Zihnin Kuklası Olmamak, Sahte Benlikler ve Gözlemleme
Kısa Özet
İsmail Acarkan, zihnimizden geçen düşünce, duygu ve arzuların bize ait olmak zorunda olmadığını; bunları "ben" diye sahiplendiğimizde onlar tarafından yönetilen bir kuklaya dönüştüğümüzü anlatıyor. Don Kişot'un yel değirmenleriyle savaşması metaforu üzerinden, zihnimizde otomatik dönüp duran düşüncelerle boşu boşuna mücadele ettiğimizi; çözümün bu düşünce ve duyguları sakince, müdahale etmeden gözlemlemek olduğunu vurguluyor. Sohbetin sonunda bu "sahte benlik" ve özdeşleşme meselesini dindarlık kavramıyla ilişkilendiriyor: dindarlık, yaratıcı dışında hiçbir şeyle kurulan bağı hakiki saymama bilincidir.
Öne Çıkan Vurgular
- Zihnimizden geçen düşünce ve duygulara "ben" dediğimiz an, onlar birer "benlik" haline gelir ve bizi yönetmeye başlar; oysa çözüm onları sadece sessizce gözlemleyip hiçbirine cevap vermemektir.
- Zihnin ürettiği düşünceleri "derin düşünme" zannetmek bir yanılgıdır; gerçek düşünme bilinçli, dikkatli ve muhakemeliiken zihindeki otomatik akış Don Kişot'un yel değirmenleriyle savaşmasına benzer.
- Dindarlığın ölçüsü özdeşleşmeme düzeyidir: bir şeyin varlığı mutluluk, yokluğu mutsuzluk getirmiyorsa kişi o şeyden gerçek anlamda özgürleşmiş, yaratıcıyla olan tek hakiki bağını korumuş demektir.
Düşünce ve Duyguları Gözlemlemenin Önemi
Evet. Var mı son soru? Evet. Bundan önceki birkaç konuşmamızda insanın içinden geçen şeyleri, içine gelen şeyleri görebilmesi ve ayırt edebilmesi üzerinde durmaya çalışmıştık. Ama biz haniiçimize gelen şeyler deyince illa böyle şizofren gibi veya hastalıklı bir insan gibiiçime şöyle sesler geliyor anlamında aslında bunu kullanmıyoruz. Günlük doğal hayatımızda zihnimizden geçen düşünceler, duygu durumları, bir şey yapma veya yapmama arzuları gibi şeylerden bahsediyoruz aslında ve bunları gözlemlememiz gerektiğini ortaya koymaya çalışıyoruz.
Peki niye gözlemlememiz gerekiyor? Çünkü bunlar bize ait olmayabilir diyeceğim ama şu anlamda; yani bunlara ben kendim demek zorunda değilim. Zihnimden bir kaygılı düşünce geçtiğinde veya birisiyle ilgili bir olumsuz düşünce geçtiğinde, birisiyle ilgili negatif bir duygu oluştuğunda ben bunu kendi duygummuş gibi almak durumunda değilim. Ben birçok insanı dinlediğimde aslında ona tek bir şey söylemek isterim. Kendini kenara koy ve şu anda zihninden geçen düşünce ve duyguları izle demek isterim. Tabii ki bu söylenmesi kadar kolay bir şey değildir. Ama bizim en temelde ve öncelikle bunu yapmaya ihtiyacımız vardır.
Kendimiz diye alışageldiğimiz, kanıksadığımız, yıllarca benzerlerini yaşadığımız her türlü düşünce, duygu ve davranış kalıbını "benim düşüncem, benim duygum, ben böyle hissediyorum, bu benim, ben böyle biriyim" diye aldılarız. Ve bu yüzden de onlar tarafından aslında yönetilen bir duruma geliriz.
Kukla Metaforu: Zihnimizi Kim Yönetiyor?
Dolayısıyla insan, eski kadim bilgilerde de anlatıldığı gibi, aslında bir kukla olarak yaşamaktadır. Hayatının büyük bir bölümünü bir kukla olarak yaşamaktadır. Kimin tarafından yönetiliyoruz? Zihnimize gelen düşünceler, duygular, davranış kalıpları tarafından.
Örneğin hayat hep böyle sürgit aynı şekilde ilerliyor. "Bıktım artık" diyorum mesela.
Bir sabah kalkıyorum ve diyorum ki bıktım artık, hayat hep böyle aynı gidiyor. Ne kadar ilginç bir düşünce diye, onun farkına varmadan onu kucaklıyorum. Daha doğrusu o beni kucaklıyor. Benim onu kucakladığım yok, o beni kucaklamış oluyor. O beni böyle iki eli arasına alıyor. Bir oraya bir oraya çeviriyor. "İşte yani senin de hayatın pek düzü olmuş, şöyle olmuş, böyle olmuş. Aslında bu hayatını niye böyle yaşadın? İşte biraz da şanssızlıklar da buna sebep oldu." diye böyle alıyor, iki eliarasına o düşünce veya o duygu. Bir o yana bir bu yana sizi ya uyutuyor ya etleriniziyoluyor.
Bazen hissedersiniz ki "bir kurtulsam, yani bu artık bunlardan" falan dersiniz. Ama neye dikkat etmeniz gerekir bu durumda aslında? Problem nedir burada? Problem, bu düşüncelerin kendi düşüncelerimiz olduğu zannıyla bunlara kapılmaktır aslında. Yani orada şunu diyebilsek: "Ya ne kadar ilginç düşünceler geliyor aklıma bunları, bir gözlemleyin, ne kadar da ilginç düşünceler bunlar, ne kadar ilginç duygular, böyle beni bir mutsuz ediyor, bir mutsuz etmeye çalışıyorlar, hayret ediyorum" demeniz gerekir. Ama öyle yapmıyorsunuz. Ne yapıyorsunuz? "Ya o kadar mutsuzum ki,
bilemezsin, o kadar mutsuz, yani hani öleyim de kurtulayım" falan mesela diye yine bir başka duygu siziiki eli arasına alır ve sizi bir kukla gibi oynatır.
Sahte Benliklerin Art Arda Gelişi
Peki çaresiz miyiz bu durumda? Yani ne yapabiliriz? Bir taraftan da ben bunları mesela söylesem kişi ne diyebilir? Diyebilir ki: "Ya hakikaten böyle kahrolsun bu düşüncelere, bunlar nereden geliyor bana, bıktım bunlardan" deyince bu sefer başka bir benlik sizi esir etmeye başlar. İşte bunları istemeyen, bunlardan rahatsız olduğunu düşünen bir benlik bu sefer sizi esir eder. Sonra da dersiniz ki: "Ya herkes bunu yaşıyor mu acaba, yoksa bir tek ben mi yaşıyorum?" Bu sefer başka bir benlik gelmiştir, o da kıyaslama yaparak size hayatı zehir etmeye çalışır. Ama siz birinden kaçtınız, ikisinden kaçtınız, üçüncüye ve dördüncüye tutulmaya başlarsınız. Dikkat etmezseniz.
O yüzden kendinizi düşünce olarak, duygu olarak mutsuz hissediyorsanız, negatif bir durumda hissediyorsanız yapacağınız çok güzel bir şey var. Güzel bir koltuğa oturun.
Böyle dik bir vaziyette sırtınızı da güzel yaslayın ve o düşünce ve duyguları izleyin.
Sadece izleyin ama. Hiçbirine dokunmayın. Hiçbiriyle oynamayın. Hiçbirine cevap verme zahmetine girmeyin. Hiçbiriyle kavga etmeyin. Sırtınızı yaslayın ve gözlemleyin. Hangi düşünceler, hangi duygular geliyor?
Eğer bunu gerçekten nitelikli bir şekilde yapabilirseniz, o zaman aslında sizi bir kısım düşünce ve duyguların rahatsız ettiğini göreceksiniz. Tabii tam böyle dediğimde biri, o benliklerden biri şöyle diyebilir: "Ya kalkar kalkmaz böyle hissediyorum." O zaman kalkar kalkmaz gözlemlemen gerekir. Seninle kim uyudu? Şu anda seninle kim uyanır? Bunu fark etmen gerekir. Yani şu anda ben, tırnak içinde, hangi münasebetsiz benlikle uyandım acaba, diye bir bak yani. Acele etmene gerek yok.
Onunla kavga etmene gerek yok. "Allah kahretsin" demene gerek yok. Hatta münasebetsiz demene bile gerek yok. "Bu ilginç bir benlik, bu sabah bununla kalktım, ilginç bir arkadaşlık ama çok da arkadaşlığı devam ettirmek istemiyorum" diyebiliyorsanız, gözlemleyip ayrışabiliyorsunuz demektir.
Bir insan bunu yapabildiği oranda kendine doğru bir yol alabilir. Bunu yapamadığı zaman ömrü bunların arasında geçer. Bütün ömrümüz bunların arasında geçebilir.
Bunların ne kadar sahtekar olduklarını, böyle büyük tehlikeler yaşadığınız zaman anlarsınız. Çok büyük bir tehlike olduğunda hepsi sıvışır, böyle hepsi kaçar. Ya işte, atıyorum, doktora gittim, doktor dedi ki "dördüncü evre, iki aylık ömrün var." Artık böyle "hayat çok sıkıcı, ben ne yapacağım, bütün günlerim aynı geçiyor" falan diyen bir benlik gelir mi? Gelmez. Aksine "düz düz gitsin günlerim ama böyle biraz sağlıklı olsun" dersiniz. Bütün o sahte benlikler gidiverir.
Neden sahtedirler? Aslında bunu anlayabildiğin oranda, fark edebildiğin oranda kibunu fark etmek başlı başına bir bilinç uyanıklığı, bir gözlem ve ayrışma yeteneğigerektirir. Ve bir insan bu yeteneğe ne kadar sahipse o kadar insan olarak kalabilir. Eğer buna sahip değilseniz iç ve dış, görünür görünmez birçok etkiye maruz kalıp
onların arasında bir top gibi çevrilirsiniz. Biri sizin moralinizi çok kolay bozar. Biri siziçok kolay değersiz hissettirir. Biri size hava atarak sizin aşağılık kompleksinizi tetikler.
Biri mutlu olarak sizi mutsuz eder. Karşındaki mutludur, siz mutsuz olursunuz; o mutluluğundan mutsuz olursunuz. Neden? Çünkü o benlik kendisinin haksızlığa uğradığını düşünüyor. "Bak, ne kadar mutlu insanlar" diyor. Mesela şu cümleyimuhtemelen biriniz az çok kullanmışsınızdır veya aklınızdan geçmiştir: "Ya herkes mutlu, herkesin işi bir şekilde yürüyor, bir benim işler ters gidiyor." Zavallı hissettiren benlikler vardır.
Mesela onu dinlerseniz o sizi alır böyle. Alır alır, hani böyle sahtekar bir arkadaş veya bir kişi düşünün. İşte birisini önce evinden çağırıyor. "Ya gelsene" diyor. "Biraz laflayalım" diyor. "Ya ne yapacağız işte, benim işim var." "Ya gel, ne olacak falan, biraz havanız değişsin falan." Kişi çıkar. "İşte biraz yürüyelim." Yürürsünüz falan filan. Daha sonra kırsal ortama çıkarsın. En son kurtlar gelir ve saldırıp boğabilir, değil mi? İkinizi de boğabilir veya birinizi de boğabilir. Aslında bizim hayatımız buna benzetiliyor çoğu metaforda. Yani o ev nedir? Bizim gerçek kendimizdir. Mesela bir düşünce gelir, sizi gerçek kendinizden böyle ufaktan bir alıkoyar.
"Ya biliyor musun, senin de şansın hiç yaver gitmiyor, biliyor musun?" Hemen kulak kesilirsiniz. "Doğru yavrum, çok doğru söylüyor." Bunun sözü dinlenir. "Hakikaten şanssızım." Çünkü sağdan yaklaşıyor. Çok pozitif gibi görünen bir yerden yaklaşıyor.
Sanki bize büyük bir mutluluk verecek gibi. Önce "sen aslında çok şanssızsın, sen aslında bunları hak etmiyorsun" falan filan böyle başlar. Ondan sonra geçmişte yaşanan olayların aslında ne kadar da hak edilmediğini, ne kadar da problematik olduğunu anlatır. "İşte herkes de bir şekilde mutlu oluyor, bir tek bende bunlar yok" diye, utanmasak "Allah'ın bana bir gıcıklığı var herhalde" diyeceğiz neredeyse. Bir de içeride başka bir benlik çıkarır ama o tam sesini çıkaramaz; çünkü bizde "insanı küfre götüren cümleler" diye bir korku vardır. "Böyle yaşatacaksan yaratmasaydın" falan içeride çıkmaya çalışan bir benlik vardır, ama deriz ki "otur, fazla ileri gitme, itikadımızı bozacaksın" falan. Böyle şikayet etmeye devam ederiz. Hikaye böyle devam eder.
Aslında burada ne oluyor? Aslında bir tiyatro vardır burada. Ve siz de tiyatronun içinde çeşitli, o tiyatro oyunundaki kişilikler tarafından manipüle edilen, bazen bir haberle çok sevindirilen, bazen bir haberle birden bir dramanın içine sokulan, bazen uyutulan, bazen birden uyandırılan bir oyuncağa dönersiniz. Ama hepimiz böyle bir tuzağa maruz kalıyoruz. Fakat aslında gerçek bir düşman da yok ortada. Yani siz inanmadığınız müddetçe aslında gerçek bir düşman da yoktur. Veya gerçek bir problem de yoktur. Yaniişin dramatik tarafı da aslında budur: gerçekte kavga edeceğimiz bir şey yok, ama bir tiyatro oynanıyor, bir kavga var.
Don Kişot ve Yel Değirmenleri Metaforu
Bu aslında tam da Don Kişot'un yel değirmenleriyle kavga etmesi gibidir. _(Çay alabilir miyim?)_ Yel değirmenleriyle kavga etmesi gibidir. Aslında yel değirmenleri orada güzel bir metafordur. Nedir yel değirmenleri? Tabiatta rüzgarın etkisiyle dönen
mekanik aletler aslında, değil mi? Birçok böyle yel değirmeni vardır bazı bölgelerde.
Orada rüzgar çoksa o yel değirmenleri kullanılarak eskiler birçok iş yaparlarmış.
Bazen su değirmenleri vardır. Yel değirmeni, su değirmeni, başka neyle çalışan değirmen var bilmiyorum. Var mı? Yok herhalde, değil mi? Şimdi tabii elektrik çıktı, elektrikli ama eski zamanlarda rüzgarla ve suyla dönen değirmenler vardı.
Şimdi siz o değirmenin rüzgarın ve suyun etkisiyle dönen şeyler olduğunu bilmezseniz ne yaparsınız? Don Kişot gibi onlara atlarınızla veya silahlarınızla saldırırsınız, değil mi? Sadece biz gülümsüyoruz: "Don Kişot değirmenleriyle savaşıyormuş, ne kadar da tırnak içinde aptal gibi görünen bir şey." Halbuki aslında bize anlatıyor. Zihnimizde dönüp duran düşünce ve duygu değirmenleriyle biz süreklimücadele ediyoruz. Sürekli çatışıyoruz. Sürekli onlarla meşgulüz, onlar bizi meşgul ediyorlar.
"Ben mi Düşünüyorum, Yoksa Düşünce mi Beni Sürüklüyor?"
Mesela ben çok insandan duyarım: "Hocam ben çok düşünüyorum, ne yapacağım ya, ne yaptım da bu kadar çok düşünüp bir gerçekleri buluş mu?" "Ne oldu?" "Çok düşünüyorum." "Ne düşünüyorsun?" "Evlenirsem mutlu olur muyum diye düşünüyorum." Oradan alıyor öbür tarafa, oradan alıyor öbür tarafa. "Şöyle olsa böyle olsa, çok düşünüyorum hocam." Şimdi bu düşünce midir? Yoksa bir yel değirmeni gibi zihinde dönüp duran otomatik bir düşüncenin arasında kalıp, güya sen onunla oynuyormuşsun zannettiren bir üçkağıtçılık mı var? Sanki "ben düşünüyorum" diyorsun. Sen mi düşünüyorsun? Yoksa içinde bir düşünce oluşuyor ve sen ona mı kapılıyorsun?
Eğer "ben düşünüyorum" diyorsan test edelim: düşünme. Değil mi? Mesela diyelim kibu bardağı ben kaldırıyorum diyelim; ben mi kaldırıyorum? Ben kaldırıyorsam kaldırmama özgürlüğüne de sahibim, değil mi? Ama sen diyorsun ki "ben düşünüyorum." Ben de diyorum ki sen düşünüyorsan o zaman bir zahmet bir hafta düşünmeyiver ya, kendini de rahatlat, beni de rahatlat, değil mi? Bak, yapamıyorsun. Demek ki aslında sen düşünmüyorsun. Bir düşünce tarafından manipüle ediliyorsun.
Veya düşünceler arasında pinpon topu gibi gidip geliyorsun ve sen düşündüğünü zannediyorsun. Halbuki sen düşünmüyorsun.
Peki ne yapacağız? Hemen aklı o gelir: "O düşünceleri biraz sadece gözlemlemeyibaşarmaya çalışacağız." Bu bile hemen olmaz. "Sadece gözlemliyorum, ne düşünceler geçiyor ya?" Yoksa "hocam ben çok derin düşünüyorum" dersin. Ben de derim ki "derin düşünme, o düşünceleri gözlemle." Nereden gözlemle? Düşünme melekesini kullanmadığın bir yerden gözlemle. Hani şey gibi, farz et ki karşında bir papağan var. Sen papağana cevap verir misin? Bir kısım cümleleri, kelimeleri veya soruları ezberlemiş. Hani bazen çocuklar olur ya böyle: "Anne bu ne? Şu. Anne bu ne? Bu ne? Bu ne?" Sürekli "bu ne, bu ne" diye, "yeter ya, bıktım" falan derler değil mi bazen? Aslında gözlemlediğinizde böyle cevap vermeye de çalışmayın o düşüncelere. Çünkü onların sonu gelmez. "Sevsen mutlu olur muyum?" "Olursun." "Ya olamazsan?" "Olmazsın." "Ya belki olurum ya." Yani cevabı yok bu soruların. Seni
sürekli meşgul etmekten başka hiçbir işe yaramazlar. Ve seni çok mükemmel bir şekilde meşgul edebilirler.
Eğer sen uyanık davranıp "ya bunlar otomatik şeylermiş, yer değirmeniymiş bunlar" deyip bunları bırakırsan; gerçek anlamda düşünmek ayrı bir şeydir arkadaşlar. Burada kastettiğimiz düşünmemek değildir. Gerçek anlamda bir şey düşünmek ayrı bir şeydir. O bilinçlidir, dikkat ile yapılır ve bir izleği vardır, bir yolu vardır, bir muhakemesi vardır.
Mesela diyelim ki "evlenirsem mutlu olur muyum, olmaz mı?" Hani bazen yarışma programlarında var ya, bir düt sesi geliyor, "devamı haftaya" diyor, "dur" diyor yani, değil mi? Şimdi "evlenirsem mutlu olur muyum?" Ne bileyim kardeşim ya? Yani sen kime soruyorsun bunu? Kim soruyor? Zihnim soruyor. Kime soruyor? Mevcut zihnime soruyor. Zihnim buna cevap verebilir mi? Hayır. O zaman bu soru yanlış bir soru. Sen bu soru üzerinde düşünemezsin ki. Bu soru üzerine düşünülmez. Ha, şunu düşünebilirsin: "Mutlu bir evlilik için bana düşen şey şunlar şunlar şunlardır, ben bunlara dikkat edersem mutlu bir evlilik için üzerime düşeni yapmış olurum." Bak, bu düşünülür; bu da kısa zamanda düşünürsün, bunları teslim edersin. Derin düşünmenigerektirecek bir şey yoktur.
Ama dikkat edin, biz derin düşünme olarak tanımladığımız şeylerin düşünme olmadığını bile bilmiyoruz. Ben bunu gerçekten yıllar sonra fark ettim. Bu aslında düşünmek değil yani. Aklım bir oradan alıyor bir oraya. "Ya şöyle olursa, ya böyle olursa, ya işsiz kalırsan, ya öyle olursa, ya işte birileri seni anlamazsa." Bu derin düşünmek mi? Hayır. Dolayısıyla zihnimize gelen düşünceleri, içimizde ortaya çıkan duygu durumlarını önce sakince, alıcı gözüyle değil, görücü gözüyle karşılamalıyız.
"Bir bakayım neler geçiyor acaba, ilginç, bir bakayım, ne geçiyor, hangi tür düşünceler, hangi duygular geçiyor." Bir alışveriş yapmayacaksın. Hani bazen çocuklara deriz ya, "bak ama seyret, ama dokunma." Bazen yaramaz çocuklar vardır.
İşte buna ihtiyacımız var bizim: seyret ama bir dokunma önce. Önce bir dur yani, hemen doğru mu yanlış mı diye bir dur, önce bir seyret. "Alışveriş yapacağım" gözüyle bakma; sakince bir seyret.
Sonra o zihninde ortaya çıkan duygu ve düşüncelerden biri gerçekten gerçekçi, isabetli, objektif bir şeyse; mesela gelecekle ilgili bir spekülasyon, "ben biliyorum bu kötü olacak" veya "ben biliyorum bu iş çok güzel olacak" — bu bir tahmindir. Dersen ki "ben tahmin ediyorum ki" veya "zannediyorum ki" veya "arzu ediyorum ki böyle olsun", bunu diyebilirsin. Ama "ben biliyorum böyle olacak" dersen; bak, hem bilmiyorsun hem de zannını bilgi diye sana satan bir benliğe maruz kalıyorsun. Sonra da "ben biliyordum, sen bilmiyordun, sen zannettin" dersin ama tuttu. Yüzde birde de tutar yani.
Şimdi bazen yaptırıyorlar: on bin kişiye dua ettiriyorlar, evrene dua göndertiyorlar. Sonra on kişinin istediği şekilde olabiliyor. Hani ben şimdi desem ki "inşallah bu hafta çok sevdiğim bir arkadaşımı görürüm", görebilirim yani. Şimdi on bin kişiden on kişinin böyle duası, tırnak içinde, tutar veya isteği gerçekleşir. O on kişiyi de getirirler:
"Bakın bunlar evrene çok güzel dua gönderdiler, hadi bakalım sizi de iyi göndermeye çalışın" falan. Bunlar bilgi midir? Hayır, zan bilgi değildir. Zan ile bilgiyi bile ayırt edemiyoruz. Öyle manipüle ediliyoruz ki kendi zihnimiz tarafından.
Mesela kötü bir şeye kendimizi alıştırmak için ne yapıyor zihnimiz? Kötü şeylerikabullenmeye çalışıyor. "Biliyorum" diyor, "işim ters gidecek, bak göreceksin." Bilmiyorsun halbuki. Aslında zihnin ne diyor? "İsmail, kendini kötüye hazırla ki sonra hayal kırıklığına uğramayasın." Ben kendimi kötüye de hazırlamıyorum, iyiye de hazırlamıyorum. Ama iyi olması için ya da kötü olmaması için değil, olması gereken tutumu, davranışı sergiliyorum. Ne iyi olacak diye hayal kuruyorum ne kötü olacak diye hayal kuruyorum. Bunu yapabilmek çok önemli bir şeydir.
Hatta insanlarda şöyle bir şey vardır: iyi olacağına emin olunca harekete geçer bazı insanlar; bir ihtimal varsa oradan vazgeçer. Neden? Çünkü olumsuz bir duruma tahammülü ve toleransı olmayan bir benlik tarafından manipüle ediliyor. Bakın, o insan öyledir demiyorum, bunu kasıtlı olarak söylüyorum: yüzde yüz iyi olmadığında adım atmayan bir benlik tarafından manipüle ediliyorsun o anda. Ve o benlik diyor ki"yüzde yüz olumlu olacağından emin değilsen hareket etme." Ona da diyorsun ki"ben genelde böyleyim." Hatta bir başka benlik devreye giriyor sonra: "Aslında bu huyundan dolayı çok şeyde kaybettim" diyor. Ya senin huyun değil bu, bu bir benlik.
Bir benlik var, böyle davranıyor. Öbür benlik de diyor ki: "Ya senin bu davranışın yüzünden neler kaybettik biliyor musun?" Öbürü de çıkıyor: "Ya hakikaten bunu görüyorum ama bir türlü kendimi değiştiremiyorum." Hepsi kendimiz olmuş ama ortada gerçek kendimiz yok. Yel değirmenleri arasında kalmışız ve hiçbir farkındalığımız, bilincimiz o anda aslında işlemiyor.
Sonra da diyoruz ki "biz bilinçliyiz, ben çok düşünüyorum, çok da eğitim aldım." Ne eğitimler aldım da... Bir tek şeyin eğitimine ihtiyacımız var aslında. Veya ilk olarak eğitimini almamız gereken tek bir şey var: gerçek kendin nedir ve kendin olmayan düşünce, duygu ve davranışları nasıl gözlemleyebilirsin, bunları nasıl ayırt edebilirsin ve nasıl yönetebilirsin. Bu eğitimi almamışsanız, yüz tane eğitim alsanız da bir şey olmaz. O yüzden bütün peygamberlerin, bütün kâmil insanların ilk öğrettiği şey budur.
Seni sen olmayan benliklerden, sen olmayan düşünce, duygu ve davranış kalıplarından temizlemeye çalışır. Bunlardan temizlendiğin zaman kendin açığa çıkacaktır. Eğer bunlardan temizlenmezsen ömrün bunların kalabalığıyla geçecektir.
Bazınız sorabilir: "Bu benlikler çok mu hocam?" Sayısı belirsiz arkadaşlar. Sayısı belirsiz. Ama bu bizim derdimiz değil. Yani biz bunların jandarmalığını yapmak zorunda değiliz ve hepsini kontrol etmek zorunda değiliz. Neye ihtiyacımız var? Bunlar geldiği zaman onları gözlemlemeye ihtiyacımız var. Gözlemle ve bırak. "Kimse seni takdir etmiyor" diyen bir tanesi çıkar; onu ihtiyacın yok, kendine bırak. "Ama haklı değil miyim?" diyor bir tanesi; onu da bırak, onun da kayda değer bir tarafı yok. "O yok, bu yok, o zaman ne düşünelim?" diyen başka bir tanesi çıkıyor; ona karşı da dikkatli ol. "E şimdi biz böyle mal gibi mi duracağız?" diyor başka bir tanesi; ona karşı da sakin ol. Sen merkezdesin. Sen ortadan kaybolmuyorsun veya bunlardan birine
yapışarak var olmuyorsun. Sen varsın, sakin ol. Bak, hiçbir düşünce olmadan da varsın. Bu çok ilginç bir şey değil mi? Hiçbir düşünce olmadan var olma. Bu çok hoş bir şeydir.
Çünkü zihin ne yapıyor? Sürekli bir şey düşünmek eğiliminde. Hani bazıları vardır, mesela hareket etmeden duramaz. Bir gün, mizacı öyle olan, yedi sekiz yaşlarında bir çocuğa dedim ki: "Bak, şu koltukta" dedim, "beş dakika dur, otur, zihninden geçen şeyleri gözlemle, sonra bana anlatacaksın." Beş dakika dedim, çok değil falan. Böyle zar zor durdu. "İçerisi çok karışık" dedi. Hemen oyun oynamaya koştu. Neden? "İçerisi çok karışık ve ben bunların arasında kalırsam kafayı yiyeceğim, o zaman ne yapayım, bir şeyle meşgul olayım, kendimi bir eğlenceye atayım veya başka bir şeyle meşgul olayım ki beni meşgul eden o içeridekilerden kendimi kurtarabileyim" gibi bir hikayeye kapılıyor. Bakın, hikaye üstü hikaye dönüyor değil mi?
Halbuki çözüm çok basit. Bırak içerisiistediği kadar karışık olsun. Sen varsın ve tamsın. İçeride gerçek anlamda bir karışıklık yok; içeriği karıştıran var. İçeriği karıştıranı görürsen, o içeriği karıştıranla da kavga edip tekrar karıştırma. İçeriğikarıştıranı gör ama elleşme onunla, bir şey yapma yani. Onunla hır güre girme, onunla kavga etme, onunla çatışma. "Ya işte seni okutsalardı şimdi böyle olmazdı" diye gene giriyor bir yerden bir tane giriveriyor mesela. "İşte anan baban veya falan kişi sana şu zamanda yol gösterseydi, işte sana bu konuda uyarsaydı, ama işte Allah kahretsin uyarmadılar ki" — oradan bir giriş yapıyor. Bir aradan geçiyor, sonra senikim bilir nereye götürecek. Sonra kafan meşgul oluyor. O meşguliyetten de bıkıyorsun; çünkü kendi üzerine bu kadar gitmek de yorucu bir şey.
Kendinden Kaçmanın Bir Yolu: Toplumsal Eleştiri
Etrafa bakıyorsun: "Adam niye öyle oturuyor? O niye böyle yapıyor? Bu niye böyle hareket ediyor?" Toplumsal eleştiri. Toplumsal eleştiri yapanların yüzde doksanı kendinden kaçtığı için yapar; kendinden kaçmak için yapar. Ama bunun bilincinde büyük oranda değildir. Al elinden toplumu; toplumun her yeri mükemmel olsa. Bir sabah kalktı, Türk toplumu mükemmel olmuş, dünya da mükemmel, Yahudiler Filistinlileri alıp en mutlu şekilde yaşatıyorlar, böyle canciğer kuzu sarması olmuş, her yer mükemmel. Bir zihnine sorsana: rahat mı? Rahat değildir. Eleştirecek bir yer arayacaktır. Çünkü onun alışkanlığı budur. Yani bakacak, oraya bakacak, buraya bakacak, bir şey bulmaya çalışacak. Neden? Çünkü onun hayat damarı bu yani. Hayatı böyle, o benliği.
Bir benlik rahat edecek, bir benlik diyecek ki "ya ben istemez miyim toplum düzelsin, tabii kiisterim." Bir benlik öyle diyecek; bakın o da bunu kaldırmış olacak. Yani o benlik bu benliği görmesini engelleyecek. Diyecek ki "ya ben istemez miyim dünyada barış olsun, huzur olsun, hakikaten bunu isteyen bir benliğim de vardır." Ama eleştiriden beslenen, eleştirmeden duramayan, eleştireceği bir yanlışlık bulamadığında işsiz kalan, işsiz kaldığı için de içeride problem çıkaran bir benlik vardır.
Şimdi sen bunu kendin zannedersen, bazen ailelerde olur böyle bir şey. Adam emekliolmuştur, daha önce mutfağın karışıklığı hiç ona dokunmuyordur. Emekli olmuştur, eleştiren bir tip. Emekli oldu, artık gidip ona buna "sen bu işi yanlış yapıyorsun" diye bakıyor. Hanıma diyor "bunlar niye burada duruyor?" Kırk yıldır onlar orada duruyordu veya karışık duruyordu, ne oldu? Durmuyor o benlik. O benlik mutlaka bir şey bulacak. Hani vardır ya bazı karikatürler: cennete gider, der ki "ya bu yorganlar istediğim gibi değil." Öbürü de derken cennette bile bir şey bulur. Neden? O benliğin hikayesi bu.
Mesela bazı insanlar vardır; kaygıya çok yatkındır. Bir gün bir arkadaşımla konuşuyorduk, bütün kaygılarını yatıştırdım, yani "kaygılanacağım bir şey yok" moduna getirdim. Bir baktım, bir benlik çıktı: "Gerçekten kaygılanacak bir şey yok konusunda emin miyiz?" diye bir cevap verdi. Bakın, oradan da kaygılanıyor. "Yanihiçbir sorun yok mu, acaba var da biz mi görmüyoruz acaba?" Çünkü kaygıyla beslenen bir şey.
Olumsuzluk da öyle, hatta bazılarına söylerim; en sonunda gerçekten, bu insanoğlu için dramatik bir şeydir, derler ki: "İsmail Bey ne yapayım, kafam öyle çalışıyor, beynimi durduramıyorum ki." "Heh" diyorum, "bak buraya gelmen çok önemli bir şey.
Zaten ben sana beynini durdur demedim ki. Ama sen beynini durdurmaya çalışıyorsun." Bazen de beynini senin döndürdüğünü zannediyorsun; yani o yel değirmenlerini sen çeviriyorum zannediyorsun. Ama aslında onlar sadece dönüyorlar. Sonra da çok fazla döndükleriiçin onları durdurmaya çalışıyorsun. Durduramayınca da kendini başka şeylerle oyalamaya çalışıyorsun. Bak, bir sürü gereksiz hikayenin içindesin.
Peki ne yapacaksın? Bırak düşünceler istediği gibi gelip gitsinler ya, onlar senin problemin değil ki. Onlar düşünceler. Bazen böyle resmigeçit yaparlar, bazen kaotik olurlar, bazen aralarında iç savaş çıkar; biri birini dövmeye kalkar, biri biriyle kavga eder. Peki sen bunlar mısın? Değil. Yani buradan şu sonucu mu çıkartacağız, "insan koskoca bir karmaşaymış" ya, bunu mu çıkartacağız? Hayır. Bunu psikologlar çıkarabilir veya insan psikolojisi üzerinde düşündüğünü zanneden filozoflar çıkarabilir.
Her insan asla bir kaos değildir, asla bir karmaşa değildir. İnsan mutmain olma niteliğiyle yaratılmış, dinginlik ve huzur melekesine, imkanına sahip bir varlık olarak yaratılmıştır.
"Peki neden olalım hocam, dünyada hiç olmamış ki, [ses kaydında net anlaşılamayan bir ifade] insanlar sizin dediğiniz noktaya gelememiş." Tekil örnekler olabilir. Bizim merakımız o tekil örnekleri bulup "bunlar nasıl bulmuş kardeşim?" Şimdi şöyle düşünün: CERN'de diyelim ki atom altı tanecikleriyle uğraşanlar insanlar mı yoksa tekil bireyler mi, değil mi? Tekil bireyler. Kur'an diyor kiinsanların çoğu ya inanmazlar ya düşünmezler ya bir şeyiibretle değerlendirmezler. Niye bu kadar kaos içindeyiz? Çünkü içeride kaos çıkaranları kendimiz zannediyoruz. Onları fark etsek — bu "fark etmek" kelimesinden geçen de bahsettim — fark edersek, kendimiz ile onlar arasındaki farkı keşfedebilirsek, o zaman içeride hikaye kalkacaktır.
_(Bu noktada dinleyicilerden biri, hayatın anlamı üzerine ses kaydında tam olarak çözülemeyen bir soru soruyor.)_ Ya işte bir tane benlik var, anlam çıkarıyor. Mesela diyor ki "anlamlı bir hayat yaşamak istiyorum" ama o anlamı kim üretiyor? O benlik üretiyor. Sen kendine göre bir şey üretiyorsun veya başka başka. Yani dedim ya, bu benliklerin ucu bucağı yok arkadaşlar. O yüzden milyonlarca yıl devam ediyorlar hâlâ.
İşte 21. yüzyıla geliyorsun, atıyorum, bir çocuk veya genç için "kullandığınız akıllı telefonun markası ne, iPhone kaç?" Peki bu benlik yüz yıl önce var mıydı? Otuz yıl önce bile yoktu.
İçimizdeki Putlar
O yüzden bunlara isterseniz biraz dini literatür katmak isterseniz, bunlara içinizdekiputlar da diyebilirsiniz. Yani mesela ikna etmeye çalıştığınız — böyle işte ağzımızı doldura doldura "Araplar putlara tapıyorlardı, putları memnun etmeye çalışıyorlardı" falan diye şey yapıyoruz. Peki sen içindeki memnun etmeye çalıştığın putların farkında mısın? Hangi putlar var ve onları memnun etmeye çalışıyorsun?
Mesela biri diyor ki "bu sene tatil yapamadım, iki kere yaptım, millet dört beş defa tatil yapıyor." Al şimdi bunu ikna et. Bunun boyun durumundan kurtul. Sonra Instagram'ı açıyorsun, biri tatili paylaşmış, öbürü bilmem nereye gitmiş, öbürüne telefon ediyorsun "neredesin?" "Tatildeyiz." O benlik sana daha da çullanıyor. Şimdi gel bunu ikna et, gel bunu sakinleştir. Biraz sakinleştirirsin ama gene senden kurban isteyecektir. O yüzden putlar içeridedir. İçeridedir. Dışarıdaki değil; dikkat edin, bakın, Peygamber dıştan hiçbir putla kavga etmemiştir.
Bizde var ya, bazı heykellere hücum eden insanlar vardır. "Peygamber hadi Kâbe'deki putları yıkalım." Hayır, on üç sene kalmıştır o putlar. Yıkamaz mıydı? Hiç düşünür müyüz bunu mesela? Yani Peygamber bir gece yarısı baskın yapamaz mıydı? Üç tane delikanlı yok mu? Değil mi? Var. Ama konu Kâbe'deki putları yıkmak mı? Ne olacak ki? İçerideki putları temizlememişsen, içerideki putlar devasa bir şekilde duruyorsa ne değişir ki? Al şimdi Kâbe'de put yok, içimizdeki putlar mı temizleniyor? "E hocam temsili olarak taşladık oradan." Temsili olarak taşlıyoruz. Aynen, demek istediğim aynen. Yaniiçimizdeki bu gereksiz, yanlış, abartılı düşünce, duygu ve davranış kalıplarından özgürleşmeye ihtiyacımız var.
"Neden Mutlu Değilsin?" Sorusu ve Sahte Cevaplar
"Niye mutlu değilsin?" — tek bir soru. Ne kadar hoş bir soru. "Niye mutlu değilsin?" Sana öyle cevaplar üreten öyle sahte benlikler var ki; ona takılmazsan ömrüne takılıyorsun. "Yani ben çok bir şey aramıyorum, beni anlayacak bir insan arıyorum, dertleşeceğim bir insan arıyorum, işte kafa dengi bir insan arıyorum" falan filan. Bak, ilk problem ne? İlk soru: "Neden mutlu değilsin?" Senin buna gerçek anlamda doğru cevap verebilmen çok kolay değil. Neden mutlu değilsin? Cevap şu: sahte benliklerinle berabersin. Böyle cevap verecek içimizde bir benlik var mı? Yok ki. Hepsi sahtekar.
"Neden mutlu değilsin?" Belki de çocukluğundan başlıyorsun; anandan, babandan, kardeşlerinden, arkadaşlarından. "Bir de haklısın yani." Zaten en tehlikelisi onlar. "Bir de haklısın yani." Atıyorum, "kardeşim baskı yapmış sana, işte hep balı o götürmüş, anne babayı hep kandırmış, manipüle etmiş, mirası öp olmuş, al sana mutsuzluk." Hiçbirinde akıl yok ki bu benliklerin ama çok akıllı gözüküyorlar. Ve seni manipüle ediyorlar. Ve sen onları kendin zannediyorsun.
Bakın, bugün modern zamanlarda anlatılıyor, işte zaten çift olmadan manipüle ediliyoruz. Muhtemelen bu, tırnak içinde, "küresel üst akıl" falan diyelim; diyorlar ki"bu kadar uğraşmayalım, bunların içine çift yerleştirelim ki daha rahat olsun." Bu aklı nereden alıyorlar? Aslında mevcut durumdan alıyorlar diyebiliriz; deyim yerindeyiz.
Yani bizi en iyi kim manipüle eder? Kendimiz zannettiğimiz bir düşünce manipüle eder.
Mesela ben çok insan görmüşümdür, mutsuzdur, hayatı boyunca mutsuz. "Neden?" "Kocamdan hayır görmedim." "E ben de görmedim" diyorum, böyle şaka oldu. "Yaniabi görmediysen görmemişsindir, ne yapalım yani? Niye mutsuzsun? Ben sana onu soruyorum." "Karından hayır görmemişsindir, kocandan görmemişsindir, çocuğundan görmemişsindir." Olabilir. Ama ben sana başka bir şey soruyorum: niye mutsuzsun?
Sana mutsuz olmanı kim öğütlüyor deyim yerindeyse? "İnsanlar beni sevmiyor" — sevmeyebilir ama ben mutluyum. "Kimse beni anlamıyor" ama çok mutluyum. Böyle deseniz "deli bu herhalde" derler. Neden? Çünkü mutsuz olmanız gerekir. "Eğer atıyorum eşiniz sizi görmezden geliyorsa mutsuz olmanız gerekir, çocuğunuz sizidinlemiyorsa mutsuz olmanız gerekir, işiniz istediğiniz gibi gitmiyorsa mutsuz olmanız gerekir." Bunu kim söylüyor? Zannediyorsunuz ki kendiniz söylüyorsunuz. Hayır, o bir benlik tarafı, daha doğrusu bir düşünce.
Benlik dediğimiz şeyi yanlış anlamayın arkadaşlar. Benlik dediğim şey bir düşünce, bir duygu, bir davranış kalıbıdır. Siz ona "ben" dediğiniz için o benlik oluyor. Yoksa böyle içimizde benlikler var, bir onunla mücadele edeyim, bir bununla, tam bunlarla mücadele ederken arkandan biri hançer saplıyor, sen de bir "gördüm" diyorsun. Öyle bir benlik yok. Ama niye biz benlik diyoruz? Çünkü onlara "ben" diyoruz: "benim duygum, benim düşüncem, benim davranış tarzım" — onlara "ben" dediğim için benlik haline geliyorlar. Onları bırakın, hiçbir etkileri olmaz size.
Hani bazen olur ya böyle, ufak çocuk gelir, ağlıyordur. "Niye ağlıyorsun evladım?" "Arkadaşım, sınıf arkadaşım beni sevmiyor." Ben eskiden anlamazdım; böyle yeğenlerim olurdu, söylerlerdi. Ben derdim ki "yani bir şey mi yaptın falan?" "Yok, yapmadın, o beni sevmiyor." "Sevmiyorsa sevmiyor, bu niye, bundan dolayı niye üzülüyorsun?" Anlamıyordum. Öyle bir benlik bende yoktu çünkü. Anlamıyordum. Sonra anladım ki, işte "sınıf arkadaşım seni severse mutlu olursun" diyen bir benliğivar. Bir düşüncesi var, bir duygusu var. Ona kapıldığı için "sınıf arkadaşım sevmiyor" dediğiiçin belki de manipüle ediyordur o. Onu, diyelim ki, atıyorum, kalemini almak için: "işte bana kalemini vermezsen seni sevmem" diyordur. O da ona malum oluyordur. Ve biz bu benlikler tarafından manipüle ediliyoruz.
_(Bir dinleyici sorar:)_ Hocam bunların kaynağı nedir? Bir sürü şeytan farklı bir şekilde ne üretiyor bunlar?
Bunların kaynağı yok aslında. Şu anlamda demek istiyorum: yani evet, bazı düşüncelerin kaynağı şeytan olabilir, ama benlik olarak bunlara neden olan şey, yanibunların bir benlik gibi algılanmasına neden olan şey, bizim kendimizi bunlar zannetmemizdir aslında. Yani burada, bu noktada — yoksa mesela diyelim ki şöyle düşünüyorum, biri bana dedi ki "belki İsmail, gel meyhaneye gidelim." Ben de diyelim ki gitmeyi doğru bulmuyorum, "gel serserilik yapalım" diyor diyelim. Ben ne derim?
Teşekkür ederim, kibarca. Üç dört defa tekrar ederse biraz daha ciddi bir şekilde söylerim, değil mi? Bir problem var mı aslında? Burada bir problem yok. Bunu kim söylerse söylesin, ister şeytan söylesin ister bilmem ne söylesin. Ne zaman ki, işte, öyle deyince "ya arkadaşlar, benim kusura bakmayın, bir işim var" deyip o arkadaşla gittiğimde sıkıntı oluyor. Peki buna kim sebep oluyor? Benim bilincim. Eğer o düşünceyi, o arzuyu onaylarsam, onun üzerinden hareket edersem, o zaman orada bir sahte benlik oluşmuş olur.
Benlik Algısının Oluşumu ve Boşluk
Mesela sözünü unutmak; mesela diyorum ki "şöyle bir evim olmazsa mutlu olamam, şöyle bir arabam olmazsa mutlu olamam." Ben bir gün bir gence sordum, on yedi on sekiz yaşındaydı. Dedim "hayatında hedefinle ne amaçlıyorsun?" Biraz muhabbet olsun diye. Dedi ki "bir Mercedes yapıyorum." Çalışmıyor, işsiz falan filan. "Peki" dedim, "Mercedes'e benzin lazım falan filan lazım." Dedi ki "onu o zaman düşüneceğiz." Şimdi bu kadar yüzeysel bakan bir benlik tarafından esir edilmiş bir genç görmüş oldun yani. Ne kadar ilginç bir şey. Ama olabilir, bu olabiliyor.
Bunun kaynağı yok aslında. Bunun kaynağı, kendimizi bir şeyle var edebileceğimizi, mutlu edebileceğimizi zanneden, gerçek kendimizi unutmamızdan kaynaklanan bir boşluk var. O boşluk benlik gibi hissediliyor. Zaten ilk tuzağımız o. Yani ben gerçek kendimi unuttuğumda bir boşluk oluşuyor. Bu ilk çocuklukta ve özellikle ergenlik döneminde pik yapar. O yüzden ergenlik dönemi benlik algısının oluşumunda önemlikabul edilir. Aslında o benlik algısı dediğimiz şey sahte benlik algısıdır. Ve orada bir benlik algısı oluştururuz.
Mesela diyelim ki üç yaşındasındır, böyle bir çocukta bir oyuncak görürsün, senin yoktur. İşte anne babana gidersin: "anne bana ondan al" dersin, değil mi? İşte birisine robot almışlardır, çocukta görürsün. "İşte anne bana bundan al, bana ondan daha büyüğünü al" falan dersin. Neden? Çünkü gerçek kendini unutmuşsun ve oraya sahte bir ben algısı girmiş. Sahte ben algısı bu sefer her arzuyla, her düşünceyle, her olguyla özdeşleşmeye başlıyor. İnsanlık tarihi bir özdeşleşme tarihidir. Din de özdeşleşmeden seni özgürleştirme tarihidir.
Dindarlık: Özdeşleşmeden Özgürleşme
Bir insanın dindarlığının ölçüsü nedir? Özdeşleşmeme düzeyidir. Özdeşleşmeme düzeyi ne kadar yüksekse o kadar dindarsın. Anlaşılır bir kıvama sokalım: yani hiçbir
şeyin seni mutlu veya mutsuz edebileceğini bilmezsin, bunu fark etmezsin. Evet bu hoş bir şeydir ama "bu olursa mutlu olurum, olmazsa mutsuz olurum" böyle bir şeyim yok. Evlilik, çocuk, ev, araba, ne olursa olsun; evet hoş bir şeydir.
Bakın ne diyor Kur'an-ı Kerim, peygamberin hanımlarına uyarı sadedinde: dünya hayatının süsünü istiyorlarsa onları güzellikle bırak. Yani ne diyorlar? Makul ve meşru bir şey istiyorlar aslında ama biraz şey hikayesine dönmüş; "bunlar olursa mutlu oluruz, olmazsa mutsuz oluruz." Bak, orada dindarlık düzeyin düştü demektir. İşte dindarlık, yaradan dışında hiçbir şeye ait olmadığını, hiçbir şeye sahip olamayacağını, hiçbir şeyin de sana sahip olmadığını idrak etme bilincidir. O yüzden dindarlık kölelik değil, gerçek anlamda özgürlüktür. Dindarlık kendini yaratıcıyla tanımlamaktır. Ona olan bağının farkında olmaktır. Ve ona olan bağının başka hiç kimseyle kurulmaması demektir. Bizim tek bir bağımız var, diğerleriizafidir. Tek ve hakiki bağ yaratıcı iladır. Diğer varlıklarla da yaratıcıdan dolayı bağın vardır. Yoksa senin bağımsız bir bağın yoktur.
Hz. Nuh Kıssası: Gerçek Bağ Kiminle Kurulur?
Allah Nuh'a hitap ediyor: "Cahillerden olma" diyor. Çünkü oğlu ne diyor? "O diyor, benim ehlim" diyor. Ya sen nereden bu bağı kurdun? Nereden kurdun? Biyolojik evladın olduğu için mi kurdun? Sen biyolojik bağ üzerinden mi bağını tanımlıyorsun?
Bak Allah ne diyor? "Cahillerden olma" diyor. "O senin ehlinden değil." Evet, sen hakikatte onunla olan bağının gereğine işareten onu uyardın, hatırlattın. Ama dedi ki"ben senin anlayışından değilim, seni cahil buluyorum, ben gerekirse dağlara çıkarım." Yağmur yağarsa, fırtına olursa; Allah ne diyor? "Seni ve ehlini kurtaracağım." Ama sen "ehil" diye neyi tanımlıyorsun? Kendi kafandaki bağı tanımlıyorsun.
O yüzden bakın arkadaşlar, çocuğunuz dahi olsa herkes Allah'ın yaratmış olduğu bir bireydir. Bunu unutmayın. Allah hiçbir anne babayı çocuğundan dolayı mesul tutmaz.
Bunu da unutmayın. Yani Allah'ın mesul tutmadığı şeyi egonuz tutuyor olabilir.
Egonuz sizi çocuğunuzdan yanlış bir şekilde mesul tutabilir. Ama Allah tutmuyor.
Oraya dikkat etmemiz gerekir. Sorumluluğunu bil, sorumluluğunu yerine getir ama sorumluluk sınırını aşma. Sonra da "ben anneyim, ben babayım, siz bilmezsiniz" — böyle hikayeler de uydurma, bunlar da sahte benliktir.
Evet, teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde konuşmacı tarafından sure adı ve ayet numarasıyla açıkça belirtilmiş bir ayet bulunmamaktadır. Konuşmacı iki yerde Kur'an'a paraphrase şeklinde atıfta bulunuyor, ancak numara vermiyor: - Peygamberin hanımlarına "dünya hayatının süsünü istiyorlarsa onları güzellikle bırak" şeklindeki uyarıdan bahsediyor (muhtemelen Ahzab Suresi 28-29 ile ilgili olabilir, ancak bu eşleştirme kesin olarak belirtilmediğiiçin varsayımsaldır). - Hz. Nuh kıssasında oğlunun "ehlinden" olmadığına dair "cahillerden olma" ifadesinden bahsediyor (muhtemelen Hud Suresi 45-46 ile ilgili olabilir, ancak bu da kesin olarak adlandırılmadığı için varsayımsaldır).
İlgili Sohbetler
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş
Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.
İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik
Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.