Put, Zulüm ve Kendini Hatırlamak
Kısa Özet
Sohbet, bir arkadaşın "din zulümle mücadele için gelmiştir" sorusuyla başlayıp, en büyük putun kendini Allah'tan bağımsız bir varlık zannetme yanılgısı olduğunu anlatıyor. Değerli olmaya çalışmak ile kendini değersiz görüp yaşamak istememek arasında bilinç düzeyinde fark olmadığı; "dağa adını yazdırma" hikâyesiyle kalıcılık arayışının boşluğu; adını Allah'ın kalbinde bulmanın gerçek varlık bilinci olduğu işleniyor. Zulmün kökeninin zalimin önce kendine zulmetmesi olduğu, peygamberlerin bu iç zulmü kaldırmaya çalıştığı, Selman-ı Farisi'nin "ben İslam'ın oğluyum" sözü ve gerçek mutluluğun dış kaynaklarda değil kişinin kendi varlığının farkındalığında olduğu vurgusuyla, şirk kavramının gerçek kendiliğin yanına sahte benlikler koymak olduğu anlatılarak sohbet tamamlanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- En büyük put, kendini mutlak varlık olan Allah'tan bağımsız bir varlık zannetme yanılgısıdır; "değerli olmaya çalışmak" ile "değersiz hissedip yaşamak istememek" bilinç düzeyinde aynı sahte kökten çıkar.
- Peygamberlerin asıl mücadele ettiği zulüm, insanın önce kendi kendine yaptığı zulümdür; dıştaki zulmü cezayla bastırmak mümkün olsa da kaynak kaldırılmadıkça zulüm başka biçimlerde (psikolojik, ilişkisel) devam eder.
- Gerçek mutluluk, dışarıda aranan bir şey değil, kişinin kendi varlığının ve Allah'a olan yakınlığının farkındalığıdır; dünyadaki mutluluklar bu hakiki mutluluğu hatırlatan birer "gölge"dir.
Zulümle Mücadele Sorusu ve En Büyük Put
Evet, evet. Bir arkadaşımız dinin zulümle mücadele etmek için geldiğini, peygamberlerin zulümle mücadele etmeye önem verdiğini, ama bazı dini ekollerin insanı pasifleştirdiğini veya zulümle mücadele etmeye öncelik vermediğini söyledi.
"Buna ne diyebiliriz?" diye bir sorusu oldu. Ben de bugün geçenlerde bir arkadaş "putperestlik nedir?" diye bir soru sormuştu. Ben de dedim ki en büyük put, kendinibağımsız bir varlık olduğunu zannetme yanılgısıdır. Yani "ben mutlak varlık olan yaradandan bağımsız bir varlığım" dediğin anda en büyük put oluşturulmuş olur.
"Peki" dedi, "sizin konuştuğunuz o sahte benler ne oluyor?" Bunlar da putun ürettiğiputçuklardır. Büyük put, kendini mutlak varlıktan bağımsız olarak var zanneden benlik halidir. Bu büyük bir yanılgıdır.
Neden büyük bir yanılgıdır ve büyük bir puttur diyelim? Çünkü kendini mutlak varlıktan ayrı gördüğünde değerli olmaya çalışırsın. Değerli algılanmak istersin. Bir şey başarmak istersin. Sevilebilir biri olup sevilmek istersin. Takdir görmek istersin.
Bir şeyler yapıp kendini tırnak içinde dünyaya ispat etmek istersin, vesaire vesaire vesaire. Ya da kendini berbat biri görüp ölmek istersin. Aslında bunların hepsi aynı sahteliğin ürettiği şeylerdir. Bu nedir? Bu, kendini gerçek varlığın kaynağı olan Allah'a aidiyetini unutup kendini ondan ayrı bir varlık olarak algılama zannına düşmendir. Bu zanla düştüğün andan itibaren bir hikayen başlar. İşte daha çok bilmek istersin, her ortamda söyleyecek bir sözün olacak derecede okumak istersin, güzel olmak istersin, genç olmak istersin, sevilmek istersin, değer görmek istersin, yaptığın şeylerin fark edilmesiniistersin vs. — bunu genişletebiliriz. Ya da tırnak içinde söylüyorum, hiçbir halt olmadığını görüp ölmek istersin.
İntihar İsteğiile "Değerli Olma" Çabası Arasındaki Ortak Kök
Bunların hepsi aslında aynı yerden çıkar. Aslında aralarında en ufak bir fark yoktur.
Yani "ben bıktım bu hayattan, hiçbir değerim yok, kimse beni anlamıyor, sevmiyor" deyip intihar etmeye çalışan bir adamla, "ben herkese bu konuda en iyi noktada olduğumu ispat edeceğim" diyen arasında bir fark yoktur. Biri bir tarafı tutmuş, öbürü öbür tarafı tutmuş. Aslında bilinç düzeyinde hiçbir farkı yok. Neden? Çünkü aslında ikisi de bir şey ile var ve değerli olabileceklerini zannediyorlar. Sadece birisi diyor ki"ben bununla var ve değerli olacağımı düşünüyorum, bunun peşine koşuyorum." Öbürü diyor ki "koştum, veya koşmaya da mecalim yok, koşamadım da ölmek istiyorum." Çünkü neden? "Hiçbir varlık ve değer hissetmiyorum, yaşamaya bir neden bulamıyorum" diyor.
Anladınız mı? Yani aslında herkes intihar etme yolunda. Fakat farklı şekillerde intihar etmeye çalışıyoruz. Bunu biraz daha açayım. İntihar ne demektir? "Olmadı, var olamadım, var olamadım, yeterince var olamadım, yeterince geri bildirim alamadım, olmadı, sevilmedim, ulaşamadım, hiçbir hedefime ulaşamadım" — ne yapmış oluyorsun? Diyorsun ki "yaşamak istemiyorum." Öbürü ne diyor? Öbürü diyor ki "olur
mu abi, sen biraz iyimser düşün." Hatta din de diyor ki "intihar etme, sen kendine bir amaç belirle, bir hedef belirle, o hedefinin peşinden koş." Değil mi? Yani ne yapacaksın? Atıyorum bir şeyler öğren, onunla kendini — "aa bak ne güzel biliyorum, o halde varım. Seviliyorum, o halde varım. Düşünüyorum, o halde varım.
Onaylanıyorum, o halde varım. Beni takdir eden insanlar var veya beni önemseyen insanlar var, o halde varım."
Aslında bunlar ne demektir? Yoksun, bir şeyle var olmaya çalışıyorsun. O intihar etmek isteyen insandan bir farkı var mı aslında? Realite olarak yok. Çünkü aslında ikisi de başlangıç itibariyle var olduklarını düşünmüyorlar. Kendini var bilmek adına bir şey yapmak istiyorsan, bu var değilsin demektir. Daha doğrusu kendini var hissetmiyorsun. Varlığının farkında değilsin demektir. O yüzden çok aykırı gibigörünen iki şeyi birleştirdim. Yani var olmak için, hatta işte anlamlı bir hayat sürmek için falan, işte "insanlara faydam dokunsun, birilerinin kalbine dokunayım" — bunları istediğiniz kadar romantize edebilirsiniz, sofistike hale getirebilirsiniz, bunların hepsieşittir aslında. Şu demektir: "ben aslında var değilim ve var olmak istiyorum." Bunun Türkçesi budur. Var olmak istiyorum. İntihar etmek isteyen ne diyordu? "Ben var değilim, yaşamak istemiyorum" diyor. Sadece biri diyor ki "ben var değilim, yaşamak istemiyorum." Öbürü diyor ki "ben de var değilim ama var olmak istiyorum." Neyle var olmak istiyorsun? Seni var edemeyecek şeylerle var olmak istiyorsun.
Dağa Adını Yazdırma Hikâyesi
Hani bununla ilgili çok güzel bir hikaye vardır. Adamın biri, dünyada böyle adı kıyamete kadar devam etsin istemiş. Hatta parantez içinde söyleyeyim: dünyada bir eser bırakmak ve onunla nam salmak, yani onunla adını ölümsüzleştirmek — tırnak içinde kullanıyorum bunu — bu, insanoğlunun en riyakar damarlarından biridir. Yanidünyada bir şey yapıp onunla adını, hani var ya böyle tarihlere yazanlar var ya, altın harflerle bilmem ne yazanlar var ya, bu nedir aslında? Diyor ki bu riyakarlıktır. Yani bu ne demek riyakarlık? Yani ben aslında yokum, ama ben var olduğum düşünüldüğünde, insanların zihninde, hayalinde, hafızasında var olduğum müddetçe yaşarım; değilse yaşamamış olurum. Hani bizim halk arasında da vardır ya: "işte bak Aristo veya işte bilmem kim, bak binlerce yıldır hatırlanıyor" değil mi? E peki binlerce peygamber de hiç hatırlanmıyor. Ne yapacağız şimdi? Aristo mu değerli, ömrü hiç hatırlanmayan mı değersiz? Bunlar nedir diyor? Riyakarlıktır.
Şimdi o hikayeye döneyim. İşte adam böyle adını yazdırmak, işte büyük bir şeyler yapıp adını böyle ebediyen, deyim yerindeyse kıyamete kadar, mümkünse adını insanlık tarihine yazdırmak istiyor. İşte böyle bir kutsal dağ varmış. O dağa adını yazdırınca ebedileşiyormuşsun diye bir söylenti var. Bir inanış varmış o toplumda. O da işte, "ne yapmak lazım o dağa adını yazdırmak için" diye bir liste vermişler. "Bak şunlardan birini yaparsan o dağa adın yazılıyor." Kıvam demiş. Orada seçmiş bir şeyi, bir şıkkı, ve öyle olmak için yıllarca çalışmış. Çalışmış, çalışmış, çalışmış. O kıvama gelmiş. Sonra demiş ki "ben adımı yazdırmak istiyorum." Bakmışlar, demişler "adam haklı, adını buraya yazdırabilir." O hakkı kazanmış, tamam. Neyse, bir de
arkasında bir topluluk, onu takdir eden falan. Demişler ki "belli bir yerden sonra buraya yalnız başına devam edeceksin, o kalabalığı kenara bırakacaksın." Tamam. Neyse devam etmiş. Dağa doğru hareket ediyor. Böyle dağa baktıkça böyle bir sürü yazılar görmeye başlamış. Yakınlaştıkça yakınlaştıkça böyle yazılar artmış falan. En son bakmış adını yazacak bir yer yok. Hep yazılı yani. Dolu. Demiş buna "dolu" demiş. "Nereye yazacağım?" "Bana demiş doldu, sen de birinin adını sileceksin, kendi adını yazacaksın." Demiş "ver." Durmuş. "Bu demiş hep böyle mi oluyor?" "E öyle oluyor." Yani yarın öbür gün veya yüz yıl sonra biri de benim adımı silip kendiadını mı yazacak? E ister istemez öyle yani, daha sınırlı, son tahlilde. Bu böyle.
Durmuş. "Bu demiş iş değil" demiş, "ben yanlış bir yolda yürümüşüm." Adını tarihe yazdırmak, işte şu bu önemli değil. Bırak adını tarihe yazdırmak, adını eşinin kalbine bile yazdıramayacaksın yani. Anlatabildim.
Adını Allah'ın Kalbinde Bulmak
Adını Allah'ın kalbinde bulacaksın. Bak, adını Allah'ın kalbine de yazmıyorsun. Adını Allah'ın kalbinde bulacaksın. Çünkü sen onda zaten var olansın. Sen onun ilminde, kudretinde, rahmetinde, sevgisinde var olansın. Sen bunu unutmuşsun. "Adımı eşimin kalbine yazayım, bak beni hiç unutma ha" falan. İşte yok, "bir topluluğun kalbine yazayım," daha geniş egon yüksekse "çok daha geniş bir topluluğun kalbine yazayım, unutulmasın bak" falan. Unutulmamış, yüz yıl geçmiş, unutulmamış, beş yüz yıl geçmiş, unutulmamış — ego da sana şey yapıyor, hakkı sağlıyor: "bak, bin yıldır unutulmayanlar var, beş bin yıldır unutulmayanlar var, sen de artık mümkün oldukça ne kadar kalabilirsem o kadar yazdır." Böyle bir yola mı düşeceksin, yoksa "ya zaten ben Allah'ın kalbinde yazılıyım, o yazıyı tekrar bulmam lazım, kendimihatırlamam lazım" mı diyeceksin? O yazıyı bulmak nedir? Tekrar kendini hatırlamaktır. Allah'ın kalbindeki yerini, varlığını idrak etmektir. Bunu buldun mu, bütün dünya seni unutsa, hatta eşin bir sabah kalktın "yok, canı ruhu sağ olsun, Allah sağlık selamet versin" der geçebilirsin. Bu umursamamazlık değildir, vurdum duymazlık değildir, vefasızlık değildir. Bakın, öz varlığınızın nerede merkezlendiğine bağlı bir şeydir.
Ben kimim? Ben kimim? Sen Allah'ın kalbinde var olan bir varlıksın. Zaten o yüzden de bu dünya alemine indirildin. Sen daha önce de var olan bir varlıksın. Dünyaya geldiğinden itibaren var olan bir varlık değilsin. Sen ebediyen varsın. Onun sonsuz ilminden bu maddi üç boyutlu dünyaya indiriliyorsun, beden diye bir elbise giydirilerek. Ama sen varlık olarak ondasın. O yüzden Allah'ı hatırlamak kendinihatırlamaktır diyoruz aynı zamanda. Veya tersinden de doğrudur: gerçek anlamda kendini hatırlıyorsan Allah'ı da hatırlarsın. O yüzden peygambere atfedilen bir sözdür: kendini bilen Rabbini bilir. Çünkü gerçek kendilik Allah'ın varlığında vardır. Bu asla değişmeyecek bir şeydir. Olsa olsa sen sadece kendini unutabilirsin.
"Başarılı Olmak mı, Değerli Olmak mı": Einstein'ın Sözü Üzerine
O yüzden bir arkadaş Einstein'ın bir sözünü aktardı: "başarılı olmak mı, değerli olmak mı." Bunu üzerinde konuşabilir miyiz diye sordu. Başarılı olmak egoya yakın, değerli
olmak sevgiye yakın. Tabii ki, hani, çok ne diyelim, düşük düzeyde düşüncelerle kıyaslandığında fena değil. Ama son tahlilde yine bir değerli olma hikayesine kapılmanın bir ifadesidir bu.
Hiçbir Şey Yapmasan Bile Var ve Değerlisin
Bakın şunu asla unutmamalıyız. Hiçbir şey yapmasan, hiçbir şey yapmasan bile var ve değerlisin. Önce burayı anlaman gerekiyor. Yoksa öbür türlü "değerli olmak için ne yapmalıyım?" E çalıştın, üniversiteyi kazandın, işte bilinçli bir çalışmayla kazandın, bilinçli bir çalışmayla bitirdin. Bir trafik kazasına denk geldin. Eee, ne oldu şimdi? Değerli olmak istiyordun ya. İşte büyük bir bilim adamı olacaktın güya mesela. Çünkü bakın egomuz sürekli bize nasıl değerli olunuru empoze ediyor. Veya daha felsefileştirelim, veya tırnak içinde hümanist hale getirelim: "ya ben böyle zor durumda olan insanlara, mağduriyet yaşayan insanlara yardım edeyim, bir yardım organizasyonu oluşturayım, yardım edeyim, bu çok değerli bir iş, o zaman kendimideğerli hissederim." E gittin, uçakla, atıyorum, Afrika'ya gittin, uçak düştü, veya yardım etmek istediğin bir Afrikalı kabilenin içine düştün ve seni öldürdüler — yanlışlıkla veya düşman görerek. Ne oldu? Hikayen ne oldu şimdi? Değerli olmak istiyordun, değerli olmak için bir şey yapacaktın ama film kesintiye uğradı. Ne olacak şimdi? Boşa gitti bütün çaban, bütün gayretin boşa gitti. Böyle mi diyeceksin?
Eğer o mantıkla hareket edersen, yapabileceğin başka bir şey yok. Sonra da bunun edebiyatını yaparsın. "Ya işte adam böyle yardım etmek için gitmiş ama işte kadere bak, adam ölmüş şu an, ne kadar dramatik bir hikaye" falan filan. Bir de onun edebiyatını yaparsın, bir de onun romanını yazarsın, bir de onun filmini çekersin, bir de onun filmini seyredip "nasıl daha değerli olurum" diye egosu tetiklenecek insanlara seyrettirirsin. Onların da sahte bir benliğe kapılmalarını sağlarsın. Bütün hikaye böyledir. Eğer yanlış bir yerden başlıyorsan — "ben değerli olmaya çalışmıyorum, var olmaya çalışmıyorum." Neden? Çünkü varlık ve değer fıtratından gelir. Allah beni var olmak, varlık ve değer üzere yaratmış. Ben niye değer arıyorum ki? Ben sadece varlık ve değerimi fark etmek ve bunları uygun, gerekli, faydalı olduğu bir durumda hayata katmak sorumluluğundayım. Hayata katabilirim, katamayabilirim. O benim yüzde yüz belirleyeceğim bir şey değil. Sen dünyanın en alim insanı, en bilge insanı olursun ama seni hiç kimse dinlemez. Öyle bir propaganda dünyasına denk gelirsin kiseni hiç kimse dinlemeyebilir. Çok güçlü bir propaganda karşı propagandaya maruz kalırsın, seni hiç kimse dinlemeyebilir. Peki ne oldu o zaman? Kendini kötü mü hissedeceksin?
Faydalı Olma İsteğinin Sahte Benlik Boyutu
Tabiiiçeride böyle tatlı tatlı bir ego diyecek ki "ama insan faydalı olmak istiyor." Bakın bu ne kadar masum, değil mi? İnsan faydalı olmak istiyor. Ama ben de diyorum ki bu sahte bir benliktir. Orada şu soruyu sormamız lazım: faydalı olmak isteyen insan faydalı olamazsa kendini nasıl hissediyor? Hiçbir eksiklik hissetmiyorsa, varlığı ve değeri konusunda hiçbir eksiklik hissetmiyorsa, o zaman problem yok. Faydalı olmak güzel bir şeydir. Ama insan faydalı olamayınca, böyle faydalı şeyler yapamayınca
kendini boş hissediyorsa, hiçbir işe yaramıyor hissediyorsa, o zaman sen çok sahte bir benlikle hareket ediyorsun.
"Ama hocam ben insanlara faydalı olmak istiyorum." Bu sahte bir benliktir. Sahte bir benliktir. Neden? Çünkü bu benlik sana faydalı olmak üzerinden varlık ve değer önerisinde bulunuyor. Yani diyor ki, faydalı olduğun ölçüde varsın, faydalı olduğun ölçüde değerlisin. Yani doğru bir davranışı yanlış bir temele oturtuyor.
Sevilme İhtiyacının Yanlış Temellendirilmesi
Niye sevilmek istiyorsun ya? Sevilmek fıtri bir şey, Allah sevmeyi ve sevilmeyi yaratmış, deyim yerindeyse güzel bir şey, bak sıkıntı yok. Ama sevilmek istiyorsun, niye sevilmek istiyorsun ya? "O zaman kendimi değerli hissedeceğim." Sen sahte bir benlik üzerindesin. Sahte bir benlik üzerindesin. Artık sörf mü yapıyorsun, uçuruma doğru mu gidiyorsun, artık karar senin. Neden? Çünkü sen sevmeyi ve sevilmeyivarlık ve değer ile tanımladın. "Seviliyorsam varım, seviliyorsam değerliyim; sevilmiyorsam yokum ve değersizim." Ama bak neyin üzerinden bunu temellendirdin? Sevgi gibi kıymetli bir kavram üzerinden. Ama sevgiyi neye oturttun? Varlık ve değere oturttun. O yüzden sahte bir şey bu.
O yüzden hani ne diyeyim, güzel sözlere kanmayın — tırnak içinde söylüyorum, kendi kendinize söylediğiniz de olabilir bu, başkalarının size söylediği de olabilir.
Mesela "hatırlanmak istemiyor musun kardeşim, bak şunu yap, bin yıl seni tarih yazacaktır" — güzel bir söze benziyor, fena da değil. "E neyle tarihe geçeceğim?" "Ya bak o da güzel bir şey, hani abuk sabuk bir şeylerle değil, atıyorum insanlara yardım ederek tarihe geçeceksin." Bu ego diyor ki "ulan bu da güzel, kurtardık bunu, bu da hümanistçe bir şey" falan. Bu sahte mi? Bu da sahte. Neden? Çünkü bunun üzerinden varlık ve değer kazanacağını zannediyorsun.
Zulmün Kökeni: Zalimin Kendine Zulmü
Peki, şimdi arkadaşımızın sorusuna döneyim. Peygamberler evet zulümle mücadele etmişlerdir, çok doğru. İşte Peygamber Mekke'deki zulümle, işte Musa Firavun'un zulmüyle, İbrahim putperest bir kavmin zulmüyle, işte Nemrut'un zulmüyle mücadele etmişti. Doğru mu? Doğru. Peki ben size bir soru sorayım: zulüm ne ile ortaya çıkıyor? Yani zulme sebep olan şey nedir? Zalim niye zulmediyor? İşte bunun için zulmediyor. Diyor ki "böyle olursam var olurum, böyle olursam kendimi değerlihissederim, tahakküm edebilirsem, güçlü olabilirsem, insanlara sözümü dinletebilirsem ben varım ve değerliyim." Bunun üzerinden de bunu sağlamak için zulmedebiliyor. "Ya diyor benim emrime itaat edin, ya da siziitaat ettireceğim. Etmek istemezseniz de baskı kuracağım." Niye kuracaksın abici? Bir soralım o zalime, ta en derinde şunu duyacaksınız: "ben ancak böyle var olabiliyorum, ben ancak böyle değerliyim, ben ancak böyle ayakta durabiliyorum" diyecektir.
İşte peygamberlerin mücadele ettiği zulüm bu derinlikteki zulümdür. O yüzden peygamber Ebu Cehil'e defalarca gitmiştir. "Zalimdir" diye kesip atmamıştır. Neden? Çünkü Ebu Cehil kendine zulmediyor. Kendine zulmettiğiiçin başkalarına zulmediyor.
Peygamber o zalimin kendiiçindeki zalimi görüyor. Ve onunla, onun içindeki zalimle mücadele ediyor. O sahte benlikle mücadele ediyor.
Hz. Musa – Firavun Kıssası ve Yumuşak Söz
Allah niye Hazreti Musa'ya "Firavun'a git, yumuşak söz söyle" diyor? Niye? Niye yumuşak söz söylesin? Onu ikna etsin, ha onu manipüle etsin diye mi? İkna yöntemleri mi kullanıyor peygamber acaba? Öyle mi? Yoksa aslında Allah Musa'ya diyor ki, ona git, onun kendi kendine zulmeden bir benliği var, sen ona karşı önce onu uyandır. Bunu da nasıl yapabilirsin? Güzel, hikmetli, yumuşak sözle yapabilirsin. Haniamiyane tabirle "ya bak bu sana yakışmıyor, sen bunlarla var olmuyorsun, bunlarla kendi varlığını örtüyorsun, perdeliyorsun." Bunun için ona kavlen leyyinen ile gideceksin. Neden? Çünkü zalim önce kendine zulmetmiş, sonra başkalarına zulmediyor.
Ego Şiddeti: "Sen Olmadan Yokum" Sahte Benliği
Diyelim ki sevgilin, eşin, bilmem kim senden ayrılıyor, gidip vuruyorsun. Niye? "İşte erkek şiddetiyle mücadele ediyoruz." Cahil kardeşim, burada erkek şiddeti yok, ego şiddeti var. Konunun erkekle kadınla ilgisi yok, bazen kadınlar da vuruyor. Orada o kişi "ben sen olmadan var değilim" diyor. O şiddeti uygulayan kişi aslında derinde şu çıkmaz içinde: diyor ki "ben sevgilim olmadan yokum, yarımım, eksiğim" diyor. "Ve sen beni yarım bırakamazsın, eksik bırakamazsın. Ben irademle bırakmak istersem seni bırakırım, sen bana rağmen beni bırakamazsın" diyor. Bu "beni bırakamazsın" diyen çok mu güçlü olduğu için vuruyor, öldürüyor? Yoksa çok mu güçsüz olduğu için vuruyor? Ama zahiren deriz ki "güçlü adam." Bak alakası yok, güçsüzün teki. Ama o güçsüzlük ters bir reaksiyonla kendini gösteriyor.
Peki şimdi biz zalim derken, başkalarına zulmettiğiiçin mi zalim demeliyiz başta, yoksa kendine zulmettiğiiçin mi başta zalim demeliyiz? Kendine zulmetmeyikaldırmadıkça birbirimize zulmetmeyi kaldıramayız.
Cezayla Zulüm Bitmez: Alınganlık ve Psikolojik Zulüm Örneği
Yani bugün engelledim diyelim; işte atıyorum kadın erkeğe veya erkek kadına şiddet, bir bıraksın tokadı, yani şöyle bir iterse bile idam çıkarırım, şiddeti yüzde doksan dokuz engellerim yani, sırf itmek ile bile idam cezası veririm — kaç kişi cesaret edebilir? Kadın veya erkek fark gözetmiyorum, ancak hiç böyle kendini kontrol edemeyen iyice kafayı yemiş tipler uygular, onları da idam edelim, öbürlerine de ibret olur, kimse kimseye en ufak bir şey yapamaz. Peki ben zulmü önlemiş mi oldum?
Yok, mesela ne yaparlar birbirlerine? Psikolojik zulüm uygularlar, psikolojik şiddet uygularlar, alınarak, gücenerek. Alınmanın, gücenmenin de cezasını mı verelim? Ha onu da yaptım diyelim, "dedin ki kim kime alınırsa otuz altı yıl ceza veriyoruz" — öyle az buz ceza değil ya, altı ay onu da paraya çeviriyor, otuz altı yıl ceza veriyorum. Kim alınırsa, gücenirse, surat asarsa, ve bunu — hadi oldu — beş dakikadan fazla uzatırsa otuz altı yıl yiyor. Var mı öyle yapabilecek bir baba yiğidi gösterebilecek? Tek tük çıkar, onlara da otuz altı yıl verirsin. Mükemmel bir ortam değil mi? Bitirebilir misin
zulmü? Hayır. Başka şeyler çıkar. Neden? Çünkü bir şeyin üzerinden var olmaya çalışıyor benlik, bir şeyin üzerinden var ve değerli olmaya çalışıyor.
Bilmiyorum anlatabildim mi? Yani peygamberler zahiri zulümle de mücadele eder, hani birbirine saldırıyordur, onu engeller. Fakat peygamberlerin maksadı ve niyetisadece o zahirdeki zulmü engellemek değil. Onu engellersin, bir görünen zulmü engelleyebilirsin, ama asıl o zulme sebep olan içteki zulmü kaldırman gerekir. Bunu kaldırmazsan zulüm çeşitli şekillerde devam eder. Alınmayı kaldıramadın ya, psikolojik olarak kendini hasta eder, karşıdakine kendini baktırır. Hadi bakalım, buna da mı ceza vereceğiz? Buna ceza versek insan hakları diyecek ki "bu gerçekten hasta kardeşim." E onu da ispat edemezsin. Gerçekten hasta mı yoksa kendinipsikolojik şekilde hasta mı etmiş? Çünkü psikolojik olarak kendi kendinizi hasta edebilirsiniz. Kendi kendinizin başını ağrıtabilirsiniz, karnını ağrıtabilirsiniz, hatta felç bile geçirebilirsiniz. Buna modern psikolojide psikosomatik hastalıklar deniyor.
Bir amca tanıdım — Allah herhalde vefat etmiştir — adam karısının bakımına o kadar ihtiyaç duyuyor ki psikolojik olarak; işte bel fıtığı olmuş, ameliyat olmuş ama iyileşmiş yani, tıbben iyileşmiş, hiçbir sorunu yok, ama adam kalkamıyor, yataktan kalkamıyor.
Felç devam ediyor. Şimdi ben bu zulmü nasıl kaldırayım? Aslında adam karısına zulmediyor. Öyle bir zulüm ki bilinç olarak da bunun farkında değil. Yani kendi kendinihasta ediyor ve karısının o ilgisine adam alışmış bu ara. Karısı da alışmış, ama sağlıksız tabii. Şimdi ben bu zulmü nasıl kaldırabilirim ki, değil mi? Bunu kaldırmanın bir çaresi var mı? Yok. Neyi kaldırmam lazım? Şunu kaldırmam lazım: sen birisinin ilgisine, sevgisine, değer vermesine muhtaç bir varlık değilsin. Sen tam, değerli, eksiksiz bir varlıksın. Karşındaki de öyle. Ne kendini manipüle et ne onu manipüle et.
Varlığının ve değerinin farkına var. O zaman bak ilişki ne kadar güzel işleyecektir, değil mi? Hiçbir zulüm yok, hiçbir gereksiz manipülasyon yok, hiçbir sahte yaklaşım yok.
Peygamberlerin Asıl Hedefi: Kendine Yapılan Zulmü Kaldırmak
İşte peygamberler böyle bir zulmü ortadan kaldırmaya çalışmışlardır. Ve dediğim gibien başta senin kendi kendine yaptığın zulmü ortadan kaldırmaya çalışıyor. Seniannenden, babandan, eşinden, arkadaşından, ilişkili olduğun insanların tutumlarından bağımsız olarak var olduğunu, tam olduğunu, eksiksiz olduğunu hatırlatmaya çalışıyor. Şimdi ben bunu deyince bazı egolar çıkıyor. Diyor ki "o zaman kimse kimseyle ilişkide bulunmaz ki o zaman, niye arkadaşlık yapayım ki?" Bak işte ne kadar sahte bir benlik üzerinden arkadaşlığı yaptığına dikkat et. Yani demek istiyor ki o benlik, "benim birine ihtiyacım yoksa, zahiren maddi manevi neyse, o zaman niye arkadaşlık yapayım onunla?" Demek ki bak arkadaşlığın menfaate dayanıyor. Bak ne güzel sahte benliği bulduk. Halbuki gerçek ilişki birbirine muhtaç olmadığında başlar.
Birbirine muhtaç değilsen gerçek bir ilişki yaşama imkanına sahipsin demektir. O gerçek bir ilişkidir. Yani korkunun, beklentinin, abartılı ve sahte arzuların — işte "benihiç unutma, sürekli aklımda olayım." Niye? Niye? Çünkü "aklımda olmazsam kendimiyok hissediyorum." E şimdi böyle bir insan gerçek bir ilişkiyi yürütebilir mi? Ne
kendine rahat verir ne muhatabına rahat verir. Çünkü özgür değil. Peygamberler bu tür zulümleri kaldırmaya çalışmışlardır. Ve bize bunu hatırlatmışlardır.
Selman-ı Farisi: "Ben İslam'ın Oğluyum"
Hani Selman-ı Farisi'ye zannediyorum atfedilir. Böyle herkes bir gün — işte bir grup insan toplanmışlar, herkes "işte benim ailem, bu ailede şu insanlar oldu" falan; herkes kendi ailesinden, soyundan sopundan bahsediyor. Selman-ı Farisi gelmiş. O da kamil bir insan. Öyle sıradan bir Müslüman değil yani, tırnak içinde söylüyorum, peygamber döneminde herkes aynı bilinçte mümin, aynı bilinçte Müslüman değildi. Selman-ı Farisi ne diyor? "Ben" diyor "İslam'ın oğluyum." Tabii onlar "ya falan işte böyle yamuk yapma" falan demişlerdir herhalde. Selman-ı Farisi de demiş ki "peygambere gidelim soralım, benim söylediğim cevap yerinde bir cevap mı, yersiz bir cevap mı?" Neyse gidiyorlar peygambere, anlatıyorlar durumu. "İşte böyle böyle böyle oldu, Selman-ı Farisi de dedi ki ben İslam'ın oğluyum." Peygamber diyor ki "çok doğru söylemiş, çok doğru söylemiş, o benim ehl-i beytimdendir aynı zamanda" demiş.
Ne demek bu? Yani "ben Allah'ın var ettiği bir varlığım ve bana bunu İslam hatırlattı, dolayısıyla ben İslam'ın oğluyum. İslam bana varlığımı idrak ettirdi, İslam bana varlığımın kaynağını, varlığımın aslını hatırlattı. Benim varlığımın aslı falan kabile, falan işte Mardin'in önemli ailelerinden birinden geliyorum — öyle bir şey değil ki. Ben İslam'ın oğluyum." Varlığımı Allah'a teslim etmekten — zaten varlığım onda, tekrar ona teslim etmekten gelen varlık bilincinin oğluyum ben. Ben buyum. Ben herhangibir ailenin, kabilenin, ne olursa olsun evladı değilim. Anne babamın da çocuğu değilim. "Ben İslam'ın çocuğuyum" diyor. Ve peygamber bunu tasdik ediyor, mühür basıyor: "o ehl-i beytimden de" diyor. Neden? Çünkü peygamber de İslam'ın çocuğu deyim yerindeyse. Peygamber de Allah'a aidiyetiniidrak etmiş.
Kimsesiz Hisseden Çocuk Metaforu
Ben kimim? Ben Allah'ın yarattığı, Allah'ın var ettiği, kaynağı Allah olan bir varlığım.
Ben nasıl kendimi kimsesiz hissedebilirim? Nasıl kendimi değersiz hissedebilirim?
Allah bana şah damarından daha yakınken nasıl ben kimsesizim diyebilirim? Nasıl değersizim diyebilirim? Değil mi? Yani şöyle düşünün, zahiri bir örnek veriyorum.
Mesela bir anne düşünün veya bir baba, beş yaşında çocuğu kucağında ve çocuk diyor ki "ben kimsesizim, benim hiç kimsem yok." Halbuki annesinin kucağında. Ama diyor ki "ben kimsesizim, benim kimsem yok, benim anne babam bile yok, hiç kimsem yok, ben yapayalnızım" diyor. Bu çocuk en fazla ağır ateşten dolayı sayıklıyordur deriz, değil mi yani? Mantıklı olan budur. Başka bir şekilde bu söylenmez yani. Allah sana şah damarından daha yakınken sen "ben kimsesizim, kimsem yok, yalnızım, hiç seven yok, değer veren yok, önemseyen yok" diyorsan, öyle bir his duyuyorsan senin ateşin yükselmiştir yani, tırnak içinde. Sen sayıklıyorsun demektir. Sen bilinçli değilsin demektir. Mesela o çocuk kendine geldiğinde ne der? "Ne sayıklamıştım" der, değil mi, hatırlarsa ne sayıkladığını; "ben o zaman aklım başımda değildi" der, değil mi. O yüzden peygamberlerin mücadele ettiği zulüm budur; bizim kendimize yaptığımız zulmü ortadan kaldırmaya çalışıyorlar.
Doğru Dua: "Beni Nefsimin Zulmünden Muhafaza Et"
O yüzden ben şimdi hacca gidip dua ederken neye dua edeceğim? "Ya Rabbi benibaşarılı kıl, beni toplumda değerli kıl, toplumda itibarı yüksek olanlardan eyle. İşte eşime beni hiç unutturma, gözü benden başkasını asla görmesin, görürse de kör olsun, beter olsun" falan diye mi dua edeceğim? Ne için dua edeceğim? Ya Rabbibeni nefsimin zulmünden muhafaza et diye dua edeceğim. Nefsim, yani sahte benliklerin manasında nefsim, gerçek kendimi örttüğünde bana kendini hatırlat diye dua edeceğim. Bir üzüntü, bir acı, bir keder benim gerçek varlığımın farkındalığını unutturduğunda ve beni o duygunun içine çekmeye çalıştığında, bana kendimi ve seni hatırlat diye dua edeceğim. Bu duanın bir kıymeti var. Yoksa "ya Rabbi herkes vefasız, bana vefalı bir insan ver" mi diye dua edeceğim? Allah diyecek ki, haniamiyane tabirle, "ulan ben vefasız değil miyim" diyecek, "sen nasıl beni yok sayıyorsun" diyecek, değil mi. Sen Allah'tan daha vefalı birini mi gördün ki daha başka bir şey arıyorsun, değil mi Allah yani.
Ne diyor Allah? "Kullarım sana beni soracak olurlarsa de ki ben onlara şah damarından daha yakınım." Peki ben ne arıyorum? Peki Allah'ın bu yakınlığını hissetmiyorum. Güzel. Bunun da duası var. Bunu dua et: "ya Rabbi ben senin bana benden yakın olduğunu peygamberin mesajıyla, Kur'an'ın mesajıyla duydum ve kabul ediyorum ama bunu hissedemiyorum, bana bunu hissettir ya Rabbi, bu hissi engelleyen ne ise o engelleri kaldır ya Rabbi" diye dua etmem gerekir. Yoksa ya işte "Allah'ın yakınlığını hissetmiyoruz, başka insanlar var, onların yakınlığını kazanalım" değil mi? Hani öbür — Allah'ın yakınlığını hissetmek zor ama birine yakınlık hissetmek için, veya onu kendimize yakın kılmak için internet var, WhatsApp var, Facebook var, bir sürü yol var yani. O yollarla insanları manipüle edersin, kendinisevdirmeye çalışırsın, bir yol bulursun yani, değil mi? Peki hangi yolu tercih edeceksin? Neyi tercih edeceğiz?
İşte arkadaşlar tasavvuf — gerçek tasavvuf, veya illa tasavvuf dememize gerek yok, dinin hakiki manevi bilgeliği bize bunu anlatır. Sen önce kendi kendine yaptığın zulümden kurtulmalısın. O zaman hem sen zalim olmazsın hem de başkaları sana zulüm yaptığında yıkılmazsın. En yakının bile sana zulüm yapsa yine yıkılmazsın.
Evladın zulüm yapsa yıkılmazsın. Baban yapsa yıkılmazsın. Annen yapsa yıkılmazsın. Eşin yapsa yıkılmazsın. Kim sana zulmederse etsin yıkılmazsın. Neden?
Çünkü gerçekten kendini hatırlıyorsun. Gerçekten kendini hatırlarsan başkalarının yaptığı zulüm etkisiz kalır yani. Hani rahatsız eder bir taraftan ama gerçek anlamda seni yıkmaz. Gerçek anlamda seni değersiz hissettirmez. Seni yokmuş gibi hissettirmez. Seni çok mağdurmuş gibi hissettirmez.
Osmanlı Dönemi Örneği: Kendini Unvanla Tanımlamamak
Atıyorum, engelledi, senin eğitim hayatını engelledi, diplomanı elinden aldı, atıyorum şu oldu bu oldu, ne olursa olsun. Olmamış mı Osmanlı döneminde? Adam Osmanlı döneminde, bugünün kavramlarıyla söylersek profesör düzeyinde bir adam, ama ona diyor ki "artık üniversitede ders veremezsin, hiçbir yerde de veremezsin" diyor.
Bazısını lisede görevlendirmiş, sonra lise öğretmenliğini de elinden almış. Rahatsız olan olmuş, kendini mutsuz hisseden de olmuş, hiç önemsemeyen de olmuş, gitmiş, gerektiğinde bir çocuğa elifba öğretmiş. Neden? Çünkü kendini profesörlükle, öğretim görevlisi olmakla tanımlamıyor ki, kendi varlık ve değerini bununla tanımlamıyor ki.
Öyle tanımlasa ne olur? "Ya biz otuz kırk sene eğitim aldık, o kadar sıkıntıyı çektik, en son bir çocuğa elifba mı öğreteceksin?" Öyle bir şey demiyor.
Peki diyen olmuş mu? Diyen de olmuş. Peki aradaki fark neyden kaynaklanıyor?
Birisi kendini hatırlıyor, birisi kendini unutmuş. İsterse İslam alimi olsun hiç fark etmez. Ben o gözle bakmıyorum. Adam İslam ilimlerinde bir numara, fark etmez.
Kendini hatırlamada kaç numara? Kendini hatırlıyor mu bu insan? Gerçek anlamda kendini hatırlıyor mu? Hatırlıyorsa çok güzel bir şey. Hatırlamıyorsa, hangiilmiistediği seviyede, dünyada bir numara seviyede biliyor olsun, hiçbir hakikat noktasında — diyorum — hiçbir kıymeti yoktur. Ama gider, o bilgiyi öğrenmek istersen, gider onun dizinin dibinde oturursun, atıyorum kelam ilmi midir, felsefe midir, mantık ilmi midir, gider öğrenirsin. Ama kendini bilmeyi ondan öğrenemezsin. Çünkü o da bilmiyor. Kendini bilmekten daha kıymetli bir şey yoktur. Ve kendini bilmek Allah'ın en büyük hediyesidir. Kendini hatırlıyor musun? Hiçbir şey olmasa da bu sana yeter. Ve bu insanın yegane mutluluk kaynağıdır. Diğer bütün mutluluk kaynakları yanıltıcıdır. Yani hakiki mutluluğu vermezler.
Dünyevi Mutluluğun İşlevi: Gölge ve Hakiki Mutluluk
Bakın bu dünyada bizi mutlu eden her şey ne içindir biliyor musunuz? Gerçek mutluluğu hatırlamamız içindir. Dünyada bizi mutlu eden ne varsa aslında o nedir? O bize bir şeyiişaret etmek içindir. Bak gerçek mutluluk, hakiki ve kalıcı mutluluk diye bir şey var. Sen bunu unutuyorsun ama unuttuğun şeyi sana hatırlatmak için bu dünyadaki bir kısım şeylerle ben sana o mutluluğun böyle bir gölgesini tattırıyorum. O gölgesini tattığın zaman sen o gölgesini tattığın şeye yapışma. Senin mutluluğunun kaynağı o değil. Hakiki mutluluğa yol ara.
O yüzden manevi öğretilerde iki yaklaşım vardır. Biri der ki bu dünyada hiçbir şey sana kalıcı mutluluk vermez, bunlara mümkün olduğunca uzak durarak yaşa. Bu bir yoldur, insanları korumak için bir yoldur. Bir de daha az tercih edilen bir yol var ama o biraz tehlikeli bir yol, ama daha gerçekçi diyelim, veya daha fıtri bir yol. O nedir? O şudur: bak ey insan, sana dünyada mutluluk yaşatan, hissettiren şeyler var ya, bunlar büsbütün kötü şeyler değil. Dünyada yaşadığın bir şeyden mutlu olmak kötü bir şey değil. Ama dikkat et, hiçbir şey sana kalıcı, kesintisiz, daimi mutluluk vermez. Bunlar sana hakiki, kalıcı ve daimi mutluluğu araman için verilmiştir. Bu anlayışla yol al. Tabiiki bu anlayışla yol alırsan çok güzel bir yoldur. Ama bu dünyadaki mutluluklara gömülme ihtimalin de vardır. Oraya dikkat etmen gerekir. Ya ben hakiki mutluluğu hatırlamak için yapıyorum deyip, dünyevi, tırnak içinde, zahiri ve geçici mutluluk kaynaklarına gömülmeyeceksin. Hani bazen arılar vardır böyle bal görürler, bir oturur oradan bal almaya çalışır ama sonra bal peteğinin içinde kalabilir. Dikkat etmek gerekir.
O yüzden dünyada yaşadığımız mutluluklar bize hakiki ve kalıcı mutluluğun arayışı için bir yol göstericidir. Doğru istikamete bizi yönlendirmek içindir. Ve çok kıymetlidir.
Örneğin, mesela seninle kavuşuyorsun, arkadaşın çok uzun zamandır görmediğin.
Mesela mutlu oluyorsun değil mi? Diyorsun ki "ne kadar mutlu oldum seni gördüm." Bu nedir? Bu aslında hakka kavuşmanın hakiki ve daimi mutluluğunu hatırlatmak içindir. Yani o hakikisini hatırlatmak üzere Allah bu dünyada o hakiki olanın hanigölgesini, tozunu bu dünyaya serpmiştir. Sen tozuyla mutlu oluyorsun. Hakikisi olsa tadından yenmez. Ama sen buradakileri seni hakikaten mutlu edecek zannıyla algılıyorsun. O durumda ne oluyor? Sen sanki bu dünya, bu dünya seni mutlu edecek zannıyla sürekli bu dünyayı tırmalıyorsun.
Peygamberin Hira'ya Çıkışı ve Hz. İbrahim'in "Batanı Sevmem" Sözü
Bakın ne diyorum size? Peygamber Mekke'de Hira'ya çıkmadan evvel mutsuz muydu? Düşünün, mutsuz muydu? Ailesiyle sorunu mu vardı? Hazreti Hatice ile sürekli kavga mı ediyordu? Hazreti Hatice onun erkeklik gururunu okşamıyor diye peygamber çok mu mahzun ve mağdurdu? Var mı öyle bir şey? Ya da haşa HazretiHatice "param var" diye peygamberi eziyordu da onun için mi peygamber Hira'ya çıktı? Ne için çıktı? Ne için çıktı? Toplumda saygı duyulan biri, hürmet edilen biri, sözü bir şekilde dinlenen biri. Niye çıktı? Parasal sorunu mu vardı? Geçim derdi mivardı? Niye çıktı? Şunun için çıktı: dedi ki "evet bunlar güzel, mutluluk veren şeyler ama bunlar sınırlı ve geçici olan şeyler. Hakiki mutluluk nerede, hakiki varlık, hakikideğer nerede, kalıcı olan nerede?"
Bakın Hz. İbrahim'in meşhur bir sözüdür: "ben batan şeyleri sevmem" diyor. Yani bir şey geçiciyse, sınırlıysa, o sevilmez. Bakın, ben de faniyim, beni de kimse sevmeyecek diye korkmayın. Sizde fani bir taraf var, bir de ebedi bir taraf var. Mesela bir insan sizi güzelliğiniz için, yakışıklılığınız için severse, siz de bu yüzden mutlu olursanız, bu şeye benzer: çok güzel bir elbise giymişsiniz, biri diyor ki "seni çok seviyorum" ama gözü hep elbisede. Hakaret olarak algılarsınız değil mi, normal şartlarda. Biraz farkına varırsanız bunun. Ya, "elbise ne kadar güzel, elbise çok hoşuma gitti, nereden aldın, keşke ben de alsam" falan böyle konuşuyor. En son "ya yürü git" dersin ya. "Ben elbise miyim" dersin. E bedenin bir elbise değil mi? Bak sürekli değişiyor, yıpranıyor, halden hale geçiyor. Peki biri senin bedenin üzerinden, bedenini referans alarak severse, sen de bunu kabul edersen, kim daha cahil, sen mio mu? Artık cehaletinizi o zaman yarıştırabilirsiniz. Çünkü iki taraf da cahildir.
Mevlana'ya Atfedilen Söz: Her Ayrılık Neden Üzer?
Öyleyse insan kendini hatırlamalıdır. Kendini hatırlamanın yolunu asla ve asla bırakmamalıdır. "Ama hocam kendimi hatırlamak çok zor." Bak, ölünceye kadar bunu takip etmeye değer. Çünkü senin hazinen orada. Bakın, ben "aradığınız mutluluk içinizde" demiyorum. "Aradığınız mutluluk sizsiniz" diyorum. Mutluluk senin varlığındır. Bunu unutmayın. Mutluluk senin varlığının farkındalığıdır. O yüzden mutluluk korunacak bir şey de değildir. O senin varlığındır, varlığının kendisidir.
Bunun dışında bir mutluluk arıyorsanız yanılıyorsunuz ve yanıltıyorsunuz demektir.
Çünkü çok ilginç bir şeydir, dikkat edin. Hayatta böyle bir şey siziilk başta çok mutlu eder. Mesela bir çocuğa bir oyuncak al. En çok mutlu olduğu an, o oyuncağı ilk aldığınız ve verdiğiniz andır. Sonra mutluluk peyderpey düşmeye başlar. Neden? Biz düşündünüz mü? Neden yani, neden o ilk anda çok mutluyuz da sonra o mutluluk devam etmiyor? Neden böyle çok lezzetli bir yemeğin ilk lokmasıyla son lokması arasında bir lezzet farkı var? Neden? Aynı şey değil mi? Geçen olan tabiat budur. Bu böyledir, geçen olan tabiat budur. Sen eğer bunu bilirsen, o zaman kalıcı ve hakikimutluluğu burada, bu dünyada, bu dünyadaki şeylerde aramazsın. Yine o geçicimutluluklar yaşanabilir ama onlar bana her zaman kalıcı olanı hatırlatır, hakiki olanı hatırlatır.
Bakın benzer bir şey de yine tersinden de doğrudur. Mevlana'ya atfedilen bir sözdür, der ki: her ayrılık bizi üzer. Çünkü ondan ayrıldığımızda üzülmüştük. De bakın, birinden ayrıldın, annen öldü, baban öldü, arkadaşınla, atıyorum, Amerika'ya gittigörüşemedin — her ayrılık diyor bizi üzer. Ama niye üzer, ya ne bileyim işte dünya böyle falan değil. Çünkü ondan ayrıldığımızda üzülmüştük. Yani bu dünyadaki her bir şeyin hakiki düzlemde bir aslı var. Orayı hatırlamalısın. Ben ilk kimden ayrıldığımda üzülmüştüm? Allah'tan. Ona dair idrakimi kaybettiğimde, onunla, onun bana şah damarından daha yakın olduğunu idrak ettiğimi unuttuğumda üzülmüştüm. Demek kibenim asli, temel üzüntümün kaynağı bu.
Kendini hakiki anlamda ne zaman mutlu hissetmiştir? Onunla olduğunda. İşte kamil insan veya kendini hatırlayan insan, Allah'la şah damarından daha yakın olduğunu idrak eden insandır. Onu hatırladın mı, artık her şey yerli yerine oturmuştur. Ne olduğunu, hakikaten var olduğunu, hakikaten değerli olduğunu — bütün dünya senden nefret etse bile o varlık ve değerini örtemeyeceğiniidrak edersin. Kimseye de kızmazsın. Herkes senden nefret ediyor ama kimseye kızmazsın. Neden kızmazsın?
Çünkü sana kötü bir şey hissettirmezler ki gerçek anlamda. Sana bir eksiklik veya değersizlik hissettirmez ki.
Kınama ve Övgü Karşısında Sarsılmamak
Biz niye kızıyoruz insanlara? Çünkü bize kendimizi kötü hissettiriyor. Ama bakın kendimizi kötü hissettiriyorlar. "Hocam o zaman bu bir onay işareti olabilir mi?" Onlar hiç kimsenin kınamasından etkilenmezler. Doğal olarak. Yanlış bir şekilde yapılan hiçbir kınamanın, suçlamanın, dışlamanın etkisini hissetmezler. Çünkü biliyor gerçek dışı yani. Ama biz bakın o kadar sahte bir benliğe sahibiz ki, birine "dünyanın en güzel kadını, sen çirkinsin" diyeyim, bir yüzü düşüyor. Ya da size hakaret ediyor.
Neden? Çünkü kendini kötü hissediyor. "Çok güzelsiniz, güneş gibi parlıyorsunuz" diyeyim, yüzü açılıyor. Neden? Çünkü onunla besleniyor. Şimdi bu sahte mi değil mi?
Şirk: Gerçek Kendiliğin Yanına Ortak Koymak
Dolayısıyla zulüm içimizdedir. En temel zulüm içimizdedir. Şirk konusunu işleyecektim, aslında şirk nedir, bunu daha başka zaman ayrıntılı inceleriz ama son söz: şirk, senin gerçek kendi öz varlığını unutup onun yerine ikinci bir şey koymandır.
İkinci bir şeyi, ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci bir şeyi kendin zannetmendir. "İnsan sosyal itibarı ölçüsünde vardır. İnsan sevildiği ölçüde vardır. İnsan değer gördüğü ölçüde vardır. İnsan başarılı olduğu ölçüde vardır. İnsan maddi olarak zengin olduğu ölçüde vardır. İnsan istediklerini gerçekleştirebildiği ölçüde vardır" diyorsan, bunlar gerçek kendiliğin yanına konulan ikincil benliklerdir. Ve bu şirktir. Yani şirk, ortaklık demek. Sen gerçek kendiliğinin yanına ortaklar koymuşsun. Hem öyle ortaklar koymuşsun ki asıl olanı unutmuşsun. Asıl olanı unutmuşsun. Bırak ortak, yanına ortak koymayı — hakiki olanı unutmuşsun ve bütün sahte olanları kendin zannediyorsun. İşte temel şirk budur. Temel şirk budur. Bunun hikayesinden Allah'a dair şirk devam eder. Bir insan kendi varlığında şirke düşmeden Allah'ın varlığı konusunda şirke düşmez.
Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Konuşmacı bu sohbette hiçbir yerde açıkça bir sure adı veya ayet numarası zikretmemiştir; bu nedenle onaylanmış bir ayet ataması yapılmamıştır. Teyit edilmemiş muhtemel eşleşmeler: "kullarım sana beni soracak olursa, de ki ben onlara şah damarından daha yakınım" (muhtemel: Bakara Suresi 186 ve Kaf Suresi 16'nın birleşik hatırlatılışı), "Firavun'a git, ona yumuşak söz söyle" (muhtemel: Taha Suresi, 44. Ayet), Hz. İbrahim'in "ben batan şeyleri sevmem" sözü (muhtemel: En'am Suresi, 76-79. Ayetler). Ayrıca "kendini bilen Rabbini bilir" ifadesi konuşmacı tarafından Kur'an'a değil, peygambere atfedilen bir söz olarak sunulmuştur; bu sözün hadis kaynaklarındaki sıhhati tartışmalıdır ve konuşmacı da bunu kesin bir kaynakla belirtmemiştir.
İlgili Sohbetler
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Musa'nın Asası ve Nefsin Yılanlaşması
Sohbette Hz. Musa'nın asası kıssası, insana verilen beden, duygu ve düşünce merkezlerinin bir sembolü olarak yorumlanıyor. Bu merkezlerin doğal hallerinde birer hizmetkâr, yanlış kullanıldıklarında ise insanı zehirleyen birer "yılan"a dönüştüğü anlatılıyor. Konuşmacı bu çerçeveyi Hz. Nuh ve Hz. Yunus kıssalarıyla da destekleyerek, mutsuzluğun, kaygının ve değersizlik hissinin kaynağının bu merkezlerle kurulan yanlış özdeşleşim olduğunu vurguluyor.
Sevilirsem Varım Yanılgısı
Sohbet, "insan niye başkasının ilgisine ihtiyaç duyar?" sorusundan yola çıkarak, Nasreddin Hoca'nın kuzu-koyun (ganem) meseli üzerinden insanın olgunluk derecelerinin farklı olduğunu anlatır. "Sevilirsem varım" hikayesinin, çocukluktan itibaren deneyimler üzerinden inşa edilen sahte bir benlik olduğu; oysa gerçek "ben"in doğrudan Allah'tan gelen "varlık" olduğu vurgulanır. Şeytanın Hz. Adem'idoğrudan bir teklifle değil, ona bir "hissettirme" yoluyla kandırdığı; bugün de aynı mekanizmanın "yok sayıldım", "vefasızlığa uğradım" gibi hislerde işlediği anlatılır.