Neyin Neyle Örtüldüğü

Kısa Özet

İsmail Acarkan, insanın hakiki, kutsal bilincinin korkular, arzular, değersizlik hisleri gibi sahte benlikler tarafından nasıl örtüldüğünü; Hz. Muhammed örneğinde ise hakiki kendiliğin bütün sahte benlikleri nasıl örttüğünü anlatıyor. Sohbet, şeytanın ancak "diri" (fıtratına uyanık) insanla ilgilendiği, istiğfarın hem örtüleri kaldırmak hem de geçici/dünyevi olanı ilahi hakikatle örtmek anlamına geldiğive gerçek alışverişin insanlarla değil Allah'la olduğu vurgularıyla devam ediyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Sahte benlikler (değersizlik, anlaşılmamışlık, korku, arzu gibi) fıtri farkındalığımızı örter; hakiki kendilikle yaşandığında ise bu sahte benlikler kendiliğinden erir.
  • İstiğfarın iki boyutu vardır: kendini örten yanlış düşünce ve duyguları kaldırmak, ve geçici/dünyevi olanı Allah'ın azameti bilinciyle örtmek.
  • Gerçek alışveriş Allah'ladır; insanlardan gelen teşekkür, takdir veya geri bildirim beklentisi "faiz" gibidir ve kişiyi bir tuzağa sürükler.

Bir Film Örneği: Bulaşan Kötücül Enerji

Ben bununla ilgili çok ilginç bir film seyretmiştim ama bir türlü bulamıyorum. Sene 90'ların başları, böyle bir virüs veya bakteriyle bağlantılı bir hastalık gibi görünen ama negatif bir enerjiyle enfekte olmuş, hastalanmış bir kız çocuğu var. O da bir hayvana temas edince bu etki ona geçmiş. Şimdi o an kime dokunursan ona da geçiyor. Ve o

bulaşan negatif enerji, bulaştığı kişi öldüğünde o da ölecek. Ölmemek için ne yapıyor? O kişiyi başka bir kişiye dokundurmaya çalışıyor.

Tam atıyorum, o kız ölecek, koşturuyor, diyelim ki babasına sarılıyor çocuk, o sefer babaya bulaşıyor. Baba onun etkisiyle bozulmuş, kötücül bir hale gelmiş; onu öldürmeye çalışıyorlar polisler falan filan, çünkü herkese zarar veriyor. O bulaşan kötü etki öyle bir kötü ki, insanları öldürüyor falan filan. Tam o anda diyelim ki biri onu öldürecek, bir polis. Gidip polisi tutuyor mesela, bu sefer polis o etkiyle enfekte oluyor, ona bulaşmış oluyor. Şimdi en son onunla mücadele eden polise bulaştı. Tabipolis diyor ki "ben hiç kimseyle temas etmeyeceğim, hiç kimseye bunu bulaştırmayacağım, ölürsem de öleyim, bari başkalarına zarar gelmesin" diye böyle bir kararlılık içinde. O içindeki kötücül güç diyor ki: "senin iraden var ya, benim sabah kahvaltım bile etmez."

O filmi seyrettiğimde çok etkilenmiştim, şu anlamda: dedim ki gerçekten bazı duygular ve düşünceler o kadar hızlı sarıyor ki bizi. Sen diyorsun ki "ben Allah'ın bir kuluyum, Allah'ın değer verdiği bir insanım, benim bir kimseden değer aramama gerek yok, ben varlığımın farkındayım, varlığım tam ve eksiksiz." O içerideki sahtekar benlik diyor ki: "senin bu iraden var ya, benim sabah kahvaltım bile yetmez, şuradan çıkınca seni kandıracağım." O yüzden sakin bir dikkat içinde olun. Bunu korkmanız için anlatmıyorum; bizi manipüle eden o kadar çok benlik var ve o kadar çok bunlara alışmışız ki, bir anda Instagram'dan bakıyorsun, "anne babası tarafından sevilmeyen insan hiç kimse tarafından sevildiğini hissedemez" — hakikaten ya, ne yapacağız şimdi biz? Tak, enfekte oldun, seni ele geçirdi bu.

Sahte Benliklerin Hipnozu

Şimdi biz bazen diyoruz "acaba bana büyü yapılmış mı, bana bilmem ne yapılmış mı?" Abi kesin yapılmış. Ben diyorum ki kesin yapılmış. Ama ne tarafından yapılmış? Sahte benliklerin tarafından hipnotize ediliyorsun. "Beni kim anlıyor ki" deyip böyle bir şey hissediyorsun ya, sen o an büyüleniyorsun. Biri seni kendi hipnozuna alıveriyor.

O zaman ne oluyor? Sen Kur'an'ı hatırlayamıyorsun ki. Sen peygamberi hatırlayamıyorsun ki. Sana hatırlatıldığı zaman da şunu diyorsun: "ya kaçak güreşiyorsun, onlar peygamberdi diyorsun" — suya sabuna dokunmadan. Hemen bakın, o benlik de bizi enfekte eden bir şey.

Bakın Miraç diyoruz, "ya diyor peygamberin o" diyorsun. Peki orada "peygamber" dememiş, "kulunu" demiş. Sen onun kulu değil misin? Bak, yanlış anlamayasın diye: Allah, peygamberini gece Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya yolculadı. Sen buradan kendine bir şey çıkaramıyorsun. Bak, Allah kulunu ayetlerini göstermek için manevi bir yolculuğa çıkarıyor. Ama o sahtekar benlik diyor ki "o peygamber" diyorsun — güya çok alçak gönüllülük sergiliyor mübarek yani, anlatabildim, ama iş başka şeye gelince hiç o tevazusu yok. "Ben de şunu hak ediyorum, bunu hak ediyorum." Halbuki bak Allah sana diyor ki "sen beni hak ediyorsun, bana doğru manevi bir yolculuk yapıyorsun." Başka bir benlik geliyor, "ama ben öyle hissetmiyorum ki" diyor. Ne kadar masum, değil mi?

İsmail Dinçer hocam onunla ilgili güzel bir yazı yazdı, hakkını vermek lazım; temelde şunu diyor: Miraç senin bilincinin yükselmesidir, yoksa Hz. Muhammed'in bir yerden bir yere gitmesi değil, tabii ki o manada yükselmesi. Yani bizim hakiki kendimize yolculuğumuzdur, hakiki kendiliğimize yolculuğumuzdur. Ve hakiki kendiliğin Allah'a yakındır. Sen hakiki kendini hatırladığında Allah'ı da hatırlarsın.

Ama öbür türlü ne yapıyorsun? Bir benlik diyor ki "gençsin, yakışıklısın, saçını iyitara, güzel görün, insanlar sana teveccüh ederler." Öbürü diyor ki "abi parayı bulmak lazım bu zamanda." Öbürü diyor ki "abi bunlar tamam da benim başka şeylere ihtiyacım var." Bu sefer atraksiyonlar arıyorsun, sana heyecan verecek şeyler, çünkü parada da tam bulamamışsın; bu sefer "bungee jumping yapıyorlar" diyorsun, adam orada böyle yaşadığını hissediyormuş, "ben de böyle bir şey yapsam nasıl olur?" Tak, film koptu ve bittin sen, bir anda mağlup oldun.

Şeytanın Diri İnsan Arayışı

O yüzden bir Arif'in bir sözü vardır: "Şeytan manipüle edemeyeceği, alt edemeyeceği, yenemeyeceği hakikiinsan arar. Dünyayı kırk defa dolaşır, çok nadir öyle insan bulur." Bir bakar ki biri zaten borsaya, bilmem neye bulaşmış, orada burada zaten bitmiş yani — ona dokunmasına gerek yok. Borsa dokunmuş, para dokunmuş, sosyal itibar arzusu ona dokunmuş, sevilme arzusu ona dokunmuş, beğenilme arzusu ona dokunmuş, "biri bana değer versin" tuzağı ona dokunmuş. Zaten diyor "ben bunlara ne yapayım ki", tabir yerindeyse ölen ölmüş zaten. Diri bir insan arıyor şeytan. Ha, bulunca ne yapar? Hürmet eder.

Bak peygamber ne diyor? "Benim şeytanım bana teslim oldu" diyor, veya "şeytanım Müslüman oldu" diye de duymuşsunuzdur. Yani şeytan Hazreti Muhammed'e saygı duyar, çünkü der ki "benim sana etki edebileceğim bir şey yok, sende bir malzeme yok yani." Bakıyor Hz. Muhammed'de bir şey yok. Bak, seni seven bir insan varsa öyle mutlu olursun ki — öyle bir mevzu yok. Kimse seni anlamıyor ama — öyle bir mevzu da yok. İşte toplum bozulmuş ağabey — öyle bir şey de yok. Anlatabildim mi? Şeytan Hazreti Muhammed'e nasıl dokunacak yani, neye dokunacak? Dokunacağı bir şey yok. O zaman ne oluyor? Şeytan diyor ki "benim seninle bir işim yok, ben sana saygı duyuyorum." İnsan budur. Hakikatte her birimiz buyuz, her birimiz bu hakikati taşıyoruz.

Ama bir benlik geliyor: "kendimi değersiz hissediyorum, kendimi gerçekleştirememiş gibi hissediyorum, ideallerimi gerçekleştiremedim, hayallerim arzu ettiğim zamanda ve şekilde gerçekleşmedi, sevinmek istiyorum, takdir görmek istiyorum, insanlar benidinlesin istiyorum, böyle bir konferans vereyim millet bayılsın istiyorum, bir salonu doldurayım istiyorum." Başka ne istiyorsun abi? "Şunu da istiyorum." Tamam diyor, "sen bana takıl" diyor. Ve sen o benliklerle neyi örtüyorsun? Allah'ın sana verdiğimukaddes varlığını örtüyorsun.

İki Tür Örtme

İki tür örtme tarzı vardır. Birisi bu anlattığım: sahte benliklerinle hakiki kendini örtüyorsun. Bir de bunun tam zıttı vardır: hakiki kendiliğinle bütün o benlikleri örtüverirsin. Mesela burada diyelim ki böyle fokur fokur kaynayan benlikler var. Biridiyor ki "sevilmedim, anlaşılmadım, değer görmedim." İşte "şunu başarmak istiyorum, bunu elde etmek istiyorum, parayı bulmak istiyorum, 50 bin dolarım var, 100 olsun istiyorum, 100 yetmez, 200 olsun istiyorum." "Ya ben parayı istemiyorum da, biraz insanlar beni anlasın istiyorum" ve daha yumuşak benlikler de vardır. Hepsi kaynıyor.

Sen hepsini örtüyorsun. Neyle örtüyorsun? Gerçek kendiliğinle. Ve onların hiçbirikalmıyor; deyim yerindeyse, sıcak tutulan bir şeyin üzerine tutulan kar gibieriyiveriyorlar.

Müddessir Suresi ve Allah'ın Azameti

İşte Allah peygambere Müddessir suresinde ne diyor? "Ey örtüsüne bürünen." O neyin örtüsüydü? Allah'ın azametinin örtüsüydü. Yani sen o Hira'da öyle ulvi bir hakikatle, Allah'ın varlığının sonsuzluğuyla öyle bir bilinç yaşadın ki — tırnak içinde söylüyorum — maddi maneviiliklerine kadar Allah'ın varlığıyla doldun. Sen başka bir şey ister misin, başka bir şey arar mısın? Hayır. Ama Allah aynı zamanda ne dedi? "Ey bu benim varlığımın azamet örtüsüne bürünen, kalk ve uyar" dedi.

Bazı insanlar olur, bir şey öğrenir, "abi bunu anlatmam lazım" der. Niye anlatman lazım? Çünkü ego sana diyor ki "anlatırsan daha tatmin olacaksın, anlatacağım, birileri de diyecek ki 'sen bunu nereden öğrendin' falan diyecekler" veya "çok teşekkür ederim, iyi ki anlattım" falan. İşte ego da diyecek ki "bak millete yardımcı oluyorsun." Peki anlatma abi — o olmuyor. İçeride bir şey fokur fokur "anlatman lazım" diyor. Bir de dini sürüyorsun üzerine o benliğin: "müminlerin en hayırlısı başkalarına faydası olandır." Ama sen o benlikle yapmıyorsun aslında; sen içeride "ben de varım ya, ben de biliyorum, ben de bir şeyleri biliyorum, beni de dinleyin" diyen bir benlikle yapıyorsun, farkında bile değilsin bunun.

Gene bir başka benlik o dil sosunu katıyor ve illa anlatacağım diyorsun. Bak bakalım, peygamber anlatmış mı? Niye anlatmamış acaba? Çünkü hakikati bilen insanın bunu anlatmaya ihtiyacı yoktur. Hakikatiidrak edebildiğinde tam bir sükunet ve tamlık içinde olursun. Ancak insanlara bunu hatırlatmak iyi olur diye — bakın Allah diyor "ancak kalk ve uyar." "Ancak kalk ve uyar" demese, peygamber hiçbir şey anlatmayabilirdi, hiç de bundan rahatsız olmazdı. Anlatabildim; çünkü iyice bir sahte benlik kalmamış, "anlatman lazım, vahiy aldın ya" — bizde adam iki tane ilham alıyor, kendini Mesih zannediyor, Mehdi zannediyor, ipini koparıyor. Allah zannedenler var, ben onlarla bile karşılaştım, "Allah'la bile tanıştım" diyenler var yani bu dünya hayatımda. Neden? Çünkü ego öyle bir boşluk içinde ki, iki tane ilham alıyor, içine bir şey doğuyor, kendini Mesih, Mehdi, peygamber, bir level üstten Allah zannediyor.

Neden? Çünkü içeride çok boş bir benlik var. Bak Allah ortaya çıkıyor mu senin gibi— tırnak içinde söylüyorum. Ama senin içinde ortaya çıkmak isteyen bir sahtekar var.

Neden? Çünkü sen gerçek kendinin tarafında değilsin, unutmuşsun onu; sahte kendiliklerin hakiki kendini örtüyor.

Peygamberde ise ne var? Hakiki kendilik. Tabii ki peygamberde sahte kendilik de yok; onunla ilgili doğal düşünce ve duyguları bile örtüyor, yani o hakikat o kadar mükemmel ve muazzam bir şeydir ki, her şeyi siler. Tekrar onları, fıtri olanlarını uyandırman gerekir. Yani "benim bir eşim var, bir çocuğum var" falan — benim değil de, görünürde öyle olan biri var. O zaman ona gereken insani şefkati, hürmeti, anlayışı gösterirsin. Neden? Çünkü Allah aynı zamanda seniinsanlarla birlikte bir hayata davet etmiş. Bak, mecbur değilsin özünde; ama böyle bir hayat sana deneyimlemeni salık vermiş. Burada kastettiğimiz şey, mecburen anlamında değil; özünde buna ihtiyacı yok, ama fıtratının gereği olarak bir insanla muhatapsın, ona en güzel şekilde selam verirsin, onunla en güzel şekilde muhatap olursun. Çünkü aslında o insan da seninle aynı özü taşıyor. Yani sen kamilsin de o cahil değil yani; o cehalet perdesi tarafından kendini örtmüş bir kişi. Cahil değil, cehalet perdesi onun özünü örtmüş. O zaman senin doğal olarak hatırlatman uygun olan, ona kendisinihatırlatmandır, veya onun sürecine uygun bir şekilde hareket etmen gerekiyor.

İşte bizim arkadaşımız sordu ya, böyle bir sohbeti dinliyoruz veya geliyoruz gidiyoruz — hani gel-git Konya, 6 saat — değişen bir şey olmayabiliyor. İşte bu yüzden sahte benliklerinize karşı uyanık olmak durumundasınız. Sizin hakiki gerçekliğinizi hangidüşünce ve duygular örtüyor, bunlara sakince dikkat edin. Bunların bir gerçekliğiyoktur, unutmayın. Siz onlara inandığınız için güçlü oluyorlar.

Cehennem Çukurları ve Öz Varlığın Bilinci

Mesela ben desem ya "İsmail seni kim anlıyor, atıyorum 2008'den beri pazartesi veya çarşamba sohbetleri yapıyorsun, kim anlıyor seni?" Bakın Allah şahit, yemin ediyorum, aklıma böyle bir soru hiçbir zaman gelmedi. Bana sormuşlardır bazı arkadaşlar, diyorum ki benim böyle bir soruyla alakam yok yani. Benim alakalı olduğum şey ne anlatıyorum. Aslında ben bunu en temelde kendime anlatıyorum, bu kendime dair bir farkındalık. Siz de gelip dinlemek istiyorsunuz, dinliyorsunuz.

Mesela bazı arkadaşlar "abi ben seni çok iyi anladım biliyor musun" der. Bilmiyorum, bu seninle ilgili bir şey — orada farkında değil, bir benlik "ben en iyi ben seni anlıyorum" gibi mi düşünüyor? Veya böyle bana şefkat edip "bak abi hiç kimse senianlamamış olabilir ama ben anlıyorum, çaban boşa gitmiyor" mu demek istiyor, anlatabildim? Benim bununla ilgim olmaması gerekir. Eğer içinde öyle bir benlik hissedersen hemen orada uyanık olmam lazım. Bak, bir benlik senin fıtri varlığını ve hakikatini örtüyor: "seni bunca yıldır kim anladı?" Otur oradan — sonra kim anladı, kimse de anlamadı ki, boşa konuşuyoruz falan. Ooo gitti, götürdü. Nereye götürdü seni? Daha cehennemin dibine kadar gidersin, tırnak içinde. Nedir o cehennemin dibi? Mutsuzluk. Anlaşılmamışlık. Hak ettiğini elde edememişlik. Bunların hepsicehennemdir, cehennemin farklı çukurlarıdır. Siz "cehennem çukuru" diye ne arıyorsunuz? Bunların hepsi farklı cehennem çukuru: anlaşılmama çukuru, onaylanmamışlık çukuru, değer görmeme çukuru, hayalini kurduğun bir idealin gerçekleşmemesi çukuru — ne çukurlar var? Fakat bütün bu çukurları açan kim? Senin sahte bilincin.

Herkes unutmayın arkadaşlar: herkes kendi kazdığı cehennem çukurunda kendinigörecek. Allah hepimizi muhafaza etsin. O yüzden buradaki çukurlara dikkat etmek lazım. Sen saf, parlak, eksiksiz, mükemmel bir varlıksın; senin çukurun yok, senin defon yok, senin travman yok, senin boşluğun yok, senin bir kompleksin yok, senin anne-baba hikayen de yok — hepsini bırak, hepsini neyle ört? Kendi öz varlığının bilinciyle: "Allah beni tam ve eksiksiz olarak yaratmış, ruhundan üflemiş." Bunu her gün, mümkünse her dakika kendine hatırlat. O zaman bütün o sahte benlikler zaten gerçeklikleri olmadığı için bir anda, hani şey gibi büyülenmiş, rüyasında büyülenmiş bir insan gibi — uyanınca bir bakıyor ki hiçbir şey yokmuş. Ama rüyanda sen ne hissediyordun? "Abi beni hapsetmişler, on kat aşağıya hapishaneye kapatmışlar, işte böyle daracık bir hapishanen var." Bir uyanıyorsun, bakıyorsun hepsi uçmuş.

Kendine uyanırsan o sahtelikler bir anda boşa düşer. O yüzden kendine bunu hatırlatmalısın.

"Allah'la Mutlu Musun?"

O yüzden ben çok defa şunu hatırlatmışımdır size: öyle bir kamil bir insan vardı, hep şunu sorardı: "Allah'la mutlu musun? Allah'la mutlu musun?" "Ya mutluyuz işte" falan.

Mutlu değilsin, bir şey mutluluğunu örtüyor. "İşte çok şükür, idare ediyoruz." Bak yüzünden mutluluk okunmuyor ya. "Allah'la mutluyum" — o mutluluk hani, gerçekten hissedilerek değil de sadece söylenen bir söz gibi kalıyor. Hakikaten "Allah'la mutluyum" ya, Allah'la hakikaten mutlu olmak — bak senin bu fıtri mutluluğunu, huzurunu perdeleyen bir şey var. Senelerdir seni baskı altında tutan, "böyle bakıyorum hayatında ne var ki o kadar mutlu olacak" diyen bir şey.

Ya bak, ben sana hayatınla mutlu ol demiyorum. Yaşadıklarınla mutlu ol demiyorum. İnsanların ilişkileri üzerinden mutlu ol demiyorum. Ben sana diyorum ki: Allah'la mutlu musun? Soru çok basit. Allah'la mutlu musun? İçeriden diyor ki "bir şey mutlu değil." Onu gör ve o örtüyü kaldır. De ki: "ben fıtraten Allah'la mutlu olacağım aslında olduğum ama unuttuğum hali arıyorum." Niye Allah deyince bile mutlu olamıyorum, niye böyle bir fıtri mutluluk hissedemiyorum? Çünkü içeride o kadar geveze benlikler var ki: "sadece bu halde mi mutlu olacaksın, atıyorum karın-kocan seni böyle anlamıyor, hayal ettiğin şeylerin çoğu gerçekleşmemiş, istediğin birçok şeyi yapamamışsın, biraz seviyeyi düşürelim, arabanı yenileyememişsin, beklediğin takdirigöremiyorsun, e şimdi bir teşekkür bile etmiyor." Tak tak tak, ne oldu? O fıtri mutluluğun örtüldükçe örtüldü.

Ne var sende şimdi? Mutsuz. Mutlu ama tam da mutlu olamıyor, kafada hep hikaye var: "ne zaman mutlu olabilirsin, şöyle olursa mutlu olabilirsin." Hele bir de geç kalmış bir benlik seni esir etmişse bittin zaten, onunla kavut, 3-0 mağlup yani, ne yapsan değişmeyecek. Ne mesela? "Bazı konularda çok geç kaldın, tamam bittin sen, 3-0 mağlupsun." Buna inandın ya, içeride bir şey dedi ya bunu: "sen geç kaldın, aslında falan zamanda şöyle bir karar verseydin her şey bambaşka olur ama geçmiş, bittin, 3-0 mağlupsun." O benlik seni pes ettirdi. Peki buna uyanabiliyor musun, buradakisahtekarlığı keşfedebiliyor musun? İşte bunları keşfedemezsek, bunlara inanırsak, bir

anda o iyi halimiz bir dakika sonra, on dakika sonra, on saat sonra gidiverir, üç gün sonra gidiverir. Neden? Bir şey onu örttü.

İstiğfar: Örtüleri Kaldırmak ve Hakikatle Örtmek

Halbuki Allah sana ne diyor? İstiğfar et. İstiğfar etmek hem bir anlamda örtülerikaldırmaktır — yani senin gerçek kendini örten örtüleri kaldırmaktır. "Benim yaşadığım hayatta hayat bu." Kaldır örtünü. "Kimse beni anlamıyor." Kaldır örtüyü. "Ya bundan sonra ben ne olacağım?" Kaldır örtüyü. "Bundan sonra hayatım nasıl geçecek?" Kaldır örtüyü. "Nasıl öleceğim?" O örtüyü de kaldır. Ne örtü geliyorsa hepsini kaldır. Bu istiğfardır.

Bir de daha farklı bir istiğfar var: dünyevi, geçici, maddi, değişken olan ne varsa onları hakikatle örtmek. Çünkü onlar hakiki değiller. Mesela bir duygu geldi, böyle bir mutsuzluk duygusu — onu ört. Neyle ört? Allah bilinciyle: "Ya Rabbim beni tam ve eksiksiz yaratmış, Rabbim bana kulum demiş, hatta günah işlediğimde bile kulum demiş, 'ey kendi nefislerine zulmeden kullarım' demiş, 'benim rahmetimden ümit kesmeyin' demiş." Şimdi ben nasıl böyle bir hakikat karşısında mutsuz olabilirim değil mi? Ama bak o ayeti hatırlayamıyorum ki, mutsuzken bu ayeti hatırlayamıyorum ki. Bunları hatırlamak, bunları kaldırmak gerekiyor; veya bunları gerçek ilahi örtüyle ört. Hayatın kısa mı? Ebedi olan Rabbinin Hayy ismini tefekkür et. Rabbim ebedidir, ben de ona aidim. Dünyada rahat yüzü göremedin mi? Kalpler ancak Allah ile mutmain olur — bunu o mutsuzluk benliğini örtmek için kullan.

Nasr Suresi: Fetih Anında Rabbi Tesbih Etmek

İşte Nasr suresindeki şey de budur: "İza câe nasrullâhi vel feth, ve raeytennâse yedhulûne fî dînillâhi efvâcâ, fesebbih bihamdi rabbike vestağfir."

Bazı maalesef cahil insanlar, sanki peygamber orada gurura kibre kapılmış da bir "istiğfar et" telkin ediliyormuş gibi algılıyorlar. Neden? Çünkü peygamberin bilincine sahip değiller. Orada Allah ne diyor? Allah'ın yardımı ve fetih geldiğinde ve bunun üzerine insanların oluk oluk fevç fevç dine girdiğini müşahede ettiğinde — "biz elhamdülillah çok büyük bir cemaatiz, çok şükür Rabbim bize verdi" gibi bir hikayemiz olur ama tabii ki peygamberde böyle bir hikaye yok. Ne demek istiyor Allah peygamberine? "Ve raeytennâse yedhulûne fî dînillâhi efvâcâ, fesebbih bihamdirabbike" — Rabbinin mükemmelliğini ve mutlaklığını hatırla. Fesebbih bihamdirabbike, sonra vestağfir.

Mekke feth oldu; insanlar sana diyecek ki "bravo sana ey Muhammed, Mekke'yi de fethettin, seni bu şehirden çıkaranlara da dersini verdin" — "elhamdülillah çok şükür" falan mı diyeceksin? Hayır. Böyle diyecekler; bütün bunları o Rabbinin azameti ve sonsuzluğuyla ört. Bunlar senin ilgi alanın değil. İnsanlar sana diyecek ki "bak Muhammed'e bak, on yılda kovulduğu Mekke'ye şimdi muzaffer bir komutan olarak giriyor." İnsanlar sana bunu diyebilir, sen hepsini ört, hiçbiri senin içine işlemesin.

Neden? Çünkü sen "fesebbih bihamdi rabbike" — Rabbinin mükemmelliğini ve

sonsuzluğunu hamd ile tesbih et, O'nu idrak et. Dünyadaki hiçbir şeyin hakikaten hissedilir bir kıymeti yoktur.

Sen Mekke'nin Fatih'i gibi görülebilirsin, insanlar bundan dolayı seni takdir edebilir, övebilir, senden özür dileyebilir. "Tabii, bizden özür dileyince neyse hadi kabul edeyim, etmeyecektim ama" — sen böyle dersin. Haşa peygamber öyle mi? Hayır.

"Bak senden özür diliyor, senin değerini anlamış" — bütün olabilecek en makul, masum ve meşru duygu ve düşünceleri bile bırak; sen Allah'ın azametiyle mutmain ol. Bak, yardım da gelir, fetih de gelir; insanlar Allah'ın dinine giriyor — "Muhammed'in dinine" demiyor, oraya da dikkat etmemiz gerekir. Mesela biz biri Müslüman olunca "dinimize girdi" diyoruz değil mi? Hayır, senin dinine girmedi, Allah'ın dinine girdi. Sen oradan ego devşirme. Hiçbir şeyle özdeşleşme: "Allah'a şükür bak bu da Müslüman olmuş, falan da Müslüman olmuş" — sen bunlarla ne övünme ne yerinme, ne de bunlar üzerinden "iyi ki filan da Müslüman olmuş" diye meşgul ol; bunlar senin ilgin değil.

Çok kötülük yapmış da sonra pişman olmuş biri — içinde bir şey hissediyor musun, "bak Allah bu yani, Allah görüyorsun" gibi bir şey geçiyor mu içinden? Geçiyorsa bunu ört. Peygamberin içinden bunlar geçiyor mu? Hayır. Sen Mekke'nin Fatih'i değilsin, on yıl büyük bir mücadele verip zafer kazanmış biri değilsin; sen Allah'la varsın ve tamsın. Mekke'nin fethi seni arttırmaz, birilerinin özür dilemesi de sana ne bir şey katar ne bir şey eksiltir. Sen bütün bunları Allah'a dair bilincinin farkındalığıyla ört.

Bunlar dünya hayatının süreçleridir. İşte istiğfar odur: hakkın azametinin idrakiyle bütün geçici ve fani şeyleri örtmek; bizim düzeyimizde ise sahte benliklerimizi örtmek.

Gaflete Düşmek

Bir benlik seni böyle boş bir zamanında bulur, seni alıverir: "işte ne günlerdi" der. Bir başka benlik alır seni: "hayatta zaten hiçbir arzuna, hiçbir hayaline tam olarak ulaşamayacaksın ki, şu an ulaşsan bile yarın bir sıkıntı çıkacak." Bak seni neyle mutlu veya mutsuz ediyor? Dünyadaki bir durumla, bir faaliyetle, bir süreçle. Ve sen bir anda onlara takılıveriyorsun. Bunun adı nedir bizim dilimizde? Gaflete düşmek değil mi? Beni uyutan, beni mutsuz eden, bana kendimi kötü hissettiren ne varsa sahte bir düşünce ve duygudan gelir.

Ben bunu araştırabilirim, bu makul bir şeydir. Ama ben dünyanın süreçleri üzerinden mutluluk ve huzur aramıyorum. Mesela düşünebilirim: beni ne örtüyor, Allah'ın benim varlığıma üflediği ruhu ne örtüyor, ben buna biraz dikkat edeyim. Mesela bunu sonuna kadar düşünebilirsiniz, araştırabilirsiniz: benim fıtratımı, özümü, varlığımı, varlığımdaki tamlığı ne örtüyor, neler bunu örtebiliyor?

Mesela içeride biri beni dinlerken şunu bile düşünebilir: "adam güzel şeyler konuşuyor da her şey para yani" diyebilir değil mi? Bir anda örtüldün. Veya çok sosyal yönü güçlü biri: "bunu bir tek benim bilmem yetmiyor ki, başkaları da bilmesilazım ki böyle sosyal güzel bir organizasyon olsun, hepimiz mutlu olalım." Hemen seni ne yapıyor? Manipüle ediyor. Veya "bunu paylaşacağım biri olmalı" — bir anda

örtüldü. O yüzden istiğfar çok önemli arkadaşlar, o anlamda da önemli, öbür anlamda da önemli. Senin fıtratının farkındalığını hangi düşünce ve duygular örtüyor?

"Yahu tamamdır, dünyada da bir şey yapmak lazım." Abi ben sana bir şey yapmadım demedim. Ama sen öyle bir şekilde bir benliğin tuzağına düşüyorsun ki, dünyada bir şey yaparsan varsın, bir şey yapamamış olursan yoksun. Ve bir benlik diyor ki"tamam da abi böyle ne diyeceğiz, ben varım ve tamam böyle salak salak etrafta gülümseyerek mi dolaşacağım" gibi böyle bir benlik de gelebilir değil mi? Peki biz böyle bir şey mi diyoruz? Demiyoruz aslında.

Ego ile mi, Mutmain Bilinçle mi Tebliğ

Bak peygamberin de değil mi, en başta — Allah bile ona, bize ders olsun diye, hatırlatıyor: "kalk ve uyar" diyor. Ama olarak diyeceğin şu mu: "abi bizim insanlar uyanmalı, imana kavuşmalı, bu en büyük sorumluluk" falan diyerek, bir ego ile mi"kalk ve uyar" diyor? Hayır. Mutmain olan bir bilinçle bunu tavsiye ediyor; mutmain bir varlık bilinciyle "kalk ve uyar." Sen ego ile kalkıp uyarınca nasıl oluyor? "Bak din budur, hakikat budur." Adam diyor ki "ne anlatıyorsun, bunlar geçmişte kalmış, vay dinsiz, vay işte böyle nankör bunlar, bunlar münafık bunlar şey." Abi niye böyle diyorsun ki, neden böyle diyorsun? Çünkü yaptığın tebliğ, senin egonu tatmin etmek için yaptığın bir tebliğ ama farkında değilsin — Allah için tebliğ ettiğini düşünüyorsun.

Bu konuda peygamber döneminde yaşanmış bazı hadiseler vardır. Bir sahabi bir savaşta, böyle ölümcül bir savaşta savaşırken düşman "dur" diyor, "ben iman ediyorum" diyor, "la ilahe illallah" diyor. O kişi onu öldürüyor. Tabii bu peygambere aktarılıyor, peygamber bunu o kadar rahatsız edici buluyor ki. Neden? "Bizim maksadımız savaş kazanmak değil ki." Bizim maksadımız "onları yendik, geberttik, mahvettik, onlar nasıl bir inkılapla devrileceklerini görecekler" sloganıyla mücadele etmek değil ki; insanları içinde bulundukları gaflet karanlığından kurtarmaktır. Onların öz varlıklarını örten cehalet perdesini kaldırmaya çalış — senin maksadın öldürmek, zafer kazanmak değil ki.

Sonra o kişi diyor ki "ya Resulallah, o yalan söylüyordu, veya yalan söylüyor olabilir." Peygamber diyor ki "kalbini mi açtın?" Yani "ben orada değilim ki, adam la ilahe illallah diyor" veya "teslim oldum diyor, ama sen egonun gazıyla şey yapıyorsun." Bu ne anlatıyor bize? O yüzden ben hep şunu söylerim: tebliğ ediyorum, benim için önemli değil; ama Allah'a tebliğ ediyorum, Kur'an'ı tebliğ ediyorum, benim için o da önemli değil. Benim için temel soru, ilk soru şu: sen hangi benlikle tebliğ ediyorsun?

Sen nasıl bir halde tebliğ ediyorsun, hangi halde tebliğ ediyorsun? Biz Kur'an'ı anlatıyoruz demeni sormuyorum; ben ne halde, nasıl biri olarak tebliğ ediyorsun, onu soruyorum. Sen istersen sabah akşam Kur'an'ı tebliğ et.

Vakit Allah'a Aittir

Bak ben gecemi gündüzüne kattım, benim gecelerim, benim gündüzlerim — bunlar nedir? Bunlar sahte benliğin hikayeleridir. Mesela benim hayatta en duymak istemediğim bir sözdür — kötü bir söz değil de: "hocam vaktimizi aldık." Diyorum ki

benim vaktim yok ki. Kimin vakti var arkadaşlar, var mı bir kimsenin vakti, benim diyeceğim bir vakit var mı? Yok, hepsi Allah'ın vakti. Biz o Allah'ın bize verdiği vaktiiyilik, güzellik adına kullanabiliyorsak ne âlâ. "Hocam vaktinizi aldım, sizin vaktiniz çok kıymetli." "Ya tabii benim vaktim çok kıymetli" — öyle bir tuzağa düştüm mü bittim ben. Neden? Çünkü öyle bir vaktim yok benim, benim vaktim yok yani, tırnak üstünde söylüyorum. Benim bir vaktim yok, vakit Allah'a ait; ve biz onu ne kadar hakikate, iyiliğe, güzelliğe dair kullanabiliyorsak o kadar şükrederiz.

"Sizin vaktiniz çok kıymetli hocam" — ben o an bir gaflette olacağım. [Ses kaydının bu bölümü net anlaşılamıyor] Bittim ben, sahte bir benliğin içinde ölmüşümdür o an. Tekrar uyanırım, istiğfar ederim, derim ki "bu benlik örtüsünü kaldırıyorum, benim bir vaktim yok, benim kıymetli bir vaktim de yok, bütün vakit, zaman Allah'a ait." Çünkü bakın egolar ne kadar sahtekardır — mütevazı mütevazı bir şey yapar, sonra arası bozulur: "sana bu kadar kıymetli vaktimi verdim" diye bir başlar, değil mi hikaye?

Sonra onun ucunu bucağını bulamazsın, üzülürsün: "keşke ben buna vakit ayırmasaydım, kıymetli vaktimi boşa harcadım," sonra mutsuz olursun. Bakın bütün bunların altında yatan şey nedir? Sahte benlik hikayelerimizdir, yanlış, gerçek dışı duygu ve düşüncelerimizdir. O yüzden bizim ihtiyacımız olan şey başkalarının değişmesi değildir, benim değişmemdir.

Faizsiz Alışveriş: Gerçek İlişki Allah'ladır

Bir şey yapıyorsun, kimse teşekkür etmiyor — "abi bu benim işim değil yani." İyilik yapıyorsun, kimse anlamıyor — "abi bak bu benim işim değil." İyilik yapıyorsun da kim anlıyor, bak bu da benim işim değil. İyi oluyor onda ne oluyor, "bilmiyorum ne oluyor, onunla benim bir ilgim yok, ben hiç onu düşünmedim" diyebilir misin? Bak desen, ne kadar mutmain, ne kadar huzurlu, ne kadar dingin olursun değil mi? Ama bir benlik böyle arkadan yaklaşıyor: "işte bu zamanda herkes de iyilik yapmıyor, gerçiiyilik yapıyor da ne oluyor" falan. Tak girdi, virüs girdi, bütün vücudu enfekte etmeye başladı. Sonra oturup insan diyor ki "bunlara göster, bunlara iyilik yaramıyor" — virüs tam kalbine kadar yol alıyor. Uyanmazsan hayatın bununla geçiyor.

Bir de birini buluyorsun, aynı mikroptan enfekte olmuş; diyorsun ki "iyilik yapıyoruz da ne oluyor?" O da diyor ki "doğru söylüyorsun, hakikaten iyilik yaptık da ne oldu?" Tak, bir hastalığa bulaştırıyorsun kendine; ikiniz aynı hastalıkta muzdarip ama tedavi yok orada. İçlerinden biri demiyor mu "abi bana ne yani, iyilik yaptım da ne oldu?" Bu sahte bir soru, bu yalancı bir soru. Böyle bir soruya ben kendimi muhatap olmamış farz ediyorum. Neden? Çünkü bu yalan bir soru: "iyilik yaptığında ne oluyor, bu sahtekarlığın dibi ya, iyilik yaptığımda bir şey mi olacak, iyilik yaptığımda biri beni misevecek, iyilik yaptığımda biri bana değer mi verecek, hürmet mi göreceğim? Hiçbir şey istemiyorum ben, vallahi hiçbir şey istemiyorum, bir teşekkür ya bir teşekkür" deyip kendini kandırıyorsun. "Abi onunla benim ilgim yok" diyebiliyor musun? Onu diyebildiğin zaman işte hiçbir şey senin farkındalığını, bilincini örtemez; örttüğü an fark edersin, fark ettiğin an istiğfar edersin. O zaman ne olur? Hayat doğal bir mutluluk, huzur, dinginlik içinde geçer.

Öbür türlü Kur'an dinlersin, "oh rahatladık, dün de Miraç'tı, biraz namaz namaz işte" falan filan — sonra şimdi böyle mutsuz. "Kimse seni anlamıyor." "Abi dün Miraç'tı, sen Allah'a bir yolculuk yapmadın mı?" "Yaptık ama işte." Abi sen neredesin, bir dikkat etsene yani; bak bir şeyler seni kandırıyor, bir şeyler seni manipüle ediyor. Ve sen bunlara uyanamazsan sen bitmişsin. O yüzden şeytan nakavt olanlarla bile ilgilenmiyor, çünkü zaten nakavt olmuşlar; şeytan dimdik durabilen insan arıyor, onu da saygı duymak için arıyor. Burada şeytanın temize çıkarıldığını düşünmeyin, onun alanı, başka bir konu o. Ama buna emin olabilirsiniz: şeytan kendisinin hiçbir oyununu, hiçbir ayartmasını bir tuzak haline getirmeyen, o tuzaklara hiçbir zaman düşmeyen insan arar, ona saygı duyar.

Fare ve Delik Örneği: Şeytanın Giriş Kapısı

O yüzden sahte benliklerinizi keşfetmek için kullanın. Hani mesela şöyle düşünün: evinizde fare var, bu fare nereden girmiş? Bir delik var yani değil mi? Ne yaparsın?

Dersin ki "bu fare hangi delikten girmiş" değil mi, onu arar bulursun, o deliği kapatırsın. O fare aslında sana ne anlatmak istiyor? Evinde bir çatlak var, bir delik var yani. Şeytanın da vazifesi budur bize bakan — kendine bakan vazifesini bilmiyorum, bize bakan vazifesi budur. Yani şeytan sana nereden giriş yapıyor? "Abi arabam da eskidi" falan — bak, giriş, arabadan giriyor, "eski araba, yenilemen lazım, millet ne arabalara biniyor" falan. Ve "işte çok şükür Allah bize verdi" — ne verdi, ne verdiyani? Tesla mı verdi, bilmem ne verdi, ne verdi yani, sen neyin şeyindesin?

Bak Allah peygambere yardım da vermiş, fetih de vermiş ama diyor ki "fesebbih bihamdi rabbike" diyor. Sen neyi tesbih ediyorsun? Mercedes, BMW, Rolls Royce tesbih ediyorsun. Senin tesbihatının ne olduğunun farkında mısın, sen neyi tesbih ettiğinin farkında mısın? Sen istersen istediğin kadar gece "la ilahe illallah" tesbihinde bulun; senin günlük tesbihin ne kardeşim? "Abi kimse beni sevmiyor, kimse benianlamadı" — sürekli "kimse beni anlamadı, kimse beni anlamadı" — tesbihatın ne senin?

"Abi diyor ki şu esmaları çekince zengin olacaksın" — sen salak mısın arkadaşım yani, Allah'ın esmalarını para için mi kullanıyorsun, böyle bir şey olabilir mi? Senin tesbihatın ne, bir bak, seni kim kandırıyor, kim seni uyutuyor, bunun farkına varman gerekir. Tesbihatın ne benim? "Sürekli kocam, kocam, kocam" ya da "karın böyle" — senin tesbihatın karın veya kocan olmamalı ya, çocuğun da olmamalı. Senin tesbihatın Allah'tır. Sen iyi bir insan olursun, merhametli, şefkatli, sorumluluk sahibibir erkek veya kadın olursun ve bunun mutluluğunu yaşarsın.

"Ne yapayım ben kocamı, ne yapıyorsa, karımı ne yapayım" — canı sağ olsun de, ona iyilik, güzellik, hayır üzere davran, senin işin bu. Yoksa geri bildirime odaklanırsan o zaman zorlanırsın, o zaman benlikler seni yutar. O yüzden mümin insanın alışverişi Allah'ladır; insanlardan gelen — tırnak içinde söylüyorum, biraz yanlış anlaşılabilecek bir ifade ama yine kullanayım — insanın hakiki alışverişiAllah'ladır, insanlardan gelen geri bildirimler işin faizidir. O yüzden çok faizle uğraşmayın, hatta faize çok dalmayın. Anlatabildim yani; bir şeyi şu anlamda

kullanıyorum: benim yaptığım şeyin karşılığı olarak görüyorsam o faizciliktir. "Allah'a şükür ben faize bulaşmam" — ulan senin bütün ömrün faiz. Sen ömrün boyunca anne ol, baba ol, eş ol, arkadaş ol, evlat ol — ömrün faizle geçiyor. Halbuki alışverişin Allah iledir; Allah bana iyilik verdi, iyi kıldı, ben de o iyiliği yaşıyorum ve yansıtıyorum, benim alışverişim aslında Allah'la, O bana iyilik veriyor, ben de iyi oluyorum, elhamdülillah — "iyi oluyorsun da ne oluyor" diye sorarsan, bak o işin faizine giriyorsun. "Orası beniilgilendirmez ağabeyciğim, orası benim alanım değil" diyebilirsen, sen çok doğru bir yerde duruyorsun demektir.

"Evet çocuğu büyüttük ama çocuk vefasız çıktı" — abi o seniilgilendirmez ya, sen çocuğa iyi baktın mı yani, insaniyetinin gereği olarak bir anne olarak, bir baba olarak iyi baktın mı? Bak, elhamdülillah. "Ya işte çok vefasız çıktı, hiç hürmet etmiyor" — o senin alanın değil. Çocuğu yetiştiriyoruz, büyürken de biraz bize bakıversin — sen faiz peşindesin sen, sen böyle bir tuzağa düşme.

Varlık Odaklı Davranış

"İşte dürüst oluyorsun da ne oluyor?" "Abi bilmiyorum ne oldu, ben dürüst oluyorum, ne olacağını bilmiyorum, onunla da bir ilgim yok." Ama bir benlik sana öyle mibaktırıyor? Hayır, tam tersi, diyor ki "dürüst oluyorsun da ne oluyor?" Sonra işte modern psikolojik terapiler çıkıyor: "değer odaklı davran." Değer odaklı davranıyorsun, bir davranıyorsun, iki davranıyorsun, üç davranıyorsun, dört davranıyorsun, "yeter artık" diyorsun, "değerine de başlayacağım" diyorsun. Neden?

Çünkü alttan alta bir benlik sana diyor ki "sen değer odaklı davranıyorsun da ne oluyor" diyor. Halbuki kardeşim, ben değer odaklı davranmıyorum, ben varlık odaklı davranıyorum. Ben niye böyle davranıyorum? Varlığım bunun üzerine kurulmuş.

Yani bu şuna benziyor: "abi su niye ıslak" diye sorsan suya, ne diyecek size? "Benim fıtratım bu" diyecek. "Islak oluyor da ne oluyor, temizliyorsun da ne oluyor" diyor mu su? Değil mi? Su, su oluyor. O yüzden biz varlık odaklı davranıyoruz; gerçek ahlak da budur, erdem de budur, etik de budur. Ben varlık odaklı davranıyorum, bu varlığımın kaynağı Allah, beni Allah bu varlık üzere yaratmış. Bu varlık doğru, bu varlık dürüst, bu varlık şefkatli; bu varlık — bırak bir insanı — bütün her şeye karşı saygı duyar.

Bastığı her karışa derin bir hürmet duyar; toprağa bastığında toprağa hürmet eder, kenara koyduğu taşa da hürmet eder.

Taş Hikayesi: Kenara Koyduğun Taşa da Hürmet Et

Bununla ilgili çok hoşuma giden bir olayla tamamlayalım — kaç yıl olduğunu tam hatırlamıyorum, bunu biri anlatıyor, bir kitabından okumuştum. Diyor ki: "hafızlığı yenibitirmişim, 15-16 yaşında her neyse; hocamla bir zatın mezarına gidiyoruz. Böyle mezar yolunda yürürken bir taş gördüm yolun üzerinde, ayağımla biraz tekme ile yolun kenarına ittim. Diyor, birden hocam durdu. Ben dedim herhalde ne oldu acaba, hiç de aklıma gelmiyor. Dedi ki: 'evlat dikkat et.' 'Neye efendim?' dedim. Dedi ki: 'bak, ona tekme atman lazım değildi, o taşı yerine koyman lazım.'"

Sen taş olabilirdin, o insan olabilirdi. Şimdi bak, nasıl bir bilinç, nasıl bir şuur. Şimdiben taşa böyle böyle davranacak olurken eşime nasıl davranırım? Arkadaşıma, anne babama ve herhangi bir insana — illa benimle bir bağ olması da gerekmez — sokakta hiç tanımadığım bir insana bile hürmet etmem gerekir. Bu nedir? İşte bu, varlık odaklı davranabilmektir. İnsan olmak da budur, Müslüman olmak da budur.

Evet, teşekkür ederim. Bir ayet özetliyor sanırım bunu, hani "emrolunduğun gibidosdoğru ol" ya. Eyvallah.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Müddessir Suresi, 1. ayet — "Ey örtüsüne bürünen" (anlatıcı sûre adını açıkça belirtmiş, ayeti anlam olarak aktarmıştır; ayet numarası konuşmacı tarafından belirtilmemiş olup bu, sûrenin 1. ayetine karşılık gelmektedir) - Nasr Suresi, 1-3. ayetler — Arapça olarak tam metniyle okunmuştur ("İza câe nasrullâhi vel feth... fesebbih bihamdi rabbike vestağfir") ve Türkçe anlamı sohbet boyunca açıklanmıştır; anlatıcı ayet numaralarını tek tek belirtmemiş, sûrenin tamamını okumuştur. **Farkındalığı Örten Şey: Giriş** Bu farkındalığı, gerçek varlığımızın farkındalığı, gerçek varlığımız bizim kutsal bilinç dışımızdır. Orayı unutmuşuz. Yoksa psikolojik düzeydeki bilinci referans alsan da çok bir yere varamazsın; bilinçaltını kurcalayıp bilinçaltını bilinçüstüne çıkarsan da bir yere varamazsın. Mesela örneğin rüyalara çok atış yapıyoruz hocam, aslında okuluna da bir ders yapmak lazım inşallah, hatırlatın onu bir gün ayrıntının içinde inceleyelim. Evet, bugün işlemeyi niyet ettiğim konu, neyin neyle örtüldüğü konusu. Haniarkadaşımız da sordu, bazen bir sohbeti dinlediğimizde orada böyle bir şeyi fark ediyormuşuz gibi. Yani sanki üzerimizden bazı yükler kalkıyormuş gibi, bazı örtüler kalkıyormuş gibi hissederiz. Ve orada daha hakiki olan, daha fıtri olan şeyleri biraz fark ederiz. Ama sonra ne olur? İşte İsmail Acarkan'ın sohbetinden çıkarsın — bu konu İsmail Acarkan değil — çıktığında ne yapar? Bu sefer bir şeyler seni örtmeye başlar ve o farkındalığını örtmeye başlar. Ya dersin ki hayat da çok zor, işte ya kim seni anlıyor ki, işte bu hakikatleri kim biliyor ki, veya işte İsmail Acarkan doğru söylüyor ama insanlar böyle düşünmüyorlar ki. Ne oldu? Bir farkındalık bir düşünce tarafından, bir duygu tarafından örtüldü. İşte buna dikkat etmemiz gerekiyor. Mesela ben bazen uyarıyorum ya, konuşuyorum, arkadaş diyor ki bu çok zor. Bak diyorum, hakikati veya konuşulan bir manayı örtüyorsun. Çünkü o benlik sana diyor ki"doğru ama çok zor". İkinci adımda ne diyorsun? "Ya kim yapacak ki, yani o kadar zor ki." Bir de "kim yapıyor ki?" değil mi? Ne oldu? Üç tane örtü örttün üstüne. "Çok zor." "İnsanlarla bunu yapmak çok zor, insanlar beni yoruyor." "Aslında ben yapacağım ama insanlardan bir türlü fırsat bulamıyorum." Örttün gene. "Ya işte bunu kim yapacak?" Ve bir anda bir arkadaşım diyor ki "biliyor musun falan falan ne demiş, biliyor musun yangın olmuş, biliyor musun şu olmuş?" Tak, bir anda bütün farkındalığın örtülüverdi. İşte bu hepimizin dikkat etmesi gereken bir tuzaktır. Şimdi bizde, yani bizim şu anki durumumuzda doğallığımız, doğal farkındalığımız, sükunetimiz, dinginliğimiz ne tarafından örtülüyor? Korkularımız, arzularımız, "kim bana değer veriyor ki", "eşim bana değer veriyor mu, o kadar vermiyor, kendimideğersiz hissediyorum." Bak başladın o doğal bilincini örtmeye. "Ya çocukluğumda da kimse bana değer vermemişti." Bir örtü daha örttü. "Kimse kimseyi anlamıyor kizaten." Bir örtü daha, bir örtü daha örttü. Ve en son, neyi örttüğünü de bilmediğin için — hani Kâbe'nin kırk örtüyle örtülmesi gibi değil yani, bir şeyi kapatan, bir şeyigözden kaçıran, bir şeyi unutturan bir örtü — bir anda kendini nerede hissediyorsun? İşte psikolojik düzeyde bir kısım arzular, korkular; hayatta istediğin şeyi tam olarak gerçekleştirememişsindir, kimse seni tam olarak anlamamış, haksız, hak etmediğin bir muameleyle karşılaşmışsındır. Ne oldu? Geldi, geldi, geldi. Sen ne olarak hissediyorsun kendini? Sevilmeyen, anlaşılmayan, hak ettiği noktaya gelememiş olan, hayatında birçok engelle karşılaşmış olan, idealize ettiği hayatı yaşayamamış olan, hatta yaşamaktan da ümidini kaybetmiş olan benlikler tarafından bir anda nakavt oluyorsun. Ne örtülüp orada gizleniyor? Senin gerçek kendiliğin gizleniyor, farkındalığın düşüveriyor.

İlgili Sohbetler

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Musa'nın Asası ve Nefsin Yılanlaşması

Sohbette Hz. Musa'nın asası kıssası, insana verilen beden, duygu ve düşünce merkezlerinin bir sembolü olarak yorumlanıyor. Bu merkezlerin doğal hallerinde birer hizmetkâr, yanlış kullanıldıklarında ise insanı zehirleyen birer "yılan"a dönüştüğü anlatılıyor. Konuşmacı bu çerçeveyi Hz. Nuh ve Hz. Yunus kıssalarıyla da destekleyerek, mutsuzluğun, kaygının ve değersizlik hissinin kaynağının bu merkezlerle kurulan yanlış özdeşleşim olduğunu vurguluyor.

Sevilirsem Varım Yanılgısı

Sohbet, "insan niye başkasının ilgisine ihtiyaç duyar?" sorusundan yola çıkarak, Nasreddin Hoca'nın kuzu-koyun (ganem) meseli üzerinden insanın olgunluk derecelerinin farklı olduğunu anlatır. "Sevilirsem varım" hikayesinin, çocukluktan itibaren deneyimler üzerinden inşa edilen sahte bir benlik olduğu; oysa gerçek "ben"in doğrudan Allah'tan gelen "varlık" olduğu vurgulanır. Şeytanın Hz. Adem'idoğrudan bir teklifle değil, ona bir "hissettirme" yoluyla kandırdığı; bugün de aynı mekanizmanın "yok sayıldım", "vefasızlığa uğradım" gibi hislerde işlediği anlatılır.