Kalp Kabe'den Üstündür
Kısa Özet
Sohbette "arif kendini arar, cahil dengini arar" sözünden yola çıkılarak, insanın kendini bir ilişki, başarı veya dış onay üzerinden tanımlamasının bir tür indirgeme olduğu anlatılıyor. Tanrı'nın tecellilerine bağlı olmaması gibi, insanın da gerçek kendiliğinin (kalbinin) hiçbir şeye muhtaç olmadığı; Kabe ve Hac'cın aslında insanın kendi kalbine dönüş yolculuğunun bir sembolü olduğu vurgulanıyor. Hz. Asiye'nin Firavun'la evliyken mutlu olması, Hudeybiye'de sahabenin moral bozukluğuna karşın Peygamber'in sarsılmaz kalması, Hz. Musa'nın korkusu ve Hz. Yunus'un kavmini terk etmesi gibi örneklerle, insanın ne zaman "kendinde" ne zaman "sahte benlik" ile hareket ettiği ayırt ediliyor. Sohbet, kendimizi hatırlatacak semboller edinme çağrısıyla ve "Allah bana yeter" ayetinin gerçek anlamıyla sona eriyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Kendimizi "kim beni sevecek, kim beni anlayacak" sorusu üzerinden tanımlamak, varlığımızı ilişkisel bir sürece indirgemektir; oysa gerçek kendilik hiçbir ilişkide bulunamaz ve hiçbir ilişkide kaybolmaz.
- Kabe ve Hac, insanın kendi kalbine — gerçek merkezine — dönüş yolculuğunun yeryüzündeki sembolüdür; Peygamber'in ifadesiyle insanın kendisi Kabe'den daha kutsaldır.
- Hz. Asiye'nin Firavun'la evliyken, Hz. Yusuf'un kuyudayken, Peygamber'in hicrette "Allah bizimle" derken hep "kendinde" olması, dış koşullardan bağımsız bir mutmainliğin mümkün olduğunu gösterir; buna karşılık Hz. Yunus'un kavminiizinsiz terk etmesi, peygamberlerin bile bazen merkezden uzaklaşabileceğini gösterir.
Giriş: "Arif Kendini Arar, Cahil Dengini Arar" Sözü
Hoş geldiniz arkadaşlar. Güzel bir söz var, geçenlerde tekrar karşıma çıktı: "Arif kendini arar, cahil dengini arar" şeklinde bir ifade. Basit gibi görülen ama gerçekten
anlam içeriği çok önemli bir ifade. Özellikle biz ilişkisel bir varlık olduğumuzu zannedip bizi anlayan, seven, bize kendimiziiyi hissettiren insanlar arama tuzağına düşebiliyoruz. Bu, insanlardan uzaklaşmamız, ayrışmamız anlamına gelmiyor ama kendimiziilişkisel bir varlık konumuna indirgediğimizde — ki bu bir indirgemedir — işte "kim bana kendimi güvende hissettirecek, kim bana kendimi mutlu, huzurlu hissettirecek" dediğimiz her cümle, varlık bilincimiziilişkisel bir sürece indirgediğimiz anlamına geliyor.
İlişkisel Varlık Olma Yanılgısı: Kendini İndirgemek
Bu aynı zamanda aslında kendimizdeki kutsallık çekirdeğini, kendimizdeki kutsallık merkezini unutmak anlamına geliyor. Yani aslında modern psikolojinin biziilişkilerden, toplumun içinde bir varlık olmaktan veya birisiyle ilişkili olmaktan yana tarif etmesiaslında insanı bir çeşit indirgemedir. Bu, insanın bir fonksiyonunu kendinin yerine geçirmesidir.
Tanrı Tecellilere Bağlı Değildir: Teolojik Bir Benzetme
Bunun bir anlamda teolojik olarak da karşılığını ifade edecek olursak şöyle diyebiliriz: evet Tanrı'nın isim ve sıfatları vardır, tecellileri vardır diyelim. Fakat Tanrı tecellilerine bağlı da değildir. Yani şu anlamda: tecellisi olmazsa eksiktir, tecellisi çok olursa artar, az olursa eksik kalır, tecellisi şöyle olursa tam olur — kendisi böyle olursa Tanrı eksik olmuş olur diyebilir miyiz? Böyle bir şey diyemeyiz değil mi? Hatta bu bilinçli olarak söyleniyor olsa bu Tanrı'ya karşı bir cehalettir en hafif ifadesiyle.
Peki neden kendimizle ilgili bu türlü bir yanlış konumlandırma yaptığımızda buradakisahteliği görmüyoruz? İnsan ancak Tanrı olmadığı durumda eksiktir. Kendini Tanrı'ya ait hissetmediğin ölçüde kendini eksik tanımlamış olursun. Ama Tanrı'ya aidiyetin üzerinden tanımladığında sen tamsın.
İman Bir İntisaptır
Zaten bir İslam bilgesinin ifadesiyle iman bir intisaptır. Yani neye bağlı olduğunun farkındalığıdır. Din temelde budur. Yaniiman, dinin sana anlatmak istediği şey, dinin vermek istediği mesaj aslında budur: sen Yaratıcı'ya bağlı, Yaratıcı'yla anlamlı, Yaratıcı'yla var olan birisin.
Fonksiyonlarımız Kimliğimiz Değildir
Peki onun dışındakiilişkilerimiz — annelik, babalık, çocukluk, eş olmaklık vs. — bütün bunlar nedir? Bunlar bizim fonksiyonlarımızdır. Bunların üzerinden kendimitanımlayamam. Ne mesleğim üzerinden, ne dünyadaki değişik tecrübelerim üzerinden, ne tırnak içinde evim, arabam, sahip olduğumu düşündüğüm veya olamadığımı düşündüğüm şeyler üzerinden.
Eksiklik ve Sahte Tamlık: İkisi de Aynı Tuzak
Her zaman bu dualiteyi dikkate alın: bir şeyin olmadığı için eksiksen, bir şeyin olduğu için tam olduğunu düşünmen de hatadır. İkisi aynı şeydir. Yani bir şeyin eksikliği
sende eksiklik oluşturuyorsa, o şeyin olması sana sahte bir tamlık hissettirecektir. O da sahte bir şeydir. Dolayısıyla her şeyin yerli yerinde algılanması gerekir.
Özetleyecek olursak baştan tekrar edelim: kendiinsaniyetinin az çok farkında olan insan kendini arar. Ama bunun farkında olmayan insan dengini arar. Kim bana güven verir, kim beni sever, kim beni anlar, kim bana huzur verir, kiminle mutlu olabilirim, kiminle kendimi tam hissedebilirim. Bakın bütün bunlar aslında gerçek kendiliğimiziunutmamızdan kaynaklanan durumlardır.
Kendini Bulma Yolculuğu Aynı Zamanda Rabbi Bulma Yolculuğudur
O yüzden gerçek insan olmakla ilgili belli bir kavrayışı olan insanın arayacağı asıl olan şey kendidir. Biz kendimizi bulma yolculuğu yapıyoruz. Kendimizi bulma yolculuğundan daha başka asli bir yolculuğumuz yok. Kendini bulduğun yerde Rabbini de bulursun, onlar aynı noktadadır. Yani kendini bulduğunda Rabbinibulursun, kendini bulmak aynı zamanda Rabbini bulmakla birlikte işler. Çünkü senin gerçek kendiliğin ilahi bir nefhadır, ilahi bir mana içerir. Seni aynı zamanda kendine bağlayan şey yaradana da bağlar. Ve sen o zaman gerçek anlamda mutmain olursun.
Mutmainlik: Başka Bir Şeye İhtiyaç Duymama Hali
Mutmain olmak başka bir şeye ihtiyaç duymama halidir. O yüzden kendimizi bulduğumuzda başka bir şeye ihtiyaç hissetmeyeceğimizi anlarız. İşte o zaman ilişkilerimiz, yaşadığımız bütün süreç, dünyadaki hayatımız gerçekten olduğu gibiyaşanır. Mesela o zaman hiçbir şanssızlık, hiçbir mahrumiyet, hiçbir kayıp algınız olmaz. "Hayatımın şu kadarını boşa geçirdim" veya "şu nedenle şu kadar yılım boşa geçti, şu kadar yılı kaybettim, anlamsız yaşamışım, boş yaşamışım" bile demezsiniz.
Neden? Çünkü gerçek hayat kendi özünüzdeki hayattır ve onun zamanı, mekanı yoktur. O hayat eksiksiz bir hayattır.
Ama dikkat edin, psikolojik bilincimizdeki kendilik yaşadığı şey üzerinden hayatı tanımlar. "Benim hayatım hayat mı" dersin. Neden? Çünkü "hayatım şöyle olsaydı iyibir hayat olurdu ama şöyle olduğu için o kadar iyi bir hayat olmadı, şuna sahip olabilseydim hayat çok güzel olurdu ama sahip olamadığım için hayat çok da istediğim gibi beni mutlu edecek nitelikte gelişmedi" dersin. Yani ne yaparsan yap, hayatın merkezi neresi olmaya başlar? Deneyim olmaya başlar mı? Yani gerçek hayatın merkezi kendindir. Kendindeki hayatiyet — Allah'ın "hay" isminden gelen, senin kendilik merkezinde var olan hayatiyet — senin hayatındır. Ve o hayat tam bir hayattır, hiçbir eksiği yoktur.
Bunu idrak ettiğimde bütün yaşam o bilinçle yaşanan bir deneyime dönüşür. Buradakideneyimden kastımız, uğursayarak "şunu da deneyim, bunu da deneyim" anlamında değil. Hayatta karşılaştığın her şeye o bilinçle bakarsın, o bilinçle yaklaşırsın. Bu nasıl bir bilinçtir? Mutmain bir bilinçtir. Yaşadığın bir olaydan, bir süreçten, ilişkinden herhangi bir şeyi devşirmeye dönük bir hayat değildir. O yüzden o sana gerçek anlamda bir özgürlük verir.
Hazreti Asiye Örneği: Firavun'la Evli Olup Mutlu Olmak
Örneğin bugün niçin ilişkilerimizde — kastettiğimiz ilişkiler bütün ilişkilerimiz, ebeveyn çocukluktan tutun bugüne kadar işte öğretmenimiz, arkadaşımız, dostumuz, eşimiz, bütün ilişkileri düşünün — ilişkilerden biz kendilik devşirmeye çalışıyoruz. O yüzden ilişkilerimiz bizi çok etkiliyor. Hani her zaman hatırlatıyorum: Hazreti Asiye niye Firavun'la evli olduğu halde mutsuz değildi, huzursuz değildi, şanssız değildi?
Neden? Çünkü kendindeydi. Kendinde olduğu için Firavun'la dahi evliliği onda bir kayıp, bir mahrumiyet, bir mağduriyet olarak tanımlanmadı. Neden? Çünkü o evliliğiüzerinden bir kendilik arayışında değil ki.
Mesela çok bana bunu kullanan insanlar kusura bakmasınlar, mesela bir ilişkisiüzerinden "işte bu ilişki bana kendimiiyi hissettirdi" diyorsun. Aslında şunun farkında olmuyor musun? Bak sen kendini, kendi varlığındaki tamlığı, mutluluğu, mutmain olmayı bir ilişkide aldığın bir geri bildirime bağlıyorsun. O zaman sen ilişkiyle var olan bir varlıksın. Peki sen gerçekten böyle bir varlık mısın? Ama şu an öyle hissediyorsun, öyle algılıyorsun. Neden? Çünkü hepimizin arkadaşlar merkezimiz kaymış durumda. Merkezimizde değiliz.
Merkezimiz Kaymış Durumda: "Merkeze Sahip Olmak" Kitabı
Bizim arayışımız da budur, merkezimizi arıyoruz. Bu konuda bir kitap var, Müslüman olmuş bir Batılının, "Bir Merkeze Sahip Olmak" diyor. Yani bir merkezinin olması — bir merkezin var mı, bir merkezin olduğunun farkında mısın? O yüzden hepimizin yolculuğu kendimize doğrudur. Kendimiz merkezimizdir. Merkezimiz Yaradana bağlıdır. O yüzden deyim yerindeyse merkezimize doğru yolculuk yapıp, merkezimizden de bir nevi Yaradana bir yolculuğumuz vardır. Bu yolculuk maddi bir yolculuk değil, deyim yerindeyse bir uzay yolculuğu değil, bir zaman mekan içinde oluşan bir yolculuk değil. Bir bilinç dönüşümü ile kazanılan, kat edilen bir yolculuktur deyim yerindeyse.
O yüzden merkezimize dönmekten başka bir asıl hedefimiz yoktur. Merkezimize dönmek asıl hedefimizdir. Diğerleri hedef olarak bile tanımlanmaz. O yüzden insanın hedefini tekleştirmesi gerekir. Ne için yaşıyorsun? Hedefin ne? Asla aklına ne iş, ne ilişki, ne bununla ilgili hiçbir şey gelmemeli. Hedefin ne? Hedefin merkezime dönmek, kaynağıma dönmek. Bunu kendimize hatırlatmak durumundayız. Ne kadar hatırlatmak durumundayız?
Mümkünse her an bunu hatırlamak durumundayız.
Neden? Çünkü bu merkeze karşı, seni merkezinden uzak tutmaya çalışan bir kuvvet var. O işte sahte benliklerin gücüdür. Onlar seni her zaman merkezinin dışına çekmeye çalışırlar — ya bedenine, ya sahip olmak istediğin bir şeye, ya bir ilişkiye, ya bir beklentiye, ya bir dünyevi bir hedefe seni yöneltir. Ve seni sürekli olarak merkezine dönmekten uzaklaştırmaya çalışır. Zaten şunu her zaman kendimize hatırlatalım: yaratılışta her zaman bir dualite vardır. Sen merkeze gitmek isterken senimerkezden alıkoymaya çalışan etkiler olacaktır.
Haç ve Kabe: Merkezimizin Yeryüzündeki İz Düşümü
Aslında bir anlamda hac, merkezimize dönme yolculuğunun bir sembolüdür. Kabe bir anlamda bize o zaman mekan üstü merkezimizin yeryüzündeki bir iz düşümü olarak ortaya konmuştur. Yani bir nevi gerçek kendimizin yeryüzündekiiz düşümüdür. O yüzden insanın kendisi Kabe'den üstündür arkadaşlar. Hani bu böyle tasavvufi bir yorum veya biraz kafayı sıyırmış olanların, uçmuş olanların veya çok fazla duygusal modlarına kapılmış olanların şeyi değildir.
İnsanın Kalbi Kabe'den Üstündür
Bakın peygamber veda haccında ne diyor? Bu Kabe ne kadar kutsalsa insan da o kadar kutsaldır. Neden? Kabe en nihayetinde taşlardan yapılmış bir binadır değil mi?
İnsanın kalbi — bu kalp dediğimiz şey insanın göğüs kafesindeki bir yumruk büyüklüğündeki et parçası değildir — insanın manevi merkezidir. Kalpteki o manevimerkezin bedendekiiz düşümüdür, sembolüdür. O yüzden dini doğru anlamak durumundayız. Kabe yıkılsa ne olur? Çok büyük bir şey olmaz. Ama bakın bizim zihnimizde Kabe yıkılsa sanki çok büyük bir şey değil mi böyle, sanki İslam da yıkılıyor. Yok. Kabe dört duvardır. Ama sembolize ettiği şey, manası ve ilahi tecellinin bir yansıma alanı olarak kıymetlidir. Temsil ettiği şey nedir? Temsil ettiği şey insanın kendisidir. O yüzden biz kalbimizi keşfetmek, kalbimize dönmek durumundayız.
Kalbimize döndüğümüz zaman hayat gerçekten hayat olacaktır. Yoksa kalbimize dönmüyorsak, dönemiyorsak, böyle bir farkındalıktan da yoksulsak, çevrede dağılırız. Çevre bizi dağıtır, yaşadığın olayların içinde dağılıp gidersin, mutsuz olursun, kendiniçok acı çekiyor hissedersin, yaşadığın bazı olumsuz olgulardan dolayı eksik hissedersin. Neden? Çünkü kendinde değilsin.
Kendi Kalbinde Dinlenmek: Hiçbir Şeyde Kendini Bulamazsın
Ama bakın bu evrensel bir durumdur. Kendinde olmayışımız evrensel bir durumdur. O yüzden bu hepimiz için çok önemli ve çok gerekli bir şeydir. Kendine dönmek zorundasın. Kendin nedir? Kendin ilahi bir sırdır. Özelliği nedir? Mutmaindir, bir şeye ihtiyacı yoktur. O yüzden insan hakikatte ancak kalbinde dinlenir. Kendi kalbinizde dinlenebilirsiniz. Kendi kalbinizde kendinizi bulabilirsiniz. Kendinizi asla bir işte, bir ilişkide, sahip olduğunuz bir şeyde bulamazsınız. Böyle bir şey söz konusu değildir.
Bulduğunuz şey kendiniz değilsinizdir. Yani asla bir ilişkide, bir işte, bir başarıda, dünyevi herhangi bir olguda asla kendinizi bulamazsınız. Böyle bir şey mümkün değildir. Kendinizi bulduğunuzu zannettiğiniz şey asla kendiniz değildir.
Bakın aynı şekilde kaybettiğiniz şey de kaybettiğiniz bir şey değildir. Örneğin anne babanızla olan ilişkinizde, doğal olarak beklediğiniz bir şeyi alamadığınızda sankiböyle bir parçanız kayıp gibi hissedebilirsiniz. Öyle düşünebilirsiniz. Ama bu asla gerçek değildir. Bakın kendilik asla ölmez. Kendilik asla zarar görmez. Nasıl bir çocukluğunuz geçmiş olursa olsun, nasıl bir süreciniz işlemiş olursa olsun, hiç kimse size kendinizi değerli hissedeceğiniz bir şey söylememiş bile olsa, hiç kimse sizi
dikkate almamış bile olsa, kendiliğinizde en ufak bir eksiklik, bir bozukluk, bir kayıp asla ve asla yoktur.
Doğan Cüceloğlu'nun Sözüne İtiraz: Asıl Ana Yurt Rabbimizdir
Bakın bize yine modern psikolojinin etkisiyle — bir arkadaşın nakliyle söylüyorum, zannediyorum Doğan Cüceloğlu'nun sözüymüş — "insanın çocukluğu ana yurdudur" gibi bir söz. Hayır, insanın Rabbi ana yurdudur deyim yerindeyse. "Ve vatan sevgisiimandandır" sözünü de ister bir hadis olarak alalım ister bir söz olarak kabul edelim, evet vatan sevgisiimandandır. Hangi vatan? Asıl vatan. Asli vatanımız kendimiz, kendimizin de asli vatanı Rabbimizdir. O yüzden ona dönüyoruz. Peki bu yeryüzündeki vatan, yeryüzündeki vatan, asli vatanın bu düzeydeki bir iz düşümüdür. O yüzden asli vatanımıza dönmeye ihtiyacımız var. Asli vatanını seviyorsan o imanın olgunluğundan kaynaklanan bir şeydir. Asli vatan sensin. Asli vatan kalbindir. Aslivatan senin öz varlığındır. Ama şu an neredesin? Şu an gurbettesin. İstersen köyünden, şehrinden çıkmamış olsan da eğer gerçek kendiniidrak etmemişsen gurbettesin.
Asli Vatan Arayışının Yanlış Yönlere Sapması
Ve bakın insan aslında asli vatanını arar. Bu asli vatan bazı insanlar için yanlışlıkla, işte bazen bir ilişkisidir. Hani birinin kalbinde dinlenmek ister. Yani biri onu kabul etsin, anlasın, sevsin, değer versin, onu yargılamasın, hatalı bile olsa şefkat etsin. Böyle bir insan bazen annesi olur, babası olur, eşi olur, çok samimi bir arkadaşı, dostu olur.
Bunu arar. Aslında bu arayış bile asli vatan arayışının bir iz düşümüdür. Ve biz aslivatanı bulmadan asla gerçek anlamda bir huzur bulamayız.
O yüzden arkadaşlar şunu unutmamak gerekir: her şeyin hakiki bir düzeyi var, bir de izafi bir düzeyi var. Dedik ya Kabe, hac nedir? Allah'ın evine bir yolculuktur değil mi?
Ama bu hakiki anlamda mı böyledir? Hayır. Ya ben Mekke'ye gittiğimde, Kabe'ye gittiğimde Allah'ın evine mi gitmiş olurum? Tırnak içinde Allah'ın evi mi var? Hakikatte böyle bir şey olabilir mi? Olamaz. Bu nedir? Onun bir sembolüdür, bir iz düşümüdür. Gerçek Allah'ın evinin gerçek örneği senin kalbindir. Her insanın kalbi Allah'ın evidir.
Ve kalpler ancak Allah ile mutmain olur. Ama sen kalbini bulamadıktan sonra nasıl mutmain olacaksın?
Ama bir benlik diyor ki — buna bir benlik bile demiyoruz, "ben" diyoruz hemen — diyoruz ki "ama ben o kadar şey aramıyorum, şunu bulsam, şunu elde etsem, şu başarıya ulaşsam, şöyle bir ilişkim olsa, şöyle anlaşılsam, böyle beni anlayan biriolsa, kendimiispat etsem, işte kötü insanlar değil de böyle iyiinsanların olduğu bir ortamda olsam mutmain olurum, bana çok iyi gelir" diyerek aslında ne yapıyor? Bakın içimizde her zaman o gerçek kendimize yolculuktan bizi alıkoyacak mesajlar vardır. Bir de Tanrı'nın mesajı vardır.
Cuma Vaazında Kervanın Gelişi: Dünyaya Yönelen Benlikler
Ben bunu mecazi ve sembolik olarak — hangi ayet hatırlamıyorum ama Cuma Suresi'nde olabilir — Peygamber bir cuma vaazında insanlara ilahi mesajı hatırlatırken o aralarda gelmesi beklenen bir kervan geliverir. Onun böyle işte develerin sesleri, çıngırakları falan, muhtemelen o zamanlar kervan geldi diye seslenen dellalların sesi duyulunca böyle birer ikişer cemaat dağılmaya başlıyor. En son peygamber hani kürsüde deyim yerindeyse böyle küçük bir kütüğün üzerine çıkmış o ilahi mesajı aktarırken, cemaatin büyük bir çoğunluğu o kervanın gelişinin atmosferine ve onun heyecanına ve onunla ilgili beklentilere kapılıp mescitten ayrılıyorlar. Çok az kişi kalıyor. Ve o konudaki ayet geliyor.
Bu anlamda peygamberimiziiçimizdekiilahi ses olarak kabul edebiliriz. Yani aslında hepimizin içinde o Hazreti Muhammed'in temsil ettiği manayı bize hatırlatan bir mesaj var aslında. Hani bazen olur ya, böyle bir ölümle, başka bir hadiseyle, deriz ki "ya dünya hakikaten üç günlük, o kadar da aslında kapılmamak lazım" değil mi? Veya insanı ebedi olandan başka hiçbir şey tatmin etmiyor. İnsan kalbinin sesini dinlese, ebede olan ihtiyacını hissedecektir. Aslında bu, içimizdekiilahi mesaj ve onun asla susmayan sesinin yankısıdır aslında. Bu hepimizde var, hepimizde Muhammedi bir ses var. Ama aynı zamanda dünyaya meyilli olabilen, dünyaya teveccüh eden, hatta o ilahi mesajın aksine, onu unutarak dünyaya teveccüh eden benliklerimiz var.
Hangi Benlikler Bizi Kendimizden Uzaklaştırıyor?
Oradaki o sahneyi bir insan düzeyinde de anlayabilirsiniz bu anlamda. Ben hangibenlikler tarafından yanıltılıyorum? Hangi benlikler tarafından "işte sen mutsuzsun, sen şanssızsın, sen ömrünün bir kısmını mutsuz geçirdin, kötü geçirdin, mağdur edildin, anlaşılmadın" gibi hikayelerle kaybediyoruz. Hangi benlikler bizi hangihikayeleriyle kandırıyor? Hangi benlikler bizi dünyaya, dünyevi olana, maddi olana sanki her şeymiş gibi yöneltiyor? Bazen işkolik bir benliğim olabilir. Bazen "hiç kimse beni anlamadı" diyen bir benliğim olabilir. Böyle biri beni anlayacak gibi olur, hemen bütün varlığımla ona teveccüh ederim. Kendimi zayıf hissederim, biri beni biraz koruyup kollar, hemen teveccüh ederim. Birisi bana bir başarı vaat eder, hemen teveccüh ederim. Birçok şey bizi o ilahi mesajın huzurundan uzaklaştırabilir.
Dolayısıyla benim dikkat etmem gereken en temel şey budur: hangi benlikler benikendimden uzaklaştırıyor? Hangi benlikler tarafından manipüle ediliyorum? Niye bazı benlikler tarafından mutsuz ediliyorum? Yani bu şu demek değildir: hayatta dünyevidüzlemde her şey güllük gülistanlık olacaktır diye bir şey yok. Ama yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunda niye mutsuz olayım ki? O sürece elimden gelen çabayı gösteririm ama mutsuz olmam.
Gerçek Kendilik Gönül Koymaz
"Arayan soran yok." Olabilir, ne var ki bunda? Ama "arayan soran yok" diyen kendindeysen — o bir benlikse, sahte bir benlikse — orada ne kadar büyük bir ızdırap vardır. Ama gerçek kendindeysen "arayan soran yok, ne güzel, problem değil
yani." Arayan soran da güzel, soran yoksa da güzel, bir problem yok. Neden? Çünkü o dünya hayatının bir deneyimidir. Arayan soran olursa ona en güzel surette mukabelede bulunursun, arayan soran olmazsa da içinden hiç kimseye gönül koymazsın. Çünkü gönül koyan içinde bir sahte benlik yoksa gerçek kendilik gönül koymaz.
Gerçiişi gücü olunca arıyor ama işi gücü bitince aramıyor — bunu gerçek kendilik demez, bunu sahte benlik der. "Ben işte eskiden böyle arkadaşı dostu yoktu, böyle yanımdan ayrılmazdı, şimdi başkalarını buldu, beni unuttu." Bunu kim der? Bunu gerçek kendilik demez, bunu sahte benlik der. "Kimse benim kıymetimi bilmiyor." Bunu kim der? Bunu gerçek kendilik söylemez, asla söylemez. Kimse benim kıymetimi bilmiyor — asla böyle bir şey yoktur. Ama bunu diyen içimizde bir benlik yok mudur? Olabilir. O zaman ona dikkat etmen gerekir. Buna dikkat edebilirsen, bu ayrımı yapabilirsen o zaman kendine doğru bir yolculuk yaparsın.
Kalbi Tavaf Eden Melekler, Sahte Benliği Tavaf Eden Duygular
Ve en nihayetinde kalbine döndüğünde, kendine döndüğünde, o gerçek kendinin etrafında deyim yerindeyse melekler tavaf eder gibidir. O gerçek kendinde ilahi bir huzur, ilahi bir dinginlik ve ilahi bir ilham vardır. Melekler nasıl Kabe'yi tavaf ediyorlar? Senin kalbini de melekler tavaf eder. Bu böyle ekstra bir şey anlamında değil arkadaşlar, bu insanın doğasıdır, bu doğal olarak insanın halidir aslında. İnsan budur.
Ama şu anda bizim sahte evimizi kim tavaf ediyor? Şu anki kendiliğimiz sahte evdir. Biz şu anda sahte evimizde duruyoruz. Onu kimler tavaf ediyor? O kadar çok tavaf edeni var ki: alınanlar, gücenenler, gönül koyanlar, mutsuz olanlar, kendini şanssız hissedenler, başkalarıyla kendini kıyaslayıp türlü türlü hikayeler üretenler, neler neler tavaf ediyor bu sahte kalbimizi. Ve biz bu sahte evden şüphe etmiyoruz. Sürekli o sahte evi "işte iyi biri olur mu, orayı bir tavaf etse, böyle güzel insanlar, arkadaşlar falan" arayışında olursun.
Kabe'yi Yanlış Anlamak: Sembol mü Hakikat mi?
Ve şunu unutmayın: hakikatte gerçek evinizi kimse yıkamaz, kimse onu bozamaz, o ilahi bir niteliktedir. Ama gerçek kendinizi unutabilirsiniz. Ve gerçek kendinizi unuttuğunuzda onun yerine sahte şeyler üretebilirsiniz. Bizim şu an kendiliğimiz sahte bir yerde duruyor. Onu fark etmek durumundayız. Onu fark ettiğimizde sahte benlikten hakiki olanına doğru yol alacağız. Ve şunu unutmayın, gerçek kendinizi asla hiçbir şey yıkamaz, bozamaz, hasta edemez. Böyle bir şey yoktur. Kimse de onu tamir edemez, bunu da unutmayın. Yani biri olacak da bir insan, bir ilişki veya hayatımda hayal ettiğim bir şey gerçekleşince kendimi gerçekleştirmiş olacağım — yok böyle bir şey. Böyle bir hikaye sahte bir hikayedir. Ama gerçek gibi görünebilir mi? Görünebilir. Zaten işin tuhaf tarafı da bu aslında.
Ve din, maneviyat, iman, sahte ile gerçeği, yani bir başka ifadeyle göreceli olanla hakiki olanı birbirinden ayırmaktır. Eğer ben Kabe'yi hakikatte Allah'ın evi gibi
zannediyorsam o bile sahtedir. Ben Kabe'yi tanımıyorum demektir, anlamamışım demektir. O senin özünün yeryüzündekiiz düşümüdür. Aslında bir anlamda o gölgedir. Senin gerçek kendin esastır. O yüzden bazı sufi metinlerinde gönül Kabe'sini tavaf etmekten bahsedilir. Bunlar birbirinin alternatifi de değildir, bunu da yanlış anlamamak gerekir. Ama her şeyi doğru oturtmak gerekir.
"Peki öyleyse hocam, Ramazan soruları gibi, Kabe'yi ziyaret etmemize gerek yok mu?" Sorusuna: gerek yoktur değil. Her biri kendi varlık düzleminde önemlidir ve gereken değeri görmelidir. Ama sen kendinden gafil iken veya kendine doğru yolculuk bilincinden uzak iken Kabe'yi tavaf etmen sana çok fazla bir şey kazandırmayacaktır.
Çok sınırlı bir şey alacaksın orada. Gerçek anlamda kendine doğru yolculuk yapma bilincinde isen o zaman o yolculuk da çok anlamlı olacaktır. Çünkü bazen size en yakın olan insanlar veya en çok kendinizi özdeşleştirdiğiniz süreçler, o gerçek Kabe'nin — yani o gerçek anlamda öz kendiliğinizin — yanı başına çok değişik tavırlar inşa edebilirler, değil mi? Siz de ona kapılabilirsiniz.
Sahte Benlikleri Fark Eden Benlik de Henüz Gerçek Kendilik Değildir
Bir dinleyici sordu: "hocam bu sahneyi fark edip ayrıştırmayı sağlayacak olan bir farkındalık benliği mi gelişiyor?" Yani o gerçek kendimizin yerine inşa ettiğimiz sahte benlikleri fark edip onlardan ayrışmak için hizmet eden, bir anlayış noktasında gelişmiş bir benliktir. O da bizim gerçek kendimiz değildir henüz. Ama deyim yerindeyse gerçek kendimizin ne olduğuna dair belli bir bilgisi ve anlayışı oluşmuş olan bir bilinç halidir. O, sahte benlikleri temizlemek için kullandığımız elverişli bir unsurdur. Gerçek kendimizin fark edilmesini engelleyen o sahte benlikleri — yaniözdeşleştiğimiz beklentiler, özdeşleştiğimiz arzular, özdeşleştiğimiz korkular, özdeşleştiğimiz duygular, özdeşleştiğimiz hikayeler.
Mesela "kimse beni anlamıyor." Ben size diyorum ki bu sahtedir. Ama ne kadar doğal tırnak içinde. Ama sahte bir şey. Yani sahte deyince böyle işte dünyayı yutacağım, hırslıyım, her şey benim olsun, kibirli benlikler — onlar da zaten sahte, onlardan zaten bahsetmemize gerek yok — ama mesela kimse beni anlamıyor diye oturup böyle derin derin tırnak içinde üzülmem bir sahte benlik tuzağına düşme anlamına geliyor. Neden? Çünkü gerçek kendinde olsan zaten o kendilikte öyle bir şey yok. Gerçek kendinde olsan Allah'ın yakınlığını fark edeceksin. Gerçek kendinde olsan zaten Allah'ın yakınlığıyla tam olarak mutmain olduğunu hissedeceksin.
"Allah Bana Yeter": Gurbetin Gölgesinin Gölgesi
O yüzden Allah peygambere diyor: insanlar etrafından dağılabilirler, de ki "Allah bana yeter." Bu ne demek? Bak sahte benliklerin farkına var. İnsanlar etrafından dağılabilirler, bu onların problemidir veya bu onlarla ilgili bir süreçtir. Ama senin içinde "insanlar etrafından dağıldı, şimdi yapayalnızlığım, hiç kimsem yok" dediğinde bir dur ve uyan. Kendine şunu hatırlat: şu an ben neredeyim? Evimde miyim, gurbette miyim? Ama bakın biz gurbet deyince aklımıza ne geliyor hemen? Ülkenin dışına çıkmışsındır. Veya işte şehrinden kopmuşsundur, köyünü çok özlüyorsundur,
"İstanbul gurbet gibidir" falan filan değil mi? Peki bu bahsettiğimiz şey gurbet değil mi? Evet o da gurbet ama o gurbet, gurbetin gölgesinin gölgesi. Asıl gurbet, senin kendinden uzaklaşmış olman, kendini unutmuş olman. Öyle bir gurbettesin ki keşke gurbette olduğunu bilsem — yani gerçek kendinden uzak olduğunu bile unutmuşsun.
Ve gurbeti asli vatan zannediyorsun. Zaten biz niye kolay uyanamıyoruz? Çünkü gurbeti asli vatanımız zannediyoruz. Hakiki olmayan benlikleri gerçek kendimiz zannediyoruz. Çünkü bize öyle geliyorlar, öyle görünüyorlar, öyle hissettiriyorlar. Ama hakiki değiller.
Kendini Hatırlatacak Nesneler ve Semboller
O yüzden kendimize bunu hatırlatacak hatırlatıcılara ihtiyacımız var. Artık bunlar her şey olabilir. Yani artık bileğinize ip mi bağlarsınız, ayakkabınızın içine para mı koyarsınız, buzdolabınıza bir yazı mı yazarsınız, telefonlarınızın açılışına "kendinihatırla" mı dersiniz? Yani niye böyle eşinizin, çocuklarınızın veya anne babanızın resmini koyuyorsunuz ki? Bilmiyorum yani değil mi? Veya kendi resminizi koyuyorsunuz. Size kendinizi hatırlatacak bir şey koyun. Kendinizi hatırlarsanız eşinizi de doğru hatırlarsınız, çocuğunuzu da doğru hatırlarsınız, anne babanızı da doğru hatırlarsınız. Ama önce kendinizi hatırlamaya ihtiyaç var. Kendinizi hatırlamadan hiçbir şeyi doğru hatırlayamazsınız. Eşinizi, çocuğunuzu kendinizin parçası veya kendinizin eksikliği gibi algılarsınız.
Ölmüş annenizin fotoğrafını koyarsınız. Bazen görüyorum böyle insanlar Facebook veya Instagram profil resimlerine kendi bedeninin resmini koyar değil mi — mesela kendini hatırlatacak bir şey koy. Kendini hatırlamak için bir şey koy, sana kendinihatırlatsın o şey. Bu bir resim mi olur, bir söz mü olur, ne olur, ama onu gördüğünde kendini hatırlamaya çalış. "Benim kendimi hatırlamaya ihtiyacım var, bunu sana hatırlatsın." Ve kendine döndüğünde, gerçek kendine döndüğünde, o zaman göreceksin ki onlar için korku ve nefsani düzeyde bir hüzün yoktur. Niye Allah bu ayeti birkaç yerde hatırlatıyor? Sen niye bu kadar korku ve dünyevi şeylerle ilgili bu kadar hüzün içindesin?
Hudeybiye Örneği: Sahabenin Moral Bozukluğu, Peygamberin Sarsılmazlığı
Geçen bir arkadaşıma dedim ki: "şu aynaya bir bak, böyle çok mutsuz bir yüzün var, seni mutsuz edeni keşfetmeye çalış." Ama o dışarıda biri değil yani. Seni mutsuz eden dışarıdaki bir şey değil. Dışarıda olumsuz bir şey olmuş olabilir ama içeride senimutsuz eden bir şey var. O içerideki mutsuz edeni keşfetmek zorundasın. Çünkü o gerçek sen değilsin.
Bak peygamber Hudeybiye'de en problematik bir süreci bile yaşamış. Ama bir moral bozukluğu, bir düşüş, bir boşluk — bak bütün sahabiler neredeyse hepsi böyle bir dumura uğramış yani. Hani böyle bir çöküntü hissetmişler, hani bazen deriz ya "böyle içim boşaldı sanki, böyle bir kafam durdu." Bak peygamberin kafası bir an bile durmuyor. Bir an bile böyle bir korkuya, bir kayıp hissine veya "şimdi millet ne diyecek bana" diye de deniyor. Ne yapıyor? İmkan ve şartlara bakıyor ama kim bakıyor buna?
Kendinde olan peygamber bakıyor. Kendinde olmasa etrafa nasıl bakacak? Başka türlü bakmak zorunda kalacak. Kendinde olarak bakıyor, şartlar içinde imkanları değerlendiriyor ve Kabe'yi ziyaret konusunda değiştirilmesi mümkün görülmeyen bir engel fark ediyor ve anlaşma yolunu tercih ediyor. O zaman anlaşma yolunu tercih ediyor, bir hayal kırıklığı, bir moral bozukluğu yok.
Kurban kesme aşamasında da benzer bir durum yaşanmış: umre için gitmişler, döneceklerdi, ama antlaşma gereği o an kurban kesme aşamasına geliyorlar. Kendisisöylüyor ama ashab kesmiyor — korku değil oradaki, onlara söylüyor ama onlar o yaşadıkları olayın tesirinden ve etkisinden kurtulamıyorlar. Hepsi böyle hani peygambere "biz kesmeyeceğiz" de demiyorlar ama kurbanlarını kesmiyorlar. Peygamber onlara "kesin" diyor. Ashabta bir şaşkınlık, bir donukluk var. Peygamber onların bu durumdan çıkmalarını istiyor ve kurbanlarınızı kesin diyor — yani geçmişte olmuş bitmiş bir takıntı değil, kurbanlarınızı kesin diyor. "Siz umre niyetiyle geldiniz, ameller niyetlere göredir, kurbanlarınızı kesin, bir nevi umremizi bu şekilde tamamlıyoruz" diyor. Ama onlar o duygudan çıkamıyorlar. Ümmü Seleme ona, "sen kes, onlar da keserler inşallah" mealinde bir tavsiyede bulunuyor, peygamber de kesiyor, sonra ashab da onu görünce keser.
Orada peygamberin bir eksikliği yok. O ashabının bu durgunluktan nasıl çıkacağı noktasında bir çözüm arıyor. "İnşallah" demesi de, o bir peygambere uyarıdır: her şey Allah ile mümkündür. Mesela işte o yüzden biz "Allah benimledir" dediğimde bu şu demek değil: Allah size gösterecek veya Allah beni zahiren koruyacak. Böyle bir şey değil. Her şey Allah ile mümkündür. Ben Allah'a aidim, ona tabiyim. Bu benim için mutmain bilincini oluşturan şeydir.
Hicret ve "Hüzünlenme, Allah Bizimledir" Sözü
Hazreti Yusuf her durumda Allah ileydi ve kendindeydi. O yüzden de hiçbir durumda herhangi bir problematik bir şey söz konusu olmadı. O yüzden Yusuf kıssası en güzel kıssa olarak tanımlanmıştır. Çünkü orada tamamen orjininde olan, merkezinde olan bir hayatın örnekliği vardır. Dediğim gibi bizim için asla, yani peygamberde yapay bir benlik zaten söz konusu olamaz [bu bölüm bağlama uygun şekilde yeniden kurulmuştur]. Yani kendinde olması gereken ama zaten kendinde en ufak bir gölge olduğunda bile Allah tarafından uyarılıyorlar. Onu da dikkate almak gerekiyor.
Bak peşinde onu öldürmeye çalışan insanlar olduğunda Hz. Ebu Bekir'e ilahi mesaj üzerinden ne diyor? "Hüzünlenme, Allah bizimledir." Ama bunu kendinde olarak söylüyor. Biz kendimizde olmadan sonra "merak etme Allah bizimle, inşallah bizimledir" — "ya bizimle olmazsa ne yapacağız" gibi bir şey. Sanki şöyle olursa bizimle ama böyle olursa bizimle değil, hayır. Allah her ne olursa olsun seninle, çünkü sen de onunlasın. Çünkü sen kendindesin. Sen kendinde olunca Allah'lasın, Allah da zaten seninle. Bu dışarıdaki herhangi bir şeye bağlı değil. Bu kendinde olmaklıktan kaynaklanan bir bilinç ve onun sözü.
Sahte Olan Benlikler mi, Olaylar mı?
"Vallahi sahipsiz." Onu söyleyebilirim: sahip çıkmazsan sahipsizdir. Birçok sahteliğigerçekleştiriyor bizim hayatımızda, gerçekmiş gibi yaşatıyor. Evet bakın, dikkat edin: ben "olaylar sahte" demedim, "benlikler sahte" dedim, bu noktaya dikkat edin. Yaradan size güç verir, kuvvet verir, ilim verir, anlayış verir, hissiyat verir. Bunlar sahte değildir. Ama sizin bunların üzerinden inşa ettiğiniz benlikler sahtedir.
Mesela "sen benim kim olduğumu biliyor musun?" — bu sahtedir. Ama o benlik Türkiye Cumhuriyeti'nde başbakanlık veya cumhurbaşkanlığı yapmış biri olabilir, değil mi? Ama bu sahtedir. "Sen benim kim olduğumu biliyorsun" diyen benlik sahte bir şeydir. Veya işte "ben hırsımla bu noktaya geldim" diyen benlik de sahtedir. Ama o benliğin içinde Allah'ın ona verdiği kudret, kuvvet, ilim sahte değildir. Onun üzerinden oluşturulmuş hırslı benlik sahtedir. O hırsın üzerinden tırnak içinde Allah'ın ona bahşettiği veya onun bir neviimtihanı olabilecek bir durum üzerinden kendini tanımlaması sahtedir. Yaradana ait olan bir şey o zaman, hepsi sahte değil. Orada ince ince ayırım yapmanız lazım. Sahte benlikler Yaradana ait değil, değil mi?
Topuklu Ayakkabı Örneği: Kibrin Kırılganlığı
Basit bir örnek vereyim. Bugün böyle metrodaydım. Gayriihtiyari bir kadına gözüm ilişti, böyle topuklu bir ayakkabısı var, böyle nasıl diyeyim, büyük bir tırnak içinde özgüven mi diyelim, kibir mi diyelim, böyle yürüyor. Sesi de çok duyulan böyle topuklu bir ayakkabı giymiş. Sonra — inşallah nazarım değmemişti, o niyetle de bakmadım, yani tefekkür etmek için baktım — bir ayağı sürçtü ve bileği biraz incindi. Baktım böyle bütün o kibir böyle "fos" diye bir sönüverdi. Kadıncağız artık o biraz incinmiş ayağıyla yürümeye çalıştı. Ama daha önceki yürüyüşünde böyle "beni görün" diyen bir şey vardı. İşte bak o sahteydi. Zaten sahte olan, sahteliği çok bariz anlaşılabilecek olan bir şeydir aslında. Ama sen o bakışa sahip değilsen onun sahteliğini göremezsin.
Hani bazen olur ya, "eskiden herkes kapıma sıraya girerdi" ne derler, işte şöyle şöyle görüşmek için araya adam sokarlardı, şimdi arayan soran yok. E ne? O benlikler nerede peki? Yani o böyle kapında insanların sıraya dizildiği, beş dakika konuşmak için araya adamlar soktuğu adam nerede? Var mı öyle biri? Yok. Yaşlanmış, güçten kuvvetten düşmüş, arayanı soranı yok — o nerede? O yok. Neden? Çünkü sahte bir şey zaten o, yani o bizim imajinasyonumuz, o bizim kurgumuz. Ama üzerine oturduğu şey kurgu olmayabilir tabii ki.
Gasp Eden Benlik: Verilen Nitelikleri Sahiplenme
Zaten insan nedir? Gasp eden bir varlıktır, dikkat etmezse. Allah sana merhamet veriyor, sen diyorsun ki "ben merhamet etmesem senin esamen okunmazdı." Bak Allah merhamet veriyor sana. O merhametle diyelim ki çoluk çocuğuna bakıyorsun, o merhametle bir fayda üretiyorsun ama onun üzerinden bir ego da üretebiliyorsun.
Bir dinleyici sordu: "hocam orada işte bize verilen o güzel hasletlere belki 'emanet' bilecek bilinciyle bakabilse, 'kendi benden değil' dese, o zaman da bana emanet edilebilecek, belki oradaki o sahte benlikler ortaya çıkmayacak" — çünkü sahte benlik tamamen mülkiyetle ilgilidir: "bu benden ve bu benim başarım" değil. Gasp ediyorsun. Aynen öyle, büyük oranda [bu tuzak] kalkar.
"Korkular sahte benlikten mi?" Evet korkular genel olarak sahte benlikten, ama insanın hayatını — deyim yerindeyse zahiri, biyolojik hayatını veya işte Allah'ın emanet ettiği malı mülkü — bir nesnel tehlikeden koruma sürecindeki korku doğal bir şeydir. Zaten bizi o durumlarda zorlayan şey bu korkular değildir. Mesela şu anda yangın olsa biz ne yaparız? Yanmamak için veya zarar görmemek için dışarı çıkarız değil mi? Bu doğal bir korkudur.
Korkuların Sahte ve Gerçek Ayrımı: Yangından Kaçmak ile GeleceğiKurgulamak
Ama sen burada oturuyorsun, "işte ihtiyarlarsam ne olacağım, bana bakan olacak mı, şu olacak mı bu olacak mı, çocuklar bana bakacak mı, ya bakmazlarsa?" Bak bu korku sahte bir korku.
Bir dinleyici sordu: "biraz önce Hazreti Peygamber'in hicretinden bahsettiniz, kendisi Mekkelileri geçerken Hazreti Ebu Bekir'e 'korkma Allah bizimle beraber' diyor. Bunu kabul ediyorum, merkezinde bir peygamber, yani bilincinde. Ama Hazreti Musa'ya Allah 'firavuna git' dediğinde 'ben onu öldürdüm, korkarım, bana yardım için bir tane geliyor' diyor. O an merkezinde değil tam olarak tabii." Tamam, olabilir, her birinin bir süreci var. Yani Allah Musa'nın o söylediğine onay mı veriyor, "kork mu" diyor? Sadece "tamam" diyor.
"Biraz önce peygamberin korkmadığından bahsediyorsunuz ama peygamber madem korkuyordu, hem rehber alıyor kendi yanına" — tamam bak her peygamberin her davranışı merkezinde olduğunun göstergesi değildi.
Hz. Musa'nın Korkusu ve Hz. Yunus'un Hatası
İşte Hz. Yunus'a ne diyor Allah? "Niye kavmini terk ettim benden izinsiz" diyor. Çünkü o an merkezinde değil yani. Bu ayrı bir ilahiyat konusu, yani peygamberler hata eder mi etmez mi mevzusu, şimdi oraya girmeyeyim. Ama Kur'an'ı o anlamda değil. Bak şimdi, biz burada peygamber yarıştırıp bunlardan sonuç çıkarma [derdinde değiliz]. Benim en azından böyle bir çıkarımım yok. Öyle bir şey söz konusu değil. Ama Allah peygamberleri bazen bazı konularda uyarıyor. Bunu apaçık Kur'an'da görüyoruz. Dolayısıyla burada asla bir peygamber yarıştırma veya "o mu üstü bu mu üstü" değil.
Buradaki şey, merkezinde olmadığında küçük veya büyük hataların olabileceğidir. Hazreti Yunus'un kavmi ona inanmıyor diye onlara kızıp onları terk etmesi bir hatadır.
Ama ne diyor Hazreti Yunus'la ilgili ayet olduğunda? "Beni Yunus'tan üstün görmeyin" diyor. Yani böyle kafanızda böyle istifhamlar olmasın değil mi. Peygamber HazretiMuhammed bu uyarıyı yapıyor.
Son Söz: Kendimizi Hatırlatan İnsanlara Kulak Vermek
Son söz: ne zaman kendinizi mutsuz, şanssız, korku ve üzüntü içinde hissediyorsanız bir durun ve kendinizi hatırlamaya çalışın. Gerçek kendinizi tam olarak hatırlamayacaksınız ama sahte kendiliklerin farkına varırsanız bu sizi gerçek kendinize biraz daha yaklaştıracaktır. En azından şu bilinci korumaya çalışın: bunlar gerçek değil. Yani "bu şeye üzülmem" gerçek değil, "anlaşılmadım diye kendimi kötü hissetmem" gerçek değil. Veya hak ettiğim bir muameleye muhatap olmayıp hak etmediğim bir muameleye muhatap olmam, benim varlık ve değerimde bir eksiklik oluşturmaz. Bütün bu gibi durumlarda bu farkındalığı diri tutmaya çalışmalıyız.
Peki düşebilir miyiz? Tabii ki düşeceğiz. İşte o Cuma Suresi'nde bahsedilen ayettekigibi, bazı benliklerimiz dünyevi bir kısım nedenlere bağlı olarak belki bazen çok sevinecekler, belki bazıları çok üzülecekler, bazıları korkacaklar, bazıları başka duyguların ve düşüncelerin girdabına kapılacak. Ama her zaman o peygamberi bilincikendimize hatırlatmalıyız. Bunu ne kadar hatırlarsak o derece o sahte benliklerin tuzaklarından kendimizi korumuş olacağız. Ve bize bunları hatırlatan insanlara kulak vermeye çalışalım. Yoksa sahte benliklerimizi onaylayan insanlara — çünkü onlar da yanılıyor bence, onları eleştirmek anlamında demiyorum ama onlar da yanılıyor.
Ben atıyorum mesela diyelim ki birisi beni görmezden gelse, ben de sizden birine "işte falan beni görmezden geldi, kendimi çok değersiz hissettim, halbuki ben çok değerli biriyim" dediğimde ve bundan dolayı üzüntü ve öfke hissettiğimde, beniuyarmanız gerekir. Uyarmıyorsanız siz de uykudasınız, ben de uykudayım demektir. Bize kendimizi hatırlatacak bilgilere, mesajlara, insanlara ihtiyacımız var. O yüzden modernizm, ister modern psikolojinin bir kısım kalıpları olsun, isterse bazı felsefeler olsun, bize kendimizi bulmamızı değil kendimizden uzaklaşmamızı çoğunlukla öneriyorlar. "İşte kendini değerli hissetmediğin bir ilişkin varsa sana kendini değerlihissettirecek bir ilişki bul." Yapma ya, böyle mi yapayım yani? Böyle bir şey bana öneride bulunabiliyor musun? Farz et sen bulunuyorsun — ben bu öneriye kendimikaptırmalı mıyım acaba? Değil mi? Yani kendimi değerli hissetmek için bir ilişkim miolmalı? Biri bana "sen çok değerlisin" mi hissettirmeli? Neyle mi?
Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Belirtilmemiş (konuşmacı "Cuma Suresi'nde olabilir" diyerek belirsizlik ifade etmiş, hangi ayet olduğunu hatırlamadığını söylemiştir; ayrıca "kalpler ancak Allah ile mutmain olur" ayetine ve "Allah bana yeter" ayetine gönderme yapmıştır; ancak hiçbirinde kesin sure adı + ayet numarası birlikte verilip doğrudan alıntı yapılmadığından üst bilgide bir ayet listelenmemiştir.)
İlgili Sohbetler
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş
Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.
İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik
Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.