Yargılama ve Sahte Benlik Tuzakları
Kısa Özet
Sohbette "kimse başkasını yargılayacak kadar kusursuz değildir" sözünden yola çıkılarak yargılamanın ne zaman sağlıklı bir "durum tespiti", ne zaman zararlı bir "total mahkûmiyet" olduğu ayrıntılı biçimde işleniyor. Hz. İsa'nın zina isnat edilen kadın kıssası, Hz. Muhammed'in eski düşmanlarını (Hint, Vahşi) affetmesi ve Hz. Yusuf'un kardeşlerine kin beslememesi örnekleriyle, kişinin kendi kusurunu görerek ama suçlayıcı olmadan eleştiri yapmasının önemi anlatılıyor. Sohbetin ikinciyarısında ise başkalarının bizi yargılamasına karşı nasıl sakin ve objektif kalınabileceği, eleştiriden alınacak "payın" nasıl ayıklanacağı ve ilişkilerin ihtiyaç yerine gerçek değer üzerine nasıl kurulması gerektiği tartışılıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Bir insanı "sen kötüsün", "sen sorumsuzsun" diye bütüncül olarak tanımlamak yanlıştır; doğru olan, belirli bir durumdaki hatayı ölçülü biçimde adlandırmaktır ("bu konuda yalan söylüyorsun" gibi).
- Kin ve nefret taşımak, kişinin karşısındakine değil önce kendisine verdiği bir cezadır; Peygamber'in eski düşmanlarını (Hint, Vahşi) ve Hz. Yusuf'un kardeşlerini affetmesi bu şuura örnektir.
- Başkası bizi yargıladığında, eleştiride doğruluk payı varsa onu alıp nefsi arındırmada kullanmalı, geri kalanını "sahibine" (karşı tarafın kendi sürecine) bırakmalıyız; niyetine değil içeriğine bakmalıyız.
Giriş: "Kimse Yargılayacak Kadar Kusursuz Değildir" Sözü
Evet. Sorusu olan var mı? Açılmadı herhalde. Açtınız mı? Evet. Kaan Mustafa'nın bir sözü var: "Kimse bunun başkasını yargılayacak kadar kusursuz değildir. Ama bazıları bu hakkı kendinde de görebilecek kadar hadsiz ediyor." Söz üzerine... Evet, yargılama konusu önemli bir konu. Herkesin az çok hayatında hem yaptığı hem de karşılaştığı bir şey.
Evet, bakalım bu sözü bir daha okuyalım, belki duyulmamıştır: "Kimse bir başkasını yargılayacak kadar kusursuz değildir. Ama bazıları bu hakkı kendinde görebilecek kadar hadsizdir." Bazıları bu hakkı kendinde görecek kadar hadsizdir. Tabii burada güzel, hoş bir söz. Ama geniş bir şekilde her açıdan değerlendirilmesi gereken bir şey. Tabii ki önce kavramları iyi tanımlamamız gerekir. Yargılamak nedir? Yargılamak noktasında önce doğru bir yaklaşıma ihtiyacımız var.
Totalist Yargılama: Bütüncül Mahkûmiyet Tuzağı
Bizler yargıda bulunurken biraz totalist bir yaklaşım sergiliyoruz. Yani ne demek? Bir insanı bütünüyle yargılıyoruz. Mesela "sen kötüsün." Bu kendimize de bazen yaptığımız bir şey. Bazen bir hata yaparsınız, "ben aptalın tekiyim" dersiniz ama o durumsal bir aptallıktır. Yani "bu konuda aptallık yapmışsın" diyebilir insan kendisine. Ama "ben aptalım yani, kafam hiç çalışmıyor" derseniz bu yanlış bir şey olur. Nasıl kiinsanın kendisine de bunu yapması yanlışsa başkasına da yapması doğal olarak yanlış bir şeydir. Yani bir şeyin yanlışlığını görmek ayrı bir şeydir; bir insanı bütüncül bir biçimde, total bir şekilde, tamamıyla bütünüyle yargılamak ayrı bir şeydir.
Bu kendi çevremizle de ilgili olabilir. Yani anne babamızla, kardeşlerimizle, arkadaşlarımız, eşimiz, dostumuzla ilgili de değerlendirme yapabiliriz — "onun şu yaptığı yanlış" diyebilirim. Yani yargılamamak demek bir yanlışı görmemek demek değildir. Yargılamamak demek bir yanlışa yanlış dememek değildir. Fakat onu derken birincisi, ben hangi halde bunu söylüyorum? İkincisi, bunu söylerken ölçülü bir biçimde söylüyor muyum?
Birisi yalan söylemiştir bir konuda. Şimdi ben ona "sen yalancısın" demem bile aslında biraz genellemedir. Ama "bak bence sen bu konuda yalan söylüyorsun, gerçeği olduğu gibiifade etmiyorsun" — ne zaman, bu konuda, şu anda, şu durumda, şu açıdan şeklinde doğru bir biçimde tanımlamak durumundayım. Eğer o doğru tanımlamayı gerçekleştirmezsem, birincisi hem çok kaba ve aşırı genellemeci bir özne olarak yargıda bulunmuşumdur, hem de karşımdakiinsana deyim yerindeyse "sen yalancısın" diye bir etiket yapıştırıyorum ve o etiket hiç kalkmıyor.
Hatta bazı insanlar vardı: "Sen bana bir kere yalan söylemiştin, ben bundan sonra hiç sana inanmıyorum." Niye yani? Belki o zaman yalan söylemiştim. Bir bak, yalana devam ediyor mu, etmiyor mu? Pişman olmuş mu, olmamış mı? "Sen bana bir kere yalan söyledin, artık bitti yani, sen yalancısın, ben sana asla inanmam." Böyle yaklaşırlar. Gerçekçi değildir. İnsaflı da değildir.
Aynı zamanda da bir insanı eleştirirken kendimizi hatasız gibi görerek veya sanki bir üst yerden eleştiri yaparak bir tavır getirmemek durumundayız. Neden? Çünkü biz de aynı hatayı da yapabiliriz, farklı hatalar da yapabiliriz. O yüzden böyle kendimizi kusursuzmuş gibi — çünkü ona geleceğim — kendimizi böyle kusursuz bir yerden görerek, kendimizle ilgili böyle kusursuz bir durumdaymışız gibi bir pozisyon
oluşturarak muhatabımızı yargılamamak gerekir. Çünkü bu zaten o kadar gerçekçideğil, doğru değil. Benim de başka yönlerde, başka açılardan hatalarım olabilir.
Dolayısıyla kendi pozisyonumuzu böyle bir üste çıkarmadan, yani "ben senden iyiyim, ben senden üstünüm, ben senin gibi değilim" deyip böyle bir üst pozisyondaymışız gibi eleştiri ve yargılamada bulunmak da çok sağlıklı bir şey değildir. Doğru bir şey değildir. Karşımızdakiinsana da tesir etmeyebilir. Çünkü o da kendisinin böyle küçümsendiğini veya böyle büyüklenmeci bir tavır karşısında olduğunu düşünüp sizin o büyüklenmeci tavrınıza takılabilir.
Dolayısıyla öncelikle yargılayan kim? Çünkü burada dediğim gibi bu tür sözler sankihiç eleştiri yapılmaması gerekir, hiç doğru gördüğün bir şeye doğru demeyeceksin, yanlış gördüğün bir şeye yanlış demeyeceksin gibi bir yerden de anlaşılabilir. Ben böyle anlayışları da onaylamıyorum. Ama bahsettiğim üzere yargılama konusu, kişinin kendisine dönük de olsa, başkasına dönük de olsa, çok aşırılık barındıran bir şey. Yani kendimizi, kendi sürecimizi, kendi psikolojimizi analiz ederken biraz sakin ve ölçülü bir yerden bakmak gerekir.
Kendi Kendimizi Total Biçimde Yargılamak
Örneğin bugüne kadar tembel olmuş olabilirim, tembellik yapmış olabilirim ama mesela kendime "ya ben çok tembelim, ya benden hiçbir şey olmaz, hiçbir halt olmaz" dersem kendimi bütün zamanlarda, bütün mekanlarda, bütün durumlarda tembellikle tanımlamış olurum. Halbuki o bir davranış tarzıdır; bugüne kadar böyle davranmış da olabilirsin ama bu senin bundan sonra böyle davranacağın anlamına gelmez. O yüzden kendi psikolojindeki bir duruma bile eleştiri getirirken "ya ben bakıyorum da davranış durumuma çoğunlukla böyle tembel bir davranış tarzı gözlemliyorum hayatımda" — bu kadar eleştiri bu çizgide olmalı. Yoksa "tembelim tekiyim, beceriksizim tekiyim" demek, kendimizi durumsal bir sıfatla tanımlamak yerine total, aşırı bir biçimde, bütüncül bir biçimde yargılama tuzağına dönüşür.
Mesela bazı insanlar var. "Ben tembelim ya, ben çalışamıyorum." Niye? "Hep böyle bakıyorum, çalışmışlığım yok, böyle sürekliistikrarlı biçimde." Olabilir. Peki bundan sonrası konusunda bir değerlendirmen var mı? Aslında olmaması gerekir. Çünkü bu senin elinde. Bundan sonra böyle devam da edebilirsin, etmemeyi de seçebilirsin, aslında etmeme özgürlüğüne de sahipsin. Bana bugüne kadar yaptığın davranışı anlattın. Peki bundan sonraki davranışın konusunda ne diyorsun? Değil mi? Aslında bunlar farklı.
Ama bazen zihnimiz kendi kendimizi bile total bir biçimde yargılar. Bunu bazen bir kimseye söylemesek bile kendiiçimizde kendimize söyleriz. Ve burada söylediğimiz şeylere de dikkat etmemiz gerekir. Yani böyle kendimizi total olarak böyle bütünüyle tanımlamamalıyız. O tanım kendi kendimizi bir kalıba hapseder; kendi kendimizi bir şekilde sınırlar ve kendimizi artık o kalıba göre görürüz.
Japon Karpuzu Metaforu: Zihinsel Kalıplar
Hani şey var ya, geçenlerde görmüştüm böyle Japonlar karpuzu yetiştiriyor böyle kare şeklinde. Yani dizerken hacimden istifade etmek için o şekilde yetiştirmeye başlamışlar. Yani mesela hakikaten de bir karpuzu mesela — bir ne diyelim — bir kare bir kutunun içinde yetiştirir, sert bir kutunun içinde. O şekli alabilir yani, değil mi, öyle yetiştirmişler. Şimdi bizler de o tür yargılarla aslında kendimizi doğal gelişimden çıkarıp o kendi ürettiğimiz zihinsel kalıbın içine sokuyoruz.
Hatta "ya ben çok duygusalım" — ya tamam da şu ana kadar duygusal hareket ediyordum. Ama şu andan itibaren duygusal hareket etmeme özgürlüğüne sahibiz.
Duygularımızın olması ayrı, duygusal hareket etmek ayrı bir şeydir. Bunları birbirinden ayırarak doğru bir biçimde, "ben bugüne kadar duygularıma çok katıldım ama bundan sonra duygularıma katılmamak ve duygularımı fark edip sağlıklı bir biçimde duygularımı yönetmek noktasında gayret gösterebilirim" diyebiliriz. O zaman ne olmuş olur? Yanlışı da görürsün, eksik ve hatalı olanı da görürsün, aşırı olanı da görürsün ama aynı zamanda doğal olanı da görürsün.
Ve dediğim gibi kendimize, kendimizle ilgili söylediğimiz şeylere dikkat etmemiz gerekiyor. Yani bu böyle negatif anlamda da problemlidir, böyle pozitif anlamda da: "ben her şeyi yaparım, niye yapamayayım ki, benim elimden her şey gelir" ya bak bu kadar da abartma, bir şeyi yap ondan sonra konuş. Yani "her şeyi yaparım" — belkihayatta yapamayacağım bir şey önüne çıkabilir. Şimdi "ben her şeyi yaparım, ben her şeyi başarırım, benim elimden hiçbir şey kurtulmaz" — öyle bir şey yok hayatta.
Bilgisayar ve Yeğen Örneği: Egonun Kabullenememesi
Hatta bununla ilgili çok ilginç bir hatıram vardır. Böyle bilgisayar konusunda epey yetenekli bir arkadaşım vardı. Ben de bilgisayardan o kadar anlamam, bir problem olmuştu, çözemedik. O da baktı, çözemedi. Sonra benim o zaman 13-14 yaşında bir yeğenim var, ona söyledim, "bir bakayım" dedi, baktı, çözdü. Mesela ben o arkadaşa dedim ki "bilgisayar konusunda uzman olan" dedim, "hallettim." "Kim yaptı" dedi.
Dedim, "falan yeğenim yaptı." "O yaptı." Böyle bir şaşırdı ve orada hani "yok ya, yapamaz" gibi böyle bir hissiyatı olduğunu hissettim yani.
Halbuki sen bu işin uzmanısındır ama bir çocuk senin yapamadığın bir şeyi yapabilir yani. Ama eğer içinde şey egosu varsa, "ben yapamadıysam kimse yapamaz." Hanivardır bazı insanlar böyle, "bu işin ustası benim, ben yapamadıysam anla ki o yapılamaz bir şeydir." Halbuki hiç belli olmaz. Bazen bir çocuk bile, bazen genelde o kadar yetenekli olmayan biri bile o şeyi yapabilir. Ama sen o egoyla bakarsan bunu kabullenemezsin.
Yine benim bir tanıdığım bir arkadaşım vardı. Mesela iyi bir kitap okuyucusuydu. Ama kitap okuduğu zaman yazarın doğum tarihine bakardı. Yani bir nevi "benden yaşı küçük olan, benim bilmediğim ne yazmış olabilir ki? Ben de iyi bir okuyucuyum, iyi bir şeyim yani, bu konuda epey okuyan biriyim, muhtemelen benden yaşı küçük olan benden daha az biliyordur" gibi böyle. Hem ki hiç belli olmaz ki yani. Senden 10 yaş,
20 yaş küçük olan biri bir şey bulabilir, bir şeyi bilebilir. Anlatabildim mi? Yani bakın orada böyle total, genellemeci yaklaşımlara karşı biraz dikkat etmek gerekir.
Davranışı Eleştirmek, Kişiyi Etiketlemek Değil
Bir başka nokta: insanları yargılarken sanki onlara "sen yanlışsın" diyoruz; kendimize de aynı yaklaşımı sergiliyoruz. Yani "ben beceriksizim, ben yeteneksizim, ben ben..." diye kendimize sanki bir kimlik gibi, sanki bırakın kimliği, varlığımız gibi bir tanım yapışıyor. Kendimize yapıştırıyoruz.
Aynı şekilde bazen bir eleştiri yaparken bir davranışı, bir tutumu eleştirmek yerine sanki o kişiyi, yani "sen kötüsün, sen sorumsuzsun" diyoruz.
Halbuki orada "sen sorumsuzsun" demek yerine "sorumluluklarını bazen yeterince tam olarak yapmıyorsun, yapamıyorsun" demek var, değil mi? Aslında doğrusu bu.
"Sorumluluklarını bazen veya bugüne kadar çoğu zaman" — neyse o ama bunu objektif analiz etmek durumundayız. "Sorumluluklarını çoğu zaman bugüne kadar yeterince yerine getirmediğini görüyorum, bu konuda ne dersin, acaba seni bu konuda engelleyen ne oldu?" Yoksa arkasında "zaten senden de bir şey beklenmez, sen beş para etmez birisin" diye pasajı kapatırsanız, bu işte bahsettiğimiz yanlış yargılama tuzağıdır.
Yoksa kimse kusursuz değildir. Ama sanki kusursuzmuşuz gibi, farkına varmadan kusursuzmuş gibi bir konuma koyup muhatabımızı tamamen kusurlu bir konumda görüp değerlendirme yapmak yanlış bir şeydir. Hatta orada hepimizin zaman zaman hataları oluyor. Veya diyelim kiişte gençlik döneminde farklı farklı düşünce ve duygular içine girebiliyoruz, onları hiç süzgeçten geçirmeden doğru gibi algılıyoruz. Bu noktada biraz bunlara dikkat etmek gerektiğini düşünüyorum.
Hani evet oradaki eksiği, hatayı, yanlışı görmek, göstermek, ama onun üzerinden muhatabımızı tamamıyla yanlışmış gibi görmemek. "Sen sorumsuz birisin" — bu yanlış bir şey. Peki bir insan bugüne kadar hiç sorumluluklarına dikkat etmemiş olabilir. Buna rağmen yine biz bu cümleyi kullanamayız, "sen sorumsuz birisin" cümlesini kullanamayız. Neden? Çünkü o sorumsuzlukla ayrışması imkansız bir durumda değildir ki. Bir gün gelir sorumlu olur.
Benim gördüğüm öyle insanlar vardır. Bakıyorsun çocuk böyle ilkokulda, veya diyelim ki orta bire orta ikiye kadar çok fazla çalışmamış, oyalanmış vesaire olmuş; bir bakıyorsun bir yaşta çok derslerine ihtimam gösteren biri olabilir. Örneğin, ben o çocuğa ilkokul dörtteyken "sen sorumsuz birisin, sen hiç ders çalışmayan birisin, sen tembel birisin" dersen doğru olur mu? Olmaz. Çünkü ben onun geleceğini bilmiyorum ki. O her zaman böyle davranacak mı, bunu bilmiyorum ki.
O yüzden yaptığımız eleştirinin zamanını, zeminini, durumunu doğru bir biçimde ifade etmemiz gerekir. Ve bunu ifade ederken de böyle bir üst perdeden bir yaklaşım değil. Evet, yaniinsanız, her birimiz belki ben senin yaptığın hatayı yapmadım ama benim de başka hatalarım oldu. Hepimizin hataları olabilir. Hepimiz hayattan bir şey öğreniyoruz. Önemli olan bunları fark edebilmek, hepimiz farklı farklı süreçlerden
geçiyoruz diyebilmek, bu anlayışla hareket etmek, hem kendimize hem muhataplarımıza bu pencereden bakmak doğru yaklaşım olacaktır.
Aksi takdirde ben hani deyim yerindeyse çok naif bir yerden, "ya işte kimse kimseyiyargılamamalı" derim ki — yargılama kavramını da tabii buradaki dikkatinizi çekerek kullanıyorum. Yani yargılamaktan kastımız birini böyle suçlamak, cezalandırmak anlamında olmamalı. Yargılama hayatta olur. Ne anlamda olur? Bir insanın hatası kusuru noktasında olur. Peki bunlar söylenmeyecek mi? Tabii ki söylenecek. Ama bu o insanın şartlarını, sürecini
Hz. İsa ve Zina İsnat Edilen Kadın Kıssası
dikkate almadan yapılmamalı. Yani benim asla yapmayacağım bir hatayı bir başkası yapabilir. Ben pek kibirli değilimdir ama bende de diyelim ki bir tembellik tuzağı vardır. Asla hayatımda kibirli olmamışımdır ama tembellik ve atalet tuzağı bende vardır. Yanibenim hatam oğulun hatasını tartmak anlamında söylemiyorum bunu. Her birimiz farklı yönlerde hatalar yaşayabiliriz, içinde olabiliriz. Bunlar uzun sürebilir, kısa sürebilir.
Dolayısıyla bazı insanlarda görüyorum, en ufak bir eleştiriyi "sen beni yargılayamazsın, kimse kimseyi yargılayamaz, kimse kimseyi yargılama hakkına sahip değildir" diye karşılıyorlar. İşte Hz. İsa'dan da örnek verirsin. Bak işte kötü yoldaki bir kadını insanlar taşlayacakken "aranızda günahsız olan ilk taşı atsın" demiş. Tabi herkes durmuş. İsa ile kadın baş başa kalmış. Ama İsa da kadına şunu dememiş: "seni tebrik ediyorum, çok güzel bir iş yapıyorsun" dememiş. "Sen de git" demiş yani. "Sen de artık kendinle yüzleş. Ben seni yargılamıyorum, zaten yargılamama gerek yok, sen zaten hatanı biliyorsun, yargılamama gerek yok, sen de gidebilirsin" demiş.
Bu tabi ki çok anlamlı bir şeydir. Ama dediğimiz gibi bu hani kendini de eleştirme, kimseyi de eleştirme gibi bir anlama gelmez bence. Ama şu anlama gelir: kendimizide muhataplarımızı da hani deyim yerindeyse alçak gönüllülükle, kendimizin de öyle bir hata yapabilme ihtimalinin olduğunu kabul ederek. "Ben hayatımda hiç o hatayı yapmıyorum, hayatımda hiç yalan söylememişimdir" diyelim. Yalan söyleyen bir insana böyle deyim yerindeyse hiç yalan söylememiş biri olarak eleştiri getirmemeliyim. Çünkü o bir egodur yani.
Bak hani bazen de insanlar şey yaparlar. "Bak ben hayatımda hiç yalan söylemedim, hayatımda hiçbir sorumluluğumu savsaklamadım." Bu da ondan beslenir. Ve karşıdakini daha da ezer. Ezmiş olur. Bu nedir? Bu sağlıklı bir eleştiri değildir.
Kendi Kusurumuzu Görerek Eleştirmek
O yüzden hani dediğim gibi böyle çok naifçe "kimse kimseyi eleştirme hakkına sahip değildir" [demek de yanlış]. Bu zaten aslında bir hak kavramı da değil yani. Orayı da doğru tanımlamak lazım. Aslında biz kendi psikolojimizde davranış ve yaklaşımlarımızda niye eleştiren olabilmeliyiz? Yani sen, senin nefsin bütünüyle
tertemiz, Allah'ın arındırmış olduğu, nefsi mutmainne haline gelmiş, takdis edilmiş bir nefs değil yani.
Orada zaten öyle büyük bir günahsızlıktan bahsetmiyor aslında; orada demek istiyor ki hiçbiriniz günahsız değilsiniz. Bugün olmasa yarın — eleştiri demeyelim de hocam, "eleştiri" yerine "durum tespiti" daha doğru bir yerde oturur işte; durum tespiti eğer durum yanlışsa yanlış demen gerekiyor, durum tespiti anlamında bu. Yani oradakiaslında kolay kolay kimseyi cezalandırma ve sanki senin hiçbir hatan yokmuş gibi bir taş atıp öyle birini eleştirmek, sanki senin hiç kusurun yokmuş gibi.
Böyle bir yerden yapmayın diyor Hazreti İsa. Diyor ki aranızda günahsız olan taşı atsın diyor. Var mı öyle biri? Yok. Ne diye böyle bir günahkar buldunuz diye öyle üstüne üstüne gidiyorsunuz? O uyarıda bulunuyor. Yani kendi kusurlarını da gör, kusurlu olabileceğini de gör. Hatta hayatında hiç kusur işlemedin diyelim, kusur işleyebilme potansiyelini gör. Ve o şuurla karşındakine muamele et. Ona o anlayışla hitap et. Aynı zamanda onun şartlarını dikkate al.
Yani maksadım yıkmak mı, yoksa uyarmak veya uyandırmak mı? Eğer bir insanı eleştirirken maksadım yıkmak ise o insafsız olur. Ve içimizde böyle çok insafsız benlikler vardır.
Egonun Kendini Temize Çıkarma Stratejisi
Yani böyle birini bir hatalı görür, öyle orayı irdeler ki böyle hani tozunu attırır ve oradan — dikkat edin oraya — egonuz çok tatmin oluyor. Mesela şöyle düşünün, mesela herkesin o konuda hiç hatası yok diyelim, X konusu var, o konuda hiçbirinin hatası yok, bir tek sizin var. Mesela egonuz ne kadar rahatsız olur değil mi? Ama "herkes yapıyor ya bunu" deyince o bir rahatlar. "Herkes yapıyor, tamam o zaman." Halbuki aslında bakın bu da yanlış bir şey değil mi mesela? Hani hatanın çoğalması, yanlış anlayışların çoğalması bir şeyi değiştirir mi? Bir gerçekliği değiştirir mi? Değiştirmez.
Ama ego mesela bazen bundan dolayı da kendini normal görür. "Herkes millet neler neler yapıyor, ben bunu yapmışım çok mu" diyor mesela. Bu ne demek aslında? Bu egonun kendisini temize çıkarmak adına, avukatlık yapmak adına ürettiği bir şey. Yanibazı avukatlar vardır, "ben seniipten kurtarırım." Abi niye ipten kurtarıyorsun? Yanihak ediyorsan şey yap, niye savunuyorsun beni? Yani hatamı savunma. Belki dersin ki hafifletici sebepleri var, belki kötü bir çocukluk geçirdim, belki şu oldu bu oldu; ama sanki hiç suç işlememişim gibi, diyelim ki adam öldürmemişim gibi, beni çok masum biri olarak niye savunuyorsun? Tırnak içinde orada öyle bir masumiyet yok yani. Ama hafifletici sebepler olabilir, başka bir şey olabilir.
Yani nefsi de bu anlamda tam tersinden baktığınızda, yargılamanın tam tersisavunmaktır. Mesela orada şuna dikkat edin: başkasını yargıladığınız kadar kendinefsinizde gördüğünüz hataları eleştiriyor musunuz? Ama dediğim gibi bakın arkadaşlar, yargılamak tam kastımız hani yok etmek, cezalandırmak — çünkü insanda öyle bir şey de var.
Kendini Cezalandırma Tuzağı
Mesela diyelim ki bir yanlış yaparsın, kendini cezalandırırsın. Mesela sabah erken kalkman gerektiğini düşünün, geç kalkmak suçtur, kendini cezalandırırsın, o gün kendini mutsuz edersin. Neden? Çünkü sabah erken kalkmamışsın, kendini de cezalandırman lazım. Bu nedir? Bu saçma bir şeydir. Bir anlık bir geç kalmanın 24 saatine yaymış oluyorsun. Bu yanlış bir şeydir. Aynı şekilde bir başkasını da bir hatası nedeniyle genelleyerek yargılayamayız.
"Bugüne kadar hep hatalı" diyelim, "yarını bilmiyorum" derim ki, "bugüne kadar böyle böyle bir hata yaptığını görüyorum ama niye yapıyorsun bunu bilemem, eğer konuşmak dertleşmek istersen bunu konuşabiliriz, belki bir şey seni engelliyor." Diyelim ki yemek yemek istemiyorsun, zaten 150 kilo olmuşsun diyelim, bu gidişle aşırı obez olacaksın ama yemek yemeni kontrol edemiyorsun. Ben ona "niye yemek yiyorsun, ne kadar obursun, bir türlü ağzını tutamıyorsun" diye mi yargılamak? Yoksa "ya bak çok yediğini görüyorum, gereksiz ve aşırı yiyorsun, acaba hiç düşündün mü niye yiyorsun?" Veya "çok defa yemeyeceğim diyorsun ama verdiğin sözü tutamıyorsun, neden bunu tutamıyorsun, en başta bu kendine verdiğin sözü, niye tutamıyorsun, hiç bu konuya baktın mı?" Biraz ona bakmasını tavsiye etmek, oraya bakmasına yardımcı olmak, orada çözmesi gereken bir sorun varsa onu çözmesikonusunda destek olmak.
Suçlayıcı Olmadan Hatayı Göstermek
Ama bunu yaparken dediğim gibi, evet hatayı göreceğiz, hatayı tespit edeceğiz ama suçlayıcı olmamak. Yani kişiye "sen kötüsün, senden hiçbir şey olmaz" mesajını vermemek. Hatta bakın, hani, mesela dinde ölüm cezası da vardır. Ölüm cezası vermek bir insanı yok etmek değildir. Allah'ın verdiği bir izinle diyelim veya Allah'ın verdiği bir toplumsal emir itibariyle bir insanın bu dünyadaki hayatını bitirebiliriz. Böyle bir yetkiye sahip değiliz kendimizden, bu Allah'ın verdiği bir emir noktasındadır. Kaldı ki affediciliği tavsiye etmiştir Allah. Bu bile, yani böyle "bu insan yok olsun, bitsin, işte cehennemin dibine gitsin" değil yani. Toplumsal adalet ve düzen adına bu insan yaptığı suç nedeniyle ölüm cezasını hak edebilir veya ölüm cezası verilebilir. Biz böyle bir insana bile böyle "yok olsun" nazarıyla bakamayız. Sadece onun dünya hayatını Allah'ın izniyle ve emriyle sonlandırmış oluyoruz. Ona karşı düşmanlık beslemek durumunda değiliz.
O yüzden bir alimin ifadesiyle şöyle diyor: bir kardeşinin bir günah işlediğini, bir kötülük, bir zulüm işlediğini gördüğünde, öncelikle, sana bir zararı olsa bile, öncelikle onun nefsine ve şeytana mağlup olup o hatayı yaptığını görmen gerekir. Önce bunu fark etmen gerekir. Bu insan aldatıcı bir benliğe, sahte bir benliğe ve şeytana mağlup olmuş, farkında değil, önce bunu görmen lazım. Yani bu aslında şu demektir arkadaşlar: günah işleyen, kötülük yapan, zulmeden insan kendinde olmayan insandır. Yani kendini bilen bir insanın yapacağı bir şey değildir. Demek ki kendinibilmiyor, kendini bilse yapmazdı.
Dolayısıyla öncelikle o insanın gaflette olduğunu — "e tamam şimdi gaflette ise, gelip beni öldürmeye çalışıyor, ben ne yapayım, hani böyle buyur" mu diyoruz? "Sen nasıl olsa kendinde değilsin, sen her şeyi yapma konusunda mazursun" mu diyoruz? Hayır, öyle demiyoruz. Kendini koruyabilirsin bu anlamda, bu ayrı bir konudur. Ama ona karşı kin, nefret, düşmanlık hislerini taşımana gerek yoktur.
Kin ve Nefretin Kişiye Verdiği Zarar
Çünkü bakın bu kendimize aslında bir ceza vermektir. Yani ben bir insanın bana kötülük yapmasından dolayı ona karşı niye kinleneyim yani? Niye nefret edeyim?
Bunu hiç düşündünüz mü? Niye edeyim? Ve bunu ettiğimde ne oluyor? Hadi ettik, kafamız basmadı ettik, ediyoruz zaten, kin duyuyoruz bazen, nefret ediyoruz. Pekidüşünün, size kötülük yapan bir insana kin ve nefret duyduğunuzda ne olur? Kendinize kötülük yapmış olursunuz. İçiniz kin ve nefretle dolu olur. Çok iyi bir şey miyani? İçiniz böyle derin bir huzur, bir sekinete mi eriyor? Yok. İçin daralıyor değil mi?
Birine kin duyuyorsun, birinden nefret ediyorsun, onu hatırladıkça içinden nefret geliyor, böyle için içini yiyor. Şimdi ne yapmış oluyorsun sen burada aslında? Kendininegatif bir duygunun ateşine atmış oluyorsun.
Tevekkül: Allah'a Havale Etmek
"Ya ben niye bana kötülük yapandan nefret edeyim veya düşmanlık edeyim, sonsuz ve mükemmel bir ilahi sistem yok mu, beniilgilendirmez, Allah da ne yapmak istiyorsa yapsın" — yani ona direktif de vermiyorum. Bizde genelde direktif vererek Allah'a havale ediyoruz yani, "ya Rabbi ona şunu yap, sana havale ediyorum" gibi. Hayır, ben hiçbir yanlış (şart/direktif) koymadan Allah'a bırakıyorum, diyorum ki "Ya Rabbi sen her şeyi bilirsin, ben sana tevekkül ediyorum".
Ne yaparsan yap, adaletinle mi muamele edersin, rahmetinle mi muamele edersin, o senin bileceğin şey. Ben biliyorum ki her şeye şahit olan, her şeyi bilen ve gören var. Ben niye kendime kin, öfke, nefreti, kızgınlığı yük edeyim ki? Ne anlamı var? Ben kin duyarak, nefret ederek mi gelişeceğim, var olacağım? Yok. Gerek yok. Bir anlık geldi, tamam derim, bir anlık öyle bir kızgınlık öfke gitsin, oldu, ama benim buna ihtiyacım var mı? Bundan sonra yok, bırak gitsin, hayatına bak. Kendi hayatının farkındalığını geliştirmeye bak. Biri sana kötülük yapmış, bırak Allah bilir, ne yapacaksa Allah yapsın. Gönül de ister ki tövbe edip Allah da onu affetsin, ona sonsuz bir lütufta bulunsa.
Hani böyle bazen insan var ya, bir şarkıda meşhurdur: "sen affetsen ben affetmem" diyor. O kadar şey ki, o kadar öfkeye, kine gömülmüş ki yani. Diyor ki "Allah affedebilir yani ama Allah sen affetsen bile ben affetmem." Bir de böyle kul hakkı diye böyle içimizin yağlarını eriten bir şey de var. İşte "Allah kul haklarını bile affetmiyor, iyiki affetmiyor, çünkü o bana kalacak yani, o kişi bana kalacak." Yani niye bu kadar bir şeyi bu dünyada taşıyorsun ki, gerek var mı acaba? "Ya Rabbi senin sonsuz isimlerine ve sıfatlarına havale ediyorum, sen ne dilersen en güzelini dilersin, ben
kendi hayatıma bakıyorum, kendi hayatımın varoluşumun, varlığımın farkındalığına odaklanıyorum." Ben birinin — atıyorum yani seni göreceğim bir gün önüme gelince Allah getirecek seni, Allah varsa getirir seni falan, niye bununla uğraşıyorsun? Niye o benliğe takılıyorsun? O sahte bir benlik. Çünkü vardır bazen öyle bir insan otuz sene, kırk sene böyle birinin cezalandırılmasını bekler. Gerek yok. Bana ne? Bana en büyük zulmü yapan biri de olsa, "Ya Rabbi sana havale ediyorum, bitti, ben kendivarlığımın farkındalığımın içinde yaşamaya gayret ederim." Niye varlığımı kinin, öfkenin, nefretin içine sokuyorum?
Peygamberin Eski Düşmanlarını Affetmesi: Hint ve Vahşi
Baktığınız zaman bunun örnekliğini görmüyor musunuz? Görüyoruz aslında bunu.
Nerede görüyoruz? Şimdi diyecekler ki "o peygamber değil." Ben gene inatla ve ısrarla peygamberden örnek vereceğim. Neden? Şaka diyorum, inat ve ısrar değil. Çünkü insanın fıtratının en güzel göstergesi olduğu için. Peygamber de bizler için güzel örnekler olduğu için biz ondan örnek alıyoruz, örnek veriyoruz.
Yani peygamberin en azılı düşmanları — işte Hint mesela, yani peygamberi bulsa parçalayacak yani, işte Hazreti Hamza'nın kalbini çıkarttırmış ve ısırmış yani, böyle bir şey var, hissiyatı var. Ve bir gün peygamberin karşısına geliyor, yüzünü kapatmış, peygamberin nasıl davranacağını da bilmiyor. "Ben iman etmeye geldim" diyor. Peygamber "seni sesinden tanıdım" diyor. Tabii o biraz ürküyor. "Sen Hint'sin" diyor. Allah tövbe ettiğinde bütün günahları bağışlar diyor. Yani "benim sana içimde böyle bir kinim yok, bir nefretim yok." Yani peygamber böyle bir kinle, böyle bir nefretle yaşayan bir insan değil. Adaletin gerektirdiği noktada verdiği cezalar var, bakın bunları karıştırmayın. Ama peygamber kişisel anlamda herhangi bir nefretle, kinle büyümüş bir insan değil. Öyle bir şeyi kalbine yük yapmış bir insan değil. Çünkü bu saçma bir şeydir, bu hatalı bir yaklaşımdır.
Yani herkes böyle bir şey oluyor: babasına düşman, annesine düşman, işte arkadaşına düşman. Ne yapmış arkadaşım? Ya seni engellemiş diyelim — hani en büyük ceza değil bu zamanla — "beni engelledi" diyor. E diyorum yani niye bu kadar kızgınsın ona? Yani anlamaya çalış, hatalı olabilir, cahilliğinden olabilir ama niye bu kadar kızgınsın yani, niye bu kadar öfkelisin ona karşı, değil mi? Bırakın bu engellemede böyle hissediyoruz — yani amcanı öldürse ne hissedersin değil mi, şimdi düşünün.
Peygamber Ebu Cehil'in oğlu karşısına geliyor. Hint karşısına geliyor. Vahşi karşısına geliyor. Hiçbirine karşı bir biriktirdiği öfke, bir kızgınlık, bir nefret yok. "Ya bugüne kadar senden nefret ediyordum ama neyse hadi boşver" demiyor. Öyle bir şey yok.
Hz. Yusuf'un Kardeşlerine Kin Beslememesi
Hazreti Yusuf'a bakın, biriktirmiş bir kardeşlerine karşı [öfke] mi? Şimdi "elime geçtiniz, hadi bakalım" mı diyor, "af diliyoruz" falan, "yok yok öyle af yok" mu diyor? Hayır. Öyle bir birikmiş bir hikayesi var mı? Yok. Birikmiş bir nefreti var mı? Yok. Pekisen niye biriktiriyorsun? Oraya bir bak. Sana o kızgınlığı, öfkeyi, nefreti biriktirten
benliğe bak. Niye böyle bir şeyi biriktiriyor? Seni daracık bir noktaya sıkıştırıyor. Ve senin aslında fıtratının özgürlüğünü, fıtratının o memnun ve mutmain oluşunu engelliyor.
Çünkü bazen olur ki, diyelim ki bir düşmanının cezalandırıldığını görmeden rahat edemezsin. Çünkü bir benlik sana öyle şey yapmıştır: "onun cezalandırıldığını görmeden rahat etmeyeceğim." Niye kendine bu kadar rahatsızlık verme tuzağına kendini düşürüyorsun? Neden bu? Belki bu dünyada hiçbir cezada görmeyecek.
Bediüzzaman'ın Adalet Yorumu
Hatta değil mi, bir Bediüzzaman diyor ki: zahiren baktığımızda bu dünyada bütün zalimler zulümleri nispetinde cezalandırılmıyorlar. Mazlumlar da uğradıkları mazlumiyet ölçüsünde bir ödül almıyorlar bu dünyada, zahiri olarak değil mi. Sadece bundan bazen küçük numuneler var. Allah diyor ki: ey zahirperest insanlar, zannetmeyin ki Allah adil değildir, zannetmeyin ki zalimler kazanıyor, zannetmeyin kimazlumlar kaybediyor. Ben böyle küçük numuneler şeklinde bu dünyada da bazı zalimleri cezalandırıyorum, bazı mazlumları da ödüllendiriyorum ama bu umumi bir kanun değil. Bu dünyada bir zalim ceza görmese ne olur? Nereye kaçıyor ki zaten, değil mi?
Peki ben kalkıp böyle bir Rabbin kuluysam nasıl diyebilirim ki "ben bunun bu dünyada cezalandırıldığını görmedikçe rahat edemeyeceğim, içim soğumayacak." Böyle dersem ne olur? Bir, ilahi sistemi tam tanımamışım. İki, kendiiçimdeki sahte benliğin farkında değilim. Ben niye bir insanın başına gelecek bir şey üzerinden mutluluğumu, huzurumu tanımlıyorum? Bak peygamber, Uhud'da amcasını o halde görmüş, ne yapmış? Böyle ömrü boyunca mutsuz, öfkeli, kindar mı olmuş?
Bak hayatta mesela bazı insanlar görüyoruz. Mesela diyelim ki bir insan acımasız.
Hani bazı filmlerde olur bu, adam çok acımasızdır. Bir bakarsınız ki çocukluk hikayesinde işte atıyorum onun ailesini toptan öldürmüşler, bir o kalmış. Adam artık böyle büyük bir öfke, kin, nefret, acımasızlık, böyle en küçük bir merhamet yok adamda. Bu ne demektir? Bu o insanın, Allah'ın onun fıtratına koyduğunu unutmuş, sahte bir benliğin birileri tarafından tetiklenmesiyle hareket ettiği anlamına gelir.
Senin bütün aileni de diyelim ki öldürdüler, sen kaldın. Eğer sen içinde nefretle, öfkeyle, kinle büyüyorsan, içindeki merhameti öldürmüşsen, sen en büyük cinayetikendine yaptın. Yani aileni düşman öldürdü ama sen kendini, sen kendinle öldürdün, kendi kendini öldürmüş oldun. Allah'ın sana koyduğu fıtratı öldürdün. Dolayısıyla burada dikkat etmemiz gereken şeylerin her zaman ayırdında olmamız gerekir. Yoksa aksi takdirde başkalarının kötülükleri veya yanlışlıkları kendi fıtratımızı görmemiziengelleyen bir perdeye dönüşebilir. Bunu yargılama konusunda da ele alın.
Başkalarının Bizi Yargılamasına Karşı Tutumumuz
Sözümü şöyle bağlayayım. Evet yargılayıcılık iyi bir şey değildir. Fakat insanlar siziyargılayabilirler. Bakın, buna da takılmamalısınız. Yaniinsanlardan biz olgunluk beklemiyoruz. Veya "dur beni yargılayan kişiye İsmail hocanın şu sohbetini dinleteyim de beni bir daha yargılamasın" diye bir arayış içine girmeyin. İnsanlar yargılayabilirler, yani biz bunu engelleyemeyiz. Çok sağlıksız biçimde de yargılayabilirler, çok yıkıcı bir şekilde de yargılayabilirler. Bu onların alanıdır. Onlar yargıladığında senin kendiiçine bakman gerekir.
Mesela niye bundan rahatsız oluyorsun? Neden rahatsız oluyorsun? Aklıma gelen ilk örneği söyleyeyim: çünkü övülmek isteyen bir benliğin var. Çünkü ego yargılanmak istemez. Öncelikle övülmek isteyen, takdir görmek isteyen bir benliğin var. E sen ona zıt bir şey yapmış oluyorsun, tam zıttıyla hareket etmiş oluyorsun. O övgü takdir beklerken yargılanıyor. Veyahut da yargılandığında hiç yargılanmanın içeriğini, mahiyetini objektif biçimde görmeden bu sefer kendini kötü hissediyorsun diyelim.
Niye kendini kötü hissediyorsun? Çünkü ya o kadar da kötü değilsin gibi ama birisana "sen kötüsün" diyor. Sen de kendini öyle görüyorsan, "demek ki kötüyüm, Allah belamı versin" diyerek kendini kötü hissedip kendi kendine yargı oklarını çeviriyorsun. Oraya da bir dikkat et.
Mesela niye yargılanmaktan rahatsız olayım? "Ya hocam herkes yargılanmaktan hoşlanmaz" falan — konumuz o değil arkadaşım, değil mi? Şimdi öyle bir benlik gelirse size, onun cevabı bu değildir. Kimse yargılanmak istemez, kimse yargılanmaktan hoşlanmaz, konumuz o değil. Sen niye yargılanmaktan hoşlanmıyorsun? Ne var içeride?
Ehl-i Beyt İmamı Örneği: Objektif Dinleyebilmek
Şimdi fıtri bir insan olsan şöyle olur. Biri seni yargıladı, sen sakince dinliyorsun, Buda gibi, bizim Buda gibi, sakince dinliyorsun. Adam hani sövüp sayıyor yani, en ağırından en ağır eleştirilerde bulunuyor. Birinci kural: bunu çok iyi, çok sakince dinleyebiliyor musun? Yani biri seni övüyormuş gibi dinleyebiliyor musun? Bunun ölçüsü budur. Bunu peygamber ve peygamberin ailesinden gelmiş olan bir kısım imamlarda görüyoruz.
Adam gelmiş, ehli beyt imamlarından birinin annesine dair ağır suçlamalarda bulunuyor, hakaret ediyor yani. Onu uzaktan seyreden kişi sankiimamın yüzüne baktığında ona övgüde bulunuyor zanneder. Yaniimam öyle bir dinliyor ki, peygamberin o torunu. Yani zannedersin birisi ona övgüde bulunuyor. O kadar objektif dinleyebilmelisin. Diyelim ki tam dinleyemedin, o kadar objektif olamadın; demek kiiçeride bazı benlikler tetiklendi. Mesela belki eleştiri dolayısıyla yaralanmış benliklerin var, onlar tetiklendi [bu bölüm bağlama uygun şekilde yeniden kurulmuştur].
Böyle dünyaya kahrolarak geldin. Böyle hani "ya ben bu dünyada yaşamak istemiyorum, herkes beni eleştiriyor, suçluyor" diyen bir benliğin devreye girdi. Kendini çok mutsuz, mağdur, hani şey gibi — herkesin tekmelediği bazı böyle
sokaktaki kedileri görürsünüz garibanları, biri o tekme atar öbürü tekme atar. Haniinsan ne kadar şefkat eder değil mi, kendinizi öyle çok mağdur görürsünüz. Bakın bu da sahte bir benliktir. Hiç sahte gözükmüyor gibi değil mi, gayet melül mahzun duruyor, o da sahtedir. Kendimizi öyle haksızlığa uğramış, "ya ben bu kadar mağdur ediliyorum, ben ne yaptım da bunu hak ettim, Allah kahretsin ne biçim bir dünyada yaşıyorum" diye o şeye girmeyeceksiniz, o benliğin tuzağına düşmeyeceksiniz.
Yargılamadan Doğruluk Payını Almak
Bu ve bunun gibi, veya içinizde "ya bir ben mi hatalıyım, ya bir de sen kendine bak" diye böyle hani "en iyi savunma saldırıdır" mantığına kapılan bir benliğiniz olabilir. Oraya da dikkat et. Diyelim ki bana hırsızlık yapma diyen hırsızın kendisi olabilir.
Olabilir, o iki şeyi ayırmam lazım. Devam edeyim ki haklısın, ama sen de bana verdiğin bu tavsiyeden istifade edersen iyi olur. Ama kapak yapmak için söylemiyorum bunu, hırsıza kendine dair farkındalığı artsın niyetiyle yapıyor.
Adam doğru söylüyor, hırsızlık yapma diyor. "Ya bana bunu söyleyene bak" — bu yanlış bir şey. Bana herkes her şeyi söyleyebilir, dünyanın en yalancı insanı bana "yalan söyleme" diyebilir. Ve benim bilinç ve farkındalığım varsa o insanın yalancılığıyla onun söylediği sözün farkını ayırt ederim. Derim ki "haklısın, bana verdiğin tavsiye çok doğru, çok teşekkür ederim, dilerim sen de bu tavsiyeden payını alırsın." Bu kadar. Eğer doğru bir bilinçteysen böyle olmak durumundasın.
Yoksa "önce sen kendi haline bak" diye başlarsanız — bakın bu söz peygamberin ifadesiyle Allah'ın en sevmediği sözlerden biridir. Peygamber diyor ki birisine "şunu yapma" denildiğinde "sen önce kendine bak" denilmesinden hiç hoşlanmaz. Bu Allah'ın sevmediği bir cevaptır. Ne demek "sen önce kendine bak"? Ne demek? Hani"sen önce kendine bak, senin günahın benden çok." Eee? Yani "ben daha az yalan söylüyorum, sen daha çok söylüyorsun" — bunu mu yarıştıracağız? "Sen daha sorumsuzsun" — bunu mu yarıştıracağız? Değil mi? Bu yanlış bir şeydi.
Mesela öyle bir benlikle bazen birisi bizi yargıladığında tetiklenebilir, ona da dikkat edeceksin, içeride tetiklenen bir şey varsa dikkat et. Sonra diyelim ki güzelce o Ehl-iBeyt İmamı gibi dinledin yargılayıcı ifadeleri. Sonra: alacağım bir pay var mı burada? Diyelim ki %90'ı yanlış, hatta %99'u yanlış ama bir tanesi doğru. Veya diyor ki mesela sen sorumsuz birisin diyor — senin de ömründe yaptığın bir sorumsuzluk var, bir tane, ömrün boyunca bir tane, diyeceksin ki "valla doğru söylüyorsun, ömrümde bir sorumsuzluk yaptım yani, o konuda haklısın, ama o kadar haklısın." Alacağın bir pay varsa onu al, küçük veya büyük. O payı al, onu nefsini temizlemek, arındırmak için kullan. Peki gerisini ne yapacağız hocam? Gerisini sahibine bırak. Değil mi? Buyurun.
Değer Verilen Kişilerin Eleştirisi ve Beklenti Tuzağı
Normalde mesela böyle eleştiri ve yargılanmaya genel toplumda açıksan ama değer verdiğin insanlar bunu yaptığı zaman içinde gerçekten böyle tetiklenmeyi yaşıyorsam, değer vermeyi bırakmam. Hayır, değer vermeyi bırakmam. Halbuki ben bir insana çok değer veriyorsam, yani o değerli bir insandır ve o bendeki hataları daha iyi
görebilir ve eleştiri yapabilir. Bu daha güzel bir şey. Ha, diyelim kiisabetsiz bir eleştiriyaptı, o zaman da derim ki: "ya güzel kardeşim, ben seni seviyorum. Benim gözümde çok kıymetlisin, kıymetli nitelikler üzerinde yaşıyorsun, ben de o yüzden sana değer veriyorum. Ama yaptığın bu eleştiriyi çok isabetli bulmuyorum." Bu kadar.
Evet, yani anlaşamayabilirim. Alacağım varsa bir pay alırım, yani söylediği şeyde doğruluk payı varsa o benim nefsimi temizlememe vesiledir. İsabetsizse derim ki "ben seninle aynı konuda aynı fikri paylaşmıyorum, biraz farklı bakıyoruz." Kırılmama da gerek yok. Çünkü bazen şey oluyor, "söylediğin sözü senin için söylemiyorum da şunu çağrıştırdı bende: ben sana çok değer veriyorsan, çok seviyorsan beni eleştirmemelisin" gibi bir yerden de bakıyor. Olabilen bir benlik tetiklenebilir orada. Yaniişte, veya böyle sevdiklerimden eleştiri duymaya dayanamıyorum, niye?
Daha çok şu açıdan baktım hocam: ben sevdiklerim beni en iyi tanıyanlar, o yüzden daha isabetli eleştiri yapmaları gerekiyor bence. Güzel, çok güzel. Aynen, çok güzel.
Yani "sen beni nasıl yanlış anlarsın, en iyi arkadaşım sensin" gibi bir benlik devreye giriyor. Ben bunu kendim hiç yaşamamıştım ama bir arkadaşta böyle çok bariz bir şekilde gördüm. Dedim niye bu kadar kırıldın, o beni en iyi tanıması gereken insan nasıl böyle değerlendirme yapıyor yani. Bak, demek ki "sen o beni en iyi tanıyorsun" diyerek ona aşırı bir yük bindiriyorsun. Yani bir yere kadar tanıyor demek ki. Ama bundan dolayı, hele hele, tam fark et ki seni dünyada en iyi tanıyan bile yanlış yorum yapamaz mı? Yanlış değerlendirme yapamaz mı? Yapabilir. Bu onunla ilgili bir durum.
Biz orada başka bir beklentiiçine giriyoruz — "onun bunu yapmaması lazım" gibi.
İşte orada da dikkat etmek gerekiyor. Yani sevgimize, yakınlığımıza bakarken aslında farkına varmadan orada bir kısım muhatabımızdan beklentilere de giriyoruz. Haniişte "o benim en iyi dostum, bana böyle yapmaz." Hayır, nefsine ve şeytana mağlup olup yapabilir. Bunu fark etmek gerekiyor. Bunları ayırt edebilirsek o zaman biz isterse en haksızca yapılan bir yargılama olsun, dediğim gibi biz oradan payımızı alırız, bizikarşılamayan şeyi de muhatabımıza bırakırız.
Niyet Okumadan Eleştiriyi Değerlendirmek
Orada da bir benlik devreye girebilir: "benim hakkımda niye böyle düşünüyor?" İşte o da bana ait değil diye bakmamız gerekiyor. Yoksa oraya girerseniz oradan çıkamazsınız. "Benim hakkımda niye böyle düşünüyor, sen niye onun hakkında böyle düşünmesinden rahatsız oluyorsun, niye bunu bu kadar takıyorsun?" Çünkü senin içinde kendini başkalarının olumlu algısı üzerinden var eden ve besleyen bir benlik var. Öyle zannediyor: sevilirsen, hakkında iyi düşünülürse, olumlu bir yaklaşım içinde olunursa kendiniiyi hissedersin. Halbuki bu da yanıltıcı bir şeydir.
Evet, kimse bizden bir şey talep etmedi; bir yorum talep etmiyorsa böyle fuzulikonuşmaya gerek yok. Ama mesela bakıyorum ki biri biriyle iş yapacak, o iş yapacağı kişi de biraz sözünde durmayan biri veya suistimal eden biri; yani orada ilişkimin niteliğine bağlı olarak, hani sözümü dikkate alan biriyse ben derim ki "ya bak böyle
böyle bir durum var, hani bunu bilerek iş yap veya karar ver" diyebilirim. İlla bana sorması gerekmez. Ama hani bunu böyle bir dedikodu niyetiyle de yapmıyor olmam lazım. Gerçekten samimi olarak, o insanın bu konuda bir bilgisi yoktur ve ben o konuda o insanı bilgilendirmek niyetiyle yapıyorumdur.
Önceye derim kiinşallah o eleştiriyi yaptığım kişi o yanlışından, o hatalı tutumundan inşallah vazgeçmiştir; niyetinde olmam gerekir. Evet, o yüzden arkadaşlar hani bize düşen şey eleştiri ve yargıda bulunurken dikkat etmek, bahsettiğim ölçülere dikkat etmek. Ama eleştirilip yargılandığımız durumlarda da karşımızdakinin niyetine bakmadan — çünkü burada bazen insan bu sefer niyete odaklanıyor, "ama onun niyeti öyle değil hocam" diyorum, "bıraksana." Öyle niyeti kötü olsun sana diyor ki, diyelim ki "dürüst ol" diyor, belki niyeti şu: "dürüst olursan o kadar rüşvet yiyemezsin, o kadar rahat da hayat yaşayamazsın" — bunun için sana "dürüst ol" diyor olabilir. Bilmiyoruz yani, niyeti çok kötü olabilir.
Ne olursa olsun, veya seni küçümsemek için eleştiriyor gibi geliyor sana. Dediğim gibiasla eleştirildiğimizde karşımızdakinin niyetine bakmıyoruz, o biziilgilendirmiyor, onun niyeti ona ait. Ben eleştirinin içeriğine bakıyorum. O içerikten alacağım şey varsa alıyorum, alacağım şey yoksa o sahibine ait bir şey, onun süreci.
İhtiyaç Üzerine Kurulu İlişkiler ve Özgürlük
Yani sizin hakkınızda en iyi niyetli olan insan bile sizin hakkınızda yanlış yorum yapabilir. Mesela annem bana der ki "ben olmasam sen ölürsün" der, "aç kalırsın." Öyle düşünüyor: "yemeğimi yapamam, yemem" öyle düşünüyor. Yani ne yapayım şimdi, "sen beni niye böyle görüyorsun" mu diyeyim yani, değil mi? Bakıyorum ölür müyüm, olmazsa, yok diyorum, ölmem. Demek ki yaptığı değerlendirme veya eleştiriisabetli değil, bu kadar. Bir kötü niyet atfetmem gerekmiyor. Genel olarak söylüyorum, annem için zaten o kötü niyetinden değil; bilinçaltı kendisine muhtaç olan bir kişinin olmasından hoşlanıyor, farkında değil. Ben ona desem "sen olmasan da yaşarım" üzülür biraz, üzülen bir benliğe kapılır. İnşallah hepimiz bu tür benliklerden özgürleşiriz arkadaşlar.
Mesela düşünün, mesela en samimi olduğunuz arkadaşınız "artık sana ihtiyacım yok, seninle arkadaşlık yapmayı düşünmüyorum" dediğinde ne hissedeceğinizi düşünün mesela. Hani mesela "keşke muhtaç olsaydı iyi olurdu" falan diye mi düşünürsünüz? Yoksa "çok şükür, elhamdülillah bana ihtiyacı yok, istediği zaman benimle arkadaşlık yapabilir, istemediği zaman da yapmayabilir, bu onun özgürlüğüdür, Allah'a şükür ben de özgürüm, benim içimde tutsak bir benlik yok, ne kadar güzel bir hayat" mi düşünürsünüz? Değil mi?
İnsanlar bazen yanlış benlikler üzerinden ilişkilerini şekillendiriyorlar. Bazen farkındalar, bazen değiller. O yüzden bazen insanlar böyle "güya benimle çok samimiolan arkadaşlarım" der. Bazen bakıyorum insanların çoğu ihtiyacı olunca seni arıyor, olmayınca aramıyor. "E ne güzel" diyorum yani, niye bundan ben rahatsız olayım yani? "Ne demek istiyorsun" diyor, "onlar diyor kendi menfaatlerine göre davranıyor"
— e tamam diyorum, bu doğal bir süreç, yani karşılık mı bekleyeyim. Belki bende de öyle benlikler var, ben de ihtiyacım olduğunda birini arıyorum belki, olmadığında aramıyorum, bu bir süreç. Niye bundan rahatsız olayım ki dedim yani.
Gerçekten özgür olarak birbirimizle ilişki kurmak kolay mı zannediyorsunuz arkadaşlar? Bu hiç kolay değil. Gerçekten birine hiç ihtiyacın yok ve onunla ilişkilisin — ve farz et ki bütün insanlar sana ihtiyaçları olduğu için yakın oluyorlar. Mesela diyelim ki eşin, ihtiyacın olmadığı için seni bırakacak, bir düşün ne hissedersin?
Çocuğun, ihtiyacı olmadı sana bir gün diyecek ki "güle güle anneciğim, güle güle babacığım, bir daha görüşemeyeceğiz, hakkını helal et." "Tamam evladım, helal olsun." Zaten yoksa da helal olsun, varsa da diyebiliyor musun? Mesela bir bak sen ne kadar özgürsün mesela, değil mi?
Gerçekten özgür olarak bir ilişki kurabilmek çok kıymetli bir şeydir. Onların dindekitanımı, "onlar Allah'ın ruhuyla birbirlerini severler" şeklinde ifade edilir. O noktaya gelebilmek için önce muhtaç olan benliklerimizi fark etmemiz gerekiyor. Ve onlardan özgürleşmek gerekiyor. O zaman ilişkilerimiz saflaşır, cennetteymiş gibi bir süreç yaşarız ilişkilerimizle. Bugün niye ilişkilerimiz bizim en büyük problem alanlarımızdan biri? Çünkü ilişki kuran benlikler problemli. "Ben sana değer vereyim, sen de bana değer ver" — yok kardeşim, bak sen bende bir değer görüyorsan o değeri fark et, ona duyarlı ol. Ama bana değer vermek zorunda da değilsin. Ama ben sendeki değerigörürüm ve sendeki değerler üzerinden sana değer veririm. Hatta sen bana değer vermesen de veririm. Neden? Çünkü ben sendeki değeri sen görmesen bile görmek durumundayım.
Gerçek Değer: Beden ve İmaj Değil Öz
O nazarla sendeki değeri fark ederim. Daha önce de söyledim: kimse kimseye olmayan değeri veremez. Bakın bu da çok sahtekar bir benliğimiz: "ben sana çok değer verdim, hata etmişim." Hayır, herhalde hata etmişsin ama aranızdakiilişkibozulduğu için değil; sen hakikaten yanlış bir değerlendirme yaparak değer vermişsin. "Çok güzelsin" diye değer vermişsin. "Beni seviyorsun" diye değer vermişsin. "Sana saygı gösteriyor" diye değer vermişsin. "Sana çok iltifatta bulunuyor" diye değer vermişsin. Bunların hepsi senin cehaletin. "Bana çok iltifatta bulunuyor, beni çok takdir ediyor, sürekli beni arayıp soruyor, o ne güzel, ben de değer veriyorum" — cahillik ediyorsun, neden? Çünkü sen bunların üzerinden, aslında sana bakan yönleri veriyorsun; bunlar giderse ne olacak, vermeyeceksin.
Ama sen bir insanda, Allah ona ruhundan üflemiş, onu var etmiş; önce o değeri gör.
Ama diyeceksin, kim ruhunun farkında ki? Doğru. Ama var mı o? Var. Ama farkında değil, bunu da unutma. Demek ki İsmail Hoca dedi ki herkeste Allah'ın üflediği ruh var. Doğru, ben öyle diyorum ama kişi bunun farkında mı, olmayabilir, o ayrı bir konu.
Sonra o insanda bir kısım insani değerler vardır, bir bak bakalım onlara. Belki dürüstlük vardır, merhamet vardır, sorumluluk duygusu vardır, sevgi vardır, şefkat vardır. Gerçek anlamda vardır, varsa bunlar, bak bunlar değerli şeylerdir. Bakın değer
ver demiyoruz, değeri fark et, o değeri fark et ve o değere duyarlı davran. Sevgibudur.
Yoksa "ben sana çok değer veriyorum" — e niye veriyorsun, "ya işte böyle bana hayran hayran bakıyordu, işte beni takdir ediyordu, övüyordu, o ne güzel" — sen böyle bir şey üzerinden mi değer veriyorsun? İkisi de sahte. Seni o öven de sahte. Senin — bak bakalım niye övüyor, "saçların çok güzel" — yok, "gözlerim çok güzel."
Bir Hatıra: Bedensel Övgünün Boşluğu
Bir gün ben yine kendi hayatımdan bahsedeyim. Böyle 18-20 yaşlarındayım, böyle bir kız — Allah selamet versin, neyse yani görmedim o zamandan sonra — "böyle özel bir şey konuşacağım" dedi. "Buyur" dedim. Oturduk bir yerde konuşuyoruz. Böyle durdu, "gözlerim çok güzel" dedi. "Valla" dedim, "hiç haberim yok." "Başka konuşacak bir konu var mı" dedim. "Yok" dedi. Teşekkür ederim. Ya ben salak mıyım? Tırnak içinde şu anlamda değil ya, "gözlerin çok güzel" tabii, senin övgünü mü bekleyeceğim anlamında değil. Ya hani kardeşim, biz insanız ya, bir insan bir insana bedensel özellikleri üzerinden övgüde bulunmaz ki yani. Veya bilmiyorum benim kafam mı basmıyor, ben eskiden mi kaldım? Yani bu cehalettir bana göre.
Neden? Bu şey gibidir: "aa ne güzel elbise giymişsin, çok güzel elbise, markasına bakayım, rengi çok güzel" desen, birine hiç onun insani şahsiyetine hiç bakmasan, "aa başörtü ne güzel, aa o yüzük ne kadar güzel, nereden aldın onu" falan desem, alınırsınız değil mi arkadaşlar? Böyle bir alınganlık olur ya, "böyle benim elbiselerime, takılarıma, ayakkabıma mı bakıyor" değil mi? Şimdi bir insanın bedenine bakıp takdir etmenin bundan farkı ne? Değişecek olan bir beden üzerinden sen bana ne tür bir takdirde bulunuyorsun? Demek ki benim gözlerimin rengi değişse bittim. Ben güzel saçlarımdan dolayı beni seviyorsun, saçım dökülünce ne yapacağım, gözlerim, cildim kırışınca ne yapacağım, o zaman beni postalayabilirsin, hakkın var çünkü. Ben de kalkıp oradan "ya işte bak beni terk etti, niye yaşlanmışım" diyemem — e haklı, haklı arkadaşlar. Gencim diye tercih edilmişsen, onun üzerinden kendini tanımlıyorsan, yaşlı olduğunuz üzerinden de terk edilebilirsin.
Bir insan kendini böyle bir konumda tanımlayabilir mi? Bir insan seni böyle bir konum üzerinden tanımlıyorsa bunun bir kıymeti olabilir mi? Olamaz. Olmaması lazım. Ama derseniz ki "ya hocam öyle demeyin, insan çok hoşlanıyor öyle şeylerden" diyorsanız, diyecek bir şeyim yok. Özgürlük sizde; hangi benliği tercih ediyorsanız onun insafına terk edilirsiniz. Seven bir benliği tercih ediyorsan, en sonunda kaybetti diye acı çekersin, mahkumsunuz. Bunu kabullenmiş olursunuz.
Peygamberin Güzelliği ve Hatıraya Duyulan Hürmet
Dolayısıyla sahte benliklerimize dikkat etmemiz gerekiyor. Evet biz diyoruz kipeygamber güzel — ama peygamber özü itibariyle güzel, cismaniyeti de güzel olabilir, fakat biz o cismaniyetten dolayı değil; hani diyoruz ya "kendi güzel Muhammed" dediğinde o kendiliktir güzel olan şey ve o güzellik hepimizde vardır.
Bunu da unutmamamız gerekiyor. Ama birisi kalkıp senin o özdeki güzelliğinigörmeyip senin bedenine takılıyorsa veya senin imajına takılıyorsa veya mesleğine veya kariyerine veya karizmana takılıyorsa, bundan dolayı seni övüyorsa ve sen de buna aldanıyorsan, ikiniz de en hafifinden cehalet içindesinizdir.
Buyurun. "Peki Peygamber için bir şey söylüyoruz, onun neyine — atıyorum, atkısı falan, bunların dışında toplumsal olarak bir iş var ya, doğru." "Sonuçta yani onun fiziksel yapısına dair hiçbir şey bilmiyoruz ya, bunun da sebebi bence bilmememiz gerekiyor. Çünkü gerçekten değer anlamamız için." "Ama toplumsal olarak insanlar böyle bir şey yapıp 'yürüdü yoldan yürüyelim' — gerçek anlamda yürüdü, ona gerçek anlamda değil de zahiren deniyor." Anladım.
Şimdi dediğim gibi, dediğim gibi bunlar hani mesela peygamberin hırka-i saadette bir giydiği bir hırkası var değil mi. Şimdiişin bazı noktalarına değinmeyeceğim, enerji var vesaire var. Evet var yani. Hatta size şöyle bir örnek vereyim: benim böyle bir arkadaşım vardı, sizin bir konunuz var, onunla ilgili bir istihare yapmak istiyorsunuz, sizin kullandığınız bir eşyayı alırdı, yatağının altına koyardı, sizinle ilgili bir rüya görürdü. Yani eşyanın da bir enerjisi veya bir niteliği oluyor insana bağlı olarak.
Fakat bizim hani prensip olarak yaklaşımımız bu konularda, bunlar bize peygamberihatırlatan şeylerdir. Bu gözle bakmak lazım. İşte peygamberin sakalından bir parça — bunlar böyle tırnak içinde bir cisim putperestliğine dönüşmemeli. O bir hürmettir.
Ama hürmet o nesneye değildir, onu hatırlatanadır. Dolayısıyla biz peygamberin sakalı da olsa, peygamberin kullandığı küçücük bir mendil de olsa, onu hatırlattığı için ona hürmet ediyoruz. Bu bilinçle bakmak lazım. Yoksa böyle başka türlü olmamalı.
Ama dediğim gibi eşyanın da onu kullanan insana göre ondan aldığı bir şey var. Bu işin ayrı bir konusu.
Evet teşekkürler.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Belirtilmemiş (metinde Hz. İsa'nın zina isnat edilen kadınla ilgilikıssası ve Hz. Yusuf, Hz. Muhammed, Hz. Ebu Cehil'in oğlu, Vahşi, Hz. Hamza gibikıssalar anlatılıyor; ancak konuşmacı doğrudan bir sure adı ve ayet numarası zikretmemiştir, bu nedenle üst bilgide bir ayet listelenmemiştir.)
İlgili Sohbetler
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş
Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.
İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik
Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.