Çocukluk ve Sahte Benlikler
Kısa Özet
Sohbette, çocukluk çağında (özellikle 11-12 yaşına kadar) oluşan ve yetişkinlikte de sürdürülen "sahte benlikler" kavramı; süt dişi metaforu üzerinden anlatılır — nasıl çocukluk dişleri doğal olarak dökülüp yerini kalıcı dişlere bırakıyorsa, çocuklukta edinilen kendilik algıları da fark edilip bilinçli biçimde bırakılmalıdır. Eleştiriye aşırı duyarlılık, onaylanma ihtiyacı, başarı veya sevgi açlığı gibi örnekler üzerinden, acının olayın kendisinden değil olaya bakan sahte benlikten kaynaklandığı; insanın psikolojisini yönetme sorumluluğuyla yaratıldığı vurgulanır.
Öne Çıkan Vurgular
- Çocuklukta oluşan sahte benlikler, süt dişleri gibidir: doğaldır ki oluşsunlar, fakat bir süre sonra fark edilip bilinçli biçimde bırakılmaları gerekir; aksi halde insan onları ömür boyu "kalıcı diş" zannederek taşır.
- İnsan bir tecrübeyi doğrudan acı olarak yaşamaz; bir tecrübeye "acı" gözüyle bakan sahte bir benlik acıyı üretir — aynı olay bir insanı hiç etkilemezken başka birinde derin bir acıya dönüşebilir.
- İnsanoğlu, düşünce, duygu, davranış ve kendilik algısını yönetme sorumluluğuyla yaratılmış bir varlıktır; hayvanların otomatik verilen "elbisesi" (tüy, kanat vb.) gibiinsana da otomatik bir psikolojik istikrar verilmemiştir — bu, insanın kendi sorumluluğundadır.
Çocukluk Döneminde Oluşan Sahte Benlikler
Soru sorulan var mı? Bugün biraz çocukluk dönemimizin ne anlama geldiğini, çocukluk döneminde yaşadığımız şeyleri yetişkin olarak nasıl yorumlamamız gerektiği üzerinde biraz konuşmak istiyorum. Çünkü bizim konuşmalarımızda en çok kullandığımız kavram olan sahte benlikler kavramı, en çok çocukluk döneminde şekillenir. Ve bu çocukluk döneminde bir ömür boyu yükünü taşımanız gereken sahte benlikler oluşabilir.
Kaç yaşa kadar kazanıyorsunuz hocam? Çocukluk dönemini en az 11-12 yaşına kadar düşünebiliriz. Tabii ki bundan sonra da sahte benlikler oluşuyor, sadece çocukluk döneminde değil; ama çocukluk döneminde oluşan sahte benlikler çok daha ilkel bir durumdadır. Yani o çocukluk dönemindeki benlikleri analiz ettiğinizde aslında çok ilkel olduğunu ve yine bir başka açıdan baktığımızda çok da fazla değişmediklerini gözlemleriz. Yani orada sanki böyle kalıvermiş olan, kalıplaşmış olan çocukça benlikler vardır. Hatta bazı insanlarda bunu çok dramatik bir şekilde görürsünüz: kişi 30-40 yaşlarındadır ama çok çocuksu benlikleri olabilir. Tabii ki her çocuksu benlik çocuksu gözükmüyordur, onu da söyleyelim. Ama böyle çocukça bir alınganlık, çocukça bir küsme, çocukça isteklerinde tutturmacılık — hani 5-6 yaşında bir çocuk gibi, "istiyorum istiyorum" tutturmacılığı içinde bir çocuk hali — 35-40-50 yaşında bir insanda görülebilir.
Dolayısıyla burada çocuk yaşta oluşan benlikleri sadece çocuksu benlikler olarak da algılamayın. Bir insanın kendisini sürekli yetersiz hissetmesi, sürekli onaylanma ihtiyacı duyması, bir şeyi başarabildiğinde ancak takdir edileceğini düşünmesi, hayatı bir şeyi başarmaktan, bir şeyin üstesinden gelmekten veya güçlü olmaktan ibaret görmesi gibi birçok çocuk yaşta oluşan sahte benlikler vardır. Bu herkeste ister az ister çok vardır. Yani dediğim gibi bu benliklerin hepsi çok çocuksu olmayabilir, çok olgun gibi de gözükebilir. Diyelim ki siz çocukluğunuzda disiplinli, çok dirayetli bir ebeveynin çocuğu olarak ancak doğru davrandığınızda takdir ediliyorsunuzdur. Ve siz orada "doğru davranırsam iyi olurum, yanlış yaparsam bu çok kötüdür" gibi bir benlik üretmiş olabilirsiniz. Bu çok sağduyulu, çok akılcı, mantıklı bir benlik gibi görülebilir. Ama bu da yine o çocukluk çağında edinmiş olduğunuz bir benliktir.
Süt Dişi Metaforu
Bunu anlatırken aslında şuna da işaret etmek istiyorum. Hepimiz yaşamışızdır, hepimiz az çok kendimizden de çevremizden de gözlemlemişizdir: insanoğlunun oluşup kaybettiği bazı organlar var, diyelim, ya da nedir dersem aklınıza gelecek mibilmiyorum. Yani her insanın dünyaya gelişinden sonraki yaşam sürecinde zorunlu olarak kaybettiği bir şeyler oluyor. Nedir bu? Çocuk dişlerimizdir değil mi aslında? Yani çocuklukta bazı dişler çıkar değil mi, bilmiyorum hangi yaşta çıkıyor, bir iki yaş içinde çıkmaya başlıyor zannediyorum. İşte belli bir süre sonra bunlar gelişirler, bellibir süre sonra da dökülmeye başlarlar. Ve ne deriz bunlara? Hani düşerler bunlar. Ve bunlar düşer, normaldir. Ve bunlar düştüğünde yerine kalıcı diş gelir.
Ben bunu bir metafor olarak çok düşünmüşümdür. Hani niye böyle oluyor, niye yerinde büyümüyor, yerinde de olabilirdi. Aslında bunun bir metafor olarak anlamı üzerinde durduğunda ben bunu şöyle anlamlandırıyorum: çocukken edindiğiniz birçok kendilik algısı, benlik algısı vardır.
Prenses Örneği ve Beklenti Hikayeleri
Hani bazen olur ya, işte böyle anne babasının prensesi gibi yetişen çocuklar vardır. "İşte ben prensesim" ve bütün ihtiyaçları giderilir, istekleri yerine getirilir. Ve zanneder
kiileride de hayatında insanlar bana olumlu davranacak, benim bir şey istediğimde buna hoş bakılacak, hiçbir zaman bana hayır denilmeyecek, olumsuz bir tavırla karşılaşmayacağım diye — o çocukluk döneminde yaşadığı o prenseslik gibi halibütün hayatında yaşayacağını zannedebilir. Tabii ki böyle bir zanla yaşayan insan çok fazla yıpranacak demektir. Çünkü öyle bir dünyada yaşamıyoruz. Eğer tırnak içinde bir yerin prensesi falan değilseniz böyle bir şeyiniz olmayacaktır.
Veya başka birçok şey; bazen olumsuz bir şey de yaşamış olabilirsiniz. Bu sefer o olumsuz şey üzerinden bir şey üretirsiniz. İşte çok baskılanmışsınızdır, süreklikendinizi ezik hissedersiniz, kendinizi bir türlü ifade edemezsiniz, sürekli eleştirilmişsinizdir. En küçük bir eleştiride o eleştiriden ezilmiş olan benliğiniz devreye girer ve kendinizi kötü hissedersiniz. En küçük bir eleştiri sizi kötü hissettirir, mutsuz hissettirir. Bu sefer dersiniz ki "ben eleştiren insanlardan hoşlanmıyorum." Evlenirsiniz, diyelim ki eşiniz çok makul ve mantıklı bir eleştiri yapar; eşinizden de rahatsız olursunuz. Neden? Çünkü eşiniz size kendinizi kötü hissettiriyordur, tırnak içinde. Ama hangi kendinizi? Sahte kendinizi. Çok makul bir eleştiridir, çok da iyiniyetli bir eleştiri olabilir, faydanıza olan bir eleştiri olabilir. Ama siz çocukluktan gelen sürekli eleştirilen, küçümsenen veya yargılanan çocuk benliğine sahipsiniz. Tabiiçocuklukta itiraz edemiyorsunuz ama yetişkinlik çağına o benliği taşıdığınızda, bu sefer eleştirilmekten rahatsız olan, eleştirilmeyi bir nevi sevilmemek, dışlanmak, kötü görülmek, beğenilmemek olarak algılayan bir haliniz oluyor: "sen beni sevmiyorsun, sen beni beğenmiyorsun." "Ya bak ben seni beğeniyorum falan ama şurayı biraz daha şöyle yapsam olmaz mı?" "Sen beni sevmiyorsun. Neden? Çünkü beni eleştiriyorsun, bana kendimi kötü hissettiriyorsun." Bu nereden kalmış bir izdir? Bu çocukluktan kalmış bir izdir. Tıpkı çocukluk çağında oluşan dişlerimiz gibi; bunları bir süre sonra bırakıyoruz, dökülüyorlar değil mi, sonra bunların yerine kalıcı yetişkin dişleri geliyor.
Çocukluk Hikayelerini Sakin Bir Gözle Gözlemlemek
Şimdi aynen bunun gibi aslında bizim ihtiyacımız olan şey, çocukluğumuzdakihikayelerimizi sakin bir biçimde anlamlandırabilmektir. Kimseyi suçlamadan, kimseyle içsel veya dışsal bir kavgaya girişmeden.
Parantez açıp şunu söyleyeyim: bazı insanlar vardır, "ben kimseye bir şey söylemiyorum" derler. Ya kimseye bir şey söylemiyorsun da içinde neler neler söylüyorsun. Bu bir şeyi değiştirmez. İçinde de söylemeyebilecek olduğuna ermen gerekir. "Ben anne babama hiçbir şey söylemiyorum, ben falana hiçbir şey söylemiyorum" — söylemiyorsun ama içeride birçok şey söylüyorsun, içeride birçok benlikle yaşıyorsun. Buna da dikkat etmemiz gerekiyor. Parantezi kapattık.
Dolayısıyla bu noktada çocukluk çağımızı sakin bir gözle gözlemlemeliyiz. Ama dikkat edin, bunu yaparken "ya benim ne kötü bir kaderim var, ben ne acılar çektim" veya "benim çok özel acılarım var, hiç kimse benim yaşadığımı yaşamadı" falan filan gibibakarsanız, orayı objektif bir şekilde gözlemleyemezsiniz. Orayı objektif bir biçimde gözlemlemek demektir: "ben bir deneyim yaşadım ve bu deneyim bende bir tarz, bir
benlik algısı veya kendilik algısı oluşturdu. Mesela kendimi biraz sevilemez hissediyordum." Veya işte "becerikli olmazsan küçümseneceksin" hissine kapılıyordum. Veya "bir şey iyi yapmazsan eleştirilirsin, dışlanırsın" hislerine, düşüncelerine kapılıyordum. Yani çocukluğunda sende ne tür ben ve kendim algıları oluştu, bunu keşfetmek zorundayız.
Kendi Deneyimimden Bir Örnek: Sosyal Anksiyete
Bu bir yetersizlik benliği olabilir. "Ben hiçbir şey beceremem" benliği olur, "konuşursam rezil olurum" mesela. Bende de bir zaman vardı, baktığım zaman. Neden? Mardinliyim, ana dilim Arapça. 5 yaşında İstanbul'a gelmişim. Bir sene, tırnak içinde, konuşamadım. Türkçe konuşan insanlarla konuşamadım. İnsanlar bir şey soruyor, cevap veremiyorum. Bunun getirdiği bir sosyal anksiyete vardı, deyim yerinde ise. Şimdi bunu görmezsen, bununla yüzleşmezsen, bunun aslında sende bir yetersizlik damarı oluşturduğunu görmezsen, o zaman onu ömür boyu taşımaya devam edersin. Dersin ki "ben topluluğa karşı konuşamam", "ben konuşmakta zorlanıyorum", veya "konuşursam rezil olurum", veya "böyle konuşursam ters bir şey söylersem ne olur?" gibi bir sürü hikaye. Ben bu kadar üretmedim ama bir kısmı oluşmuştu yani; bu kadar kapsamlı bir hikaye olmamakla birlikte buna dair bir hikaye oluşmuştu.
Dolayısıyla bu ve bunun gibi, aslında bizim çocukluğumuzdan gelen ama yeterince dikkat etmediğimiz için fark etmediğimiz, bizde katılaşmış olan, aşırı bir biçimde kalıp haline gelen, alışkanlık haline gelen benlik durumlarımız vardır. Bunlar sadece davranışsal değildir, aynı zamanda kimlik algılarıdır bir açıdan; yani kendimle ilgili bir algıdır.
Oyuna Alınmama Örneği ve Başarı Üzerinden Kimlik İnşası
Benimki çocukluğumda arkadaşlar beni oyuna almamışlar. Oradan kendimle ilgili"sen hiç oyuna alınmıyorsun, sen hep dışarıda tutuluyorsun" gibi bir hikaye oluşmuş olabilir. Ve ben o hikayeyle aslında kendimi çok iyi bir akademik seviyeye ulaştırıp veya çok başarılı bir insan olup, "bundan sonra kimse beni dışlayamaz" hikayesine kapılmış olabilirim. Şimdi görünürde o benlik sanki bana iyi bir şey göstermiş, başarılı olmuşum. Halbuki hayır, sen halen o benliğin etkisindesin. Sen halen kendini "oyuna alınacak mıyım, oyunun dışında mı tutulacağım, kabullenilecek miyim, yoksa dışarıda mı tutulacağım" benliğiyle gözlemliyorsun. Hayatı o pencereden algılıyorsun. O zaman sen çok problemli bir yerden olaya bakıyorsun. En küçük bir şey bile sana kendini dışarıda tutulmuş gibi hissettirebilir. Hatta diyelim ki eşinin bir an sana dikkatini vermemesi, sende büyük bir dışlanmışlık hissi oluşturabilir. İlgisi yoktur ama sen öyle duyarlı bir benlikle bakıyorsundur ki.
Mikro İfadeler Tuzağı
Karşındakinin — hani bir gün biri vardı, dedi ki "ben böyle mikro ifadeleri okuyorum." Bunu öğrenmiş yani, milletin mikro ifadelerini okuyor. Tabii herkeste bilinçli bilinçsiz ifadeler var. Ama o mikro ifadeleri okumak ne kadar gerçekçidir, ne kadar hepsi
doğrudur? Atıyorum, çok meşhurdur ya, işte "birisi seninle konuşurken gözünü saklıyorsa yalan söylüyordur" — belki utanıyordur, belki bir insanın yüzüne bakmayı, bir insanla göz göze gelmeyi rahatsız edici gibi algılıyordur, rahatsız etmeyeyim diye bakmıyordur. Ama sen öğrenmişsindir mikro ifadeyi, tırnak içinde: "bir insan konuşurken senin yüzüne bakmıyorsa bir şey saklıyordur veya yalan söylüyordur" gibi. Tabii Allah korusun, öyle mikro ifadeleri çok fazla çalışmayın, sonra herkesin yüzünde bir şey okursunuz. Halbuki biri diyelim ki o an bir şey hissetmiştir, içinde bir duygu durumuna kapılmıştır, o duygu durumu onun yüzüne yansımıştır ama onun seninle bir ilgisi yoktur.
Dolayısıyla bu sefer ne oluyor? Aşırı duyarlı bir benlik oluşuyor. Hocam, o konuyla ilgili kitaplar bu tarz şeyler tavsiye ediyor; depresyona ulaşır mı, ne dersiniz? İşte dediğim gibi böyle bir şeyi aşırılaştıran, genelleştiren yaklaşımlar tabii ki problemlidir, onu söylemek gerekir.
Sorumluluk Yükü: İki Farklı Tepki
Veyahut da diyelim ki çocukluğunuzda çok fazla sorumluluk yüklenmiştir. Bu sizi ya böyle sürekli sorumluluk almaya götürür — sanki sorumluluk yoksa hayatınızda boş yaşıyorsunuz, mutlaka bir sorumluluklarım olmalı gibi algılamış olabilirsiniz o çocukça süreçte yaşadığınız olayları. Veyahut da sorumluluktan kaçmaya sizi götürmüş olabilir. Neden? Çünkü çocukluğunuzda taşıyamayacağınız bazı sorumluluklar size yüklenmiştir. Ben bu iki türü de gördüm. Mesela bakıyorsunuz çocukluğunda çok aşırı sorumluluk yüklenmiş ve bu onu aşırı bir sorumluluk duygusuna götürmüş: "aman bir hata yapmayayım, bütün sorumluluklarımı tam olarak yerine getireyim" gibi bir hikaye. Tabii mizacınız da tip 1 ise bu daha da tetiklenir. Veyahut da tam tersi, çocukluğunda taşıyamayacağı aşırı sorumluluklar yüklenmiş kişiler görmüşümdür. Bir bakıyorsunuz ki bu kişi hayatında hiçbir sorumluluk almak istemiyor. Neden? Çünkü o sorumluluk hikayesi onda kötü izler bırakmış. Yani kendisini zayıf hissetmiş, kendisinibeceriksiz hissetmiş, "bir hata yaparsam ne olur" kaygısıyla o sorumluluğu yerine getirmiş. O yüzden sorumluluk onun için "aman kalsın, sağ ol, teşekkür ederim" hikayesine götürmüş olabilir.
Şimdi eğer siz bu benliklerle yüzleşmezseniz — bu benim çocuk dişim gibi bir şey yani, çocuklukta oluşmuş bir diş — peki bunu ömür boyu taşıyacak mısın? Bak Allah bile diyor ki, çocukluk çağında kullandığın dişler çocukluğa ait; yetişkinliğe doğru geçtikçe yetişkin dişleri edineceksin. Sen o çocuk dişleriyle devam etmeyeceksin.
Çocuk Bilinci Objektif Değildir
Peki neden o çocukluk çağımızdaki şeyler biraz — tabii hepsi problemli değil, bunu da yanlış anlamamak lazım, ama problemli olma ihtimali yüksektir. Neden? Çünkü biz o olayları o çocuk bilinciyle yaşıyoruz. Ben diyorum ki örneğin annem psikolojik düzeyde hasta. Şimdi ben şunu diyemem ki 5 yaşındayım: "annemin psikolojik açıdan bir problemi var, beni böyle sevmiyor gibi davranıyor ama bu benimle ilgilideğil, bu onun problemi." Bunu diyemem ki, değil mi? İsmail Hoca'yla da
karşılaşmamışsındır, sana bunları söyleyecek hali yok. Dolayısıyla ne yapıyoruz? Çocukluk çağımızda bütün o verileri artısıyla eksisiyle o çocuk bilincimizle işliyoruz. O çocuk bilinci objektif mi? Değil. Kendine karşı da objektif değil, çevresine karşı da objektif değil.
Ben nice insanlar görmüşümdür: sağlıksız bir babası var diyelim, yani epey sağlıksız, açmayayım ayrıntısını. "Babam beni sevmiyor, niye sevmiyor" — 30-40-50 yaşına kadar bunun problematik travmasını yaşamıştır. Ve kendisini sanki babasına ispat ederse ve babası "okey oğlum, şimdiiyisin" derse rahatlayacak. Ben tanıdığımda 40-45 yaşında böyle bir insan vardı. Dedim, "artık sen bunu taşıma" dedim, özetle.
Çünkü bu seninle ilgili değil. Sen kendine objektif baktığın zaman, sen kendine "aferin oğlum" diyebilecek objektif bilince sahipsin. Bunu senin babanın demesine gerek yok. Baban ömür boyu sağlıksız olabilir, annen ömür boyu sağlıksız olabilir.
Çok kaygılıdır, sürekli sen iyi bir şey yaptığında ve mutlu olduğunda bile "bak sevinme, başına kötü bir şey gelir" diye sürekli negatif imaj ve algılarıyla sana davranıyor olabilir. Sen de sürekli böyle kendini kötü hissediyor olabilirsin.
Hatta böyle bir psikolog arkadaşımız vardı. İşte babasından güzel bir karneyle gitmiş karşısına, babası ilgisiz davranmış — yani art niyeti yok, ilgisiz yani, yapı olarak ilgisiz, çok ilgi göstermemiş, "tamam evladım" demiş. Bu da diyor ki, "inat ettim" diyor bu sefer, "içerledim, inat ettim, babamın ilgisini çekeceğim" diye. Bu sefer ders çalışmadım diyor, sürekli zayıf aldım diyor, "böyle ilgisini çekebilir miyim" diye düşündüm. Şimdi bu ne kadar çocukça bir benlik değil mi? Adam o tür şeylere ilgisiz yani, bunun seninle bir ilgisi yok. Ben de Allah'a şükür bende öyle bir benlik oluşmadı.
Ben hayatımda hiçbir zaman karnemi anneme göstermezdim, zaten okuma yazma bilmiyorlar. Kendi kendime derdim ki "ders çalışmak güzel bir şey, ders çalışmayı seviyorum" deyip ders çalışırdım. Şimdi o bahsettiğim arkadaş bu sefer ders çalışmamış, zayıf almış, götürmüş; baba aynı ilgisizlikle karşılamış. Ne o açıdan ilgisini çekebildim babamın, ne bu açıdan.
Şimdi bakın bu nedir? Bu çocukça bir benliktir değil mi? Yani ebeveynin gözlerinde kendini görme arzusuna bağlı; onun takdirinin, onun olayının kendisiniiyi hissettireceğine, iyi olup olmadığını bildiren bir veri olduğuna inanan çocukça bir benliktir bu. Bunu garipseyemeyiz, bu doğal bir şeydir, o çocukluk bilincinde yaşanabilecek bir durumdur. İlgisiz bir ebeveyn size, tırnak içinde söylüyorum, beş para etmez biri olduğunuzu hissettirebilir. Anlatabildim mi? Atıyorum: "nasılsın evladım, bir sıkıntın var mı" — ilgisiz bir şey anlatacak olursunuz, "tamam tamam sonra anlatırsın" der, sizi dinlemiyordur. Siz de bu yüzden kendinizi "konuşulmaya değmeyen, dinlenilmeye değmeyen, umursanmayan, yok sayılan; onlar beni yok saydı, ben de kendimi yok saydım, çünkü onlar yok sayınca demek ki ben yokum, var olsaydım yok saymazlardı" şeklinde bir hikaye üretmiş olabilirsiniz.
E peki ne yapacaksınız bu hikayeyi? Kırk bohçaya sarıp koruyacak mısınız, tırnak içinde? Kutsal bir emanet mi? Değil. Bunu tıpkı o çocukluk dişleri nasıl bırakıyorsanız, onları da bırakmalısınız. O çocukluk dişleri nasıl dökülüyorsa, bunlar
da doğal olarak sallanıp bırakılması gereken durumlardır. Eğer bunu yapmazsanız, ömür boyu o çocuk dişleriyle yemek yemek durumunda kalırsınız, deyim yerinde. Ama dişler kendileri dökülüyor, biyolojik yapı bizden bağımsız yapıyor bunu. Aynen işte o metafor. Bak, orada bu biyolojik yapıda bunlar doğal olarak dökülüyor.
Psikolojik yapı ise senin kontrolüne verilmiş olan bir şey. Sen bunu yönetmelisin.
Psikolojik Sorumluluk: Araba ve Giyinme Metaforları
İnsanoğlunun en büyük avantajı da budur, en büyük dezavantajı da budur. Yaniinsanoğlu, psikolojisini — yani düşünce, duygu ve davranışlarını ve kendilik algısını — doğru bir biçimde yönetmesi gereken bir varlık olarak yaratılmıştır. Yani bunun idaresi senin elinde. Nasıl ki bir insana bir araba verirsiniz, dersiniz ki "bak, bunun motoru var, şu suyu var, bu yağı var; senin işin, diyelim ki direksiyonu var, direksiyonu kullanman lazım, vitesin hareketini yönetmen lazım" — bu değil. Ama ona vereceğin komut senin elinde, sen o komutu vereceksin; motorun bütün aksamıyla ilgili sorumluluğun yoktur ama sana verilen sorumluluğu iyi bilmelisin.
Bizim bugün en çok unuttuğumuz şey, psikolojimizin sorumluluğunun bize verildiğiniunutmuş olmamızdır. Yaniinsan isen, sana psikolojinin yönetiminin sorumluluğu verilmiştir. Mesela bazı kişiler "ben psikolojiyle ilgilenmiyorum" diyor — olabilir, ama psikoloji seninle ilgileniyor yani. "Ben psikoloji konularını sevmiyorum, ben psikolojiden pek haz etmem" falan — ister haz et ister haz etme, bir psikolojin var yani, düşünce, duygu ve eylem dünyan var, bir benlik ve kendilik algın var ve sen bunu yönetmekle sorumlusun. Eğer bunu yönetmezsen otomatik olarak etki-tepkiyle yaşarsın.
Mesela bak, hayvanlar giyinmiyorlar değil mi? Onlara otomatik olarak bir elbise verilmiş — işte birinin tüyü vardır, birinin bir şeyi vardır, birinin kanatları vardır, şu bu vesaire. Ama bak, sen tırnak içinde söylüyorum, tüysüz yaratılmış bir varlıksın ve giyinmek durumundasın. Bu giyinmek sana verilmiş, sen giyinmelisin, birçok açıdan. Şimdi sen bunu yadsıyabilir misin? Yadsıyamazsın. Kendini hayvanlarla eşit görebilir misin? Göremezsin. Nasıl ki giyinmek aslında yaradanın insana bir işaretidir; yani"bak, ben seni giyinik şekilde, tırnak içinde, dünyaya göndermedim; giyinme bilincinive nasıl giyineceğinin ilkelerini sana verdim, bu senin sorumluluğun" gibi — insan da psikolojisini yönetmek sorumluluğuna sahip kılınmış bir varlıktır.
Peki sen bu sorumluluğu taşımazsan ne olur? Otomatik etkileşimlerle yaşarsın. "İşte gelirsin bir yaşa, annem böyle dedi, babam böyle dedi, ben çocukken babamı kaybettim, annemi kaybettim, kendimi şöyle hissettim, böyle hissettim." Belki bazen anne babanın genç yaşta ölümünü yaşarsın, sende bu büyük bir eziklik oluşturur; bir başkasında bu aşırı bir çatışma eğilimi oluşturur — sanki onu zayıf görecekler, sankionu ezecekler diye, bu sefer o kişide aşırı bir tepkisellik olabilir. O yüzden çocuklukta yaşadığınız hikayelerin ayırdına varmalısınız. Ve o dönemlerde, o zamanlarda oluşan kendilik algısını, benlik algısını, düşünce duygu ve davranış alışkanlıklarını tanımak zorundasınız — bunların hangisi doğal, hangisi değil.
Tepki ve Tepkisizliğe Dikkat
Mesela en çok tepki verdiğiniz alanlara dikkat edin veya tepkisiz kaldığınız alanlara dikkat edin. Niye ben şöyle bir durumda tepkisiz kalıyorum? Aslında doğal olarak tepki vermem lazım ama donup kalıyorum, niye acaba, bir bakayım. Çünkü çocukken tepki veremeyeceğin durumlar olmuş olabilir. Çok baskın bir ebeveynin olabilir, çok umursamaz bir ebeveynin olabilir; bu senin o donup kalma alışkanlığına sebep olmuş olabilir. Ya da çok fevri olabilirsin, sürekli reaksiyon veriyor olabilirsin, sürekli her şeye cevap yetiştirmeye çalışıyor olabilirsin, eleştiriye sürekli tepki vermek durumunda hissediyor olabilirsin kendini. Bir bak, bunlara niye böyle tepkiler veriyorum ki? Bunlar çok mu gerekli, bana çok mu faydalı, bana çok mu hizmet eden tutumlar, davranışlar ve alışkanlıklar? Faydalıysa devam et ama faydasızsa, hele hele zararlıysa, o zaman bunlarla yüzleşmek durumundasın.
Her yerde "ben de biliyorum" yaklaşımı sergiliyorsun — bir bak bakalım niye sergiliyorsun acaba? Veya bir yerde hiç konuşmama, konuşamama durumu yaşıyorsun; bir bak niye konuşamıyorsun, yani konuşmanı engelleyen, arkada işleyen mekanizma nedir, hangi korkuya dayanıyor, bu nasıl bir korku, bu gerçekçi bir şey mi? Eğer bunları tanımazsan bir ömür boyu o benlikleri, o düşünce duygu ve davranış alışkanlıklarını devam ettirmek zorunda kalırsın.
Bedel Ödemek: Öfke ve Sessizlik Tuzağı
Peki bunların sana bedeli ne olur? O apayrı bir konu artık. Ömür boyu mutlaka bedelini ödersin, her bir şeyin bedelini ödersin. Öfke hikayesi gelişmişse o öfkenin bedelini ödersin; bazen bunu sağlığında ödersin, bazen ilişkilerinin bozulmasıyla ödersin, bazen başkalarına zarar vererek ödersin. Bir de tamamen sessiz kalma tuzağı var, bunun da bedelini ödersin. Kendiniifade etmediğin için karşındakiinsan sana karşı bir öfke duyar, seni terk eder. Sonra dersin ki "ya ben hiçbir şey yapmadım." Hiçbir şey yapmadın değil; sen karşındakine bir geri bildirim vermiyorsun, duvar gibisin, sessiz kalıyorsun. Karşıdaki de kendisini sen sessiz kalınca muhatapsız hissediyor, onda da ayrı bir tepkisellik var. O da ayrı bir konu; yani orada da muhatap olan kişinin şunu düşünmesi lazım: acaba bu insan niye bu kadar tepkisiz kalıyor? Diyelim ki o da kendisine tepkisiz kalındığı için öfkelenmiştir, kendini kötü hissetmiştir, reaksiyon vermeye başlamıştır — gibi gibi.
Dolayısıyla hepimiz farklı benliklerin az veya çok baskısı altındayız, bunu fark etmek durumundasınız. Mesela bazen bu çocuk benlikleri ebeveynimizde gördüğümüz ve edindiğimiz şeyler de olabilir. Ya işte bir ebeveyn sürekli eleştiriyordur, siz de ondan sürekli bir eleştirme eğilimi edinmişsinizdir; mizacınızda da bir yatkınlık varsa onu modellersiniz, sürekli eleştirirsiniz. Veya başka bir şey. Dolayısıyla, tırnak içinde söylüyorum, tıpkı çocukluk dişlerimizi bıraktığımız gibi, psikolojik yapımızda da var olan o gereksiz, artık kullanım ömrü bitmiş çocuksu benlikleri terk etmek durumundayız. Bu bizim kendimize karşı sorumluluğumuzdur.
Ve bunları keşfederken neye bakmalısınız? Nerede çok tepki veriyorsunuz. Ama bu tepkiilla dışarıdan görülen bir tepki olmayabilir. Bazen içeride bir şey oluşur: içeride büyük bir korku duyuyorsunuz ama dışarıdan hiç gözükmüyor, içeride büyük bir yetersizlik hissedip kendinizi geri çekiyorsunuz. Bu da bir tepkidir. Yani tepki deyince aklınıza sadece dışa yansıtılan, dıştan görülen tepkiler olarak buna bakmayın; içe yansıtılan, içeride tetiklenen ve içeride kalan tepkisel benliklerimiz de vardır. Eğer bunları keşfetmezseniz ve bunların üzerinde çalışmazsanız, bunları bilinçli bir biçimde bırakmaya dikkat etmezseniz, onlar ömür boyu sizin yükleriniz olarak kalacaktır. Ve onların yükünü az çok mutlaka hissedeceksiniz. Bu, "çocukluğumda hiç sevilmedim, biri beni sevsin" hikayesi de olabilir; "bugüne kadar hiç takdir edilecek bir şey yapamadım, bunu mutlaka başarmalıyım" hikayesi de olabilir; "kimse benianlamadı, anlaşılmak ne kadar önemli" diyerek birinin sizi anlamasına aşırı heveslihale gelmiş biri de olabilirsiniz.
Anlaşılma ve Sevilme Açlığı
Bunlara bakmak durumundasınız. Niye ben böyle birinin beni anlamasına bu kadar hevesli bakıyorum? Hani bir çocuğun lunaparka gittiğinde gözü parlaması gibi, "ben biri beni anladığında niye bu kadar gözüm parlıyor" deyim yerindeyse. Demek kibununla ilgili acaba bende bir acı hikayesi mi var, bir boşluk hikayesi mi var? "Hayatta beni hiç kimse anlamadı" hikayesi mi var? Eğer böyle hikayeleriniz varsa kendinize ve çevrenize doğal bir şekilde bakamazsınız. "Hayatta hiç kimse beni anlamadı, bir kişi anladı" — bir bakarsın o da seni bilerek veya bilmeyerek manipüle ediyor olabilir, seni anladığını zannedebilir; sen de "beni anlıyor" deyip ne kadar iyi anlaşıldığın tuzağına düşersin.
Mesela böyle sevilmek, anlaşılmak, onaylanmak, takdir görmek gibi konulara karşı hassassan, oralara dikkat etmek durumundasın. Orada geçmişten gelen negatif bir hikaye vardır, o hikayeyi keşfetmek zorundasınız. Evet, sevilmek, anlaşılmak, onaylanmak, takdir edilmek güzel şeydir ama ben buna çok fazla istekliysem, çok talepkar bir pozisyonda duruyorsam, bunu duyunca her şey sanki toz pembe oluyorsa — aslında böyle bir gerçeklik yok. Hayat böyle bir şey değil. Senin varlığın birine bağlı değil, ama birine bağlıymış gibi gözüküyor. Seni anlayan veya seven veya kendiniiyi hissettirdiğini düşündüğün birinin davranışına bir bak bakalım: bende niye böyle bir şey var? Anlatabiliyor muyum? Demek kiiçeride bir boşluk var, içeride bir çatlak var, içeride sahte bir eksiklik duygusu var. Bunu keşfetmezsen oradan süreklidayak yersin; bazen dayak yersin, bazen gol yersin, artık başına ne bela geleceğini Allah bilir.
Başarı ve Para Açlığı
Ben hayatımda böyle şeyleri çok gördüğüm için size aktarıyorum, ama tek tek olayları aktarmıyorum. Mesela diyelim sizde başarı konusunda böyle bir açlık varsa, size nasıl başarılı olunacağını anlatan bir kişi size çok çekici gelir. Geçen biri vardı, dedi ki"abi başarı para değil midir?" Ben de baktım, bende buna dair bir ufaklık kılıncım yok yani. Şimdi eğer "para çok önemli, o kadar önemli ki, ben çocukluğumda çok zorluk
çektim" deyip böyle paraya karşı aşırı bir duyarlılığınız varsa, o kişinin hiç de art niyetli olmayan, tamamen kendi sahte dünyasından gelen mesajını çok büyük bir mesaj gibi algılarsınız. "Ha, para çok önemli, başarı para değil midir? Sen başarıyı neyle ölçüyorsun ki? Parayla tabii abicim" falan — tak, kapıldın gitti. Neden? Çünkü parayla ilgili çocukluğunda bir şey yaşamış olabilirsin.
Bakın şunu hiçbir zaman unutmayın: ne yaşamış olursanız olun, objektif bilince dönmelisiniz. Yoksa "ben çocukluğumda çok sıkıntı çektim, o yüzden para benim için çok önemli" — yok kardeşim, öyle bir mevzu yok. Para neyse o olmalı, onu abartmamalısın. İçinde bir abartı varsa, o abartılı tutumu çocukluğunda yaşadığın hiçbir şeyle meşrulaştıramazsın, meşrulaştırmamalısın. "Çocukluğunda sevgigörmediğin için sevgi açlığı yaşıyorum" — olmaz böyle bir şey kardeşim. Bak, bu açlığı analiz etmen gerekir; bu fıtri bir şey değildir, çünkü senin fıtratın Yaradan'la bağlantılıdır, O'nunla ilişkilidir. Ve senin sevgiihtiyacın o Yaradan'dan gelen sevgiyle mutmain olur. "Bende sevgi açlığı var" değil; insanlara odaklanamazsın. "Bende başarı açlığı var" deyip "başaracağım, ispat edeceğim, göstereceğim" — böyle bir şey yanlış bir şeydir.
Hatta bazen insan bunları kendince de meşrulaştırır: "bak, böyle bir eğilimim olduğu için başarılı oldum." Başarılı olmanın benim gözümde hiçbir değeri yok. Neden?
Çünkü sen sahte bir benlikle sahte bir başarı hikayesi ürettin. Ne anlamda sahte başarı hikayesi? Kendini başardığın o olayın seviyesine indirdin. "Ben neler başardım biliyor musun?" Ne başardın? Sen başardığın bir şeyle mi varsın? Problem o. Yoksa ne başarmış olursan ol. Hani "ne başardın" deyince ne başardığını merak etmiyorum, ne başarırsan başar, umurumda bile değil. Sen bir başarı üzerinden varlık ve kimlik üretiyorsun. Senin sahteliğin burada yatıyor. İstersen dünyanın en büyük sanayişirketini kur, dünyanın en büyük finans şirketini kur ve dünyanın sayılı zenginleriarasında ol — bir kıymeti yok ki hakikatte bunun.
Sen Kendini Neyle Tanımlıyorsun?
"Ne başardın, işte bak bunu başardın." Ya ben onu sana sormuyorum. Şunu sana sormak istiyorum: sen kendini başardığın bir şeyle tanımlama tuzağına niye düştün? Asıl problem budur. Yoksa "ne başardın bakalım" mevzusu değildir. Ne başardığınızın hiçbir önemi yoktur, kimin tarafından sevildiğinizin de hiçbir önemi yoktur. Siz Yaradan'la olan bağınızı ve varlığınızın kaynağı ve temeli olan Yaradan'ı unutmuşsanız, ne kazanmış olursanız olun, ne elde etmiş olursanız olun, hiçbir yere varmış olmazsınız. O yüzden kendimizi doğru bir biçimde tanımlayabilmemiz için bu çocukluk hikayelerinden özgürleşmeye ihtiyacımız var.
Bunun da en güzel ölçütü şudur: çocukluğunuzla ilgili bir durum anlatıldığında dalıp gitmezsiniz. Dalıyorsanız orada bir hikaye devam ediyor demektir. O çocukluk hikayesi bir deneyimdir; kardeşleriniz, anne babanız, şu bu, vesaire — orada bir kızgınlık oluşturmazsınız eğer ayrışabilmişseniz. Oradan bir acı üretmezsiniz. "Ben ne acılar çektim" — kardeşim sen hiçbir acı çekmedin. Bir olayı acı olarak
yorumlayan bir benliğin var, sen bu yüzden acı çektiğini zannediyorsun. Bu kadar basit.
O yüzden geçmişimizle, özellikle çocukluk çağınızla yüzleşmek istiyorsanız, acılara tutunan hiçbir benliğe tutunmayın; o sahte bir şeydir, onu bırakın. Bir benlik "ben çok acı çektim" diyorsa "teşekkür ederim" deyin, el sallayın, bırakın gitsin. Ama "ben çok acı çektim" falan diyecektir: "yok, anam anlamadı, babam anlamadı, şu olmadı, böyle olmadı, şöyle sıkıntı çektim, böyle zorluk çektim; üvey anne vardı, baba vardı, bilmem ne vardı" dese de sanki öyle gibiydi — hep "ben acaba öyle miyim?" diye düşünürsün. Bu hikayeleri bırakmak durumundasınız; bunlar hepsi sahte benliklerdir.
"Ama Hiç Sahte Gelmiyorlar" — Acı ile Tecrübe Ayrımı
Ama hiç sahte gelmiyorlar hocam. Zaten problem bu ya. Sahte olduklarını tam hissetseydik... Ben yıllardır burada niye konuşuyorum? Hepiniz zaten sahte olduklarını anlardınız değil mi? Niye anlamıyorsunuz? Niye anlamıyoruz? Çünkü çok gerçekçi gibi görünüyorlar.
Şimdi ben diyorum ki: insan acıyı tecrübe etmez, bir tecrübeden acı çeker. İnsan bir acıyı tecrübe etmez, bir tecrübeden acı çeker. Şimdi bunu anlamak durumundasınız; yaniinsanın yaşamında aslında acı yoktur ama bir tecrübeye acı gözüyle bakan bir benlik hali vardır. Eğer bunu görmezseniz, size çok basit bir şey söyleyeyim: örneğin benim anne baba jenerasyonu, onlardan bir evvelki nesil, kendileri eğer böyle ortalama bir Anadolu insanıysa böyle yamalı elbiseler giymiştir. Benim annem diyor, 12 yaşında mı ne, ayakkabı almışlar ona; böyle haniişte o zamanlar iptidai tahtadan ayakkabılar varmış falan. Şimdi mesela birine, bizden birine bu hikayeler anlatılsa bize çok acı gibi gelir. Ama onlar oradan acı çekmemişler mesela. Bakın aynı olay olabilir, biri hiç bundan acı duymaz ama bir başkası bundan acı duyar. Buradan ne anlıyoruz? Aslında buradan şunu anlıyoruz: tecrübenin kendisi acı vermez, ama bir tecrübeye bir deneyime acı gözüyle baktığınızda o acı verir.
Haksızlığa Uğramak ve Sokrates Örneği
O yüzden buna kim acı gözüyle bakıyor? Kim buna "bu çok acı verici bir şey" veya "bu çok haksız bir şey" diyor? Ya haksızlıksa, o haksızlığı yapan düşünsün. Ben niye düşüneyim ki? Bak, Sokrates "bana haksızlık yapıldı diye mi acı çekeyim" demiyor; diyor ki "ben haksızlık yapmadım ki," diyor, "problem onların" diyor. Anlatabildim mi?
Yani biri bana haksızlık yapmış, ne yapayım? Yani ne yapabilirim? İyi ki ben yapmadım yani, o da yapıp ettiğiyle baş başa kalacak. "İşte bana nasıl yapar?" — bak orada ne oldu, bir ego oluşturdun. "Bana nasıl yapar? Nesin sen, nesin?" Musa'ya da yapmışlar, Yunus'a da yapmışlar, Yusuf'a da yapmışlar, Hz. Muhammed'e de yapmışlar. Sen çok mu daha, tırnak içinde, orijinal ve üstün bir varlıksın yani?
Haksızlığa uğrayabilirsin. Allah sana "haksızlığa uğramayacaksın" dememiş ki; "haksızlık yapma" demiş. Sana verdiği sorumluluk o: yapma, haksızlık yapma. Yapıp yapmamak senin elinde. Ama haksızlığa uğramayacaksın diye Allah'ın hiçbirimize
verdiği bir garanti yok. Haksızlığa uğramamaya da çalış, ayrı bir şey; ama uğrayabilirsin.
Peki bunu dert etmeli misin? Hayır. Bunu dert ediyorsan cahillik yapıyorsun. O cahil benlik sana ne yapıyor? Sana acı çektiriyor. O zaman haksızlığa uğramak mı acı vericidir, yoksa haksızlığa uğramayı yanlış bir yerden ele alan benlik mi yanlış bir yerdedir ve acı çekmektedir? Sen neyin yüzünden acı çekiyorsun? Deneyimlediğin bir olay yüzünden mi, ona yanlış bakan bir benlik yüzünden mi acı çekiyorsun?
Mesela bazen böyle ticari hayatta suistimaller oluyor vesaire olabilir; karşındakiortağın üçkağıtçı olabilir, bu onun problemidir, sen niye bunu problem ediyorsun? Ama zarar gördün, gördüğün zarar dünyaya aittir, bu kadar. Abartma bunu, bu kadar abartacak bir şey değildir. Sen daha dikkatli olursun bundan sonra, o ayrı bir konudur. Ama "ya nasıl beni kandırdı," o ego; "o nasıl beni aldattı, benim aklımla alay etti, beniaptal yerine koydu" — ya sen iyi niyetli ve saf davranmışsın, kötü davranmamışsın, karşındakine hüsnüzan beslemişsin. Senin bir problemin yok, acı çekmeni gerektirecek hiçbir durum yok. Karşındaki seni suistimal etmiş, yaptığının bedeliAllah'la onun arasında. Senin bir dakika bile düşünmeye ihtiyacın yok. O zaman sen böyle bir olaydan acı çeker misin? Çekmez. O yüzden acı çekmek bir cehalet ürünüdür, bu anlamda, bu gibi şeylerde.
Kapanış: Sahte Benlikleri Fark Edip Bırakmak
O yüzden bizler yaşadığımız olaylara değil, olayları hangi gözle baktığımıza dikkat etmeliyiz. Acı çekiyorsan yanlış bir yerden bakıyorsun demektir. Olaya objektif biçimde bakarsın ve durumu çözümlemiş olursun, önüne bakıp hayatı devam ettirirsin. Takılıyorsan bir şeye, orada seni takan bir benlik var demektir. Niye takılıyorsun? Daha doğrusu seni o hadiseye veya o duruma kim takıyor, kim seni bir şeye takılı bırakıyor? Oraya dikkat etmelisin. Eğer oradaki sahte benliği görebilirsen, işte o zaman özgürleşmiş olursun.
Bunun için çocukluğumuzdan, ergenliğimizden vesaireden bugüne kadar gelen benlikleri keşfetmek zorundayız. Ve onları sakince bırakmalıyız. Onlar bizim, hanitıpkı çocuk dişi gibi, senin bedeninden gözüküyor ama aslında onlar dökülmesigereken şeylerdir. Senin bedeninden gözükmesi, kendinmiş gibi gözükmesi senialdatmamalıdır.
Teşekkürler.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Konuşmacı bu sohbette Kur'an'a genel olarak atıfta bulunmuş (örneğin haksızlığa uğrama ile ilgili Allah'ın sorumluluğu insana yüklediğine dair) ancak hiçbir yerde sure adı veya ayet numarası açıkça belirtmemiştir. Bu nedenle bu bölümde spekülatif bir atıf yapılmamıştır.
İlgili Sohbetler
Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak
Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.
Kurban Hakikati ve İkilik Algısından Kurtuluş
Sohbette kurban, bir hayvan kesme ritüelinden çok, insanın kendini Allah'tan ayrı bir varlık olarak algılama yanılgısından (ikilik) kurtularak iradesiniYaradan'ın iradesinde eritmesi olarak anlatılıyor. Bediüzzaman'ın "buz parçası" metaforu ve Hz. İbrahim ile oğlunun Saffat suresindeki kıssası üzerinden, gerçek kurbanın bir bilinç dönüşümü ve teslimiyet hâli olduğu vurgulanıyor.
İmtihan Kavramı ve Gerçek Kendilik
Bu sohbette anlatıcı, insana verilen "ben" ve "kendim" deme imkanının aslında kutsal bir bilinç hediyesi olduğunu, ancak bunun beden, meslek, sosyal itibar gibi geçici şeylerle özdeşleştirilmesinin insanı "sahte bir kendilik" tuzağına düşürdüğünü anlatıyor. Bakara Suresi 155-156. ayet üzerinden korku, açlık ve eksilmenin aslında birer "olgu" olduğu, bunlardan doğan mahrumiyet/mağduriyet hikayelerinin insanın kendi ürettiği bir şey olduğu; Allah'ın bu eksiltmeyle insanı sahte özdeşleşmelerden ayrıştırıp gerçek kendiliğine (Allah'la olan bağına) uyandırmayı amaçladığı işleniyor.