kötü hissetmekte haksız mıyım?" Ona dememiz lazım ki haksızsın. Çok diretirse ne yapmak lazım? Olabilir.
Habil-Kabil Kıssası: Öz Varlık Zarar Görmez
— Habil-Kabil olayında hocam, şey değil mi: "sen beni öldürmeye kalksan da ben sana karşı hiçbir mukabelede bulunmayacağım" — burayı açabilir miyiz? — Tabii ki.
O şöyle herhalde hissediyor: kendi gerçek varlığını ortadan kaldıramayacağının bilincinde olduğu için o cevabı veriyor. Yani öz varlığımız hiç kimse tarafından zarara uğratılamaz. Bakın orada Habil şunu demiyor: "sen beni öldüremezsin, ben Allah'a inanıyorum, benim arkamda Allah var" falan demiyor. Öyle bir şey değil yani. O dünyanın mahiyetini, Allah'ın yarattığı bu dünyanın nizamını, sünnetullahı biliyor. Kabil, Habil'i zahiren, fiziksel olarak, cismaniyeti, biyolojik canlılığı itibariyle öldürebilir — o da Allah izin verirse. Ama Habil neyi biliyor? Sen hakikatte beni öldüremezsin.
Hiç kimse de kimseyi öldüremez. Hakikatte. Yani öz varlığımız, gerçek kendimiz öldürülemez. Allah'a aittir ve ona döner.
Musibet Ayeti ve Sadırlardaki "Gıll"
Bakın hep vurguluyorum musibetle ilgili ayeti. Onların başına bir musibet geldiğinde onlar, "biz Allah'a aidiz, ondan geldik, ona döneceğiz" derler. Bu ne demek? Bu, kendinizi o musibetin zarar verdiği, etkilediği hiçbir şeyle tanımlamamak demek. Bu ne kadar büyük bir hakikattir ve gerçek anlamda da bir özgürlüktür. Ve bakın Kur'an-ı Kerim'de bir ayette diyor ki — mealen söylüyorum — biz onları cennete koyacağımız zaman onların sadırlarından gılli alıp çekeceğiz. Nedir o? İşte o gerçek kendinizle Allah arasına girmiş olan ama bu dünyada temizleyemediğiniz, bu dünyada ortadan kaldıramadığınız şeyler. Aslında bu "ortadan kaldırmak" da çok güzel bir ifade. Çünkü "gıll" kelimesiiki şeyin arasından geçen şey veya iki şeyin ortasında olan şey manasına da geliyor. Mesela iki ağaçlık alan arasında geçen su için Araplar bunu kullanıyor. Yani bizim aslında neye ihtiyacımız var? Kendimizle Allah arasındaki
şeyleri ortadan kaldırmaya ihtiyacımız var. Gerçek kendimiz ile aramıza giren ve bize gerçek kendimiz zannı uyandıran şeyleri fark edip bırakmaya ihtiyacımız var.
Ve bakın Allah ayette diyor ki, hani siz bunun için çalışacaksınız ya bu dünyada, çalıştığınız zaman bunlardan temizleyemediğiniz bazı şeyler kalırsa, biz cennete girmeden evvel biz sizin bu iyi niyetinize ve çabanıza hürmeten onları alırız yani. Anlatabildim. Ve bu çok kıymetli bir şeydir.
15-16 Yaşından İtibaren Bağımsızlığı Hatırlamak
Gerçek kendimizle aramıza giren birçok sahte şey var. Mesela bakıyorum, ben diyelim ki ebeveynimle sorunum olmuş olabilir. Yani atıyorum, hiç babam böyle bana bakıp "nebati var" diye bir zamanlar gözüme bakıp falan — babamın gözüne bakıp böyle kendimiiyi hissettiğim bir an yaşamamış olabilirim yani, değil mi? Babamın yüzüne baktığımda, gözüne baktığımda belki kızgınlığını görmüşüm, belki umursamazlığını görmüşüm, belki kafası geçim derdiyle meşgul, ne bileyim, yani"nebati"nin kastettiği ışıltıyı görmemişimdir yani. Peki bununla mı kendimi tanımlayacağım, değil mi? Olabilir. Adamcağız kim bilir neyle meşguldü, annem kim bilir nelerle meşguldü. Ama bakın insan özellikle anne babasının deyim yerindeyse gözünde — tırnak içinde söylüyorum — o ışıltıyı görmek istiyor. Yani ya bak sen varsın yani, sen güzel bir çocuksun — güzel derken fiziksel anlamda demiyorum yani— iyi ki varsın. Mesela bu o çocuk bilincinde aslında neyi hissettiriyor? Varlığını hissettiriyor. Ama aslında varlığımız anne babamızın gözlerinde görmesek de var.
Peki belki çocukken bunu fark edebilir miyiz? Tabii ki bunu çocukken fark etmeyebilirsin, bunu anlayabiliriz, hepimiz çocukken öyleydik. Ama belli bir yaşa geldiğinde — on beş, on altı, on yedi yaşına geldiğinde, hani böyle kırkına geldiğinde demiyorum, on beş on altı on yedi yaşına geldiğinde — artık o yaştan itibaren kendivarlığının, kendinin, annenden, babandan, kardeşlerinden, eşinden, dostundan, şundan, bundan, öğretmeninden, öğretmeninin tutumundan, sokaktaki arkadaşının tavrından bağımsız olduğunu, bedeninden bağımsız olduğunu — her gördüğün ne varsa hepsinden bağımsız olduğunu — adım adım hatırlamaya ihtiyacımız var. O zaman özgürleşiriz. Yoksa işte on beş on altı yaşına gelip "işte ben de çok okuyacağım, böyle nerede bir konu olursa orada söyleyeceğim bir söz olmalı, veya işte böyle felsefeyi yutacağım, mesela insanlar böyle ağzı açık kalacaklar, ulan bu adam yalamış yutmuş, kütüphaneleri bitirmiş" falan diyecekler. Mesela ne yapmış olurum böyle dediğimde? Aslında kendimi sahte bir şey, daha doğrusu kendimi bir şey üzerinden sahte bir kendiliğe mahkum etmiş oluyorum. Bakın okumak kötü bir şey değil, ilişkiler kötü bir şey değil. Yani şu dünyada iş yapmak, çalışmak, emek harcamak, para kazanmak için çalışmak, bir şeyleri öğrenmek için okumak, evlenmek, çoluk çocuk sahibi olmak falan bunların hiçbiri kötü bir şey değil. Bakın bunu yanlış anlamayın, bunların hiçbiri kötü bir şey değil. Fakat kendinizi bunların üzerinden tanımlamak kötü bir şey. Kendinizi bunların üzerinden tanımladığınızda kötü bir şey bu. Bunlar için var olduğunuzu düşüneceksiniz. O zaten onun devamı yani.
Anne-Baba İçin Yaşamak Saçmalığı
"Ben bunun için geldim, ne için yaşıyoruz, çocuklarımız için yaşıyoruz" mesela. Anne babaların bir de kimse de demiyor "bu ne cehalet" falan, demiyor kimse. "Bak anne baba ne kadar fedakar, çocukları için yaşıyorlar." Çocukları da çocukları için yaşıyorlar. Yani buradaki saçmalığı görmüyor musun yani? Annen baban da senin için yaşamış, sen de çocukların için yaşıyorsun, çocukların da anne baba olunca çocukları için yaşayacaklar. Böyle bir mantık olabilir mi? Olmaz. Ama bak sahte benlik o kadar iyi ki: "bak fedakar bir anne baba olmak, ne kadar güzel bir şey." Pekio zaman anne baba olmayalım mı? Neyi kastediyoruz? Hayır. Anne baba olmak, evlenmek, çoluk çocuk sahibi olmak, işte aramızda sevginin, şefkatin, anlayışın olduğu bir evlilik hayatı yaşamak — bunlar hepsi güzel. Bir problem yok bunlarda. Bunların üzerinden kendini tanımlamakta problem var.
Mesela bir sabah kalktın diyelim, işte karın veya kocan yok, öyle mi? İlginç bir şey. Aradın sordun, yok, adam yok veya kadın yok yani, kaybolmuş. Garipsemen gerekir mi? Yok ya, garipseyecek bir şey yok yani. Hatta sonra bakıyorsun bir mektup yazmış: "ben senden bıktım, gidiyorum." Allah yolunu açık etsin. Benim öyle bir abim vardı, derdi ki "cennete kadar yolu var" ama samimi söylerdi buna. Yani olabilir. Sen o durumda bir eksiklik hissediyor musun? Bir mahrumiyet hissediyor musun? "Ya işte yirmi yılımı verdim, ben yirmi yıllık evli, ne diyeceğim ben bundan sonra? Böyle yirmiyıl boşa mı geçti acaba" falan filan mı diyeceksin? Yoksa "elhamdülillah o süreç içinde elimden geldiğince iyi, doğru, sorumlu bir tutum sergilemeye çalıştım, hatalar da olmuş olabilir, onlara da tövbe istiğfar ederim ve ben kendim yani ben kendim ya, devam ederim" mi diyeceksin? Tabii bir ego gelir oradan, "bu kadar kolay mı?" Ama insan böyle olmuyor. Bak bir sürü hikaye gelir. Peki sana o hikayeleri kim söylüyor?
Hiç dikkat ediyor musun? Neden bu özgürlüğü yaşayamıyoruz? Çünkü zincirlerimiz var. Ama bakın zincirlerimiz eşimiz, çocuğumuz, anne babamız değil. Zincirlerimiz bu ilişkiler üzerinden kendimizi tanımlamamızdır.
Cennette Kıyaslayan Benlik: "Gıllı Alacağız" Ayetinin Anlamı
Allah da bizi bu zincirlerden kurtaracağını söylüyor. Ama hangi şartla? Bu dünyada bu zincirleri görüp bunlardan arınma niyet ve gayretiiçinde olduğunda. Allah böyle en son kalmış birkaç tane zinciri ne yapacak? Cennete girmeden evvel alacak. Çünkü cennete o şeylerle girsen sen ne yapacaksın? Hani anlatırlar ya, Allah cennette birine bir şey vermiş, öbürüne daha — tırnak içinde — küçük bir şey vermiş, o başlamış "bu ne yaptı acaba böyle" diye düşünmüş adam mesela. Anlatabildim mi? Ne olmuş olur o durumda? Sende kıyaslayan benlik var. İşte diyelim ki cennette biriyle konuşuyorsun. O da diyor ki "dünyada çok mutluydum, çok şükür, dünyada da Allah böyle bütün sıkıntılardan beni korudu, işte çok mutlu bir evliliğim vardı." Bu senin aklına senin evliliğini getirecek cennette. Berbat bir şey yani. "Lan benim evliliğim nasıldı? Berbattı yani. Niye öyle verdi bana? Ona öyle verdi." Sen cennette yaşayabilir misin böyle benliklerle? Yaşayamazsın. Mümkün değil. İşte Allah o yüzden alıyor.
Ve tabii bizim zihnimiz hep ne düşünüyor? "Ben şimdi cennete gitsem, Allah birine benden daha çok şey verse, benim içim geçmez mi?" Bu kafayla geçer. Bu kafayla mutlu olamazsın. Ama Allah bak ne diyor? Cennete koymadan evvel bütün gılli alırız yani. Bütün o sahte benlikleri, kıyaslayan benlikleri, "şu olursa mutluyum bu olursa mutsuzum" diyen benlikleri. İşte dünyada hep böyle şeker hastalığından muzdarip kaldım, ama adamın başı bile ağrımamış falan. Cennette şimdi bir insan anlatsa, "hiç başım bile ağrımadı." Bu kafayla aklına ne gelir? "Ulan biz yıllarca şeker hastalığıyla uğraştık" gelir yani. Neden? Çünkü kendini bedeninle tanımlıyorsun. Bedenin üzerinden yaşadığın hastalıkla vesaireyle tanımlıyorsun. Yaşadığın bir kısım zorluklarla kendini tanımlıyorsun. Cennete gidince ne yapacaksın? Sürekli ömrün kıyaslamakla geçecek. Peki cennete bırakmasak bunları daha doğru olmaz mı yani, diyeceksiniz. Bu dünyada özgürleşme imkanı veriyor. Aslında o ayet bize ne diyor? Sen bu dünyada cenneti yaşamak istiyorsan içinden bütün gılları çıkar, at ve kurtul. Kendini hiçbir şeyle tanımlama.
Mercedes ve Toplu Taşıma Örnekleri
Birini Mercedes'e binerken görürsen, "öyle adama bak, ne şanslı, Allah vermiş" öyle diyorsan, sen kendini Mercedes'e tanımlıyorsun demektir. Sen varlığını, kimliğini, kendiliğini, hayatı Mercedesli hayat ve Mercedes'i hayat olarak tanımlıyorsun. Ben böyle tanıdığım bir arkadaş var, diyor "ya diyor benim ömrüm diyor toplu taşıma araçlarında mı geçecek yani?" Şimdi buradan bakan bir insana ne diyebilirim? Diyorum ki "ya işte çalış, Allah sana verir" diyorum. "Olabilir" diyorum. Ne yapabilirim başka? Çünkü üç değil beş değil on sefer anlatmışım: bak kendilik bununla ilgili bir şey değil. Ama diyor ki "ben diyor toplu taşıma araçlarına binince diyor işte böyle temiz olanı var, pis olanı var falan var, kendimi kötü hissediyorum" diyor. O zaman bir şey diyemiyorum. Ama diyeceğim çok şey var tabii aslında ama diyemiyorum. Neden? Çünkü o şu an onu anlamayabilir.
Peygamberin Sade Hayatı ve Yunus Emre'nin Himmet Kıssası
Yani düşünebiliyor musunuz, peygamberi düşündüğünüzde, baktığınızda, bizim mesela şu anki ortalama bir insanın yaşam durumu, peygamberin yaşam tarzından ve zahiri yiyeceğinden kat kat daha mı iyi? Bazen bir sabah kalkar peygamberin yiyecek bir şeyi yok mesela. Var mı bizim böyle bir durumumuz? Bir buluruz yaniveya cebimizde bir şey vardır, alırız. Ama mesela peygamber şöyle mi diyor? "Ya işte böyle idare ediyoruz, sabretmek lazım, Allah ahirette, cennette bol bol verecek." Ne verecek yani? Ne vereceğini zannediyorsun? Allah, Allah'ın rızası, onu hatırlamak her şeyden büyüktür. En büyük cennet, Allah'ı bilme, Allah'ı hatırlama cennetidir. Nimet cenneti o cennetin yanında bir gölge gibi kalır. Allah diyor ki çok mu istiyorsun? O da var, bu da var. Yani peygambere bir Arap gelmiş, demiş ki "cennette demiş böyle asil atlar var mı?" Adam çok meraklı, çok özdeşleşmiş atlarla. Peygamber de "var" diyor, "en asilleri var" diyor. Ben de o yüzden "olabilir" diyorum. Peygamberin bir tarzı bu. O yüzden ben de ona ittifak söylüyorum. Peygamber diyor ki "olabilir" yani, "çok istiyorsan olabilir" yani. Bu aslında bir aldatma da değil. Çok istese o kişi müminse
Allah ona asaletli at vermez mi? Verir yani. Ama akıllıysan asilat aramazsın, kendiasaletini ararsın ve Allah'a olan bağını hatırlarsın. Allah'ı, onun cemalini dahi müşahede etmek — Allah yerlerin ve göklerin nurudur — onun nurunu bile müşahede etmek bütün cennetlerin şevkinin üzerinde bir nimettir. Anlayabildiğinde.
Hani bu şey gibidir. Hani Yunus kime gitmiş? Hacı Bayram'a mı, Hacı Bektaş'a mı? Hani biraz kıtlık olduğu için buğday için gitmiş. O mürşit demiş ki "buğday mı istersin, himmet miistersin?" Himmet neye dair bir himmet? Kendini bilmeye dair bir himmet. Kendini bilmeye dair bir destek. Kendini bilmeye dair bir kılavuzluk. Onu mu istersin, buğday mı? Demiş "buğday iste." O da demiş "olabilir" ve buğdayı vermiş. Sonra yolda, "yani bu buğday, bitecek bir şey, bedene hizmet eden bir şey; tamam kötü bir şey değil tabii ki ama yani himmet, o konuda o kendini bilmeye dair himmet çok daha mukayese bile kabul etmez." Dönmüş, "senin demiş nasibin falanca zattadır." Aslında bu ne anlatıyor bize? İşte kendini nasıl tanımlıyorsun? Çünkü ona göre bütün arzuların, isteklerin, beklentilerin, korkuların oluşacak. Sen kendini neyin üzerinden tanımlıyorsun. Kendini ne olarak algılıyorsun? Nesin sen? Gerçek kendin nedir? Bunu anlarsan başkadır. Kendini yanlış şeyler üzerinden inşa edersen daha başkadır.
Kendini Bilmek: En Büyük İlim ve Gerçek CV
O yüzden kendini bilmekten daha büyük bir ilim yoktur. Asla yoktur. Dünyadaki bütün kütüphaneleri bilsen, bütün kütüphanelerdeki yazan bilgileri bilgi olarak bilsen ama kendini bilmesen, sen hiçbir şey bilmiyor olabilirsin yani. Yani öyle dense abartılmış olmaz. Ama kendini bilsen ama kütüphanelerdeki o kadar bilgiyi bilmesen, sen bilmen gereken en asil ve asli şeyi biliyorsun demektir. Bu diğer bilgileri küçümsemez. Bakın burada bir yanlış anlamaya asla düşmemeliyiz. Yani şu kağıdın neyden olduğunu, nasıl imal edildiğini bilmek de bir bilgidir, değil mi? Mesela kağıt nasıl üretilir, kağıdın kimyasal yapısı nedir — bu da bir bilgidir ve asla küçümseyemeyiz. Ama kendinibilmenin bilgisiyle bunu kıyaslayamayız. Böyle bir şey olamaz. Bunu yaptığımız zaman yanılmış oluruz. O yüzden bakın bütün felsefeler kendini bilmeye hizmet ettiğimüddetçe kıymetlidir. Zaten felsefenin maksadı budur. Yoksa felsefeyi nihai bir amaç gibi görüp işte bütün felsefe kitaplarını yutup sonra da onlarla kibir üretip "sen ne biliyorsun ki, ben kırk yıldır uğraşıyorum, işte siz daha çocukken biz bunları okuduk" falan diye bir egonda ürüyorsa, yani çok acı verici bir şeydir bu.
O yüzden yapacağınız şey çok açık. Ne yaşarsanız yaşayın. İster iş insanı olun, ister ev hanımı olun, ister evli olun, ister bekar olun, ister çocuğunuz olsun, ister olmasın.
İster dünyada bir şeyleri — tırnak içinde — gerçekleştirmiş olun, ister gerçekleştirmemiş olun. İsterseniz anne babanız sizi onaylamış, sevmiş olsun, ister sevmemiş olsun. Ne olursa olsun hiçbir şeyle kendinizi tanımlamayın. Ve şunu hiçbir zaman zihninizden, bilincinizden, kalbinizden çıkarmayın: ben henüz ne olduğumu bilmesem de ben Allah'a ait bir varlığım. Varlığım, onun var etmesiyle var olan, tam eksiksiz, Allah'a muhatap olan, Allah'ın anladığı, bildiği, gördüğü, sahip olduğu ve hiçbir zaman bırakmayacağı, ben unutsam bile beni unutmayacak olan Allah'a ait. Kendimize her zaman hatırlatmamız gereken şey budur.
Ve dini literatürde buna sahte kendilik algısı denir. Uzak doğu geleneklerinde ise buna aslında "kendini arındırma" denir. Yani şu demek: sınırlı, geçici, zamana, mekana, değişime ait olan ne varsa sen o değilsin. Onu bırak, onu bırak, onu bırak. Bakın "onu bırak" demek işte atıyorum "çalışmayı bırak, evlenme, evliysen boşan, çocuğun varsa terk et" bunu kastetmiyoruz yani, böyle bir şey değil. Her şeyi makul ve meşru olduğu müddetçe yapabilirsiniz, fakat hiçbir şeyle kendinizi özdeşleştirmeyin. Yani biri size "CV'ni ver" dediğinde boş bir sayfa bulsun; orada görünmeyen tek bir satır olsun, o da "Abdullah" — yani Allah'a aitsin. Bu kadar. Gerçek CV'miz budur. Diğerleri birilerine zahiri olarak verdiğimiz şeylerdir; hakikatte hiçbirinin gerçek kendimizle bir ilgisi yoktur. Bunu kendimize hatırlatabildiğimiz oranda, bunu hatırlayabildiğimiz oranda, o zaman her türlü zincirden, her türlü psikolojik bağımlılıktan kurtulabiliriz. Ve hepimizin ihtiyacı olan asıl şey budur.
Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): İhlas Suresi (konuşmacı tarafından açıkça isimle zikredilmiştir: "İhlas Suresi'ne baktığınız zaman Hu, Hu diye başlıyor"). Bunun dışında konuşmacının isim/numara vermeden atıfta bulunduğu, teyit edilmemiş muhtemel eşleşmeler: musibet ayeti — "onlar biz Allah'a aidiz, ona döneceğiz derler" (muhtemel: Bakara Suresi, 156. Ayet); cennete girmeden önce sadırlardan "gıll"ın alınması (muhtemel: A'raf Suresi 43. Ayet veya Hicr Suresi 47. Ayet); cehennemdekilerin zincirlerle tasviri(muhtemel: Ra'd Suresi 5. Ayet veya Mü'min/Ğafir Suresi 71. Ayet); Habil'in Kabil'e verdiği cevap (muhtemel: Maide Suresi, 28. Ayet); "İnneni ene Allah" ifadesi (muhtemel: Taha Suresi, 14. Ayet).
İlgili Sohbetler
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş
Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.
İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik
Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.