Mutmain Olmak, Sahte Benlik ve Aziz Bir Misafir Olarak Dünyada Bulunmak

Kısa Özet

İsmail Acarkan, insanın en temel sıkıntısının istekleriyle hayatın akışı arasındaki uyumsuzluğu kabullenememek olduğunu; egonun sürekli "şunu istiyorum, şunu istemiyorum" mekanizmasıyla hayatla aramıza bir bariyer ördüğünü anlatıyor. "Ben" kavramının aslında ilahi bir hakikate işaret ettiğini, ancak sahte benliğin bunu boşluk, eksiklik ve sürekli bir şeye sahip olma ihtiyacına çevirdiğini; Âdem kıssası, Cuma sûresi kıssası ve mutmain olma kavramı üzerinden gerçek kendiliğin hiçbir şeye muhtaç olmadığını, insanın bu dünyaya "aziz bir misafir" olarak gönderildiğinivurguluyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Hayatın "istediğim gibi gitmemesi" hissi aslında hayattan değil, egonun sürekli işleyen "istiyorum/istemiyorum" mekanizmasından kaynaklanır; bu mekanizma kaldırıldığında hayatla aramızdaki bariyer de kalkar.
  • "Ben" kavramı İlahi bir hakikate işaret eder; ama sahte benlik bunu sevilince mutlu olan, sevilmeyince mutsuz olan bir boşluk ve eksiklik algısına dönüştürür.
  • Mutmain olmak, kendi dışında hiçbir şeye ihtiyaç duymayacak bir tamlığa sahip olmaktır; insan bu dünyaya aziz bir misafir olarak gönderilmiştir, oysa çoğu zaman "âlemin dilencisi" gibi yaşar.

İstek ve Arzularla Hayat Arasındaki Çatışma

Sorusu olan var mı arkadaşlar? Yok mu? Yok mu? Evet. Sorusu olan var mı arkadaşlar? Yok. Ya da sorular içimizde.

İnsanoğlunun hayat içindeki takıldığı en temel noktalardan bir tanesi, istekleri ve arzularıyla hayat arasındaki sürecin birbirine uymaması durumunda bu durumu kabullenememesidir. Yani bir şeyleriistiyorum veya istemiyorum. Ancak bu süreçte hayat işliyor. Ve hayat işlerken her zaman benim isteklerime veya istemediklerime uygun işlemiyor. Tabii ki bu durumda insan egosal bir şekilde hayat onun istediğişekilde ilerlemiyormuş gibi gözükür. Hatta insanoğlunda en çok hissedilen durum şudur: hayat hiç istediğim gibi gitmiyor.

Kimin istediği gibi gitmiyor diye sorduğunuzda, aslında orada kendiiçimizdeki bir istek, arzu, beklenti veya korku var. Çünkü bazen isteklerimiz veya istemediklerimiz korkularımıza bağlı olarak da gelişir ve bunlara bağlı olarak bizde "hayatımda korkacağım bir şey olmasın" şeklinde bir yaklaşım ortaya çıkar. Dolayısıyla ne kadar çok istedikleriniz ve istemedikleriniz varsa hayat size o kadar tersmiş gibi gözükür.

Hatta bu konuda bir bilgeye şöyle bir soru sorarlar. Batılı bir kişi der ki: "Çok mutsuzum." "Neden?" der bilge. Adam der ki: "İstediklerim olmuyor, istemediklerim oluyor." "O zaman" der, "istedikleriniisteme, istemedikleriniiste." Aslında burada bilge ne demek istiyor? Diyor ki, bak içeride "ben şunu istiyorum, şunu istemiyorum" diyen bir mekanizma var. Bir ego mekanizması var. Sürekli böyle işliyor. Ve ilginçtir kiegomuz, bunun farkında olalım ya da olmayalım, bundan besleniyor.

Egonun "İstiyorum / İstemiyorum" Mekanizması

Yaniişte mesela diyelim ki "ben bu masa örtüsünü sevmiyorum" diyorum. Veya işte "şöyle bir mikrofon değil de başka bir mikrofon olsun" istiyorum. Bir sürü hikaye üretebilirim şu anda mesela. Mutsuz olmak için birçok neden bulabilirim, tırnak içinde.

Bu nedir arkadaşlar? Bu aslında insanın o sınırlı benlik arzularının ve korkularının, hayatla doğru temas etmenizi engellemesidir. Biraz dikkat ederseniz sürekli sizimeşgul eden "şunu istiyorum bunu istemiyorum, böyle olsun böyle olmasın" diyen ve içeride sürekliişleyen bir arayüz var. Hayatla doğrudan temas etmenizi engelleyen sürekli bir arayüz var.

"Ama ben böyle istiyorum. Ama ben böyle istemiyorum. Ama niye öyle olmuyor ki? Niye benim istediklerim olmuyor?" diye bir de vitesi arttırırsınız. En son öfkelenirsiniz ya da kırılırsınız. Öfkeniz veya kırgınlığınız insanlara yansır, hayata yansır, Yaradan'a yansır. Ve siz nasıl bir hikayenin içinde olduğunuzu fark etmezsiniz. Bir şey sizimutsuz ediyordur. Hani bazen surat asan insanlar vardır. Niye surat asıyor? İstediğim şeyler olmuyor, istemediğim şeyler oluyor.

Peki kaldır o isteyeni ve istemeyeni. Bir süre kaldır. Mesela bir süre "bir şey istiyor da değilim, istemiyor da değilim." Hani bakın bunu ifade ederken böyle hayattan soğumak, hayattan uzaklaşmak, hayata küsmekten bahsetmiyoruz. Hayata, istiyorum ve istemiyorum ikileminden bağımsız bir şekilde bakabilmeyi kastediyoruz. Hayat işliyor ve ben hayatın işleyişine "bunu arzu ediyorum, bunu arzu etmiyorum" üzerinden bakmıyorum. "Şu şeyden korkuyorum, şöyle olursa korkuyorum, böyle olursa mutlu oluyorum" ikileminden uzak bir şekilde baktığımızda aslında ne olacak? Hayatın doğasıyla kendiniz arasındakiilişki doğal bir hale gelecek.

Hayata Doğrudan Temas Etmek

Mesela birisi seni sevmiyor. Problem mi? Değil, aslında değil. Peki niye problem? Çünkü sevmesiniistiyorsun. Biri seni aramıyor, aramasını istiyorsun. Biri seni arıyor, aramamasını istiyorsun. Sürekliiçeride arzu eden ve etmeyen, isteyen ve istemeyen bir şey var. "Seviyorum sevmiyorum, seviyorum sevmiyorum." Bu bizimle hayat arasına güçlü bir bariyer örüyor, güçlü bir duvar örüyor. Ve sen hayatı hiçbir zaman olduğu gibi algılayamıyorsun, olduğu gibi görmüyorsun, mutsuzsun.

Niye? Küçük mutluluklar devreye giriyor, istediğim bazı şeyler oluyor. Hatta geçen böyle genç bir arkadaştan duydum, diyor ki: "Sonunda zaten istediklerimin çoğu olmayacak, o yüzden istediğim şeyler olduğunda da mutlu olmuyorum, çünkü zaten mutsuz olacağım sonunda, gereksiz yere arada bir mutluluk üretmeye gerek yok" tırnak içinde. Çok mantıklı bir arkadaştı değil mi? Gayet mantıklı gözüküyor değil mi?

Hani bu şey gibi: "Nasıl olsa öleceğiz, o yüzden yaşamanın anlamı yok." Veya "ölmeyecek miyiz? Öleceğiz, o zaman yaşamaktan niye keyif alalım?" demek gibi bir şey. Mantıklı mı? Çok mantıklı, değil mi? Ama nereden bakıyor kişi? Ölüme de yanlış bir yerden bakıyor. Bir şeyin bitmesine de yanlış bir yerden bakıyor.

Mesela düşünün, böyle güzel bir şeyin bitmesiniistemiyorsunuz değil mi? Kötü bir şeyin de bir an evvel geçmesiniistiyorsunuz. Bakın bunlar da o istekler cümlesinden. Hayatımız "istiyorum, arzu ediyorum, istemiyorum, arzu etmiyorum, bu beni rahatsız ediyor" ile geçebiliyor. Ve geçtiği zaman ne oluyor? Siz dört dörtlük mutsuz bir insan oluyorsunuz.

Tabii egonuz devreye girip şunu diyecektir: "Hiçbir şey istemeyelim mi?" diye bir hikayenin içine sizi sokacaktır. Halbuki ben böyle bir şey dedim mi? Demedim değil mi? Böyle bir şey diyor muyuz? Hayır, demiyoruz. Biz hayatın akışına sakin bir yerden bakıyoruz. Mesela diyelim ki ben burada çay içerken elim değdi ve döküldü.

Orada içeriden bir şey diyecek ki "Allah kahretsin, döküldü, keşke dökülmeseydi." İçeride bir direnç olmadan bakabildiğimde aslında çok rahat bir şekilde "döküldü, bir dahaki sefere dikkat ederim" diyebilirim, değil mi? Ama dökülmesine direnç oluşturmam. Direncin olduğu her yerde gereksiz bir yük alma vardır. Bir şey olmuştur ama sen olmasını istemiyorsundur. Bir şey olmamıştır ama olmasını istemişsindir.

Sahte Benliğin Kurguladığı "Mutlu Olma / Olamama" Hikayesi

Ve bazen bir insanın bir ömrü — bakın abartmıyorum — bir ömrü bazen bir şeyle geçer. Bir olmadı, evlenemedi; boşanmak istedi ama bir türlü boşanamadı. Ömrü de geçmiştir artık. "Boşanıp ne yapacağız bu yaştan sonra" falan demiştir. Ama içeride şu işler: "Keşke evlenmeseydim, keşke daha önce boşansaydım" diye bir hikaye döner durur. Ve o sizi böyle sürekliinceden inceye oyar. Sizin enerjinizi alır, huzurunuzu alır, mutluluğunuzu alır. Ve bir bakarsınız kiişte hayat çok tatsız. Niye tatsız? Egondan dolayı tatsız. Başka bir nedenden dolayı değil. Başka hiçbir nedeniyok.

Ama biz ne yaparız? Yaşadığımız olayı suçlarız. Deriz ki "böyle olsaydı mutlu olurdum, ama şöyle oldu, mutsuz oldum." Bunun nedeni nedir? Bunun nedeni sahte benliğimizin kurguladığı hikayedir. Çünkü sahte benliğimiz "şöyle şöyle olursa tamamlanırım, mutlu olurum, mutmain olurum, ama olmadı, o zaman büyük bir eksiklik var" der. Sahte benliklerimizin bütün hikayesi buna dayanır: bir şeylerin mutlu edeceği, bir şeylerin de mutsuz edeceği üzerine oturur bütün benliğimizin hikayesi.

Mesela "ne istiyorsun?" "Şunu istiyorum." Olsa mutlu olacağına inanır, olmadığı zaman mutsuz olacağına, bir şey olduğu zaman tamamlanacağına inanır, olmadığı zaman eksik kalacağına inanır.

Benim hayatta en çok hoşlandığım soru şudur. Bir şey söyleyen bir insana derim ki: bunu diyen benlik nasıl biri? Mesela diyor ki "yalnızlıktan hoşlanmıyorum." Diyorum ki, bunu diyen nasıl biri? Eksik biri mi? Yarım biri mi? Tam biri mi? Mutsuz biri mi?

Yalnızlıktan korkan biri mi? Yalnızlığı onaylanmama, yetersiz bulunma, tercih edilmeme olarak algılayan biri mi? Bak gene yalnız kaldın işte deyip onun üzerinden bir hikaye üreten biri mi? Halbuki yalnız olmanın hiçbir mahsuru yoktur değil mi?

Mesela ben bazen bakarım biri diyor ki "ben mutsuzum ve çok yalnızım." Şimdi ben bir bağlantı kuramıyorum aslında. Neden? Çünkü ben de yalnızım ama ben, "ben" derken eksik değil, mutsuz değil, yarım değil, işte tercih ediliyor veya edilmiyor gibi bir yerden bakmıyorum. "Yalnızım ve mutluyum" diyebilirim değil mi? Ama "yalnızım ve mutsuzum, anlaşılmıyorum ve mutsuzum" dediğimde sorgulamam gereken şey, o benim nasıl bir ben olduğumdur. O benim nasıl bir ben olduğumu fark ettiğiniz zaman ya diyeceksiniz ki bu ben gerçektir veya diyeceksiniz ki burada sahte bir şey var, ben yanlış bir şeye ben diyorum.

"Ben" Kavramının Hakikati

Bakın "ben" kavramını hep söylüyorum, ilahi bir şeydir. Allah'ın kendine söylediği en temel, kendisiiçin kullandığı en temel kavramlardan biridir: Ben. "İnneni enallah" — muhakkak ki ben Allah'ım. Tevrat'ta da geçer: "Ben benim." Ben, varlıktır aslında.

Ama biz varlık olarak neyi koyuyoruz? Ben dediğimiz şey ne? Ben dediğimiz şey varlık mı? Hayır. Boşluk, yokluk, eksiklik. Sevilmeyen veya sevildiği zaman mutlu olan ama sevilmediği zaman mutsuz olan; birisi onu tercih ettiği zaman kendiniiyi hisseden ama tercih etmediği zaman kötü hisseden.

Ben mesela bunu ne kadar çok görüyorum ama şunu fark etmedikleri zaman garipsiyorum. Diyorum ki, geçen gün mutluydun, ama şimdi tercih edilmediğin için, bırakıldığın için mutsuzsun. Sen nasıl bir varlıksın? Şunu kendinize sorun. En sevdiğiniz insanlar sizi terk etti diyelim. Bu anneniz olabilir, babanız olabilir, eşiniz, sevgiliniz, kardeşiniz, çocuğunuz, her kimse. Bıraktı. Bir sabah uyandınız, hiç kimse yok. Bir bakın bakalım, ben hissinde, ben bilincinde ne oluyor? Deprem oluyordur muhtemelen. Ama niye deprem oluyor? Çünkü merkezinizde değilsiniz. Çünkü gerçek bende değilsiniz.

Bakın hep hatırlatıyorum: Allah peygambere ne diyor? "Eğer çevrendekiinsanlar dağılacak olurlarsa de ki: Allah bana yeter." Bu nasıl bir ben? Varlığı Allah'la kaim olan bir ben. Bakın bu dikkat edin, bir laf değil, böyle bir söylem değil. "Benim kimseye ihtiyacım yok, ben tek başıma da yaparım" gibi kapak olsun diye söylenen bir söz değil. İşte Instagram'da birilerine mesaj vermek için kullanılan bir söz değil. Hakikatin tam merkezinden söylenmiş bir söz.

"İnsanlar etrafından dağılacak olurlarsa de ki Allah bana yeter." Bu aslında şudur: sen Allah'la var olan, Allah'la kaim olan bir varlıksın. Sen bunu keşfetmek durumundasın.

Yoksa sen kendine bir evlat, eş, arkadaş, sevgili, anne, baba bulmak zorunda değilsin. Ama içindeki o sahte benlik ne yapıyor? "Yalnızsın" diyor. "Ne yapman lazım? Bir şey bulman lazım." Hatta geçen bir kişiden duydum, herhalde bir televizyon programındandı: "Ben evlenmeyi o kadar düşünen biri değildim ama evlendim, çocuk sahibi olmak için bunu yaptım" diyor. Herkesin bir hikayesi var. Her egonun bir hikayesi var. Neden? Çünkü sahte bir yerde duruyoruz.

Varoluşsal Boşluk ve Gerçek Merkez

Din aslında nedir? Din, seni yabancılaşmış olduğun bir noktadan gerçek yurduna, gerçek merkezine getiren bir yoldur. Seni gerçek merkezine çağıran bir yoldur. O yolu kat etmezsek — ki o içimizdeki bir yolculuktur, dışsal bir yolculuk değildir. Bir yere gitmekle ulaşacağımız bir yer değildir. Bir ilişkiyle ulaşacağımız bir şey değildir. Bir başarıyla ulaşacağımız bir şey değildir. Kendiiçimizde kat etmemiz gereken bir şeydir. Merkezine döndüğünde hayat çok güzeldir. Kardeşlerin seni kuyuya atabilir.

Etrafındakiinsanlar dağılabilir. Hiç kimse seni anlamayabilir. Hiçbir problem yoktur. Ama kimin için problem yoktur? Gerçek ben için problem yoktur. Gerçek kendilik için bir problem söz konusu değildir. Öyleyse senin en temel gayen gerçek kendiliğine yolculuktur. Bunu yaptın yaptın, yapamadıysan hayatını boşa geçirmişsindir.

_(Bir dinleyici sorar:)_ Buyurun. Bu biraz varoluş vakumunun içerisinde kaybolmak değil mi aslında? _"Efendim?"_ Varoluş vakumunun içerisinde kaybolmak değil mi aslında?

_"Varoluş vakumundan kastınız ne?"_ Yani kişinin kendini var edememesi, sizin bahsettiğiniz benliğine ulaşabilme, adım adım vermek, farkındalık oluşturarak öz benliğine ulaşabilme sürecini tamamlaması. Yani "ben ne istiyordum, kimim, ne istiyordum, ben kimim?" — bu soruyu sormaya başlaması değil mi?

Evet, "ben kimim" sorusunun cevabı, ideal bir benlik oluşturarak, başka türlü benlikler oluşturarak değil. "Ben kimim" sorusunun cevabı gerçek kendinin ne olduğunu keşfetmektir. Bizim burada kastettiğimiz şey ideal benlik kavramı değildir. Biz ideal benlik gibi bir kavramı ben en azından kabul etmiyorum. Kavram bazında da değil yani. Kendini var edemezsin. "Varsın" diyorum ben. Varsın da konuşmasın demiyorum, hayır varsın. Varsın ve tamsın. Dolayısıyla bakın şuna hep vurguluyorum: var olmaya çalışmayın, lütfen bunu rica ediyorum, var olmaya çalışmayın. Var olma kaygısı da duymayın. Var olma mücadelesi de yapmayın. Kendinizi gerçekleştirme mücadelesine de girmeyin, çünkü gerçeksiniz. Bakın bunlar modern psikolojinin zihnimizi berbat ettiği kavramlar.

"Ne olmak istiyorsun?" Hiçbir şey olmak istemiyorum. Ne isem o olmak istiyorum. Ne isem o olduğumu fark etmek istiyorum. Ne demek "ne olmak istiyorsun?" Bana diyebilirsin "bu dünyada yaşarken hangi mesleği yapmak istersin?" O ayrı bir şeydir.

Ama bakın, varoluşsal kavramlar içimizde yanlış yerlere oturtulmuştur. "Ne olmak istiyorsun?" Ne kadar sahte bir soru. Varoluşun içerisinde "ne olmak istiyorsun?" ölümlü olduğunun farkına varmak değildir. İşte diyorum ki ölümlü olmadığını da fark edeceksin. Çünkü varlık ölümsüzdür aslında. Ölenin ne olduğunu, ölmeyenin ne olduğunu kavramak, insan için gerekli olan şeydir.

Allah niye "ve ileyhi turcaûn" diyor? "Bana döneceksiniz" diyor. Niye dönüyoruz? İnsan nereye döner, değil mi? Geldiği yere döner. O zaman sen nereden gelmişsin? Topraktan mı gelmişsin? Hayır. Tanrısal bir varlıksın, Tanrı'dan gelmişsin. Bunu nasıl anlarsanız anlayın, kavramın içini şu an açmıyorum ama bakın basit bir şey söylüyorum: "ona döneceksiniz." Bu ne kadar büyük bir müjdedir. Ne kadar muazzam bir farkındalıktır. Ne kadar muazzam bir hakikate işaret ediyor: ona döneceksiniz. Bu ne kadar mükemmel bir şey.

Cennetten Düşüş: Âdem Kıssası ve Şeytanın Tuzağı

Geldiğimizde kirlenmeye başlıyoruz. Benim de anlatmak istediğim bu. Benim bütün konuşmalarımın altında yatan şey aslında neyden arınacağımızı anlatmaya çalışıyoruz. Mesela "mutlu olmak istiyorum" diyorum. Diyorum ki, bundan arın abiciğim. Bu benlikten arın. "Mutlu olmak istiyorum." Bu benlikten arın. Neden? Çünkü bu hakiki anlamdaki mutluluğunu örtüyor. Senin gerçekte mutlu olan hakikatiniörtüyor. Senin hakikatte mutlu olan kendiliğini örtüyor.

"Mutlu olmak istiyorum. Demek ki mutsuzum." Şu anda o kadar mutlu değilim, mutlu olmak istiyorum. Arkasından bir soru daha geliyor: "Neyle mutlu olmak istiyorsun?" Tırnak içinde, şeytanın işi gücü yok ki sana soru mu üretemeyecek? "Neyle mutlu olmak istiyorsun?" Şununla ulaşırsın farz edelim. "Oldun mu?" der, "olmadın." "Demek ki daha büyüğü lazım" der. Veya "bu değil, başka bir şeymiş demek ki, hadioraya koşalım" der. Hiç bitmez mutluluk hikayeniz. Çünkü öyle bir şey yoktur.

Peki bu konuda biz uyarılmamış mıyız? Uyarılmışız. Âdem kıssasında uyarılmışız. Bak şeytan ne diyor Âdem'e, yaniinsanoğluna? Diyor ki: ebedi bir mülke sahip

olmayasın ve melekler gibi olmayasın diye o ağaç yasaklandı. Ne demek bu? Şimdihepimiz bir şeye sahip olmak istemiyor muyuz? Hepimizde bir şeye sahip olma, sankisahip olunca tamamlanacağım hikayesi yok mu? İşte bundan temizlenmek durumundasın. Hiçbir şeye sahip değilsin, ilişkilerin de dahil olmak üzere. Bakın sahip değiliz ama ilişkiliyiz. Ben anne babamla ilişkiliyim, sizinle ilişkiliyim ama hiçbir ilişki üzerinden var değilim, sahibi değilim.

Bütün bunları bıraktığınız zaman o zaman temizlenmeye başlıyorsunuz. Bütün bunlarla düşünün, bu kafayla cennete gitseniz ne olur? Cenneti de bozarsınız. Öbür tarafta "Allah ona şunu vermiş, ona niye vermiş?" diye gözünüz kalır. Neden? Çünkü kendinizde değilsiniz. Bir insan kendinde olsa dışarıdaki hiçbir şeye gıpta duymaz. Ama biz ne diyoruz? "Ya işte bak, gıpta duyma. İşte Allah herkese bir şey veriyor, bu imtihan dünyası." "Ya yok kardeşim, böyle bir imtihan dünyası, ne bu imtihan dünyasından bahsediyorsun? Ben niye gıpta ediyorum? Kim gıpta ediyor?" Oraya bakmam lazım. Ama gıpta eden biriysen, oo imtihan bol. O kadar çok imtihan olur ki, imtihanım bitmez, sonsuza kadar devam eder.

İmtihan Hikayesinin Sahte Kurgusu

Ben diyorum kiimtihandan kurtulmamız gerekiyor. Tırnak içinde söylüyorum: imtihan hikayesinden kurtulmam gerekiyor. "Onlar Allah'tan razı, Allah da onlardan razı" noktasına gelmen gerekiyor. "Onlar Allah'ı sever, Allah da onları sever" noktasına gelmen gerekiyor. O hakikatin farkına varman gerekiyor. Yoksa ömrün imtihandan geçilmez. "Benim annem niye öyle? Onunki niye böyle? Onun babası niye böyle? Benim babam niye böyle? Onlar beni niye anlamıyor? Öbürleri beni niye görmezden geliyor?" Hikaye üstüne hikaye.

Bir de buna dini kılıf da bulmuşuz: her şey imtihan. Bakın Allah diyor ki: sizi bir şeylerle karşılaştırıyoruz, karşılaştırıyoruz ta ki siz fıtratınıza göre mi davranacaksınız sahte benliklerinize göre mi, bunun ayırdına varacaksınız. Yoksa olaylar imtihan değildir. Olayların üzerinden imtihan hikayesi üretmeyin. "Bu çok büyük bir imtihan.

Ne alakası var ya? Çocuğum öldü, çok büyük bir imtihan. Eşim beni terk etti, çok büyük bir imtihan. Kimse beni anlamıyor, çok büyük bir imtihan." İmtihanlar hiç bitmez. Harbi arkası kesilmez. Hasta olursun, "hastalık niye beni buluyor?" Hikaye hiç bitmez.

Soru şudur: imtihan olaylarda mıdır, senin bilincinde midir? Sen doğru yerden bakmıyorsan hayatta her şey imtihandır. Evladının seni dinlememesi de imtihandır, eşinin seni anlamaması da imtihandır, arkadaşının, eşinin, dostunun seni hayal kırıklığına uğratması da imtihandır. İnsanların seni küçümsemesi de imtihandır. Bakın insanoğlunun en önemli tuzaklarından biri ne? Yaşadığı süreç üzerinden kendinideğerli veya değersiz hissetmesi. Sahte benlikler her şeyi yükler: anlam da yükler, anlamsızlık da yükler, yanlış anlamlar da yükler. Ve bütün bunların hikayesi üzerinden hayata bakarsın. "Kendimi hiç değerli hissedemiyorum" dersin. Neden? Çünkü sahte bir yerde duruyorsun. O sahte benlik sana diyor ki "şöyle olursa kendini değerlihissedersin, ama böyle olursa değerli hissetmezsin."

Hayatta duymayı artık hiç istemediğim bir cümle var: "ama bütün insanlar böyle." Bir de böyle bir yerden gol yiyoruz. Neden? Çünkü çevremiz, kendimiz de içinde olmak üzere, güçlü bir hipnotize haliiçindeyiz. Her yerde aynı hikayeyi duyuyoruz. O yüzden Allah peygambere diyor: etrafın dağılacak olursa de ki Allah bana yeter. Çünkü biz, egosal düzeyde emin değiliz ya, böyle çevremizden destekleyici odaklar arıyoruz.

Çünkü ego şöyle diyor: "acaba ben yanılıyor muyum ya, hani herkes Mersin'e giderken ben tersine mi gidiyorum?" Herkes değer arıyor, değer bulmaya çalışıyor.

"Kimse bana değer vermiyor" veya "veriyordu ama aldı, geri aldı o değeri." Bununla ilgili sayısız hikayelerimiz var, sayısız beklentilerimiz var. Herkes de üç aşağı beş yukarı böyle yaşıyor.

"Ben tırnak içinde bir akıllı ben miyim?" diye ego bize 360 derece dolanarak ters bir yerden gol atmaya çalışıyor. Çünkü diyor ki: "benim, sen beni dinle, sen bir ilişkiyle kurtulacaksın, sen bir başarıyla kurtulacaksın, sen insanların takdir ettiği bir konuma gelirsen kurtulacaksın, sen anlaşıldığın zaman kurtulacaksın, sen yalnız olmadığın zaman kurtulacaksın, biri seni özel olarak tercih ettiği zaman kurtulacaksın." Hikayenin ucu bucağı yok. Bu hikayeye kim inanmaz? Ancak kendini bilen insan inanmaz.

Kendini Bilmek: Ruhunu ve Rabbini Bilmek

Ama "kendini bilme" kavramını da iyi bozmuşuz. Kendini bilme kavramını da bozmuşuz, onu da psikolojiye indirgemişiz. Bakın tek cümle söylüyorum bu konuda: kendini bilmek, ruhunu bilmektir. Ruhunu bilmek, Rabbini bilmektir. Bu kadar nettir bu.

Kendini bilmekten kasıt psikolojini bilmek değildir. Kendini bilmekten kasıt asla yaşadığın deneyimlerin hikayesini bilmek değildir. Kendini bilmek ruhunu bilmektir.

Kendini bildiğin zaman Rabbini de bilirsin. Ve bütün yaşadığın şeyler sadece birer deneyim değeri taşır. Ne yaşamış olursan ol, hiçbir bir problem taşımazlar.

Bakın gerçek kendilik yaşadığı bir olaydan zarar görmez. Bakın bunu ısrarla söylüyorum. Ama biliyorum kiiçinizdeki benlikler zarar gördüklerini düşünüyorlar. "Yaşadığınız olaylardan zarar gördünüz, çok yıprandınız" diyor içinizdeki benlik, değil mi? Benim içimde de aynı hikaye dolanabilir. Ben bu şeyi ayırt edebiliyor muyum?

Gerçek kendilik hiçbir şeyden yaralanmaz. Hiçbir şeyden bozulmaz. Hiçbir şeyden kayıp duymaz. Ama içimde bir şey diyor ki "ben kayıp hissediyorum." Peki ben neyidinleyeceğim o zaman?

Cuma Sûresi'nin İşari Yorumu: Kimi Dinliyorsun?

Cuma sûresinde geçiyor değil mi? Peygamber Cuma hutbesindeyken bir kervan geliyor ve o kervanın sesi vesairesi — işte bir ticaret yapılacak, alınacak satılacak mallar var. Mescitte birkaç sahabe dışında hepsi mescidi terk ediyorlar. Bizim içimizde aynı hikaye yok mu? Orada Hazreti Muhammed gerçek kendiliği temsil ediyor. Senin içinde de bir sürü benlik var, birçok benlik var. Her birinin ayrı bir hikayesi var. Ve o hikayenin içinde ya peygamberi hatırlar, kendi öz varlığının farkında olursun, ya da o farkındalıktan uzaklaşırsın.

Cuma sûresi niye bunu anlatıyor? Cuma günü kervan gelince cemaat dağıldı diye mianlatıyor sadece? O zahiri bir yorum. Onun batıni yorumu nedir? Sen kendiiçinde Muhammed'i dinliyor musun? Yani gerçek kendiliği dinliyor musun? Onun sesini fark ediyor musun? Biri sana diyor ki "şu alışverişi yapmasam, işte şu ilişkim olmasa ben mutsuz olurum." Şunu farz edin, düşünün: evli olanların eşleri terk etse onları mesela, işte sevgilisi olanları sevgilisi bıraksa. Veya desem ki "bundan sonra hayatta sizi hiç kimse sevmeyecek, bir kişi bile sevmeyecek." İçinizde bir korku, kaygı, tedirginlik olur mu? Olmaz mı?

Bir bakacaksınız, o Cuma saatinde deyim yerindeyse o sahabiler niye mescidi terk ettiler? Böyle peygamberi bırakıverdiler yani. Bu ne anlatıyor bize? Hz. Muhammed senin gerçek kendiliğinin temsilidir. En mükemmel timsalidir. Hz. Muhammed gerçek varlığımızın, kendiliğimizin en mükemmel temsilidir. Ve tabii gene işari bir yorumla söylüyorum: âyette ne diyor? "İçinizden çıkan bir peygamber." Hepimiz HazretiMuhammed ile aynı kendiliği, aynı hakikati taşıyoruz. Onun kendiliğiyle senin kendiliğin arasında bir fark yok, gerçek kendiliğin. Onu duyabildiğin zaman, onu dinlediğin zaman huzurlu olursun, mutmain olursun. Ne olursa olsun, başına ne gelirse gelsin, tıpkı o âyetteki gibi: insanlar etrafından dağılacak olurlarsa "Allah bana yeter." Bunu idrak edersin. Bunun söyleminden bahsetmiyoruz, bunun lafazanlığından bahsetmiyoruz; bakacaksın, hakikaten Allah yeter, çünkü onda hiçbir eksiklik yok.

Ama sorun o sahte kendiliğimizde. Ben de sorayım sahte kendiliğime: o diyor ki"yeter ama o kadar da yetmez, bir şey eksik kalır" diye hikayesi var. Neden? Çünkü sahte bir yerden bakıyor, sahte bir yerden olayı algılıyor. "Şu olmazsa mutlu olamam" diyor. "Hayatta bir başarı elde edemediysen, biri seni sevmediyse, en azından hayatta biri seni anlamadıysa mutsuz olursun kardeşim" diyor. Psikoloji bunu söylüyor, tırnak içinde söylüyorum. Ben de diyorum ki, ben o muyum acaba? Ben modern psikolojinin iddia ettiği bir varlık mıyım? Yoksa Kur'an'ın orada ifade ettiği bir varlık mıyım? Bunu ayırt etmem gerekiyor.

Ya o sahte benliklerle bir ömür boyu yaşayacağım, bir yandan da dini birlikte götüreceğim; tıpkı âyette ifade edildiği gibi, "biz iki denizi salıvermişiz, hiç birbirlerine karışmazlar." Senin sahte benliklerin başını almış gidiyor, bir yandan da din güya, dindar bir insansın, dini de birlikte götürmeye çalışıyorsun; hiçbirini birbirine karıştırmıyorsun, tırnak içinde söylüyorum. Ama ikisi birbirine zıt. Hz. İsa'nın deyimiyle, "hem Tanrı'ya hem diğerine ibadet edemezsin." Mümkün değil. Mutlaka orada bir çelişki yaşayacaksın, o çelişkiyi görmek zorundasın. İçinde bir şey diyor kisana: "sen eksiksin, sen yetersizsin, sevilmen lazım, takdir edilmen lazım, onaylanman lazım, anlaşılman lazım, güçlü olman lazım" — bir sürü sana hikaye anlatıyor.

Korku Damarı ve Şeytanın Aldatma Yöntemi

Allah da diyor ki: "sana ruhumdan üfledim." Hangisi doğru? Karar vermek zorundayız. Karar vermezsek hayatımız çok doğru bir istikamette gitmez. Hayatımızın doğru bir

istikamette gitmesiiçin öznenin doğru bir yerde durması lazım. Özne doğru bir noktada olmalıdır. Merkezinde olmalısın. Merkezinde olmadığın zaman hiçbir şeyidoğru göremezsin.

Hani geçen hafta söyledim ya Nasreddin Hoca'ya sormuşlar: dünyanın merkezineresidir? "Eşeğimin arka ayağı" demiş, arka sol ayağı. Bir fıkra budur. "Bir tanesi de benim sol ayağımmış." "Nereden biliyorsun?" "İnanmıyorsanız ölçün" demiş. Şimdiaslında orada dünyanın merkezini mi ölçüyoruz? Yoksa aslında dünyaya hangimerkezden baktığını mı söylüyor sana Nasreddin Hoca? Dünyaya nereden bakıyorsun? Dünyayı nereden görüyorsun? Dünya sana nereden görünüyor? Hangipencereden hayatı okuyorsun? Orayı keşfetmezsen — ve orası gerçek mi yoksa sahte bir şey mi, orayı keşfetmezsen — asla bir yol alamazsın, yol almak imkânsız olur. Ama o sahteliği keşfedersen o zaman hakiki olanına doğru yol alırsın. Ve o hakiki olanına doğru yol aldığında hayat sana olduğu gibi görünür.

Hatta bir âlimin ifadesiyle, hakikiimanı idrak etmiş olan insan kâinat bomba olup patlasa kaygı duymaz ve onu hayretle seyreder. Şimdi biz ne yapıyoruz? Korkuyoruz, dünyaya bir şey çarpar diye. Ya da "bir kısım uzaylılar varmış da dünyayı şöyle yapacak, böyle yapacak" diye insanları envai çeşit hikayeyle korkutuyorlar. Bakın nefsaniyet ve şeytanın en temel aldatıcı noktalarından birisi korkutmaktır. Korku damarı insanoğlunun en problemli damarıdır. Ve o korku damarınızın farkına varmazsanız — ki onun farkına varmanız "kim korkuyor?" sorusunu sormanıza bağlıdır. Kim korkuyor? Korkan kim? Korkan gerçekten var olan biri mi? Varsa nasıl var? O korkan biri öldürülebilir mi? Zarar görebilir mi? Ortadan kaldırılabilir mi? Nasıl bir varlık? Bunları sorarsak o zaman korkunun kaynağını da bulmuş oluruz.

Şeytanın Âdem'e yaptığı şey çok basittir. Onu merkezinden kopardı. Dedi ki "sen bağımsız bir birey olarak bir melek olmayasın diye, ebedi bir mülke sahip olmayasın diye o ağaca yaklaşma." Ve ne yaptı? Onu merkezinden kopardı. Hani bazen çocuklarda olur ya, işte birinin anne babası ona bir oyuncak almıştır, onu diğer çocuğa gösterir. "Bak, senin var mı bundan?" O da merkezinden kopar, o da üzüntüye kapılır değil mi? "Ya işte benim yok" der, gider anne babasından ister; işte anne babası ya alır ya almaz ama merkezinden kopmuş artık. Hikaye başlıyor. Sana eksik olduğun imajını veriyor. Eksik olduğun, tamamlanmak zorunda olduğun. O zaman hikaye üretmeye başlıyorsun: "nasıl mükemmel olabilirim, nasıl melek gibiolabilirim?" Orada melek bir nevi mükemmeliyet sembolü. "Nasıl öyle olabilirim, nasıl bir mülke sahip olabilirim?" O mülk güzel veya yakışıklı bir beden olabilir, bir başarı olabilir, sahip olduğun bir sevgili veya eş olabilir. Bir sürü hikaye: bir şeye sahip olacaksın. Neden? Çünkü bir hiçsin. Şeytan Âdem'i neyle kandırdı? Hiç olmakla kandırdı: "sen kendi başına bir şey değilsin" dedi.

Şöhret, Değer ve Kapitalist Aldanış

Bakın bizler de böyleyiz. Bizler de ilahi bilinçten koparılıyoruz. Eskiden ne güzel bir ifade: "Allah'ın kuluyum." Sonra bunu neyle bizi yanıltmaya çalıştılar? İşte böyle: "Allah'ın kulu olmak, Allah'a bağlı ona mahkûm biri olmak, senin bireyselliğini

öldürüyor. Allah senin bireyselliğini öldürüyor" — vay be diyorsun, "ben de bireysel biri olayım." Bireyselleşme; sonra ne oldu? O bireyselleşme seni yapayalnız bıraktı ortada, seni Allah'tan kopararak bir hiç derecesine düşürdü. Ama bununla da yetinmedi. Ne oldu? Dedi ki "bir hiçsin ama bir şey olabilirsin." Şimdi al sana tezgâhtan bir şey seç. Bir hiçsin, bir şey olmaya çalışacaksın. Ya çok bilgili biriolacaksın, ya sevilen biri olacaksın, ya etkili biri olacaksın, güçlü biri olacaksın, şu olacaksın, bu olacaksın, ünlü biri olacaksın.

Şimdi maalesef küçük çocuklardan duyuyorum, daha 10-12 yaşında, "ben YouTuber olacağım" diyor mesela. Ne kadar acı verici bir şey. Hepimizin hikayesi aynı. O çocuk, o çocuk aklıyla YouTuber olmaya çalışıyor, sen bilmem ne olmaya çalışıyorsun. Neden? Çünkü seni gerçek merkezinden kopardı. "Ben Allah'ın kuluyum, ona aidim, onun varlığıyla varım ve tamım" bilincinden çıkardı seni. Sana dedi ki "sen bir şeye sahip değilsen bir hiçsin, bir şeyde mükemmel olmalısın." Verdimi gazı? Verdi. Sen de yuttun mu bunu? Yuttun. Artık sen bitmiş oluyorsun. Sen ne yaparsan yap. İstersen dünyanın en ünlü insanı ol, o boş bir hikayedir. İstersen dünyanın en zengin insanı ol, boş bir hikayedir. İstersen evlen, çoluk çocuğun olsun, onun bir zaman hikayesini hissederek tatmin ol; sonra, sonra işte çocuklar evleniyor, ihtiyarlıyorsun, herkes bir yere gidiyor. Ondan sonra otur düşün, düşünmeye başlıyorsun. Tabii en iyiihtimalle huzurevine veriyorlar. Neden huzurevine veriyorlar? Çünkü huzursuzsun. Kendi huzurunun farkındalığını unutmuşsun. Evlilik üzerinden huzur aramışsın, çocuk üzerinden huzur aramışsın, en son onlar gidince senihuzurevine veriyorlar. Neden? Çünkü huzuru kaybetmişsin. Çünkü ilahi huzurda değilsin. Onunla var olduğunun farkında değilsin. Onun sana bahşettiği varlığın idrakinde değilsin.

İşte şeytanın yaptığı şey bu. Niye o kadar anlatılıyor Kur'an-ı Kerim'de, niye cennetten düşüş anlatılıyor? Çünkü sen de burada cennetten düşüyorsun. O zaman burada da cenneti yaşayabilirsin. Gerçek kendini hatırladığın an cennettesin. Kendiniunuttuğun an cennetten düşüyorsun. Kendini hatırladığın an cennetin içindesin, hatta cennet senin içinde. Ama "mutsuzum, bir şeye sahip olmam lazım, sevilmem lazım, takdir edilmem lazım, kendimiispat etmem lazım, yalnızım, birini bulmam lazım" dediğin an cehennemdesin. Ve onun sahte hikayesi bitmiyor.

Çünkü bakın gerçek kendinizi korumanıza gerek yok. Gerçek kendiniz korunmaya ihtiyaç duymayan bir şey. Ama sahte kendiliğinizi korumanız gerekiyor. "Ben biraz bir şeyler biliyorum diyelim, birisi bir şey sorarsa bilemezsem ne yapacağız?" Korumam lazım bunu, okumam lazım, bilmediğim bir noktada dışlanmam lazım. Sevilmek üzerinden bir hikaye üretmişsen sürekli sevilmeye devam etmen lazım, kendinisevdirmen lazım. Ünlüysen ününü devam ettirmen lazım. Niye İslam geleneğinde şöhret riyakârlığın kendisidir deniyor? Çünkü şöhretli olduğunda, şimdi ben YouTuber olsam, işte her gün düşüneceğim: "video çekmek lazım, bir şey atmak lazım, story midir hikaye midir, o mudur bu mudur, fotoğraf vermem lazım, ışık nereden düşecek" bir sürü hikaye. Ne oldu? Ben ne için bunu yapıyorum? Birilerinin zihninde yer almaya devam edeyim diye. Birileri beni unutmasın. Çünkü unutulursam felaket olur.

Kimin için? Sahte benliğim için. Şimdi ben dört dörtlük bir riyakâra dönüştüm. Dört dörtlük bir esarete düştüm.

Mutmain Olmak: Gerçek Mutluluğun Tanımı

Dolayısıyla merkezimize dönmeye çalışmalıyız. Merkezimize dönmek için de sahte olanları bırakmalıyız. "Mutsuzum" — git seni mutsuz eden o sahte benliği bul. O nasıl bir benlikse onu bulmak zorundasın. Ve o olmadığını da fark etmek zorundasın. "Ben mutsuzum" diye bir şey yok, bu sahte bir şeydir. Ama böyle bir sahte benlik var mı?

Var. Git onu bul, onu iyi anla, onu iyi keşfet. O nasıl bir sahte benlik? Seni nasıl mutsuz ediyor? Neyle mutsuz ediyor? Zaten kendi de mutsuz garibanım, yani seninereden kandırıyor? "Yalnızım" deyip mutsuz ediyor, bazen de "yalnız kalamıyorum" diye mutsuz ediyor. Hikayeler bitmiyor. Orayı keşfetmen gerekiyor. "Kendimi değerlihissetmiyorum" — git sana bunu diyeni bul, bunu diyen benliği bul. Bu nasıl bir şey, hikayesi ne, değerli olmak ne demek, kim sana değer veriyor, kim seni değersiz kılıyor, bunu keşfetmek zorundasın. Keşfedersen ve usulca bırakırsan, kavga etmeden, kimseyle çatışmadan; "işte toplum bizi böyle bozmuş, hep böyle yanlış şeyler anlatılıyor" falan, bak oralara girme, oralar da sahte. Bırak. Sakince bırak. Onları hikayeleştirme.

"Ben mutsuzum" dediğimde bu şu demektir arkadaşlar, deyim yerindeyse tıbbi olarak kanında iltihap pik seviyeye çıkmış yani. Bir gün daha kalsan öleceksin, öyle kabul et.

Bir insan kendisine "ben mutsuzum" diyorsa zehirlenmiş demektir. Bir insan "ben kendimi değersiz hissediyorum, şöyle olunca değerli hissediyorum, beni çok seviyor falan, kişi çok değerli hissediyorum" diyorsa, sen zehirlenmişsin; ya o zehri keşfedeceksin ya öyle hayatını yaşayacaksın. Çünkü bir kimsenin seni değerli veya değersiz hissettirebilme imkânı yoktur. Böyle bir şey yoktur. Hiç kimse bana kendimideğerli veya değersiz hissettiremez. Böyle bir şey imkânsızdır.

Siz peygamberden böyle bir şey duydunuz mu? Böyle bir rivayet var mı? "Ya işte siz bana inanın, ben de kendimi öyle hissettim" diye bir hikaye var mı? Yok. Allah peygamberini kendisiyle destekliyor. Peygamber ne kadar mükemmel olurlarsa olsunlar sahabeleriyle var olmuyor. "Ben sizinle varım" — yok öyle bir şey. "Ben sizinle değerliyim" — hayır, öyle bir şey yok. Ama bizim hayatımızda böyle cümleler çok fazla var. Peki hangisi gerçek? Niye peygamber böyle bir cümle kullanmamış?

Nereden bakmış hayata? Veya her şeyi bir kenara bırakın: benim kendimi değerlihissetmem bir insana bağlı olabilir mi? Böyle bir şey olabilir mi? Bu kapitalizmin kendisidir aslında. Biri sana diyor ki "değerlisin, sana böyle kıymet veriyorum." Sen de diyorsun ki "benim kıymetim bu." Biri bilinçli veya bilinçsiz sana bir değer biçiyor — "bak sen benim sayemde değerlisin" diyor aslında.

Şimdi böyle bir aldanışa toplu olarak uyacak mıyız? Hadi toplu olarak bıraktık, toplu olarak uyuyor insanlar diyelim. Ben uyacak mıyım? Ben böyle bir hikayenin içine girecek miyim? Böyle bir hikayenin tuzağına düşecek miyim? Veya düştüm, çıkmak istiyor muyum kardeşim? Bakın hepimiz düşüyoruz, hepimiz düşmüşüz. Ama buradan çıkabilir miyim? Çıkmak istiyor muyum? Veya buradan çıkılabileceği gibi bir

kanaatim var mı? Yoksa hayır, ben bu hikayeyi normal buluyorum; insanları nasıl etkileyebileceğimi, insanlara nasıl kendimi sevdirebileceğimi, birilerine nasıl kendimiispat edebileceğimi, nasıl birileriiçin alkışlanan, takdir gören, hayranlık duyulan, ihtiyaç duyulan biri olabileceğimi mi düşüneceğim? Ya da diyeceğim ki "evet böyle düşüneceğim kardeşim, benim için hayat bu, psikoloji de böyle diyor, koca koca adamlar yanılıyor mu yani?"

_(Dinleyicilerden biri itiraz ediyor:)_ İşte böyle değil. Mutlu olan olamaz mı? Tabii olabilir. İşte ben de onu diyorum. İşte bu sahte bir mutluluktur. Anlatabildim mi? Bu sahte bir mutluluktur. Olur, aldatıcı bir mutluluktur. Onu diyorum ben de. Diyorum ki karar vermek durumundayız yani. Psikolojiye kendini teslim ederek — insan sevildiği, önemsendiği, takdir gördüğü, anlaşıldığı, kabullenildiği, itibar gördüğü ölçüde mutlu olur — tamam, o zaman bak öyle mutlu ol, Allah'ı da fazla karıştırma bu işe, yaniçorba haline getirme bu işi. Git orada mutluluk bulabiliyorsan ne âlâ, devam edebilirsin. Bir gün gelip "ya bu sahte bir mutlulukmuş" veya "o kadar gerçek bir mutluluk değilmiş" dersen, o zaman gerçeği arayabilirsin. Ama iki sandalyenin ortasında oturmamak lazım. Oturursan ne orayı bulabilirsin ne orayı bulabilirsin. Hiç olmazsa git, orada mutluluk var diye dibine kadar git; varsa mutluluk, bize de bahsedersin, yoksa da dersin ki "aradım orada ama bulamadım." Aynen öyle.

Tabii ki burada, dedim ya her şey bozulmuş, aslında Kur'ani tabir mutmain kavramıdır. Yani ben gerçek mutluluğu Kur'an'daki o mutmain olmak anlamında kullanıyorum. Mutmain olmak şu demektir: kendi dışında hiçbir şeye ihtiyaç duymayacak tamlığa sahip olmak. Budur aslında insanın hakikati. Bakın "aradığım şey de" demiyorum buna. Aslında olduğum şey bu. Bu Allah'ın sana varoluşunda koyduğu bir hediyedir. Sen mutmainsin diyor.

Aziz Bir Misafir Olarak Dünyada Bulunmak

Bakın ne dedi Âdem'e? "Sen şu cennete yerleş, sen hiçbir şeye ihtiyaç duymayacaksın, güneş vesaire seni etkilemeyecek." Yani cennet, senin mutmain olarak müşahede ettiğin bir yerdir. Mutmain olduğun için her yer cennet gibi görünüyor. Mutmain olduğunda âlem cennete döner, çünkü mutmainsin. Hani en başta dedik ya, "bunu istiyorum bunu istemiyorum" diye bir hikayen yok, "şu eksiğim var, şu beklentim var, şu korkum var, şu arzum var" gibi bir hikayen yok.

Bakın hep şunu hatırlatmışımdır geçmişte: Allah bizi yeryüzüne aziz bir misafir olarak göndermiştir. Biz âlemin dilencisi olmayı seçmişizdir. Âlemin dilencisiyiz. Sevginin dilencisisin, itibarın dilencisisin, şöhretin dilencisisin, anlaşılmanın dilencisisin. Envaiçeşit dilenciliğimiz var. Ama Allah seni nasıl göndermişti bu âleme? Aziz bir misafir olarak. Gözün bu dünyada kalmayarak. Ecel anı geldi mi, gözünü kapar gidersin. "Sohbet ne olacak, o ne olacak, bu ne olacak" diye düşünmezsin. "Kitaplar ne olacak, arkadaşlarım ne olacak, yapacağım birçok işi vardı" — onu da kalanlar yapar veya yapmazlar yani. Benim öyle bir işim yok ki.

Geçen bir tanıdığım bir insandan duydum, bir insanın vefatını anlatıyor. Diyor ki böyle yemeğe oturmuş, böyle sırtını da yastığa dayamış, böyle bir şey istemiş, tam gelirken böyle gözlerini kapatıp gitmiş. Öyle bir gitmiş ki yani uyuyor zannetmişler, uykuya daldı veya böyle bir kendinden geçti zannetmişler; adam anında gitmiş yani. Bir dakika bile, bir saniye bile gözü arkada değil. Budur insan olmak. İnsan olmak böyle bir şey. Ama bize insan olmak diye çok yanlış bir şey öğrettiler. Mutlu olmak için neye ihtiyacın var? Hiçbir şeye. Mutsuz olmak için ise sahte benliklere ihtiyacımız var. Deyip kapatalım. Teşekkür ediyorum.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Konuşmacı sohbet boyunca birçok kez Kur'an'a işari (yorumsal) atıflarda bulunuyor, ancak çoğunda sure adı ve ayet numarasını birlikte belirtmiyor. Sadece bir yerde sure adı açıkça geçiyor, fakat ayet numarası verilmiyor: - **Cuma Suresi** (ayet numarası belirtilmedi) — Peygamber hutbedeyken bir kervanın gelmesi üzerine cemaatin çoğunun mescidi terk etmesi kıssasından bahsediliyor (muhtemelen Cuma Suresi 11 ile ilgili olabilir, ancak konuşmacı numara söylemediğiiçin bu eşleştirme kesin değildir). Bunun dışında sure adı verilmeden paraphrase edilen, numarasız Kur'an atıfları da var (Âdem kıssası/cennetten çıkarılış, "Allah bana yeter" ifadesi, "sizi bir şeylerle imtihan ediyoruz" ayeti, "iki deniz" metaforu, "içinizden çıkan bir peygamber" ifadesi); bunlar sure adı belirtilmediğiiçin listeye dahil edilmemiştir.

İlgili Sohbetler

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş

Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.

İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik

Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.