Nefs-i Levvame ve Sahte Benliklerden Arınma

Kısa Özet

Konuşmacı, önceki haftaki sohbetin devamı olarak nefs-i levvame kavramının yaygın bir yanlış anlaşılmasını ele alır: kendini kınamak, gerçek benliğikötülemek değil, gerçek benliği kendisi olmayan (sahte) benliklerden ayırt edip o sahte benlikleri fark etmektir. Bunu bir gemi metaforuyla açıklar — gemiye çocukluktan itibaren kaçak yolcu gibi binmiş sahte benlikler zaman zaman dümene geçer, rotayı değiştirir. Kendini "olduğun gibi kabul etmek", "samimi olmak" gibikavramların da bu sahte benlikler tarafından nasıl istismar edilebileceğini örneklerle (kaldırımda geçit isteyen iki kadın örneği, talepkâr arkadaş örneği) gösterir. Sonunda gerçek özgürlüğün ve insanın değerinin dışsal onaya değil, varlığın kaynağına (Allah'a) bağlı olduğunu vurgular.

Öne Çıkan Vurgular

  • Kendini kınamak, gerçek benliği kötülemek değildir; gerçek benliği kendisi olmayan (sahte, sonradan edinilmiş) benliklerden ayırt edip onları fark etmektir.
  • "Kendimi olduğum gibi kabul ediyorum" cümlesi, ancak gerçek benliğini bulmuş biriiçin geçerlidir; aksi hâlde sahte ve aşırılaşmış benlikleri meşrulaştırma tuzağına dönüşür.
  • Gerçek özgürlük dışsal bir durum (yer, ilişki, ortam) değil; varlığın ve değerin kaynağının kendinden değil Allah'tan geldiğini ve bunun hiç kimse tarafından değiştirilemeyeceğini bilmektir.

Kendini Kınama (Nefs-i Levvame) Kavramının Doğru Anlaşılması

Arkadaşlar, geçen hafta insanın kendini kınaması kavramı üzerinde biraz durmuştuk.

Tasavvuf literatüründe nefs-i levvame kavramı üzerinden bu incelenir. Modern psikolojide de aslında biraz otokritik yapma olarak ele alınan bir kavram. Orada yapılan bazı hatalara işaret etmiştik. Neydi en temel hata? Kendilik kavramı her şey için kullanılabilen bir kavram olduğu için — yani duygularıma da "kendim" diyorum, bedenime de "kendim" diyorum, düşüncelerime de "kendim" diyorum, her türlü düşünceye "kendim" diyorum, her türlü duyguma "kendim" diyorum — dolayısıyla kendimizi eleştirmekten neyi kastediyoruz diye bir soru sormamız gerekiyor. Kendimieleştirmekten veya otokritik yapmaktan veya özkritik yapmaktan ne kastediyoruz? Bu karmaşık bir soru gibi geliyor. O yüzden de zaten aslında bu konuda bir karmaşa var.

İşte bazı insanlar mesela uzun süre kendilerini suçlarlar. Bundan dolayı ya yoğun bir kendini küçümseme, kendini kötüleme noktasına gelirler ve o nefs-i levvame kavramını kendini kötülemek olarak tanımlarlar. Hâlbuki geçen hafta kısaca değindiğimiz gibi, aslında kendini kınama, gerçek kendini kendin olmayan şeylerden ayırıp o kendin olmayan şeyleri kınayabilme yeteneğidir. Yani buradaki en temel ayırıcı nokta, gerçek kendimizle diğer (kendimiz olmayan) şeyler arasındaki farkı görebilmektir. Eğer bu farkı göremiyorsanız, geçen hafta da bahsettiğimiz gibi, tıpta otoimmün hastalık gibi kendi kendinizi yiyip bitirirsiniz, kendi kendinize yüklenirsiniz.

O ayrımı yapmazsanız, hani bu şey gibidir: bir cildiye doktoruna gidip, diyelim kicildinizde alerji var, işte çeşitli cilt hastalıkları var, doktor da "o zaman cildini söküp atalım" dese ne olur? Çok kötü bir şey olur, değil mi? Hiçbir akıllı insan böyle bir şeyikabul etmez. Tıpkı bunun gibi aslında burada yapılması gereken nedir? Kişinin cildionun bedeninin en dış yüzeyinin doğasındandır. Onu korumaya çalışarak, o cilde ârız olarak gelmiş olan hastalıkları arındırmamız gerekir. Diyelim ki orada aşırı bir alerjivar, orada oluşmuş bir problem olabilir, her neyse; onu o ciltten temizleriz. Tıpkı bunun gibi arkadaşlar.

Eğer bu ayrımı yapmazsak hep ikilem arasında gidip geliriz: tırnak içinde ya kendimizi aşırı bir biçimde kınama, suçlama, kötüleme, ya da gereksiz yere işin öbür ucuna kayıp bu sefer de "kendimi kötülemekten, kendimi suçlamaktan bıktım, artık kendimi hiç suçlamayacağım, eleştirmeyeceğim, başkaları kendimi suçlasın, ben buraya kadar epey zaman kendimi suçladım, yeter artık" deyip hiçbir şeyi sorgulamama tuzağına veya her düşüncenizi, duygunuzu, davranışınızı "ben de böyleyim, ne yapayım" gibi kolaycı bir meşruiyetle karşılamamıza yol açabilir.

Dolayısıyla kendini kınama kavramını eğer değerlendireceksek — ki bu çok önemlibir şeydir, olmazsa olmaz bir şeydir; ister dinî açıdan, ister tasavvufi yaklaşımdan bakın, isterseniz de modern psikoloji, psikiyatri açısından bakın — bir insanın kendinikınaması veya otokritik yapması, yaptıklarını bir süzgeçten geçirip filtreleyebilmesigerekir _[bu cümlelerde ses kaydı bozuktur; bağlama dayalı olarak yeniden_ _kurulmuştur]_. Bunu yapmayan bir insanın dönüşüm ve kendini bulma imkânı yoktur.

Dolayısıyla bunun için temel prensibimiz, kendimize yabancı olan, kendilik bilincimize aykırı olan şeyleri fark etmektir. Dolayısıyla yaptığımız şey, kendimizi kınamakta

yaptığımız şey, gerçek kendimiz değildir. Bunu asla unutmamak gerekiyor. Biz gerçek kendimizi kınamıyoruz. Hiçbir din, hiçbir manevi ekol, hiçbir ezoterik yol bize gerçek kendimizi eleştirmemizi, onu kötülememiziifade etmez. Bu yanlış bir kanaattir.

"Manevi olarak olgunlaşmak istiyorsan kendini kötüleyeceksin, kendini suçlayacaksın" — böyle bir şey yok aslında. Bu dediğimiz gibi kendilik kavramının yanlış anlaşılmasından, daha doğrusu bütün her şeyin birbirine karışmasından ilerigelen bir şeydir. Bunu özellikle dikkate almamız gerekir.

Biz kendimizi kendimiz olmayan şeylerden ayırmaya çalışıyoruz. Aslında bu işin özet cümlesi budur. Kendimizi kendimiz olmayan şeylerden ayırmaya çalışıyoruz, ta kigerçek kendimiz kalsın, diğer şeyler gitsin, diğer şeylerden özgürleşelim. Onlarla kavga da etmiyoruz ama artık onları geride bırakıyoruz.

Gemi Metaforu: Sahte Mürettebat ve Kaçak Yolcular

Daha önce de bahsettiğim bir metafor üzerinden söyleyecek olursak, eğer kendimizibir gemiye benzetecek olursak, gemimize birçok yabancı yolcu girmiştir. Farklı limanlarda farklı yolcular gemimize, biz haberimiz olmadan binmiştir. Biz haberimiz olmadan birçok kişi kaçak bir yolcu olarak gemimize binmiştir. Ve biz onları fark etmediğimiz müddetçe, onlar geminin çeşitli yerlerinde yaşarlar ve sadece yaşamakla kalmazlar; o geminin kaderini değiştirecek veya kaderini etkileyecek eylemlerde bulunurlar. Örneğin bazen dümene geçerler, bazen geminin motor bölümüne girerler, onun enerji düğmesine basar ve motor çalışmaz, öyle kala kalırsınız. Ne olmuş oluyorsunuz bu durumlarda? Mesela depresif hâle geliyorsunuz, canınız hiçbir şey yapmak istemiyor. Neden? Çünkü kaçak bir yolcu sizin enerji düğmenize basmış ve siz kendinizde bir enerji hissetmiyorsunuz. Canınız hiçbir şey yapmak istemiyor, hatta ölmek istiyorsunuz, yaşamak istemiyorsunuz falan oluyor.

Dolayısıyla geminizde kaçak yolcular var, bunu böyle sembolize edebiliriz, böyle bir metafor üzerinden hareket edebiliriz. Dolayısıyla bazen geminizin dümenine geçen, bazen motor bölümünde enerjiyi kesen, bazen rotasını saptıran benlikleriniz olur, değil mi? Bazen ne oluyor mesela? "Bundan sonra insanlara karşı sert ve acımasız olacağım." Niye? Birisi senin canını acıtmış. Ne oluyor? O canının acımasından kaynaklanan bir benlik aşırıya gidip sizin rotanızı bozuyor. "Eskiden ben merhametlibiriydim ama şimdi artık böyle acımasız oldum, eskiden ben çok iyi biriydim ama insanlar beni bu hâle getirdi." Ne oldu? Bir benlik sizin rotanızı değiştirdi. Düşünün, değil mi, bir geminin rotasını değiştirmek çok merkezi bir şeydir, çok önemli bir şeydir.

Rotanız değişiyor. Ama böyle benliklerimiz var mı? Vardır. Hayatınıza bakın; hayatınızda rotanızı değiştiren, hedefinizi temelden değiştiren bazı şeyler vardır. Bunlara dikkat etmemiz gerekir.

Rotam doğru bir yerde mi, yoksa yanlış bir yerde mi? Dolayısıyla biz aslında ne yapıyoruz? Gemiyi yabancılardan temizliyoruz. Veya bazen geminin mürettebatından olan, doğal mürettebatından olan ama hasta olmuş, dolayısıyla diyelim ki aklimelekelerini yitirmiş bir mürettebat düşünün. Şimdi onu çok hayati bir noktaya koyar

mısınız? Koymamamız gerekir, değil mi? Ama bazen koyduğumuz oluyor mu? Oluyor tabii. Bazen böyle tırnak içinde aşırı agresif olduğumuz, aşırı öfkeli olduğumuz, o an önümüze ne gelirse yakıp yıkacağımız zamanlarımız olur. Değil mi? Neden? Çünkü o an akli melekelerini yitirmiş, aklı başında olmayan bir mürettebattan biri var ve o dümenin başına geçmiş, rotayı o belirliyor. Öyle bir durumunuz olur. Peki ne yapacağız bunları?

Kendini Olduğu Gibi Kabul Etmek Tuzağı

"Ya işte ben iyi kötü böyleyim, kendimi olduğum gibi kabul ediyorum." Mesela bu gibikavramlar da maalesef çok fazla, bu sanal medyanın olduğu durumlarda çok fazla işliyor. "Ben kendimi olduğum gibi kabul ediyorum, ben de seni olduğun gibi kabul ediyorum" ama tek şartla: gerçek kendini bulman şartıyla. Gerçek kendini bulursam ben seni olduğun gibi kabul ediyorum tabii ki, ben de öyle. Mesela ben kendimigerçekte olduğum gibi kabul ediyorum, ama o kendi gerçekliğimi bulmak şartıyla.

Yoksa "mevcut durumumda kendimi kabul ediyorum" dediğimde ne yapmış oluyorum? Sahte olan bir şeyleri, aşırılaşmış olan bir şeyleri de olumlu ve meşru kabul ediyorum. Peki bunu yapmakla ben ne yapmış oluyorum? Başkalarına bir deklarasyon mu vermiş oluyorum? Yoksa kendi kendime bir haksızlık mı yapmış oluyorum?

"Kendimi olduğum gibi kabul ediyorum, öfkeliysem öfkeli, sertsem sert, işte şüpheciysem şüpheci, terssem tersim, ne yapayım böyleyim, bundan sonra insanlar düşünsün." Hani meşhur bir hikâye vardır ya, adamın birine borcu varmış, uyuyamıyormuş, karısı demiş ki "ver" demiş; adama "seslen" demiş, "vermeyeceğim de bundan sonra o düşünsün" demiş, o da bağırmış, demiş ki "borcum var ama vermeyeceğim", sonra gitmiş yatmış, adam düşünmeye başlamış. Şimdi bizde de bazen böyle benlikler vardır. "Ya karıcığım, ben böyleyim, işine gelirse." Bu bazen ilişkilerde olur, bazen ebeveyn-çocuk arasında olur, bazen başka birçok yerde bunu görebiliriz. Burada ne yapmış oluyoruz? "Güya ben sorumlu benliklerle mücadele eden biriydim, biraz da başkaları mücadele etsin. Beni böyle kabul edin kardeşim, ne var ki, değil mi? Ben sizi yıllarca böyle kabul ettim, siz de artık beni böyle kabul edin" gibi. Böyle meşrulaştırıcı, makul gibi gözüken; bir de etraftan böyle şeyleri söylediğiniz zaman sizi destekleyecek arkadaşlar da bulabilirsiniz yani. "Tabii, haklısın, sen çok sabretmişsin, zorluk çekmişsin, şu olmuş, bu olmuş, haklısın, biraz da o çeksin" gibi. Aslında kendi kendinize haksızlık ettiğiniz tuzaklara düşersiniz.

O yüzden hep hatırlatıyorum: bütün dünya beni yanlışlarımla olduğum gibi kabul etse bile, benim kendimi öyle kabul etmemem gerekir. Asla etmemem gerekir. Çünkü bu kendime olan saygımdan, kendime olan sevgimdendir. Bakın bunu özellikle söylüyorum: eğer kendinizi seviyorsanız, kendinizi kendiniz olmayan şeylerden temizlemek, arındırmak durumundasınız. Eğer kendinize saygınız varsa — hanibazen doktora gidersiniz, kötü besleniyorsunuzdur, ne der doktor size? "Bak, kendiniseviyorsan beslenmene dikkat et", değil mi? "Kendine saygın varsa şunları tüketmemeye çalış, kendine saygın varsa zaman zaman egzersiz yap." Niye?

Kendine saygın varsa. O tabii ki bedensel olarak söylenmiş bir şey ama metafor olarak da doğru bir şey.

Biz kendimizi kendimiz için değil, kendimizi başkaları onaylasın diye veya ilişkilerimiz düzelsin diye, veya tırnak içinde daha rahat bir hayat yaşayalım diye temizliyoruz çoğu zaman; ama o rahatlık egonun rahatlığı çerçevesinde tanımlanıyor çoğu defa. "İşte eskiden daha rahattım" diyor hocam, "sizinle görüşüyorum, daha bir rahatsız oldum" diyor. Çünkü neden? "Kendimi göstermemem lazım, eskiden göstermiyordum, ağzıma geleni söylüyorum, düşündüğüm şeyiifade ediyorum, olduğu gibi ortaya koyuyorum, neyse o." Bir de bunu samimiyet olarak da tanımlıyoruz. Bu da önemli bir tuzaktır.

Samimiyet Yanılgısı ve İçeriden Gelen Sesler

"Kendimi samimi olarak ifade ediyorum." Sen kendini bilmiyorsun ki samimi olarak ifade edesin. Kendi sahte benliklerini böyle ulu orta ortaya koymak veya böyle kendini kınıyormuş gibi görünmekle samimiyet mi sergiliyorsun? Biz samimi olamayız. Mesela bunu unutmayın, bu önemli bir noktadır: ben gerçek kendimibulmadıkça henüz tam samimi olamam. Hatta ben çok garip böyle samimiyet örnekleri görmüşümdür. Küfrediyor böyle, ulu orta kaba konuşuyor. "Niye böyle konuşuyorsun?" "Ben samimiyim" diyor, "içimden geleni söylüyorum." Şimdi ben de diyeceğim ki "ben de sana içimden gelenleri söylersem" — değil mi? Şimdi nedir bu arkadaşlar, bu samimiyet midir? Hayır.

İçinden gelenlere bir baksana. Nereden geliyorlar? İçindeki o doğal fıtratından mı geliyor, senin öz doğandan mı geliyor, yoksa zaman içinde edinmiş olduğun bir kısım hikâyelerden mi geliyor? Eğer buraya dikkat etmezsen, "içimden geliyor" hikâyesiyle seni kandıran bir benlikle arkadaşlık yapmış olursun. Bu şey gibi, o gemi metaforu üzerinden söylersek, böyle kaçak bir yolcu var, kendine ezoterik bir hikâye uydurmuş, diyor ki "şuradan gidelim, benim içimden öyle geliyor." Siz de onun içinden geldiği gibirotanızı ona göre değiştiriyorsunuz.

Bakın bu bir yolculuktur arkadaşlar, kendimizi bulmak bir yolculuktur. Bu yolculuğun aceleye getirilmemesi gerekir. Bunu özellikle söylüyorum. Bir, bu süreci kesinlikle aceleye getirmeyeceksiniz. İki, bu süreçte başarı performansına kapılmayacaksınız. Yaniişte "başarılı olabildim mi" — bu süreçte başarı diye bir kavramı düşünmüyoruz.

Yani tırnak içinde, "şu huyunu değiştirebildin mi, şu benliğinden kurtulabildin mi?" Hayır. "Bunu gözlemleyebildin mi, bunu otomatik olarak yaşarken bunu fark edebildin mi?" Önce bunlara ihtiyacımız var. Önce bizim onu görmeye ihtiyacımız var, onu görebilecek bir üst bakışa ihtiyacımız var. Yaniiçinde bir benlik kaba ve sert konuşmak isterken, işte kendini haklı bulup birini küçümsemek isterken, ben o benliği, deyim yerindeyse, iş üzerinde yakalayabiliyor muyum? Önce buna bakabilmemiz gerekiyor, bunun farkında olabilmemiz gerekiyor. Ki bu bile kolay bir şey değildir. Çünkü neden? Çünkü mekanizma otomatik olarak işliyor. Tamamen otomatikleşmiş ve o şekilde gidiyor. Otomatik korkuyoruz, otomatik kaygılanıyoruz,

otomatik öfkeleniyoruz, otomatik olarak reaksiyon veriyoruz, otomatik olarak duygulanıyoruz.

Hani böyle duygularımızı da "duygular kadar saf, temiz bir şey olabilir mi" diye düşünmeyin. En kirli alanlardan biridir duygular. "Bana kendimi kötü hissettiriyorsun." Dünyanın en berbat cümlesi. Neden? Çünkü gerçek kendini bilseydin, kendini asla kötü hissetmeyecektin. O zaman neye bakman gerekiyor? Acele etme. Yani "sen bana kendimi bilmiyor musun, bilmiyorsun mu demek istiyorsun" — aslında tam doğru demek istiyorum ama bunu seni kurtarmak için söylemek istiyorum, çünkü gerçek kendimizi bilsek hiçbir zaman kendimizi kötü hissetmezdik. Çünkü kendinibilen kendini kötü hissetmez. Böyle bir durumu yoktur. "İşte bana kendimi değersiz hissettiriyorsun." Sen henüz kendinde değilsin.

Otomatik Reaksiyonları Fark Etmek: İki Kadın Örneği

Bugün aşağı inerken bir arkadaşımla beraber iniyorduk yürüyerek dağ başından. İkikadın böyle kaldırımın ortasında muhabbet ediyorlar. Yani biz de geçeceğiz. Ben de sakin bir şekilde, hani "ablacığım bir kenara geçer misin" dedim, tınmadı bile, en ufak bir şekilde tınmadı. Peki ben kendimi kötü mü hissettim? İçimden o kadına karşı veya o iki kadına karşı kötü bir duygu mu oluştu? Hayır. Sadece dedim, "bunlar şu anda beni duymak istemiyorlar", bu kadar. "Kendimi kötü hissettim, terbiyesiz insanlar, saygısız insanlar" falan — asla öyle bir şey geçseydi, orayı gözlemlemem gerekirdi.

Belki de kimse kimseye değer vermiyor. Tabii orada şunu demek istiyor: "bana da değer vermiyorlar" falan. Harika bir şey. Bak, bunun değerle ilgisi yok. Ne demek ya, bir insan beni kasten duymazlığa gelebilir, niye bu benim değerimle ilgili bir tanıma dönüşüyor ki? "Bana değer vermiyor, değer verseydin dikkate alırdı." Tamam, bir şey, o sana değer vermiyor. Peki sen kendine değer veriyor musun? Sen de vermiyorsun. Zaten bütün problem orada yatıyor.

Yani ben bir insanın davranışını, tutumunu, niye "bana değer vermesi, vermemesi", daha doğrusu "kendimi değerli veya değersiz hissetmek" üzerinden algılıyorum?

Çünkü öyle bir mekanizma oluşmuş, öyle bir sahte benlik var. Veya diyelim ki "işte kendime saygı duyulmadığını hissediyorum" — aslında derinde sen de kendine saygı duymuyorsun. Çünkü saygı duyulursa kendine saygı duyacaksın; böyle bir kalıbın var. İşte ben orada kadınlara bir şey dedim, hiç umursamadılar, sanki ben yanlarından geçmedim ve ben bir şey demedim, değil mi, o var, şahidim de var, Allah şahitti. İçime baktım, içinde hiçbir hikâye yoktu. Çok şükür dedim. Yani hikâye olsa ne yapmam gerekirdi? Yanımdaki arkadaşa "bak, görüyor musun, işte böyle terbiyesiz insanlar" dememem gerekirdi. Öyle deseydim o benliğime kapılıp gitmiş olurdum. Ve bir de yanıma bir tane arkadaş bulmaya çalışırdım. "Öyle değil mi arkadaşım" derdim. O da derdi ki "haklısın abi" falan. O da beni tasdik etseydi o da yanlış yapmış olurdu.

İşte gözler yapmamız dediğimiz, içimizi temizlememiz gerekir dediğimiz şey budur. İçimizi bu hikâyelerden temizlememiz gerekir. Yoksa "ben böyle insanların olduğu bir şehirde yaşamak istemiyorum" falan, "işte Avrupa'da böyle şeyler olmuyor" falan — bunlar değil arkadaşlar. Bunlar dışarıyı değiştirmeye odaklı benlik hikâyeleri. Orada

benim kendimle ilgili bir değer hikâyesi üretmemem gerekir. Çünkü öyle bir konu yok yani. Ben kendi değerimi bilmiyor muyum? Birinin bana, benim sözüme dikkat kesilmesiyle kesilmemesi arasında benim varlık ve değerim değişir mi? Buna bağlı bir varlık ve değerim mi var? Eğer varsa, o zaman şunu hemen ilan etmem lazım: "ben insanların esiriyim, ben hepinizin esiriyim, bana ona göre davranın" demem lazım, değil mi? Var mı buna cesaret eden kimse aranızda? Yok, değil mi? Ona da cesaret edemiyoruz. İşte "bana iyi davranın yoksa kendimi kötü hissediyorum." Böyle bir şey olabilir mi? Asıl olmaması lazım. Ama gerçekte böyle bir şey işliyor mu? Maalesef işliyor.

Peki ne yapacağız? Avrupa'ya mı gideceğiz, veya başka bir memleket mi arayacağız? Hayır. İçerideki hikâyeyi fark edeceksin. Önce fark et, acele etme. "Ya ne kadar boş hikâyeler var içimde, böyle kendimden rahatsız oluyorum" demeyeceksiniz. İçerideki hikâyeleri sakin bir biçimde gözlemleyeceksiniz. Neden?

Çünkü biz hepimiz arkadaşlar kronik psikolojik hastayız aslında. Bunu hepimizin başta kabul etmesi gerekiyor. Yani ne demek bu? İlla psikiyatriye, psikoloğa gitmen gerekiyor diye bir şey değil. Ama hepimiz psikolojik olarak kronik hastalarız. Ve her şey bir anda iyileşmiyor. Ama iyileşmek istiyorsak imkân ve yol vardır, imkâna sahibiz. Ve bu asla imkânsız bir şey değildir, ama kalıcı ve sürekli çabaya ihtiyacımız var.

İçimizdeki o hikâyeleri, dediğim gibi, öncelikle sadece görmeye ihtiyacımız var.

Mesela benim diyelim ki bir değer hikâyem var: "şöyle olunca kendimi değersiz hissediyorum, şöyle davranılınca kendimi sevilmeyen biri gibi hissediyorum, şöyle olunca kendimi yetersiz biri hissediyorum, takdir görmediğimde, beğenilmediğimde, yaptığım bir şey beğenilmediğinde kendimi sanki suçluymuş gibi hissediyorum." Karşımdakinin gözlerinde kendimi arıyorum aslında. Bu nedir? Bu görmem gereken bir şeydir. Görüp sakin bir şekilde bırakmam gereken bir şeydir. Ayrıştığımda o zaten beni bırakacaktır. Yani bu şey gibidir: o geminin gerçek mürettebatıyla sahte mürettebatını birbirinden önce ayırmaya ihtiyacımız var. Ama bazılarıyla o kadar özdeşleşmişiz ki aklımızdan bile geçmiyor, "sahte bir mürettebat" — o benliğin sahte bir mürettebat olabileceği. Neden? Çünkü deyim yerindeyse kendini mürettebat defterine kaydetmiş. Yani karşımızda ultra profesyonel bir sahtekârlık var aslında. Hani biz bazen "işte sahte benliklerinden ayrıl" deriz ama yazmıyor ki üzerinde "sahte benlik" diye. Keşke yazsaydı, o zaman çok rahatlıkla aşabilecektik. Ama çocukluğumuzdan itibaren birçok sahte benliği, yani sahte duyguyu, sahte düşünceyi, sahte davranışı edinmiş oluyoruz.

Değer ve Varlık Hissi: Kimin Aynasındasın?

Düşünün. En temel sorulardan biri: varlığınız ve değeriniz iç dünyanızda nasıl tanımlanıyor? Varlığımı ve değerimi ne şekilde tanımlıyorum, nelere bağlı olarak tanımlıyorum? Bir şeye bağlı olarak tanımlıyorsanız, zaten orada çok geniş bir çalışma alanınız var demektir. Çünkü varlığınız ve değeriniz bir şeye bağlı değildir.

Ne mesleğinize, ne kazandığınız paraya, ne ilişkilerinize, ne ilişkilerinizde

muhataplarınızın size gösterdikleri tutumlara, ne aldığınız geri bildirimlere — hiçbirine bağlı değildir.

Ama bakın hepimiz özgür olmaktan bahsediyoruz, değil mi? Ama özgür değiliz. Ama sürekli de özgürlükten bahsediyoruz. Kastettiğim profesyonel sahtekârlık işte bu.

Çünkü bir şey bize diyor ki "sen özgürsün, sen istediğini yapabilirsin, sen istediğinidüşünebilirsin, sen özgürsün, kimse sana ne düşüneceğini, ne hissedeceğini söyleyemez." Söylüyor mu, işte bunu görmüyor musun, söylemiyorlar mı? Biri sana değersiz olduğunu söylüyor, sen de bunu kabul ediyorsun. Biri senin umursanmaz biriolduğunu söylüyor, sen de umursanmaz biri olduğunu düşünüyorsun. Biri seni yok sayıyor, sen de kendini ezik hissediyorsun. Peki ne bunlar? Bunları nereye koyacağız? Özgür müyüz biz bu durumda?

Dolayısıyla önce "özgür olduğumuz" hikâyesinden ve bunlar gibi hikâyelerden bir süre ayrışmamız gerekiyor. Ama şunu net olarak merkeze koymalıyız: ben gerçekten özgür olmak istiyorum. Ama bakın özgürlük şunu da unutmayın — çünkü dedim ya her kavramı içinizde bozacak mekanizmalar var — mesela "ben artık özgür olmak istiyorum, ne yapacaksın, İstanbul dışında kimseyi görmeyeceğim bir yerlere gideceğim." Mesela bunu özgürlük zannediyorsun. Arkadaşlarımdan da, ailemden de uzaklaşsam bile bunu tam olarak yapamam; bu hikâyelere kapılıyoruz, zannediyoruz ki bu bir özgürlüktür. Hayır. Özgürlük hapis hâlde bile gerçekleştirebileceğim bir şeydir.

Özgürlük tutsak olduğunda bile gerçekleştirebileceğim bir şeydir. Özgürlük köle ve esir olsam bile gerçekleştirebileceğim bir şeydir. Zihinlerimizi zorlamak için bu örnekleri veriyorum. Tekrar ediyorum: özgürlük köle ve esir olsam dahi — eski filmde vardı, izleyenler veya hatırlayanlar bilir — gerçekten günümüzde birinin kölesisin, orada bile özgür olabilirsin. İşte mesela eski Yunan'dan bir örnek, Epiktetos.

Dolayısıyla özgürlük dışarıda bir şey değildir, dışsal bir şey değildir. Özgürlük, varlığının ve değerinin kendinden değil kaynağından geldiğini ve bunu hiç kimsenin de değiştiremeyeceğini bilmektir. Hiç kimse senin varlığını ve değerini değiştiremez. Varlığını yokluk hâline getiremez, varlığını defolu hâle getiremez, varlığını azaltamaz, değerini değiştiremez, seni değersiz hâle getiremez. İşte aslında arkadaşlar din dediğimiz aslında budur. Günümüzde mesela dindar insan; sen varlık ve değerini bir başka şeyle — insanların davranışı, ailenin sana davranışı, eşinin davranışı, sosyal çevrenin olması olmaması, kazandığın para, yaptığın meslekle — bağlantılı görüyorsan, sen din kavramını anlamamışsın demektir. Din varlığının ve değerinin kaynağı olana bağlanmaktır. Onun dışındaki her türlü bağdan özgür olmaktır. O zaman sen gerçekten özgür olmuş olursun. Özgürlük bu demektir. Yoksa özgürlük, "ben istediğimi düşünürüm, ben istediğimi yaparım" — bu tırnak içinde çocuksu, ergen özgürlüğüdür. Zaten biraz dikkat edersen böyle bir özgürlüğünün olmadığını da göreceksin.

"Acı çekmek özgürlükse, özgürlüğümüzde bir eksiklik mi var?"

Evet, mesela bazen de kendimizi bazı sahte benliklerin işleyişi üzerinden tanımladık.

Mesela işte "biz acı çekenler, biz hüzünlü olanlar" veya bazen tam tersi, "işte biz hayatta hiçbir şey takmıyoruz, neşeli, keyifliyiz" gibi bir yerden de bakıyor olabilirsin.

Bütün bunlar nedir aslında? İçimizdeki bir benliğin bize bir kavramı yamultarak, yozlaştırarak önümüze koymasıdır. O yüzden dikkatle bakın, dikkatle yürüyün, bir şeye dikkatle basın. Mesela özgürlük kavramının üzerine basıyorsunuz değil mibazen? "İşte ben özgürüm." Bir durun ve şu soruyu sorun: şu anda "ben özgürüm" diyen veya "özgür olmak istiyorum" diyen neyin üzerinden özgürlük tanımı yapıyor? Bu gerçekten özgürlük müdür? Bir dikkat edin, nereye bastığınıza dikkat edin, hangizeminde yürüdüğünüze dikkat edin.

Mesela ben çok duyuyorum: insan diyor ki "değer gördüğü bir yerde olmak istiyor." Şimdi bunu neresinden tutayım diyorum. Yani bu nasıl bir insan böyle bir tuzağa düşebilir, değil mi? "Değer gördüğüm yerde olmak istiyorum." Peki olmazsan ne olacak? Biraz bir bak oraya. Biraz orayı kurcalamaman gerekir _[muhtemelen "kurcalaman gerekir" olmalı]_. Altı sağlam bir şey mi, temeli olan bir şey mi, anlamlı olan bir şey mi? Eğer oraya dikkat etmezseniz, o hikâyelerin üzerinden bütün ömrünüzü yaşarsınız. Başka hiçbir şey de değişmez, sadece ilişkili olduğunuz insanlar değişir. Konu insanlar değil, sizin işletim sisteminiz. Benim vurgulamaya çalıştığım işletim sisteminizin bozulmuş olması. Çünkü insan olarak işletim sistemimiz manipüle edilmiş. Bu hepimiz için böyledir.

Yani hepimiz modern dille konuşalım: psikolojik işletim sistemimiz çocukluğumuzdan itibaren anne babadan, yaşadığımız çevreden, ilkokuldan, öğretmenlerimizden tutun, karşılaştığımız her insanda işletim sistemimiz ya olumlu ya olumsuz etkilenmiştir. İyietkilenmelere eyvallah, ne kadar güzel, ne kadar hoş bir şey. Mesela benim bir ilkokul öğretmenim vardı, solaktım ben; böyle çok tatlı bir şekilde sağ elle yazmaya teşvik etti beni. Baskı kurmadı, zorlamadı, suçlamadı. O yüzden şu an sağ elle yazıyorum ama alet kullanmam sol elle. Yaniiki elimi de kullanmış oluyorum. Mesela bazen düşünürüm, derim ki ne kadar iyi, hoş bir öğretmendi. Ama diyelim ki karşılaştığım kötü bir öğretmen de olmalıdır, anne babanız da dahil olmak üzere. İyi davranan, zaman zaman iyi davranan, zaman zaman bilinçsiz bir şekilde yanlış davranan ebeveynlerimiz olmuştur.

Ama bakın çocukken ne yapıyoruz? Karşılaştığımız olguları kendimize dair tanımlamalara dönüştürüyoruz. Mesela sevilmeyen bir ailede büyümüşsen kendinisevilemez görüyorsun, ama bunu da çok açıkça dillendirmiyorsun, veya kendine bile bazen söylemiyorsun; mesela "ben kendimi seviyorum" diyorsun hatta, ama bir bakıyorsun, bir ilişki yaşıyorsun, karşındaki bir süre sonra seni sevmiyor veya ayrılıyorsun, çöküyorsun. Neden? Niye bu normal bir şekilde yaşanmıyor, algılanmıyor, yorumlanmıyor? Çünkü araya başka bir hikâye giriyor. Hep söyledim, benim bir mizacı ilginç olan bir yeğenim var, herhalde on on bir yaşlarındaydı. İşte bir erkek kardeşi de vardı, onu çok kıskanırdı ve ailesinin onu sevmediğini düşünürdü.

Yani kendisini sevmediğini düşünürdü. Bir gün yürüyoruz onunla sokakta, bir kedi

gördü, kediyi okşamaya çalıştı, kedi kaçtı. "Amca" dedi, "bu da beni sevmiyor." Şimdibakın burada ne var? İşte bir hikâye var. Yani "beni hiç kimse sevmiyor." Aslında onun arkasında bir cümle daha var: "ben de kendimi sevmiyorum, çünkü kimse benisevmiyor, kimsenin sevmediği ben demek ki sevilemez biriyim." Üzerine ne arıyorum? "Biri beni sevebilir mi? Severse o zaman diyeceğim ki kendime, ya bak, biri seni seviyor." Bazen bir benlik araya girer: "ne kadar sevilsem de içimdeki bir şey buna inanmıyor." Neden? Bir sahtekâr benlik var orada. Ne kadar sevilsen de sevildiğine inanmamanı sağlayan bir sahte benlik olabiliyor.

Şimdi eğer biz bu benliklerden temizlenmezsek, nasıl insanlarla iletişim ve ilişkikurabiliriz ki? Kim iletişim ve ilişki kuruyor birbiriyle? Bu yaralanmış benlikler, bu işletim sistemine virüs girmiş benlikler. Ve ne oluyor? "En çok zamanı bana ayıracaksın, gözüm benden başkasını görmeyecek." Bir gün öyle bir insana rastlamıştım; eşiiçin diyordu ki "onun tek meşguliyeti ben olmalıyım, o bir tek benimle ilgilenmeli, onun her şeyi ben olmalıyım." Neden? Çünkü çocukluğunda hiçbir şeyiolmamış. Tabii o da sahte bir şey. Yani çocukluğunda hiçbir şeyi olmamasına neden olan mekanizma da sahte bir benliğin ürünü. Ama ne yapıyor? Hiçbir şeyi olmamışlığı sahte bir benlikle deneyimledi; ya bunu ne dengeleyebilir, o boşluğu ne doldurabilir?

Birisinin her şeyi olursa o boşluk dolabilir. Bu sefer o ilişkinde ona yapışıyorsun.

Sürekli onu kontrol ediyorsun. Neden? Çünkü o senin değer aynan. Hani boy aynamız var gibi ya, bizi tepeden tırnağa gösterir; o ilişkinde senin neyin? Senin varlık ve değer aynan. Onu kaybetmek istemiyorsun. Ve o kaybolduğunda veya kırıldığında ne oluyor? Sen darmadağın oluyorsun. Neden? İlişki yüzünden mi? Hayır. İçerideki sahte benlikler yüzünden.

İşte kendimizi kınamamız dediğimiz şey aslında, gerçekte bu kendimiz olmayan ama kendimiz gibi zannettiğimiz, kendimiz gibi algıladığımız sahte benliklerden ayrışmak demektir. Niye "kendini kınamak" denmiş? Çünkü sen onları kendin zannediyorsun.

Bunun nedeni bu aslında. Ama onlar senin kendin değil, ama onları kendin zannediyorsun. Hatta çok defa şunu duyarız — ben sorarım bazen, "bak" diyorum, "bu sahte bir benlik." "Ama hocam ben öyle hissediyorum." Ben de diyorum ki"biliyorum, tabii ki biliyorum, öyle hissediyorsun." Yoksa içinden sahte bir benlik geçiyor, adı da sahte benlik; böyle geçerken sana mesaj veriyor, sana selam çakıyor değil ki. O sen gibi görünüyor, sen gibi hissedilen bir şey o; sen zannediyorsun onu.

"Evet" diyorsun, "ben öyle hissediyorum, bana öyle geliyor." O yüzden kendinikınamak veya kendini eleştirmekten bahsedilmiş kavram olarak. Ama aslında gerçekte o kendin mi? Hayır. O kendim zannettiğimiz benliklerimiz. O kadar işlemiş kiiçimizde, onları kendimiz olarak algılıyoruz.

O yüzden duygulara da dikkatle bakmak gerekiyor. Bakın burada yine bir sahte benlik tuzağına düşüp "ya böyle her şeyden şüphe mi edeyim" falan diye bakmayın.

Sakince bakın, psikolojinizle sakince bakın. "Yanlış bir şey mi yapıyorum, eyvah yanlış bir yere mi basıyorum, yanlış mı düşünüyorum, yanlış mı hissettim, yanlış mı davrandım" diye böyle bir kaygı, tereddüt, gerginlik, şüphecilik, öfke, suçluluk hissi, hata yapıp yapmama hissi — asla bunlara bakmayın. Mesela düşünün, bir yaşındaki

bir çocuk emeklemeden yürümeye geçerken onu suçlar mısınız düştüğü için?

Suçlamazsınız ama gözlemlersiniz, değil mi? Onu gözlemlersiniz, onun farkındasınızdır. Orada güzel bir şey — diyelim ki yürümek için gitmiş büyüğünün terliğini giymiş. E şimdi o terlikle sen yürüyebilir misin? Yürüyemezsin. O zaman ne yapman gerekir? O terliği o çocuğun ayağından çıkartman gerekir. Ama bunu yaparken suçluyor musun onu? Hâşâ, o suçluluk hissediyor mu? Hâşâ, "bunu neden böyle yaptım" dedi gibi bir performans kaygısı taşıyor mu? Ya işte "Allah kahretsin, gene aynı hatayı yaptım, işte Allah kahretsin, gene kaba konuştum, gene tepki verdim, gene orada öfkelendim" — hayır. Rahat olun, sadece sizi hangi benliklerin yönetmeye, yönlendirmeye çalıştığını görün, o kadar. Yani sahte mürettebatı fark edin.

"Ya gene işte karıma bağırdın, ya gene kocama bağırdın" — bak, orada seni eşine karşı öfkelendiren nedir? Oraya bak. Yoksa "gene mi öfkelendim" — "ya üç gündür kendimi tutuyorum" — sana kendini tutmandan bahsetmiyorum yani. O benliğikeşfetmeniistiyor. Yani ben bugün o kadınlara "biraz kenara geçer misiniz" dediğimde, eğer içimde bir hikâye olsaydı, tırmanan o iki hanımefendiye kızacaktım, öfkelenecektim, veya diyecektim ki "işte bunlar böyle" falan diyecektim, bir şey, bir hikâye olacaktı. O hikâyeden bağımsız bakabiliyor muyum? Orada sadece başkasını umursamayan iki kadın vardı, o kadar. Belki o bile yoktu, bilmiyorum, belki başkasını umursamayan bir benlikleri yoktu, belki o kadar dalmışlardı ki duymadılar bile. Ama bu onların alanı. Bundan dolayı benim kendimle ilgili bir hikâye üretiyorsam veya onları aşırı yargılayıcı bir hikâye üretiyorsam, oraya bakmam gerekir. "İnsanların birbirine saygısı kalmamış." Bunu kim söyler? Saygı bekleyen bir insan söyler. Sen saygı bekliyorsun ki, insanların birbirine saygısı kalmamışlığından dolayı yargılayıcı bir cümle kullanıyorsun. Gibi.

Talepkâr İnsanlarla İlişkilerde Hikâyeden Arınmak

Dolayısıyla hikâyenin sizin içinizdeki ucunu yakalamanız gerekir. Buyurun, "saygı bekliyoruz." Sadece anladım, anladım; sadece öyle bir hikâyeye kapılmamak gerekir.

Mesela diyelim ki bir insan görürsün, saygısızdır; mesela bir çocuk olur, bu yaşı ilerlemiş biri olabilir. Orada sadece bir olgu vardır. Anlatabildim mi? Diyelim ki orada "ya insanlar birbirine saygı göstermeli, ben de insanım, bana da saygı göstermeli, saygı göstermeyen insanlardan nefret ediyorum, saygı göstermeyen insanlara ben de saygı duymuyorum" gibi bunu uzatabilirim. Bu gibi hikâyelerin olmamasından bahsediyoruz. Yoksa orada görürsün bir insan saygısız davranıyor olabilir, bu bir olgudur; ama o olguyu sadece görürsün, içinde bir hikâye barındırmaz, yapabileceğin bir şey varsa da yaparsın, ama içinde bir hikâye yoktur.

"İşte bana saygı gösterilmeli, herkes birbirine saygılı olsa dünya çok güzel olur, işte bana saygı göstermeyene ben saygı göstermem" gibi hikâyeler olmadan; o saygısızlık aynı zamanda fiilî bir haksızlığa da yol açıyordur, o haksızlığı giderebilirim

ve konuşabileceğim bir atmosfer olur: "şöyle değil de böyle davransan aslında senin için daha iyi olur." Yoksa şöyle: "sana bir şey söyleyeceğim kusura bakma, insanlar birbirlerine saygı göstermeli, bunu herhalde sana öğretmemişler" falan gibi böyle içeride bir hikâyenin etkisiyle bir yansıtmada bulunmuyor. Anlatabildim mi? Demek istediğimiz bu. Dolayısıyla biz içerideki hikâyeleri temizlersek, o zaman gemi çok rahatlıkla yol alabilir. Dalgalı denizde de yol alır, fırtınalı denizde de yol alır, her denizde yol alabilirsiniz. Ama geminizde, psikolojik geminizde sahte mürettebatlar varsa, abartılı, aklını kaybetmiş, sürekli aşırılıklarda olan bir mürettebat yığını varsa, o zaman işimiz zor demektir, hayat çok zor olur, herkes sizi yorar.

Beni hayatta hiç kimse yormamıştır, hiç kimse. Evet, yani yorulduğumu hatırlamıyorum, birinin beni yorduğunu hatırlamıyorum. Geçen bundan beş altı sene önce bir arkadaş dedi ki "ya İsmail, düşündüm de sen hiç hayatında bana sitem etmedin" dedi. Mesela bazen böyle işi düştüğü zaman gelir, konuşur, gider ama aklımdan şu geçmemiştir: "ya gene bunun bir işi düştü bana, acaba hangiişi düştü." Benim böyle bir hikâyem yok. Böyle bir hikâyem olsaydı ne olurdu? Yorulurdum yani.

Ben sadece geldiği zaman ne söylüyor? "Ben iyi niyetle, samimi olarak, dürüst olarak, anlayışlı bir insan olarak ne söylemeliyim veya ne yapmalıyım" buna bakıyorum. Ama öbür türlü, "işte böyle mesela geçen de gene bir arkadaş, bazen böyle beş altı yılda bir arar mesela ve mutlaka bir sorunu vardır, onu konuşacaktır" — doğal, benim için hiçbir problemi yok yani. "Bak, hiç aramıyor, sormuyor, demiyor kine hâlin var, öldüm mü kaldım mı" — arıyor, "İsmail abi nasılsın, ne yapıyorsun." Şimdi bunu böyle alırsam yorulurum değil mi? Ama bu benim hikâyem değil. Ben, gelen bir insan isterse on yıl sonra arasın, isterse beş yıl sonra, isterse tamamen kendiişiiçin görüşüyor olsun, benim için bir problem yok. Ama ne zaman benim bir problemim olur? Hikâyem yoksa problemim olmaz; bir hikâyenin içinden olayı ele alırsam problem olur.

Ben diyelim ki birini aradım, açmıyor. Beş yıl sonra gene aradı, ben açar mıyım? "Zor açarım" diyorsam içinde bir hikâye var demektir, anladın mı? Ha, açarım; makul bir sorusu, beklentisi bir şey varsa ben de mahkûm bir şekilde cevap veririm, bu benim düşünmemi gerektirecek bir sorun değildir yani. "İşte o açmamıştı, ben ne yapayım, ben ne açmayayım, saf mıyım, aptal mıyım" diyorsam o hikâye beni yorar, o adam değil. Keyif almayan o, ben neye bakarım? Yani atıyorum, benimle saçma sapan konular konuşuyorsa — saçma sapan derken insan doğasına uymayan, hani atıyorum, benimle futbol muhabbeti yapıyorsa — futbolu merak eden arkadaşlara yönlendiriyorum. Mesela. Anlatabildim gibi örneğin. Hani onu da asla bir rahatsızlık olarak değil, benim ilgilendiğim bir alan değil. "Ben Fenerbahçe'nin başkanı kim olmuş, oy almış" — yaniilgilenmediğim bir şey ama o heyecan duyuyor, saygı duyarım ama o muhabbeti yapamam. Yani böyle bir yaklaşımla.

"Böyle aşırı talepkâr bireylerle karşılaştınız mı? Yakın akrabanız olabilir ya da arkadaşınız olabilir, aşırı talepkâr; siz de o taleplerini karşılamakta zorluk çektiğiniz zamanlar olabilir ya da karşılayamadığınız zamanlar olabilir."

Tabii, açıklıkla söylemem gerekir.

"Peki agresif bir şekilde 'ya neden vermiyorsun, neden karşılamıyorsun bunları' diye böyle..." Anlatırım, anlatırım. Anlıyorsa anlıyor, anlamıyorsa onun problemidir. Hâlâ bana "hayır, ben haklıyım" diyorsa, o zaman "seninle bu konularda anlaşamıyoruz, bu konuları bir daha açmayalım" derim. Açarsa da sana söyleyeceğim şey belli bir şey, ama içimde bir kızgınlık yok, bir öfke yok, bir hırçınlık yok, bir kırılmışlık yok. Bu şekilde. Yoksa kastettiğim şey arkadaşlar, böyle tırnak içinde "yol geçen hanı" gibi, herkes istediği şeyi söylesin, yapsın, herkesin istediğini onaylayın, söylediğinionaylayın anlamında değildir. Orada içeride dönen hikâyeleri keşfetmek ve o hikâyelerden kurtulmaktır. Anlatabildim mi?

"O zaman kibirle yapabilir mi hocam?" İşte öyle bir kibir hikâyesi varsa ona da bakmamız gerekiyor. Belki bunu kibirle yapıyoruzdur, oraya da bakmak gerekir. Ama bunu yapmak mutlaka bir kibir barındırır anlamına gelmez. Ama kibirle bunu yapıp o kibri saklamaya çalışan sahte bir benlik de olabilir. Oraya da bak yani.

Teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde sure adı ve ayet numarası belirtilerek yapılmış herhangi bir Kur'an alıntısı bulunmamaktadır. "Nefs-i levvame" terimi tasavvuf literatüründen bir kavram olarak zikredilmiştir ancak konuşmacı bunu belirli bir ayete (Kıyamet Suresi75:2'de geçen "nefs-i levvame" ifadesi olabilir) doğrudan sure/ayet numarasıyla bağlamamıştır; bu nedenle olası bir gönderme olarak, kesin bir alıntı iddiası taşımadan not edilmiştir.

Tüm Ayet İndeksi →

İlgili Sohbetler

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş

Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.

İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik

Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.