Kaynağını Hatırlamak

Kısa Özet

Sohbet, insanın varlığının kaynağının biyolojik anlamda anne-baba değil, Allah'ın ezeliilmi olduğu fikri üzerine kuruludur. Su metaforu, Kabe-hac sembolizmive Hz. Adem kıssası üzerinden, insanın kendini geçici deneyimler, hikayeler ve sahte kimliklerle özdeşleştirerek asli kaynağını unuttuğu; bu unutkanlığın şeytanın temel tuzağı olduğu anlatılır. Konuşma, gerçek özgürlüğün ve huzurun ancak "Allah'ta" olduğunu hatırlamakla mümkün olduğunu vurgulayarak sona erer.

Öne Çıkan Vurgular

  • İnsanın hikayesi anne-babayla, çocuklukla veya yaşanan olaylarla başlamaz; insanın aslı Allah'taki ezeli varlığıdır ve bu, suyun farklı görünümlere (buhar, buz, yağmur) bürünse de her zaman su kalması gibidir.
  • Şeytanın Hz. Adem üzerindeki tuzağı, doğrudan bir günaha çağrı değil, "eksiklik" ve "sahip olma ihtiyacı" hissi uyandırarak kişinin gerçek kendilik idrakini unutturmasıdır; bu tuzak bugün de aynı şekilde işler.
  • İnsanın en temel görevi "kendini bilmek"tir; bu da nihayetinde ruhunu ve Allah'taki aslını bilmek anlamına gelir — bütün ibadetlerin nihai maksadı bu hatırlamaya hizmet etmektir.

İnsanın Kökeni Nedir?

Hoş geldiniz arkadaşlar. Evet. İnsanın kökenliği nedir? İnsanın kaynağı nedir? diye düşündüğümüzde bu soru gerçekten insan açısından çok temel bir soru olarak algılanmalı. Ve bu tabii ki biyolojik anlamda insanın kökeni nedir anlamında biz bunu kullanmıyoruz. İnsan varlığının kökeni nedir? Yani ben niye var oldum? Kendikendimin varlığının kaynağı olmadığıma göre, kendimi var etmediğime göre, benim

varlığımın kaynağı nedir? Bunu gerçekten sorguladığımızda ama bunu sakin bir biçimde, çok fazla da zihinsel tuzaklara düşmeden sormamız gerekiyor. Bu aslında bizi gerçek kendimize de götürecek bir sorudur. Yani benim gerçekten kaynağım nedir? Ben neden var oldum? Var olmamın temel nedeni nedir? Bu bizi aslında Tanrı'daki varlığımıza götürecek bir sorudur.

Tabii ki bunu böyle çok materyalist veya çok maddi bir şekilde değerlendiren insanlar, biyolojik evrim açısından "annem babam evlendi, ben de öyle oldum" gibi tamamen zahiri ve yatay sebepler üzerinden yorumlama tuzağına düşüyorlar. Çünkü çoğumuz böyle şeyler duyuyoruz, hatta bazı çocuklar, gençler "beni niye dünyaya getirdiniz?" diyor. "İyi ki beni niye var ettiniz?" diye sormuyorlar. Daha o soruya ulaşamamışlar.

"Sen gelecektin, biz de getirdik" aslında. Mevzu bu yani. Eğer konu götürmekse bu yani. Asıl daha temel olan soru, dediğim gibi, ben niye varım ve bu varlığımın kaynağı nedir?

İşte bu soruyu gerçekten bir süre zihnimizle, ama bir süre sonra da sezgimizle, kalbimizle tefekkür ettiğimizde, aslında varlığımızın kaynağının Allah'ta olduğunu görürüz. Yani "ben" dediğim şey aslında Allah'ta bir insani açıdan tanımlıyorum. Onun sonsuz ilminde bir şey idim. O yüzden ben Allah'ın ilmi noktasında onda ezeli olarak varım. O beni ezeliilminde barındırıyor. Sonradan, tırnak içinde söylüyorum, Allah'ın aklına gelmiş olamam değil mi? Böyle bir şeyden bahsedemeyiz çünkü Allah zamana ve mekana bağlı değil. Dolayısıyla ben Allah'ta ezeli olarak varım, bir ilim olarak varım. Ve o ilim noktasından, tırnak içinde, zaman ve mekan koordinatları çerçevesinde ve yatay sebepler içinde, işte bir anne babanın evliliği bahanesiyle dünyaya geliyorum. Daha doğrusu bu aleme misafir ediliyorum. Bu aleme misafir edilirken de buraya uygun bir elbise giyiyorum; yani bir beden alıyorum.

Anne baba da o bedenin şekillenmesinde Allah'ın hükmü ve takdiri olarak bir sebep şeklinde ortaya çıkıyor. Yoksa biz "anne babamızın ürünüyüz" demiyoruz. Bizim hikayemiz anne babamızla başlamıyor. Bizim hikayemizin aslı ne annedir, ne babadır, ne de bu dünyada yaşadığımız süreçlerdir. Çünkü daha önce de zaman zaman ifade ettik: insan kendisini gerçek anlamda ne zaman Allah'a bağlarsa o zaman mümindir. Yine Bediüzzaman bu konuda bir söz ifade eder. Diyor ki: iman bir intisaptır. Yani sen kendini Allah'a nispet ediyorsun. Diyorsun ki: ben Allah'a aidim, benim varlığımın kaynağı O, benim varlığımın temeli Allah. İman budur. O yüzden iman bir intisaptır. O yüzden benim varlığım, benim kim olduğum; ne anne babaya, ne o çocuklukta yaşadığım olaylara, ne ondan sonraki yaşadığım süreçlere, ne şu anki mesleğime, ne şu ankiilişkilerime bağlıdır. Bunların hepsi o gerçek varlığımın fonksiyonlarıdır.

Su Metaforu: Değişen Görünümler, Değişmeyen Asıl

Su vardır; bazen yağmur olur, bazen kar olur, bazen tipi olur, bazen buhar olur. Ama o aslında hakikaten her zaman sudur; onun değişim alanı veya görünüm tarzı olarak birçok farklı görünümü vardır ama onun aslı her zaman sudur. Buharken de o sudur, buz halindeyken de sudur, dolu olarak yağdığında da sudur, yağmur olarak yağdığında da sudur, bir akarsu olduğunda da sudur, nemli bir toprakta da sudur;

hiçbir farkı yoktur. Ve çok ilginçtir, su çok ilginç bir metafordur: bir şeylerle karışabilir ama ayrıştırılabilir. İşte bizler bu bir şeylerle karıştığımız durumlara çok takılıyoruz ve yanlış bir şekilde takılıyoruz.

Mesela şu bedeni giyerken annen baban bir vesile oluyor. Ama orada zihnin sanki"sen anne babanın ürünüsün" gibi geliyor sana. Çünkü kendini sadece beden üzerinden yorumluyorsun. Bir de, anne babanın hangi aklı var ki tırnak içinde seniyapabilsinler? Böyle bir şey olamaz ki. Anlatabildim mi? Yani biraz daha dikkatle baktığımızda, o yatay düzlemdeki vesileler, sebepler, sadece görünür düzeyde yine Yaradan'ın bu aleme koyduğu sebep-sonuç zinciridir. Senin varlığının kaynağı değildir, senin varlığının aslı değildir. Sen Allah'tasın. Ne zamandan beri? Ezelden beri varsın. Bunu ne zaman idrak edersen, tırnak içinde söyleyelim, o zaman hakikibir müminsin. İman o zaman senin kalbine inmiş demektir; sen Allah'ta olan bir varlık olarak — ki halen de öylesin hakikatte, ama bilinç bunu unutmuştur. Yoksa biz Allah'tan hiçbir zaman kopuk değiliz, her an Allah'tayız. Yani Allah'a sorarsan "İsmail nerede?" Allah diyecek ki "bende". Ama benim bilincim eğer zayıflamışsa, ben neredeyim diye kendime sorduğumda "Allah'tayım" diyemeyebilirim. Yani o bilinç yoksa onu diyemeyebilirim. Ama bu nedir? Bu benim idrakimdeki bir kopukluktan, benim idrakimdeki bir gölgelenmeden dolayıdır. Yoksa hakikatte hiçbir zaman insan Allah'tan kopuk olamaz. Her ne yaparsan yap, her an Allah'tasın. İşte aslında maneviyat, din bize tekrar bunu hatırlatmak içindir.

Kabe ve Haccın Hakikati

Hatta bununla ilgiliinsanlar için yapılmış ilk ev, Kabe olarak ifade edilir. Aslında Kabe nedir? Kabe Allah'ı sembolize eder. Bu ne demektir aslında? Yani ben niye Kabe'ye gidiyorum? Beyim yerindeyse bir haç ritüeli vardır; bu bütün dinlerde vardır. Yani haç tarzı bir ritüel bütün kadim öğretilerde, medeniyetlerde vardır. O nedir? O merkez anlamına gelir. Hakiki merkez Allah'tır, yoksa Kabe'de değildir. Hakiki merkez olan Allah'ın bu üç ya da dört boyutlu alemdeki, tırnak içinde, iz düşümüdür Kabe. Kabe'nin hakikati diyebileceğimiz şey aslında manevi bir şeydir ve temsil ettiği şey de aslında Allah'tır. Bu şu demektir aslında: senin idrak edeceğin şey, merkezinin Allah olduğunu bilmektir. Merkezinin Allah olduğunu idrak ettiğinde bütün hikayeler düşer.

Bakın, biz mesela ne yapıyoruz hacca gideceğimiz zaman? İşte ihram giyiyoruz değil mi? Aslında ne yapıyoruz? Bütün elbiselerden — tırnak içinde dikişli, niye dikişli, yaniinsan yapımı olan — tırnak içinde, yaniinsanın kendi hikayesinin ürettiği, kendince ürettiği bütün elbiselerden, hikayelerden soyunuyorsun. E peki sen Kabe'ye gittiğinde bunu ne kadar yaşıyorsun? Bunu yaşayabildiğin oranda hac yapıyorsun, bunu yaşayabildiğin oranda umre yapıyorsun. Yani bütün hikayelerden özgürleşiyor musun? Kendinle ilgili ürettiğin hikayeler, insanların seninle ilgili ürettiği hikayeler, toplumun seninle ilgili algıları — bütün bunlar nedir aslında? Bunlar oluş ve değişim sürecidir. Yani sen birinin evladı değilsin, birinin kardeşi değilsin, birinin annesi babası değilsin, birinin halası dayısı değilsin, bir iş adamı değilsin, bir ev hanımı değilsin.

Bunlar nedir? Bunlar suyun farklı görünümleridir. Bunlar değişir. Bunlar bizim aslımız değildir.

Haç nedir? Senin aslına tekrar dönmendir. Ama bu "aslına tekrar dönmen" dediğimiz şey, hani bir şeyden uzaklaşmışsın da nesnel olarak tekrar dönüyorsun, değildir.

Bilincin düzeyinde tekrar bir dönüş gerçekleştiriyorsun. O yüzden hiçbir insan Allah'tan uzak değildir, hiçbir insan Allah'tan kopuk değildir — Allah açısından. Ama senin kendiizafi bilincin açısından sen Allah'tan kopuk olabilirsin. Neden? Çünkü bir şey seni örtüyor. Bir şey senin gerçekliğini unutturuyor. İşte unuttuğun noktada neyiunutuyorsun ve ne seni bu unutkanlığa götürüyor? Buna net olarak farkındalığımızın olmasına ihtiyacımız var.

Çocukluk Hikayelerine Takılmak ve Yanlış Soru-Cevap

Yani bana gerçek aslımı ne unutturuyor? Mesela bir bakıyorsun çocukluğuna dönüyorsun, çocukluğunun bir hikayesine takılıyorsun: "çocukken kimse beni anlamıyordu." Ne oldu? Kendini unuttun. Çocukluktaki bir hikayeye kapıldın ve kendini unuttun. Belki diyorsun ki "kim beni seviyor, kim beni anlıyor?" Bak ne oldu — hani bunu nesnel bir soru olarak sorsam bundan bir mahsuru yok. Mesela: "Beni hiç kimse anlamıyor mu?" Benim için bir problem yok. Anlatabildim mi? Yani tam olarak "kimse anlamıyor mu?" Bir sıkıntı var mı? Yok. "Kim beni seviyor?" Herkes kendine göre seviyor. "Gerçekten beni kim seviyor?" Bunu soru olarak düşünebiliriz. Ama cevabı mesela "kimse beni gerçekten bilip sevmiyor" dediğimde, bundan dolayı bir üzüntü, bir keder, bir mahrumiyet, bir eksiklik, bir hüzün hissediyorsan; burada soru da yanlış, cevap da yanlıştır. Ve o sorunun cevabı da beni ne yapar? Gerçek kendimiunutturan bir soru ve cevaba dönüşür.

İşte bu anlamda her zaman kendi kaynağımızın farkındalığını hatırlamaya ihtiyacımız var. Bütün ibadetlerin nihai maksadı da budur. Bütün ibadetler buna hizmet eder: benim gerçek kaynağımı hatırlamaya hizmet eden bir şeydir. Peki gerçek kaynağını hatırlarsan ne olur? Dediğimiz gibi bütün o giyindiğin elbiseler çözülüverir. Bütün o benlik dertlerinden özgürleşirsin. İşte "yetersizim" hikayesinden özgürleşirsin. Neden?

Çünkü senin gerçek varlığın yetersiz olamaz ki — tırnak içinde söyleyeceğim, Allah yetersiz bir varlık mı yaratmış, daha doğrusu Allah yetersiz bir varlık mı barındırıyor sonsuz ilminde? O senin geçici tarafına ait bir şey.

Yani, ne diyoruz mesela, su renksiz ve şekilsizdir değil mi? O yüzden su sembolizmiçok önemlidir. Renksiz ve şekilsizdir ama geçici olarak birçok renge, birçok şekle bürünebilir. Peki bir şekle büründüğünde "suyun şekli budur" diyebilir miyiz? Kalıcı olarak diyemeyiz; su gene şekilsizdir aslında. Tıpkı bunun gibi, kendimizi hatırlamak, kendimiz olmayan her şeyden özgürleşmektir. Kendimizi hatırlamak her türlü özdeşleşmeden kurtulmaktır. "Ama bu çok zor hocam" diyen düşünceden de özgürleşmektir. "Bunu her zaman yapamıyoruz" demek düşüncesinden de özgürleşmektir. Sadece kendini hatırla, başka bir şeye ihtiyacın yok. Ama unutuyoruz.

Bak, hepsini bırak, sadece kendini hatırla. Sadece kendini hatırlamaya dikkat et, bu kadar.

Kendini hatırladığın oranda kesinlikle özdeşleşmeler birer birer dökülecektir.

Çocukluk hikayenizdeki bütün hikayeler, bütün takıldığınız noktalar kaybolup gidecektir. Çünkü siz o olmadığınızı anlayacaksınız. Örneğin ihmal edilmiş bir çocuk olmadığınızı, ama ihmal edilmiş bir çocuk deneyimi yaşadığınızı fark edeceksiniz.

Ama siz ihmal edilmiş bir çocuk değilsiniz; o yanılgıdan özgürleşeceksiniz. Veya "hayatta beni kimse sevmiyor" özdeşleşmesinden özgürleşeceksiniz. "Ya benim hayatım" hikayesinden özgürleşeceksiniz. Bütün o hikayelerden özgürleşeceksiniz.

Neden? Çünkü Tanrı'daki sizde böyle bir şey yok ki. Yani Allah şunu mu sonsuz ilminde barındırıyor: "İsmail ihmal edilmiş bir çocuktur." Böyle bir hikaye mi var Tanrı'da? Böyle bir şey yok. O senin zihninin ürettiği bir hikayedir ve geçicidir, bir imajinasyondur. O zaman bütün o özdeşleşmeler birer birer düşecektir.

Zaman Ötesi Varlık: "Tanrı'da Kaç Yaşındasın?"

Mesela bazı arkadaşlarım olurdu böyle, hatta gittikçe bu yaş düşüyor. Bakıyorum 12-13 yaşında, 15 yaşında; "hayat çok hızlı gidiyor, ben ne yapacağım" falan filan diyor.

Diyorum "rahat ol, sonsuz bir hayatın var." Yani sen Tanrı'da 12 yaşında mısın, 15 yaşında mısın, 50 yaşında mısın? Tanrı'daki sen kaç yaşında? Var mı bir yaşın? İşte din bunu idrak etmektir. Ama biz onu unuttuğumuzda ne oluyor? "10 yaşındayım, 20 yaşındayım, 40 yaşındayım, 50 yaşındayım, 35 yaşındayım, şunu yapacaktım, öyle birçok engel karşıma çıktı, şöyle evlendim, böyle boşandım, şöyle oldu böyle bitti." Bir bak şu soruyu sor, soru çok basit: Tanrı'daki senin böyle bir hikayesi var mı? Su, bardak içinde kendisini okyanusta hissedemiyor; tamam, işte bu bir yanılgı. Din insanı yanılgılarından özgürleştirmek içindir; unuttuğumuz şeyi hatırlatmak, özdeşleştiğimiz şeyi fark etmek içindir.

Yani niye haçta, tırnak içinde, dikişli elbise giymiyorsun? Bunların hepsi sembolik.

Çünkü Allah sana şunu diyor: özdeşleştiğin, kendini kimliklendirdiğin bütün o şeylerden özgürleşmen gerekir. Bütün o özdeşleşmeleri bırakman gerekir. Aslında bunlar hayali ve kurgusal şeylerdir.

Çocuk Oyunu Bilinci

Hani bazen çocukları olur ya, mesela çocukların oyunlarına dikkat edin, özellikle küçükken. Mesela kurar böyle, der kiişte mesela şu masanın üzerinde bir oyun oynayacak, der ki "işte bu bizim bahçemiz", "işte şu evimiz" der falan filan. Mesela kurar böyle değil mi? İlginçtir, çocuk zihni bunu kurabiliyor. Fakat şunu da biliyor: bu gerçek değil aslında. Bunun gerçek olmadığını biliyor ve oyun bozulunca o kadar dert etmiyor.

Daha önce de belki söylemişimdir: bir gün böyle bir arkadaşımın evine gittim, 4-5 yaşında bir kızı vardı. İşte mutfak takımı var oyuncaktan, böyle. "İşte ne yapıyorsun?" dedim. "Çorba yapıyorum" dedi. "İyi" dedim, "sana da vereceğim" dedi. "Tamam" dedim. İşte güya yaptı falan, sonra bana verdi. Dedim "bunun içinde çorba var mı?" "İç iç" dedi. Anlatayım yani, o da biliyor çorba olmadığını ama bir etkileşim yaşıyoruz yani. Anlatabildim mi? O etkileşimin üzerinden bir şeyler öğreniyor, bir şeyler yapıyor

ama şunu biliyor: bu asıl değil yani. Bunun farkındalığı var. O yüzden çocuktaki o oyun bilinci çok önemli ve çok anlamlı bir şeydir.

Bakın, oyunu ciddi oynuyor ama oyun olduğunda çok iyi biliyor. Ben mesela bir ailenin içinde doğdum, öyle bir anne, şöyle bir baba, şöyle kardeşler vesaire — bu bir deneyim yani, bu benim kimliğimi oluşturan bir şey değil. "İşte ben kötü bir çocukluk geçirdim" değil; "ben yanlış ve eksik etkileşimlerin olduğu bir ailede bir deneyim yaşadım" — böyle ifade edeceksin. Tırnak içinde söylüyorum: kendini incitmeyeceksin. Dünyadaki hayatı, dünyadaki deneyimi anlatırken o öz kendiliğiniincitmeyeceksin, rehim yerindeyse. Onun üzerini örtmeyeceksin.

Ama sen hikayeye bak. Bir gün "kendimi hep ihmal edilmiş hissettim" dedin. Bak ne yaptın? Kendiniincittin, deyim yerindeyse. "E peki, nereden bilelim bunları?" O zaman bilemeyebilirsin, bu gayet doğal bir şeydir. Şimdi bilmelisin. Şu anda idrak edebiliyorsan, şu anda idrak etmen kafidir. Ama bak, bir benlik gelecek: "bunu otuz yaşında mı öğrenecektim?" Peki geçmiş? Bak, Tanrı'da sen geçmiş veya gelecek bir varlık değilsin, Tanrı'da bir varlıksın. Sen 30 yaşında biri değilsin, 50 yaşında birideğilsin, 60 yaşında hayatını çok yanlış yollarda geçirmiş biri değilsin. İşte o yüzden tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir. Neden? Çünkü tövbe etmek aslına dönmektir, aslını hatırlamaya çalışmaktır. Senin Allah'taki kendiliğinde bir günah var mı? Yok. Sen günahkar değilsin zaten. Öbür aleme giderken günahlarla gidiyorsan temizleyecekler seni, aslın kalacak, öyle hakka döneceksin.

Ölüm ve Hallac-ı Mansur

Yani aslında cehennem — tırnak içinde söylüyorum — ihram giydiğimiz bir yerdir aslında. Ama tabii çok elbisen varsa çıkarmak biraz uzun zaman alabilir; oraya dikkat etmeniz gerekiyor. Bir de elbise cildinize yapışmışsa zor olur, o kadar. Ne yapıyorsun cehennemde? Bütün elbiselerinden soyunuyorsun. Ne kadar güzel bir yer, ne kadar güzel bir durum değil mi? Eğer bu dünyada o elbiselerden özgürleşememişsen, o elbiselerden özgürleşme imkanına kavuşuyorsun. Ama bu dünyada özgürleşebilir misin? Tabii ki bu dünyada da özgürleşebilirsin. Ve bu dünyada neyden özgürleşeceğini kendine hatırlatman gerekir.

Yoksa Allah'ın huzuruna şöyle çıkarsan: "ya işte dünyada da bir hayır görmedik, ne anneden ne babadan ne ondan ne bundan ne kocadan ne hanımdan" — diyecek ki"abi bunu ihrama götürün, bir temizlensin." Sen ahirete gittiğinde Rabbine koşan, ona sonsuz bir aşk ve hasretle yönelen bir varlık olduğunda, senin için yol güzel bir yoldur. Hatta onu zaten bu dünyada da yaşayabilirsin. Ölüm, senin için bu beden elbisesinin, artık eskimiş olan beden elbisesinin yükünden kurtulma şeyidir.

Hani anlatırlar: Hallac-ı Mansur'a Azrail gelmiş, birbirlerine bakışmışlar. Hallac demiş ki: "al, şu et ve kemik yığınını, ben de ondan yoruldum demiş." Anlatabildim mi? O yüzden özdeşleşmelerimizin farkına varmak durumundayız. Bakın, bizim bütün hikayelerimiz, birbirimizle konuşurken hep özdeşleşmelerimizden yola çıkıyoruz; hep onların hikayeleri dönüyor zihnimizde. Halbukiinsan, aslını hatırlayabildiği ve aslının

farkında olduğu oranda insandır. Ve bu aslında içimizde vardır. Yani aslımız hiçbir zaman değişmedi, hiçbir zaman bozulmadı. Biz hepimiz Allah'taydık ve Allah'tayız, her zaman da böyle olacaktır. Ama zihnimiz bizi türlü türlü hikayelerle örtmüş olabilir.

Ebrehe Kıssası ve Sahte Asıllar

Bakın, küfür de budur aslında. Küfür budur: sen öyle bir hikaye anlatıyorsun ki, o hikaye senin hakikatini örtüyor, senin gerçek aslını örtüyor. O hikayeye inanıyor musun, o hikayeyi onaylıyor musun, o hikayeden beslenen başka türlü benliklerin var mı? Mesela bazen bana sorarlar, çok büyük zorluklar yaşayan — zahiren yaşadığı bir sürü zorluk var yani, anlatsam siz de takdir edersiniz — ama benim aklıma böyle bir şey gelmiyor. Neden? Çünkü böyle bir hikayeyi çok uzun zamandır unuttum yani.

Kendimi böyle bir hikayeyle tanımlamıyorum. "İşte biz ne zorluklar yaşadık, sen benim çektiğim zorluğu bir bilsen" — var ya, böyle hikayeler boş hikayelerdir ama tutunacağınız hikayeler olarak çok güçlü hikayeler olarak size görülür. Halbuki bunlar siz değilsiniz. "Ben çok büyük zorluklar yaşadım" — yani yok öyle bir hikaye. Öyle bir hikaye yok aslında. Bir şeyler yaşadım, bu kadar. Şöyle bir şey yaşadım veya böyle bir şey yaşadım, bu bir deneyimdi.

Yani Himalaya'ların zirvesindeki su da aynıdır, bir ovadaki su da aynıdır. Onlara sorsanız "siz nesiniz?" "Biz suyuz" diyecekler. "Ben Himalaya'larda yıllarca buzul olarak kaldım" — öyle bir hikaye yok. Yani benim gerçek kimliğimi tanımlayan anlamda böyle bir hikaye yok. Yoksa tırnak içinde yaşadığımız ve deneyimlediğimiz şeyleri yok saymıyoruz. Ama bakın, dikkat edin: deneyimlediğiniz, yaşadığınız, karşılaştığınız, Allah'ın sizi karşılaştırdığı şeyler üzerinden kendinizi üretiyorsunuz. Buraya dikkat etmeniz gerekir. Kendinizi üretiyorsunuz ve kendinizi bunlar üzerinden tanımlıyorsunuz. Bunlar üzerinden tanımladığınız anda kendiniz örtülmüştür.

Kendinizi örttüğünüz anda artık siz gerçek insan olmaklığınızı da unutuyorsunuz. Çünkü gerçek kaynağınızla, o hakiki olan bağın farkında değilsiniz.

O yüzden insanlar böyle çokça sorarlar: "Müslüman depresyona girer mi?" Ayrıca sen hangi Müslümandan bahsediyorsun? Yani gerçek kendini hakikaten hatırlıyorsa, orası depresyona girmez ki. İnsanın gerçek kendiliği depresyona giremez ki. Ama bir kısım sahte kimliklerle kendini kimliklendirmişsen, bak o kimlikler depresyona girebilir; o kimliklerin depresyona girme ihtimali vardır, başka şeylere girebilme ihtimali de vardır. Peki o insan Müslüman değil mi? Konumuz o anlamda itikadi bir şey değil. O insan niyeten ve sözüyle, zihniyle mümindir, Müslümandır. Ama onun gerçekten kaynağına ve kökenine dair hakikiidraki oluşmuş mu, oluşmamış mı? Asıl olan şey bu.

O yüzden bakın dikkat edin: biz aslımızı unuttuğumuz için ne yapıyoruz? Sahte asıllar üretmeye çalışıyoruz. Ebrehe niçin Kabe'yi yıkmak istedi? Çünkü Yemen'de Kabe'ye alternatif bir şey kurmak istedi. Hepimizde bir Ebrehelik var. Hem Ebrehelik var hem Ebrehelik var. Gidip, sen Allah'tayken diyorsun ki "ben bir şey olamadım, bir şey yapamadım, kendimi gerçekleştiremedim." Ya sen ne yapıyorsun? Senin gerçek kendin Allah'tayken, sen kendi aslının, kökeninin, orijininin dışında sahte bir şey

oluşturmaya çalışıyorsun. Bu ne kadar insanoğlu için kendisi adına aldatıcı bir şeydir, değil mi? Sen Allah'tasın. Yani senin kendini gerçekleştirme diye bir hikayen yok.

Veya senin dünyaya geliş amacın bilmem ne, buyur... Yani senin dünyaya geliş amacı falan yok. Sen Allah'tasın ve tamsın ve huzurlusun. Bu kadar. Gerisi bir süreç.

Senin orijinal varoluşun bu. Onun dışındaki şeyler, Allah'ın yeryüzünde önüne çıkardığı imkanlar ölçüsünde, o varlığının hakikatiyle gerçekleştireceğin fonksiyonlar; bu kadar.

Fıtri Faaliyet ve Arzunun Yanılgısı

Bak, su mesela, denizdeki su diyor mu ki "ben buhar olmam lazım, Himalaya'ya çıkmam lazım, onu yapmam"? Diyor mu böyle bir şey? Yok öyle bir şey. Ama durum oluyor: güneş görüyor, buharlaşıyor, yukarı çıkıyor, bulut oluyor. Bulut belli bir soğuklukta yağmur olarak iniyor. "Tamam, bak yağmur oldum, güzel" öyle bir şey diyor mu? Demiyor. Ama o durumları doğal olarak yaşıyor. O bundan dolayı artmıyor, eksilmiyor. İşte o zaman insan huzurlu olur. Ama bizde ne egolar var: "şunu bilmem lazım, onu bilmem lazım, ona laf yetiştirmem lazım, ondan daha iyi bilmem lazım." Neyin peşindesin? Allah seni kendindeki sana çağırıyor, diyor ki "senin aslın bende", diyor. "Allah'taki aslını hatırlamana ihtiyacın var, başka hiçbir şeye ihtiyacın yok." Bunu gerçekleştirdiğin an her şey yerli yerini bulur. Tıpkı bir ırmağın denize aktığı ve ona döndüğü zaman dinginleşmesi gibi. O zaman insan sükunetini bulur; işte o zaman varlık hakiki anlamda faaliyette bulunur, herhangi bir arzunun veya herhangibir korkunun esiri olmadan.

Yani biz aslında niye arzu ediyoruz? Çünkü bir şeyin bizi tamamlayacağını zannediyoruz. Arzunuz o anlamda oluşan bir şeye dönmüş. Yoksa, ben size yeryüzünü yaydım, donattım, o nimetlerden istifade edin — ne güzel, Rabbimiz bizibu dünyaya misafir göndermiş ve önümüze de geniş bir sofra koymuş. Ama sen bu anlayışı unutuyorsun, diyorsun ki "bu olsa beni var eder, bu olsa tamamlanırım, bu olsa kendimi gerçekleştiririm, ama olmazsa eksiğim olur." Bak arzu neye dönüştü?

Kendimiziinşa etme hikayesine dönüştü: "arzu ettiğim şeyi gerçekleştirebilirsem kendimi tamamlayacağım, gerçekleştiremezsem eksik kalacağım." Şu dünyada düşünün değil mi, herkeste bir eksiklik hissi var. Hayır, kendine hatırlatacağın bir şey var burada: sen tamsın. Her durumda tamsın. Tam olduğunu hatırla, tam olduğunun idrakine var.

Peki bu, pasifize olmak mıdır? Hiçbir şey yapmamak mıdır? O zaman hiçbir şey istemezsem hiç hareket de etmem mi? Bakın, bütün bunlar o sahte benliğin hikayesidir. Sen gerçek varlığını bir bul bakalım, o zaman Kur'an'daki o ayeti de okursun: Allah her an bir şendedir, Allah her an aynı zamanda faaldir. Ama bu nasıl bir faaliyet? Varlıktan kaynaklanan bir şey; herhangi bir arzunun ve korkunun esirideğilsin. "Kendini var etme edememe" gerilimi, "var olma olamama" gerilimi diye bir hikayen yok. "Kendimi gerçekleştirebildim mi, gerçekleştirebildim mi?" — gerçekleştirdin diyor, sonra başka bir eksikliğe denk geliyor, bu sefer orayı gerçekleştir; başka bir şeye geliyor, orayı gerçekleştir. Bitiyor mu hikaye? Hiçbir

zaman bitmiyor. Neden? Çünkü sen sahte bir yerde bir hikaye kuruyorsun, sahte bir yerde varlığını, kimliğini arıyorsun. O yüzden diyorum: insan sevilmek ister, şu ister, bu ister; onaylanmak ister, takdir ister, hayatta bir şeyi gerçekleştirmek ister.

Ego Tuzağı ve Fıtri Davranış

Bunların hepsi sahtedir, hepsi sahtedir. Ego şu tuzağı düşürüyor bizi. Peki bunu hiçbir şey yapmayalım mı? O zaman birbirimizi de sevmeyelim, hiçbir şey de yapmayalım. Bu tam bir ego tuzağıdır. Kimin konuştuğunu dikkate almak durumundasınız. Varlığını gerçekten idrak ettiğinde faaliyetin de fıtri hale gelir. Bir şeyi niye yapıyorsun? Doğal olduğu için yapıyorum yani, fıtratın doğasında var olan bir şey. Haniinsanlar hep soruyor ya, Allah bu kainatı niye yarattı? Yaratmak Allah'ta var olan bir özellik, o yüzden yaratıyor. Ama sen kafanda ne üretiyorsun? Diyorsun ki "ben masa yapsam niye yaparım, ihtiyacım var diye yaparım." Aynı hikayeyi Allah'a da giydirmeye çalışıyorsun. Çünkü varlık nedir bilmiyorsun. Varlığın hakikatiniidrak etmediğin için her şeyi benlik hikayeleri üzerinden anlamlandırmaya çalışıyorsun, Allah'ı da o kategoriye sokuyorsun. Halbuki yaratma, Allah'ın varlığında olan bir nitelik; O doğal olarak yaratır.

İşte o zaman sen de o varlığın hakikatiniidrak ettiğinde, yaptığın her şey o doğallık içinde olur. Sevgin o doğallık içindedir, merhametin o doğallık içindedir. Yardımlaşma, çaba göstermen, sorumluluklarını yerine getirmen, yapılması gereken bir şeyiyapman — o doğallık içindedir. Egonun hikayesi olmadan bir şeyi yaparsın.

Çocuğunu, büyüyünce bana bakar diye büyütmezsin. Çocuğunu "yarın öbür gün hayırlı evlat mı olacak, yoksa hayırsız mı olacak" diye yetiştirmezsin. Sen fıtratının gereğince yetiştirirsin, o kadar; gerisi sana ait bir hikaye değildir. Ve o idrak içinde görürsün ki her şey doğallaşmıştır, hiçbir yük taşımazsın.

Diyelim ki otuz yıl birine hizmet ettin, bir duydun ki 30 yıldır arkandan konuşuyormuş; sana ne olur o durumda? Hiçbir şey olmaz. Sen, gerekiyorsa 30 yıl daha hizmet edebilirsin; dersin ki "bu insanın ihtiyacı var, ben 30 yıl daha, Rabbim bana imkan verirse ona yardım ederim." Ama "senin arkandan konuşuyor" — bu senin hikayen değildir. Neden? Çünkü senin varlığın bir başkasının düşüncesi veya duygusu üzerinden oluşan bir hikaye değildir.

Bakın, o yüzden bizim en temel dikkat edeceğimiz şey, aslımızı hatırlamaya çalışmaktır. İnsanın bir kaynağı ve bir kökeni vardır. Bütün kadim öğretiler bunu hatırlatır. Kaynağına ve kökenine dönme sürecini yaşamalısın. Bu bir idrak, bir bilinç açılımıdır; yoksa bir maddi, mekansal bir şey değildir. Kökenine ve kaynağına döndüğünde her şey yerini bulur. Sen gerçek yerini bulduğun için bütün mesele çözülmüştür; artık bir zaman-mekan bağlantılı bir kimlik hikayen yoktur.

Bakın, şunu unutmayalım: dünyada birçok deneyim yaşarız, bunlar tarihseldir, zamana ve mekana bağlıdır. Fakat bunlar benim kimliğimi asla oluşturmaz. Ama dikkat edin, kendinizi anlattığınızda ne anlatıyorsunuz? Hani millet diyor ya "bana hikaye anlatma." Senin anlattığın her şey hikaye; tırnak içinde söylüyorum, her şey

bir hikaye ama sen bunu kendin zannediyorsun. "Bana kendini anlat" sorusu anlamsızdır; "kendiliğini" anlat diyemezsin. Ama deneyimlerini bana anlatabilirsin — en berbat olanı da anlatabilirsin, en hoş olanı da anlatabilirsin. Bu nedir? Bu dünyada yaşadığın bir deneyimdir, o kadar. Ama dikkat etmen gereken şey nedir? Onlar üzerinden oluşturduğun kendilik, kimlik algısıdır. Oraya dikkat etmek zorundasın. O senin en büyük tuzağındır. Tırnak içinde söylüyorum: en büyük günah budur. Bütün diğer günahlar bunun üzerinden şekillenir; bütün diğer günahların menşe-i kaynağı budur. Sahte kendiliktir.

Hz. Adem Kıssası ve Şeytanın Kimlik Oyunu

Adem kıssasına bakın, aynı şey. Şeytan ne yapıyor? Adem'in kimliğiyle, kendilik bilinciyle oynuyor. Yaptığı şey tamamen budur: onun kendilik bilinciyle oynuyor. Diyor ki: niye o ağaca yaklaşma dendi? Çünkü sen ebedi bir mülke sahip olmayasın diye. O da durdu. "Ben de hakikaten bir mülke sahip değilim, demek ki olmam lazım" hikayesine düştü. O anda bütün hikaye ters döndü. "Benim bir mülke ihtiyacım yok.

Benim bir şeye sahip olmama gerek yok. Bir şeyi elde etmek, bir şeye sahip olmak, bir şeyi mülk edinmek üzerinden inşa edeceğim bir kimliğe ihtiyacım yok. Çünkü ben Allah'tayım, Allah'a aidim, ben O'nun mülküyüm. Ve ben O'na ait olmaktan sonsuz mutmainim. Daha ne arayayım ki?" Allah diyor ki "sana sen benimsin" diyor. Ne kadar güzel bir şey. Daha ne arıyor olabilirsin? Bir insan başka ne arayabilir?

İşte şeytanın insana oynadığı şey, ona gerçek kendilik idrakini unutturmaktır. Bakın dikkat edin, ona şunu dememiştir: "ya o ağaca yaklaş, ne güzel meyveler var" falan böyle dememiş. Böyle dese "olmasa da olur" diyecek yani Adem. Ama ona diyor ki"sen ebedi bir mülke sahip olmayasın diye onu sana öyle söyledi, yaklaşma dedi." Onda ne hissettirdi, ne algısı uyandırdı? Eksiklik duygusu uyandırdı.

Cennet mutlak bir yer değil, Allah mutlaktır. Mesela Allah'ta olduğunun bilincinde bakın, konumuz ne? Cennet midir, cehennem midir? Allah'ta mısın değil misin?

Allah'taysan cehennem bile seni yakamaz, cehennem bile sana zarar veremez.

Allah'ta değilsen cennette bile problem çıkabilir — tırnak içinde söylüyorum, tabii ki. Çünkü hakiki varlık Allah'tır. Hakiki varlık Allah'tır, o yüzden cennet izafi bir düzeydir. Ve şeytan Adem'e aslında Allah'ta olduğunu unutturdu, onu sahte bir kendilik algısına sokuverdi. Bu aslında hepimizin hikayesi arkadaşlar. Şimdi ben cennette değil miyim? Siz cennette değil misiniz? Hepimiz cennetteyiz ama cennette olduğumuzu unutmuş durumdayız. Cennet senin Allah'taki halindir, senin Allah'taki varoluşundur; hepimiz cennetteyiz ama o cenneti ne kadar idrak ediyoruz? Anlatabildim mi? Yani cennet bir mekan, bir boyut değil; gerçek cennet, Allah'taki varlık idrakidir, onun farkındalığıdır.

O yüzden şeytanın yaptığı şey aslında hepimiz için işleyen bir şeydir. Zaten Allah o yüzden Adem kıssasını Kur'an'da ifade ediyor. Yani şunu diyor bize: dikkat edin, şeytan ve ona uyan sahte benlikleriniz size kendinizi unutturabilir. Sizde sürekli bir eksiklik, bir mahrumiyet, bir eziklik, bir yetersizlik, bir memnuniyetsizlik hikayesiüretebilir. Ve siz o hikayeye kandığınız an, gerçek kendinizi unuttunuz demektir; örtüldü demektir. İşte Allah sizi karanlıklardan nura çağırıyor — ayetinin anlatmak

istediği de budur. Çünkü o benlikler karanlıktır. Çünkü o benlik bize sürekli şunu anlatıyor, hatta Allah'ı bile kullanıyor: "sen şu an Allah'tan uzaksın" diyor. Bakın ne kadar üç kağıtçı bir benlik bu. "Allah'tan uzaksın" diyor ve seni uzak olma imajinasyonu üzerinden kandırıyor. Sen aslında Allah'tan uzak değilsin ama sana diyor ki "sen Allah'tan çok uzaksın." Dini bile kullanıyor. Ne kadar usta bir şey değil mi? Maneviyatı kullanıyor, dini kullanıyor, Allah'ı kullanıyor.

Bırak onu. "Sen Allah'tan uzaksın." İlgilenmiyorum bununla. Kavga da etmiyorum, onunla mücadele de etmiyorum, ona cevap da yetiştirmiyorum. Sadece "Allah" diyorum, o kadar. Çünkü sen Allah'tan aslen, özün itibariyle uzak değilsin; sahte benlikler tarafından örtülme halinde bu imajinasyonu taşıyorsun. O zaman onu bırak yani, onunla ilgilenme. O zihninde sana gelen o hikayelere inanma.

Hac ve Umre'nin Hakikatine Ulaşmak

Yani sen "o kadar günahkarsın" — bir de İsmail hocanın anlattıklarına bak şimdi, bakın ne yapıyor. Bende de çalışmıyor ama ne yapıyor: "sen çok günahkarsın." Kardeşim, bırak bunu. İlgilenme ya, ilgilenme bununla, kavga da etme. "Ben çok sevaplar işleyeceğim, gece gündüz namazlar kılacağım, işte hacca da gideceğim, o zaman yakınlaşacağım." Abi böyle bir şey yok. Hacca giden herkes yakınlaşsaydı İslam alemi bir seferde kurtulurdu. O zaman nedir? Onun manasını ve hakikatinihatırlamaya ihtiyacımız var. Ben Umre'ye, hacca gittim; hangi sahte kimliklerden özgürleşebildim acaba? Üzerimde 300 kat elbise var, hangilerini çıkarabildim? Yaniçarşıdan dikişsiz elbise almakla bu iş olsaydı, bu iş kolay olurdu. Ama aynı zamanda çok kolay onları bir anda bırakabilirsin de; bütün o sahte benliklerden bir anda kurtulabilirsin. O zaman o doğal varlığını hatırlarsın, o doğal varlığınla yaşarsın, o doğal varlığınla insanlarla iletişim kurarsın; o hikayenle değil, o sahte hikayelerinle değil.

"Kimse beni anlamıyor, bakayım falan anlayacak mı" — bir insana o gözle artık bakmamaya yaklaşırsın. Öyle bir hikayen olmaz: "beni anlıyor mu anlamıyor mu, ah beni anlayan bir insan bulsam." Ne yapacaksın? Çok mu eksiksin? Evet, çünkü içinde bir şey öyle diyor sana: "anlaşıldığın zaman tam olursun" diyor. Bakın ne yapmış oluyor aslında? Anlaşılıp anlaşılmamayı bir kimlik, bir kendilik hikayesine dönüştürüyor.

Hepimiz aynı tuzağın içine düşmüşüz. O zaman ne yapmam lazım benim? Buna karşı uyanmam lazım. "Anlaşıldığın ölçüde varsın, insan hayal ettiklerini gerçekleştirdiği oranda vardır" — sen nereden okuyorsun bunları güzel kardeşim?

Ben Kur'an'da böyle bir şey görmüyorum. "İnsan hayal ettiği şeyi gerçekleştirdiğioranda vardır" demiyor. Aksine ayet diyor ki peygamberlerim bile, bazı ümniyeleriyani temennileri — makul, meşru temennileri — gerçekleşmeyebilir. Peki gerçekleşmediğinde peygamber eksik mi kalıyor? Hani derler ya "sen bu cehaletinerede tahsil ettin?" Hepimiz, tırnak içinde, insanlar düzeyinde bir cehalet tezgahından geçiyoruz.

O zaman ne yapmamız gerekir? Buna dikkat etmemiz gerekir. Mesela cahiliye devri, ne anlamda cahiliye devri? İşte bu anlamda bir cahiliye. Mesela şu an cahiliye devrimi? Tabii ki: "hayal ettiğini gerçekleştirdiğin oranda varsın, insan bu dünyada sevildiğioranda vardır, anlaşıldığı oranda vardır, başardığı oranda vardır, kendiniispat edebildiği oranda vardır." Nereden çıkarıyorsun bunları? "Herkes öyle diyor hocam." Peki sen herkesi mi dinleyeceksin? Sana gerçekten kaynağından mesaj getireni midinleyeceksin? Olabilir, herkes öyle diyebilir; onunla kavga etmeme de gerek yok. Yani çevrenin düzelmesi benim varoluşumu etkileyen bir şey değil. O yüzden Kur'an diyor kiinsanların hak yoldan uzaklaşmaları, sapmaları senin hidayetine zarar vermez.

Toplumsal Onay ve Yanılgının Psikolojik Görünümü

Ama içinizdeki bir benlik ne diyor? O benlik de nereden çıkarmış: "insan tanıdığı 5 kişinin ortalamasıdır." Yani nereden tutsan elinde kalıyor ama çok hoş şeyler değil miböyle? Sen tabii ki olaya psikolojik sınırlar içinden bakarsan, tabii ki bütün bu, tırnak içinde söylüyorum, zırvalıkları yutarsın çünkü öyle görünüyor yani. Ama sen gerçek insan olmaklığının farkında değilsin; onu fark etmediğin için bütün bu hikayeler evet çekici geliyor veya evet inanılası gibi geliyor.

"İnsan anne babasından sevgi görmemişse hep eksik kalır, bir tarafı eksik kalır." Abisenin her tarafın eksik kalmış çünkü bir yanılgının içinden çıkıyorsun, bir yanılgının içinden konuşuyorsun. Asla böyle bir şey söz konusu değildir. Sevgi, şefkat, merhamet senin varlığından ayrılmaz niteliklerdir. Hatta bütün dünyada nefret görsen ama varlığını hatırlasan, sen o sevgiyi yaşarsın ve o sevgiyi paylaşabilirsin. Böyle bir varlıksın. Neden? Dikkat edin, çünkü kökümüz, kaynağımız burası değildir. Ne bu bedendir, ne bu ailedir, ne bu toplumdur. İnsan toplumun parçası da değildir, insan ailenin de bir parçası değildir. İnsan Allah'a ait bir varlıktır. Sen Allah'tasın ve her zaman bu böyle olacaktır; yeter ki sen bunu hatırlayan ol. Sen bunun farkındaysan, dünyanın, insanların sana nasıl davrandığının, nasıl yaklaştığının hiçbir önemi yoktur. Sen kendi varlığının ve fıtratının üzerinden hareket edersin.

Bakın buradaki söylemimiz insanları dışlamak, görmezden gelmek, "ne halleri varsa görsünler" değil. Sen gerçek kendini hatırladığında, aslında bütün insanlarda ve bütün varlıklarda her şeyde Allah'ın varlığının farkında olursun. O yüzden varlığını fark ettiğin oranda insanlara saygın olur. Karşındakiinsan varlığını unutmuş bile olsa, sen onun varlığını hatırlarsın; sen onun varlığının farkındasındır çünkü. Ve ona, tırnak içinde söylüyorum, bir çocuk da olsa bir yetişkin de olsa ne durumda olursa olsun, onun öz varlığına saygıyla hareket edersin. Bunun sana davranışıyla bir ilgisiyoktur. Hatta o insan sana düşman da olabilir.

Hazreti Peygamber'in Örnekliği ve Aslana Hürmet

İşte o yüzden Hazreti Peygamber, Ebu Cehil'in oğluna karşı, 20 yıl sonra hiçbir negatiflik taşımadan, o sahte benliklerinden biraz sıyrılıp imana döndüğünde onu kucaklamıştır, bırakmamıştır. Neden? Çünkü Ebu Cehil'in oğlu da olsan, hatta Ebu

Cehil de olsan, ilahi özü taşıyorsun. Onu hatırladığın an eski hikaye boş bir hikayedir. Neden? Çünkü varlığın kendisi asıldır, suyun kendisi asıldır. Tıpkı bunun gibi, bunu idrak ettiğimizde o zaman her şeye karşı o fıtri şefkat, o fıtri yakınlık gerçekleşir.

Mesela bunu idrak eden bazı böyle ermişler vardır; mesela aslanı böyle kedi gibionunla birlikte hareket edebilir yani, böyle şeyler vardır. Neden? Çünkü o insan aslandaki varlığı görüyor ve ona hürmet ediyor. O hürmet aslanı da o insana hürmetkar hale getiriyor. O yüzden arkadaşlar, bizim insanlarla yaşadığımız geçmişimizle mücadele etmemize gerek yok; geçmişimiz sadece bir deneyimdi.

"Ben Kimim?" Sorusunu Kaynağa Sormak

Ben kimim? Ben bunu kime sorayım? Ben bunu Allah'a sormalıyım. Sahte kendime bile sormamalıyım. Çünkü "kendimize soralım" derken sahte kendilere soruyoruz. "Ben kimim?" — "ya işte ben hak ettiğim hiçbir zaman elde edememiş biriyim" veya "ben hep olumsuzluklarla karşılaşan biriyim." Bak kime soruyorsun bu soruyu, dikkat et. Ve kim cevap veriyor? O yüzden soru sahibine sorulmalıdır. Soruyu kaynağına soracaksın. Kaynak Allah'tır. Allah "seni en güzel kıvamda yarattım ve seni çok şereflikıldım" diyor, sen böyle bir varlıkken kendini bambaşka hikayelerin içinde kaybediyorsun.

Peki kaybedebilir miyiz? Evet, bazen kaybedebiliriz. Peki ne yapmalıyız? Tekrar hatırlamalıyız. O yüzden ayet diyor ki "unuttuğunda tekrar hatırla" — ta ki o hatırlama kalıcı hale gelinceye kadar. Çünkü birçok şey sana bu gerçek kendini unutturacaktır.

İnsanın hatırlaması gereken tek ve asli şey de aslında temelde budur. O yüzden "kendini bil", bütün kadim öğretilerde en asli ve gerçek şeydir, prensiptir. "Kendini bil." Ama bakın, bu "kendini bil"i bile modern psikolojinin eline vermişler; o da onu psikolojikleştirip boyayıp süsleyip bize psikoloji diye yutturuyor. "Kendini bil, işte ne yapacaksın, ne yapıyorsun" falan filan. Kendini bilmek, ruhunu bilmektir. Kendinibilmek ruhunu bilmektir; ruhunu bilmek Allah'taki kendini bilmektir. Bu bu kadar açık ve nettir. O zaman sistem hakikati üzere idrak edilmiş olur.

Arifin Yeri ve Ölümden Sonrası

Bunu idrak etmezsen ne olur? Her şey ters döner. İşte o zaman ne olur? Her ölüm erken olur ve işte "cenazesine kim geldi, kim gelmedi" olur. Yani sen cenazenle ne uğraşıyorsun? Sen Allah'a olan yolculuğuna bak. Kim geldi kim gitti, kim beni unutur kim beni hatırlar; bununla mı uğraşmak istiyorsun? Yoksa hiçbir unutma ve hiçbir eksiklik barındırmayan Allah'taki kendini mi bulmak istiyorsun?

O yüzden arifin mezarı da yoktur; onun hakiki yeri Allah'tır. Ama o kadar kıymetli bir varlık ki, onun bu dünyada kullandığı beden bile, onun hürmetine hürmet edilir. Budur aslında; onun hürmetine o bedenine hürmet edilir. Çünkü onun kullandığı beden bile, onun hatırına kıymetli, anlamlı olur. Ama biz bir beden değiliz, biz toprak değiliz, biz anne babanın ürünü değiliz, biz geçmişte yaşadığımız olayların şekillendirdiği bir varlık değiliz. Ama içeride bir hikaye diyor ki "ama ben öyle hissediyorum." Yani sana da, hissettiklerine de elveda kardeşim; bunu demen gerekir. Bunu demezsen ne olur?

"Öyle hissediyorum." İyi, o zaman devam et; yapacak bir şey yok, yapacak gerçekten bir şey yok. Eğer ona inanıyorsan, onun hissiyatına inanıyorsan, ona mahkumsun. Yeni bir Kabe oluşturmuşsun ama farkında değilsin.

Ebabil Kuşları ve Şeytanın Zayıf Tuzağı

Peki, Allah sana imdat etmiyor mu? Aslında ediyor, sana sürekli hakikati hatırlatıyor.

"Sen benim kulumsun" diyor, "sen bana ait olduğunu bilesin" diyor. "Seni ben var ettim, senin varlığının kaynağı benim" diyor. "Beni an, beni hatırla." O zaman bütün o Ebrehe ordusu un ufak olacaktır, onun hiçbir gücü yoktur. Zahiren güçlü değil miişte?

Filleri var, ordusu var, bilmem nesi var ama bir sürü uçan kuşlar ne yapar? Bütün o Ebrehe ordusunu yıkar. Peki senin, tırnak içinde, ebabil kuşların ne? Allah'ı hatırlamak. Allah'a dair idrakin ne kadar güçlü olursa, o ordu o kadar yıkılmaya mahkumdur. O çok güçlü gibi görünebilir, işte dersin ki "bu çok zor" falan; hayır, öyle bir şey yok. Senin onlara karşı güçlü bir silahın var: sonsuz ve mutlak olan Rabbinihatırlamak ve ona ait olduğunu idrak etmek.

"Sen çok şanssız birisin." Yok, şanssız değilim. "Hocan seni terk etti, karın senibıraktı, o oldu bu oldu" — bir sürü hikaye. Sen değerli bir insansın ama kimse sana karşı doğru davranmadı — bunlar hikaye, bunlar. Bunlar beni tanımlayan bir şey değil. "Tanımlayan bir şeydir" dediğin anda çöktün, bitti. Ama "değildir" dediğin anda ve bunu idrak ettiğin anda hiçbir şey sana zor gelmez, hiçbir şey seni gerçek kendiliğini hatırlamaktan alıkoyamaz. Çünkü bakın, Kur'an diyor, tekrar hatırlatalım: şeytanın tuzağı zayıftır. Bakın, şeytanın insan üzerinde gerçek bir gücü yoktur; onu güçlü kılan senin ona inanman ve onun ardına düşmendir. Ona inanıyorsun ve ardına düşüyorsun. Aslında bak, orada o bile şeytanın gücü değil, çünkü sen orada güç vermiş oluyorsun. Allah'ın sana verdiği gücü, imkanı, düşmanına hizmet eder hale getiriyorsun. O zaman gücünü ondan çekeceksin, o sahteliği fark etme becerisiniarttıracaksın. Fark ettiğin sürece asla onun tuzağına düşmeyeceksin.

O yüzden şeytanın tuzağı zayıftır. Çok net, gerçekten şeytanın tuzağı zayıftır. Yeter kikendini hatırlamak için sana verilmiş olan imkanları kullan. Nedir? En temelde Allah'a aidiyetinin farkındalığı, bu kadar. "Ben ona aidim." Ben şanssız biri falan değilim. Kur'an öyle mi? "İnsan şanssız bir varlıktır" öyle mi anlatıyor Kur'an? Ama ne kadar böyle cümleler kullanıyoruz değil mi ve onlara inanıyoruz. "E değil miyim, şanssız değil miyim?" Değilsin kardeşim. "Ama şunları yaşadım." Değilsin. "Yusuf gibi haksız yere hapse atıldım, şanssız değil miyim?" Değilsin. "Kimse beni anlamıyor, şanssız değil miyim?" Değilsin. "Annem babam bile beni anlamıyor, şanssız değil miyim?" Asla değilsin. Bunu idrak ettiğinde özgürsün demektir. Ama bunu idrak etmek, sahte şeylere inanmamayı gerektirir.

Teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde konuşmacı Kur'an'a birkaç kez atıfta bulunmuştur (örneğin "Allah her an bir şendedir" mealindeki ayete, peygamberlerin bazı temennilerinin gerçekleşmeyebileceğine dair ayete, "karanlıklardan nura çıkarma" ayetine ve "unuttuğunda hatırla" mealindeki ayete) ancak hiçbirinde sure adı veya ayet numarası açıkça zikredilmemiştir. Bu nedenle bu bölümde spekülatif bir sure/ayet numarası verilmemiştir.

İlgili Sohbetler

Varlık Farkındalığı ve Kendini Hatırlamak

Sohbet, "Aradığın Mutluluk Sensin" kitabından yola çıkarak insanın aslında huzur ve mutluluğu dışarıda değil kendi özünde taşıdığını, ancak duygu ve düşüncelerle özdeşleşerek bunu unuttuğunu anlatıyor. Peygamberin Mekke yıllarındaki sabrı, Hz. Âdem kıssası ve çeşitli günlük hayat örnekleriyle, tepkisellikten kaçmadan, içe dönerek "kendini hatırlamanın" öneminin altı çiziliyor.

Musa'nın Asası ve Nefsin Yılanlaşması

Sohbette Hz. Musa'nın asası kıssası, insana verilen beden, duygu ve düşünce merkezlerinin bir sembolü olarak yorumlanıyor. Bu merkezlerin doğal hallerinde birer hizmetkâr, yanlış kullanıldıklarında ise insanı zehirleyen birer "yılan"a dönüştüğü anlatılıyor. Konuşmacı bu çerçeveyi Hz. Nuh ve Hz. Yunus kıssalarıyla da destekleyerek, mutsuzluğun, kaygının ve değersizlik hissinin kaynağının bu merkezlerle kurulan yanlış özdeşleşim olduğunu vurguluyor.

Sevilirsem Varım Yanılgısı

Sohbet, "insan niye başkasının ilgisine ihtiyaç duyar?" sorusundan yola çıkarak, Nasreddin Hoca'nın kuzu-koyun (ganem) meseli üzerinden insanın olgunluk derecelerinin farklı olduğunu anlatır. "Sevilirsem varım" hikayesinin, çocukluktan itibaren deneyimler üzerinden inşa edilen sahte bir benlik olduğu; oysa gerçek "ben"in doğrudan Allah'tan gelen "varlık" olduğu vurgulanır. Şeytanın Hz. Adem'idoğrudan bir teklifle değil, ona bir "hissettirme" yoluyla kandırdığı; bugün de aynı mekanizmanın "yok sayıldım", "vefasızlığa uğradım" gibi hislerde işlediği anlatılır.