Sahte Benlik ve Gerçek Kendilik (3)

Kısa Özet

İsmail Acarkan bu sohbette sahte benlik ile gerçek kendilik ayrımını Hz. Ayşe-Hz. Hatice, Habil-Kabil, Hz. Yusuf, altın meseli ve kırık parmak meseli gibiörnekler üzerinden işliyor. Vurgu, insanın yaşadığı olaylardan değil bu olaylar üzerinden inşa ettiği sahte kimliklerden dolayı acı çektiğine, gerçek kendiliğin hiçbir zaman zedelenmediğine ve Allah'la ilişkinin sahte benlikler üzerinden değil hakikikendilik üzerinden kurulması gerektiğine yapılıyor. Sohbet, Meryem Suresi 59. ayetin yorumuyla "salatı zayi etmek"in aslında gerçek kendiliği unutmak anlamına geldiğivurgusuyla ilerliyor ve Habil-Kabil kıssasıyla sona eriyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Gerçek kendilik hiçbir zaman zedelenmez, bozulmaz — tıpkı toprakta bin yıl kalsa da bozulmayan altın gibi; travma izleri sahte benliğe aittir, öze değil.
  • İnsanın acısının kaynağı yaşanan olaylar değil, o olaylar üzerinden ürettiği sahte kimlik ve benliklerdir (mükemmeliyetçi benlik, sevilmek isteyen benlik vb.).
  • Allah'a yönelirken de sahte benliklerle (çıkar, beklenti, sevilme arzusu üzerinden) değil, hakiki kendilikle — "Ya Rabbi benim iradem değil senin iraden gerçekleşsin" bilinciyle — yönelmek gerekir.

Hz. Ayşe ile Hz. Hatice: Benlikle Sevmek, Hakiki Sevgi

Örneğin Hazreti Ayşe, Peygamberi neyle seviyordu? Uzun bir zaman benliğiyle seviyordu. Benliğiyle sevdiğiiçin kıskanç oluyordu. Niye kıskanç oluyordu? Benliğiyle seviyordu. Ama hangi benliği? Sevilmek isteyen, en çok sevilmek isteyen benliği. İkide bir peygambere "en çok beni mi seviyorsun?" diye soruyordu.

Hatta bir zaman Hazreti Hatice'ye olan büyük hürmetinden dolayı — işte HazretiHatice'nin tanıdığı insanlar geldiğinde onlara hürmet eden falan böyle tavırları görünce — o benliği sigorta atmış. Ve Peygambere ne diyor? Allah "sana o ihtiyar kadından daha hayırlısını vermedi mi?" diyor. Peygamber de bozmuyor, bozmamaya çalışıyor. Hz. Ayşe ısrar ediyor. Peygamber de sakince "vermedi" diyor. İlla en aslicevabı almak istiyorsan: evet, vermedi.

Senin şu anki halin ile Hz. Ayşe'nin halini kıyasladığımızda — yani Hz. Ayşe'nin kemale ermesi durumunu kastetmiyorum. Bizde mesela bazı şeyler vardır. Örneğin işte bir erkek kendisinden zengin bir kadın almamalı. Neden? Erkekler bunu biliyorlardır herhalde, kadınları bilmiyorum da. Ne der erkekler? "Ya bak, sana kibirlidavranır, seni ezer." O ezen kim? Ezen insan mı? Hakiki anlamda insan ezer mi?

Hasbelkader maddi olarak kadın çok zengin diyelim. "İşte senden çok maaşı olan kadınla evlenmeyeceksin, seni ezer" derler.

Eskiden de olduğu durumlar vardı, bugün de olduğu durumlar var. Aslında hanieskiden kadın o kadar çalışmıyordu, nadirdi çalışan kadın; daha çok erkek çalıştığı için o konu o kadar bariz bir şekilde görünmüyordu. Ama bir süre sonra ne oldu?

Kadın da çalışmaya başlayınca bu sefer — aslında burada konu kadın erkek değil arkadaşlar, buraya dikkat edin. Hani öyle kafanızda erkeksi bir dil mi kullanıyorum, kadınsı bir dil mi kullanıyorum, değil. Benim dünyamda iki tane dil var: ya sahte benlik dili, ya hakiki kendilik dili.

İki Dil: Sahte Benlik Dili, Hakiki Kendilik Dili

Bu iki dilden başka bir dil ben bilmiyorum. Yani konu İngilizce, Almanca, Fransızca, Türkçe, Arapça değildir. Konu sahte benlik dilini mi kullanıyorsun, hakiki kendilik dilinimi kullanıyorsun? Bütün hikâye bundan ibarettir. Bu iki dilden hangisini kullanıyorsan sonuç ona göre şekillenecektir. Bunun başka bir yolu yoktur. İster İngiliz ol, ister Türk ol, ne olursan ol, hiç fark etmez. Ya sahte benlik dilim, ya hakiki kendilik dilim.

Kadın-Erkek Meselesinin Ardındaki Sahte Kendilik

Şimdi sahte kendilikte olunca, bakın diyelim ki öyle bir kadın da öyle bir erkek de ne yapacaktır? Erkek kendini daha güçlü hissetmek için daha çok para kazanıyor olmak isteyecektir. Eğer kadın ondan daha çok para kazanıyorsa ve ona küçümseyici bir dil kullanıyorsa, tabii ki o erkek de bundan rahatsız olacaktır. Bir sürü hikâye dönecektir ama bütün bu hikâyelerin aslında ortak zemini nedir? Sahte kendiliktir. İki tarafta aslında diyelim ki kazandıkları para üzerinden kendilerini üstün ve aşağıda görüyorlar. Bu kadar basit bir konu yani.

Hani "o mu çok kazanıyor, bu mu çok kazanıyor, o öyle kazanınca bu niye böyle" diyor. Konu bu değil. Konu iki tarafta sahte bir kendilikle özdeşleşmiş olması ve o kendilik üzerinden hareket etmesidir.

Şimdi konumuza tekrar dönüyorum. Hazreti Hatice nasıldı? Peygamberden kat kat zengin. Hatta aradaki bir kadın, evlenme konusunda Hazreti Peygamber'in ağzını aramak isteyince, "ey Muhammed, evlenmek istemez misin?" diyor. O da diyor, "evet evlenmek isterim ama imkânım yok" diyor. "Peki, biri olsa nasıl olur, düşünür müsün?" diyor. "Düşünürüm" diyor. Ve böyle olay gelişiyor.

İkincisi: Hazreti Hatice, 25 yıllık evlilikleri müddetince zerre kadar "benim malım senden kat kat çoktu, işte benim malımı ben sana feda ettim, ben çok fedakârım, ben ne fedakârlıklar ettim, başkası olsa seni belki almazdı, beni kimler kimler istedi de

gitmedim" demedi. Bakın, hiçbiri yok. Sıfır. Böyle bir şey bilmiyoruz tarihte. Böyle bir şey yok ortada.

Peygamber de bunun altında kalmamış, deyim yerindeyse, hani psikolojik olarak "kendimi çok ezik hissediyorum, hanımım bana bir şey demiyor ama ben kendimi çok ezik hissediyorum" — böyle bir hikâyede yok. Neden? Çünkü ikisi de gerçek kendilik hallerindeydi. İkisi de hakiki kendiliklerini tanıyorlardı.

İşte arkadaşlar, bizim aslında hayatta sorunlarımızın başı olan şey, gerçek kendimiz olan o ruhsal, ilahi özü unutmuş olmamızdır. Ya bunu hatırlayacağız, ya hikâyemiz o istikamette işleyecek. Onun için dedim: benim tanıdığım iki dil var. Ya sahte kendilik dili, ya hakiki kendilik dili. Başka bir alternatifimiz yok. Başka bir seçeneğimiz yok.

Başka bir yerden bakamayız. Ya oradan bakıyorsundur, ya oradan bakıyorsundur. Gerçek din de gerçek hakiki kendilikten bakmaktır.

Hatta şunu söyleyebilirim: yani ömrünüz boyunca bütün dini vecibelerinizi yerine getirseniz ama gerçek kendinizi bilmeseniz, size ancak iyi niyetli olma çabasından dolayı ödül verirler. Bakın, iyi niyetli olduğunuzu demiyorum. İyi niyetli olduğunuzu zannetmenizden dolayı size bir karşılık verebilirler. Neden? Çünkü dine bile sahte bir kendilik üzerinden bakıyorsunuz. Hakiki kendilik üzerinden baktığımızda aslında özde hiçbirimiz ayrı ve farklı değiliz. Hiçbirimizde bir üstünlük veya aşağıdalık söz konusu değildir.

"Allah'ın Ruhuyla Sevmek" Hadisi

Gerçek kendilik, benim en çok şu hadiste gördüğüm durumdur. Peygamberimiz bir gün şöyle bir söz söyler, der ki: eski kavimler içinde öyle bir topluluk vardı ki, onlar aralarında hiçbir alışveriş, ticaret, çıkar, fayda, menfaat olmaksızın birbirlerini Allah'ın ruhuyla severlerdi. Hadisin orijinalinde geçen ifade budur. Ve benim için mesela peygamberin sözleriiçinde bir sıralama yapacak olsam ilk üçe girecek bir sözdür.

"Allah'ın ruhuyla birbirlerini severlerdi" diyor. _Yuhibbûne bi-rûhillâh._ Orijinal ifade budur. Meallerine bakmayın, çünkü bu manayı indirgemişler. Orijinal ifade budur.

Birbirlerini severler, ne ile? Allah'ın ruhuyla. Ne demek Allah'ın ruhuyla sevmek? Siz hiç eşinizi, çocuğunuzu, arkadaşınızı, dostunuzu Allah'ın ruhuyla sevdiniz mi?

Aklınıza böyle bir ihtimal geldi mi? Böyle bir olgu, böyle bir durum geldi mi? Gelmemiştir. En fazla "Allah rızası için seviyorum" diyoruz. Ama bakın ifade şu: bir şey için değil, bir şey ile seviyorlar. Allah'ın ruhuyla birbirlerini seviyorlar.

Bir sevgide bir hesap olabilir mi? Bir sevgide "ya ben bu kadar fedakârlık yaptım da seni seviyorum" böyle bir şey olabilir mi? Benlik adına bir hesap, bir çıkarsama olabilir mi? Hayır, asla böyle bir şey olmuyor. Allah'ın ruhuyla birbirimizi sevmek ne demek? Bunu özellikle oturup zaman zaman düşünmenizi tavsiye ederim. Allah'ın ruhuyla birbirlerini severler. Ne demektir?

Ama bizde biz ne yapıyoruz? "Bize ben seviyorum" — ben ne olarak seviyor? Ben güçlüyüm, seni korurum egosuyla sevebiliyor. "Ben çok iyiyim, seni de düzelteceğim.

Ben iyi ve doğruyu biliyorum, seni de düzelteceğim" diye seviyor. Düzeltecek bir obje bulmuş çünkü. Biraz da söz dinliyorsa karşı taraf, "ben bunu çok sevdim" diyor. Neden? Beni dinliyor yani. Veyahut da güzel vakit geçirmek için seviyorsun. Veyahut da etrafa "ya beni de seven var kardeşim, hani biz de öyle boş değiliz, bak bu da beniseviyor" — bilinçaltınızda belki bunu demek için seviyorsunuz. Veya dünyada bir aile kurmak adına seviyorsunuz. Ve daha yüzlerce benliğiniz olabilir. Bunların sınırı yoktur. Bu, Allah'ın ruhuyla sevmenin altında olan şeylerdir.

Ve ortalama düzeyde biz gerçek kendimizi buluncaya kadar bu benliklerle seveceğiz. Bu benliklerden başka bir şeyle sevemezsin. Tabii böyle deyince ne yapalım? Yanibaşka sevemezsiniz. Çözüm ne? Çözüm gerçek kendini bulmak. Gerçek kendinihatırlamak.

Gerçek Kendiliğin Bir Tarihi Yoktur

Peki gerçek kendim nasıl bir şey? Hani hep bunu konuşuyoruz da o kadar yabancı bir kavram ki bizim zihnimize. Gerçek kendim. "Ben kendimim işte ve gerçeğim" diyor. Gerçek kendim nedir? Arkadaşlar, gerçek kendinin bir tarihi yoktur. Şu an kendinizle ilgili şeyleri bir gözden geçirin, kendim dediğiniz şeyleri. Bir tarihi var mı? Bu büyük ihtimalle çocukluğunuza kadar inecek bir tarihtir.

İşte örneğin "iki yaşından öncesini hatırlamıyorum ama iki yaşından sonrasını hatırlıyorum" diyorsan, tamam, oradan bak bakalım sahte kendilik nasıl inşa olmuş. İnsan ne diyor? "Kendimi bildim bileli öyleyim." Ben de diyorum ki: kendimi bilmeden evvelki bilmeni keşfetmeye çalış. Senin "kendimi bildim bileli" dediğin şey, sahte benliği ürettiğin zamandan beri demektir.

İşte ailende sevildim mi? Çünkü biliyorsunuz, psikologlar hep bunu soruyor değil mi?

Aslında modern psikoloji ne yapıyor? Modern psikoloji sahte benlikler tarihiniaraştırıyor. Bize sahte benliklerin tarihini gösteriyor aslında, ama gerçek diye zannederek. O yüzden sahte benliklerinizi keşfetmeye çalışın. Herhangi bir utanç hissetmeden evvelki durumunuz. Kendinizi yargılanmış hissetmeden evvelki durumunuz. Kendinizi sevilemez görmeden evvelki durumunuz. Kendinizi onaylanmamış görmeden evvelki durumunuz. Kendinizi yalnız hissetmeden evvelkidurumunuz. Yani kendinizi ne olarak hissetmişseniz, o hissettiğiniz şeyden daha evvelki durumunuzu keşfetmeye çalışın. Bunu yaparken, veya bunu gerçekleştirme sürecinde, gerçek kendiliğin zaten kendini gösterecektir. Çünkü biz gerçek kendiliğin sadece üstünün örtüldüğünü biliyoruz ve bu böyledir.

Kendiliğimiz yerli yerinde duruyor. Hiçbir defosu yok. Hani böyle bazen olur ya, bir şeyi saklarsın, on yıl geçer, sonra dersin ki "eyvah, mutlaka bozulmuştur veya bir şey olmuştur." Hani hep söylüyorum, altın nerede olursa olsun, ne kadar üzerinden zaman geçerse geçsin, altın bozulmaz.

Altın Meseli: Gerçek Kendilik Asla Bozulmaz

Altın, gerçek kendiliğin madenler düzeyindeki bir sembolüdür. Onda hiçbir bozulma yoktur. Bin yıl toprak altında kalsa, beş bin yıl okyanusların dibinde kalsa, yedi kat taş yığınının altında kalsa hiçbir şey olmaz. Altına hiçbir şey olmaz. Ne paslanır, ne çürür, ne okside olur. Hiçbir şey olmaz. Gerçek kendiliğimiz tıpkı buna benzer bir şekilde yerinde duruyor. Utanma kavramından bağımsız. İşte çocukluğumda utandırıldım — bundan bağımsız. Senin o öz varlığın bundan bağımsız. Çocukluğumda sevilmedim — bundan bağımsız.

Mesela bazıları da şuraya takılır — parantez içinde söylüyorum — "ya çocukluğumda sevilseydim böyle olmazdı." Ben de bazen eskiden düşünürdüm bunu. Derdim ki: ya böyle insanları en pozitif durumlarda tutsak ne olur? Mesela ben gördüm hayatta, böyle annesi babası dedesi herkes tarafından sevilmiş bir insan — işte ilk torun olarak dede seviyor, herkes seviyor, anne baba seviyor — diyordum ki böyle bundan fazla problem olmaz, bunun çocukluğu iyi geçmiş. Sonra bir ilişki problemi yaşıyor, oradan ağır bir darbe alıyor, bakıyorum gene büyük bir problem. Hani bunun çocukluğu çok iyi geçmişti. Konu çocukluk değil ki. Konu senin sahte benlikler tarafından ele geçirilmiş olman, deyim yerindeyse. Daha doğrusu, hani bu böyle seniele geçiren dış şeyler değil. Bu senin ürettiğin bir şey.

"Kimse beni sevmedi. Kimse beni sevmiyor." Benim böyle bir yeğenim vardır — adını vermediğim için gıybet olmayacaktır, hiçbiriniz de bilmiyorsunuz — böyle arada sırada birkaç yılda bir şey yapar, böyle bir pik yapar: "Amca beni kimse sevmiyor.

İntihar edeceğim. Amca beni kimse sevmiyor. Yaşamak istemiyorum. Amca benikimse sevmiyor. Allah beni niye yarattı?" Böyle gelir. Ben de sakin sakin: "Tamam, canlıyorum, evet, anlıyorum" vesaire ama. Tabii ki bu bir sahte benlik arkadaşlar. Yanibu benliğin nedeni sevilmemeniz değil — bakın dikkat edin — onaylanmamanız değil, anlaşılmamanız değil; onaylanmama, sevilmeme, görülmeme üzerinden sizin kendinize dair ürettiğiniz yanlış formüldür. "Ben sevilmeyen biriyim, ben onaylanmayan biriyim, ben anlaşılmayan biriyim." Bunu ürettiniz ya, başınızın belasını buldunuz.

Çocukluk, Travma ve Sahte Benlik

Sonra siz ne yaparsanız yapın, Allah'ı bile sevmeniz bu benlikledir. Ben çok insandan bakın şunu duymuşumdur: "Eskiden inancım çok kuvvetliydi ama sonra işte ateist oldum, deist oldum, bilmem niye oldum" diyorum. Tabi hepsi böyle değil. Bir kısmı diyor ki: "Allah hiçbir istediğimi yapmıyordu, hiçbir duamı kabul etmiyordu, hiçbir duam kabul olmuyordu." Bu ne demektir biliyor musunuz? Hatta sevilmediğiniz için yani — beni sevse sevse, veya kim sever, Allah sever — ama sen hangi benlikle Allah'a yöneliyorsun? Sevilmek isteyen. Ama nasıl sevilmek isteyen? "Beni seven, benim her istediğimi yapar" yani değil mi? İnsan sevdiğinin isteklerini yapmaz mı?

"Ben Allah'ı seviyorum, ona çok iyi bir kul olmak istiyorum." Neden ama? Nasıl bir benlikle "Allah'a iyi bir kul olmak istiyorum"? "Benim istek ve ihtiyaçlarımı karşılayacak, onları yerine getirecek, hem de benim istediğim şekilde yerine getirecek birini arıyorum." Bak, sen böyle bir benlikle Allah'la ilişki kuruyorsun.

Allah'a Sahte Benlikle Yönelmek

Bazı istediklerin de olmuyor. O zaman insanlarla kavga [ediyorsun], Allah'la [kavga ediyorsun]. Peki problem ne? Problem yanlış bir benlik üzerinden hayata bakıyorsun.

Hani çok meşhur bir hikâyedir, yeri gelmişken hatırlatayım, ara sıra bunu kendinize hatırlatın: adamın biri doktora gitmiş. Doktor demiş "neyin var?" demiş. "Nereye dokunsam ağrıyor, nereye dokunsam ağrıyor" demiş. Bir bakalım demiş, bakmış, tahmin, bütün ultrasonlar, filmler falan; "vallahi hiçbir şey bulamadık, bir de parmağına bakalım" demiş. Parmağına bakmışlar, parmak kırık. Kırık parmakla nereye dokunsa ağrıyor.

Kırık Parmak Meseli ve Teslimiyet Duası

Bu çok güzel bir meseldir ve çok anlamlıdır. Yani nereye dokunsan o kırık parmak. Çünkü parmak kırık, nereye dokunsan ağrıyor. Şimdi biz o parmağı görmezsek, yaniacı, korku, arzu, beklenti üzerinden yaşayan bir benlik. Yani "benim Allah'la öyle bir ilişkim olamaz ki." Benim Allah'la ilişkim, ben Allah'a aidim, Allah da benim sahibim.

Bu kadar. O benim sahibim, O benimle ilgili dilediği gibi tasarrufta bulunabilir. O benim sahibim, ben de O'na aidim. Bu kadar.

İstediğimi yapıyor mu, yapmıyor mu — tırnak içinde, bir de isteyen kim? Hadiistedin diyelim, istedin Allah vermedi. Şunu diyebiliyor musun, Hazreti İsa gibi: "Tanrım, benim iradem değil senin iraden gerçekleşsin." Bunu diyebiliyor musun? Diyemiyorsun, diretiyorsun orada. Allah'a metazori yapıyorsun.

Geçen biri söyledi: "Yetmiş tane Yasin okuyorsun, kabul olmayacak dua için." Ha, Yasin oku tefekkür etmek için oku, ama sen Allah'ı bir şeye zorluyorsun; işte "dualarınızın kabul olması için şunu okuyun" ya — Allah'ı ne hale getirmişiz, bilemiyorum artık, orayı siz takdir edin. Rabbime dua ederim, tam bir kalp ile teveccüh ederim, beşerî bir düzeyden bir ihtiyacım varsa arz ederim. Tamam, yani.

Ben mi daha iyi biliyorum Allah mı? Ona bırakıyorum. Hazreti İsa'nın dediği gibi, bütün dualarımın sonu ne olmalı? "Ey Rabbim, benim iradem değil senin iraden gerçekleşsin."

Yani ben sınırlı bir benlikle — bakın, bu sınırlı benlik tarafımız — sınırlı bir benlikle bir bedeni taşıyan bir durumda bir ihtiyaçlarım olabilir. Bunları ne yapıyorum, Rabbime arz ediyorum. Hani şey gibi, çocuk gibi. İşte "baba, kalemim bitmek üzere, defterimde de iki yaprak kalmış, tamam bitti." Baban sana kalem alır mı almaz mı, defter alır mı almaz mı, ona bırak.

Manipülasyon Değil, Gerçek Teslimiyet

Manipülasyon yapma. Yetmiş tane Yasin okuyup Allah'ı manipüle mi edeceksin, rüşvet mi yapıyorsun, ne yapıyorsun? Bir sakin ol ama de ki: "Ya tamam, duanın kabulü için yetmiş Yasin oku diyorlar ya, okurum da zevkle okurum, şevkle okurum, muhabbetle okurum, aşkla okurum" — hatta öyle bir okurum ki, hani başlangıçta duamın kabulüne vesile olur diye okurken bir bakarım bir süre sonra öyle okuyorum

ki duayı bile unutmuşum. Ya diyorum, Rabbim ne güzel burada ifade ediyor. Mesela diyor ki "dön Rabbine" diyor. Ne kadar muhteşem bir şey. "Ve ileyhi'r-rucâ" diyor. En son bana döneceksiniz diyor. Dönüşünüz banadır. Bundan daha büyük bir müjde olabilir mi diyor, değil mi? Mesela Yasin'in sonunda mı geçiyor bilmiyorum, hafız var burada. "Ve ileyhi turcaûn." Ne kadar güzel bir şey, ne kadar muazzam bir şey. Dönüşünüz O'nadır, O'na döneceksiniz.

Ya, ettiğim duanın içinde ne var, onu bile unuturum yani. Anlatabildim. Ona döneceksiniz. Gerisi hikâye yani. Hani söz konusu vatansa gerisi teferruattır ya; söz konusu sen ve Allah ise gerisi teferruattır. Ya bir dua etmişim ama unutmuşum: "Ya Rabbi, sen hikmetine muvafık olanı yap. Değilse kalbimi buna razı ve mutmain eyle." Budur asıl olan şey. Yoksa "istediklerim olmadı, o yüzden de ben de Allah'tan soğudum, deist oldum, çünkü Allah dualarıma cevap vermiyor" — Allah dualarına cevap veriyor da senin istediğin cevabı vermiyor aslında. Senin istediğin cevabı vermeyebilir. Vermemesi de çok iyi olabilir.

Çünkü sen sahte bir benlikle — ben düşünüyorum, haşa, Allah'ın yerine kendimikoymak anlamında değil de — ben de Allah olsaydım, hani haşa yanlış anlaşılmasın, ben insanların isteklerinin çoğunu yerine getirmezdim. Bir tarafım da diyor ki "ya bunları ne istiyorsa ver de yani, bıraksınlar seni ya, senin yakanı bıraksınlar yani." İkide bir "ya Rabbi şunu ver, bunu ver, onu ver, şöyle ver, böyle ver, işte bunun belasını ver, bunun bilmem şeyini ver." Ya nedir, ne istiyorsunuz kardeşim? Sen bir devlet miistiyorsun, al sana bir devlet. Sen de miistiyorsun, al sana da bir devlet. Sen ne istiyorsun, mutlu bir evlilik mi, al bir mutlu evlilik. Sen ne istiyorsun, şöyle bir evlilik, çok romantik bir evlilik, al sana onu. Ne istiyorsan al.

Ta ki Allah olsaydım derdim ki: sadece beni sevenler ve benim sevdiklerim kalsın. Yani gerçekten birbirimizi severek bir arada olacağımız kullarla birlikte olayım. Ne cennet arzusu olsun ne cehennem korkusu olsun. Hatta onlardan biri aşsa, biri "ya Rabbi beni cehennemden kurtar, koru, ne olursa olsun başka bir şey istemiyorum" dese, "tamam kardeşim, sen de cehenneme girmeyeceksin." Öbürü cennetiistiyor, "tamam kardeşim, cennet senin olsun." Geriye kim kalır? Gerçekten kendini bilen kalır. İşte din orasıdır. Gerçek din orasıdır. Diğerleri dinsizlik mi? Hayır, onlar dinin belli bir düzeyde yaşanma hali.

Gerçek Din ve Kulluk

Hakiki anlamda biz Allah'la bağ kurmak istiyoruz. Bağ kurmak imkânına sahip kılınmışız. Yani ben Allah'a niye inanıyorum? Çünkü Allah benim sahibim, o yüzden inanıyorum. Allah benim varlığımın merkezi, o yüzden inanıyorum. Ben zaten Allah sayesinde varım. Ona inanmamak demek, kendime inanmamak demek aslında. O yüzden ayet diyor ki: onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu.

Biz niye bu kadar dertliyiz? Biz niye bu kadar kendimiziispat etmeye çalışıyoruz? Ben eskiden böyle bakardım — böyle atıyorum, birisi bir yazar bir kitap yazmış, böyle kendisini, tırnak içinde, güya kendisini tanıtmaya çalışıyor. Veya bir eser yapmışsın,

değil kiiyi bir seramik ustasısın, bu sefer onunla kendiniispat etmeye çalışıyorsun.

Onu revaç duyulacak bir hale getirmeye çalışıyorsun, onun reklamını yapıyorsun.

Yani onunla varsın ya, onunla kendini var zannediyorsun ya. O zaman ne yapacaksın? Elinde başka ne var ki? Elinde başka ne var? Başka hiçbir şey yok. Kendini bir şeyle ispat edeceksin. Ara sıra da Allah'a ispat edeceksin. İki rekat namaz kılacaksın, "oraya da fotoğraf verdik, oraya da bir fotoğraf gönderdik" diyeceksin.

Sonra işte "melekler de yazıyormuş, iyi ki yazıyorlar, yazmasalar ne yapacağız?" değil mi?

Peki niye böyleyiz? Çünkü din böyle öğretilmiş yani, tırnak içinde. Konu hatalıyız arkadaşlar. Böyle konu bu değil. Ya ne kadar hatalıyız, ne kadar yanlış kulluk yapıyoruz, değil. Allah bizi gerçek kulluğa çağırıyor. Gerçek kulluk nedir biliyor musunuz? Bak çok ayet çok net: eğer onlar dinlerinde dönecek olurlarsa Allah öyle bir topluluk getirir ki onlar Allah'ı sever, Allah da onları sever.

Dinden Dönme Ayeti ve Hakiki Mümin Olmak

Ve onlar hiçbir zaman dönmezler. Bakın, gerçek kendinizi bulmadıysanız o gerçek anlamda hakikatiidrak etmiş olamazsınız. O yüzden dönme ihtimaliniz vardır. Ama bunu söylerken korkmanız için bunu söylemiyorum, doğru bir yol alın, almalıyız diye söylüyorum.

Bakın ayet diyor ki: "eğer siz dininizden dönecek olursanız" — ki bunu kime söylüyor? Bunu öyle bu düzeydekiinsanlara söylemiyor. Bunu sahabelerin bir kısmı için söylüyor, ve büyük bir çoğunluğu için muhtemelen belli bir dönemde söylüyor. Yani diyor ki "eğer siz dininizden..." Çünkü bazıları diyorlar ki: "işte biz seni bıraksak ey Muhammed senin halin nice olur, sen ne yapacaksın biz seni bıraksak?" değil mi?

Hani bazı böyle cemaat, örgüt liderleri vardır; bir taraftan topluluk o liderden korkar, biraz da lider cemaatinden korkar. Neden? Çünkü cemaati onu terk ederse ne olacak, çat çavlak kalacak.

Allah ne diyor? Onlar dinlerinden dönecek olurlarsa, bakın, Allah nasıl bir topluluk getirir bakın. Demiyor ki "iman eder", demiyor ki "o veya bu" — o tanıma dikkat edin.

Allah öyle bir topluluk getirir ki onlar Allah'ı sever, Allah da onları sever. Bu kadar.

Bakın tanım bu kadar. Şimdi varın sevmek nedir, o ilk peygamberin hadisine bağlayın.

O yüzden hakiki sevgiikiliği kaldırır. Hakiki sevgi duygusal bir şey değildir. Hakikisevgi, ikiliğin olmadığı bir durumdur. Hakiki sevgi, tırnak içinde söylüyorum, birinin biriyle ilişkisi değildir. Bakın ayet "Allah onları sever" diyor ya, aslında burada sankibir ilişki varmış gibi görünüyor. Aslında bu anlamda bir ilişki değil. Yani o müminlerle, o insanlarla Allah özde bir. Hakikatte, çünkü neden? Yanlış anlaşılmasın, Allah'la bir şeyin birleşmesinden bahsetmiyoruz. Çünkü o insanlar, o müminler, Allah'ın ruhunu taşıdıklarının bilincindeler. Ben şimdi Allah'ın ruhunu taşıyorsam doğal olarak kaynağımı severim. Allah da ruhunu taşıyanı doğal olarak sever. Aslında burada bir ilişki bile yok yani. Hani biriyle birinin ilişkisi bile yok. Burada o birlik idraki var.

İşte onlar dönmezler. Onlar için dinden dönmek gibi bir şey yok. "Eskiden çok dindar bir Müslümandım, eskiden böyle işte dinime çok bağlı bir Müslümandım, şimdi son zamanların modasıyla deist oldum, ateist oldum, panteist oldum, agnostik oldum, bilmem ne oldum" — böyle bir zemin yok yani. Böyle bir duruma istesen de agnostik olamazsın. "Ben birini çok iyi tanıyorum, valla tanıyabilirim de tanımıyor da olabilirim, tanımak bence mümkün değil" diyebilir miyim? Diyemezsin. Hakiki bir mümin olduğunuzda başka hiçbir şey olma imkânınız yoktur. Mümkün değildir böyle bir şey.

Ne agnostik olursun, ne deist olursun, ne ateist olursun, ne aşırı dinci olursun.

Sadece sen Allah'tasın, Allah da senin merkezinde. Bu hakikatin ta kendisidir. Bu gerçek kendimizdir.

O yüzden hiçbir kınayıcının kınamasından çekinmez. Bu bir; "siz kimsiniz ki ben sizidinlemiyorum" falan değil. Sizin söylediğiniz şeyler gerçek dışı, o yüzden yanikınayanın kınamasının içeriği boş, o yüzden. Yoksa "ya işte biz Allah'a inanıyoruz, kim ne derse desin umursamıyoruz" falan gibi bir tepkisellik değil, bir inatlaşma değil. O kınayanların kınamasının içeriği bomboş.

Mesela dese ki "ya Allah seni cehenneme koyarsa" — şöyle diyesin gelir: koysun.

Ben ne olarak giriyorum cehenneme? Allah'ın ruhu olarak. Peki Allah'ın ruhu cehennemde yanar mı? Yani ne denirse desin boşa düşer, hiçbir anlamı yoktur çünkü. Ya işte "Allah sana cenneti vermezse ya da sana böyle küçük bir gecekondu verse" — mesela diyeyim senin sevmediğin birine çok büyük bir şey verse, kıskanmaz mısın? "He, kıskanırım mı diyeceğim?" O kadar cahil mi olacağım? Bunun bir anlamı olabilir mi? Hakiki bir mümin için bunun anlamı olabilir mi?

Peygamberin Hasırdaki İzi: Hazreti Ömer Kıssası

Al işte, Allah peygambere bugünkü ölçülerle hani gecekondu vermiş, işte evi duruyor hâlâ deyim yerindeyse. Peki öbürlerine ne vermiş? Neler neler vermiş, değil mi? Pekipeygamber kıskanmış mı? Şunu mu demiş: "ya Rabbi, güya ben senin sevgilinim" — hadi bırak sevgilin, bunlar böyle selefî anlayışa sığmıyor, hadi Kur'an'ın terimleriyle bahsedelim, sen Allah'ın Resulüsün, e sana ne vermiş? "Ya Resulallah, ya Rabbi, bana ne verdin" demiş mi peygamber? Niye dememiş? Edebinden mi dememiş? Bizde bazen öyle zaten edebinden dememiştir. Ya peygamber cahil mi, "bana şunu niye vermedin" diyecek? Böyle bir şey olabilir mi?

Ama bakın, onun baktığı yerden bakarsanız bunu anlayabilirsiniz. Yoksa onun baktığı yerden bakmazsanız "Allah, Allah, niye istememiş acaba" — ya tabi, onlar peygamber diye böyle yuvarlarsınız mevzuyu, tabi. Yani etrafa bakıyorsunuz, herkes bir şeyler istemiş yani, peygamberin hanımları bir şeyler istemiş. Peygamber, tırnak içinde söylüyorum, Allah ile yatıyor, Allah ile sabahlıyor. Ne yapacak, şey mi isteyecek: "ya Rabbi bana Mekke'de şu böyle güzel iki katlı, böyle manzarası şuraya bakan bir yer, ne güzel olur" — bunu mu isteyecek, bunu mu talep edecek? İçinde böyle bir arzu geçecek de sonra "ya Ömer, bırak dünya onların, ahiret bizim olsun" — o öyle değil.

O şudur: bakın peygamber bir şeyi kime söylemiş, buna dikkat edin, kime söylemiş, ne zaman söylemiş. Bunu Hazreti Ömer'e söylemiş. Hazreti Ömer ne demiş? Bakmış peygamber uyurken sırtında hasırın izi var. Kendince üzülmüş. Hani öyle şey oluyor, biz çoğu şu an var ya, peygamberi görsek "ah canım, ya ne kadar da mağdursun, gel bizim evde bak, bizim ev çok güzel, konforludur" falan dersiniz. Öyle zannedersiniz onu çünkü.

Hazreti Ömer de güya peygambere şefkat ediyor. "Ya Resulallah" diyor, "reva mıdır ki, bilmem kimler yumuşak döşeklerde yatıyorlar, sen hasırda yatıyorsun" diyor. Bunu o günkü Ömer söylüyor ama, muhtemelen her zaman böyle kalmamıştır. O günkü Ömer'e ne diyor? Gerekirse deyimlerindeyse: "dünya onların, ahiret bizim olsun." Sen dikkat et yani, dünya kalıcı bir şey değil ki. Sen niye bu kadar dünyayla ilgili mevzulara bu kadar aşırı odaklanıyorsun. Yani hasırın üzerinde yatsam, sırtımda iziçıksa ne olur? Sırtımda izi çıkıyor, psikolojik dünyamda çıkmıyor. Ruhumda hele hiç çıkmıyor. Öyle bir iz yok zaten ruhumda.

Ya peygamber Allah'la birlikteyken sen kalkıp peygamberin sırtındaki hasırın iziyle uğraşıyorsun. Sen peygambere söylesene, "ya Resulallah nasıl uyuyorsun, kiminle uyuyorsun, kiminle kalkıyorsun?" Ama o an Hazreti Ömer'in gözü peygamberin sırtındakiize takılmış. Peygamberle konuşulacak bir şey bulmak için onu soruyor. O kadar şey yapamıyorum, yani o kadar masumane bakamıyorum.

Ve bak, peygamber Mekke döneminde de her zaman aynı konu üzerinde durmuştur. Her zaman, her zaman gerçek kendini bulmak konusunda, gerçek kendini fark etmek üzerine sohbet etmiştir. Neden? Çünkü gerçek kendini bulduğun zaman özne yerine oturur. Sen şu an sahte bir öznelikten konuşuyorsun.

Kırık Oyuncak Meseli ve Kendini İspat Çabası

Bu neye benziyor biliyor musunuz? Diyelim ki bir çocuğun çok sevdiği bir oyuncağı var. O kadar sevmiş ki anne babasının yerine koymuş neredeyse. Yani tuvalete bile onunla gidiyor, yatarken onunla yatıyor. Sonra diyelim ki o oyuncak kırılıyor. "Diyelim ki benim kimsem kalmadı, ben kiminle artık gezeceğim, ben kiminle dolaşacağım, işte beni kim sevecek, ben kiminle konuşacağım." Çocuk bitmiş. Neden? Çünkü o oyuncakla varlığını tanımlıyor.

Sen neyi hatırlatırsın? "Evladım" dersin, "senin annen baban biziz" dersin, "sen bizim çocuğumuzsun." O ne zaman buna uyanır? O zaman ağlaması kesilir değil mi? Ama o dese ki "o benim annemdi, o benim babamdı, o benim her şeyimdi, ben çok üzülüyorum, mahvoldum" — ya bunu tamir edersiniz ya da "evladım bak bu tamir olmuyor, etsek de böyle olmuyor" falan. O zaman "ben küstüm, ben ölmek istiyorum" dese, çocuğun kaybettiği bir şey mi var? Unuttuğu bir şey mi var, bu örnekte? Dikkat edin: kaybettiği bir şey mi var, unuttuğu bir şey mi var? Kaybettiği hiçbir şey yok gerçekten, özde. Ama unuttuğu ne? Unuttuğu gerçek anne babası.

Tıpkı bu örnek gibi arkadaşlar. Biz hakikaten bunu anlamaya çalışalım. Biz hakikaten Allah'ı unutmuşuz. Yani ben bir psikoloğa gidiyorsam, "işte ailem beni sevmedi,

çocukluğumda ailem beni hiç sevmedi" diye üzülüyorsam, ben aile-anne-baba sevgisigörmediğinden dolayı eksi kayıp içinde olan biri miyim, yoksa Allah'ı unutmuş olan biri miyim, kendimdeki Allah'ı unutmuş olan biri miyim? Bunu ayırt etmek, bunu fark etmek zorundayız.

O yüzden ben hayatımda belli bir zamandan sonra asla hiç kimseye şikâyette bulunmadım. Ne ailemden, ne çevremden, ne öğretmenlerimden, ne yaşadıklarımdan, hiçbirinden. Neden? Çünkü bunlar hayatın deneyimleridir. Bu şöyle olmuş böyle olmuş. Ben neye dikkat etmeye çalıştım? Yaşadıklarım üzerinden ürettiğim bir benlik var mı? Örneğin, "ben kendimiispat edeceğim" — mesela bir zaman vardı bu. "Güzel şeyler yapacağım, ispat edeceğim, insanların çoğu şunları bilmiyor, göstereceğim." Kimileri cehalet sergiliyor ya, "doğruyu göstereceğim" ya da "cehaletinde ısrar ediyorsa ezeceğim." Birçok benlikler oluşmuş. Ben bu benliklerle hayatı yaşadım.

Sonra baktım ki benim sorunum dışarısı değil, benim sorunum içeride. Ben niye kendimi topluma ispat etmeye çalışıyorum? Çünkü sosyal alt tip var mekanizmada. Sosyal alt tip kötü bir şey değil ama o sosyal alt tip üzerinden kendimi tanımlamışım.

"Toplumda yanlış giden şeyleri düzelteceğim ve doğru şeyleriikame edeceğim." Hatta diyordum Allah da bu konuda beni destekleyecektir, onun yolundayım ya, değil mi? Normal. Yani hepsi gayet güzel işleyecek.

Sonra yediğim darbeler üzerine — yani en böyle yakın beraber olduğumuz insanlardan yediğim güzel darbeler üzerine, benim nazarımda güzel ama onların nazarında başka, benim nazarımda güzel darbelerden sonra — ben neyin sarsıldığına baktım. Beni sarsan insanlar vefasız mıydı, suçlu muydu, bu muydu o muydu, ona bakmadım. Beni asıl ne sarstı, neden dolayı ben bu olaydan sarsıldım? Sarsılan kimdi ve niye sarsıldı? Onun üzerinde çalışınca bütün o sahte şeyleri görme imkânı buldum. Onları bırakınca baktım hiçbir sorun yok.

En ağır darbeyi bile anlatsam, şu an size gülerek, yani doğal bir şey olarak, yanianlatsam aklınıza bile gelmeyecek büyük yanlışlıklar olarak görürsünüz, ama onun benim dünyamda en ufak bir yükü ağırlığı yok. Bu umursamadığımdan dolayı değil veya "başvermeyelim bunları, geçen geçti" değil. Bunların benim gerçek öz varlığım üzerinde hiçbir etkisi yok. Bu yüzden hiçbir etkisi yok.

Dolayısıyla arkadaşlar, bir sorunu mu çözmek istiyorsun, içeriye dön önce, o içeridekiözneyi yerine koy. Yanlış bir öznelikten bakma: "beni görmezden gelmeye ne hakkı var" — oradan bakma, oradan baktın mı olmaz. "Beni yok saymaya hakkı yok" — oradan başlamıyoruz arkadaşım, orası yanlış bir şey. "İşte ben ona ne yaptım da benden nefret ediyor" — bak buradan da başlamıyoruz. Böyle yerlerden başlamıyoruz. "Kimse benim kıymetimi bilmiyor" — buradan hiç başlamıyoruz.

Nereden başlıyoruz? Diyoruz ki: önce kendine dön, önce merkezine dön. Merkezinde bir eksiklik yok, bir bozukluk yok, bir travma yok. Bakın ruhumuzda travma yoktur. Bazı kitaplar vardır, "ruhumuzun travmasını iyileştirmek" falan filan böyle, "ruhumuzu

iyileştirmek" veya "ruh ikizimizi bulmak." Arkadaşlar, ruhun tek ikizi yok ki. Anladın mı? İkizi yok. Olsa biz de bulurduk. Yok, ikizi yok. Ruh tek olan bir şey.

Ruhun Tekliği; Meryem Suresi 59. Ayet: Salatı Zayi Etmek

Ama psikolojik ikizini bulmak istiyorsan ayrı bir konu; ruhun ikizi yok, ruh tek olan bir şey ve yaradana ait, onunla bağlı, ve sen de bu yüzden ona bağlısın. Ne kadar sevkalade güzel bir şey.

Son olarak şununla bağlayayım, uzatmış olabilirim bugün. Öyle bir vesileyle Meryem suresinin 59. ayetini okudum. Ayetin bir öncesinde işte Allah, Hazreti Nuh, Hazretiİbrahim ve diğer peygamberleri sayarak, "işte biz onları hidayet üzere toplumlara gönderdik, işte o insanları irşad ettiler" mealinde bir ayet geçiyor. Sonra ayetin devamı şu, yani 59. ayet şu: sonra diyor, başka başka topluluklar geldi, yani başka nesiller geldi, ve o nesiller için tarif şu: salatı kaybettiler, onu zayi ettiler.

Hani eskiden "zayi haberleri" olurdu, Türkçede şimdi pek kullanılmıyor. Hani kaybolmuş bir şey, kaybolmuş yani. Onlar diyor salatı zayi ettiler. Meallerde çoğunlukla "namazı terk ettiler" gibi falan geçer. Bu tam ve doğru bir çeviri değil. Ben orijinal olacak şekilde ifade etmeye çalışıyorum. Diyor ki salatı zayi ettiler ve şehvetlerine uydular. Bu şehvet kavramı da önemli, çünkü o da bizim Türkçemizde bozulmuş. Ve onlar neticede büyük bir hüsrana uğrayacaklar, büyük bir hayal kırıklığı yaşayacaklar diyelim.

Ayette de "gayya" diye bir ifade geçiyor. Bizim mealler onu "gayya çukuru" diye çeviriyorlar. İyice anlam derinliği unutuluyor. Şimdi salatı kaybetmek ne demek? Salatı kaybetmek gerçek kendini kaybetmek demektir. Bildiğimiz anlamda namaz — yani ona da salat denir — o da seni gerçek merkezine döndüren bir ritüel, bir ibadettir. Namazın manası odur. Namaz seni gerçek kendine döndürmeye hizmet eder.

Mesela ne diyorsun? "Allahu Ekber." Yani Allah şu dünyada gördüğün her şeyden büyüktür. Bakın, iyi kötü fark etmez, hiçbir şeyle mukayese etme. Allah senin baş edemediğin nefsinden de büyüktür, her şeyden büyüktür. Allahu Ekber de ve ona yönel, onun farkındalığını yükseltmeye çalış. Ve kendi merkezinde de onun olduğunu idrak et.

O zaman sen de — çünkü "salat" kavramı aynı zamanda sırtın ortası veya omurga için de kullanılır. Bakın omurga bizi ayakta tutuyor değil mi, biyolojik olarak? Omurganızda bir problem olsa nasıl gezersiniz? Hani bel fıtığı yaşayanlarınız bilir, veya skolyoz gibi eğer omuriliğinizde bir eğrilme olursa nasıl yürüdüğünüzü görebilirsiniz. İşte omurganın düzelmesi gibi mecazen. Namaz sizin merkezinizihatırlatır ve dağılmış olan benliklerinizi hizaya getirir. O dağılmış olan benlikleriniz gerçek kendiliğin hizasına girer.

Hazreti Yusuf Kıssası ve "O Peygamberdi" Tuzağı

Mesela örneğin, ben gerçek kendimi hatırladım, sonra düşünüyorum: Hazreti Yusuf'un yerine kendimi koyarak düşüneyim. Ben Allah'ın ruhunu taşıyan Yusuf olarak, ve Allah'a sonsuz bağının farkında olan Yusuf olarak bu dünyaya gönderildim.

İşte şu yaşıma geldiğimde on bir kardeşim, kıskançlıkları yüzünden — kimisi az kıskanç, kimisi çok kıskançtı, kimisi elebaşlığı yaptı, kimisi böyle kenarda durdu, kimisi de "ya kuyuya atmasak da başka bir şey mi yapsak" falan dedi — ama toplamda arkadaşlar on bir kardeşim de beni kuyuya attı.

Ama bunu öyle bir anlatıyorum ki siz böyle huzur içindesiniz, böyle acı çekmiyorsunuz yani. Biz bazen birilerini dinleriz ya, "ne kadar acı çekmiş" böyle içimiz yanar, veya dayanamayız, "ya kapatalım şu programı, çok üzüldüm" falan dersiniz. Hazreti Yusuf öyle bir anlatıyor kiiçinizde en ufak bir acı yok, bir keder yok.

"Ya ne kadar kötü zamanlar geçirmiş Hazreti Yusuf" diye bir şey yok. Size öyle anlatıyor.

On bir kardeşi kuyuya attı. Sonra bir kervan su çekmek için kuyuya testiyi atarken ona tutundum, çıktım. Kardeşlerim bununla da yetinmediler. Demek ki çok içleriyanmış, beni bir de parayla sattılar. Hani oradan da para kazanalım dediler, beni az bir paraya sattılar. Bunu Kur'an diyor, "az bir pahaya sattılar" diyor. Ondan sonra diyor beni birileri aldı, işte yetenekleri gördü falan, beniistihdam ettiler falan, beniböyle böyle alanlarda kullandılar. Sonra hizmet ettiğim ailenin karısı bana göz dikti, benden gayrimeşru bir şekilde istifade etmek istedi. Ben kaçarken gömleğimi tuttu, yırtıldı. O anda kapı açıldı ve bu şekilde durum açığa çıktı. Bu durumda ben hiçbir kötü niyet taşımamakla birlikte, o sarayın entrikaları nedeniyle — Bizans entrikaları her sarayda vardır — entrikaları nedeniyle ben suçlu hale getirildim, bildikleri halde.

Onlar ve o kadın suçsuz hale getirildi. Ben ağır bir hüküm yiyip hapse girdim. O hapiste de değişik arkadaşlarla muhabbet ettik, farklı hapishane arkadaşlarım oldu. Sonra bir vesileyle biri benim durumumu krala arz etti, ama unutuldu, şu oldu bu oldu. Kralın bir rüyası vesilesiyle tekrar hatırlandım ve o şekilde olay açığa çıktı.

Ne kadar ilginç bir olaydı, mı arkadaşlar diye Hazreti Yusuf size anlatırdı. Bunu nasıl bir kendilikle anlatırdı? Hiçbir şeyin ona zarar veremediği, hiçbir mağduriyetle kendinimağdur hissetmeyen, hiçbir kayıp nedeniyle kendini kayıp içinde hissetmeyen biriolarak anlatırdı. Neden? Çünkü gerçek böyledir.

Bakın biz ne yapıyoruz ikide bir? "O peygamberdi." Kardeşim, siz o peygamberlerde olan şey sizde de var. Bende de var, sizde de var, hepimizde var, ateiste bile var. Allah hepimize ruhundan üflemiş. "O peygamberdi" deyip nereye çıkıyorsunuz, niye böyle kendinize eziyet ediyorsunuz? Ben şunu demiyorum, bakın, "o peygamberdi" deyip paçayı sıyırıyorsunuz demiyorum. "O peygamberdi" deyip Allah'ın size verdiğibir haktan mahrum ediyorsunuz kendinizi, diyorum.

Eskiden şöyle derdim: böyle "o peygamberdi" deyip paçanı sıyırmaya çalışıyorsun derdim. Halbuki o değil ya, aslında sen paçanı sıyırdığını zannediyorsun ama sen "o peygamberdi" diyerek aslında Allah'ın her insana verdiği o yüce kendiliği terk ediyorsun. O yüce kendilik bilincinden uzaklaşıyorsun. Kendine eziyet ediyorsun. "O

peygamberdi" diyerek aslında kendiniinkâr ediyorsun. "O peygamberdi" diyerek kendini unutuyorsun.

Ve dikkat et, "o peygamberdi" diyen kim biliyor musun? Senin sahte benliğin. Senikandırıyor. Sana diyor ki "o uzun iş" diyor, "sen benimle bugüne kadar geldin, idare ettin, sen benimle devam et, biz böyle iyi gidiyoruz" deyip seni neyden alıkoyuyor?

Hakiki kendilikten, ruhani özünden, hakiki mutluluk, huzur ve dinginlik bilincinden alıkoyuyor. Bu ne kadar büyük bir sahtekârlık değil mi arkadaşlar? Ama bakın birine karşı yaptığımız bir sahtekârlık değil, kendiiçimizdeki sahte kendiliğin bize yaptığı sahtekârlık.

Diyor ki: "bak, buna öyle bir şey diyeceğim ki hem peygamberi yüceltecek hem de kendi benimle devam edecek. Ne diyeyim?" Diyor ki: "o peygamberdi." Oh, ne güzel, o peygamberdi. Bak, peygamberi de yücelttin, ne kadar büyük peygamber falan, orayı tamamladın. E sen ben, işte günahkâr, aciz biri — mevzuyu sıfırladım. Bitti yani. Kur'an da bitti, hakikat de bitti, Allah da bitti. Sen nesin? Ya sen işte öyle kendiniispat etmeye çalışan, kırk tane benliğin arasında denge bulmaya çalışan — hani vardır ya matematikte böyle kırk tane kuvvet vardır, farklı yönlere giden, farklı şiddette olan — sen vektörel ortalamasını bulursun mesela. Sürekli ömrümüz bununla geçiyor. Bir tarafım diyor ki "ya boşver insanları" diyor. Öbürü diyor ki "ya insansız da olmuyor" diyor. "Lanet olsun" diyor. Yıldız Tilbe gibi: "nefret ediyorum insanlardan ama onlarsız da yapamıyorum" diyor.

Şimdi gel bunun arasını bul. İşte hayatımız bununla geçiyor. Sürekli bunların arasını bulmaya çalışıyoruz. Niye abi, niye arasını bulmaya çalışayım? Kim bana bunu empoze ediyor acaba? Çıkamaz mıyım oyunun dışından? Değil mi? Oyunun dışından çıkma şansın var. Bu ne kadar büyük bir özgürlük.

Şehvete Uymak: Arzu ve Korku Ekseninde Yaşamak

Ayete devam edeyim, eksik kalmasın. Onlar diyor salatı zayi ettiler, yani gerçek kendiliklerini unuttular. Şehvetlerine uydular, yani ne oldu? Şehvet arzu demek arkadaşlar, bildiğimiz Türkçedeki arzu. Bu sefer ne oluyor? O sahte benlikler dolu dizgin "şunu istiyorum, bunu istiyorum, şunu elde etmek istiyorum" diye, Allah'ın sana dünya üzerinde yaşaman için verdiği bir kısım istek ve arzuları merkeze alarak arzu etmeye başlıyorsun, merkeze alarak arzu ediyor. Mesela diyorsun ki: "başarırsam varım, başaramazsam yokum. Kendimiispat edebilirsem varım, ispat edemezsem yokum. Şunu elde edebilirsem varım, elde edemezsem yokum. Kendimi mükemmel hale getirebilirsem varım, getiremezsem yokum. Sevilirsem varım, sevilmezsem yokum."

Sen ne oldun? Sen bu arzularına veya korkularına yöneldin. "Aman başıma bu gelmesin, aman başıma şu gelmesin, aman şu olmasın, aman çocuğuma bir şey olmasın, aman ben hastalanmayayım, aman şu olmasın." Bir baktın, arzu ve korkularına dair isteklerine gömüldün. İşte "şehvetlerine uydular" bu demek. Yoksa şehvetlerimizi makul, ölçülü ve meşru biçimde yönetebiliriz. Bu ayrı bir şeydir, bunu

açmıyorum şu anda. Çünkü şehvet kavramı arzu demektir, bütünüyle kötü bir şey değildir.

Mesela diyelim ki beden aç kalmış — bakın "ben açım" demiyorum, yanlışlık olmasın, beden acıkmış — ya şöyle iyi bir yemek yememiz lazım. Bak, şehvetine uyma; karnımız doysun, temiz bir yiyecekle. Bu kuru ekmek de olabilir, bir küçük bir azıkla bir şey de olabilir, mükellef bir yemek de olabilir. "Ya yok abi, ben yemeği çok severim" — bak ne yapıyorsun, oraya saplanıyorsun bu sefer. İşte şehvete uymak dediğimiz kavram budur. Yoksa "acıkmışım, yemeğe ihtiyacım var, olursa yerim, ha olmadı mı çeker giderim, ya ne olacak, açlıktan ölen ben değilim ki." Farz edelim kiyemek bulamadım, beden açlıktan ölür, bedeni bırakır giderim. Bu kadar basit.

Hiçbir arzu ve korku benim varlığımın direksiyonuna geçemez. O benim emrim altına verilmiş bir şeydir. Onu ölçülü, dengeli ve yerinde kullanırım. Olursa meşru bir ölçüde kullanırım, olmazsa da problem etmem. Olması için tabii ki çaba gösteririm ama olmadı mı hiç problem etmem.

"Annem beni hiç sevmedi, ölünceye kadar da sevmedi" diyelim, "canı ruhu sağ olsun, cennete kadar yolu var" diyebileceksin. Ama bunu bütün kalbinle söyleyeceksin.

Yoksa "ya işte şimdi sevdiğini söylese ne olur ki" — bu sefer de öyle bir yere sıkıştırıyor ki sahte benlik. Mesela öyle bir üçkâğıtçılığı vardır sahte benliğin. Mesela dersin ki "ya işte annem veya babam özür dilese rahatlayacağım." Bazen denk getiriyoruz, anne veya baba özür diliyor, hikâye gene devam ediyor. "Gene bitmedi" diyor. Biteceğini tahmin ediyorsun ama gene bitmedi. Bitmez ki. O benlik oldukça hiçbir şey bitmez. Bu sefer diyeceksin ki "bunu o gün söyleyeceksin, şimdi söylemenin ne manası var." O benlik mutlaka tutunacağı bir şey bulur. Neden biliyor musunuz? Çünkü tutunacağı bir şey olmazsa hayatı bitecek. Bulacak illa bir şey, bulmazsa ölür.

Sahte Benlikleri Öldürmeye Çalışmamak, Bırakmak

Ölmemesi gerekir kendine göre, o ölmek istemiyor ama ben onu ölüme bırakıyorum. O beni öldüreceğine ben onu öldürmüyorum, onu kendi haline bırakıyorum. Ölür mü kalır mı bilmiyorum. O yüzden sahte benliklerinizi öldürmeye kalkmayın, öldürmeye çalışmayın. Bırakın ne halleri varsa görsün. Ben ona tabi değilim. Bediüzzaman'ın güzel bir ifadesi: "Ey nefsim, sana tabi değilim. Sen istediğin şeyi düşünebilirsin ve istediğini yapmak isteyebilirsin, ama benden ümit besleme. Ben senin dediğiniyapmayacağım. Senin düşündüğün gibi de düşünmeyeceğim, senin hissettiğin gibide hissetmeyeceğim, çünkü sen sahtesin."

"Sevilirsen mutlu olurum" — yok kardeşim, sen sahtesin. "Onaylanırsan mutlu olurum, anlaşılırsan mutlu olurum, işte hayatı çok keyifli yaşarsan mutlu olurum" — sen sahtesin. Ben sana tabi değilim. Kavga etmene gerek yok, bırak yeter.

Peki bıraktığın zaman arada bir boşluk hali gibi bir şey olacak. Çünkü neden, çünkü o alıştığın benlikler yok. "Ne var içeride" diyorum. Diyor ki: boşluk. Diyorum: boşluğu da bırak. "Ben boşum" — diğerini de bırak. Ne olacak, ne olacak diye sorma. Bunları bir

bırakalım, bakalım ne kalacak. O kalan senindir. O bir düşünce değil, o bir duygu değil, o bir arzu değil. İçinde bir düşünce, içinde bir arzu, içinde bir beklenti, içinde bir eksiklik, içinde bir şeyle mutlu olduğunu düşünen ne varsa o sen değilsin. Hepsinibırak. İşte o zaman salatı ikame etmiş olursun, şehvetlerine uyumazsın.

Ayet devam ediyor: salatı unuttular, şehvetlerine uydular ve büyük bir hayal kırıklığına düştüler. Neden? İster istemez bu böyledir. Dünyada hiçbir şey seni mutmain etmeyecektir. Hiçbir şey, hiçbir şey, sınırlı olan, değişen hiçbir şey seni gerçek anlamda mutmain kılmayacaktır. Neden? Çünkü sınırlıdır, değişkendir ve dışarıdan gelen bir şeydir. Gerçek kendilik dışarıdan gelen bir şey değil. Gerçek kendilik sende olan bir şey. Hatta sen olan bir şey o.

Yani bazıları derler ki, böyle gerçek kendilik idraki olunca onu nasıl koruyacağız? Onu korumana gerek yok. Sadece onu kaybetme korkusuna düşme. Çünkü o korkuya düşersen bu sefer onu perdelemiş oluyorsun. Her türlü arzu ve korkuyu bırak. O, her türlü arzu ve korkudan bağımsız bir şeydir. Onu korumana gerek yok. O kimse tarafından zarar göremez. Kimse ona zarar veremez. Kimse onu gölgeleyemez, kimse onu eksiltemez, hasta edemez.

O yüzden mesela "beni hasta ettiniz" — yok kardeşim, böyle demeyeceksin. Ben hangi benlikle kendi kendime hasta ettim? Çevredekiler de hasta olabilir, ayrı bir konu. Çevremdekiinsanlar da problemliinsanlar olabilir. Bakın, yanlış anlamayın, ben hayatta etrafınızda hiçbir problem yok demiyorum. Anneniz babanız psikopat bile olabilir, olabilir, onların problemidir son tahlilde. Ben, sen beş yaşında, yedi yaşında, on yaşında çocuk değilsin ki artık. Yirmi yaşında bir insansan annen babanla veya herhangi bir insanla ilgili "bu beni hasta etti" demeyeceksin. Beniiçeride hasta eden bir sahte benlik var. "Babam beni niye sevmedi" diyen sahte bir benlik var. Kör olası sahte bir benlik. Bırak gitsin, kavga da etmene gerek yok. Seni baban mı var etti?

Sen neyin üzerinden kendinin varlığını idrak etmeye çalışıyorsun? Neyin üzerinden varlığını fark etmeye çalışıyorsun? Bir dikkat et, o sahte benlik ne diyor?

Bir de psikoloji zehirinden biraz yalamış yutmuşsan, işte "anne babası tarafından sevilmeyen bir insan hiçbir zaman sevildiğini hissedemez." Ne bu şimdi? Seni alıp canlı canlı mezara gömüyor. E ne yapacağım ben şimdi, annem babam beni gerçekten tam olarak sevmedi, veya belki sevmişlerdi ben öyle hissetmedim, ne yapayım ben şimdi? Ey psikoloji camiası. Ondan sonra da çıkıyorlar, psikanaliz diyor ki — bir böyle şey bir adam, "psikanaliz terapi yapmaz" diyor. Freud diyor 1930'lara kadar psikanalizin terapi edebileceğini düşünüyordu, sonra anladı ki terapi etmiyormuş bu. E ne yapıyor? "Acılarınla birlikte yaşamayı öğreniyormuşsun, sana bunu öğretiyormuş." Bunu ciddi söylüyorum arkadaşım, şaka demiyorum, böyle diyorlar. Bunu böyle abuk sabuk kendine psikolog, danışman yaftası yapıp söyleyenlerden bahsetmiyorum. Bunu söyleyen kelli felli Türkiye'de önemli bir psikanaliz otoritesi söylüyor. "Psikanaliz terapi yapmaz" diyor. Biri de gitmiş on iki yıl terapiye, "ben boşuna mı gittim o zaman" diyor. "Yok" diyor, "boşuna gitmedin" diyor.

Orayı da boşaltmaması lazım çünkü birilerinin bu psikanalizden para kazanması

lazım diyor. "Boşa gitmedin, sana bir konuda ayna tutan ve acına nasıl bakabileceğinigösteren bir yere gittin" diyor. İki tarafta rahatlıyor. Anlatabildim.

Evet, o yüzden Allah'ın hatırlattığı çözüme odaklanmalıyız. Allah yarattığı kulu bilmez mi? Allah seni, haşa, annen baban veya işte eşin çocuğun şöyle böyle davrandığı için seni hiçbir zaman dönüştüremeyeceğin bir hastalığa, bir acıya, bir hüzne, bir kedere hapseder mi, böyle yaratmış olabilir mi, böyle bir durum olabilir mi? Ama içinde bir benlik diyor ki "ama yaşadığım çok acı" diyor, "ve bu acı hiç bitmeyecek." İşte bak onu bul, onu tut, böyle yakasından, de ki: kenara geç. Artık seninle bu ömrümü devam ettirmek istemiyorum. "Ama bu çok acı, bu gerçekten dayanılmaz bir şeydi, işte bu çok acı, bu gerçekten bir çocuk için, bir ergen için çok kötü bir şeydi" diyeni al yakasından: "Lütfen çıkar mısın? Artık benim içimde yer almanı istemiyorum, git, nereyi bulursan bul." Demen gerekmez mi? Diyemez misin? İşte Allah sana onu diyebilme özgürlüğünü veriyor, diyebilme imkânını veriyor. Allah kulunu bilir ve Allah o yüzden sana diyor: kalpler ancak Allah ile mutmain olur.

Ama bak sen bunu neyle alıyorsun? Sahte bir benlikle alıyorsun. Diyorsun ki "başıma kötü bir şey gelince Allah'a sığınıyorum." Tamam, sığınama. Başına kötü bir şey gelince o kötünün senin varlığına tesir edemeyeceğini önce hatırla. Zarar göreceğin zannını bırak.

Habil ile Kabil Kıssası: Gerçek Varlığa Zarar Verilemez

Bak işte bunun en güzel örneği de nerede var, nerede var? Mağarada da var. En net örneği Habil-Kabil kıssasında var. Bak Kabil diyor ki Habil'e "seni öldüreceğim" diyor, değil mi? Bir insan için hayatta en önemlisi. "Seni öldüreceğim" diyor. Peki Habil ne diyor? Valla psikoloji hatırına geliyor: ya kaç, ya don, ya da saldır. Değil mi, üçünden biri. Allah'a hiç aklına bu üçü gelmiyor. Başka bir şey geliyor: kendini hatırlıyor.

Kendinin zaten hatırında; diyor ki: "sen beni öldürmek için elini kaldıracak olursan, ben elimi kaldıracak dahi değilim." Bak, ne saldırı var, ne savunma var, ne donma var. Tam bir bilinç hali var. Neyin bilinci? Kendiliğin bilinci, gerçek kendinin bilinci.

Yani biliyor ki Habil, biliyor ki Kabil onun bedenini, bedensel biyolojik sürecinisonlandırabilir. O da Allah müsaade ederse. Ama hayatını değil, bakın dikkat edin.

"Sen benim hayatımı bitirdin" ne demek işte? Kim benim hayatımı bitirebilir ya, kim kimin hayatını bitirebilir? Bu yanlış bir şeydir. "Hayatımı tükettiniz" — ya böyle bir şey yok, bu sahte benliktir.

Ne diyor Habil? Diyor ki: "sen elini kaldıracak olsan, ben elimi kaldıracak dahideğilim." Yani bu şu demektir: sen benim özüme, hakikatime, gerçek kendime zarar veremezsin. Bu zarar verilemez bir şeydir. Ama sen bundan gafilsin. Dolayısıyla hem kendi öz varlığına — yani o an Kabil'de öz kendilik yok muydu? Vardı, ama o bunun farkında değildi, o bunu unutmuştu. Unuttu. Bu sefer ne oldu? Şehvetlerine yenildi. Bu sefer ne oldu? Habil'e haset duydu. Ne oldu? "Habil'i ortadan kaldırırsam rakipsiz kalırım" dedi.

Peki Habil ne dedi? Dedi ki: aslında sen beni öldüremezsin, o yüzden sana karşı bir reaksiyon vermek halinde değilim. Sen ne yaptığına, ne yapmak istediğine dikkat et.

Hem benim varlığıma karşı bir cinayet işleyeceksin — yani kendi açından benim varlığımı ortadan kaldırma niyeti taşıyorsun — ama sen benim varlığımı ortadan kaldıramazsın. Kaldıramazsın. Ama senin o niyetin, benim varlığıma, senin gözünde bir cinayettir. Hem onun yükünü taşıyacaksın hem kendi varlığını unutmandan dolayı büyük bir azaba düşeceksin.

Bakın bu nasıl bir bilinç? Hadi bunu modern psikolojinin yanına koyun. Sonra da "İslami bir psikoloji olabilir mi?" Valla sen de sahte benliklerden bakıyorsan, istersen tüm kalbimle "dindarım, Müslümanım" de, sen Müslüman bir psikolog olamazsın. İslami bir psikolojinin ne olduğunu da bilemezsin, çünkü idrakin oradan olmadığı için Kur'an'a da o gözle bakamıyorsun. Kur'an da senin gözünde o yönüyle açılmıyor.

O zaman biz ne yapıyoruz? Kendimizi modern psikolojiye teslim etmek zorunda kalmış zannediyoruz. Ben bunu böyle 18-20 yaşlarında fark etmiştim arkadaşlar. Dedim bu psikolojiye inanmıyorum. Yani bu psikolojide bir hinlik var, bir problem var bu psikolojide. Çünkü insanı tanımak için psikolojiye merak saldım, sonra baktım yaniinsanı anlatma biçimleriiçime sinmedi. Gerçeğin de tam farkında değilim, tam olarak idrakinde değilim, ama bunların anlattığı gibi olmasa gerek insan, yani başka bir varlık gibi de değil yani. Neden onu da idrak ettim? Yani peygamberlere bak, ermiş insanlara, kâmil insanlara, aydınlanmış insanlara, hakiki evliyalara bak. Böyle değil bunlar yani.

Modern Psikoloji Eleştirisi ve Dıştan Gelip İçten Zannedilen Sesler

E dedim, o zaman ya onlar insan, ya biz insanız, onlar da başka bir şey o zaman. Yoksa aslında insan olmaklık diye bir hakikat var. Birileri o insanlığı tam idrak etmiş — bakın, inşa etmemiş, idrak etmiş — kendini hatırlamış. Cüneyd-i Bağdadi'ye soruyorlar tasavvuf nedir? "Tasavvuf aslına tekrar geri dönmektir" diyor. O yüzden bizim işimiz çok büyük değil arkadaşlar. Çok basit ama doğru yerden yakalamadığımızda çok uzun gibi gözüken.

Hani derler ya, bir kapı dışarı doğru açılıyorken siz içeriye doğru çekmeye çalışırsanız açılmaz ve açılması çok zor gelir. Hatta üç gün uğraşırsınız, dersiniz ki"üç gün uğraştım açamadım." Hatta on yıl uğraşsanız açamazsınız muhtemelen.

Çünkü dışarı açılan bir kapıyı içeriye açmaya çalışıyorsunuz. Biz de diyoruz ki, içinizde olan bir şeyi dışınızda aramayın. İçinize kaçmış şeylere karşı da uyanık olun, onlar içten değildir. Dıştan, içeriye girmiş ve kendileriniiçeriden diye empoze eden.

İçimdeki ses diyor ki, ne diyor? "[Şunu yaparsam] mutlu olurum." Bak, o iyi bir ses diyorsun ama o içeriden gelmiyor. Dışarıdan gelmiş, içeriden geliyormuş gibi sen öyle duyuyorsun. O, içeriden gelen bir ses değil.

Bak, bebekliğinde var mıydı? "Büyüyünce adam olacağım" diye bir şey var mıydı?

Yoktu. Biraz benliğin oluşuyor, bir şeyler görüyorsun. Süpermen seyrediyorsun, diyorsun "ben de süpermen olacağım." Bakıyorum on-on bir yaşında çocuklar "ben

YouTuber olacağım" diyor. Oğlum sen doğarken mi YouTuber'dun, veya YouTuberlık diye bir şey var mıydı? Yoktu. Ne yapıyorsun? Dışarıdan bir şeyler geliyor, sen onları içselleştiriyorsun ve içeriden geliyor zannetmeye başlıyorsun.

Ve atıyorum, ebeveynin veya bir öğretmenin sana "seni sevmiyorum" diyor. Sen de diyorsun ki "ben sevilmeyen biriyim." Böyle tercüme ediyorsun. Tabii ki şunu demen gerekir: "anacığım, babacığım psikolojileri şöyle, mizaçları böyle, sağlık seviyeleriböyle, dolayısıyla böyle davranıyorlar. Allah sonlarını hayretsin. Benim onun üzerinden kimlik üretmek gibi bir tuzağa düşmem gerekmiyor ki." Anne babam benionaylamadı diye mükemmel olmaya çalışıyorum. Neden? O onayı başkalarından bekliyorum. Veya kendi kendimi bu sefer "mükemmel olacağım" diye, ta ki böyle kafamda ürettiğim mükemmel İsmail imajına ulaşmaya kadar kendimi bile beğenmiyorum.

Sen bunu nereden ürettin? Bak şimdi bir çocukta var mı bu, bir bebekte var mı bu? Yok. Zamanla oluşuyor. O zaman sen zamanla oluşan bir varlık değilsin. Sen zaman mekân bir varlık değilsin. Bunu idrak ettiğinde sahte travma izleri ortadan kalkar.

Ben böyle deyince bir gün sohbeti biri terk etmişti. "Travma bilimsel bir şeydir, siz inkâr ediyorsunuz" dedi. Ben dedim inkâr etmiyorum, sahteliğini sana göstermeye çalışıyorum. Sen rüyanda kendini hapiste görsen ve hapishanede büyük bir acı çeksen, ben de sana desem ki "uyan, hapishane yok" — sen uykulu gözlerle "sen yanlış söylüyorsun, hapishane var, hatta gözümle görüyorum, bilimde bunu ispat etmiş" mi dersin, yoksa uyanmaya mı çalışırsın? Uyanırsan anlamış olursun, uyanmazsan en fazla hapishaneden kaçış yolları üretirsin ama başka bir hapishaneye düşersin.

Temel şey uyanmaktır. Neye uyanmak? Kendine uyanmak. Bakın dışarıda bir şeye uyanmıyoruz değil mi, kendimize uyanıyoruz. Uyandığımda neye uyanıyorum?

Kendime uyanıyorum. Rüyadaki kendilikten şu anki mevcut kendiliğe uyanıyorum. Mevcut kendiliğimizden de gerçek kendimize uyanacağız. O zaman hiçbir sorun yok.

Dediğim gibi kocan firavun da olsa problem yok, o derece yani düşünün, değil mi? Veya karın, Nuh'un karısı da olsa sıkıntı yok.

Evet, teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Meryem Suresi: 59 **Giriş: Gerçek Kendilik Nedir?** Sorusu olan var mı? Yok. Görünüyor. Evet. Yine bizim temel konumuz olan kendiolma, kendilik kavramına atıfla bazı şeyleri konuşmaya çalışacağız. Değerli arkadaşlar, hepimizin istisnasız bir şekilde bulmamız gereken yegâne şey kendiliktir. Kendim nedir? Neye kendim diyorum? Şu anda neye kendim diyorum? Ve bu benim gerçek kendim midir? Çünkü ben ne kadar insan görmüşsem, ne kadar çok insanla tanışmışsam, özellikle de sorunları olan ne kadar çok insan görmüşsem, aslında bütününün altında yatan şey şudur: yaşadığımız olaylardan üreyen, ürettiğimiz sahte kendiliklerin bir süre sonra bizim gerçek kendimizin yerine geçmesidir. Bu anne babanızla ilgili bir hikâye olabilir. Sürekli onların gözüne girmek isteyen biriydim. Hiç onaylanmıyordum, anlaşılmıyordum, suçlanıyordum. İstediklerim karşılanmıyordu. Yanlış tutumlara, yanlış muamelelere maruz kaldım. Baskı gördüm, şiddet gördüm. Yanlış anlaşıldım. İftiraya uğradım. Ne olursa olsun, bütün bunlar hayatta yaşanabilir. Ben de kişisel anlamda kendi hikâyemi anlatsam bazı şeylere siz de üzülebilirsiniz. Siz de bana şefkat duyabilirsiniz. Ve bu noktada her birimiz bir kısım benliklerin içinden hayata bakmaya başlarız. Mükemmeliyetçi bir benliğin içinden bakarsın, sevilmek isteyen bir benliğin içinden bakarsın, anlaşılmak isteyen bir benliğin içinden bakarsın, dünyayı düzeltmek zorunda olduğunu düşündüğün bir çerçevenin içinden bakarsın; ve birçok noktadan hayat artık sana ya yanlış insanların dünyaya hâkim olduğu bir yer gibi gözükür. Her şey sana ters gibi gözükür. Büyük bir düzeltme zorunluluğu hissediyormuşsun gibigelir. Veya hiç kimse seni gerçekten sevmiyormuş gibi gelir. Ha diyeceksin ki ya vallahi hakikaten hiç kimse beni sevmiyor. Ben de hep şu soruyu sorarım. Derim ki: sevilmeyen kim? Yani "hiç kimse beni sevmiyor" diyen nasıl biri? Nasıl bir benlik bilincinde? Nasıl bir benlik bilincinde? Sevilirse mutlu olacak, sevilmezse mutsuz olacak. Sevilirse kendini var hissedecek, sevilmezse kötü hissedecek. Bazen böyle birini seven veya sevdiğini zanneden arkadaşlar olur, böyle bir heyecan olur falan filan; bir süre sonra ayaklar yere basmaya ya da batmaya başlar. Neden? Çünkü yanlış bir yerden bakıyorsun. Kimi sevdiğin bile önemli değil. Hatta bir peygamberi sevmiş olsan bile fark etmez. Bakın çok keskin bir yerden söylüyorum: bir peygamberi sevmiş olsan bile fark etmez. Eğer benlikle seviyorsan — kiilk önce benliğinle seveceksin bir süre, ama sonra o değişmesi gerekir.

İlgili Sohbetler

Varlığın Farkında Olmak ve Takva

İsmail Acarkan, insanın çocukluktan bugüne edindiği psikolojik tortuları ikinci el araba metaforuyla anlatarak, bunları mağduriyet veya öfkeyle değil sakin bir gözlemle fark edip tahliye etmemiz gerektiğini anlatıyor. Freud'un insanı sınırlayan psikolojik indirgemeciliğini eleştirerek, Kur'an'ın mutluluğun dışsal şeylerde değil Allah'ı hatırlamakta olduğunu söylediğini vurguluyor. Hz. İsa'nın "evini kumun üzerine kurmak" temsili ve okyanus benzeri metaforlarla, insanın gerçek varlığını beden, ilişkive başarılara indirgeyip bir "varlık sancısı" (eksistansiyalizm) yaşadığını, hâlbukigerçek varlığın hiçbir şeyle örtülemeyeceğini anlatıyor. Sohbeti, takvanın "varlığın farkında olma bilinci" olduğunu, ölümün ve zorlukların bu farkındalıkla nasıl korkusuzca karşılanabileceğini örneklerle (Hz. Peygamber'in hicreti, şehitler, Bakara 177) açıklayarak tamamlıyor.

Kurban Kimliği ve Darüsselam'a Çağrı

İsmail Acarkan, Eckhart Tolle'nin "kurban kimliği" kavramını okuyarak, insanın yaşadığı haksızlıklar üzerinden "bana bu yapılmamalıydı" diyerek kendinialacaklı hissetmesinin ince bir tuzak olduğunu anlatıyor. "Haklısın ama alacağın yok" ilkesiyle, haklı olmanın bir kimliğe, bir hapishaneye dönüşmemesi gerektiğini; Hz. Yusuf'un yaşadığı büyük haksızlıklara rağmen hiçbir kurban kimliği taşımadığını örnek gösteriyor. Hz. İsa'nın "bana iyi deme, iyi olan Allah'tır" cevabı ve "kıymetim bilinmedi" cümlesinin sahteliği üzerinden, insanın değerinin şahidinin yalnızca Allah olduğunu, Allah'ın insanı her an Darüsselam'a (esenlik yurduna, kendi kalbine) çağırdığını anlatıyor. Sohbeti, Hz. Peygamber'in düşmanlarına dahi "canları cehenneme" demediğini, gerçek bir mümin ve Muhammed ümmeti olmanın bu bilinçle yaşamak olduğunu; önce nefsin temizlenmesi gerektiğini vurgulayarak tamamlıyor.

Nefs, Öykü ve Gerçek Kendilik

Sohbette "kendini nasıl hissediyorsun" sorusunun yanlışlığından yola çıkılarak, insanın kendisi zannettiği şeyin aslında geçmiş tarafından şekillenmiş, gelecekte doyum arayan zihin ürünü bir "öykü" olduğu anlatılıyor. Gerçek kendiliğin ise doğuma, ölüme, bedene, ilişkilere ve öyküye bağlı olmayan, Allah'ın üflediği ruh olduğu; Allah'ı hatırlamanın aslında kendini hatırlamak olduğu vurgulanıyor. HazretiYusuf örneği, ölüm-diri olma meselesi ve psikolojik acının sahte bir kendilik algısının işareti olduğu üzerinden, insanın öyküsünden özgürleşip kendine (Allah'a olan nispetine) dönmesi gerektiği anlatılarak sohbet tamamlanıyor.